Muhtelif - 17. Sayfa
DENEYCİLİK
insan bilgisinin biricik kaynağının deney olduğunu suvunan felsefe Öğretisine deneycilik denir. Gerçekte "deneyci" kelimesi bilgiye dayanmaksızın, yalnızca görenek yoluyla hekimlik yapma sanatı; deneyci de bu şekilde hekimlik yapan kişiye verilen ad idi. Mantıksal olarak deneyden ayrı oldukları için, aksiyomların varlığını kabul etmeyen tüm felsefe ekolleri için kullanılan bir kelimedir. Bilgi teorisinde rasyonalizm (akılcılık)'ın düşünceyi ve aklı asıl bilgi kaynağı sayan tezine karşı getirilmiş bir tezdir.
Uygulama bakımından deneyciliği esas almak, çoğunlukla herhangi bir teorik temele dayanmamak şeklinde düşünülmüştür. Bu yönüyle deneycilik belli bir yöntemi kendisine temel almadığı ve yalnızca deney, alışkanlık ya da göreneğe bağlı kaldığından dolayı eleştirilmiştir. Nitekim düşünür Sextus Empiricus'un "yöntemcilik (methodism)" olarak nitelenen tıb ekolüyle deneyciliğin ilişkisi böyledir. Gerçekten Sexıus Empiricus'un ekolüne göre hastalığın asıl nedeninin belirlenip bilinmesi gerekmemektedir. Önemli olan patolojik olgulardır ve tedavi için kullanılacak ilacı da bu olgular belirler. Bu açıdan deneycilik, Scxtus Empiricus için yadırganacak bir tutum olmadığı gibi, küçük düşürücü bir anlama da çekilemezdi. Ne var ki, deneycilik, bilim alanındaki gelişmelerin daha iyi kavranmastyla gerekli ilgiyi göremez oldu. Sözgelimi ünlü bilgin CJa-ude Bernard, deneyciliği, akla dayanmayan bilgiden yoksun ve kabataslak deney ile aynı düzlemde değerlendirecektir. Ona göre deneycilik bir çeşit bilgisiz ve bilinçsiz deneme (tecrübe), alışkanlık, hatta şeylerin sınanmu-sıyla elde edilmiş bir İçgüdüdür.
Gerçekte deneycilik, felsefi bîr sistem ve ekol niteliğinde görülmese bile, bilgimizin önsel (a priorİ) olarak oluşmadığına, fakat deney yoluyla elde edildiğini savunan bir anlayış olarak tanımlanabilir.
Deneyciliğe göre, aklın apriori sahip olduğu hiçbir şey yoktur. Bilgi edinen kişi, bilinç içeriğini akıldan değil, özellikle deneyden kazanır. Yaratılış bakımından insan ruhu içeriksizdir. Bİr tabuta msa, üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir kağıttır. Bu boş kağıt deneylerle doldurulur. En genel ve soyut olanları da dahil olmak üzere bütün kavramlarımız deneyden çıkar. Rasyonalizm belirli bir düşünceden, bir bilgi idealinden çıktığı gibi, deneycilik de somut olgulardan çıkar. Deneyci, kendi görüşünü savunmak için, insanın düşünce ve bilgi bakımından kazandığı evrim ve gelişmeyi örnek verir. Deneycilik, görüşe göre bu evrim ve gelişme, bütünüyle bilginin oluşmasında deneyin sahipolduğu önemi kanıtlar. ÇooıkÖnce somut algılarda bulunur, sonra da bu algılara dayanarak genel kavram ve düşünceler kurmaya başlar. Bir düşünce, organik bir biçimde deneyden meydana gelir. Deneyciliğe göre ruhta hazır bir halde bulunan veya bütünüyle deneyden bağımsız bir biçimde teşkil edilen kavramlar yoktur. Şu halde deney biricik bilgi kaynağıdır.
Genellikle rasyonalistlerin matematikçiler arasından yetişmiş olmalarına karşılık, deneyciliğin tarihi de kendi temsilcilerinin hemen istisnasız olarak tabiat (fen) bilimcileri arasından çıktığını göstermektedir. Kuşkusuz bunu anlamak zor değildir. Çünkü tabiat bilimlerinde egemen rol oynayan şey, deneydir. Bir tabiat bilimcisi her şeyden Önce, olguların özenli bir biçimde gözlenmesine ve aynen tesbit edilmesine dikkat edecektir. Bilgin burada bütünüyle deneye dayanmak zorundadır. Elbette, daha çok ve hatta bütünüyle labiat bilimlerinin metoduyla çalışan bir kimsenin, deneysel yolu rasyonel yolun üstünde tınma eğiliminde olması doğaldır. Matematiksel eğitim görmüş bir bilgi teorisyeninin, düşünceyi ve dolayısı-yal aklı biricik bilgi kaynağı olarak görmesine karşılık, labiat bilimleriyle yetişmiş bir filozofun da bütün insan bilgisinin kaynağı ve temeli olarak deneyi görmesi yadırganacak bir davranış değildir.
