Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Devlet - İslami Bilgiler - 23. Sayfa

 

DEVLET

 

Kimilerine göre devlet, hükümet ve iktida­rın kendisi; kimilerine göre, her çeşit kuvvet ye iktidarın dayanağı; kimilerine göre ise, her türlü iyilik ve erdemin kaynağıdır. Devleti ifa­de etmek İçin kullanılan kelimeler, iarih İçeri­sinde sürekti değişmiştir. Türkçe'de kullandı­ğımız, "devlet" kelimesi Arapça devi kökünden gelmekle olup, el değiştiren, elden ele geçen güç, kuvvet, iktidar, servet, mat ve makam an­lamlarına gelmektedir. Günümüzde ise, daha çok siyasal İktidarı, kamu gücünü, kamu ku­rumlarım ve idarenin yetkilerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

XVI.yüzyıla gelene kadar batı toplumların­da buuitnkü anlamda devlet kavramına rası-

Ummamakladır. Ortaçağda siyasal egemenli­ğin kaynağı, toprak mülkiyetine dayandığın­dan, o dönemde devlei, arazi (ülke) anlamları­na gelen tenv ya da te/ra kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Fransızca etol ve İngiliz­ce slate kelimelerinin aslı Latince "status"dir. Bu kelime ilk olarak XV.yüzyıldü İtalya'da, belli bir topluluğun temci siyasî örgütlenme yapısını açıklamak üzere kullanılmış, oradan da diğer batı dillerine geçerek yerleşmiştir.

XVIII.yüzyıIdan itibaren iyice ortaya çıkan ve günümüze kadar geçerliliğini sürdüren mo­dern devleı fikri, herhangi bir ahlakî, dinî ya­hut metafizik bağlantıya gerek duymaksızın kendileri için kanun yapma gücüne ilişkin hak İddiasında bulunan bireylerin hür birliği şek­linde beliriyordu.

Devlet, toplum hayatının ve toplum şekilleri­nin en kapsamlısı ve siyasî nitelik kazanmış olanıdır. Devletin, aile, sendika, parti, dernek ve benzen sosyal toptu hıklardan ['arkı şu üç noktada özetlenebilir:

1- Devlet, topludaki tüm öteki sosyal kurum­ları içine alan, örgütlenme hacmi onlardan da­ha geniş ve kapsayıcı olan bir sosyal kurum­dur.

2-  Devletin yapısı İçinde çok ileri derecede bir iş bölümü gerçekleştirilmiştir. Yasama, yü­rütme ve yargı organlarının ve onlara bağlı bi­rimlerin görev ve yetkileri kesin olarak belir­lenmiştir.

3-  Devlet, egemenliğini ihlal edecek olanla­ra karşı kullanılacak üstün bir zorlayıcı güce sahiptir. Devleı bu gücünü, emrindeki polis, jandarma, ordu ve benzeri kuvvetlerle kulla­nır.

 

Devletin Unsurları

 

Devletin unsurları "insan", "ülke" ve "ege­menlik" olarak üç noktada toplanabilir.

1-insan unsuru: Sosyal bir kurum olan devic-lin doğması ve gelişmesi, her şeyden önce bir İnsan topluluğunun varlığına bağlıdır. Bir dev­letin kurulabilmesi için ne kadar insan gerekli­ği konusunda kesin bir görüş Öne sürülemez. Nitekim, günümüzde Çin ve Hindistan gibi nü-

fusu milyara ulaşan devletler olduğu gibi, Mo-noko Prensliği, Kuveyt Emirliği gibi nüfusu binlerle ifade edilen devletler de vardır. An­cak, nüfusu fazla olan devletlerin Dünya siya­sî dengesinde daha güçlü oldukları görülmek­tedir.

Devleti oluşturan insanların, bağımsız bir si­yasî topluluk hâlinde teşkilâtlanma istek ve ka­biliyeti, onların miktarından daha önemlidir. Bu istekve kabiliyet, bir topluluğun, diğer top­luluklar karşısında bağımsız olarak yaşayacak seviyeye ulaşmasına ve bu konuda bilinçlen­mesine bağlı bulunmakladır. Yeryüzünün her­hangi bir bölgesinde yaşayan bir insan toplulu­ğu, bağımsız bir siyasî teşkilât kurarak, öteki topluluklara karşı kendisini kabul ettirdiği an­dan itibaren, miktarına bakılmaksızın bir dev­letin varlık sebebi olma niteliğini kazanmış olur.

