Dış Politika - İslami Bilgiler - 24. Sayfa
DIŞ POLİTİKA
Bir ülkenin diğer ülkelere yönelik tutumu, uluslararası sorunlara savaş ve barış ortamında çözüm aranırken izlediği düşünce ve davranışların tümü.
Siyasal ve iktisadî yapıları, sosyal ve kültürel seviyeleri ne olursa olsun, belli bir dış politikaya sahip olmak zorunda olan devletlerin, uluslararası sistemin bir üyesi olarak yalnız başlarına, dışarısı ile İlişki kurmadan yaşamaları mümkün olmadığından yabancı devletlerle ekonomik, ticarî, hukukî, sportif, kültürel, siyasî vb. alanlarda çeşitli düzeylerde ilişki kurmaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde bağımsız bir aktör olarak rol oynayan devletler, farklı düzeylerde İlişkileri sadece diğer devletlerle kurmakla kalmamakta, çağımızda giderek gelişen biçimde uluslararası ve uluslar üstü çok sayıda örgüt ile tle ilişki kurmakladırlar. Devletlerin diğer devletlerle ilişkileri savaş ve barış dönemlerinde farklı şekillerde ortaya çıkar. Günümüzde genelde dış politika denince, barış dönemindeki ilişkiler anlatılmak istenmektedir. Barış dönemindeki ilişkiler eko-
nomik, siyasal, sosyal, kültürel, askerî vb. alanlarda kurularak yürütülür. Bir ülkenin dış politikasının oluşması ve izlenmesinde belirli amaçlar gözetilir ve değişik faktörlerin etkisinde kalınır. Her devletin siyasal gücü, İhtiyaçları ve imkânlarının farklı düzeylerde olmasından dolayı, dış politikalar arasında da bir çeşitlilik gözlenmektedir. Devletler ihtiyaçlarına, imkânlarına ve uluslararası ortamın durumuna göre dış politika hedefleri belirler ve bu amaçlara ulaşabilmek için çeşitli plân ve programlar yaparak diğer devletlerle ve uluslararası Örgütlerle ilişki kurarlar. Bağımsız devletler için en önemli sorunun, güvenlik ve kalkınma ile ilgili konular olduğu görülüyor. Her devlet öncelikle güvenli bir ortamda yaşama, geleceğini güven altına alma hedefini benimseyerek buna uygun bir dış politika belirler.
Devletler güvenlik amacının yanında ekonomik ve siyasal nedenlerle diğer ülkeler üzerinde belirli bir elkİ elde etmeyi, diğer devletlerin gözünde bir prestije sahip olmayı, ekonomik ve sosyal refahı arttırmayı da hedef olarak benimsemektedirler.
Bir devletin dış politika alanında temel hedefinin ve bu hedefe ulaştıracak yöntemlerin belirlenmesinde çeşitli faktörler etkili olur. öncelikle ülke coğrafyası, tarihi, kültürü, ekonomik yapısı ve konjonktürel şartlar dış politikanın oluşmasında rol oynarlar. Bu itibarla bir ülkenin dış politikcvm belirleyenlerin çok sayıda değişkeni hesaba katmaları gerekmektedir. Demokratik olmayan yönetimlerde dış politika alanı bir "sır" alanı olup herşey gizlilik İçinde yürürdü, çağımızda ülkelerin siyasal hayatlarında kitlelerin katılımı arttıkça iç politika ile dış politika arasındaki mesafe daralmaya başladı. Siyasal partiler ve baskı grupları yo-luylayığınlann karar alma mekanizmaları üzerindeki etkileri arttı ve dış politika yapıcıları değişik faktörlerin, etkisinde kaldılar. Dış politika ile iç politika arasında bir iş birliğine doğru gidildiği gözlenmektedir. İçeride ekonomik kalkınmaya önem veren bir yönetimin dış poliıikasındaekonomik İlişkilerin önemli yer tutması normaldir. Diğer taraftan dış politika alanında hedeflerin ve araçların belirlenmesinde ideolojilerin ve zihniyet yapısının etkisi
görülürse de, astında dış politikanın belirlenmesinde en etkili faktör "ulusal çıkar"dir. Ulusal çıkarlar her ülke için farklı anlam ve bütünü ifade ettiğinden dış politikalar da farklı olmaktadır.
Ülkeler dış politika hedeflerine ulaşmak için birbirinden farklı yöntemlerve politikalar izleyebilirler. Yalnızcılığı (izolasyonizm), bağlantısızlık politikasını ya da ittifak ve koalisyonlar oluşturma stratejilerinden birini benimseyebilirler. [I.Dünya Savaş/ndan sonra Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri ittifaklar ve koalisyonlar oluşturma yoluna gittiklerinden NATO ve Varşova Pakt'ları doğdu. Diğer yandan Avrupa devletleri AT çatısı allında bir araya geldiler. Türkiye de AT çatısına girmeğe çalışmaktadır. Doğu ve Batı blokları dışında kalan Üçüncü Dünya ülkeleri bağlantısızlığı tercih cımiş olmakla birlikte kendi aralarında bazı entegrasyonlara yönelmişlerdir.
Devletlerin dış politika hedefleri ve stratejileri gibi dış politika araçları da çeşitlidir. Diplomasi ve savaş, dış politikanın temel araçları ise de bunların yanında propaganda, ekonomik teknikler ve iç İşlerine karışma gibi araçlar da kullanılabilir.
Davut DURSUN Bk. Diplomasi; Siyaset; Uluslararası İlişkiler.
DIŞ YARDIM
Dış yardım, sermaye, mal veya hizmetlerin ulusların ve/veya vatandaşlarının faydalanması amacıyla uluslararası transferidir. Diğer bir ifadeyle, zengin ülkelerden Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın gelişmekte olan ülkelerine kaynak transferi dış yardım olarak ele alınmaktadır. Dış yardımlar iki şekilde yapılmaktadır: L) Ekonomik ve teknik yardım, ve 2) Askeri yardım. Ekonomik ve teknik yardım, fakirlik, savaş ve doğal afetlerin verdiği zararları azaltmak amacıyla ya da az gelişmiş ülkelerin uzun dönemli kalkınması İçin vatandaşların hayat standardını desteklemek amacıyla verilen bir yardımdır. Teçhizat veya eğitim danışmanlığı şeklindeki askeri yardım, hem Doğu, hem de Batı blokunca yapılan yardımların
önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Diğer bir dış yardım türü de, sermaye transferidir. Bu yardım genellikle nakit hibe ya da Ödünç şeklinde olmaktadır.
Dış yardım alan ülkelere bakıldığından, yardım yapan ülkelerin ekonomik çıkarları, politik öncelikleri ve coğrafi yakınlığı Ön planda tuttuğu görülmektedir. Ulusal bir politika olarak dış yardım XVIII. yüzyıldan itiaren önem kazanmıştır. Müttefiklerin askeri gücünü ve etkinliğini arttırmaya yönelik bu tür yardımlar XIX. yüzyılda Avrupa'da kesintili olsa da devam etmiştir. I. Dünya Savaşında ABD, Avrupalı müttefiklerine önemli miktarda Ödünçler vermiş, bunlar daha sonra hibeye dönüştürülmüştür. 1943-46 yıllarında faaliyet gösteren Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi (UNRRA) dış yardımlara yeni bir içerik kazandırmıştır. Daha sonra kurulan Dünya Bankası (IBRD) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) dış yardımlara yeni bir yaklaşım getirmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD, Sovyet tehlikesine karşı dış yardım programını uygulamaya başlamıştır. Truman'ın kararıyla ve daha sonra Marshall'm önerileriyle Avrupa'nın değişik ülkeleri askeri ve ekonomik ağırlıklı ABD yardımı almaya başlamıştır. Sovyetlerin dış yardımı da spesifik ve stratejik projelere yönelik btr özelliğe sahiptir. Soğuk savaştan dolayı Sovyetlerin seçtiği projeler genellikle Batı blokunun reddedilmesini amaçlamaktadır. Mısır ve Hindistan'daki Sovyet yardımları buna güzel bir örnektir.
195U'li yıllarda dış yardım, bu yardımı yapan ülkelerin güvenlik amaçlarını ön planda tutacak şekilde yapılmaya başlanmıştır. Sovyetlerin, ABD ve diğer Baiılı ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki çıkarları bu dönüşümü adeta zorlamıştır. 1949 yılında Truman, Sovyet blo-kuna sınır olan ülkelerde ekonomik ve askeri gücü geliştirmek amacıyla Birleşmiş Millet-ler'e bağlı bazı organizasyonlar yoluyla ABD yardımlarının kapsamım değiştirmiştir. Bu nedenle ABD'dc bir dizi yasa çıkartılmış, fon ve kurum kurulmuştur. Tarımsal Ticareti Geliştirme ve Yardım Yasası (ATDAA), Kalkınma Fonu (DLF) ve Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID) bunların en önemlileridir. Zamanla ABD yardımları tüm gelişmekte olan ülkeleri kapsayacak şekilde genişlemiş, ayrıca dış yardımların içeriği de değişmiştir, örneğin 1960'lardan sonra kalkınma yardımları, proje bazından çıkıp program kredileri halini almıştır. Ülkelerin kendilerine yeterli hale gelmeleri düşüncesi bu değişikliğin temel nedeni olmuştur.
Dış yardım yapan ülkeler arasında en önemlisi şüphesiz ABD'dir. Bu ülke 1945-80 yılları arasında toplam 180 milyar dolar yardımda bulunmuştur. Batı bloku ülkelerinden Fransa, Kanada, Batı Almanya ve İngiltere de dış yardımlar konusunda ağırlığı olan ülkelerdir. Öte yandan Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Çin de doğu bloku ülkelerine önemli dış yardımlarda bulunmuştur. Çin hariç doğu bloku ülkelerinin gelişmekle olan ülkelere yaptıkları yardımlar 1947-80 arasında 21 milyar doları aşmıştır. Bunun yanında petrol ihraç eden ülkeler (OPEC) teşkilatında yer alan Arap ülkeleri de hibe ve mat yardımı şeklinde önemli dış yardımlarda bulunmuştur. Ülke bazında yapılan bu yardımlar dışında, çok yönlü dış yardım programları hızlı bir gelişme göstermiştir. Özellike OECD üyelerince 1960 yıllarında oluşturulan Kalkınma Yardım Komitesi (DAC). Dünya Bankası'na bağlı Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (IDA), Uluslararası Fi-nans Korporasyonu (IFC) gelişmekte olan ülkelere farklı amaçlı yardım programı uygulayan önemli kuruluşlardır.
Büyük Ölçeklerde dış yardım akımları gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, gelişmiş ve gelişmekle olan ülkeler arasındaki fark gittikçe büyümüştür. Nüfus artışı İle milli gelir artış oranlarının farklı olması, ülkeler arasındaki açığın artmasına neden olmuştur. Ayrıca Marshal! planı altında Avrupa'ya yapılan yardımlar ilgili ülkelerde ekonomik gelişmeyi sağlamış olmasına rağmen bu tür yardımlar Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde aynı derecede etkili olamamıştır. En önemli neden ise, yardım yapılan ülkelerde kurumsal sos-yo-ekonomtk ve kültürel altyapıların önemli ölçüde farklı olmasıdır.
Dış yardım anlayışında 1960'lardan sonra ciddi değişiklikler ortaya çıkmıştır. Gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisindeki değişikliklere karşı daha duyarlı davranması, soğuk savaş kavramının daha bir açıklık kazanması, kırsal ve ırksal kesimden gelen tepkilerin artması, yardım yapan ülkelerde ekonomik ve politik dengelerin yeniden kurulma ihtiyacının doğması gibi faktörler dış yardım programlarının yönünü ve kapsamını etkilemiştir. Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki tüm ilişkileri incelemek ve değerlendirmek amacıyla oluşturulan Pearson Komisyonu ve benzer diğer organizasyonlar, dış yardım programlarına etkinlik kazandırma düşüncesinden doğmuştur.
Birçok Batılı ülke dış yardım maliyetlerini azaltmak amacıyla değişik alternatifler geliş-lirmiştir. 1980'li yıllarda ortaya çıkan ekonomik durgunluk özel yatırımların devlet yardımlarının yerini almasına neden olmuştur. Gümrük tarifeleri, garantili tahvil ihracı, okyanus kaynaklarının kullanımı hatta özel çekim hakları (SDR) dış yardım alternatifleri olarak gündeme gelmiştir.
Nazım EKREN
Dış Yardım ve T'ürkiye
Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere siyasal, ekonomik, askerî ve insanî amaçlarla verdikleri yardım. Dış tasarrufların bir cinsi de tamamen veya kısmen karşılıksız olarak verilen hibe ve yardımlardır. II.Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupanın yeniden kalkınmasını sağlamak amacıyla A.B.D. tarafından başlatılan ve daha sonra 'Ortak Savunma Sistemi' içinde devam ettirilen dış yardımlar, döviz, tarım ü rünleri fazlası ve askeri malzeme şeklinde yapılmakladır. Dış yardımların döviz olarak Ödenenleri 1950'lerde herhangi bir ön şart taşımadan verilirken, 1960'dan sonra şartlı yardım şekline dönüşmüştür. Şartlı yardımlarda, yardımı veren devlet bu yardımın belli projelerin veya kendi ülkesinden yapılacak ithalatın finansmanında kullanılmasını istemekte ve yardımı ancak bu şartın gerçekleşmesi halinde vermektedir. Az gelişmiş ülkelerde, iyi yatırım projelerinin kıt olduğu dikkate alınırsa şartlı yardımların kaynak israfını önleyeceği düşünülebilir. Buna rağmen şartlı yardımların millî kalkınma stratejisine ters düşme tehlikesi de vardır.
Genel olarak dış yardımlar siyasal, ekonomik ve insanî amaçlar gözetilerek yapılmaktadır.
Siyasal amaçlarla yapılan dış yardımları hükümetler genellikle dış politikalarının bir aracı olarak kullanırlar. A.B.D. ve Sovyetler Bİrli-ği'nin dış yardım programlarında bu temel amaç açıklıkla görülebilir. Bir zamanlar -Marshall yardımları sırasında Amerika Birleşik Devletleri Avrupa ülkelerine yıkılan ekonomilerinin onarımı için yardım ederken, aynı zamanda komünizmin Avrupa'da yayılışını da engellemek istiyordu. Truman Doktrini ile Türkiye ve Yunanistan'a yapılan yardımların altında da Sovyetler Birliği'nİn Boğazları ele geçirerek Akdeniz'e inme tehlikesini önlemek amacı yalar. 1950'leriıı ortalarında soğuk savaşın yoğunlaştığı sıralarda Amerika Birleşik Devletleri, Güney Doğu Asya'da, Orta Do-ğu'da ve Latin Amerika'da birçok azgelişmiş ülkeyi siyasal nedenlerle askerî ve ekonomik yönlerden destekleme kararı almıştır.
Şekil ve kapsam yönünden farklı olsa bile Sosyalist bloktaki ülkelerin yardımlarında da aynı amaçlar görülür. Bu ülkelerde Uzak Do-ğu'da, Afrika'da ve dünyanın öbür yerlerinde siyasa! üstünlük kazanmak için dış yardımlardan yararlanma yoluna gitmişlerdir.
Ekonomik nedenler ise az gelişmiş ülkelerin sahip oldukları sınırlı kaynaklarla, kalkınma gibi büyük bir görevi tek başlarına başarmaları çok güç olduğundan zengin ülkelerin GSMH'lannın belirli bir payını her yıl dış yardıma ayırmaları, kendi millî çıkarları açısından gerekli görülmektedir. Global açıdan düşünülürse kalkınmış ekonomilerle az gelişmiş ekonomiler arasında bir kader birliği vardır. Az gelişmiş ülkeler kalkındıkça gelişmiş ülkelerin ekonomik refahı azalmayıp daha çok ar-
lar. Çünkü kalkınma, az gelişmiş ülkelerde piyasa hacminin genişlemesi ve artan millî gelir dolayısıyla uluslararası mübadelelerinin büyümesine olumlu etkide bulunmakladır.
Dış yardımlar, yardım veren ülkenin ekonomik çıkarlarına dolaysız biçimde hizmet edebilir. Sözgelişi, projeye bağlı yardımlarda, yardım veren ülke çeşitli projeler arasında kendi ekonomik çıkarlarına en uygun bulduğunu seçer ve onun finansmanına katkıda bulunur. Bu durumda yardım konusu, örneğin onun da yararlanabileceği bir transit yol, köprü veya liman projesi olabilir. Yardımların ihraç mallarının satın alımı kaydına bağlanması da yardım verenin dolaysız şekilde çıkarlarına hizmet etmekledir. Çünkü bu sayede ihraç mallarına pazar sağlanmakta ve dış ödemeler bilançosu olumlu yönde etkilenmekledir.
İnsanî ve ahlakî düşünceler açısından zenginlerin yoksullara yardım etmesi ahlakî bir davranış olarak görülmektedir. Ancak gerek gelişmiş, gerek az gelişmiş ülkelerde bu düşünce ile yardım zorunluluğuna inananlar bulunabilirse de uzun dönemde hiçbir karşılık beklemeden yapılan yardımlara rastlamak imkânı pek yoktur.
Türkiye, II.Dünya Savaşı'ndan bu yana devamlı açık veren ödemeler bilançosunu dış yardımlar ile kapatmağa çalışmıştır. Türkiye'nin aldığı dış yardımlar esas itibariyle dört grupta toplanmaktadır. Dış yardımların sağlandığı yer açısından Amerikan yardımları en büyük miktara sahiptir. Amerika Birleşik Dcv-leıleri'nin Türkiye'ye sağladığı İlk dış yardım Marshall Manı adını taşımaktadır. Daha sonra bu yardımlar değişik adlarla devam ettirilmiştir. ABD'nin Türkiye'ye sağladığı dış yardımlarda ekonomik yardımların yanında askerî ve aynî yardımların yeri büyüktür. Türkiye'nin sağladığı dış yardımlarda ikinci grubu ABD dışındaki diğer ülkelerden, özellikle de İngiltere ve F.Almanya'dan sağlanan yardımlar oluşturmaktadır. IMF, Dünya Bankası, OECH, OECD gibi uluslararası kuruluşlardan alımın yardımlar üçüncü gruba girerken bunların dışında kalan diğer yardımlar da dış vardımlann dördüncü grubunda ver almakladırlar.
Türkiye'nin ekonomik kalkınması için dışarıdan sağladığı yardımların siyasal faturası hep tartışılmıştır. Tabiî olarak dış yardımların ağır bir siyasal faturası vardır. Diğer taraftan bu yardımların ülkeyi dışarıya daha çok bağımlı kıldığı, verilen tavizlerin ülkenin kalkınmasını olumsuz etkilediği de iddia edilmektedir. Önemli olan ülkcyöneticilerinin millî çıkarlarla dışayrdımları bağdaştırabilmeleridir.
Mustafa SEVÜKTEKİN Bk. Azgelişmişlik; Marsholl Planı.
DİKTATÖRLÜK
Diktatörlük, devletin bir kişi ya da küçük bir grup tarafından mutlak denelim altında bulundurulduğu yönetim şeklidir. Diktatörlük teriminin en yaygın anlamı şu özelliklerden en azından bİriya da birkaçına sahip olan otorite tipini ifade eder:
a) Yöneticiyi (veya yöneticileri) eylemlerinden dolayı sogruya çekecek veya işten el çektirecek yasa ve adetlerin yokluğu,
b) Otoritenin gücü üzerinde sınırlamaların olmayışı,
c) Önceden varolan yasaların hilafına yüce otoritenin kazanılması,
d) Normal görev devir-teslim için şartların olmaması,
e) Otoritenin yalnızca sınırlı bir grubun yararına kullanılması,
f) Tcb'anın salt korku yüzünden İtaat etmesi,») Gücün tek bir insanın elinde toplanması,
h) Terör uygulanması. Antik çağda, geçici diktatörlük, normal olarak devletin bunalım dönemlerinde olağanüstü bir hal tedbiri olarak seçilirlerdi. Roma Cumhuriyeti ise askerîkrizler esnasında diktatörler tayin etli (terim gerçekte kökünü bu uygulamadan almaktadır). Eski Yunan şehir devletlerinde de zaman zaman, yurttaşların birliği ciddî şekilde tehdit altında bulunduğunda. Solon gibi kimselere yüksek kanun kuyuculuk güçlerinin verildiği görüldü.
Modern dünyada ise diktatörlerin çoğu kitle hareketlerinin önderleri olarak İktidara gelmiş ve bu tür hareketleri kontrollerinde tutarak ve ikıidar lekeli elde etmiş siyasî partiler vasıtasıyla yönetimlerini sürdürmüşlerdir. Burada diktatörler, çoğu kez bir askerî cuntanın
bir hükümet darbesinden sonra iktidarı ele geçirmesi suretiyle, silahlı kuvvetler arasından çıkmaktadır. Bu noktada önemli bir ayırım, halk tarafından seçilmekle yahut baskıcı kurumları kontrolünde bulundurma yoluyla şahsî gücünü kullanan diktatör tipi ile, gerçekte büyük ölçüde sözde mevki sahibi olan yahut yönetici bir klik içerisinde durumu "eşitler arasında birinci"liktcn başka bir şey olmayan ve diktatörlüğü görünüşte kalan lider tipi arasında yapılabilir. Hitler, Mussolini ve Stalin gerçek anlamda diktatör i'diler. Oysa daha yakın dönemde Sovyetler Birlİğİ'nde, şöhretini parti hiyerarşisi İçerisindeki konumuna borçlu olup Polİtbüronuıı geri kalan üyeleri ile mücadele etmek durumunda bulunan liderler büyük ihtimalle gerçek diktatörlüğü bccercmcmiş olanlardır. Modern dünyadaki diğer önderler arasında İse, General de Gaulle Roma modelindeki gibi halkın isteğiyle tayin edilmiş bir 'k-riz' diktatörü olmağa yakın görülürken. General Franko özellikle hayatının sonlarına doğru kendi yetki alanı içerisinde kesinlikle güçlü bir idareci olarak belirmiştir.
Anayasaya dayalı bazı yönelimlerde de toplumun içinde bulunduğu çeşitli sosyal ve siyasal bunalımları aşabilmesi için yürütmenin başında bulunan devlei veya hükümet başkanlarına olağanüstü yetkiler verildiği ve ılımlı denebilecek diktatörlüklerin kurulduğu olmuştur. ABD, İngiltere, Fransa'da V.Cumhuriyct rejimi ve Almanya'da Wcinıar Cumhuriyeti dönemi buna örnekgösterilebilir.ABD'de başkanlarına, sahip oldukları geniş yetkiler sebebiyle "seçimle gelen krallar" denmiştir.
(SBA) Bk. Cuma; Despotizm.
DİL
Dil tüm insani yeteneklerin İnsana en özgü okmıûtr. O, homosapietts'in, akıllı İnsanın karakteristiği olarak tanımlanmaktadır. Nerede insan varsa orada dil vardır. Bugün dünyada konuşulan dillerin sayısı kesin olarak bilinmiyorsa da en az 3.000 civarındadır. Bazı farklı tahminlere ve kişinin "dil" ve "diyalektik"! tanımlayışma göre bu rakam 8.000'e kadar çıkabilmekledir. Dünyanın milyonlarca insanla do-iu olduğu gözönüne alındığında bu sayı gerçekten de küçük kalır. Dünya nüfusunun yarısı (yaklaşık olarak 2,5 milyar insan) bu binlerce dilden sadece onbeşinİ konuşmaktadır.Bun-lar arasında dünya nüfusunun epeyce bir kısmı (yaklaşık 390 milyon kişi) Mandarin Çince-si konuşmaktadır. Bir Athabaskan dili olan Apaci dili ve bir Algonguİan dili olan Mcno-nıini gibi dillerin yalnızca bir kaç konuşanı vardır. Bu diller birbirinden ve Zulu, Lapp, İbra-nİce, Özbekçe ya da İngilizcedcn çok farklı bir yapıda gözükürler. Dahası, bu "yüzeydeki" farklılıklara rağmen, tüm beşeri diller evrensel özellikler ve sınırlamalarla işler. Bu dilin gramerini söken kişinin gramerin temel özellikleri bakımından bir diğer dilin gramerini de anlayacağına işaret eden RogerBacon taralından XIU. yüzyıl başlarında anlaşılmış bir olgudur.
İnsan dillerinin benzerlikleri konuşulan dilleri aşar ve dünyadaki sağır İnsanların kullandığı işaret dillerini de içerir. Bu işaret dilleri üzerine yapılan araştırmalar göstermektedir ki, her ne kadar sesler yerine jestlerden ve anlaşmak için kulakla algılama sistemi yerine görsel algılama sisteminden yararlan ılıyorsa da onların birimlerinin sistemleri, yapılar ve kurallar konuşulan dille aynı temel İlkeler tarafından yönetilir.
Tüm insan, dilleri eşil biçimde karmaşık ve eşit biçimde ifade yeteneğine sahiptir. İlkel diller diye bir şey yoktur. Eğer bir kimse bir dilde meramını İfade edemiyorsa, aynı düşünceyi ifade formu değişse de, bir başka dilde ifade edebilir. Vokabüler, yani ses (ya da jest)'İn kayda geçmiş hali, her dilin anlam birimleri, diğer dillerden kelime almak, sözcükleri birleşik kelimeler teşkil edecek şekilde birleştirmek, sözcükleri harmanlamak ve akronimler (Radio Deıecting AndRanging'den RADAR sözcüğünü türetmek gibi) çeşitli sözcüklerin başlangıç harflerinden türetilen sözcükler kullanarak yeni kelimeler uydurulması sureliyle yeni sözcüklerve kavramları içerecek denli g-nişlelilebilir.
Uzun kelime ya da deyimlerin kısaltılmaları da (Doktor'un Dr. şeklinde kullanılmasında görüldüğü gibi) sözlüğe girebilir ve Özel İsimler ortak terimler olarak kullanılabilir. Örneğin saıuhvic/ı kelimesi, normal öğünlerde yemek yiyecek vakti olmayan İngiltere'deki IV. Sandwich Earl'ünün adından gelmektedir. O ekmeğin arasına çeşitli katıklar koyarak öğünü geçiştiriyordu. Her ne kadar bu örneklerin tümü İngİlizceden alınma ise de, tüm diller benzer tarzda vokabüterlerini genişletebilir. Türkçede Fransızca'dan 'soğutucu' anlamına gelen frijider sözcüğü için "buzdolabı" sözcüğü, bu lür birleşik sözcüklere bir örnektir.
Tüm dillerin ortak ve evrensel bir niteliği o dilin vokabüler türünün büyük bölümüyle atıfta bulunduğu şeyle ya da anlamtyla yapay bi-Çimde (keyfi) ilişkili olmasıdır. Örneğin Türkçe'deki ev sözcüğü İngilizcedc house Fransız-cada maison, İspanyolcada casa, Rusçada dom, Akan dilinde ise dan şeklindedir.
Tüm insan dilleri sınırlı fonetik özellikler ya da nitelikler dizisiyle tanımlanabilen 'c\ 'm', 'a', ve 't' gibi sınırlı kesik sesler dizisi kullanır. Ünlü ve ünsüz ses parçaları köpek ya da ekmek gibi morfomler adı verilen anlamlı birimleri meydana getirmek üzere birleşirler. Kimi sözcükler tam bir morfemden oluşurken, başkaları karmaşık 'morfolojik' birimlerdir. Yani basil morfemler köpek ya du köpeksi gibi kelimeleri oluşturmak üzere birleyebilirler. Her dil kelime teşekkülüne özel sınırlamalar getirmiştir. İngilizcedc bir kelimeyi olumlu/, hale getirmek için kelimenin başına un-eki getİrİ-lİr. Örneğin unlİkelyya da ıınfortunaıely gibi. Ama kimse kalkıp da bu eki kelimelerin sonuna getiremez. Bu şekilde oluşturulan kelimeler ingilizce açısından saçma olurdu. Aynı şey sona gelen ekleri başa getirmek için de doğrudur.
Bir dilde, kelimelerin cümleler oluşturmak üzere nasıl bir araya geleceğini tayin eden sınırlamalar ya da kurallar vardır. Adam masada oturuyor cümlesi ile Adamda masa oturuyor cümlesi kuruluşu bakımından aynıdır, ama ikincisi anlamsızdır. Çünkü kelimeler Türkçenin cümle yapısına, kurallarına uygun olarak yan yana gelmemiştir.