Bu arada her zaman birbirine karıştırılma ihümali bulunan deneycilikle "duyumculuk" arasındaki farkı gözönünde tutmak gerekir. İki tür deneyi, iç ve dış deneyi genelikle birbirinden ayırmak eğilimindeyiz. İç deney insanın kendi kendisini algılaması, dış deney de duyusal algıdan ibarettir. İşte duyumculuk, yalnızca dış deneyi, yani duyusal algılan esas alan deneycilik biçimidir.
Deneyci görüşlere çok eski zamanlardan beri rastlamak mümkündür. Bu düşüncelere Önce Sofistlerde, daha sonra da Stoacılar ve Epi-kürcüler'de rastlarız. İlk kez olmak üzere Stoacılarda, ruhun, üzerine yazı yazılmamış bir levha, bir labula rasa ile karşılaştırıldığı görülür ki, bu benzetme onlardan sonra da devam eder.
Başka söyleyişle Sofistler'İn evreni teorik yönden açıklamaya çalışan filozofların anlayışlarına karşılık olarak, İnsan ve toplum gibi izafi konular üzerinde yoğunlaşıp tartışma açmaları, doğal olarak Sokratesve Platon'un akılcı felsefesiyle karşı karşıya kalmalarını sağlamıştır- Aynı şekilde Aristoteles'in akılcı düşünce geleneğine Epikürcüler ve Stoacılar karşı çıkarak düşünce ve kavramlarının oluşumunda deneyciliği temel aldılar. Böylece Stoacılar aklın doğuştan boş bir levha olduğu ilkesini İleri sürdüler. Epikürcüler İse, deneye dayalı ilkelerden hareketle kavramların, önceki deneylerin zihinde bıraktıkları izlenimlerden meydana geldiğini belirttiler.
Orta Çağda Skolastik düşüncenin sonlarında Roger Bacon, Ochamlı William gibi filozof-lar.duyıı verilerine dayanmayan tümel kavramların, yani ideaların bir isimden ibaret bulunduklarım ve gerçeklik dünyasında bunların karşılıklarının olmadığını açıkça ifade ettiler ki, bu filozoflara Nominalistler (Adcılar) denildi. Nitekim aynı akımın filozofları tabiattaki nedensellik ilişkisinin, akıl aracılığıyla kavranabilir bir bağ olmadığını, fakat sadece gözleme dayalı düzenli bir "ardışıklık"! (sequan-cc) ifade ettiği iddiasını ortaya atlılar. Öyle ki, XVI. yüzyılda ünlü Francis Bacon, deneyden Önceki bilgiyi tamamen reddetmekle birlikte, elde edilmesi gereken kesin bilginin tabiata ait deneye dayalı bilgi olduğunu belirtecektir.
Ona göre, "tabiat kitabının" doğru okunması içingözlem verilerinin sistemli ve özellikle mekanik biryöntemle derlenerek düzenli hale getirilmesi gerekmektedir. Bacon'ın bu anlayışının gelişme temelini Nicolaus Cusanus'ta, Pa-racelsus'ta, Bernordino Telesio'da, Leonardo da Vinci'dc, Galilei Galileo'da bulmak mümkündür. Francis Bacon bilimler sınıflamasında deneyciliği temel alma girişimini başlatacaktır. Zckeriya Razi, Cabir İbn Hayyan, İbn Heysem, İbn Tufeyl gibi yer yer deneye önemli yer veren İslâm düşünürlerinin, özellikle Anglosakson deneycileriyle ilişkileri hatırlanmalıdır. Deneyciliğe sistematik bir biçim verilmesi İse, ancak XVII. ve XVIII. yüzyıl İngiliz filozoflarından Locke tarafından gerçekleştirilmiştir.
Locke'un amacı düşüncelerimizin kaynağını açıklamak ve bilgimizin kesinlik, apaçıklık ve genişlik derecesini göstermekti. Daha başlangıçta idealizme karşı şu "devrimci" tezi ortaya atıı: Doğuştan bilgi yoktur. Ona göre, kuşku duyulmaz aksiyomlar olarak kabul edilen bir sürü doktrinlerin kaynağına bakarsak; bir süt-ninenin batıl İnancından veya yaşlı bir kadının otoritesinden başka bir kaynağı olmadığı halde, bunların her biri çoğunlukla uzun zamanların geçmesi ve komşuların kabulüyle bir din ve ahlak ilkesi haline gelir. Çocuğun zihni, üzerine istediğiniz harfleri yazdığınız beyaz bir kağıt gibi, kendisine verilmek İstenen intibaları alır. Bu şekilde eğitilen ve akıl çağına vardığı zaman kendi üzerinde düşünmeye başlayan çocuk, zihninde bu düşüncelerden daha eski hiçbir şey bulamaz ve bunun sonucunda, kendinde ilk kaynağını bulamadığı bu düşüncelerin, başka insanların ona öğrettikleri şeyler değil, Tanrının ve doğanın ruhundaki izleri olduğunu sanır.