Devletin İnsan unsuruna, devlet kavramının tarih içindeki gelişimine bağlı olarak "tebaa", "ümmet", "halk", "millet" ve benzeri adlar veril­miştir. Çeşitli dönemlerde benzer anlamlarda kutlanılan bu deyimlerden her biri, günümüz­de farklı anlamlara gelmektedir. Çağdaş dev­letin insan unsuruna daha çok "millet" ya da "halk" adı verilmektedir.

XIX.yüzyılda gelişen milliyetçilik hareketle­rinin etkisiyle, her milletin kendi kaderine sa­hip ve hakim olması görüşü ağırlık kazanmış­tır. Buna göre, ortak bir geçmişi, belli ölçüler­de din, dil, ırk ve kültür birliği olan ve bir ara­da yaşama irade ve isteği gösteren her insan topluluğunu, kendi devletini kurma hakkının tanınması, bir uluslararası politika ilkesi ola­rak benimsenmiş ve çağımızda "millî devlet" anlayışı yerleşmiştir.

2-Fizikî Unsur (Ülke): Devleti meydana ge­tiren "ülke" unsuru belli büyüklükte bir arazi parçasını ifade eder. İnsanlık tarihinde ilk dev-lelin, göçebe hayat lerkcdilerck yerleşik haya­ta geçilmesi, belli bir toprak parçasının yurt tu­tulması ile başladığı kabul edilmekledir. İlk çağlardan beri insanlar yer yüzünün belli yer­lerini kendilerine yurt tutarak, başkalarına karşı korumuşlar, "vatan" adını verdikleri bu toprakları kutsal sayarak, uğruna çekinmeden ölüme gitmişlerdir. Tarih boyunca ilerleyen ve gelişen medeniyetle beraber ülkelerin öne­mi artmıştır. Günümüzde pek çok devlet üze­rinde kurulduğu toprakların adı ile çağrılmak­tadır.

Ülke, devlet egemenliğinin ve kudretinin üzerinde kullanıldığı toprak parçasıdır. Bu topraklar, belli derinliklere kadar altında, üs­tünde ve sularında bulunan değerleri ile devle­tin hüküm ve tasarrufu altındadır.

Bir devletin ülkesi üzerindeki fiilî hakimiyeti hem iç hukuk, hem de uluslararası hukuk bakı­mından tekel ifade eder. Bu nedenle devletin var olabilmesi için, diğer devletlerden belli sı­nırlarla ayrılmış bir ülkenin varlığı gereklidir.

3- Siyasî Unsur (Egemenlik): "Kamu gücü" diye de adlandırılan ve devletin siyasî unsuru olan egemenlik başkalarına hakim olma, emir ve direktifler vererek başkalarının davranışla­rını yönlendirme anlamına gelir. Devletin ege­menliği, ülke sınırları içinde bulunan her tür­lü kişi, grup ve makam egemenliğini de içine alan üstün bir kuvvet olup, onun kendi bünye­sinden kaynaklanan aslî ve meşru bir güçtür. Devlet bu gücünü bir başka otoriteden almaz, bir başkası adına kullanmaz. Egemenlik yetki­sinin mahiyeti ve sınırları hukukla belirlenmiş­tir. Devlet kudretini kullanma makamında bu­lunanlar bu sınırlara uymak zorundadır.

Devlet egemenliğini/emrindeki polis, jan­darma, ordu ve benzeri zorlayıcı vasıtalara da­yanarak kullanır. Sosyolojik bakımdan devle­ti, devlet olmayan topluluklardan ayıran en önemli fark, devletin emrindeki ordu, jandar­ma, polis ve benzeri silahlı güçlerdir, yani We-ber'in deyişiyle "meşru şiddet tekeline" sahip olmasıdır.