Her dildeki cümle yapısıyla ilgili kurallar, bazı noktalarda birbirlerinden farklı olabilirlerse de, benzer türden kurallardır. Türkçede, örneğin sıfatlar isimlerden önce gelir. (Kımıızı ev gibi). Fakat Fransızcada genellikle isimler sıfatlardan öncedir (la ımıison rouge gibi). Fakat tüm dillerde bu sentaks kuralları sınırsız bir cümleler dizisinin yaratılmasına imkân veren bir tekerrür (recursİon) ilkesini içerir. Biz bunun böyle olduğunu biliyoruz, zira bir dili konuşan herhangi bir kişi daha önce hiçbir zaman kullanmadığı ya da hatta duymadığı cümleleri üretebilir ve anlayabilir. Bir dili konuşanlar bu kuralları kendiliğinden bilir; sonsuz bir cümleler dizisini anlama ve konuşma yeteneğine ait (emelindeki bilgi sistemi, bir dilin zihinsel gramerini oluşturur. Bu dilbilimsel bilgi, konuşurken.ya da anlarken kullanılan sürecin aynısı değildir. Ne var ki, dili kullanırken biz, konuşmak ve anlamak için diğer dilbilimsel olmayan sistemleri (motor, algısal, bilişsel, sistemleri) olduğu kadar, bu zihinsel grameri de kazanmamız gerekir.Dilin bilgisi (gramer) ile dilbilimsel performans arasındaki bu fark, İlkece, niçin bir dilde çok uzun bir cümlenin yer almadığını ve dilin sonsuz olduğunu açıklar. Öte yandan dili kullanma sırasında her cümle sınırlıdırve bir ömür boyunca anlaşılan ve üretilen toplam cümle sayısı sonsuzdur.
Tüm dillerin temelinde yatan gramerler ve dilin evrenselliği l'ikri, insan beyninin dili elde edip kullanmak İçin eşsiz biçimde donatıldığını varsayar. Bu görüş çocuklardaki dil edinimi üzerinde yapılan araştırmalardan giderek daha fazla destek bulmaktadır.
İnsan beyninin bir'dil-öğrcnmc organı'olduğu görücüne daha sağlam bir destek, afazi gibi dil bozukluklarının nöroloji incelemelerinden gelmiştir. (iLinümüzde hiç kimse, 1861'de Paul Broca ural'ından orlaya konan tezi sorgulamaya yanaşmıyor. Bu tez, dilin spesifik olan beynin sol yarı küresiyle ilişkili olduğu ya da oradan yönetildiğini söyler. Dahası, sol beynin yarı küresine yönelik mevzii hasarın dil yeteneğinde bir gerilemeye yol açmadığı ve sol beyin yarıküresîndeki farklı bölgelerde ortaya çıkan lezyonların tamamıyla seçici ve dili tahrip etme tarzıyla Önemli ölçüde tutarlı olduğu yolunda birleşen kanıtlar bulunmaktadır. Bu seçicilik yukarıda tartıştığımız, gramerin farklı kısımlarını yansıtır. Fonoloji (ses sistemi), lcxikon (morfem ve kelimelerin kaydedilmesi), sentaks (cümle kuruluşu kuralları) ve se-mantikin (anlamlan yorumlama kuralları) elde edilmesi ve İşlenmesi, seçici olarak hasara uğratılabilir. Aynı zamanda dil yetisinin (meleke) diğer zihinsel ve bilişsel yetilerden bağımsız olduğunu gösteren güçlü kanıtlar da vardır. Başka bir ifadeyle dil yalnızca insan türüne özgü olmadığı gibi, genel zekaya da dayanmaz. Aşın geri zekalı çocuklar dili öğrenebil-mekteler; beyin lezyonlarına maruz kalan kişilerce dil yeteneklerini yitirmekte, oysa diğer bilişsel yeteneklerini muhafaza etmekteler.
Dİl ve Kültür
Dilin kültürle olan İlişkisi üç ana şekilde gerçekleşir: !- Dilin kendisi kültürün bir parçasıdır; 2- Her dil, ilişkili olduğu kültürün bir indeksini sunar; 3- Her dil ilişkili olduğu kültürle sembolik bir ilişki içindedir. Bu konuları biraz daha açalım.
I- Küllün/ıı Bir Parçası Olarak Dil: Çoğu İnsan davranışları dil-İçredir; bu yüzden dil, kültürün kaçınılmaz bir parçasıdır. Törenler, ayinler, şarkılar, öyküler, büyüler, lanetleme-ier, ibadetler ve yasaların tümü konuşma (söz) eylemleri ya da konuşma (söz) olaylarıdır. Fakat sosyalleşme, eğitim, mübadele ve mükaleme gibi karmaşık kültürel alanlar da tamamen dil İçinde geçen olaylardır. Şu halde dil, kültürün sadece bir parçası olmakla kalmaz, aynı zamanda onun büyük ve can alıcı bîr parçasıdır da. Verili bir kültürü anlamayı ve nüfuz etmeyi amaçlayan herkes, o kültürün diline hakim olmak zorundadır, zira ancak dil aracılığıyla kültürü yaşamak ve ona dahil olmak mümkündür. Diğer yandan, dil değişimi ya da bir kültürün yakından ilişkili olduğu dilin kaybedilmesi her ne kadar bir kültürel kimlik duygusu bilinçli ya da bilinçsiz bir tutum
düzeyinde baki kalırsa da, bir kültür değişimine ve muhtemelen kültürel sarsıntı ve tahribata işaret eder.
2- Bir Küttür İndeksi Olarak Dit: Dilin bir kültür indeksi olarak rolü, onun kültürün bir parçası olarak rolünün (daha soyut bir düzeyde) bir yan-ürünüdür. Diller ilişkili oldukları kültürlerde ortak olan organize edici deneyimi ya da düşünme yollarını sergilerler. Kuşkusuz diller ilişkili oldukları kültürlercc kabul edilen zanaatlar, İlgiler değerler ve davranışlar için leksikal (lexical) terimler temin ederler. Fakat bu tür açıkça indekslemenin ötesinde ve üstünde diller, aynı zamanda yukarıdaki atıfların İçerisinde oriak olarak kaıegorize edilip gruplandığı yerel öbekler ya da tipolojiler de sergilerler. Renkler, hastalıklar, akrabalık ilişkileri, gıdalar, bitkiler, vücut organları ve hayvan türleri kültüre bağımlı tipolojilerdirve on-iarmkültürel olarak tanınan sistematik nitelikleri, ilgili oldukları kültüre bağımlı dilleri tarafından ortaya konulur. Bu demek değildir ki, belli d ilicri konuşanlar kaçınılmaz olarak sadece ana dillerinde kodlanmış olarak bulunan kategorileri tanımaya zorlanmıştır. Bu tür kısıtlamalar, kısmen de olsa etno-külıürlerdeve onların İlişkili olduğu ana dillerde karşılaşılanlardan farklı kategoriler sunan matematiksel ve bilimsel diller aracılığıyla zayıflatılabiltr, el-kisi azaltılabilir.
3- Bir Küttür Sembolü Olarak Dil: Dİ1 madem ki insanlığın en hassasça işlenmiş sembol sistemidir, o halde belirli dillerin içinde yer almaları ve belirli eıno-kültiirlerin sembolü olmaları tabiidir. Bu yalnızca, bir parçanın bütününü temsil etmesi olayından da ibaret değildir, aynı zamanda parçanın bütün için (ya da bütüne karşı) düzenleyici bir sembol halini aldığı, bazı durumlarda kendi başına bir amaç (ya da bir hedef) halini aldığı bir olaydır da. Dil hareketleri ve dil çatışmaları dillerden onlarla ilişkili kültürleri teşvik etmek (ya da yadsımak) ve savunmak (ya da saldırmak) üzere insanları harekete geçirici semboller olarak yararlanırlar.
(SBA) lök. Dil; Dilbilim; Kültür.
DİLBİLİM
Dilbilim en basit şekliyle dili bilimsel yöntemlerle inceleyen disiplin olarak tanımlanabilir. Akademik bir disiplin olarak dilbilimin gelişimi son zamanlarda ve hızlı bir şekilde olmuştur. Dilbilim, 1960'Jt yıllardan başlayarak oldukça rağbet bulmuş ve araştırmalara konu edilmiştir. Bu, kısmen gerek halk, gerekse aydınlar düzeyinde dilin insanla ve İletişimle ilgisi çerçevesinde uyanan bir ilgi artışını, kısmen de Ckomsky ve arkadaşlarının çalışmalarından doğan, alanın o dönemdeki iç gelişimini yansıtır. Fakat dile bir takım farklı perspektiflerden yaklaşılabilir ve dil insan hayatında o derece temel bir rol oynar ki, pek çok disiplin dille şöyle ya da böyle ilgilenmek durumunda kalmıştır. Her bitim esasen en azından bir dil-bilimscl unsuru içerir; bu vazgeçilmez unsur da, teori ve gözlemlerinin dilidir. Peki dilbilimi öteki bilimlerden ayırd eden şey nedir?
Özellikle dilbilime bitişik bir alan vardır: Bütün malzemesi sözle İlgili olan edebiyat incelemesi. Bununla birlikte bu örnekte bile dilbİ-limsel konularla ilgilenme tarzı bizzat dilbili-minkındcn farklıdır. Tüm diğer alanlarda dil bir amaca götüren bir araç mevkiindedir. Yalnızca dilbilimdedir ki, o kendi başına bir amaç olarak incelenir.
Pek çok başka bilim gibi dilbilim de çok uzun bir uırİh-öncesİııe sahipse de, bağımsız bir akademik disiplin tarzındaki modern şekline ondokuzuncu yüzyılda ulaşmıştır. Özellikle Hindistan, Çin ve Yunanistan gibi okur-yazar toplumlarda doğan milli filolojilerin dilbilimden daha eski bir geçmişi vardır. Modern dilbilim, Rönesans'taki semilik kaynaklardan gelen ufak tefek katkılardan başka, Yunan-Ro-ına geleneği temelinde Avrupa'da gelişmiştir. Bu milli filolojilerin teorik açıdan en gelişmiş olanı Hindisıan'ınkiydİ ve Avrupa'da ancak ondokuzuncu yüzyılda bundan haberdar olunmuş, öneminin kabul edilmesi ise çok daha yakınlarda gerçekleşmiştir.
Gramercilerin filolojik incelemeleri klasik gelenekte dilbilimin ana kaynağını teşkil ctmisse de, diğer iki meslek de kayda değer niteliktedir. Birincisi, dilin yapısına (doğasına) duyulan felsefi İlgidir. Burada başlıca sorun, ses ve anlam arasındaki ilişkinin doğal mı, saymaca (konvansiyonel) mi? olduğu idi ve bu konuyla İlgili en Önemli tartışma Platon'un Cratylus kitabında geçmektedir. İkinci kaynak da retoriktir: halka hitap ederken veya yazı yazarken dilin etkileyici kullanımı, Protago-ras'ın çeşitli fiil kiplerini ayırd edişi gibi dilbİ-limsel fenomenlerin ilk analizlerinden bazıları uygulamalı ilgiden kaynaklanmıştır.
Ne var ki, en önemlisi İskenderiyeliler döneminde geliştirilmiş olan gramercilerin filolojik geleneğidir. Diğer milli filolojilerle ortak olarak bugelenek şu özellikleri sergiler: Dillerin incelenmesi bazı kutsal metinler ya da eski Yunanda Homer'in şiirlerinde görüldüğü gibi profan (din-dışı) metinlerin anlaşılması amacına yöneliktir. Dillerin incelenmesi, tek bir dil üzerinde yoğunlaşmayı ve onun, kaçınılmaz biçimde dilin değişmesiyle birlikte ondan farklı-laşan çağdaş konuşma dili de dahil tüm diğer konuşma formlarına üstünlüğünün değerlendirilmesini içerir. O tarihsel değişmeyi rasyonel bir süreç olarak değil, biçimsel olarak ideal bir durumdan bir dejenerasyon olarak görür. Bu, mevcut kullanıma aykırı olan Özel bir biçimi restore etme yönünde bir girişim olan preskriptivizm kavramını getirir beraberinde. Yazılı metinler üzerinde yoğunlaşma, aynı zamanda temelde sözlü bir metni yazılı bir forma büründürür, çünkü sesler görünüşte kararlı ve sabit yazılı formların arızi tezahürlerinden ibarettir. Burada dilin bizzat kendisi için incelenmesi, kendisinden sonra gelecek gramerler için bir model oluşturacak Tecime Grantntatike (yaklaşık İ.Ö. 100 civarında yaşamış Dionysius Thrax'a atfedilir)'de çok çarpıcı biçimde ifadesini bulmuştur. Bu kitapta gramerler çeşitli bölümlere ayrıldıktan sonra 'gramerin en nazik kısmı olan edebî kompozisyonunun değerlendirİlmesi'yapılır.
Ne var ki, bu geleneğin katkıları bununla bitmez. O, Latince ve Yunanca İçin son derece elverişli olan ve mevcut dilbilimsel terminolojinin büyükçe bir kısmının kaynağı olan kapsamlı bir modelde geliştirmiştir. Bu model, sözcük-paradigma modeli diye anılır. Cümle, az sayıda sınıflar -konuşma parçaları- içerisinde form ve işlev temelinde bölünmez olan sözcüklerden oluşur. Dahası, her konuşma parçası iki bakış açısından değerlendirilebilir: a) Bi-' Çimin iç değişkenliği (morfoloji), b) Konuşma zincirindeki diğer sözcüklerle İşlevsel ilişki (sentaks). Morfoloji alanındaki kalıcı başarı, sözlük anlamı 'Örnek' olan paradigma kavramının keşfedilmesiydî. îsîm gibi konuşmanın bükümlü (tasrifi) kısımları bir kategoriler dizisine göre değişiklik gösterir (örneğin olay ve sayı); ve belirli modeller son derece az sayıdadır. Sözgelimi, Latince'de tüm birinci İsim çe-kimindeki isimler benzer biçim değişiklikleri gösterirler ve puella gibi herhangi bir isim diğerlerinin takip edeceği bir örnek olarak görülebilir. Bu bir başarı değildi ve dilde düzenliliği savunan analojistler ile onu reddeden ano-malistler arasındaki İskenderiyeliler döneminde meydana gelen tartışmalardan neş'et etmişti. Düzenliliklerin araştırılması paradigmalar gibi kapsamlı kalıpların varlığını açıklayan analojistler tarafından yürütülüyordu.
Bu modelin daha belirgin bir görünümünü de burada zikretmeliyiz. O bir düzlemler hiyerarşisini İçerir. Sesler sözcükleri oluşturur; söz-cüklerse cümleleri meydana getirir. Bu noktada iki belli başlı düzlem sözkonusudun Fonolojik ve gramatik düzlem (gramatik düzlem, daha önce görmüş olduğumuz gibi morfoloji ve sentaksa ayrılır). Böylesi bir düzlemler fikri, dilbilim teorisinin bir parçası olma özelliğini korudu. Özellikle fonolojik ve gramatik düzlemlerin mevcudiyeti -aralarında ilişkiler olsa bile- herhangi bir dil teorisi için temel vazifesi görebilir.
Böylece isimlerle sıfatlar arasındaki farklar cevherler ve nitelikleri arasındaki farkları yansıtmaktaydı. Daha da ötede bir takım diller, İnsan aklında doğuştan bulunan bu tür kategorilerin tüm dillerde mevcut bulunması gerektiği varsayımı temelinde mukayese ediliyordu çoğunlukla.
XIX. yüzyıl, yalnız dilbilimin bağımsız bîr disiplin olarak doğuşuna sahne olmakla kalmadi, dil anlayışında da bir devrimi yaşadı. Keşifler ve sömürgeciliğin sonucunda Avrupa, birden çok sayıda ve çeşitte insan dilinin var olduğunun farkına vardı. Geleneksel açıklama Ba-bil Kulesi'nin Kitab-ı Mukaddcs'te anlatılan öyküsüydü ve başlıca sorun, dillerin karışmasından önce hangi dilin konuşulduğu idi: Un-guaÂtlamica (Adem'in dili). Bununla birlikte şuna da dikkat edilmeye başlandı: Dilde ortaya çıkan farklılıklar tesadüfi değildi; onlar Roman, Germen ve Sami dilleri gibi bir takım gruplara ayrılıyordu.
XIX. yüzyılın dönümü civarında geliştirilen esas açıklama, nasıl İspanyolca, her ikisi de aslen homojen bir dilin değişen biçimleri oldukları için, İtalyancaya benziyor idiyse, asli (eski) dilin yazıya geçirilmediği Latince için de benzer bir açıklama yapılmalıydı. Bir 'Pro-to-Germenik' ve bir 'Proto-Semitik' vb. dil bu-lunmalıydı. Bundan başka, çok eski bir dilden bu farklılaşma süreci, belirgin gruplaşmalara özgü değildi. Özellikle Hindistan'ın kutsal dili-olaıı Sanskritçenİn keşfedilmesi, ona belirgin benzerlikler taşıyan Latince, Yunanca ve diğer Avrupa dilleriyle birlikte asli (orijinal) bir Hİnd-Avrupa dili hipotezine yol açtı. Bu dil grubu, çoğunlukla daha yakınlarda birbirinden ayrılmış olan Latince, Yunanca, Hind-I-ranlı, Germen dili, Slavca vb. dilleri içine alıyordu. Benzetme, bir aile (soy) ağacının aynısıydı.
XIX. yüzyıl dilbilimine egemet. olan tarihsel karşılaştırmalı yöntem, temeldeki kadim dilin ve onda meydana gelen sonraki gelişmelerin kurulmasını amaçlıyordu. Başlıca Hind-Avru-pa dillerine uygulanmasına karşın diğer dil ailelerinin incelenmesinde de ondan yararlanılıyordu. Dile bu bakış tarzı pek çok bakımdan klasik litolojiden tevarüs edilen geleneksel filolojiye taban tabana zıttı. Değişme tesadüfi bir yozlaşma olmayıp rasyonel kalıplar, dahilinde meydana gelmekte olup dilbiliminin ana konusunu oluşturur olmuştur. Fonolojik düzeydeki değişimler telaffuz ve işitmedeki benzerliklere dayanarak anlaşılabilir. Buradan kalkarak,yazılı form da değişme yozlaşma (dejenerasyon) demek olmadığı için sonuçta dil-
bilimscl prescriptİvİzmin mantıksal temeli ortadan kalkar..
XIX. yüzyılda ve 1920'lcre kadar gramatik tasvirin tevarüs edilen kalıbı sık sık değişmişse de, etkisini sürdürmüştür. Çünkü ilgi odağı tarihsel değişme üzerindeydi. Ne var ki 1920'-lerin sonlarında, 'yapısal' adını verebileceğimiz dilbilimde diğer bir temel devrim vuku buldu. Bunun ilk ifadesi, Genovalı Ferdİnand de Saussure'ün ölümünden sonra yayınlanan Cours de !inguisiiquegenerale (Genel Dilbilim Dersleri) (1915) adlı kitabında görüldü. Kendisi tarihsel dilbilim eğitimi görmüş olan De Saussure, sosyal bilimlere yaygınlaşacak bir terminoloji getirdi. Dil tarihsel süreci açısından art-zamanlı olarak (diachronically) ya da değişimden soyutlanmış bir durumda iç ilişkilere dayanılarak eş-zamanh olarak (synehroni-cally) İki şekilde incelenebilirdi. Bu arada pek-çok bakımdan birbirinden ayrılan, fakat dilbilimin ana konusunu dilin eş-zamanlı yapısında bulma noktasında birleşen bir takım yapısalcı okullarvardı. Bunda antropologların, Ba-ıılı olmayan diller üzerine yaptıkları çalışmalar, önemli bir etken oldu. Bu dillerin kayıtlara geçmediğinden sanki eş-zamanlı bir yapı-daymış, hiç değişmiyormuş izlenimi veriyordu antropologlara. Bu da, antropologları veri alan dilbilimcilerin, batılı olmayan dillerin değişmeyen eş-zamanlı bir yapıda oldukları kanaatine sürükledi.
1957'de Noam Cohmsky'nin Syntactic Stnıc-uıre.s adlı kitabı üretici gramer dönemini başlattı. Temel kavram olarak işlevsel birimleri değil, kuralları almaktadır, Chomsky. Dahası gramer, Amerikan yapısalcı okulunun başaşa-ğı dura*ı morfemler fonemlerden oluşur anlayışındaki gibi değil, fakat bütün cümle kalıpları arasındaki özel türden ilişkiler sentakstan başlayarakyukarıdanaşağıya doğru kurulmuştur. Gramer'İn tamamı aksiyomalik bir sistemden farklı değildi. Temel formüllere çoğunlukla derin yapılar (deepstructures) adı veriliyordu (özne + yüklem gibi). Birkaç yıl sonra şu görülmeye başlandı ki, bu temel yaklaşım yardımıyla dilin tanımlanması yapısalcılıkta olduğu gibi farklıktan teorilere de kılavuzluk etmektedir ve bu alana egemen olan hiçbir tek teori olmamıştır.
Gerek yapısalcı, gerekse üretici gramer devriminin doğurduğu temel bir sorun, dilbilim içi (iruertİnguistic) karşılaştırmaların rolüyle ilgiliydi. Tarihsel bilim esasen karşılaştırmalı bir yöntemdi, Takat yapıları tarilı-dışı olarak karşılaştırmak mümkün müydü? Amerikan yapısalcı okulu bu sonuçların İçerikleri üzerinde durdu. Hakim görüşün tek evrenselleri, metodolojilerdi. Diller bir dereceye kadar farklıla-şabilirdi, öyle ki hiçbir dilbilimsel genelleme yapmak mümkün olmayacak kadar. Prag okulu karşılaştırma yapılarının olabileceğini vurguladı ve özellikle fonolojide birkaç başlangıç yaptı. Chomsky 1%5'te (Synlociic Stntcltıres) evrensel gramer kavramına yöneldi ve Gram-mcıitvgenerale kavramını kendisinin selel'i olarak takdim elti ve Kartezyen dilbilimi savundu. Tüm gramerler aynı derin yapılara sahipti ve bunlar evrensel bîr genetik temelli beşeri donanımı yansıtıyordu. Bu bakış açısı son tahlilde, gramer formları üzerindeki evrensel sınırlamalarla değiştirilmek zorunda kaldı.
Dilbilim halihazırda önemli sayıda alt-alan-lara bölünmüş durumdadır, bunlardan bazısı disiplİnler-arast niteliktedir.
Dilbilim içerisinde, dilbilimcinin ilgi odağına ve alanına göre farklı dallar ayırt edilebilir. Önemli bir ayrım, Ferdinand de San s sure tarafından getirilmiştir: Diakronik (art-Zaman-h) ve senkronik (eş-zamanlı) dilbilim. Diakronik dilbilim dilin değişmesini inceler (buna aynı zamanda tarihsel dilbilim de denilir), senkronik dİlbilimse dilin, herhangi bir verili zamandaki durumunun incelenmesine atıfta bulunur. Tüm dillerin incelenmesi için genel prensiple çıkarmak ve bir fenomen olarak insan dilinin karakteristiklerini belirleme girişimleri sözkonusu olduğunda buna genel dilbilim adı verilir. Özel (belirli) bîr dil sistemine ait olgular üzerinde yoğunlaşıldığı zaman o, tasviri dilbilim adım alır. Amacı diller arasındaki farklar, özellikle de bir dİl-öğrctmc bağlamındaki farklar üzerinde odaklanırsa, konıras-/(/(farkı görmek amacıyla karşılaştırma) dilbilim adı verilir. Eğer amacı temelde farklı diller ya da dil ailelerinin ortak özelliklerini tes-bit etmek ise, alan karştlaştınnalt dilbilim (ya da ripolojik dilbilim) adını alır.
Dilbilimdeki vurgu tümüyle ya da kısmen tarihsel olduğunda, söz konusu alan karşılaştırmalı filoloji ya da sadece filoloji olarak adlandırılır. Yapısal dilbilim terimi zaman zaman 1940 ve i950'lerde geçerli olan sentaks ve fonolojiye aşırı özgül yaklaşımlar çerçevesinde yaygın biçimde kullanılır. Zaman zaman da yüzey (surface) yapıdaki dilbilimsel birimler arasındaki açık ilişki sistemlerini kurmayı amaçlayan herhangi bir dilbilimsel analiz sistemine atıfla bulunan daha genel bir anlamda kullanılır. Dil incelemesinde vurgu, derin (dcep) yapı gibi kavramlara başvurmaksızın yapılır ve birimlerin tasnifi üzerinde olursa, kimi dilbilimciler, özellikle de üretici gramer (generati-ve grammar) okuluna bağh olanlar, bayağı anlamda taxonomik dilbilimden sözederler.
Dilbilimle diğer bilimlerin çakışan ilgileri yeni karma bilim dallarının oluşmasıyla sonuçlanmıştır: antropolojik dilbilim, biyolinguis-tik, etno-lingtıistik, matematiksel dilbilim, psi-kolinguisıik, sosyo-Ünguistik vb. Dilbilime ait bulgu, yöntem ve teorik ilkeler diğer alanların sorunlarına uygulandığında uygulamalı dilbilimden sözedilir. Fakat bu terim stk sık yabancı dil öğreniminin teori ve metodolojisinin incelenmesiyle sınırlı kalmıştır.
(SBA) Bk.D/7.
DİN
Dinler inanç (akide), uygulama (muamelat) ve organizasyon sistemleri olup, bunlar bağlılarının davranışında yansıyan bir ahlakı teşekkül ettirir. Dini akideler kainatın nihai yapısına, onun güç ve kader merkezlerine atıfta bulunmak suretiyle, dolaysız deneyimin yorumlarıdır. Bu akideler daima tabiaı-üstü terimlerle kavranmıştır. Herhangi bir dini akideler manzumesi genel olarak bir kozmogoni ile bir tarih felsefesi, bir psikoloji ve bir sosyoloji İçerir. (Ancak, sekülarizasyon sürecinde bunlar dinden kopmaya başlar). Bir dinde mevcut tabiat-üstü varlıklara inanç, duygusal açıdan oldukça yüklüdür: Mümin kişi, onlara özet bir nitelik, yani kutsallık hamlcder ve bu, tabiat üstüne hamledilen ya da onun varoluşundan çıkarsanan davranış türlerine dek genişler.
Bu tür davranışlar ilk elde ritüel (ibadet) davranışıdır: Aracılığıyla müminlerin tabi-at-üsıüyle ilişkilerini sembolik form içinde yürüttükleri standartlaşmış pratiklerdir bunlar. Ritüel, hayranlık, yakarış ve tabiat-üstünü kontrol etme girişimlerini içerir; din ile büyü arasındaki farkı belirlemek oldukça güçleşir bu noktada. Ritüel, daha ziyade, müminlerin çevresinde örgütlenebilecekleri davranış kuralları sağlar.
Dîni organizasyon, müminler topluluğuna katılmayı (üyeliği), geleneği sürdürme ve ihtilafları giderme girişimlerini tanımlar ve içsel farklılaşmayla müminlere dini görevler yükler.
Nihayet din bir ahlak (etik) da İçerir. Max Weber, bir dinin ahlakının, biçimsel emirlerinin sosyal hadiselerle etkileşimin sonucu olduğu üzerinde durmuştur. Dini bir ahlak, dini sistemin geri kalan bölümleriyle, biçimsel olarak çelişse de, psikolojik olarak tutarlı olabilir ya da bir din içerisinde hem psikolojik, hem de biçimsel sürtüşmeler bulunabilir. Sosyal değişmenin meydana getirdiği yeni dini dürtüleri sağlayan bu sürtüşmelerdir.
Din dahil bütün kavramlara insandan bağımsız ve insana bağlı olarak iki ayrı yönden yaklaşılabilir. İnsandan bağımsız yönüyle dine bizzat kendi asli muhtevası veya onu insan için bildirip ortaya koyan yüce ve ilahi kudret açısından yaklaşımı dine önceliği 'insan'a vererek bakmak daha yararlı olacaktır.