Ruh başlangıçta düz levha tabula rasa gibidir. Bütün düşüncelerimizin kaynağı, bütün bilgilerimizin temeli deneydir; yani dış ve duyulur şeyler üzerinde olduğu kadar, ruhumuzun iç ameliyeleri üzerinde yaptığımız, deneyimlerdir, zihinde iki ilkenin birinden gelmeyen tek düşünce bile yoktur: Dış şeyler için duyum, iç olgular için düşünme (rel'lection). Çocuğun ilk fikirleri duyumdan gelir ve ancak daha ilerlemiş bir çağda kendi içinde cereyan eden şeyler üzerinde ciddi bir düşünme bulunur. Dilin incelenmesi bu iddiayı güçlendirir. Kullandığını iz bütün kelimeler duyulur düşüncelere bağlıdırlar; duyulardan bütünüyle uzak hareketleri ve kavranılan ifade etmek için kullanılanlar da, daha soyut anlamlara gelmek üzere, bu aynı duyular düşüncelerden çıkmaktadırlar. Böylece hayal etmek, anlamak, bağlanmak, kavramak, bulanık, hareketsizlik gibi kelimelerin hepsi duyulur şeylere ilişkin ameliyelerden alınmış ve bazı düşünce şekillerine uygulanmıştır. Düşünce için gerekli olan kelimelerin hepsinin kaynaklara kadar çıkabilseydik, bütün dillerde, duyularla kavranamayan şeylere ait kelimelerin başlangıçta duyulur düşüncelerden geldiklerini görecektik. Bir çocuğu doğduğu andan başlayarak izlersek göreceğiz ki, ruh duyular aracılığıyla gittikçe daha çok düşünceler kazandığından, giderek daha çuk uyanacak ve düşünce maddesinin fazlalığı oranında da daha çok düşünecektir.
Düşünmenin insanda ne zaman ortaya çıktığı sorusuna Locke, "duyum bunun için gerekli olan malzemeyi bize verdiği andan başlayarak" cevabını verir. Duyumunu almadığımız bir şeyi düşünemeyiz. Ünlü formülüyle: "Daha önce duyularda bulunmayan hiçbir şey zihinde bulunamaz."
Locke'a göre iki türlü düşünce vardır: Basit düşünceler, bileşik (mürekkep) düşünceler. Büıün bilgilerimizin ilk maddesi gibi olan basit düşünceler, ancak duyum ve düşünce yollarıyla ruha gelmektedir. Basit düşüncelerin oluşumunda edilgin (passiv) olan ruh, bileşik (karmaşık) düşüncelerin oluşumunda etkin (aktiv)'dir. Ruh, basit düşünceleri alır, bileşik düşünceleri ise meydana getirir. Ruh, aldığı basit düşünceleri tekrar etmek, birleştirmek ve bu sayede yeni karmaşık düşünceler oluşturmak gücüne sahiptir. Fakat en verimli zihin bile, duyum ve düşünme yoluyla gelmeyen yeni hiçbir basil düşünce elde edemez.
Locke (deneyciliği) David Hume ile yeni bir aşamaya girmiştir. Hııme'a göre algılarımız ikiye ayrılır: Düşünceler ve İzlenimler. İzlenim (perception), görmek ve duymak gibi kendimizde bulunan canlı duyumlardır. Öyleyse duyu İntibaları vardır. Yine ona göre düşünce, ötekiler kadar canlı olmayan hatırlama ve hayal etme güçleridir. Bunlar içimizde izlenim temeline dayanarak oluşurlar. Humc şu ilkeyi ortaya koyar: Bütün düşünceler İzlenimlerden meydana gelir. Buna göre her düşünceye uygun düşen bir izlenim gösterilmesi gerekir. Bir başka anlatımla, bütün düşüncelerimizin sezgisel olarak bilinen bir şeye dayandırılması gerekir. Kavramlar ancak bu şekilde kabul edilebilir olurlar. Bu düşünce Hume'u cevher ve neden kavramlarını reddetmeye götürür. O, bu iki kavramda da böyle bir sezgisel ilkenin ve bu kavramlara uygun bir İzlenimin (uyunmadığını görür. Böylece de deneyciliğin şu temel ilkesine katılır: Bilen, bilinç, bütün içeriğini belirli bir ölçüde deneyden kazanır. Ama Hume da, Locke gibi matematik alanda deneyden bağımsız ve bu nedenle bütünüyle tümel bir bilgi bulunduğunu kabul eder. Gerçi matematik kavramlar da deneyden gelirler, fakat bu kavramlar arasındaki ilişki her türlü deneyden bağımsız olarak vardırlar.