Devletin egemenliği iç egemenlik ve dış ege­menlik diye ikiye ayrılabilir. İç egemenlik, dev­letin kendi ülkesinin sınırları İçerisinde kullan­dığı, ortak kabul etmeyen en üstün kuvvettir. Ülkede yaşayan insanlar, aile, cemaat, meslek teşekkülü ve benzeri topluluklar, belediye, köy, kaza, vilayet ve benzeri İdari birimlerin çeşitli organları da egemenlikler kullanırlar. Fakat devlet egemenliği, tüm bu egemenlikle­ri kapsayıcı, hepsinin üstünde genel bir kuvvettir. İç egemenlik bakımından en üstün ve ra­kipsiz olan devlet gücü, mutlak ve sınnsız de­ğildir. Çağımız hukuk devleti anlayışlarında devlet egemenliği, kişilerin temel hak ve öz­gürlükleri ile sınırlıdır. Temel hak ve Özgürlük­lerin korunması devletin aslî görevleri arasın­da sayılmıştır. Dolayısı ile kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin başladığı yerde, devlet ege­menliğinin sona erdiği kabul edilmektedir.

Dış egemenlik ise, uluslararası ilişkilerde bir devletin diğer devletler karşısında bağımsız, kararlarında serbest ve eşit olması demektir. Ne var ki, uluslararası ilişkiler bakımından bu ilke bir temenniden öteye geçmemektedir. Çünkü, gelişmiş zengin ülkeler sahip oldukla­rı ekonomik ve siyasî baskılarını geri kalmış-fakir ülkeler üzerinde sürekli olarak hissettir­mekte, onların da kendileri gibi güçlenerek dünya dengesi İçindeki yerlerini almalarına en­gel olmaktadırlar. Öte yandan, bir kısım güç­süz ülkeler zorunlu ya da gönüllü olarak için­de bulundukları bloklar içerisinde ikinci sınıf devlet muamelesi görmektedirler. Sovyet Rus­ya'nın liderliği altındaki Doğu Bloku ülkeleri­nin egemenlik haklarından büyük tavizlerver-diklcri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Nalo Savunma İttifakı içinde bulunan ülkelerin ka­rarlarına egemenliklerini zedeleyecek ölçüde

 

Devletin Kişiliği

 

Devlet aynı zamanda kendine özgü bazı hak­ları olan ve borçlanabilenbir mal ve insan top­luluğudur. Kendisini oluşturan unsurlar üze­rinde ve onların tümünü içine alan bîr kişiliği vardır. Bir başka ifade İle, devlet, sadece belli büyüklükte bir toprak parçası, sadece belli miktarda bir insan topluluğu ya da sadece bir egemenlik ve siyasî teşkilatlanma olmayıp, bunların tümünü İçine alan üstün bir kişiliktir.

Devlet, sürekliliği kabul edilen bir kişiliktir. Organlarının yapmış olduğu işlemler, işlemi yapanların istifa, îilüın, emeklilik ve benzeri nedenlerle görevden ayrılmaları ile ortadan kalkmaz. Yapılan kanunlar, borç ve alacak iliş­kileri yöneticilerin ve siyasî rejimlerin değişmesiyle sona ermez. Organları değişse bile devletin kişiliği değişmeyerek devamlı kalır. Osmanlı Devleti borçlarının Cumhuriyet hü­kümetlerince ödenmesi ve gene Osmanlı dö­nemi kanunlarından bazılarının hâlen yürür­lükte bulunması Türk Devleti bakımından bu sürekliliğin en güzel örneğidir.

 

Devlet Şekilleri

 

Tarihteve günümüzde mevcut olan devletle­ri çeşitli Ölçütler kullanarak sınıflandırmak mümkündür: İktisadî kalkınmışlık düzeyleri­ne göre "kalkınmış devletler, geri kalmış dev­letler", uyguladıkları iktisat politikalarına gö­re "Liberal devletler, müdahaleci devletler", kişilere tanınan hak ve özgürlüklerin sınırları­na göre "demokratik devletler, otoriter devlet­ler", uluslararası ilişkilerdeki etkinliklerine gö­re, "güçlü devletler - güçsüz devletler" gibi. Ay­rıca dış egemenlik bakımından devletler, "tek devletler" ve "birleşik devletler" diye ikiye ay­rılmaktadır.

a) Tek Devletler: Tek devlet, devletin ülkesi­nin ve bu ülkede yaşayan tüm insanların bir lek merkezî otoritenin egemenliği altında top-lanmasıdır. Ülkede bir tek merkezî devlet oto­ritesi ve onun temsilcisi olan bir tek kamu gü­cü vardır. Devletin tüm siyasî, ekonomik ve sosyal hayatı bu merkezî kuvvet tarafından dü­zenlenir. Ülkenin bir tek anayasası ve bu ana­yasaya göre oluşturulan bir tek yasama organı vardır. Ülkede yaşayan tüm insanlar ve ilişki­ler bu yasama organının yapmış olduğu kanun­lara göre yürütülür.