İnsanı her şeyin üstünde gördüğümüzde dîni insanın yarattığı varsayımı ortaya çıkar. Bu varsayımın kökleri son birkaç yüzyılın eıkin paradigmalarını üreten Batı düşüncesinde yatmaktadır. Batı düşüncesinde din denilince akla Hıristiyanlık gelir. Kur'an'da ve İnciller'de yer aldığı şekliyle ve tarihi bir gerçek olarak bir takım haramları helalleştirmenin dışında Tevrat'ın yasalarını uygulamak ve bizzat kendi İfadesiyle "Şeriaı'ı yıkmak değil, tamamlamak için" (Matta, 5:17) gelen Hz.İsa'dan sonra Sl.Paul (Pavlos) eliyle insanın maddi-dün-yevi hayatını tanzim eden kurallardan yoksun bırakılan Hıristiyanlık, putperest Roma hukukuyla birleşince daha çok bir 'öte dünya' dini halini almış, yani sekülerleşmiştir. Rönesansla birlikte Hıristiyanlığın 'öte diinya'ya yönelik kurallarına vesevap-günah değerlendirmelerine başkaldırma şeklinde gelişen modern Batı düşüncesi insanüstünü reddedip, önceliği bireye bireysel olana verince din de bireylerin zihin kalıpları arasına sıkışıp kalmıştır. Bu yüzden Batı'da tek bir din tanımına rastlamak mümkün değildir.
'İlerlemecİlik ve Evrim' ilkelerine dayalı modern Batı düşüncesine göre insanlık her geçen gün daha iyiye giden geri çevrilmez bir akışın içindedir. İlkel döneminde taibat ve tabii hadiseler karşısında çaresizliğini hisseden insan, bilmek tükenmek bilmez umut ve korkular içinde birtakım görünmez güçlerin var olduğu sonucuna varmış ve bunlara tapınmaya başlamıştır. Dînler tarihçisi Max Müller'e göre ruhlar olarak algıladığı bu güçleri İlkel insanın maddileştirmesi sonucu 'tanrı'lar daha doğru bir deyişle 'putlar' ortaya çıkmıştır. Müller teorisinin İzleyicilerinden EdwardTylor, İnsanlığın ilk dinîne bu yüzden'animizm' (ruhlara tapınma) adını verir. Durkheim'e göre din toplumsal bir süreçtir. Avustralya yerlilerinin to-lem hayvanlarına gruplarının birliğini temsil enikleri için taptıklarını söyleyen bu sosyolog, toteme gösterilen saygının toplumun genel yapısına gösterilen saygı ve dolayısıyla dinsel tapmanın asıl nesnesinin toplumun kendisi olduğu sonucuna varmıştır.
Freud'a göre şahsiyetin oluşumu aşamasında dinin oyalayıcı bir fonksiyonu vardır. Kişinin şahsiyet evriminde ilk safha, çocuğun anlamadığı bir alemde kendisini tamamen güçsüz hissetmesidir. Bu güçsüzlüğün karşısında çocuğun isteklerini yerine getiren bir tür 'kadİr-İ mutlak1 olan anne ve baba belirir. Ardından inançları daha bîr biçim kazandığı zaman ise kişi çocukluğundaki durumu hatırlatan durumlara kendisini kolayca uydurur. Eskiden beri özlemini çektiği 'kadir-İ mutlak'ı başka bir şekil altında yeniden keşfetmeye hazıc ve isteklidir. Din hu özlemi yerine getiren bir sistemdir. Kısaca Freud ve onun çağımızdaki izleyicisi Erich Fromm'a göre din, kişinin kendisini gerçekleştirmesi sürecinde hissettiği güçsüzlüğünün güvene yönelen bir ürünüdür.
Kari Marks'ı en çok etkileyenlerden biri olan Feuerbach'a göre ise din, insanın kendi düşüncesinin insan-üstü bir plana aktarılışı-dır. İnsanların ruhun ölmezliğine inanmaları ve ilahi bir adaletin tecellisine olan inançları, bizzat İnsanların adalete susamışlıklarının soyut bir düzleme aktarılmasıdır, "öte dünya" insani bir isteğin şekil değiştirmesinden İbarettir. Feuerbaeh, "HristiyanJık, artık yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarını iz ve buhar gemilerimizle, resim ve heykel galerilerimizle, askeri ve endüstriyel okullarımızla, tiyatrolarımız ve bilimsel müzelerimizle tam bir zıtlık halinde olan sabit bir fikirden ba§k=: bir şey değildir" der.
Feurbach'ın çok fazla etkisinde kalan Marx'nı din hakkındaki ifadeleri farklı değildir: "Din, baskı altındaki yaratıkların İç çekmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. Din halkın afyonudur."
Bütün bu kısmen birbirinden farklı, nisbe-ten birbirine yakın bakış açıları içinde Batılı filozof ve sosyologların din tanımlan da belli bir yakınlık ar/etmektedir. Sözgelimi, dini akıl noktasından inceleyen Hegel şöyle bir tanımda bulunur: "Her din, temelde evrenin belirli bir tarzda «örülüsünden başka bir şey değildir." Hegel'in izleyicilerinden İtalyan filozof Benedetto Croce ise dini "eksik bir felsefe" olarak tanımlar. Ona göre din, ruhi hayatın sürekli ve zorunlu bir şekli değil, belki geçici bir belirtisidir. Dine irade açısından tanım getirmeye çalışanlardan Kant, "Dîn, bütün görevlerimize ilahi buyruklar gibi bakmaktır" der. Dİne duygu açısından yaklaşan romantik düşünürlerden Scheleirmacher'e göre din, "sonsuza karşı duyulan bir duygu ve heyecandan başka bir şey değildir. Bİr ilahiyatçı olan Scheleirmacher, "Dinin bir cismi, bir de ruhu vardır. Dinin cisminde kurumlar, nasslar ve din binasının toplumsal çatısı bulunur. Devleti dinle yönetme yanlıları, dinin cismine ilişkin kurumlan sürekli dünya işlerini düzenleme ve halkı boyun eğmeğe yöneltmek için kullandıklarından en büyük Önemi bu kısma vermişlerdir. Dinin ruhu İse, tabiat ötesi şeylerin en yüksek değerlerin sezgi ile bilinmesidir" der. Çağdaş dinler tarihi uzmanlarından Ru-dolf Olto ise dini "Huşu ile karışık korku, insanı hem titreten, hem de kendisine çeken esrarengiz bir korku" olarak tanımlar. Batılı din tanımları içinde en kusursuzu sayılan ve bir takım felsefe sözlüklerine din kelimesinin tanımı olarak geçen bir diğer tantm ise Emile Bo-utroux'ya aittir: "Din, bilimsel görüş yanında iman ve his görüşünün hakkını İstemesinden ibarettir."
Verdiğimiz ve vermediğimiz tüm Batılı din tanımlarındakİ ortak noktalar şöyle sıralanabilir:
1- Din, insanüstü bir kudretin vaz'ettiğİ bir sistem, bir kurum değil, bizzat insan zihninin ürünüdür;
2- insan şahsiyet evriminin ve yeryüzündeki toplumsal hayat sürecinin zayıf, aciz, korkak olduğu ve kendi üstünde bir güce dayanmak mecburiyeti hissettiği ilkel döneminde bir 'tanrı'ya İnanma ihtiyacı duyar;
3-Tabii bilimlerin ve teknolojinin insana tabiat üzerinde hakimiyet kazandırması ve tabii olaylara bilimsel açıklamaların getirilebilir olmasıyla fonksiyonunu yitirmeye başlayan din, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır;
4- Herşeye rağmen, bazı insanlar gerek davranışlarına ahlaki, bir yön vermek, gerekse bir takım insanı duygularını tatmin etmek için hangi şekilde olursa olsun herhangi bir dine inanmaya devam edebilirler;
5- Din, duygu ve ahlak alanından çıkıp, toplumsal hayatı sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan düzenlemeğe kalktığında, halkı insan-üstü güç(lcr) adına kullanıp İstismar etme heveslisi 'din adamları'nın sömürü aracı olur, bu yüzden buna izin verilmemelidir. XIX. yüzyıl Fransız düşünürü Ferdinand Bııisson'un ifadesiyle, "Laik okul dini mahvetmeyecekiir."
Bilim ve teknolojinin katı dogmalarının 'dînin nasları' yerine geçtiği modern Ban düşüncesinin saplandığı bu pozitivist din anlayışının geçersizliği ortadadır. Önceki yüzyılın sonlarıyla bu yüzyılın başlarında Avrupa'nın içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, askeri, siyasi ve bilimsel ortamı insanlığın ulaşacağı nihai seviye olarak gören bu pozitivist düşünce, çağdaş uygarlık seviyesi hedefine yönelmiş birtakım ülkeler dışında arlık fazla İtibar görmemektedir. Önceki yüzyılın sonlarında ortaya çıkan varoluşçu endişe ve gerilimden de önce, dini insanlık tarihinin belli bir evresine ah fonksiyonunu yitirmiş bir vakıa olarak gören Augus-te Comte'un bile hayatının sonlarında kendi pozitivizmiyle çelişen bir insanlık dini peşinde koşması, pozitivist din anlayışının geçersizliğini ortaya koyan bir hadisedir. Aynı şekilde, dün olduğu gibi bugün de İnsanların büyük çoğunluğunun en azından hayatlarının belli bir döneminde Dİn'e yönelmeleri, devasa bir teknolojinin hakim olduğu Batılı ülkelerde her geçen gün şeytana tapma gibi yeni yeni ilkel dinlerin ortaya çıkması, insanların akın akın telepati, ruh çağırma, büyü, falcılık ve kehanet gibi hurafelerde doyum araması ve bütün bunların yanısıra, insanlığın sigorta, sendika, güçlü yönetim, holding ve ortak savunma ve ekonomik işbirliği paktlarında güven ve gelecek garantisi peşinde koşması:
a) Dinin ilkel insanın zayıflığının bir ürünü olduğu;
b) İlkel ve çok-tanrıcı dinlerin tarihin ilk dönemlerinde yaşamış 'ilkel' insanlara ait olup, dinin de insanla birlikte evrim geçirdiği;
c) Dinin, yangın ve hayat sigortalarımızla, demiryollarımız ve buhar gemilerimizle, resim ve heykel galerimizle, zıtlık içinde olup artık dine ihtiyaç kalmadığı iddialarını çürütmekteve Batıdaki dinler tarihi çalınmalarının dayanak noktalarını da geçersiz kılmaktadır.
Yüzyılın başında yaşamış ve Batının Çöküşü adlı eseriyle Batının bunalımım isabetle teşhis etmiş olan Oswald Spengter gibi sosyologlar, "Birgiin bütün demiryolları, gemileri, dev kentleri ve gökdelenleriyle" dinsiz Batı medeniyetinin 'etnografik' bir müze haline geleceğini söylemekle, R.Guenon, M.Lingis A. Car-rel, Max Planck, Fqritjof Capra gibi emsali gittikçe artan filozof ve bilim adamları değişik biçimlerde de olsa dinin en muhteşem biçimde insanlığı gerçek saadete bir kez daha ulaştıracağını ifade etmektedirler. Yine dini afyon telakki eden komünist ülkelerdeki değişimin yanısıra, bu ülkelerde ve Batıda her gün binlerce insanın "Tevhid Dini'ne koşması ve İslam dünyasında insanın bireysel ve toplumsal tüm hayatını her yönüyle dine dayama ve dolayısıyla dinin hayatın bütününü kuşatıcı özelliğini kabul yönünde verilen mücadele ve yapılan çalışmalara Batı'dan gelen şimdilik bireysel katkılar pozitivist din anlayışının iflasının şahitleri sayılmalıdır.
Dinin yukarıda ifade edildiği şekilde Batılı filozof veya düşünürlerce yapılan tanımlamala-rındaki en önemli etkilerden biri, din denilince akla doğuşundan hemen sonra laik ve dünyevi bir kimlik kazanmış olan Hristiyanlığın gelmiş olmasıdır. Batı dillerinde 'din' karşılığı kullanılan kelimeler de bu bağlamda manidar bir özelliğe sahiptir. Sözgelimi Yunanca'da 'din' karşılığı kullanılan kelimenin anlamı "korku ile karışık saygı"dır. Latince'de din, reli-gio kelimesiyle ifade edilirdi ki, bugün bir çok Batı dillerindeki religion kelimesi bu kökten gelmektedir. Kelimenin 'bağlamak' manasında kİ/i-ligare kökünden mi, yoksa 'saygıyla kendini toplamak' anlamındaki religare kökünden mi geldiği ihtilaflı da olsa, her halükarda kelime Allah'a karşı saygıyla karışık bir bağlılık duygusu İfade etmektedir. Batıda dinin en nihayet bir duygu, bir ahlak ve salt bir vicdan meselesine dönüştürülmesinde bizzat kelimenin ifade ettiği anlamında önemli etkisi olmuştur.
ed-Din kelimesi bizzat Kur'an'daki kullanılış biçimleriyle çok çeşitli anlamlara gelmektedir. Ceza, ödeşme yargılama, tecziye (ceza veya mükafat verme) (Fatiha; 4, Zariyat; 6, İnfi-lar; 18-19) Saffaf; 53, Vakıa; 86) yol, yasa, anayasa (Yusuf; 76), ceza hukuku (Nur; 2) ahlaki- manevi-dünyevî yasalar bütünü, sistem, gidişat (Ahzâb; 5, Mümin; 26) kulluk, İtaat (Nahl; 52), barış düzen (Enfâl; 39) bu anlamların başlıcalarıdır. Başta verdiğimiz terim anlamıyla Kur'an iki tür dinden sözeder: 1- Hak din; 2- Bizzat insanın icad ettiği batıl din.
Kur'an çok net olarak kainattaki irade sahibi varlıklardan başka (İnsanlar ve cinler) tüm
varlıkların Allah'a teslim olup itaat ettiklerini belirtir ve bu yüzden insan elinin ulaşamadığı her yerde tam bir denge ve barış hakimdir. İnsan ise yeryüzünün halifesi olarak yaratıldığından, kendisine irade ve bilgi verilmiş olup, gö-revikendi İradesiyle yeryüzünü barış içinde kainatın diğer yöreleriyle birleştirmek, yeryüzünde fesat çıkarmamaktır. İrade sahibi olduğundan zahirde birbirine zıtmış gibi görünen, Takat (emelde birbirini tamamlayan iki cephesi vardır. İnsanın: Ene (ben-ego) cephesi ve Hü-ve (o) cehpesi. Müstesna bir yaratılışa sahip olan insan bu iki cehpesi nedeniyle çeşit çeşit eğilimler, arzular ve duygular içindedir. 'Ben'in isteklerini yerine getirmede bir çok sanatlara ihtiyacı vardır. Bu sanatların hepsine birden sahip olamadığından hem cinsleriyle bir arada yaşamak zorundadır ki, her insan kendi özel kabiliyet, çalışma ve emeğinin ürününü başkalarınkiyle değiştirsin ve böylece bireysel ve toplumsal planda dünya hayalını yaşasın.
İnsana yeryüzündeki fonksiyonunu yerine getirmesi ve hayatını sürdürebilmesi için, nıiis-lüman hakimlerin ifadesiyle,
1- Kuvve-i Şehe-viyye (yeme içme, üreme... dürtüleri);
2- Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli öfke, mücadelecilik ve saldırganlık gibi dürtüler)
;3- Kuvve-i akliyye(düşünmc, muhakeme...) adlı üç kuvvet verilmiştir. Bu kuvvetler yanma tarafından sınırlandırılmamış olup insanın kendi iradesiyle maddi manevi tekamülünü sağlaması için başıboş bırakılmıştır. Eğer İnsan sahip olduğu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının 'barış' içinde düzenli olarak geçmesi için gerekliği biçimde sınırlamazsa, bu kuvvetler 'iffetsizlik, hak-hukuk bilmeme, hakka tecavüz, önü alınmaz bir öfke ve yanlışı doğru, doğruyu yanlış gösterme' gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal hayatta zulüm, fesat ve tecavüzler meydana gelir. Gerek bu zulüm, fesat ve tecavüzleri önlemek, gerekse insandaki kuvvetleri kendisine ve topluma yararlı 'orta yola' çekmek için kapsamlı bir 'adalet'e ihtiyaç vardır. Bireylerin aklı bu kapsamlı külli adaleti kavramaktan acizdir. O halde külli bir
akla İhtiyaç vardır ki, bütün bireyler bu külli akıldan istifade etsinler. Kişiyi kendi hayâtında tam bir mutluluk, düzen ve ahenk içinde geçirebileceği noktaya getiren toplum hayatını adalet temellerine oturtan ve sonunda ölümle birlikte ebedi bir cennet hayatının kapılarını açan bu külli (tümel) akıl, Allah tarafından gönderilmiş olan ed-Din, yani Hak Din'dir.
Sonra dinin tatbikini temin edecek bir merci, bîr sahip lazımdır. Bu merci ve sahip de ancak peygamberdir. Peygamber olan zatın da her yönden halka olan hakimiyetini devam ettirmek için maddi ve manevi bir yüceliğe ve bir seçkinliğe ihtiyacı olduğu gibi, yaratıcı ile olan ilişkisinin derecesini göstermesi içinde bir 'dclil'c ihtiyacı vardır. Böyle bir delil onun şahsiyeti, hayatı ve mucizeleridir.
Dini gönderenin, yani Allah'ın emirlerine ve yasaklarına bir başka deyişle ed-Din'c itaat ve bağlılığı sağlamak için Allah'ın kudret ve büyüklüğünü zihinlerde tesbit edip gönüllerde yerleştirmeye İhtiyaç vardır. Bu da ancak imanı hakikatlerin tecellisi ve inkişafıyla mümkün olur. İ manî hakikatlerin tecelli, takviye ve inkişafı da ancak tekrar ile yenilenen ve güçlenen ibadetle mümkündür.
Bazı müslüman alimler dini bir tekerleğe benzetmişlerdir. Tekerleğin çerçevesini, dinin daha çok idari ve toplumsal hükümleri oluşturur: Allah'ın koyduğu vergileri toplayıp yerlerine harcamak, dinin serbestçe yaşanacağı ortamı hazırlamak vebu amaçla dini yaymak, dinin, ülkesinin ve insanların can, mal, ırz ve akıllarının korunması ve bunlara karşı girişilen tecavüzlerin önlenip dinin tebliğinin önüne konan engellerin kaldırılması için gerekirse savaşmak, ticari, mali sermaye-emek ve her-türlü karşılıklı ilişkileri düzenleyici kurallar, mülk edinme, evlenme, boşanma, miras vb. konusundaki kurallar, suç işleyenleri cezalandırmak ve zulme meydan vermemek bu hükümlerin bazılarıdır.
Tekerlekte çerçeveden sonra çubuklar gelir. Çubuklar merkezi çerçeveye, çerçeveyi de merkeze bağlar. Çubuklar çerçeveden merkeze doğru gider. Namaz, oruç, İçki-kumar yasağı, hile yapmama, aldatmama, hacc, İnfak, zikir, dua, tefekkür, murakebe, nafile ibadetler, zühd, tevekkül, sabır, şükür vb. çubukları oluşturur. Merkezle çerçeveyi birbirine bağlayan bu çubuklar sayesinde merkezi oluşturan 'Hakikat' bütünüyle çerçevede yansır. Merkez, en net ve özlü İfadesiyle "la ilahe İllallah, Muhammedi'm Rasulullah" kelimesinde anlamını bulan hakikattir. Tekerleğin üzerinde bulunan toplum da hakikat üzere olan toplumdur. Bu hakikatle, İnsanın öz varlığını oluşturan hakikat ve kainatta hakim olan hakikat arasında hiçbir fark yoktur. Demek oluyor ki, dinîn sonunda vardığı hedef ve taşıdığı öz, insana gerçek insanlığını, 'kamilinsün'(İnsan-ıkamil) olma halini kazandırmaktan ibarettir. Bu tüm İnsanlığın hayatında gerçekleştiğinde, yeryüzünde ve artık kainatta Tevhİd bütünüyle hakim olmuş ve göklerle yer 'barış,' İçinde birleşmiş, demektir.
İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal hayatında birtakım kurallara uymak zorundadır. Bu kurallar eğer Allah'ın seçip gönderdiği dinin kuralları değilse, onların yerini İnsanların veya İnsanlar adına bir kişi veya grubun koyduğu kurallar alacaktır. Bu durumda ortaya İnsan yapısı, Özde bir ama nicelik bakımından bîrden fazla olabilen din(lcr) çıkar. Bu diıı(-ler)in tann(lar)ı onu ortaya koyan(lar)ın ncfs(ler)idir, arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Toplum hayatındaki rabb(ler)i ise, o insanların kendileridir. Bu din(ler)in de inanılıp kabul edilmesi gereken birtakım esasları ve uyulması gereken hukuki ve ahlaki kuralları vardır. Allah'ın asla razı olmadığı bu din(-ler)de özde bir, şekilce ayrı pek çok pullar bulunur. İnsanlık tarihinin şahit olduğu üzere bu toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir; hedefi çıkardır; hayattaki düsturu kavgadır, boğuşmadır; toplumlar arasındaki bağı ırkçılıktır, kabilecilikür; meyvesi, nefsani hevesleri tatmin ve insanlığın ihtiyaçlarını artırmaktır.
Hak dinin esası Allah'a kulluktur, ama bu, yalnız Allah'a kul olmakla başka hiçbir varlığın önünde boyun eğmeyi kabul etmeyen bir kulluktur. Hak Dinin toplum hayatındaki dayanak noktası haktır, gayesi fazilet ve Allah'ın maşıdır; hayat düsturu yardımlaşmadır; toplumlar arasındaki bağı iman bağıdır, meyvesi nefsani heveslerin tecavüzüne set çekip ruhu yüceliklere teşvik, ulvi hisleri tatmin ve insanı kemalata sevketmektir.
Batılı dinler tarihçilerinin teorilerinin aksine, insanlığın ilk dini 'animizm' veya 'totemizm' gibi 'ilkel' dinler değil, Kur'an'ın deyişiyle el-Islam'dır İnsan, insan olmak bakımından hisleri, arzulan ve hedefleriyle aynı İnsan olduğundan, Allah'ın onun için seçip gönderdiği din de temelde hep aynı ve tek olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin gelirtp tebliğ, nebilerin uyup tatbik ettiği dîn her zaman için Kur'an'ın tabiriyle el-İslam olmuştur. Ama, her defasında bir takım nefsani sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar temelde aynı, fakat şekilce farklı olabilen (dinler) üretmişler ve böylece 'İlkel, batıl, şirk dinleri' ortaya çıkmıştır. Nitekim, Hindin kutsal kitaplarından Ve-dalar'ı inceledikten sonra Alman filozofu Sc-hellİng'in vardığı sonuç cidden ilginç olup, bu gerçeği doğrular mahiyettedir. Şöyle diyor Sc-helling: "Bütün insanlık Önceleri tek varlıktı ve tek Tanrı'ya inanıyordu. (Sanki) en eski din yıldız yıldız parçalanmış."
Batı'daki dinler tarihi teorilerinin etkisinde kalan bir takım son dönem müslüman araştırıcılar, İslam'ın bazı unsurlarını (tasavvuf gibi, mehdİlikgibİ) eski Hİndve ön Asya dinleriyle Hıristiyanlık ve Yahudilikte de görünce, bunların İslam'a o dinlerden girdiği gibi yanlış bir sonuca varmışlardır. Oysa, İslam'dan sapma sonucu ortaya çıkan bu dinler kuşkusuz İslam'dan bir takım doğruları da kendilerinde barındırmaktadırlar.
Dini tanımlarken, onu salt bir his ve heyecan olarak görmekle kimi batılı düşünürlerin düştüğü hataya karşılık, kimi müslüman düşünürler de onu salt bir sistem, bir ideoloji gibi değerlendirmekle hataya düşmektedirler. Din, bciki bir sistemdir; insanın bireysel ve toplumsal hayalını her bakımdan düzenleyen bir sistemdir, fakat bu sistemde hedef dünya mutluluğu değil, Allah rızası, mükafat, dünya hayatında refah, maddi-askeri alanda galibiyet ve yeryüzünde hakimiyet değil, belki bunlar da verilmekle birlikte, yine Allah'ın hoşnutluğu ve öte dünya mutluluğudur. Bu sistemde, dünya hayatı ahiretin tarlası, cennet veya cehenneme uzanan Sırat'tır. Bu sistemin temelinde bir yönüyle ilim, bir yönüyle muhabbet ve feraset yatar; nefsin hayatının yanısıra onun da ııyniük zorunda olduğu kablî hayat yatar. Bu bakımdan his, heyecan, ulvi duygular, vecd ve muhabbet dinin asli öğeleri arasındadır.
Batılıların din adma reddettikleri İşte dinin bu yönüdür; fakat bu asli yönüyle insanlığın dinsiz olamayacağı, yukarıda verdiğimiz Örneklerde görüldüğü gibi ortadadır. Çünkü din, insanın fıtratına, vicdanına yerleştirilmiştir ve oradan çıkartılıp atılması mümkün değildir. Bu yönüyle dini reddedenler, gerçekte kendilerini 'dinsiz' sananlardır; yoksa mutlak inkâr, imkansızdır. İkinci olarak, dini beşer hayatını kuşatan şu veya bu §ekilde bîr sistem olarak ele aldığımızda yine her insanın hak veya batıl mutlaka bir dine tabi olduğunu görürüz. Şu kadar ki, Allah'a izafe edildiğinde, yani Allah'ın dini veya 'hak din' kastedildiğinde din adına karşımıza yalnızca İslam çıkar. Bunun karşısındakilere bu anlamda "din" denilmez.
Son olarak, din yukarıda verilen sözcük anlamları dahilinde terim anlamıyla ele alındığında, bir başka deyişle terim anlamı sözcük anlamlarına uygulandığında ortaya şöyle bir tablo çıkar:
Allah'ın insanı mükemmel şekilde yaratıp yeryüzünde halife yapması, ona gitmesi gereken yolu göstermesi, kitaplar ve peygamberler göndermesi kainattaki çoğu varlıkları emrine vermesi hep onun insan Üzerindeki birer nimeti, emaneti, aynı zamanda insanın da Allah'a karşı bir bakıma borçlanmasıdır. Eğer insan yeryüzünde Allah'ın nimetleri karşısında şükürde bulunursa borcun gereğini yerine gelirmiş olur. Bu da Allah'a İtaatla mümkündür. Allah'a İtaat ise ancak onun gönderdiği hükümleri uygulamakla mümkün olur.
Ali ÜNAL, Zübeyir YETİK
Din, Arapça bir kelime olarak Dâl-ye-nun harflerinden meydana gelmiştir. Söyleyiş şekli değişmeksizin Türkçe'ye girmiştir. Kelime gerek İslam öncesi Arapçasında gerek Kur'an ve sünnette oldukça yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Bunun tabii bir sonucu olarak kelime; İslam Tarihi boyunca bütün çeşitliliğiyle ve farklı oranlar da olsa da-yoğun olarak kaynaklarda. İlmi ve edebi eserlerde; sözlü ve yazılı anlatımlarda yerini almış; İslami ilimlerin anahtar terimlerinin en başında yer almıştır. Bu bakımdan bu kelimenin hem sözlük hem terim anlamı anlam itibarıyla ona yakın ıstılahlarla birlikte yakından bilinmeli; Kur'an ve Sünnetteki kullanmaları etraflı bir şekilde tanınmalıdır. Bu maksatla burada kelimenin lügat ve terim anlamlan dışında yakın anlamlı terimlerle karşılaştırmasını yapmakla birlikte Kur'an ve sünnetteki kullanmaları da ele alınacaktır. Ayrıca konuyu tamamlayıcı diğer bazı hususlara da değinilecektir.
Sözlükle "Din":
1- İyi ya da kötü kargılık, ceza:
"Eğer siz ceza görmeyecek (din kökünden: "Medinin") olsaydınız." (el-Vakıa, 86).
2- Adet ve alışkanlık
Şair: "Ebedıyyen onun da benim de "din"im bu mudur?" derken "adet ve alışkanlığı bu mudur?" demek İstemektedir.
3- İtaat, ziller ve bağlılık, üstünlük sağlamak, galip gelmek: "Filan oğulları kıratlara boyun eğmezler (la yedinunc)" denirken bu anlamıyla kullanılmaktadır.