Genel olarak Hume felsefesinden etkilenen, ancak akılcı geleneği eleştirici bir tutumla sürdüren Kant, deneycilik ite rasyonalizm arasındaki karşıtlığı dengelemeye, kısacası uzlaştırmaya yönelmiştir. Bu bakımdan onun bütün bilgiyi deneyle başlatıp, fakat bütünüyle deneye dayandırmayan tutumunun doğal sonucu olarak aklın deney verilerinin düzenleyicisi olduğunu belirtmesi önemlidir.
Hume'un çağdaşı olan Fransız filozofu Con-ditlac duyumculuk (sensualizm) biçimine sokmuştur. Condillac, Locke'u, dış ve iç olmak üzere iki tür bilgi kaynağı kabul ettiğinden dolayı eleştirir. O, bilginin bir tek kaynağı bulunduğunu, bunun da duyumlar olduğu tezini savunur. Ruhun asıl olarak yalnızca bir yeteneği vardır: Duyum almak. Bütün diğer yetenekler bundan çıkar. Düşünce incelmiş bîr duyu almadan başka bir şey değildir.
Deneyci anlayışın XIX. yüzyılda J.Sutart Mili ve Herbert Spencer tarafından temsil edildiğini görüyoruz. Mili, matematik bilgiyide, bîr tek bilgi temeli ve kaynağı olmak üzere deneye bağlayarak Locke ve Hume'dan daha ileri gider. Mill'e göre, matematik bilimi de dahil tüm bilimler veya bilgiler deneyden kaynaklanırlar ve tümevarım yoluyla elde edilirler. Evrim düşüncesini felsefesine temel alan Spencer ise, Önceki nesillerin deneyle isbat edilerek kesinlik kazanmış İnanç esaslarının sonraki nesillere aktarıldığı düşüncesini ileri sürer.
Deneyciliğin bilgi teorisinin temel ilkesi şeklinde tanımlanması yapılmak istenirken salt duyumcu olmadığı da belirtilmeye çalışılmıştır, denebilir. Gerçekten Locke olsun, Hume olsun, bilgi elde edilirken izlenen süreçte duyumlara bağlı kalmazlar, yani duyumların gücüyle kendilerini sınırlı görmezler. Sözgelimi eğilim ve izlenimlere duyumun yanında yer vermeleri bu bakımdan değerlendirilmelidir. Nitekim Hume'a göre deneye daima bağlı olmasına rağmen, bir kavramdan bir başkasına geçmeyi sağlayan nedensellik kavramının İnsanda ortaya çıkması ancak izlenim yoluyla olabilmekledir. Bunun için deneyin ötesine-geçmek gerekir. Hume'un sözkonusu ettiği bu nedensellik ilişkisi ya da bağlantısı Mill'de "çağrışımcılık" adını alır. Buna göre, deneyin onaya koyduğu olgular zihinde kendiliğinden düşünce çağrışımlarını uyandırmaktadır. Sözgelimi ocaktaki tencere içinde gördüğüm suyun kaynayacağını düşünür ve bilirim. Burada suyun kaynayacağını bilmem, Hume açısından bakıldığında nedensellik bağlantısı ve bununla verilmiş olanın ötesine geçmekdir. Aynı İlkeden hareketle Mili açısından bakıldığında suyun kaynayacağını bilmem bir çağrışım bağlantısı kurabilmemdir. Gerçekte daha Önce Locke "düşüncelerin çağrışımı" kavramına yer vermiştir.
öte yandan Pragmatizmin kurucusu Willi-am James'in "köktenci deneycilik" şeklinde nitelenen bilgi teorisinde yeni bir deneycilik türü geliştirilmiştir. Onun bilgi teorisinde deneycilik ve çağrışımcılık, olacağı bilmenin ve akıl yürütmenin ya da çıkarımın yerine konulur ki, böylece doğru düşünce (Pragmatist doğruluk) doğrulanmış düşünce olup, doğruluğun ilkesi
de deney olarak tanımlanır.
Ayrıca XX. yüzyılda Viyana Çevresi'nin mantıkçı pozitivizmi, Kari R.Popper'in deneyciliğe karşıt tutumu, Wittgenstein'in analitik felsefesi, Wvan Orman Ouine ve Noam Cohmsky'nin dil felsefeleri deneyciliğin çeşitli ilkelerinin yeniden tartışılmasına İmkan sağlamıştır.
Yüksel KANAR Bk. Rusyalımızın
İslami Okul Okulların En Önemlisi