Tek devletlerde, devlet içinde hukuk ve siya­sî yapı birliği vardır; devlet eyaletler ya da fe­dere devletler şeklinde bölümlere ayrılmamış­tır. Türkiye, tekçi deviete en iyi örnektir.

b)   Birleşik Devletler: Tek devletin zıddı olan birleşik devletlerde birden fazla devlet değişik koşullarda bir araya gelerek yeni bir devlet ve siyasî teşkilatlanma meydana getir­mişlerdir. Birleşik devletler, "devlet topluluk­ları" ve "devlet birlikleri" olmak  üzere İki önemli grupta toplanırlar.

Devlet  birliklerinde, birden  fazla  devlet,

esas kimliklerini ve bağımsız devlet olma nite­liklerini korumak şartıyla bir araya gelmişler­dir.

Devlet toplulukları İse iki ya da daha fazla devletin bir araya gelmesiyle oluşan birleşik devletler olup "konfederasyonlar" ve "federas­yonlar" olmak üzere iki değişik grubu oluştu­rurlar. İki ya da daha fazla devletin iç işlerin­de bağımsız bir devlet niteliğini koruyarak, dış işlerini müşterek bir organ tarafından yü­rüttükleri devlet topluluğuna konfederasyon denmekte olup konfederasyona dahil ülkele­rin temsilcilerinden oluşan ve dış İşlerinin gö­rüşüldüğü "diyet" adında bir organa sahiptir.

Devlet topluluklarının İkinci şekli federas­yondur. "Federal devlet" diye de adlandırılan federasyonlar, dış egemenliği bulunmayan eyalet, kanton ve benzeri devletlerin bir tek devlet hâlinde birleşerek, bir tek iradeye ve bir tek egemenliğe bağlı devlet şeklidir. Fede­rasyon içinde yer alan tüm gerçek ve tüzel kişi-1er, bir yandan bağlı bulnudukları federe dev­letin, öte yandan da özellikle federal devletin egemenliği altında faaliyet gösterirler. Federe devletlerden her birinin kendi iç ilişkilerini dü­zenleyen anayasaları ve bu anayasaların uygu­lanışını gösteren kanunları çıkaracak yasama organları vardır.

Egemenliğin kaynağına göre devletler, "Mo-narşilervecumhuriyetler", hakimiyetin sınırla­rı bakımından ise "bağımlı ve bağımsız devlet­ler" olmak üzere de ikiye ayrılırlar.

Aristo'ya göre, egemenlik yetkisinin kaynağı ve kullanılması bakımından devletler, "nor­mal devletler" ve "normal olmayan devletler" diye İkiye ayırlır. İyi idare usulleri adı verilen "monarşi", "aristokrasi" ve "politeİa (Cumhuri­yet )" normal devlet şekilleri; kötü idare usulle­ri adı verilen "istibdat", "oligarşi" ve "demokra­si" İse, normal olmayan devlet şekilleri arasın­da yer alır. Normal devlet şekillerinden mo­narşide, egemenliğin kaynağı tek bir kişidir; fa­kat bu kişi egemenlik yetkisini halkın yararına kullanır. Aristokrasi'de egemenliğin kaynağı belli bir sosyal sınıf ya da gruptur; fakat bu sı­nıf ve gruplar egemenlik yetkisini kendi çıkar­larına değil, toplumun çıkarlarına uygun kullanırlar. Cumhuriyct'te ise, egemenliğin kayna­ğı vatandaşlardır. Toplum bu yetkisini, yine kendi İçinden seçmiş olduğu organları aracılı­ğı ile kendi yararına kullanır. Normal olma­yan devlei şekilleri, normal devlet şekillerinin bozulmuş halidir. Monarşilerde egemenliğin kaynağı olan kişinin, yetkisini kendi çıkarları­na kullanması halinde devlet istibdad'a; aris-tokrasi'de, egemenliğin kaynağı olan grubun, yetkisini kendi çıkarlarına kullanması halinde devlet oligarşj'ye dönüşür.