Hadisi şerifte geçen: "Akıllı kişi nefsine hakim olandır (dâne)" şeklindeki kullanımı da bu manaya bir örnektir.
4- Egemenlik, mülk, hüküm (yönetim, yargı) gidiş idare. Başkalarını idare etmek üzere görevlendirmiş olduğumuz birisinden: "Dey-yentuhu'l-kavme" diye l^z ederiz.
5- Tevhid, Allah'a İbadetin her türlüsü, dine yakın manasıyla millet, vera ve masiyet.
6- Bir şeye zorlanmak.
7- Aziz ve zelil olmak.
8- İtaat etmek, asi olmak.
9- İyi ya da kötü bir şeyi alışkanlık haline getirmek... gibi mamıkını gelmektedir. (Mecdııd-din ei-Firıtzabadi. cl-Kaniusu'l-Muhit, Beyrut 1407/1987, s.1546; Ebu'l-Hasen b. Side, el-Muhassas, Beyrut, (t.y.), XVII, 155-156, Ebu'1-Beka, cl-Külliyat, Amira, 1287, s.327, Şehrİstani, el-MiJel ve'n Nihal, Beyrut 1395/1975, I, 38; Ebu'1-A'lâ el-Mevdudi, Kur'an'a Güre Dört Terim, "DİN" Bahsi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, Çev: Dr.N.Ahnıed Asrar, Ankara 1983, I, 300 vd vs...)
Aynı kökten gelen ve Yüce Allah'ın sıfatı ya da ismi olarak kullanılan "ed-Deyyan"* yapılan işlerin kargılığını veren, kahreden yani islediğine zorlayan, egemen, hikmetle yöneten, hesaba çeken, hiçbir ameli karşılıksız bırakmayıp hayra da şerre de karşılık veren demektir. (İbn Side, a.g.e., XIII, 155; el-Fİruzabadi, aynı yer; Mecdu'd-Din İbnu'lrEsir, Beyrul 1399/1979, en-Nihaye fi Garibi-1-Hadis, II, 148).
"Mütedeyyin" ise, Allah'ın dinine teslim olan, itaatkar, Öldükten sonra hesab ve eczaya inanan kimse demektir. (Şehristani, a.g.e. I, 38).
Terim Manası:
Rağıb el-Isfahani, terim olarak "Din"i şöylece tanıtmaktadır: "Yüce Allah'ın kullarının faydasına kendisi vasıtası ile hakka ulaşmaları için peygamberleri aracılığı İle gönderdiği teş-ri'lcridir."(el-MüfredalfİGaribi'l-Kur'an, Kahire, 1381/1961, s.174).
Muhamıned AH ct-Tehanevİ de şunları söylemekledir: "Şer'İ bir lerim olarak "din", şeriat demektir. Din, şöyle de tarif edil m İşli r: Akıl sahiplerini kendi iradeleriyle seçtikleri, onları dünyada salaha, ahirette felaha kavuşturan Allah tarafından konulmuşkanunlardir. Bu anlamıyla din, hem inanç konularını hem de ameli konulan kapsamaktadır. Her peygamberin getirdiği "millet" hakkında da kullanılabilir. Allah'tan geldiği için (Allah'ın dini şeklinde) Allah'a; peygamber tarafından tebliğ edildiği için ("Peygambcr'in Dini" şeklinde) peygambere; ona uyup bağlandıkları için de (mesela "Müslümanların Dini" şeklinde) Ümmete izafe edilebilir. (Keşşafu Istılahat'l-Füntm; Kal-kutta, 1862'den İstanbul, 1404/1984 tıpkı basım, 1.503).
İbn Tcymiyye de terim olarak "din"i şöylece açıklamaktadır: "İslam, İman ve İhsan diye ifade edilen her üç kademe "din"in kapsamı içerisindedir. Çünkü sahih hadiste de belirtildiği gibi: Hz. Cebrail gelip bu konularda sorular sorup cevaplarını aldıktan sonra Hz. Peygamber (s) şöyle,buyurmuştur: "O, Cebrail'dir. Size dininizi öğretmek üzere gelmiştir". Böylece o, bunların hepsinin "din"imizin kapsamına girdiğini açıklamış oluyor." Din ile Allah'a itaat ve ibadet edildiği için "Allah'ın Dini" denilir. Kula izafe edilmesinin sebebi İse itaat edenin o olmasıdır." (Mecmu'u Fetava İbn Tcy-miyye, 1398 baskısından tıpkıbasım, XV. 158).
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, "din", ıstılah olarak tanıtılmak istenince; genelde "hak din" ve "son din" olan İslam tanıtılmak istenmiştir. Bunun en önemli sebebi olarak Allah katında geçerli tek din'in İslam olması (Al-İ İmran, 19, 85) gösterilebilir.
Kur'an-ı Kerim 'de Dîn
Din'İn terim manası bu olmakla birlikte Kur'anvc Sünnette bu kelimenin kullanılmasını tetkik ettiğimiz takdirde; sözlük anlamlarının birçoğunu da kapsayacak şekilde ele alındığını rahatlıkla tesbit edebilriiz.
"Borç" anlamına gelen ve "din" kelimesi ile aynı harflerden oluşan "deyn" kelimesini ve onun türevlerini bir kenara bırakacak olursa; "din" ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de: Doksan-beşdefa tekrarlanmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de bu kelimenin hangi manalarda kullanıldığını örnekleriyle daha yakından tanımak üzere Damegani ile Rağıb el-Is-lahani'nin açıklamalarını aktaralım.
el-Isfahani, dini: "İtaat, ceza (karşılık) demek olup şeriat hakkında istiare yoluyla kulla-nılmışiır. Din, mana itibariyle "millet"e benzemekle birlikte, şeriata bağlılık ve itaat demek-dir" diye tarif ettikten sonra, çeşitli manalarına örnek olmak üzere birtakım ayetleri kaydetmektedir. Ona göre, Al-i İmran; 19, Nisa; 125. ayetlerindekİ "din" kelimesi "itaat" anlamındadır. "Ey kitab ehli! Dinlerinizde aşırılığa gitmeyin." (Nisa; 125) buyruğu ise, dinlerin en mükemmeli ve en üstünü olan İslam Di-nİ'ne uymak için bir teşviktir. Bakara; 256'da "Din'de zorlama olamayacağım" hükme bağlayan ayet-i kerimede de maksat "itaal"tir, çünkü dine bağlılık ancak "ihla s'la olabilir. "İhlas" ile "zorlama" ise, birbirine aykırı hallerdir. Al-i İmran; 83 ayetinde yer alan: "Onlar, Allah'ın Dini'nden başkasını mı arıyorlar?" buy-ruğundaki "Din"den kasıt ise İslam'dır. Sâd; 85, Fetih; 28, Saf; 9, Tevbe; 29, Nisa; 125 ayetlerinde de aynı şekilde "İslam" kastedilmek!e-lir.
Vakıa; 86. ayette geçen "Medinin" kelimesi, 'amellere karşılık" manasınadır. (R.el-Isfaha-ni, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Kahire 1381/1961, s. 175).
Damegani'nin bu kavramı açıklaması daha doyurucudur: "Din, Kur'an-ı Kerim'de beş anlamda kullanılmıştır:
1-Tcvhİd: Al-i İmran; 19'da bu anlamdadır. Zümer; 2, Rum; 30, Lokman; 32 ayetlerinde olduğu gibi.
2-Hesab: Mutaffikin; 11, Sâffât; 53, Vakıa; 85'da olduğu gibi.
3- Hüküm ve Yargı: Yûsuf; 76'da "Melikin Dinî", Melik'in hüküm ve yargısı demektir. Nâr; 2'de "Allah'ın Dini" buyruğu da Allah'ın hükmü, yargı ve kanunu manasınadır.
4- Bizzat dinîn (yani hayatın her alanında kabul edilen inanç, egemen düzen, kişisel ve toplumsal ilişkiler, eşya ve kainat münasebetleri, değer yargıları v.s.'nin) kendisi. Eksiksiz ve tam haliyle Allah'ın Dini, İslam: Tevbe; 33, Saf; 9, Fetih; 28'de olduğu gibi.
5- Millet: Beyyine; 5'de olduğu gibi. (el-Hü-seyîn b. Muhammed ed-Damegani, Kamu-'1-Kur'an, Beyrut 1983,178-179).
Mevdudi, Kur'an-ı Kerim'de "Din" kelimesinin anlamına ayırdığı değerli incelemesinde şunları söylüyor: "... Bu bakımdan "din" kelimesinin Kur'an-ı Kerim'de eksiksiz bir düzeni ifade ettiği görülür. Sözkonusu bu düzen şu
dört unsurdan meydana gelir:
1- Hakimiyet ve yüce egemenlik.
2- Bu yüksek egemenlik ve hakimiyete itaat edip boyun eğmek.
3-Bu hakimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikri ve ameli düzen.
4- Bu düzene uymaya ve ihlasla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükafat veya karşı gelmek halinde isyan etmeye ceza verdiği" (Mevdudi Kur'an'a Göre Dört Terim. s. 103).
Sünnette Din:
Hadis-i Şeriflerde de "din" kökünden türeyen kelimeler çeşitli kip ve anlamlarıyla kullanılmıştır (Bk. el-Mu'cemu'1-Müfehres li Elfa-zi'1-Hadis... II, 163 vd., 165 vd.)
Hadİs-i Şerirlerde "din" kelimesinin hangi manalarda kullanıldığını görelim:
1-Boyun eğmek, itaat ve İbadet etmek: "A-kıllı kişi nefsine boyun eğdiren ve onu (Allah'a) ibadet ettirendir." (Tirmizi, Kıyame, 25; İbn Mace, Zühd 31) Bu hadis-i şerifde geçen "dane"nin hesaba çeken manasına geldiği de söylenmiştir.
Hz. Peygamber'in: "Kureyşten söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun eğecekleri bir tek söz söylemelerini istiyorum." (Tırmİzİ, Tefsir, Sure, 38, Bab 1: Ah-med b. Hanbel, 1,237) anlamındaki hadisinde de aynı anlamda kullanılmıştır.
2-İnanç ve ibadet: "Kureyşve onlar gibi İnanıp ibadet edenler (dane, dinehum) Müzdeli-fe'de vakfe yaparlardı." (Buhari, Tefsir, Sure -3, Bab 35, Müslim, Hac, 151). Yani, dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibadet eden kimseler, kastedilmektedir.
3- Hayır olsun, şer olsun karşılık: "Nasıl dav-nırsan, öyle karşılık görürsün." (Buhari, Tefsir, Sure 1, Bab 1)
4- Kahretmek, mecbur etmek, egemen ve hakim, Allah'ın "ed-Deyyan" ismi bu anlamdadır. (Ebu Ubc-el-Kasım b. Sellam, Garibu'l— Hadis, Beyrut 1396/1976, Haydarabad, 1385/1966'dan tıpkıbasım, II, 134-136, Mec-du'd-din İbnu'1-Esir, a.g.e., II, 148-149).
1-Millet: Aslında yazdırmak anlamına gelen "imla"dan gelmektedir. İzlenen "belli yol" manasına da gelir. Peygamberler şeriatı ümmetlerine yazırdıkları ve bu konuda peygamberler arasında ihtilaf olmadığından "şeriat" manasına kullanılmamıştır: "Küfür, tek millettir" sözünde olduğu gibi, "batıl" hakkında da kullanılabilir. (Tehanevi, a.g.e, II, 1346).
Fİruzabadi, el-Kâmus'da: "Millet", şeriat veya din demektir." (s.1367) derken, R. el-Isfa-hani, "Millet, anlamı itibariyle 'din'e benzemektedir." der. Aralarındaki fark şudur: Millet, ancak Peygamber'e izafe edilir.: "Atalarınız İbrahim'in, İslıak'ın, Yakub'un milleti ne uydum." (Yusuf, 38) Millet kelimesi çoğunlukla peygamberlere İzafe edilerek kullanılır. "Allah'ın milleti", "Zcyd'in milleti" gibi terkipler yapılmaz. Millet, ahirette Allah'ın mükafatını almak için peygamberler aracılığıyla gönderildiği şeriatın adıdır." der. (el-Isfahani, a.g.e., 471-472, Ebu'1-Bekâ, a.g.e., 327-328).
2-Şeıiat: Şer: Sözlükte suya giden yol demektir. "Şeriat"da aynı anlamdadır. İslami bir kavram olarak ise; yüce Allah'ın koyduğu ve -ister bir amelin keyfiyeti ile ilgili olsun, İster itikadı ilgilendirsin, herhangi bir peygamberin ondan getirdiği hükümlerdir. Şeriata "din" ve "millet" adı verildiği de olur. Şeriat kendisine itaat edilmesi bakımından "din", dikte edilip yazılması bakımından da millet, belirlenmiş bir yol olması bakımından da "Şer' ve Şeria: tır. (eı-Tehnanevi, a.g.e, I, 759-76U).
Ebu'l-Beka, "Din" kelimesine yakın terimlere dair açıklamalarından sonra aralarındaki farka şöylece işaret etmektedir: "Çoğunlukla bu lafızların biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Bu bakımdan bunlar bizzat bir olmakla birlikte mana itibariyle birbirinden farklıdırlar. Çünkü "Pcygamber'den sabit olan özel yola uyulması açısından "tarika (yol)", gereğince dinlenmesi, bağlanılnıası (İz'an) gereği açısından "İman", onu teslimiyetle kabul gereği açısından "İslam", ona bağlanmanın karşılığının verilmesi açısından "din", dikte ettirilip yazılması ve etrafında toplanılması açısından "millet", susayan kimseler onun tatlı suyundan gelip İçtikleri İçin "şeriat".
bir diğer adı "en-Namus" olan Cebrail'in vahiy yoluyla onu gelirmiş olması açısından da "cn-Namus" adı verilir." (Ebu'1-Bcka, a.g.e., 327-328).
Din, Millet ve Mezheb arasındaki farka gelince; Din Allah'a, Millet Rasul'e, Mezheb de Müctehid'e nisbet edilir. (Şerif cl-Cürcani, et-Ta'rilat, "DİN" maddesi).
BcşirERYARSOY
DİN FELSEFESİ
Genel bir düşünce sistemi ya da bir dünya görüşü bağlamında dinin tanımlanması, özü, anlamı ve kavramlarının temellendirilmesi amacıyla açıklanması, yorumlanması ve eleştirilmesi İçin yapılan zihni ve felsefi çalışmalara dîn felsefesi adı verilir. Bir terim olarak din felsefesi yakın zamanlarda yaklaşık XVIII. yüzyılın sonlanyla XIX. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve dinin felsefi bakımdan İncelenmesini ifade eder. Ancak dinin sözkonusu anlamda incelenmesini felsefe tarihinin başlangıcına kadar gerilere gider.
Din felsefesi bütün dini bilimlerden ve dinler tarihinden farklıdır. Bu anlamda din sorunu metodik bir düşünmeyle ortaya koymaya çalışır. Dini kendine konu edinen filozof, onun pozitif bilimlerden çok farklı bir sorun olduğunu gözden uzak tutmaz. Çünkü, dinin objektif cephesinin yanında Özel bir ruh hali, deruni bir duygu olduğu da ortadadır. Bir felsefi araştırmalar alanı olarak dîn felsefesinin tarihi çok eskilere gitmemekle birlikle iki yüzyıla yaklaşan bir geçmişi vardır. Dini kültür için sadece dini bilgiler ve dine dair özel bilimler yeterli olamaz. Bİr anlamda dinin pratikleriyle ve sübjektilliğiylc birlikte, sadece bireyin hayatında yaşaması yeterli değildir. Dinin muhakemesini yapmak, dini düşüncenin, iman akidelerinin diğer düşünce şekilleriyle karşılaştırılması da işte bu din felsefesine düşer. Bir başka ifadeyle dini bilimlerin ele almadığı belli bir takım sorular cevabını din felsefesinden bekler. İman ve ümit bir fenomen olarak nedir? Bunlar insan için ne İfade ederler? İnsan ile inanç konuları, özellikle aşkın varlık arasındaki iman münasebeti nasıl bir şeydir? Ve bu ilişki nasıl kurulur? Böyle bir ilişki daima bir ve aynı şekilde mi, yoksa başka şekillerde mi ortaya çıkar? Dinler ve inanç sistemleri niçin çok çeşitlidir. Her türlü din kendisinin mutlak doğru ve hak olduğunu söylüyor, bu mümkün müdür? İnsan ile kendisine inanılan yüce varlık arasındaki münasebeti kurmak İçin bir vasıta gerekli midir? İşte, bu ve benzeri soruların cevabı din felsefesinin konuları arasında yer alır. Ancak bütün bu sorulara cevap aranırken objektif olmak, yani önceden di-nİn lehinde veya aleyhinde bulunmamak din felsefesi için en önemli metot şartıdır.
Tann'nın varlığı, alemin yaratılışı, vahiy, ruhun ölümsüzlüğü gibi metafizik ve kozmolojik meseleler, mevcut beşeri bilgilerimizden hareketle Tanrı'yı bilmenin imkanı ve bu bilginin değeri, dini tecrübe, bilme ile anlamanın mahiyeti ve değerleri gibi hususlar, dinin bilim ahlak ve sanatla ilişkisi gibi konular din felsefesinin ana sorunlarını oluştururlar.
Dini inançları savunma ile onların sadece açıklayıp yorumlaması ve üzerinde felsefe yapılması arasındaki ayrımı gözönünde tutarak, din felsefesinin dini ilke (akide)lerin savunulması veya mezhepler ve gelenekler arasındaki ayrıntıları ya da dinin tarih ya da psikoloji hakkındaki bilgisine yeni şeyler eklemek şeklinde düşünülmemesi gerekir. Bu anlamda din felsefesi insan düşüncesinin bütün yapısı ve yetkisi sınırları içinde kalarak dinin karakteristik kavram ve Öğretilerinin oynadığı rollerin ve özel sorunların tahlil, yorum ve açıklanmasıyla uğraşır.
Böyiece bir düşünür, din -kavramını, dini di-ğerinançve faaliyetlerden, örneğin ahlakî kurallar ya da adetlerden, büyü girişimlerinden ve bilim ile felsefenin Öncüllerinden ayırd eden şeyi bulmak üzere çözümlemeye çalışır. Bu tür çözümlemeler yüce ya da mutlak bir varlığın ve ona tapınma ve hizmetin ne olduğunu tanımlamaya çaba gösterir. Nitekim bu bağlamda Schleirmacher, "Dinin özü mutlağa bağlılık duygusunda yatar" diyecektir. White-head'e göre ise; "Din bireyin kendi başına gerçekleştirdiği bir şeydir." Bu iki zıt ifadeden de anlaşılacağı gibi, din dediğimiz olgunun tek bir özelliği ya da özellikler dizisi yoktur. Din daha çok VVittgenstein'in "aile" adını verdiği karmaşık bir benzerlikler ve karşılıklı ilişkiler ağı şeklinde karşımıza çıkar. Şu halde "Din nedir?" sorusuna verilecek cevap, tek cümlelik bir tanımdan çok, geniş hacimli bir açıklama, yorumlama ve çözümleme yöntemini ve sonuçlarım kapsamalıdır.
Durumu böyle tesbit ettikten sonra, artık din felsefesinin konu ve sorunlarına geçebiliriz. Din felsefesinin konuları, ilgili düşünürün en fazla aşina olduğu ve onun İçin önem taşıyan dini geleneklere göre değişir. Bu nedenle Musevi gelenekte (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamda) temel felsefi ilgi, kaçınılmaz bir biçimde tek, kadir-i mutlak herşeyi bilen ve yarattığı her şeyi kontrolünde tutan, aynı zamanda da insanlarla vahiy aracılığıyla iletişim ku-ranTanrı kavramı üzerinde odaklaşmıştır, Felsefenin en belli başlı konusu böyle bir Var-hk'ın mevcudiyetini kanıtlamak için öne sürülen delillerin geçerliliğini ortaya kovmak, olmuştur. Bu tür deliller hakkında yüzyıllar boyu geniş kapsamlı araştırmalara, tartışmalara dayalı bir literatür oluşmuştur.
Tanrı'nm varlığını kanıtlamaya çalışan bu tür delillerin bazı zaaf noktalan da gözden uzak tutulamaz. Tanrı kavramının içsel olarak tutarlılığı var mıdır? Tanrı'yı tanımlayacak herhangi bir beşeri kavramsal ve dilbilimsel donanıma sahip miyiz. Ya da bu alanda bizim, ancak bulanık bir şekilde görüp anladığımız bir şeye işarette bulunmak için metafor ve analoji kullanmaktan başka bir şey elimizden gelir mi?
Tek-tanrıcılık başka bazı felsefi sorulara da yol açar: Örneğin, dünyada kötülüğün var olması, merhamet sahibi ve herşeye gücö yeten biryaratıcı fikriyle nasıl uzlaştırılacaktır? (Te-doise sorunu) ya da mucEelerin varlığı nasıl açıklanacaktır? Onlar tabiat kanunlarına ilahi bir müdahale rnİdir, yoksa bizim henüz açıklayamadığımız tabiî hadiseler midir? Tanrı'nın mutlak ve sonsuz tabiatı ile iradesi (Külli irade) yaratıklarının nisbi özgürlük ve iradeleriyle (cüz'i irade) nasıl uzlaştırüabilir? Kaza ve kader konusu: Allah kişinin kaderim "tamamen" belirlemişse cüz'i irade nedir? Ve insan amellerinden nasıl sorumlu tutulacaktır? Yok cüz'i irade insanın kaderini belirtiyorsa, o halde Allah'ın yaratıklarına hükmetmesini nasıl anlamak gerekir.
İnsanın Tanrı hakkındaki bilgiyi nasıl ve ne derecede elde edebileceğine dair başka bazı sorunlar da vardır. Deneysel ve bilimsel bilgiye öncelik tanıyan düşünürler metafizik bir bilginin elde edilebileceğinden kuşku duymuşlar, ama dini ya da mistik deneyime ilişkin fenomenlere de ilgisiz kalmamışlardır. Vahiy kavramı da bu bağlamda özel bir önemi haizdir, zira Tanrı hakkındaki herhangi bir bilginin insanın çabalarıyla elde edilemeyeceği, ancak Tanrı'nın kendisi hakkındaki bilgiyi bizlere indirmesi ya da aktarması, sözkonusudur.
Son yıllarda din felsefesi, diğer felsefe dalları gibi dil ve anlam araştırmalarına yönelmiş-tir. Mantıkçı pozitivizm dinle pek derinliğine ilgilenmemiş, Tann hakkındaki dinin temel öğretilerinin deneysel olarak doğrulanamadı-ğı gerekçesiyle olgusal anlamdan yoksun olarak değerlendirilmiş ve olsa olsa duygusal tutumların yanlış bir şekilde İfadesi olarak görülebileceği öne sürülmüştür. Fakat yakın zamanlarda büyük ölçüde Wittgenstein'in ikinci dönemine ait eserlerine etkisiyle dini söylem farklı bir dil oyunu ya da dilin kullanımı olarak görülmeye başlanmıştır. Dinî söylem, bu görüşe göre, kendi başına bir anlam kümesi oluşturmakta olup kendisinin dışında herhangi bir dayanağa ihtiyacı yoktur, Tıpkı bilim ve felsefe, nasıl kendi dil ve anlam "alanlarına" sahiplerse, din de kendi anlam "alanı" (ya da Wittgenstein'in ifadesiyle "dinî hayat tarzfnın doğurduğu "dil oyunu" içinde bir tutarlılığa sahiptir ve bilimsel ve deneysel açıdan dinin iddialarının "kanıtlanamaz" oluşu onun değerinden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü nasıl bilimden metafizik bir problemi çözmesini bek-leyemiyorsak ve çözemediği için de onu suçla-mıyorsak, dini tezlerin de zorunlu olarak bilime uygun olması gerekmez. O, kendi başına bir dünyadır.
Bu yaklaşımın din felsefesi alanına yeni ve farklı bir yorum getirdiği söylenebilir. Çünkü en azından yüzyıllardır tartışılmış olan Tanrı'nın varlığının delilleri tartışmalarını bir yana bırakmak, dikkatleri, günlük yaşantıları içinde inanan kimselerin nasıl inandıklarını ve böyle bir inanmanın niteliğini araştırmaya, dinin ve dinî söylemin tabiatının ne olduğunu tesbite ve en önemlisi dinin anlamının modern kafa karışıklığına kurban edilmesinin önlenmesine çevirmiştir. Tabii ki, bu tür seküler (dünyevi) yaklaşımların, dinin modern hayatta diğer sosyal unsurlardan biri haline gelmesiyle yakından ilişkili olduğu unutulmamalıdır. Dinin her şey olduğu geleneksel toplumların dini inancından ne kadar uzaklaşıldığını gösteren ilginç bir Örnektir bu.
Bk. Din;Dinler Tarihi;Din Psikolojisi
DİNLER TARİHİ
(SBA)
"Dînler Tarihi" herşeyden önce bir tarihtir. Ancak burada din terimi, inceleme konusu olarak kendisini tarih terimine bir bakıma kabul ettirmekte, dolayısıyla dinler tarihinin böyle anlaşılması din kavramının mahiyet ve niteliklerinin nasıl olduğuna göre bir anlam ve değer kazanmaktadır. Böyle olmakla birlikte "din" kavramının ve tanımının kolayca yapılacağı sonucuna varılmaması gerekir, öyle olsaydı dinin tanımını bütün dinleri birleştirici şekilde yapmak mümkün olabilirdi. Oysa bunun pek kolay olmadığı, bizzat din kavramının, tarihi süreci ve kaynağı gözönüne alındığında yapılacak tanımın da farklı olması gerektiği hemen anlaşılır. Ayrıca dinin, fert ve toplumla İlişkili olmasına rağmen, imkân, tasavvur ve güçlerini aşkın bir mahiyet ve nitelikte alması, tanımının kolay yapılamamasının önemli nedenlerinden birini, belki de başlıca-sını oluşturmaktadır. Üstelik din, tarihin hemen bilinen ilk dönemlerinden itibaren insan ile birlikte olmuştur. Yani insan kendisini dinden soyutlamamış, istese bile soyutlayamamış ve daima dinin İçinde yaşamıştır.
Din kavramından hareketle herhangi bir "din"in tanımını yapmak elbette mümkündür. Fakat böyle bir yaklaşım "din düşüncesi"nin ya da "duygusu"nun tam karşılığını veremez. Nitekim dini böyle belli bir yaklaşım içinde tanımlamaya ve anlatmaya çalışan görüşler, öğretiler, felsefi akımlar ya da değişik bilim dalları gözönüne alındığında söylenilmek istenen daha açık-seçik ortaya çıkar.
Gerçekten din kavramını anlatmak üzere hemen her toplumda ya da kültürde farklı kelimelerin kullanıldığı bilinmektedir. Ancak bu farklı kelimeler din kavramının farklı anlamlara bürünmesini de sağlamaktadır. Sözgelimi eski Yunan düşüncesinde, bugünkü anlamında din kavramına rastlanmaktadır. Din kavramını çağrıştırır şekilde kullanılan "thriohcya" kelimesi "korku İle karışık saygı" anlamını verdiği gibi, örf, adet, alışkanlık anlamlarına da gelmekteydi. Batı düşüncesi ve uygarlığı özellikle Rönesanstan sonra Antik Yunan düşünce ve biliminden etkilenmekle birlikte, "din" terimine bu kaynaktan, ne de Hıristiyanlığın içinden çıktığı Yahudilikten almamış, tersine, belli dönemlere kadar Hıristiyanlığın karşısında olup mücadele etmek durumunda kaldığı putperest Roma kültüründen, yani Latince'den almıştır. Batı dillerinde "din" terimi karşılığında kutlanılan rctigion Latince kökenlidir. Ancakreligion teriminin hangi kökten türedi-ği konusu tartışmalıdır. Lucretİus gibi Romalı düşünürler İle Saİnt Augustinus gibi Hıristiyan düşünürlerine göre Latince "din" karşılığında kullanılan /vligio kelimesi, "birlik, yükümlülük, bağlamak" anlamlarına gclcn/vfiga-/e'den; Ciccro'ya göre İse, "dikkatle veya tekrar tekrar okumak, bakmak, yapmak, ihmal etmemek" anlamlarına gelen relegaıv kökünden türetilmiştir. Latince rdigidan türetilen ve çe-şİtlİ Batı dillerine geçen religion kelimesinde iki anlamın toplandığı ileri sürülmüştür. Böy-lede olsa ıvligîo terimi sadece törenler, kurallar, ayin usulleri, yasaklar ve buyruklar bütününü ihtiva etse de, asıl olarak insanın kutsal olan ile, daha açığı yüce varlık Tanrfyla kııru-lanvcgerçekleştirilmek istenen ilişkileri anku-mumakıaydı.
Yine İbranice'de önceleri ibadet, kurban, dua eylemlerini tanımlamak ve belirlemek amacıyla kullanılan "abodath elohim" terimi "din" yerine de kullanılmaktaydı. Ayrıca din kavramını belirtmek üzere ruhsal anlamları da olan yir'ah (korku, haşyet), emanath (i-man) kelimeleri de kullanılmıştır. Din terimini karşılamak üzere dath kelimesi kutsal kitap sonrası kaynaklarda yaygınlık kazandığı, söz-konusu kelimenin Farsça dadı kelimesinden türetildiği ve Ezra ve Esler kitaplarında "hüküm, emir veya yasa" anlamlarında kullanıldığı savunulmuştur.
Öte yandan din kelimesinin Avesta'da da-ena eski Farsça, yani Pehlcvi dilinde den ve Farsça'da din ile ifade edildiği, bunların da "yol, mezhep, ayin, üslûp, tarz" anlamlarına geldiği belirtilmektedir.
Hinduizmin kutsal dili sayılan Sanskritçe'de dhıi kökünden türetilmiş dhaıma kelimesinin din anlamında kullanıldığı ve Budİzmin kutsal dili olup Sanskrİtçe'den geliştirilmiş olan Pali dilinde "öğret i" anlamına gelen âhanna biçimini aldığı ileri sürülmektedir. Buna göre sözko-nusu terimin din, yasa, yol, görev, düzen, doğru luk, erdem gibi anlamlan kapsadığı belirtilmektedir. Gerçekten dhaıma insanların davranışlarını düzenleyen ve belirleyen ilke ya da "disiplin"i anlatmakta olup, burada dini-ahla-ki olduğu kadar kozmik düzen de kasdedil-mektedir. Nitekim "dharma" Hinduizmde olduğu kadar, Budizm ve Cayinizmde "Sonsuz Yasa" (Ebedî Kanun)anlamına gelmektedir.
Arapça'da "din" kelimesinin kaynağı konusunda farklı görüşler İleri sürülmüştür. Kelimenin Arabi-İbrani kaynaklı olduğunu savunanlar olduğu gibi, orta İrandan alındığını ya da bizzat Arapça olduğunu İleri sürenler de vardır. "Din" kelimesinin oldukça geniş alanları kapsayan bir anlam zenginliği bulunmaktadır. Buna göre dîn; ceza, mükafat, hüküm, hesap, itaat, boyun eğme, ibadet, âdet, hâl, şeriat, kanun, yol, mezhep, millet gibi anlamlara gelmektedir.
Gerçeklen Ktır'an-ı Kerim'dc "din" kelimesi köküyle ilgili kelimeler birçok ayette belirtilen anlamlarda kullanıldığı gibi, bu anlamları bütünlük içinde kapsayan bir sistem ya da düzen veya dünya görüşü anlayışını da ortaya koyar. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim 'de "din" kelimesi, öteki dinlerden ayrı ve farklı oluşu belirtecek şekilde "hak din" (dimı'l-hak) "dosdoğru din" (dinen kayyimen) "Allah'ın dini" (dinul-lah) tarzlarında da kullanılmaktadır. Ayrıca Kıır'an-ı Keıim'de "din" kavramı, bir tarafta Allah'a nisbet ile hâkim olma, itaati altına alma, hesaba çekme, cezalandırma, kul olarak insana nisbetle boyun eğme, itaat etme, teslim olma ve bu iki taraf arasındaki ilişkiyi düzenleyen yasa, kanun, nizam, yol, şeriat demektir. Kısacası Kur'an-ı Kerim dini yüce bir otoriteye boyun eğme, onun bildirdiği emir ve yasaklarına uyma, dolayısıyla bu emir ve yasaklara uygun bir yaşayışı düzenlemek suretiyle mükafata erme, aksi halde cezaya çarptırılacağına İnanmadır.
Din kavramının çeşitli düşünce ve bilgi alanlarına göre sayısız tanımlarının yapıldığını burada hatırlatmak gerekir. Sözgelimi Rudolf Otto Das Hci/ige (1917) adlı eserinde dini insanın kutsal kabul ettiği şeylerle olan ilişkisi bağlamında; XIX. yüzyılda dini evrimci bir yaklaşımla tanımlamaya çalışan E.B.Taylor (1832-1917), en ilkel din şeklinin "animizm" olduğunu savunarak dini "ruhsal varlıklara inanç" olarak tanımlar. Max Müllcr'e göre; "Din, insanın sonsuzu kavramasını sağlayan, akıl ve mantığa tabi olmayan, zihnî bir meleke veya yeteneğidir." Alman filozof ve teologu Schleirmacher'e göre "din", mutlak itaat duygusundan ibarettir." Feucrbach, İse dini dua, kurban ve İnançla kendini gösteren arzu"; Ed-ward S.Ames, "en yüksek toplumsal bilinci"; Durkheim ise; "bir topluluğun oluşmasını sağlayan âyin ve İnançlar sislemi" şeklinde tanımlamışlardır.
Bu ve benzeri tanımlar ile din; kutsal kavramı, inanç, zihni meleke, muüak itaat duygusu, arzu, toplumsal bilinç ve değerler ve Tanrı düşüncesi özellikleriyle açıklanmaya çalışılmaktadır. Fakat bu yaklaşımla yapılan tanımların toplayıcı ve bütünlük gösterici olmadığı ortadadır.
öte yandan müslüman düşünür ve bilginlerin de dini tanımlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Sözgelimi Seyyid Şerif Cürcâni'ye göre din; "akıl sahiplerini peygamberin bildirdiği Şeyleri kabule çağıran ilahî bir kanundur. Ta-hanevİ ise din akıl sahiplerini kendi iradeleriyle salaha, ahirete, felaha götüren yol demektir. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman dü-Şünürve bilginlerin din tanımında farklı ifadeler kullanmış olsalar bile ortak bir mahiyet ve niteliğin ortaya konulduğunu görmek mümkündür.
İşte Dinler Tarihi tamlamasında İfadesini bulan bilim dalı, dinleri (veya sadece dini) yer ve zaman içinde, karşılaştırmalar yapmak suretiyle İncelemeyi amaçlar. Bu bakımdan dinleri tarihsel süreç içinde incelemeyi temel alan biryaklaşımdan sözedilebileceği gibi, dinler arasında karşılaştırma yapmayı öngören bir başka yaklaşım tarzı da bulunmaktadır. Tarihsel süreç içinde dinleri İncelemeye çalışan dinler tarihi, tarih ve filoloji yöntemini kullanarak dinleri doğuş ve gelişiminden inanç, ibadet, ayin, ahlak gibikonulara kadar tarihsel süreç içinde araştırmaya yönelir. Buna karşılık dinler arasında karşılaştırmayı da temel alan dinler tarihi, dinlerin öteki dinlerle olan ilişkilerini, benzer, farklı ve ortak Özelliklerini karşılaştırmalı bir şekilde incelemeye çalışır: Fakat dinler tarihi daima, tarihsel süreç içinde dinin mahiyetini ya da hakikatini kendisine inceleme alanı seçmiştir.
Bu açıdan tarihin akışı içinde ortaya çıkmış bütün dinler isterse İncelenen dinin inanmış mensubu bulunmasın, yani etkinliğini yitirmiş olsun, dinler tarihinin kapsamı İçinde araştırılır. Öte yandan dinlerin hak, batıl olarak nitelenmesi din 1er tarihinin o dini inceleme kapsa-mında görmesini engellemez. Keza çok-tanrıh dinlerin incelendiği gibi tek-tanrılı dinlerin de incelenmesi aynı şekilde yapılır. Bu anlamda dinler tarihi tasviri (deseriptive) bir yöntem kullanmak durumunda olduğundan, belli bir dinin tanıtımı, yorumu ve savunmasını üstlenen ilahiyat, kelam, din felsefesi vb. gibi bazı bilim dallarından farklılık gösterir, yani dinler tarihi dini nesnel bir açıdan ele almaya çalışır. Elbet bu tarz bir yöntem izlenirken karşılaştırmalara, dinin fenomenlerine baş vurulması zorunludur. Üstelik dinler tarihi sadece kendi kapsamına giren bilgi alanlarıyla değil, tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe gibi birçok bilim dallarıyla da yakın İlişki içinde olmak durumundadır.
Dinler tarihi alanında ilk çalışmaların Antik Yunan ve Roma düşünürleri ve bilginleri tarafından başlatıldıkları bilinmektedir. Herodot ünlü tarihinde anlattığı topluluk veya milletlerin dinleri, inanışları, ibadet şekilleri, ahlakları konusunda da bilgiler vermekten geri kalmaz. İyonyalı Ksenofanes çoktanrıcılığı ve tanrıların insana benzetilmesini (antropomar-fizm) şiddetle eleştirirken tektanrıcılığı mantıksal bakımdan savunmuş oluyordu ki bu, Özellikle Hıristiyanlıkta Tanrı'nın varlığının ispatlanmasında etkide bulunacaktır. Fakat Ksenofanes doğrudan ve açıktan dinin kaynağı, mahiyeti ve niteliği gibi hususlarda belirli bir görüş ileri sürmemiştir. Dinin kaynağı, dinlerin belli bir süreç içinde gelişimi konusunu tartışmaya başlayan Sofist Kcoslu Krİtias (MÖ. V.yüzyıl) olacaktır. Ona göre dini ve ahlaki kurallar, toplumda iktidarı elinde tutanların toplum üyelerini kendilerine boyun eğdir-mekvebuyruklarınıkabul ettirmek için uydurdukları şeylerden ibarettir.
Batıda çağdaş anlamında dinler tarihi, ayrıca din olgusu konularında araştırmalar XIX. yüzyılın sonlarına doğru bağımsız bir alan oluşturmaya başladı. Özellikle Max Müller'in karşılaştırmalı yönteme dayalı çalışmaları bu alanda etkili olmuştur. Gerçekten Müller'in Karşılastınnah Mitoloji (1856) ve Dinlerin Esası ve Gelişmesine Ait Ders Notlan (1870) adlı eserinde dinleri karşılaştırmalı olarak inceleme çığırını başlatmakla dinler tarihi alanında geniş bir ilgi uyandırmıştır. Oxford Üniversitesinden dinler tarihi dersleri okutmuş olan Max Müller Doğu, özellikle Hint dinlerinin kutsal sayılan metinlerinin çevirilerini yapma yanında "dinbilimleri" kavramını da tcmellcn-dirmeye çalışmıştır. Müller ve onun yönienıİ-nî benimseyerek izleyenler dinlerin bilimsel olarak karşılaştırmalı incelenmesinde filolojiyi temel alan bir yaklaşıma bağlı kalarak dinin
özünün ancak "dil araştırmalarıyla" kavranacağını savunmuşlardır. Müller ve izleyicilerinin katkılarıyla 1897'de Stockholm'de ilk Din Bilimi (Religionswissenschaft) kongresi toplanacaktır. Sonraki yıllarda Paris, Brüksel, Roma gibi önemli kültür merkezlerinde dinler tarihi üniversitelerin ders programları içinde yer alacaktır. Öte yandan din olgusunun İncelenmesi ve gelişmesinde Alınan teolog Rudolf Otto (1869-1937), "kutsallık" kavramını ortaya atarak tartışmakla önemli bir açılım getirmiştir. Aslında Friedrİch Scheİcrmachcr, Edmund Husserl ve Jakob Frİes gibi düşünürlerin bu alanda yaptıkları tartışmaların ışığında kutsallığı ele alan R.Otto'ya göre, akvramm temeli aşkın varlığın İnsanı korkutan ve aynı zamanda kendinden geçirerek coşturan bir csrarhlık şeklinde tezahür etmesidir. Buna karşılık Ot-to'dan sonra en dikkat çekici ve etkili araştırmacılardan biri olan gerardus van der Leeuw (1890-1950) ise, dini tecrübenin ya da yaşantının Özünü "iktidar" veya "hakimiyet" kavramıyla Özdeşledi. XX. yüzyılda Joachİm Wach (1898-1955) ile Mircca Eliade, Frithjof Scha-un, İnsanın Dinleri adlı kitabıyla Huston Smith din İncelemelerine katkılarda bulunarak, kutsal ve profan varlıklar arasında ayrım yapmayı dini düşüncenin temeli olarak yorumladılar. Nitekim Eliade, zamanı çevrimsel bir anlayışla kavrayan eski dinler, yani Asya, avru-pa ve Amerika'da İlk çağlarda ortaya çıkan dinler ile, vahiye dayalı ve aynı zamanda tarihsel boyutlu dinler, yani Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam arasında gözardı edilmeyecek temel ayrımı belirledi.
İslam düşüncesinde ve kaynaklarında dinler tarihî alanında daha başlangıçtan itibaren önemli çalışmaların ortaya konulduğu bilinmektedir. Çünkü İslam'ın temel kaynağı olan Kıır'an-ı Kerim din ve dinler hakkında karşılaştırmalı ve kapsayıcı tanımlar ve bilgiler verir. Gerçekten "Ehl-i Kitap" kavramıyla Yahudilik ve Hıristiyanlık çeşitli yönleriyle açıklanırken, Hamilik, Sabİilik, Mecusilik ve Putperestlik konuları da sozkonusu edilmektedir.
Ayrıca dini konuların tartışılması dolayısıyla Makale ya da Makakıt adı verilen eserler yanında, öteki dinleri tanıtan ve tartışan "reddiye" niteliğinde eserler yazılmıştır. Daha sonraları dinler tarihi konularını ele alan ve "fırkalar" (el-J'ırak), "reddiyeler" (er-rcdd), "dinler" (ed-diyanat, el-edyan) ve "milletler" el-mİlel) biçiminde eserler ortaya konulmuştur. Nitekim daha sonra genel bir kavram olarak el— Millet ve'n Nihal kavramı oluşmuştur. "Mile!" hak dinler, "nihai" dinler, mezhepler, batıl dinler karşılığında kullanıla gelmiştir.
Sözgelimi Abdulkadir cl-Bağdadİ'nin el--Fark beyne'l-Fıızık'i el-Mi/el ve'n Nihal'ı Ebu-bekir et-BakıIlani'nin Ei-Milel ve'n Nihal'ı; ibn Hazırı''in Kitabıı'l-Fasl jil-nıilel vc'I-Ahva-ni ve'n Nihal'ı; Şehristani'nİn el-MUel ve'n-Ni-hal'i çeşitli dinleri tamtan önemli eserlerdir. Keza Musa en-Nevbahti'nin el-Arau ve'd-Di-yanat'ı; Ebu'l Maali Muhammed b.Ubcydul-lah'ın Bcyımu'l-Edyan"\ İslam düşüncesinde ilk dinler tarihi araştırmaları olarak kabul cdi-lir. Öte yandan İslam öncesi Arap toplumundaki inançları anlatan İbn Kelbi'nin Kitaba Esnam 'ı ayrıca önemlidir.
Bugün bile önemini koruyan ve dinler tarihi alanında karşılaştırmalı bilgileri kapsayan eserlerin başında Biruni'nin el-Asant't-Baki-ve'sİylc Kitabu't-Tahkik Ma/i-i Hind'i gelmekledir. Ayrıca İbn Nedim'in "Fihrist'I, Muhammed b. cl-Huzcyl'in Kitabu'l-Mecus ve Kİla-bu's Seneviyye'&i Scrahsi'nin Risaleti Vasfı Me-zahibi's Sabün'ı Abdullah b.Mukaffa'nın eski İran dinleriyle ilgili çevirileri de anılmalıdırlar.
Ülkemizde dinler tarihi Osmanlı döneminin XIX. yüzyıla gelinceye kadarki evresinde İslam düşüncesinde yerleşmiş gelenek korunmuş ve sürdürülmüştür. Ancak Darülfünun Edebiyat Fakültcsi'nin IS74 yılı ders programında 'Tarih-İ Umumî ve Din-i Esatiri'] Evvelin" dersine rastlanmaktadır. II.Meşrutİyct döneminde 1911 yılında "Ulum-ı Şcr'iyye" dersleri arasında 6 saat 'Tarih-İ Din-i İslam ve Ta-rih-i Edyân" dersleri programa sokulmuştur. "Ulum-ı Şcr'iyye Şubcsi"niıı "Medresetu'I Mütehassisin" seki İne dönüştürülmesi üzerine (1914) "Kelam, Tasavvuf ve Felsefe Şubesi"-nin ders programında da "Tarih-i EdyâıV'a yer
verilmiştir. Medresetu'I Mütehassisin, Medre-se-i Süleymaniye adım aldığında dinler tarihi "Hikmet ve Kelam Şubesi" içinde okutulmuş-tur. Tevhid-i Tedrisat kanunuyla kurulan İlk İlahiyat fakültesinde 'Türk Tarih-i Dinisi" ve 'Tarih-i Edyân" adı altında dinler tarihi yer almıştır. 1933 tarihindeki reform ile İlahiyat Fa-kültesi'nin kapatılmasıyla dinler tarihi 'Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi" ve "Umumi Dinler Tarihi" adıyla İslam Tetkikleri Enstitüsünde bulunmaktaydı. Buranın 1936'da kapatılıp 1949'da Ankara İlahiyat Fakültesi oluşturulunca dinler tarihi ders olarak yine programda gösterilmiştir. Bundan sonra İmam-Hatip Liselerinde, Yüksek İslam Enstitülerinde ve nihayet 1982'den sonra kurulan bütün İlahiyat Fakültelerinde dinler tarihine yer verilmiştir.
Dînler tarihi üzerinde araştırma yapan tarihçiler, dinleri çok değişik sınıflamalara tabi tutmuşlardır ki, bunların en ünlüsü dinlerin semavi (İlahi) ve İlkel dinler diye ikiye ayrılanıdır. Fakat bu sınıflama XVIII. ve XIX. yüzyıllara ait modası geçmiş birsmıflamadır. Çağdaş anlayışa uygun yeni tasnifler yapmak gerekmektedir. Bunu yaparken de, İlk önce din kavramından başlamak gerekir. Öncelikle şu hususun belirtilmesinde yarar var: Batı, yani Hıristiyan kültürüne ait olan ve dini tanımlayan religion kavramı ile İslam inancındaki din kavramları birbirlerinden tamamen farklı şeylerdir.
Mesela E.B.Taylor "din, ruhi varlıklara inanmaktır" tanımını verir. Bu tanını Budacılığı veya Hıristiyanlığı olduğu kadar, putperestliği de kapsayan bir tanımdır.
Bira/, da bunun etkisiyle olacak ki, geçtiğimiz yüzyılın Hıristiyan teolog ve filzofları dini, bir ahlak sistemi olarak görmeye başladılar. Yalnız bu ahlak çerçevesini o kadar geniş tuttular ki, Antik Yuııan'dan Haçlı ahlakına, oradan Rousscau'nıın ahlak anlayışına ve nihayet dinli-dinsiz çeşitli filozofların değişik ahlak anlayışlarına temel olan bir kurguya dayalı din anlayışı ortaya çıktı. Nitekim yeni çağda "doğal din", "yaradancılık" (dei/m) gibi anlayışlar bunun çarpıcı örnekclri sayılmalıdır.
İslam'a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir "mezarlık dini" olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan, onun ruhsal olduğu kadar, sosyal ve siyasal yönden de Kur'an ve Hz.Muhammed (s)'in sünnetine göre düzenlemeler Öngören bir hayat anlayışı, bîr dünya görüşüdür. Gerçekten dinin, yani İslam'ın nasıl uygulanacağını öngören ve buyuran Kur'an, MüsHimanın bütün iç ve dış dünyasını, maddi ve manevi hayatını düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda dîn, Allah'ın rızasına uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün ya da sistemdir ki, beşeri olan diğer sistemler İçerisinde, Allah'ın kabul ettiği tek sistem olarak kabul edilebilmektedir. Öyleyse genel bir değerlendirmeyle İslam'a göre din, insanın bu dünyadaki hayatını bir bütün olarak kapsama yanında, ölüm sonrası hayatını da anlamlı kılan temel İlkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca İnsanın eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir.
İhsan Süreyya SIRMA Bk.Dm.
DİN PSİKOLOJİSİ
Dinî yaşantılardakİ süreçlerin (dinde neyin, nasıl yapıldığının) modern psikolojik perspektiften değerlendirilmesiyle İlgili bir kavramdır. Henüz psikolojinin bir alt dalı olarak gelişimini tamamlamamıştır. Genci olarak sosyal psikolojinin içinde değerlendirilebilir. Din psikolojisinin, psikolojiyi dinî bir bakışla ele alan dinî psikoloji (religious psychology) ve din felsefesiyle bir ilgisi yoktur.
Dİn psikolojisinin bilim olma iddiasına rağmen bilimsel bir tanımını yapmak imkânsızdır. Çünkü din adı altında putperestlikten İslamiyet'e kadar bir çok farklı inanç sisteminin bir arada melenmesi taraflı ve çelişik bir tutumdur. Martİmer Ostow'un dediği gibi "din psikolojisi çalışmaları, herhangi bir dinin değeri ve geçerliliği hakkında bir şey söylenıeme-lidir". Oysa dinlerin etik yapıları çıkarıldığında ve dînî hayat tarzları psikolojinin bir dalı olma amacıyla ölçülebilir, niceliksel davranışlara İndirgendiğinde, incelenen dinin kendisi de-
ğil, ancak modern anlamda dindar insanın davranışları olabilir. Bu nedenle bugün din psikolojisi, çeşitli psikoloji ekollerinin dine ve dindar insana bakışıyla sınırlı kalmıştır.
Din psikolojisinin tarih, dinî psikoloji ve dîn felsefesinden farklı olarak yüz yıldan öteye gitmez. İlk din psikolojisi çalışmasının Amerikan pragmatizminin kurucusu W.James'in 1902'de yazdığı!)//» Yaşantının Çeşitten (Vari-cties of Religous Experienccs) kitabı olduğu genellikle kabul edilir. Ama aslında kitabın yazılışı sırasında, modern psikolojinin ana ekolleri henüz ortada yoktur ve James için bu çalışma kısa süreli bir ilgi olmuş, sonradan felsefeye yönelmiştir.
Modern psikoloji ekolleri içinde dinle en çok ilgilenen ve din psikolojisi anlayışları üzerinde en çok etkili görüş, S.Freud'un psikanalizidir. Freud'un dîn alanındaki görüşleri de, diğer görüşleri gibi bir çok değişikliğe uğramıştır. 1907'de yazdığı ilk makalede dinî uygulamaları, takıntılı eylemlere benzetmekte ve her ikisinde de saplanılmış, tekrarlanan, katı davranış kalıplarının olduğunu söylemektedir. Ona göre dini uygulamalar, bilinç-dışı çatışmalardan kaçma ve onları kontrol etme amacına hizmet eden yumuşatılmış ruhsal (mental) rahatsızlıklardır. Ruh hastalığında kontrol kişinin içindedir, dinî kontrol ise kişiye dışardan verilir, sonradan kişinin iç kontrol sistemine alınırlar. Freud'un dinle ruh hastalığını aynı zihinsel mekanizma ile açıklama girişimi, araştırmalraın ruh hastalıklarıyla dinî tutumlar arasındaki ilişkilere ve ruh hastalıkla-rındakİ belirgin dinî muhtevalara yönelmelerine yol açmıştır. Örneğin fobik kaçınmanın ge-nital cinsellik korkusuyla bağlantılı olabileceği bir hasta dindarsa, dinî yasaklamalar onun nevrotik tiksintisini gizler ve ona destek olur... Dinî yasaklar, depresyonu olan birinde suçluluk duygusunu ve azalmış benlik saygısını arttırabilir. Dinlerdeki vecd halleriyle histeri arasında; mistisizmle şizofreni ve paranoid durumlar arasında çarpıcı benzerlikler vardır. Bu gibi düşünceler, böyle çalışmaların ürünleridirler.
Frcud, daha sonra dine grup psikolojisi temelinde yaklaşmış; Bir Yanılsamanın Geleceği (1927) ve Uygarlık ve Hoşnutsuzluktan (1930) çalışmalarında ise dinin bireyin sıkıntısını yatıştırmanın bir yolu olabileceğini belirtmiştir. Musa ve Tektannalık'ta (1937) ise dinin insanın ilkel ihtiyaçlarını karşılayabileceğini, çünkü her neslin bir öncekinden arkaik bir miras devraldığını söylemiştir. Bu son yaklaşım, dinî yaşantıya kollektif bilinçdışının arketipsel sembolleri olarak bakan C.GJung'un yaklaşımına benzemektedir.
Kendisi ateist olan, bireysel psikoloji ekolünün kurucusu AAdler ise dini, psikopatolojik bir perspektiften değil, insan psikolojisinin bir normu olarak görmekle Freud'tan ayrılır.
Başta S.Kierkegard ve P.Tillich gibi bizzat din adamı olan filozoflar olmak üzere varoluşçu felsefeden etkilenen insancı (hümanist) psikoloji ekolü ise dinî yaşantıya özel bir önem verir. Fakat bu ekolden psikologlar daha çok Doğu dinlerine sempati duymaktadır-lar.G.VV.AHport'un dini dışarda tutan bir psikolojinin tamam sayılamayacağını, fakat dini, korku ve engellemeler meydana getiren, insanın dine hizmet ettiği "dış" din ve sağlıklı, olgun insanın temel bir yanını teşkil eden dinin İnsana hizmet ettiği "iç" din diye ikiye ayırmak gerektiğini; Doğu dinlerinin iç dine daha yakın olduğunu söylemesi bu yaklaşımın karakteristiklerini vermektedir. Bu yaklaşımın en çok bilinen savunucularından biri de E.Fromm'dur.
Psikolojiden dine yeni yaklaşımlar ise dinin aşkın (transcendantal) bir insan ihtiyacı olduğunu belirten ve Doğu bilgeliğiyle Batı biliminin sentezini kurmaya çalışan A.Maslow'un transpersonal (kişiüstü) psikoloji ekolü ve parapsİkolojik çalışmalarında görülmektedir. Fakat henüz her iki yaklaşım da genel psikoloji içinde önemli bir yer edinememişlerdir.
Dine modern bir gözle, bir grup organizasyonu formu olarak bakıldığında dinin özellikle geleneksel toplumların hayatında önemli bir yer tuttuğu görülür. Din, kişinin grup içinde yer almasını sağlar. Dinî törenler gencin erişkinlerin hayatına girmesini kolaylaştırır. Dinî ritüeller (ayin) bireyin kimlik kazanmasına,
tâbi olunan liderle özdeşlik kurmasına fırsat verir. Cinayet, evlilikdışı ve aileiçi cinsel ilişkiler gibi grup içi yaşantıları bozan durumlar, dinî yaptırımlarla önlenir. Fakat modern dünyada din önemini giderek kaybetmekte, siyasî organizasyonlar dinin eski İşlevlerini üstlenmektedirler. Dinî hayat tarzı ise işlevlerini kısmen marjinal gruplar içinde sürdürebilmektedir. Bu grupları İnceleyen din psikolojisi, bir "marjinal insan psikolojisi" haline gelmiştir.
Modern hayatta, dinin psikolojiyi ilgilendiren bir alanı da dinî danışmanlıktır (pastoral counseling). İlk dinî danışmanın Frcudçu bîr protestan rahip olan O.Pfister olduğu söylenebilir. Dinî danışmanlık özellikle Hristiyan topluluklarda hayatın bunalım dönemlerinde papaza baş vuran insanlara bir psikolojik yardım kurumu olarak yerleşmekte, modern danışmanlık öğrenimi yapan papaz sayısı artmaktadır.
Görüldüğü gibi din psikolojisi Batı kökenli, modern bir kavramdır. Son yıllarda Amerika kıtasındaki müslüman psikologların bir dernek kurmaları, bu alandaki en önemli gelişmedir. Müslüman psikologlar şimdilik, din psikolojisine karşı bir tavır oluşturmak yerine, Fre-udçuluk'a karşı bir başkaa psikoloji ekolünün yanında yer almaya, onunla İslamiyet arasında benzerlikler yakalamaya çalışmaktadırlar.