Aristo'nun sadece egemenliğin kaynağını de­ğil, kullanılmasını da Ölçü alarak yapmış oldu­ğu bu ayırım Montcsquicu'ya kadar geçerli ol­muştur. Montesquieu, sadece egemenliğin kaynağını esas alarak yapmış olduğu ayırım­da, devlet şekillerini "monarşi", "istibdat" ve "cumhuriyet" olmak üzere üçe ayırmıştır. Mon-tesquİeu'ya göre "monarşi", egemenliği elinde bulunduran bir kişinin ülkeyi çıkarmış olduğu kanunlara uygun olarak yönetmesi; "istibdad", egemenliği elinde bulunduran bir kişinin, ül­keyi kanunsuz ve keyfinin istediği gibi yönet­mesi; "Cumhuriyet" ise, seçimle gelen devlet başkanının ülkeyi kanunlara uygun olarak yö­nelmesidir. Montcsquicu'nun yapmış olduğu bu ayırımda Cumhuriyetle öteki devlet şekil­leri arasındaki fark, Cumhuriyeı'tc seçim esa­sının benimsenmiş olmasıdır.

Monarşİk devlette hakimiyetin kaynağı ve sa­hibi bir kişi olup bu kişi farklı yer ve zamanla­ra göre, kral, şah, hükümdar, imparator ve benzeri adlar almıştır. Egemenliğin kaynağı­nın kişiler olduğu tüm siyasî rejimler aynı nite­likte değildir. Egemenliğin niteliği, kazanılma­sı ve sınırları bakımından monarşiler "mo-nark'ı tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayan­lar", "monark'ı devletin sahibi sayanlar" ve "monark'ı devletin organı sayanlar" diye farklı şekilde ortaya çıkmıştır.

Monark'ı tanrınmyeryüzündeki tenisi Ici.si sa­yan monarşiler, teokrasi olarak da adlandırıl­makta olup bu uygulama Ortaçağ boyunca tüm devletlerde görülüyor. Günümüzde bazı yönleriyle, sembolik anlamda buna benzer bir anlayış ingiltere'de halen devam etmektedir. Bu tür monarşilerde hükümdarın kişiliği kut-

sal ve dokunulmazdır. Tanrıdan başka hiç kim­se onu hesaba çekemez, dolayısı İle vicdanın elverdiği her işi yapmakta serbesttir. Mo­nark'ı devletin sahibi kabul eden monarşiler­de ise hükümdar, devletin ve ülkenin tamamı­nın sahibidir. Mülk devlet anlayışı denilen bu tür uygulamalarda, hükümdar tüm ülke top­raklan ile beraber o topraklar üzerinde yaşa­yan İnsanların da malikidir. Onları dilediği gi­bi kullanabilir. Hak ve özgürlüklerin sınırları­nı dilediği gibi genişletip daraltabilir. Bu tür monarşiler egemenliğin toprak sahipliğine da­yandığı Ortaçağ feodal sistemlerinde görül­müştür.

Monark'ı devletin organı sayan monarşiler­de de hükümdar ne tanrının gölgesi, ne de ül­kenin sahibidir. O sadece devletin bir organı­dır. Batıda Fransız ihtilâlinden sonra gelişen temsilî hükümet anlayışı ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin etkisiyle kralların, ne insanüstü kut­sal kişiler, ne de devletin sahibi oldukları, sa­dece egemenliği devlet adına kullanan bir or­gan oldııkalrı kabul edilmeye başlamıştır. Hü­kümdarı devletin organı sayan monarşilere, "meşrutî monarşi" adı verilmektedir. Egemen­liğin kazanılması bakımından monarşiler irsî (soydan) monarşiler ve seçimlik monarşiler şeklinde sınıflandırılmaktadır.