(SBA) Bk. Din; Psikoloji.
DİN SOSYOLOJİSİ
Genel anlamıyla sosyolojik teori ve fikirlerin din alanına uygulanması diye tanımlanan Din Sosyolojisi terimi dinlerin İnanç sistemlerini, ibadet şekillerini, çeşitli dini kurumları ve diğer sosyal faaliyetleriyle bunların toplum hayatıyla, toplum hayatının genel olarak dinle karşılıklı etkileşimlerini inceleyen bir sosyoloji dalıdır. Batı dillerinde, özellikle Fransızcada, Türkçeye "dini sosyoloji" diye terceme edilebilen sıfat tamlaması şeklinde bir kullanımı da vardır.
Sosyolojinin diğer kollan gibi din sosyolojisi de yüzyılımızın başında kurutmuştur. Başka bir deyimle çok gençtir. Ancak bu, din hakkında, dinî inançlar, ibadet şekilleri, dinî kurumlar ve bunların sosyal fonksiyonları, toplum hayatına etkileri konusunda daha önceleri hiçbir şey söylenmemiş olduğu anlamına gelmemelidir. Mevcut bilgilerimiz, ilk insanlardan itibaren dinî olaylar ve konular üzerinde düşünüldüğünü bize gösteriyor. Kutsal kitapların peygamberler tarihi ile ilgili açıklamaları bu konunun ilk belgeleri sayılır. İlkçağ Yunan düşünce tarihinde de konumuzla ilgili önemli bilgilere rastlanır. Bununla beraber din sosyoloj i-sİ açısından ilk ilginç ve orjinal fikirleri Platon (Eflatun)'da buluruz. O, din-toplum, top-lum-din meselelerini değişik açılardan ele almış ve karşılıklı İlişkileri üzerinde durmuştur. "Devlet" ve "Kanunlar" adlı eserleri, deyim yerindeyse din sosyolojisinin ilk klasîklerinden-dir. Aristo da, hocası gibi, bu alanda çalışmıştır. Ancak onun çalışmalarında din hakkındaki görüşler daha çok metafizik ve psikolojik temellere dayanır.
İslâm dünyasında önemli dinî-sosyal ve siyasi hadiseler meydana gelmiş ve hepsi zamanında çözümlenmişti. Fakat, bu olaylar sistematik olarak belirli bir disiplin içinde incelenmemiş, değişik bilim dallarına dağılmıştı. Bu İtibarla tefsir, hadis, fıkıh, İslâm tarihi ve medeniyeti gibi disiplinlerde sosyolojinin, özellikle din sosyolojisinin, bugün bile yararlanacağı fi-kirlervardır. İslâm dünyasında meseleye seleflerinden farklı şekilde sosyolojik bir açıdan yaklaşan kişinin sadece İbn Haldun (1332-1406) olduğunu söylemek mümkündür. O, sosyoloji yerine "İlm-İ Umrân " (Ümran bİIİ-mi) tabirini kullanmıştır. Din sosyolojisinin konularını kısmen işlediği "Mukaddime" adlı eseri bu alan için vazgeçilmez bir kaynaktır.
Avrupalı düşünürler İbn Haldun'u tanımış ve bilimsel kudretini farketmiş olmalarına rağmen sosyolojinin kurucusu olarak Auguste Comte (1798-1847)'u zikretmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. Onun için, din sosyolojisinin genci sosyoloji bilimi içinde İlk ele alınışı da Comte'un "PozitifPolitika Sistemi" adlı eserinde olmuştur. "Din Hayatının İlkel Şekilleri" adlı eseriyle onu Emile Durkheim
(1858-1917) izlemiştir. Durkheİm'in bu eseri klâsik din sosyolojisi kaynaklarındandtr. Orada, Avusturya yerlileri ve Uzak Doğu dinleriyle İlgili etnolojik araştırmalara dayanarak insanlığın İlk dinin Totemizm" olduğunu kendine göre İspata çalışır. Aynı eserinde ve Batı Avrupa toplumlarındaki resmi istatistiklere istinaden hazırladığı "İntihar" adlı eserinde dinin sosyal fonksiyonları üzerinde açıklamalarda bulunur. Bu yönüyle din sosyoloj İsindeki "fonksiyonalist" akımın öncüsü sayılır.
Din sosyolojisinde kendinden en çok söz edilen batılı sosyologlarından biri de Max Weber (1864-1920)'dİr. Durkheim'le aynı dönemde yaşamış olmasına rağmen onun gibi dinin kaynağı, doğruluğu, yanlışlığı üzerinde durmamış ve sosyal fonksiyonları hakkında genel bir teori geliştirmeye girişmemiştir. NVeber'in amacı, birbirinden farklı tarihî şartlar İçinde dinin günlük hayat, yani siyasî, idarî, ekonomik ve ahlakî davranışlar üzerindeki etkilerini incelemektir. "Protestan Ahlâkı ve Kapitalİzm'in Ru-hu"n&d bunu ekonomik hayat ve din açısından denemeye çalışan Weber, her dinin inanç ve esaslarıyle "bir sosyal ve İktisadi ahlak" meydana getirdiğinden hareketle dinleri ikiye ayırmıştır: 1- İnsanı dünyevi hazları terke ve uhre-vi (öte dünyaya ait) hazlar peşinde koşmaya sevkeden, günlük hayattaki düzensizlikleri tevekküle karşılayan dinler; 2- Hayatın düzensizliklerini bir takım düzenlemelerle tahammül edilir hale getirip insanın dünyaya uyumunu sağlayan (dünyevi) dinler. İkinci gruba giren dinler, gelişme ve İlerlemeyi hazırlayan iktisadi bir ahlak oluşturduğundan, bu gruptaki toplumlar İlerlemiş toplumlardır. Protestanlık Weber'e göre ilerlemeyi hazırlayan bir dindir. Nitekim Protestan toplumlarveya Protestanlığın yaygın olduğu bölgeler kalkınmış ve gelişmişlerdir. Almanya, İngiltere ve Amerika bunun bariz örnekleridir.
Durkheim'le ilkel dinlere yönelmiş olan din sosyolojisi çalışmalarının Weber, talebeleri Ernst Troeltsch, Joachaim Wach ve Güstav Mensching vasıtasıyla günümüz dinlerine, bu arada Hıristiyanlığa, son zamanlarda da Katoliklik, Protestanlık gibi mezheplere yöneldiğini görürüz. Teorik nitelikte olan bu araştırmalar, zamanla Durkheim'in "İntihar" adlı eserinde kullandığı istatistikler örnek alınarak dinî uygulamaların anketler yoluyla tesbİt ve değerlendirilmesine dönüşmüştür. Gabricl Le Bras'nın Fransa'da yaptığı iki ciltlik çalışması, konunun temel kaynaklarından sayılır. "Din Sosyolojisi Etüdleti" adıyla bilinen bu eser Fransa'da Katolik mezhebinin fiilen ne derecede yaşandığını gösterir. Ardından bu ve benzeri araştırmalara dayanılarak Fr^.,isa'nın "Katolik Atlası" çıkarılmıştır.
Batıda bugün, mezhepleri konu alan bağımsız araştırmalar bir hayli gelişmiştir. O kadar ki, Katolikler ve Protestanlar 6., 7. Katolik— Protestan Din Sosyoljisi kongreleri tertipleye-bilmektedirler. Son 20-25 yıl içinde İslâm Sosyolojisi başlığı altında bağımsız çalışmaların meydana geldiği de görülmektedir. İlk ürünleri ortaya çıkmış bulunan sözkonusu eserlerde genel yaklaşım, İslâm toplumlarının kendilerine özgü bir toplum olup "çok farklı bir sos-yo-kültürel yapı"ya sahip oldukları şeklindedir. Bu itibarla din sosyolojisi açısından incelenirken, batı toplum ve kültürü içinde oluşturulan genel din sosyolojisinin metod ve tekniklerinden istifadeyle yeni araşnrma teknik ve me-todlarınm geliştirilmesi gerekir.
Özetle, klasik sosyoloji dönemi dediğimiz XIX. yüzyılda din sosyolojisi dinin sosyal düzenin sürdürülmesine ve korunmasına ne gibi katkıları olduğu ve din ile modern toplum (kapitalist toplum) arasındaki ilişkilerve dinin se-külerleşmiş bir dünyada alacağı yerle ilgilenirken, XX. yüzyılda araştırmalar dîni kurumların (kilise, mezhep, tabu vb.) incelenmesine yönelmiştir.
İzzet ER
Bk.Ayin; Din; Din Felsefesi; Kutsal; Sekü/ari-zasyon; Tabu; Totemizm.
DİNAMİK ANALİZ
Dinamik analiz çok değişik şekillerde tanımlanmış olmakla beraber iki yönü üzerinde genel bir görüş birliği vardır, buna göre dinamik analiz ya değişkenlerin zaman İçindeki hare-
ketlerini ya da değişkenlerin bir zaman süreci içinde belli denge değerlerine ulaşıp-ulaşma-yacaklarım belirler.
Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere dinaimk analizde "zaman" önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar. "ZamarTın ele alınışı iki şekilde olabilir. Birincisinde incelenen değişkenin her an değiştiği düşünülürse, zaman devamlı bir akım gibi ele alınır. İkincisinde İse, incelenen değişkenin belli zaman dönemlerinde değiştiği varsayılır. Bu durumda, zaman kesikli parçalar ve dönemler halinde ele alınır. Örneğin belli bir sermaye ve borca devamlı faiz tahakkuk ettirmek devamlı bir değişmedir, öte yandan belli bir mevduata her yıl sonu faiz tahakkuk ettirmek ise dönem sonu değişmesi olarak İncelenmesi gereken bir olaydır. Bu ayırımın matematiksel yönden de önemi vardır. Çünkü devamlı değişme halinde analiz aracı olarak "entegral" ve "diferansiyel denklemler" kullanılırken, dönem sonu değişmelerinin analizinde "fark denklemleri" kullanılır. Statik analiz sadece "denge durumunu" belirlemekle yetinir. Böyle bir denge durumuna nasıl ulaşılacaktır? Bağımsız değişken veya parametrede meydana gelecek bir değişme bağımlı değişkeni nasıl ve hangi sürede etkileyecektir? Bu etkileşim sonunda bağımlı değişken bîr denge değerine ulaşacak mıdır, yoksa denge değerinden gittikçe uzaklaşacak mıdır? Bu tür sorulara cevap vermeye statik analiz çerçevesinde İmkan yoktur. Bu konular dinamik analizin sahasına girer.
Gerçekten bağımsız değişkenin (veya parametrenin) değişmesi, bağımlı değişkeni çok uzun bir sürede etkileyebilir. Bu süre sonunda bağımlı değişken denge değerine ulaşsa bile, bağımsız değişken (veya parametre) yeniden değişebilir ve denge değeri önemini yitirir. Öte yandan bağımsız değişkenin (veya parametrenin) değişmesi, bağımlı değişkenin denge değerinden devamlı olarak uzaklaşmasına neden olabilir. Dolayısıyla bu durum, yani "kararsız denge" halinde de statik analiz hiçbir şey söyleyememektedir. Statik analizin bu eksikliği "karşılaştırmalı statik analiz" ve "dinamik analiz" yöntemleriyle giderilir. Denge durumunun kayması, yani bir denge halinden diğer bir denge haline geçiş "karşılaştırmalı statik analiz" yöntemi ile; bozulan dengenin yeniden bir denge haline geçiş "karşılaştırmalı statik analiz" yöntemi İle; bozulan dengenin yeniden bir denge haline kavuşamayacağı sorunu ise "dinamik analiz" yöntemi ile incelenir.
Dinamik modellerde zaman açıkça modele dahil edilir. Değişkenler zamanın bir noktasında veya bir zaman aralığında mevcuttur şeklinde anlaşılır. Dinamik bir modelde, değişkenlerin fnoksiyonla ilişkiye girdiği "zaman" açıkça belirtilmelidir. Örneğin (t) yılındaki tüketim, (t) yılındaki gelirin bir fonksiyonu veya (t) yılındaki tüketim (t-1) yılına ait gelirin bir fonksiyonu olarak yazılabilir.
Bu son ilişki bir zaman gecikmeli ilişkidir. Zira bağımsız değişkenin arkasında zaman karşısında gecikmelidir. Karşılaştırmalı statik sadece, sistemin bir parametresi değiştiğinde, yeni bir denge ile ilgilenir. O, değişkenlerin zaman süresinde hareketleri hakkında veya değişkenlerin yeni denge değerlerine (eğer varsa) hangi oranda yaklaştığı hakkında da bilgi verir! Genel olarak iki tür dinamik model vardır. Bir tipde belirli zaman periodları veya zaman aralıklarındaki miktarlar ile ilgilenilir. Örneğin talep edilen miktar bir yılda veya bir ayda talep edilen miktar olarak yorumlanır. Zaman birimi kesikli olarak mütalaa edilir ve modeller sonlu fark denklemlerini içerirler. İkinci tipde, değişkenler sonlu adımlar veya bir peri-oddan diğer perioda atlıyor şeklinde değil de zaman süreci içinde sürekli bir şeklinde değişiyor şeklinde mütalaa edilirler. Bir değişkenin herbir değeri zamanın bir noktasında mevcuttur. Bu dinamik modeller diferansiyel denklemleri içerirler. Bazı dinamik modeller bu iki tipin karması olabilirler. Bu durumda hem kesikli, hem de sürekli zaman faktörü içcrilir. Harrod-Domar, yatırımların talep ve kapasite arttırıcı yönlerini ele alarak makro dengenin eksikliğini dinamik modelle tamamlamıştır. Bu modelin diğer bir üstünlüğü de Schumpe-terve Rostovv'un modellerinde olduğu gibi ölçülemez değişkenlerle değil, tamamı ölçülebilir değişkenlerle çalışılmış olmasıdır.
Mustafa SEVÜKTEKİN
DİPLOMASİ
Millî hükümetçe kararlaştırılan dış politikanın dışişleri, dış temsilcilikler ve diğer teşkilat-larca yürütülmesi süreci. Genellikle dış politika ile diplomasi birbirine karıştırılmaktadır. Hükümetlerin uluslararası planda izlemeyi kararlaştırdıkları politikalar dış politikayı oluştururken, bu politikaların diğer devletlerin karar vericilerine iletilmesi süreci diplomasinin konusu olmaktadır. Diplomasi, insanlık tarihiyle beraber başlamış, ülke, devlet ve yönetim gibi yapıların belirginleşmesi ile birlikte gelişmiştir. Çağdaş diplomasinin başlangıcı olarak Venedik Cumhuriyeti ve Rönesans İtalya'sı gösterilir. Diplomatik ilişkiler ve hukuku 1815 Viyana Kongresi ve 1961 BM Diplomatik ilişkiler ve Bağışıklıklar Konferansı ile bir sisteme sokulmuştur. Diplomasinin, sessiz diplomasi, konferans diplomasisi, doruk diplomasisi, mekik diplomasisi gibi çeşitli türleri vardır. Diplomasi başta ülkelerin siyasî-ekono-mik yapısı, yönetim tarzı, tarihi, coğrafyası olmak üzere çeşitli faktörlerden etkilenerek şekillenir. Örneğin totaliter rejimlerde diplomasi esneklikten yoksun olup propagandaya önem verilir, uzmanlaşma zemini bulmak zordur. Bir devletin diplomasi İlişkilerini yürüten personelin tümüne "corps diplomatique" adı verilir. Diplomaside yazılı muhabereler nota, muhtıra ve neticeler İle yapılır. Bir ülke diplomasisinin dört temel görevi olduğu kabul edilmektedir:
1- Hedef ve amaçların eldeki imkânlara göre tayini,
2- İlişki halinde bulunulan diğer ülkelerin amaç ve hedeflerin bilinmesi,
3- Farklı amaç ve hedeflerin bağdaştırılması,
4-Amaç ve hedeflerin gerçekleştirilmesi için en uygun vasıtaların belirlenmesi ve realize edilmesine çalışılması.
Son zamanlarda üst düzeyde devlet yetkililerinin doğrudan görüşmeler yapma yoluna gitmeleri, gerektiğinde telefon diplomasisine başvurmaları, klasik diplomasinin etkisini nispeten azaltmıştır.
İslam diplomasi teorisi için genelde fıkıh kitaplarının siyer ve cihad bölümleri belirli bir çerçeve çizer. İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevziyye, Mâverdi, İbn Hişam, Nizâ-mü'1-Mülk, Merginani gibi âlimlerin eserleri diplomasi ve dış politikaya ilişkin bölümleri de içerir. Tek ümmet anlayışını en önemli ilke kabul eden İslam diplomasisi, diğer ülkelerle ilişkilerini bu esasa göre belirler. Bu ilişkiler bütünü içinde, Dârü'l-İslam, Dârü'1-Harb, imamet, ehl-i zımme, ehl-i baği gibi kavramlar Önem kazanmaktadır. Hz.Muhammed'in (s) çeşitli nedenlerle sahabeden bazılarını komşu ülkelere elçi olarak gönderdiği bilinmektedir.
Peygamber (s) döneminde İslam devleti ile gayri müslim devletler arasındaki ilişkiler, ra-sul veya sefir demlen görevlilerce yürütülmüştür. O dönemdeki elçilerin esas olarak İslam'ın yayılmasına ve diğer topluluklardan İnsanların müslüman olmasına büyük yardımları olmuştur.
Daha sonraki çağlarda; Osmanlı döneminde Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkilerin yürütülebilmesi için İlk daimî büyükelçilik İngiltere'de açılmış ve Yusuf Agâh Efendi 1793 yılında Londra'ya gönderilmiştir. Osmanlı diplomasisi XIX.yüzyıl başında Tercüme Odası'nın kurulması, 1836 yılında ILMahmud devrinde Reisülküttaplık'ın Hariciye Nazırlığına dönüştürülmesi ile daha sistemli bir çalışma düzenine ve teşkilata kavuşmuştur. İlk Osmanlı diplomatlarının, Avrupa başkentlerinde müşahede ettikleri farklı küttür dünyası ile İktisat ve siyaset tarzının Osmanlı ülkesine aktarılması dolayısıyla Batılılaşma hareketlerinin hızlanmasında önemli katkıları olmuştur.
Cumhuriyet dönemi Türk diplomasisi, merkezde Dışişleri Bakanlığı ve yurtdışında Büyükelçilikler, Daimî Temsilcilikler ve Konsolosluklar ile yürütülmektedir. Türk diplomasisi ve diplomatları uluslararası sistemde ve ilişkilerde özellikle Türkiye'ye komşu ülkeler ile olan ilişkilerde önemli bir rol oynamaktadırlar.
Ü.Taha YARDIM Bk. Dış Politika.
DİYALEKTİK
Tartışma tekniği olarak diyalektik karşılıklı konuşma da, tartışmak suretiyle hakikati arama ve ortaya çıkarma sanatıdır. Ancak karşılıklı konuşmada tarafların birinin gereken dikkati göstermemesi halinde hakikati arama ve ortaya çıkarmada herhangi bir sonuca ulaşma sözkonusu olmayacağından, bu diyalektik "ce-del" olarak tanımlanır. Biçimsel veya formel mantık, maharetli, ancak yararsız tartışma veya formel mantık, maharetli, ancak yararsız tartışma veya konuşma ya da düşünce incelikleri de böyledir. Hegel felsefesinde İse diyalektik, düşüncenin değişerek gelişimi anlamındadır. Elaalı Zenon felsefesinde karşıiıklı konuşmak suretiyle sonuç çıkarmayı ifade eder. Nitekim Zenon hareket konusundaki eleştirilerini bu çıkarıma dayanarak temellendirir.
Diyalektik düşüncenin temellerini, Aristoteles'in "Fizikçiler" diye nitelediği Sokrates-ön-cesi (aslında Sofistler öncesi) tabiat filozoflarının felsefesinde bulmak mümkündür. Bu filozoflar evrenin (cosmos) temel Özelliği kabul edilen birlik, düzen ve uyumdan hareketle evrenin temel esasının (arkhe) ne olduğunu araştırıp açıklamaya çalışırlar. İşte bu açıklamanın yapılmasında başvurulan akıl yürütme, ana esas kabul edilen "şey"in karşılıklı çatış-ma-dönüşme ilişkisi çerçevesinde temellendi-rilmektcdir. Sözgelimi Anaximandros'un "bilinmeyen şey" anlamına gelen opc/Vo/ı'unda bulunan karşıt nitelikler çatışma ve dönüşmeler ile varlığı, yani "evreni" ve ondaki birlik, düzen ve uyumu gerçekleştirir. Anaximand-ros'un aperion'undaki bu karşıt nitelikleri evrendeki hareket, değişim ve oluşun temeli sayan Hcrakleitos, bu karşıtlıkları varlığın varolması ve yokolmasının sonsuz süreci olarak açıklamaya çalıştı. Böylece diyalektik düşünce evrenin ve varlığın açıklanmasında akıl yürütmenin yöntemi şeklinde tanımlanarak belli bir sisteme kavuşturuldu. Pythagoras (Pİsa-gor) ve Pythagorasçı filozoflar bu diyalektiği zihnin soyut kavrayışı aracılığıyla sayılan sem-bolleştirerek evren ve varlığın açıklanmasında temel aldılar. Ancak Pythagoras'ın diyalektiği Herakleitos diyalektİğiyle benzerlik göstermekle birlikte, eski İran Zerdüştlüğiindc temel semboller olan "Işık" (iyi) ve "Karanlık" (kütü), yani Hürmüz ve Ehrimen Kült'ünün belli oranda etkisini taşır.
Bu anlamda Sokrates-Öncesi felsefede evrende, hareketi, değişimi ve oluşu karşıtların çatışma ve dönüşümü şeklinde açıklama bir diyalektik anlayış olmakla birlikte, gerçek anlamda bunun kurucusunun Elaalı Zenon olduğu söylenmelidir. Zenon'un diyalektiği bütünüyle ontolojik, hatta bir "varlık" metafiziği şeklindedir ve "varlık"m karşıtı sözkonusu edilemez. Yani mantıksal açıdan ancak "varlık" kavranabilir, bunun karşıtı olan "yokluk" kavranamaz. Çünkü "varlık" İle düşünce birdir ve aynı şeydir ki, Eleatıların bu "varlık" anlayışının kaynağı doğrudan Ksenophanes'in monist Tanrı kavrayışından gelir. Bu bakımdan Zenon, bir olan "varlık"ın kavranması ve açıklanmasında, hareket, değişme ve oluş gibi olguların düşün-ceninkonusu olamayacakları, varhka izafe edilemeyeceklerini ispatlamak İçin diyalektiğe başvurur. Böylece diyalektiğin İlk temsilcisi Zenon'dur.
Sofistler diyalektiği hakikati, doğruyu, akıl yürütmeyle elde etme yerine, hakh-haksız, doğru-yanlış herhangi bir görüşü savunmada bir araç olarak görüp uygularlar. Bu yönleriyle Sofistler diyalektiği olumsuz anlamda kutlanmışlardır.
Buna karşılık Sokrates diyalektiği, hakikatin ortaya çıkartılmasında bir yöntem olarak kullanacaktır ki, buna özel olarak Sokratik ya da Mayötikyöntem de denilir. Sokrates diyalektiğinde kavramların karşılıklı soru ve cevaplar ile açıklanması esastır. Sokrates'in bu yönte-mini kendi sistemüçinde belirli bir varlık öğretisine dayandiranPlaton diyalektiği; en alt varlık sıralamasından başlayarak kademe kademe yükselen ve en sonunda idea'lara ulaşmak için başvurulan bir öğrenme ve öğretme yöntemi sürecidir. Sözgelimi, bu yöntem aracılığıyla güzel olan şeylerin bütününe ya da adaletli olan davranışların tamamına şamil olan şey araştırılır ve böylece külliden külliye, yani tasavvur edilen öteki şeylerin tümüne hakim
olan salt idea, hayır kieasına kadar yükselinir. Bu işlem karşılıklı konuşma suretiyle hakikatin keşfedilmesi ya da ortaya çıkarılmasıdır. Çünkü gerek Sokrates, gerek Platon, hakikatin zihinden zihine aktarılmasını değil, hakikatin bizzat kişinin zihninde saklı olarak bulnu-duğunu ve böylece ortaya çıkartıldığım savunurlar. Platon'un hemen bütün eserlerinde bu yöntemin kullanıldığı bilinmektedir. Bu anlamda diyalektik düzenleme, belli bir sisteme kavuşturma, mantık diliyle söylenirse, sınıflandırma işlemini de yüklenmiş olmaktadır.
Kendisinden önceki diyalektiğin bu tarz kullanım ve anlamını eleştiren Aristoteles'e göre bilim, diyalektikten üstün olma yanında farklı İlkelere de dayanmaktadır. Yani Aristoteles'te diyalektik, mantık alanındaki akıl yürütmelerin bütünü anlamını taşımaktadır. Bİr kanaat veya sanıyı (zan) doğrulama veya çürütme aracı olarak akıl yürütme ve sonuç elde etmedir. Böylece diyalektik zihnin çalışmalarında esneklik ve kıvraklık kazanmasını, karşı görüşü savunan kimsenin yanlışlığını ortaya koymayı ve felsefe konularını tartışıp kavramayı sağlar. Nitekim Aristoteles'in bu diyalektik anlayışı ortaçağ Skolastiğinde geniş kabul görecek, Hıristiyanlığın esaslarının açıklanmasında ve isbat edilmesinde yaygın bir şekilde uygulanacaktır. Hatta Hıristiyanlık döneminde Aristoteles'in mantık ve diyalektiği Kilisenin, özellikle Katolik Kilisesinin resmi öğretisi olacaktır. Aquino'lu Thomas'ın Hıristiyanlık felsefesi bu tutumun belli başlı örneği olarak günümüzde bile etkinliğini sürdürmektedir.
Yeni Çağ felsefesinde diyalektik kavramını farklı biranlamda ilk defa kullanan Kant olmuştur. Diyalektiğin önceden kullanılış biçim ve amacını eleştiren Kant'a göre, onlar için diyalektik bir "görünüş mantığı"ndan ibarettir. Çünkü eskiler mantığın yöntemini kullanarak kendi boş iddialarını ya da bilgisizliklerini bir hakikatmış gibi "görünüş" kazandırmak amacı gütmüşlerdir. Böylece Kant felsefesinde aşkın (transecndental), diyalektik, aşkın analilikin karşıtı, yani yanılgının mantığı sayılmaktadır. Çünkü akıl, akıl yürütme yöntemleriyle hareket ettiğinde sonuçta kendi kendisiyle çatışmaya düşer ki, işte ortaya çıkan bu çatışkıların (aminomı) giderilmesi için "aşkın diyalektiğe" başvurmak zorunda kalınır. Burada iki karşıt, tezin, yani tez ve antitezin karşıtlarının imkansızlığı isbat edilerek giderilmek istenir. Bu anlamda Kant'a göre diyalektik, bir yandan aklın ulaştığı bir yanılgı şekli olduğu gibi, aynı zamanda bu yanılgının düzeltilmesi için başvurulacak eleştiri, yanlışı gösterme yöntemi de olabilmektedir.
Kant'ın bu diyalektik anlayışından hareketlc-farkh anlayışlar ileri süren Alman İdealistlerinden Fichte, Schclling ve Hegel diyalektiğe ye-ni anlamlar kazandırdılar. Fichte bu yöntemi kullanarak sübjektif idealizmini açıklamaya çalışır. Ona göre tek gerçeklik olan "Ben", gelişimi sürecinde duraksamalar ve darbelerle karşılaşır ki, böylece dış dünyayı, yani "ben-de-ğil"i oluşturur. "Ben-değil", "ben"in bir işlemi olarak "ben"in çaba ve mücadelesinde, hem duyan "ben"in bilinci, hem de duyulan nesne olarak "ben-değil"in bilinci olur. Dolayısıyla diyalektik bu muadelede "Ben"in bilinciyle "dünyanın bilinci"nin ayrılmalarını faaliyet şeklinde ortaya koyar. Mücadele veya çabanın sonucu olarak iç ve dış dünya aynı zamanda doğar kî, bunu gerçekleştiren diyalektiktir. Kant'ın anlayışından da bu yönüyle, yani diyalektiği olumlu ve yaratıcı saymasıyla ayrılınfec-helIİng ise, diyalektiği özgürlük ve zorunluluk kavramlarının açıklanmasında kullanır.