Monark'ın sahip olduğu egemenlik yetkisi­nin sınırları bakımından monarşiler "mutlak monarşi" ve "meşrutî monarşi" olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mutlak monarşilerde hü­kümdar, devlet egemenliğinin tek sahibi ve kaynağıdır; tüm devlet yetkilerini kişiliğinde toplamıştır, onun üstünde ve onun egemenliği­ni sınırlayan bir başka makam ya da müeyyide bulunmamaktadır.

Meşrutî monarşilerde ise hükümdar, yetkile­rinden bir kısmını öteki devlet organlarına devrederek, tek yetkili organ olma özelliğini yitirmiştir. Meşrutî monarşilerde devletin, hü­kümdar yanında en az onun kadar önemli olan başbakan, bakanlar kurulu, parlamento ve benzeri organları vardır. Bu organların her biri (hükümdar dahil) yetkilerini anayasa ve kanunlardan alır. Hükümdar ve öteki devlet organları, kendilerine anayasa ve kanunlarla

verilmeyen hiç bir alanda hiç bir yetkiyi kulla­namazlar. Günümüzde İngiltere, İsveç, Nor­veç, Belçika, Hollanda, Danimarka ve İspan­ya meşrutî monarşi ile yönetilen devletler ara­sında yer almaktadır. Bu itibarla bir ülkede de­mokratik bir yönetimi gerçekleştirebilmek İçin devletin şeklinin cumhuriyet olması zo­runlu değildir. Aksine, şeklen cumhuriyet olan pek çok devletin, yukarıda adlarını andı­ğımız monarşiler kadar demokratik bir yöne­tim gerçekleştiremedikleri de görülmektedir.

Diğer taraftan cumhurî devlette, egemenli­ğin sahibi milletin tamamı olabileceği gibi, bel­li bir sınıf ya da statüdeki insanlar da olabilir. Buna göre cumhuriyetler "aristokrasi" ve "halk cumhuriyeti" ol- .ak üzere ikiye ayrılır. Egemenliğin belli bir sınıf ya da statüdeki in­sanlara ait olduğu cumhuriyff'e "aristokrasi" ya da "seçkinler cumhuriyeti" adı verilmekte­dir. Ortaçağda kurulan Venedik Cumhuriyeti ve Roma Cumhuriyetleri seçkinler cumhuriye­tine örnek gösterilebilir. Egemenliğin milletin, tamamına ait old&ğu cumhuriyete ise "halk cumhuriyeti" ya da "demokratik cumhuriyet" adı verilmektedir. Çağımız cumuhriyetlerinin çoğu demokratik niteliklidir.

Krallık, hükümdarlık, imparatorluk ve ben­zeri monarşilerle cumhuriyet yönetimi arasın­daki en önemli farkın, devlet başkanı ve öteki siyasî görevlilerin İş başına gelmesi ve görev­de kalma sürelerinde görüldüğü söylenebilir. Gerçekten de monarşilerde, devlet başkanı ve öteki siyasi görevliler veliaht tayini ya da ata­ma yoluyla iş başına gelerek bu görevde genel­likle ölene kadar kaldıkları halde, cumhuriyet­lerde, devlet başkanı ve öteki üst düzey siyasî görevlilerin tümü seçimle İş başına gelmekle ve dört-beş ya da yedi yıl gibi bir dönem görev­de kalmaktadırlar. Bu nedenle cumhuriyetler­de, prens, dük, lord ve benzeri siyasî makamla­ra bağlı kişisel asalet unvanları bulunmamak­ladır.

Cumhuriyetlerin monarşilere üstünlüğü, de­mokratik bir siyasî hayatı gerçekleştirmeye da­ha elverişli olmalarındandır. Cumhuriyet re­jimlerine geçilen toplumların demokratikleş­me süreci  hızlanmaktadır. Anayasaya göre

Türkiye Devleti "demokratik bir cumhuriyet­tir". Ncvar ki, cumhuriyet rejimini yeni benim­semiş pek çok devlet gibi Türkiye'nin de bu alanda aşması gereken önemli engeller bulun­maktadır.

Şükrü KARATEPE-Fevzi DEMİR Bk. Cumhuriyet; Devletçilik; Egemenlik; Fede-rasyoıı; Hükümet.