Hegel, diyalektiği yöntem olarak Kant'tan almakla beraber, hem ondan, hem de Fichte ve Schelling'ten bütünüyle farklı bir düzlemde te-mellendirmiştir. Heraklcitos'un evrende sürekli harekeli değişimi esas alan "oluş" düşüncesi Hegel'in çıkış noktası olmuştur. Düşüncenin gelişimi için çalışmaya gerek vardır ki, düşünceyi ya da gerçekleri oluşturan kavramlar bu çatışmayı oluşturan karşıtları kendi İçinde taşırlar. Karşıtların çatışmasıyla ortaya çıkan veya ulaşılan birliğe, yani senteze Hegel "diyalektik" adını verir. Başka söyleyişle, düşünce bir kavramdan (tez) bu kavramdaki karşıtına (antitez), buradan da tekrar karşıtına (yani ilk kavrama, tez) yönelmekle, iki kavramın birliğini meydana getiren bir üçüncü kavrama (sentez) diyalektik süreç içinde varır. Her sentez aynı süreci yeniden İzler ki, bu sonsuz olarak sürüp gider. İşte bu süreç içinde Hegel'e göre, düşüncenin kendisini kavramasını gerçekleştiren bilinç içeriğini arttırır ve saflaştırır. Bu bakımdan diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi sürecinde görüldüğü gibi, dünya tarihinde de görülür ve tarihin oluş ilkesidir. Tabiat, tarih, hukuk ve devlet felsefesi de diyalektik temelde açıklanır.
Hegel'in başı üstünde duran diyalektik yöntemini ayakları üstüne oturttuklarını söyleyen Marks ve Engcls bunu, iktisat araştırmaları ve sermaye birikimi İncelemeleri sonucunda vardığı sınıf mücadelesini temellendİrmedc kullanır. Yani diyalektiği tarihsel bir süreç olarak ekonomi disiplinine uygulayan Marks, Batı toplumlarındaki değişim ve oluşumları buna dayanarak açıklamıştır. Diyalektiğin genel ilkelerini araştırmaya yönelen Engels ise, bu yöntemi aynı zamanda tabiat olaylarının açıklanmasında kullanmak suretiyle, bir anlamda Marks'ın boş bıraktığı alanı doldurmaya çalışmıştır, denebilir.
Demek oluyor ki, diyalektik, varlığı ve oluşu, bunların nedenlerini, sonuçlarını, yani hikmetini bütün halinde kavrayabilmek için İnsan zihninin yükselebildiği düşünce çeşitliliğinin ve yönteminin adıdır. Bir bakıma, düşüncenin, belirli kurallar içinde sınırlandırılması ve evrene, oluşa, hikmete o sınırların disiplini içinden bakılmasıdır. Ancak diyalektiğin gelişmesi, yeni boyutlara ulaşması, bizim kavrayış düzeyimizi yükseltmeyi sağlasa bite, varılan sonuçlar her zaman kabul edilir olmayabilir. Sözgelimi evreni ya da varlığı mutlak hareketsizlik veya sürekli değişim halinde tasavvur etmem, zihnimin kavrayış gücünü genişletmekte elken oluyor diye, evreni ya da varlığı birinin veya ötekinin telkin ettiği biçimde kavramak zorunda değilim. Çünkü biliyorum ki bu düşünce, tasarım ve kavrayış tarzlarının hiçbirinde mutlaklık belirtmez. İnsan zihnînin yükseldiği bu soyut zihin verimleri aracılığıyla evreni ve varlığı, hareketsizliği ve oluşu bir bütün olarak kavrama ve algılamada kendimi daha geniş imkanlarla donatılmış sayabilirim. Fakat bütün bunların değeri işte bundan ibarettir; daha yücclerdeki hakikate, Mutlak Hakikate ulaştırma bakımından diyalektiğin yetersiz kaldığını ve kalacağını da düşünmek, düşüncenin ve aynı zamanda diyalektik yöntemin doğal sonucudur. Sözgelimi bazı evrensel olguları kavrarken diyalektik yöntemden yararlanmam sözkonusu olsa bile vahye dayalı hakikat bilgilerinin doğrudan kavranabilmesi hususunda bu süreci izlemek daima gerekmeyebilir.
RasîmÖZDENÖREN
DİYALEKTİK MATERYALİZM
Kaba veya mekanik materyalizmden farklı olarak, "tabiat, toplum ve bilinç" olgularını madde de var olduğu ileri sürülen "İç-çelİşmc" yasasına dayayan ve bu çelişme nedeniyle her-şeyin daima daha ileriye ve daha iyiye doğru kendiliğinden hareket ve değişim halinde bulunduğunu savunan tarihi ve felsefi teoriye diyalektik materyalizm denir.
Materyalizm ve hatta "cedel-münakaşa" şeklindeki sözcük anlamıyla diyalektik, belki insanlık kadar eskidir. Sözgelimi, eski Yunan'da Anaksagoras'ta, Demokritos'un atomculuğu ve Epikür'ün hazcılığında materyalist öğeler hakim olduğu gibi, çağdaş diyalektiğin köklerini de çeşitli biçimleriyle eski Hind ve Yunan düşüncelerinde bulmak yine mümkündür. Sözünü ettiğimiz atomcu filozoflarda görülen ve Rönesans sonrası Avrupasında Descartes düa-izmiyle Newton mekaniğinin bir bakıma sebep olduğu ve Hobbes, Priestley, La Mettrie ve d'Holbach gibi filozoflarca geliştirilip, Feu-erbaşh, Bielinskİ ve Çernİşevski gibi önceki yüzyıl filozoflarmca tamamen inkarcılığa vardırılan Materyalizmin ana unsuru, maddeyi ön plana çıkarıp, Kainat'ın yaratılışında ve en azından işleyişinde Tanrı'yı ve aynı zamanda cinler, ruhlar ve melekleri bütünüyle dışlamak, hatta yok saymaktır. Materyalist felsefenin hedef açısından taşıdığı temel İddia, insanı batıl İtikadlardan kurtarmak, ölüm korkusuna, tanrıların ve daha başka tabiat-üstü kuvvetlerin korkusuna karşı çıkmak, İnsanlara dünya hayatına değer vermeği ve "öte dünyaya bel bağlamaksızın, bu dünyadaki hayatı daha iyi hale getirmeği öğretmektir.
Antik Yunan materyalistlerine göre. Kâinat adına ortada yalnızca atomlar ve bunların hareketleri için zorunlu olarak kabul edilen, fakat madde olmadığı için varlığı kabul edilmeyen boşluk vardı; çeşitli cisimleri meydana getiren şey atomların belli ölçülerde bir araya gelmeleriydi. XIX. yüzyıl sonuna kadar devam eden ve madde denince genel olarak fiziki cisimleri ve bunları oluşturan pek küçük zerreleri veya cisimcikleri anlayan bu materyalizm, atom fiziğiyle birlikte maddenin enerjiye, enerjinin maddeye ve sonunda her ikisinin de dalga paketine dönüştüğü anlaşılıp, fizikçilerin neredeyse maddeyi inkâr noktasına vararak, "antimadde"den bahsetmeye başlamala-rıyla iflas etmiş ve "madde"ye yeni bir tanım getirme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Lenin ve emsallerince geliştirilen yeni tanıma göre, yok olan madde değil, madde hakkındaki bilgimizin vardığı noktadır; madde objektif, yani bilinçten bağımsız olarak mevcut olan ve insanın duygularına yansıyan her şeydir. Madde, objektif alemin tümünü ifade eden felsefi bir kavramdır. Evrende cereyan eden sonsuz tür-ddki süreçler ve fenomenler maddenin çeşitli görünümleri, özellikleri ve çeşitli tezahürleridir. Engels, "Kainatın gerçek birliği, onun maddiliğinden ibarettir" der.
Diyalektik Materyalizm'in diyalektiği He-gel'e dayanır. Fichte ve Schellİng'İn diyalektiğini beğenmeyip, Hind düşüncesinin etkisinde kalan Hegel, diyalektiği açıklamada, He-rakleitos'u hareket noktası olarak almıştır. Ona göre devamlı oluş ve değişmeye karşılık, değişmeyen tek şey, gerçeğin daima değişmekte olduğudur. Gerçeklik ise zıtların birliğinden örülmüştür. Her zıt, kendi zıddını ortadan kaldırarak var olmaktadır.
Bu düşüncelerden hareket eden Hegel'e göre düşüncenin salt hale gelmesi çelişmeye bağlıdır. Diyalektik kavramı, gelişmenin çelişkilerin doğurduğu bölünmelere ve yeni, daha ileri bir sentezin bu bölünmelerden doğacağına dayanan bir görüşü ifade eder. Diyalektik süreç üç aşamada gerçekleştirilir: Tez, antitez, sentez. K.Marks toplumsal ve tarihsel olayları açıklamak amacıyla diyalektik materyalizmi kullanırken, F.Engels diyalektik analizin alanını eşit olarak toplumsa, doğal ve zihinsel dünyalara da uygulanabilen genel bir gelişme yasası oluşturacak tarzda genişletti. O hem gerçek dünyanın (doğal olsun, toplumsal olsun) çelişki ve sentezlerin diyalektik akışına uygun olarak geliştiğine, hem de diyalektik mantığın, sayesinde bu gelişmenin kavranabileceği araç olduğuna inanıyordu.
İlk kez Engels tarafından Anti-Dülıring (1878) ve "Doğanın Diyalektiğinde formüle edilen bu felsefi öğreti, değiştirilmiş haliyle Komünist Partisi'ninresmi felsefesi haline geldi. Diyalektik materyalizm, diyalektiği doğa, toplum ve düşüncenin gelişiminde genel bir kanun olarak tanımlaması sebebiyle "tarihsel materyalizm"den daha geniş bir alana seslenme imkânı tanıyordu. Hem dış dünyanın, hem de İnsanın düşüncesinin genel düzenliliği içine tekbiçimli ve çelişkilere dayalı bir ilişkiyi koyarak düşünce ve oluşun aynı şey olduğunu önermiştir. Böylece, epîstemolojİk bir soru, ontolojik bir problem üzerinde metafizik bir varsayım geliştirilerek cevaplandırılmıştır, öğreti, diyalektiğin hem gerçekliğin değişme biçimi, hem de "hareket kanunlarını keşfetme" yöntemi olduğunu savunmaktadır. Bu yöntemin tüm bilimsel disiplinlerde evrensel olarak uygulanabileceği vurgulanmaktadır.
Şu durumda, diyalektiğin alanını genişleten Engels olmuştur; Marks terimi sadece tarihsel ve toplumsal olaylar için kullanmıştı. Ama Engels (diyalektik materyalizm terimini bir kez bile kullanmamıştır) tarihsel materyalizmin bundan çıkanmlanabileceğini iddia etmemiştir. Bunu, terimi ilk kez kullanan Plckhanov ile evrenin doğasını devrimci hedeflerle çakıştığını savunacak biçimde yorumlayan Lcnin yapmıştır. Stalİn terimi daha da değiştirerek "politik bir kozmoloji" haline getirmiştir. Plek-hanov'un Tekçi Tarih Görüşünün Gelişimi, Lenin'in Materyalizm ve Ampİriokritism ve Stalİn'İn Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm
kitapları "diyalektik materyalizmin parti felsefesi olmaya doğru değişimlerini işaretler. Sos-yal-değişmenin doğası hakkındaki bir görüş, önce tüm evrenin doğasını açıklayacak şekilde geliştirilmiş, daha sonra buna istenen siyasi tutumların geliştirilebileceği bir anlayış yüklenmiş, son olarak da toplumsal davranışın kontrol edilmesinde kullanılacak hale getirilmiştir.
Kısacası diyalektik Materyalizm hakkında şu hususları belirtmek mümkündür;
a) Tarihi bir sistem içindeki çelişkiler ile ilerleyen ve sonuçta az ya da çok keskin bir yeniden örgütlenme, yani senteze ulaşan bir tarzda anlaması;
b) Karşıtların birliğini ve gerçekliğin göreceliliğini vurgulaması yönleriyle benzerliği Hegel-cilikten gelişmiş olması nedeniyledir.
Marks, Hegcl'in idealizmine, kahramanlara atfettiği tarihi role ve milliyetçiliğine karşıydı. Marks'a göre İnsan toplumlarının evrimi, temel olarak, insanın bilinçli kontrolünün dışında kalan ekonomik faktörler tarafından belirlenmektedir. "Benim diyalektik yöntemim He-gclci diyalektikten sadece farklı olmakla kalmaz, onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre insan beyninin yaşam süreci, gerçek dünyanın yaratıcısı idi ve gerçek dünya "İdea"nın sadece dış ve fenomenalbiçiminden ibaretti. Benimle birlikte, ideal İnsan zihni tarafından yansıtılan ve düşünce biçimlerine tercüme edilen maddi dünyadan başka birşey değildir artık. He-gcl'de diyalektik tepe-üstü duruyordu, ters Çevrilmesi gerekiyordu. Mistik kabuk İçindeki akılcı öz keşfedildiğinde bu yapılmış oldu."
Bu görüşe göre, toplumun sınıflı yapısından ekonomik güçler sorumluydu ve tarih aslen ekonomik sınıfların düşüş, yükseliş, hakimiyet ve sömürmesinin tarihiydi. Her dönem kendi çöküşünün tohumlarını İçinde barındırıyordu. Örneğin kapitalizm, bir dönem İlerlemeye müsaitken zamanla ekonomik olarak sınırlayıcı olabilmekteydi. Ayrıca hızla büyüyen mülkiyeli olmayan bir işçi sınıfının da ortaya çıkışını, beraberinde getiriyordu kapitalizm. Bu sınıf eninde sonunda İktidarı ele geçirecek ve toplumu tahakkümü altına alacaktı. Tabii bu süreç sonsuza değin gidemezdi. Toplumun en altındaki kesim olan işçi sınıfı, örgütlenince, ki bu bir geçiş sürecini gerektirmektedir, sınıfsız topluma erişilmiş olacaktı.
Marks, kendi teorisini "Mekanist materyalizmden farklılaştırmaya özen gösteriyor, evrimin önemine ve toplumdaki kıpırtılara dikkat çekiyor, mekanist modeldeki tekrar eden ve geriye dönen fiziksel tepki anlayışına karşı çıkıyordu.
Marks, varlığı düşünce olarak gören He-gel'in diyalektiğini, baş aşağı görür ve başını yukarı çevirip, ayakları üstüne dikecektir; gerçekten Marks'ın teorisinde insana, tabiata ve tarihe baş değil, ayaklar hakimdir. Materyalist diyalektik anlayışına göre, maddenin kendinde bir "iç-çelişki" mevcuddur. Alemin birliği maddi olduğundan, bu çelişki insana ve topluma da hakimdir. Bu bakımdan, maddede ve dolayısıyie tabiatta, insanda ve toplumda zıt-lar mücadelesi vardır. Geccyle-gündüzün, ak-la-karanın, yazla-baharın, işçi sınıfıyla-burju-va sınıfının mücadelesi gibi. Bİr ileri iki geri giden bu mücadele önlenemez ve daima ileriye ve iyiye doğrudur. Belli bir zaman kantİtatif (nicel) olarak süren bu mücadele bir noktada "kalitatif" (nitel) bir sıçrama yapar ve bu "devrim" olur. Bu mücadele toplum planında en nihayet proleterya diktatörlüğünün hakimiyetini doğuracaktır.
Diyalektik materyalizmde esas madde olduğundan, insan düşüncesi canlı maddenin gelişmesinin bir sonucudur. Bilinç, maddenin insan zihnine aksinden ibarettir. Maddede çelişki ve dolayısıyie sürekli ileri doğru hareket ve değişim esas olduğundan, insan bilgisinde de sürekli gelişme sözkonıısu olup, özellikle insanla üretim araçları ilişkisinin gerçek şekli proleterya diktatörlüğü altındaki komünist toplumda gerçekleşebileceğinden, burjuva ilişkilerinden kaynaklanan bilgiler doğru olamaz. Maddenin gelişmesinin karmaşık bir ürünü olan proteinler hayatın temelini oluşturur. Dolayısıyla hayat da tamamen maddidir.
Diyalektik materyalizm, kendine özgü kabul ettiği madde tanımıyla bilimsellik İddiasında bulunup, kendi dışındaki görüşleri teolojik, metafizik ve idealist olarak reddetse de, bir teoloji (İlahiyat) filozofu, hatta bir metafizikçi için bile, dış dünya objektif bir realiteye sahiptir. Diyalektik materyalizmin maddesi, yayılan, gelişen, açılan ve teklikten çokluğa uzanan "tümel" bir varlık görüntüsü vermesi hasebiyle, bir bakıma panteizmi de andırmaktadır. Panteist teolojik, İdealist ve hatta metafizik görüşler kendi içlerinde tutarlılık arzederken, materyalizm çelişkilerle doludur. Diyalektik materyalizmde, madde hem her şeydir, hem de ancak zaman ve mekan içinde hareket edebilir. Mekan, maddenin genel bir mevcudiyet şekli olup, mekan dışında madde yoktur ve olamaz. Ve, tersi bir deyişle, maddesiz de mekan yoktur.. Zaman da maddenin genci bir mevcudiyet şeklidir. Bu durumda. Diyalektik materyalizm şuuru ve insan bilgisini maddenin zihindeki yansıması olarak telakki edip, duyumculuğa öncelik verirken bir kaç noktada objektifliğini kaybetmektedir. Her şeyden önce, maddeye getirilen tanım, fiziğin yeni bulgularına göre değişmektedir; Lenin'e göre, maddenin yok olması söz konusu olmayıp, madde hakkındaki bilgimizin vardığı noktanın yok olması, yani bilgimizin maddeyi kuşa-tamaması söz konusudur. Bu durumda, insan k us. ata madiği, bilemediği bîr şeye nasıl tanım getirebilir, halta ona nasıl isim koyabilir? Tanım getirip isim koyabiliyorsa, o zaman insan zihni maddeden daha büyüktür demektir; çünkü, bilen bilinenden daima büyüktür. İkinci olarak, devamlı değişmeğe mahkum bir tanım, objektif olmaktan uzaktır. Üçüncü olarak, her insan birbirinden farklı olduğundan ve duyumlarımız daima sübjektiflik ifade ettiğinden, insan bilgisi de sübjektif olmaya mahkumdur; bu durumda objektif ve nihai gerçeklik ifade eden bir bilgiden söz edilemez. Materyalizm her ne kadar duyumlarımızın deneye vurulması gerekliğinden söz ediyorsa da, zihinde deneyden bağımsız bilgilerin varlığını kabul etmemekle, duyusal algıların ışığında tc-orİ ortaya koymayı ve deneysel verilerden kavramlar ortaya çıkarmayı imkansız kılmaktadır. Deney üstüne objektif ilmi ölçülere varılabileceğini iddia etse bile, bu da diyalektik gereği değişmeğe mahkumdur. Ayrıca, diyalektik devamlı değişmeği öngördüğüne ve gerçek bilgiye ancak insanla üretim araçları ilişkilerinin gerçek şeklini alacağı komünist toplumda ulaşabileceğine göre, belli bir zamanda ve burjuva lürü insan-üretİm araçları ilişkilerinin ha-kİm olduğu bir toplumda sİstemleştİrilen diyalektik materyalizmin gerçekliğine ve iddialarının doğruluğuna hangi gerekçeyle inanacağız? Sonra, her şeyi diyalektikle devamlı bir değişime mahkum etmek, sabit bir hakikatin İnkarı değil midir? Yine, değişmez bir şey olmaksızın değişim, değişmeyen objektif bir gerçeklik olmaksızın değişen eşyadan nasıl söz edilebilir? Kaldı ki, kainatta hakim olan zıtlıklar ve mutlak değişim değildir. Beyaz, siyahın zıddıysa da, kırmızı beyazın veya siyahın zıddı değildir. İşçi, patronun zıddıysa, esnaf neyin zıddıdır? Belki zıtlıklardan çok, farklılıklardan söz edebiliriz; bunlar da, birbirleriyle mücadele içinde değil, belki bir bütüne varmada ve bir iş üretmede yardımlaşma içindedirler; sanayi kesiminde patronla işçinin sermaye ve emeği bir araya getirerek, barış ve anlaşma içinde üretim yaptıkları gibi.
Diyalektik materyalizm, her şeyi mahiyeti gereği kendiliğinden ileriye doğru bir değişime tabi tuttuğuna ve kapitalist toplumun, tarihi diyalektik gereği kendiliğinden komünist topluma dönüşeceğini İddia ettiğine göre, insan çabalarının ve devrim için çalışmanın ne anlamı ve ehemmiyeti vardır? Hem, böyle bir görüş, İnsanı hayatını ve tarihi yönlendirmede tamamen devreden çıkarıp, basit, iradesiz ve kendi altındaki şeylerin kölesi bir varlık haline indirgemekte değil midir? Ayrıca, Diyalektik Materyalizm, komünist topluma ulaşmca-ya kadar insanlığın geçirdiği tüm evreleri kaçınılmaz zulüm asırları olarak görmekte ve bir bakım:ı onaylamaktadır da.
Diyalektik materyalizmin, cansız maddenin evrimleşip, sonra bir devrimle proteinleri ve dolayısıylc hayatı meydana getirdiğine inanmak İçin elimiy.de hiçbir "bilimsel" dayanak yoktur. Milyarlarca yıldır neden başka cansız maddeler diyalektik gelişim sonucu aynı türden bir devrim gerçekleştirmemektedirler acaba? Sonra, Diyalektik materyalizmin dayanaklarından Danvinizm'in artık geçerliliğini yitirmiş olması da evrim-devrim düşüncesinin ilkel bir masal olduğunu ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Hayat ise, her türden materyalistler için bir muamma olma Özelliğini korumaktadır. Sonra, materyalizm, ölümü canlıdaki diyalektiğin sona ermesi olarak görmektedir. Her şeye hakim olan diyalektik bir yerde sona eriyorsa neden bir gün bütünüyle sona ermesin? Bu durumda, maddenin sonsuzluğundan nasıl söz edilebilir? Hem, termodinamiğin kanunları bile, kainatın ezeli ve ebedi olamayacağını ortaya koyan "bilimsel" deliller değil midir?
Diyalektik materyalizm, dini inkar ederken, maddeye ve diyalektiğe bir bakıma panteist bir yorumla adeta metafizik bir kimlik giydirdiği gibi, burjuvanın dindar, işçilerİnse dinsiz olduklarını ileri sürmekte de (Paul Lafargue gibi mesela) realiteyle yüzde doksan ters düştüğünün herhalde farkındadır. XX. yüzyılın başından bu yana, önemli sayıda Batılı düşünürün dinden söz etmeğe başlaması, her geçen gün, komünist ülkeler dahil dünyanın her yanında yığınla insanın dine yönelmesi ve pek çok düşünen kişinin XXI. yüzyılın "Din asrı" olacağını söylemeleri ve hadiselerin bu yönde gelişmesi, diyalektik materyalizmin hemen hemen bütün tezleriniyıkmaktadir. Çünkü, diyalektik materyalizmin bütün tezleri "Dİn"e karşı çıkma esasına dayanmaktadır denilebilir.
Tarih, hep bir çizgi üzerinde İyiye ve İleriye gitmeyip, aksine gel-gitlerle ve çevrimlerle dolu olduğundan, diyalektik materyalizmin tarih tezini de yalanlamaktadır. Kaldı ki, Marksizm, insanlığın varacağını umduğu komünist toplumun, İnsanlığın bir zamanlar yaşadığı "komün" toplum olacağını iddia etmekte, bir başa dönüşten söz etmekte değil midir? Ayrıca, bu lez gereği insanın da belli bir yaştan sonra çöküşe geçmemesi ve ebedi olması gerekmez mi?
Kısaca, diyalektik materyalizm, arlık bugün bir bakıma miadını doldurmuş batıl bir itikad-dan başka bir şey değildir denirse, herhalde yanlışlık ve haksızlık yapılmış olmaz.
Ali ÜNAL Bk. Diyalektik; Maddecilik; Maı-ksİzın.
DOGMATİZM
Latince bir kelime olan dogma, bir din ya da felsefe doktrinine temel olan görüş, ve inanış demektir. Kelime genellikle, sözü kesin kanıt ve senet kabul edilen bir kimse tarafından baskı yoluyla kabul ettirilen, her türlü araştırma ve eleştirinin üstünde tutulan görüş ve düşünce anlamında kullanılır. Dogmatizm ise, dogmacılık, yani kendi görüş ve düşüncesini herhangi bir kanıl ileri sürmeye gerek duymaksızın kesin doğru kabul etme veya güven duyduğu kimseler böyle kabul ediyor diyerek, onların görüş ve öğretilerini güvenle savunma öğretişidir. Başka söyleyişle bir kısım a pirori ilkeleri (dogmaları) ya da değişmeyen inanışları benimseyerek insan bilgisinin kesin hakikatlere ulaşabileceğini, buna bağlı olarak aklın mutlak bir değeri bulunduğunu, böylece bilginin ve metafiziğin mümkün olduğunu İleri süren felsefi bir anlayışın adı olmaktadır. Kant bunu, saf aklın kendi gücünü eleştirmeksizin tuttuğu yol olarak görmektedir. Genel anlamda düşüncenin özgürlüğünü ve bağımsızlığım sınırlayan ve hatta ortadan kaldıran her türlü düşünme biçimine dogmatizm adı verilir.
Bilgi teorisi bakanından dogmatizm, henüz bilgi sorununun uyanmadığı dönemlerdeki felsefe görüşünü İfade eder. Dogmatik düşünceye göre süjenin objeyi (öznenin nesneyi), yani konusunu algılaması gayet doğaldır. Bu görüş, insan aklına karşı, henüz kuşku ile sarsılmayan bir güven besler. İnsan zihni için eşyanın ve onun ilk nedeninin objektif bir bilgisinin mümkün olduğuna her türlü düşünceden önce veya düşünme sonunda inanan öğretidir. Dolayısıyla dogmatizm yalnızca bir görüşe değil, hangi görüş olursa olsun, ona sonsuz güven besleyen her düşünceye verilen isimdir. Bu bakımdan örneğin, akla verilen değeri büsbütün aşın hale getirmiş olanlara dogmatik rasyonalist, şüpheyi böyle bir şekle sokmuş olanlara da dogmatik şüpheci denilir.
Dogmatizm'e göre bilginin bir sorun olarak ortaya çıkmaması, onun bilginin mahiyeti hakkında eksik bîr anlayışı olmasındandır. Bilginin bir ilişki, süje-obje ilişkisi olduğunu görmeyen bir kimse için elbette ki süje ve obje bağı da sorun değildir. Bu anlayışa göre bilgi, herhangi bir şüpheye gerek kalmaksızın doğrudan doğruya edinilmiştir.
Dogmatizm Yunan felsefesinin başlangıç döneminde hemen hemen geneldir. Sokrates'-ten önceki filozoflar genellikle insan aklının yeteneği hakkında saf bir güven içindedirler. Bilgi'yi bir sorun olarak ilk kez sofistlerde buluyoruz. Bilgi sorununu ilk kez bunlar ortaya atarlar ve bu şekilde felsefede asıl anlamıyla dogmatizmi sonsuza kadar imkansız kılarlar. O zamanlardan sonra bütün filozoflarda herhangi bir şekilde bilginin eleştirisi hakkında düşüncelere rastlarız. Kant ise dogmatizm deyimini XVII. yüzyılın (Descartes, Leibniz, Wolf) metafizik sistemleri hakkında kullanmak gerektiğini söylüyordu. Ancak Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi" adlı eserindeki dogmatizm tanımı, bu kavramın daha dar bir anlamı olduğunu gösterir: "Dogmatizm, saf aklın kendi gücünü eleştirmeksizin yaptığı ameliyedir" Böylece Kanl'a göre dogmatizm, insan aklının metafizik yapıp yapmamak konusundaki yeteneğini önceden araştırmadan metafizik yapan görüştür. Dolayısıylc yeni dönemin Kant'tan önceki sistemleri bu anlamda dogmatizmdir. Fakat bu, o sistemlerin her türlü bilgi teorisi düşüncesinden yoksun bulundukları ve temel olarak bilgi problemini bile henüz hissetmedikleri anlamına gelmez. Descartes ve Leib-niz'in bilgi teorisi tartışmaları bunu gösterir. Onun için burada genel ve esaslı bir dogmatizmden değil, özel bir dogmatizmden söz edilebilir: Mantıkî değil, metafizik bir dogmatizm söz konusudur.
Yüksel KANAR
DOĞAL HUKUK
Her yerde ve her zaman İçin geçerli, değişmez, en üstün ve en mükemmel olduğu ileri sürülen hukuk kuralları bütününe doğal hukuk denmektedir. Belirli bir ülkede ve belirli bir zamanda uygulanmakta olan hukuk kurallarından üstün olduğu, toplumun sorunlarına en uygun çözümler getirdiği ve bu nedenle de
pozitif hukuk kuralları üzerinde etkide bulunduğu kabul edilmektedir. İnsan tabiatından doğduğu savunulan doğal haklar, zaman ve mekâna bağlı olmadan her zaman için vardır ve onlardan vazgeçilmesi, başkasına devredilmesi mümkün olmayan temel hak ve hürriyetler şeklinde belirmektedirler. Orta çağda Kilise çevreleri, Yeni Çağ'da İse hümanist filozoflar tarafından savunulmuştur. Hugo Grotius (Öİ.1645) ile Samuel Pufendorf (öi.1694) doğal hukuk fikrinin temsilcileridir. Pratikteki hukuk, devletlerden ve toplumlardan önde geldiği savunulan doğal haklara yaklaştıkça mükemmelleşmektedir. Yaşama, hürriyet ve eşitlik doğal hakların başlıcaiarıdır. Çağdaş anayasalarda doğal haklar, temel hak ve hürriyetler kısmında düzenlenmekte ve bunlara atıflar yapılmaktadır. Doğal haklar, gerçek bir varlığı olmadığı, teorisyenlerin zihninde yatan bir hukuk idealini yansıttığı, savunanlar arasında görüş birliği bulunmadığı gibi bakımlardan eleştirilmiştir. Özellikle pozitif hukuk savunucuları, her yerde ve her zaman geçerli bir hukuk bulunmadığı, sadece en iyi uygulanan bir hukukun olabileceğini söylemişlerdir.
(SBA) Bk. Hukuk; İnsan Haklan.
DOĞRU
Doğru, tabiatla ilgili olarak kullanıldığında, gerçeğe, ilgili olduğu doğal nesneye uygun olan fikir ve düşünceye denir. Zihin alanında ise doğru, düşünme yasalarına uygun olan düşünceye denir.
Doğrunun karşıtı yanlıştır. Doğrunun, esas anlamı, önermelerden söz edildiği zaman, kabul edilmesi doğru olan sözün sıfatıdır, "Doğru önerme" sözünde olduğu gibi. Şahıslardan veya nesnelerden söz edildiği zaman doğru, hikaye ve rivayet edilen şey karşılığı olarak, gerçekten meydana gelen, gerçek anlamına gelir. Yani göründüğü gibi olan, gerçek nesne gibi. Örneğin taklit değil, gerçek İnci, gerçek bir delil, gerçek bir hatip, gerçek bir sanatkar gibi.
Doğru karşısında insan zihninin çeşitli lavır ve durumlarını anlatmak üzere, cahillik (bilgisizlik), şüphe, kanaat, kesinlik, bilim, inanç, yanılma (hata) gibi sözcükler kullanılır.
Özü bakımından ya da varlık itibariyle ger-Çek nesneler vardır. Ama bunun yanısıra doğru, bize daha çok veya daha az açık biçimde görünebilir. Bu nedenle aynı şeyi, biz şüpheli görürken, bir başkasına çok kesin görülebilir. Şurası unutulmamalıdır ki, tam olan zihin için her doğru aynı açık durumdadır. Böyle bir zihin için, o durumda, şüpheli ve olası kelimelerinin anlamı yoktur.
Ancak doğru karşısında bilgisizlik halini şüphe hali ile karıştırmamak gerekir. Çünkü şüphe, iki zıt iddia arasında zihnin gidip gelme halidir. Burada zihin, iki karşıt sav hakkında bil-gi sahibidir ve bunların birbiri ile çeliştiğini bilmektedir, ancak bu iki iddiadan hangisini kabul edip hangisini reddedeceğine dair ayır-dedici bir bilgiye ihtiyaç duymaktadır.
Doğru hakkında zihnin kanaat hali, herhangi bir aldanma korkusu ve payı ile tasdik halidir. Burada zihnin bir şeyi tasdik etmesinin nedenleri vardır, ama inkar etmesinin de nedenlerine sahiptir. Fakat tasdik etme nedenleri ona daha güçlü görünmekte ise de, inkar etme nedenlerini de ortadan kaldıracak kadar güçlü değildir.
Kabul ve tasdike götüren sebep, bizzat nesnenin içinde bulunduğu zaman, bu kabul bilim adını alır. Eğer tasdik sağlayan sebep, tasdik edilen şeyi teklif eden kimseden alıyorsa, bu tür kabul ve tasdike inanç veya iman denir.
Doğru hakkında zihnin aldanma ve yanılma durumu ile ilgili birkaç noktaya dikkat çekmemiz gerekeektir. Doğru, var ve mevcut olan şey diye tanımlanabilirse; yanlış da yargıların var olan şeylere uygun düşmeyen sınırlı ve zayıf bir zihin içinde var olacaktır. Yani yanlış veya hata, zihnin yargılarını mevcut olan şeylere uygun kılmayı basara mayısı dır. Yani yanlış, yargımızın mevcut olmayan şeye uygun olmayışıdır. Burada, bilmemek ile aldanmak arasında bir farklılık görülmektedir.
Bilgisizlik, doğruluğun bîr sınırlandırılmasıdır. Oysa yanlış ve hata, doğruluğun biçimsel inkarıdır. Bilgisiz olan kimse, aldanan kimse gibi, hiçbir şeyi bilmez; fakat aldanan kimse bir şey bilmez, ama bildiğine İnanır. Öyleyse
yanılma ve yanlış, kendini bilmeyen kimsenin bilgisizliğidir. Bizzat kendisi hakkında bir bilince sahip olan bir cehalet, insanı yanlıştün oldukça fazla ve güvenli bir koruyucu olacaktır. Bilindiği üzere, bilmeyi tasarlamak; bilim için en büyük engeldir. Çünkü bu durumdaki insan, ancak sahip olduğuna inandığı şeyin peşine düşer ve ancak onu arar.
Hasan ŞAHİN
DOĞRULAMA
Doğrulama özellikle deneysel yöntemde bir varsayımın sınanması sırasında yapılan işlemlerin bütününü ifade eder. Bilinen bir önermenin doğru veya yanlış olduğunu uygulama ya da karşılaştırmalar yaparak araştırmak ve incelemektir. Yine bir varsayımın veya bir inancın kapsadığı sonucu gözlemlenen olaylarla karşılaştırarak denetlemek, yani doğrudan doğruya gözlem yaparak kontrol etmektir. Başka bir ifadeyle doğrulama, geçerliliği ispatlanmamış bir önerme ya da bir önermeler dizisinin doğruluğunu tesbît etme İşleminin bütününe işaret eder. Deneysel bilimlerde bir önerme deney ve gözlemlerle denenir. Bu deneme işlemi aynı zamanda dilsel planda bir doğrulama İşlemine de işaret eder. Bu durumda doğrulama terimi hem deney ve gözlem yapma İşlemini, hem de bu İşlemi yapan kimsenin zihninde tasarladığı bir takım işlemleri kapsar. Bu işlemler doğrulamanın dil ile ilgili yönünü meydana getirir.
Doğrulama, sözdizimİ (sentaks) açısından doğrulama, anlambilim (semantik) açıdan doğrulama, felsefi açıdan doğrulama, mantıksal açıdan doğrulama gibi türlere ayrılır. Örneğin sözdİzİmi açısından bakıldığında doğrulama, bîr önermeyle başka bir önerme veya önermeler arasındaki mantıksal sözdizimi kurallarına göre işlem yapabilmekte iken; bilimsel (ya da deneysel) açıdan doğrulama, yukarıda geçtiği gibi deney ve gözlemler yardımıyla önermenin sınanması anlamına gelir.
Esasen pozttivistlerin, daha doğrusu "Viyana Çevresi" diye de adlandırılan mantıkçı pozitivizmin ortaya koyup geliştirdiği bir terim olan doğrulama, zamanla pozitivist felsefenin sınırlarından taşarak formel bilimler dışında kalan deneysel ve sosyal bilimlerin de temel kavramlarından birisi olmuştur. Bu görüşü savunanlara göre bir İfadenin, bir görüşün ya da bir yargının doğru kabul edilebilmesi, onun denetlenebilir, doğruluğu ispatlanabilir ya da kısaca doğrulanabilir olmasına bağlıdır. Sınama, destekleme, güçlendirme ve kanıtlama gibi terimler doğrulamanın eşanlamlıları olarak yaygm biçimde kullanılmaktadır.
Doğrulama sırasında üç temel işlem gerçekleştirilir:
a) Doğrulanmamış önerme, belirli şartlar altında doğru olduğu tesbit edilecek şe-yin bir öncülü ya da bir varsayımı olarak ifade edilir;
b) Önermenin atıfta bulunduğu olguların deneysel gözlemleri yapılır ve çözümlenir,
c) Gözlemler önermenin temsil etmeyi amaçladığı gerçekliğe uygun düşüp düşmediğini ya da ne oranda uygun düştüğünü gösterecek önermeyle ilişkilidir. Çeşitli uygunluk dereceleri sözkonusudur. Uygunluğun, yani önermeyle gerçek arasındaki uygunluğun hiç olmadığı durumlardan tutun da, tam uygunluğa varıncaya kadar uygunluk dereceleri doğrulamayı meydana getirir. Bu şekilde kavram sal laştı-rılan doğrulama, İstatistiksel olarak hesaplanabilir ve eldeki amaca uygun karşılık derecesi anlamına gelir. Bu basamak, başarılı bir bilimsel araştırmanın sonucu olarak görülür.
Doğrulama bilimsel yöntemin anahtar unsurlarından biridir,
a) Doğrulama yeni bir teorinin kaynağı ve yeni önermeleri halihazırdaki mevcut teorik sistemlerle bütünleştirme aracıdır. Teorik yenilik ve sistematikleştirme hem deneysel doğrulama, hem de mantıksal tümdengelim yoluyla olur;
b) doğrulama, kendilerine "bilimsel yasa" adı verilen genel geçerliliğe sahip önermeleri ispatlama yöntemidir. "Bilimsel yasa", basitçe önermelerin tekrar tekrar doğrulandığı ve bu nedenle de yüksek derecede önceden tahmin edici değer ve güvene sahip olduğu anlamına gelir;
c) Doğrulama, bilimsel bilgiyi, sınanmış ve sınanabilir teoriyi ve düzenlenmiş İlgili olguları biriktirme aracıdır. Bilimin gelişme temeli de böylece ilerler;
d) Doğrulama, önermeyi ve denetimin üzerine dayandığı sınanmış önermeler ve düzenlenmiş olguları sonuç olarak verir. Bu işlemler, Özgül olarak uygulanabilir bilgiyi gerekti kılar.
Amaç ve yöntem açısından bakıldığında İse, doğrulama şu üç temel tipe ayrılabilir:
1- Tek-radama yoluyla doğrulama: Kaydedilen olguların doğruluğu ya da gerçekliğini kontrol etmeye yönelik bir araştırma prosedürünün tekrarlanmasını ifade eder. Burada amaç bulguları desteklemek ya da ispatlamak suretiyle doğruları kanıtlamak ve yöntemleri sınamaktır.
2 -Tutaıiıhk aracılığıyla doğ/ulama: İspatlanmış teorik sistemlerin unsurlarıyla mantıksal lutar-lılıklarınıgöstermek suretiyle teorik önermelerin doğruluğunu ya da en azından kabul edilebilirliğini tesbit etmeyi ifade eder. Bilim felsefesinde doğruluğun sınanması için İki genel ölçüye gerek vardır. Birincisi İç uygunluk, değeri dış uygunluktur. Burada şu soru sorulur: Bu teori mantıksal olarak kendi kendisiyle ve teorinin mevcut yapısıyla tutarlı mıdır?
3-Kafşı-lıklılık (Mütekabiliyet) doğ/ulaması: Teorinin dış gerçekliği tanımlayıp tanımlamadığını ya da ne oranda tanımladığım belirleyecek teorik önermelerle deneysel gözlemleri birbirine bağlama işlemine işaret eder. Bu tip doğrulama varsayım diye alınan ve olgusal bir öndeyi İle dış gerçekliğe uygunluk deercesini kapsayan teorik Önermelerle başlar ve teori ile olgu, hipotezle gözlem, zihinsel işlemle bilimsel işlem arasında gidip gelerek bilimsel sürecin önemli bir parçasını oluşturur.
Doğrulaman yaklaşıma, bir başka deyişle mantıkçı pozitivizmin doğruluk anlayışına özellikle İ93û'lu yıllardan başlayarak eleştiriler yöneltilmiştir. Bunların en yaygın olanlarından birisi Kari R.Ropper'in doğrulama kavramına yönelttiği eleştiriler ve onun yerine Önerdiği "yanlışlama" (falsificalion) terimidir. Popper'e göre bir teori hiç bir zaman nihai anlamda doğru la namaz, ama kesin olarak yanlış-lanabilir. Fakat bir bilim tarihçisi olan Tho-mas S.Kuhn yanlışlamanın da aslında doğrulamanın simetriği olduğunu, bu nedenle lıem doğrulamanın, hem de yanlışlamanın nihai an-
lamda yapılamayacağını savunmuştur. Doğrulama ilkesinin genel olarak istatistiksel bir niteliği olduğu ve "bir olgu ne kadar doğrulanırsa" bu olgunun olabilirlik derecesini yükseltir, yoksa o olgunun tüketici biçimde teori tarafından kapsandığı anlamı çıkmaz." Terimi savunan Yeni-pozİtivistier (örneğin H.Reichen-bach) çıkmıştır. Ancak bir önermenin bir bilgi olarak kabul edilebilmesi için doğrulanması gerektiğini, doğrulanamayan önermelerin ise ya totolojik ya da anlamsız olduğunu iddia eden mantıkçı pozitivizm, yukarıdaki saldırılar sonucu büyük ölçüde gerilemiş ve madem anlamlı her önermenin doğrulanışı gerekir, o halde doğrulama İlkesinin kendisini nasıl doğrulayacağız sorusuna yeterli bir cevap bulamamıştır. Ancak bilim felsefesindeki bu anlamlara rağmen kamuoyunda bir olgunun bilimsel olarak doğrulanması, o olgunun kesin olarak ispatlanması anlamına gelmeye devam etmektedir.
(SBA)
DOĞRULUK
1- Düşüncenin gerçekle uyuşması, yargı ve önermelerin gerçeğe uygun olması, yani verilmiş bir olguyla uyuşması (içeriksel doğruluk),
2- Düşüncenin kendi kendisiyle uyum için de olması, çelişik olmaması (biçimsel doğruluk) diye ikiye ayrılır.
Doğruluk, doğru olan önermenin sıfatıdır. Fiilen tecrübe edilmiş olan şeyinde sıfatıdır. Doğru, deney doğrusu ve akıl doğrusu olmak üzere ikiye ayrılabildiği gibi, doğruluk da deneysel doğruluk ve aklî doğruluk diye de ikiye ayrılabilir. Zamana, belirli şanların bulunmasına ve belirli bir zaman diliminde gerçekleşmeye bağlı olan doğrulara, olgu doğrularına sıfat olan doğruluğa, deneysel doğruluk denir. Nedenİyalnızca akılda bulunan, zamana bağlı olmayıp zaman üstü olan, her zaman ve her yerde geçerli olan doğruların sıfatı olan doğruluğa da mantıkî doğruluk/aklî doğruluk adı verilir. Bilimsel doğruluğun mukabili varlıksal doğruluktur.
Kimi müslüman bilginlerin terimler sözlüğünde, doğruluk "Hakk" sözcüğünün aynısı olarak görülmüştür. Dolayısıyla bu anlamı kabul edersek doğruluğun karşıtının batıl olması gerekir. Oysa doğruluğun karşıtı yalancılıktır. Buna göre doğruluk daha çok sözlerde geçerli ve yaygındır. Hakk anlamında doğrulukta, uygunluk olgu yönündendir; Sıdk anlamına doğrulukta uygunluk hüküm yönündendir. Bu nedenle karşıtı "batıl" olan doğruluk (Hakk) ile, karşıtı "yalancılık" (Kizb) olan doğruluk (Sıdk) birbirinden ayırdedilmiştir. Bu durumda, hükmün doğruluğu (Sıdkı) ilgili bulunduğu olguya uygunluğudur; hükmün gerçekliği (doğruluğu), ilgili olgunun ona uygunluğudur.
Doğruluğun ölçüsü açık-seçikliktir: Aklın ilkeleri ki -bunlara ilk doğruluklar denı'lİr-açık-seçiktirler. Bunlar, isbata ihtiyaç duyulmadan her akıl yürütmede kullanılan ilkelerdir, akıl yürütmenin şartıdırlar.
Kişisel doğruluk veya kanaat yalnızca bir kimsenin kendisi için doğruluk irade eder. Objektif doğruluk (harici doğruluk) veya kesinlik, özü gereğince ve bütün zihinler için geçerli olan doğruluktur.
Hakikatin, yani doğruluğun ölçüsü, doğruluk vasfını taşımak için ilk önce bilinmesi gereken bir husustur. Bir şeyin, kendisiyle açık-se-çik bilinebileceği işarete ölçü denir. Bu İşaret bir şeyi başka bir şeyle karıştırmamıza engel olur. "Bu doğrudur, şu yanlıştır" şeklinde yargıda bulunduğumuz her defada doğruluğun ölçüsü bize kılavuzluk ediyor demektir. Öyleyse doğruluğun bizzat kendisinde doğruluğu iyice bilme İmkânı veren ve onu yanlışlıktan ayırmaya yarayan bir işaretin bulunması kaçınılmazdır. Doğruluğun sahip olduğu ve yanlışlığın sahip olmadığı bu işaret hakikatin ölçüsünün ta kendisidir.
Fakat burada hakikatin şu veya bu düzeydeki özel ve ferdi (kısmî) Ölçüleri değil, evrensel ve nihai ölçüleri sözkonusudur. Başka bir ifadeyle bizim sözünü ettiğimiz husus, hakikatin her türüne ail karckteristikve ayırdedici işaretidir. Evrensel ve nihaî hakikat ölçüsü, hakikatin her türünü niteleyen ve ayırdedicilik yapan
bir Ölçüdür. Bu ölçü, doğruluğun ve kesinliğin en son sebebini teşkil eder.
ölçünün yapısı ile ilgili bu açıklamalardan sonra, ölçünün kısımları hakkında ileri sürülen görüşlere temas etmek yerinde olacaktır.
I- Yanlış veya Eksik Ölçüler
1- İlâhî otorite ölçüsü: İmancılık (fideizm) adıyla bilinen bu ölçü gelenekçi ekol tarafından ileri sürülüp benimsenmiştir. Bu ekole göre akıl, imana başvurmadan kesinliğe ulaşmaya yapısı gereği elverişli değildir. Hiç kimse iman dışında güvenceye sahip olamaz. Bu görüşün olumlu ve olumsuz yanını dikkate almamız gerekir. Şöyle ki, iyi tesbit edilmiş ilâhî otoritenin hakikat içİnyanılmaz bir ölçü olduğu bilinmektedir. Fakat böyle bir ölçünün evrensel olması, bütün hakikatları hatta iç duyu hakikatlanna uygulanabilir olmasını gerektirir. Yine böyle bir Ölçünün nihaî ölçü olabilmesi, başka hakikatların ve kesinliklerin varlığını gerektirir. Örneğin vahy yollu bilgi bizzat başka birçok kesinlikleri gerekli kılar. Aksi takdirde ilâhî otorite ölçüsüne bağlı kısır döngü mümkün olabilir.
2- Genel muvafakat Ölçüsü: Bu ölçüyü ileri sürenlere göre, kendi haline bırakılmış fert, doğruyu yanlıştan ayırmaya kabiliyetsiz olduğu İçin, üzerinde İnsan cinsinin daima muvafık ve mutabık bulunduğu belli bîr doğru mevcuttur. Yani aynı şartlarda bulunan bütün insanların algıladıkları, anladıkları ve aynı bi-Çimde anlattıkları şeylere hakikat denir. Fakat İnsanlık, ancak fertlerin bir araya gelmiş hali olduğuna göre, böyle bir ölçüyü nasıl kullanabilecektir? Ayrıca böyle bir ölçü, şuur hakikatlanna ve özelliği İtibariyle bilimsel haki-katlara uygulanamaz. Çünkü bu lür hakikat-lar fertlerin büyük çoğunluğunun gösteremeyeceği sabrın sonucu elde edilir. Bunlara ilaveten, asırlar arasında delillerini toplamış, otoritelerini ortaya koymuş insanların bulunduğunu bilmek gerekir. '
3- Ortak duyu ölçüsü: Bu ölçüye taraftar olanlara göre, ortak duyunun kabul ettiği her şey doğrudur, onun karşı çıktığı herşeyyanhştır. Büıün insanlarda ortak olan doğal inançlar, hakikatin ölçüsüdür. Örneğin dış dünyanın gerçekliğine, cüz'î iradeye, bütün metafizik ve ahlakî ilkelere inanç, hakikatin yegane ölçüsüdür. Belirtmek gerekir ki, bu ölçüyü savunanlar, aklı ve aklın ilkelerini, çok kesin ha-kikatları ve sade Ön yargıları, birbirinden açık ayrı oldukları halde, birbirine karıştırmaktadırlar. Sonra, doğal İnançlarla kazanılan inançları birbirinden nasıl ayırmak gerektiğine çözüm getirilmemiştir. Doğal inançlar, bütün insanlarda müştereken bulunurken, kazanılmış, inançlar, bir ülkeye ya da bir devre (asra) özgü inançlardır. Nihayet genel muvakafal ölçüsünün taşıdığı bütün problemler, ortak duyu ölçüsü için de söz konusudur.
4- Doğruluğun çekiciliği (cazibesi) ölçüsü: Kimilerine göre, hakikatin ayırıcı ölçüsü, işareti, hakikata doğru İçimizde hissettiğimiz eğilimdir. Her kesinlik ve doğruluğun son sebebi, bizi inanmaya sevkeden bir içgüdü ile açıklanabilir. Gerçi zihin hakikata eğilimi tabii ve zorunludur. Ama bu, eğilimin, körü körüne ve ölçüsüz bir eğilim olduğu anlamına gelmez. Tam tersine insan zihni, bir kısım önermeleri kabul ediyor, diğerlerini reddediyorsa bu, onun kabul ettiği önermelerde, kabul etmediklerinde bulamadığı bir şeyi açıkça tanıdığı içindir. Ayrıca zihnin sebepsiz ve körü körüne hakikata doğru eğilim içinde olduğunu ileri sürmek demek, yalnızca Ölçünün varlığını değil aynı zamanda zihnin kendisini de inkâr etmek demektir. Çünkü zihin, bilme ve tanıma yetişidir. Öyleyse böyle eğilim, bir hakikat ölçüsünün varlığını gerekli kılar.
5- Duygu Ölçüsü: Bu görüştekilere göre, hakikatin ölçüsü akıl değil, duyguda aranmalıdır. Duygu, aynı zamanda ahlakİHğin de ölçüsüdür. Kim ne derse desin, haklı olduğunuzu hissediyorsanız, daha fazla bir şey aramaya, başka ölçü bulmaya gerek yoktur, haklısınız-dır. Oysa duygu, bütün duygu mertebesindeki olgular gibi, özü bakımından sübjektif, şartlara ve fertlere göre değişken olan bir şeydir, öyleyse duyguyu, hakikatin yanılmaz ve belirleyici işareti yapmak demek, bütün yanılma ve aldanmalara kapı açmak demektir.
6- Hakikatin kendi kendisiyle uyumu ölçüsü: Bu ölçüye taraftar olanlara göre, bir önerme ancak kesinkes doğru diye bilinen başka bir önermeyle uyuştuğu oranda doğrudur. Bu ölçü, esasında olabilirliği tesbit eder, fakat nesnelerin gerçekliğini tesbite yaramaz. Aynı şekilde o, düşüncenin kendi kendisiyle uyumunu gösterir, ama düşüncenin somut gerçeklikle uyumunu göstermez. Nihayet bu Ölçü, matematiğe uygulanabilir. Fakat fizikte, tarihte, genellikle varlıkları veya gerçek ve olası olguları İnceleyen bütün bilimlerde uygulanma kabiliyetinden yoksundur.
Hakikaten bu ölçü ve işaretleri zihinsel alanda aramak yerine, hayatın İçinde gerçekleşen eylemde görmek eğiliminde olanlar da çıkmıştır. Kimileri, hakikati ölçüsünün ahlâki hayatın zorunlulukları İçinde bulunabileceğine inanmış, diğer bazıları ise bu ölçünün genellikte eylem İhtiyaçları İçinde yer aldığını İleri sürmüştür. İkinci görüşü benimseyenlere "Ye-ni-Eleştiriciler", sonuncu anlayışı paylaşanlara "faydacılar" denmiştir. Fakat bu son iki görüşün de eksik ve eleştirilen birçok yönü vardır. Hakikatin ölçüsü olarak ödevi almak veya yaran kabul etmek, fertleri evrensel ve nihaî bir ölçüye kavuşturmaz. Çünkü bunların her ikisi de bireysellik yanı ağır basan eğilimlerdir.
2- Hakikatin Ge/çek Ölçüsü:Açıklık
1- Açıklık, her doğruluğun şaşmaz-yanılmaz işareti ve her kesinliğin iç motifi olan evrensel ve nihai ölçüsü, açıklıktan başkası değildir. Gerçekte, zihnimizin yanılabilirliği nedeniyle, doğru olan her şey zorunlu olarak açık değilse, açık olan her şeyin zorunlu olarak doğru olduğu İtiraz kabul etmez bir gerçektir. Keza, hangi düzeyde olursa olsun, her kesinlik ve doğruluğun, belirleyici bir nedenden (motiften) ölürü, daima doğrudan ve dolaylı, dahilî veya harici bir açıklığa sahip olduğu da sugö-türmez bir gerçektir;
2- Açıklık, esas itibariyle doğruluğun açıklığıdır. O, doğruyu görmede, zihnin tabiatıyla İlgili bir niteliktir. Açıklığın objektif bir yapısı vardır ve o zihin üzerinde etkilidir. Zihin, ancak açıkça farkettiği zaman doğruyu kabul eder;
3- Açıklığın zihin üzerindeki İşleyiş ve etkisine gelince, denilebilir ki, bu işleyiş ve etki, bir tür baskıdan ibarettir. Şöyle ki, bu baskı sayesinde zihin, hakikati görmemezlik imkansızlığı İçinde bulunur, yani hakikati mutlaka görmek zorunda bırakılır ya da hakikati görüp dururken onu görmediğine hükmedemez. Kesinkes ve kaçınılmaz biçimde hakikati gördüğüne hükmeder. Özetle, hakikatin evrensel ölçüsü, "kesinlikle kavramamak imkânsızlığından, hatta aksini kabul etmek imkansızlığından ibarettir" denilebilir.
Bu son ölçü hakkında da, kötü temellendiril-miş doğruların ve yanıltıcı açıklıkların bulunduğu ileri sürülerek İtirazlar yapılmıştır. Dolayısıyla, gerçek doğrulukları ve açıklıkları sahtelerinden ayırt etmek için başka bir ölçü gerekir, denilmiştir, öyleyse bu önerilen çare de meseleyi çözmeyen, üstelik hakikat insan zihninden bağımsız olsa da, kesinlik asla böyle değildir. Doğruluk ve kesinlik daima sübjektif bir unsuru kendinde barındırır. Çünkü herşe-ye rağmen, herkes ancak kendi gözleriyle görür ve bakar.
Öyleyse şunu itirafa mecburuz: Zihinsel planda kesinlik ve doğruluğun dereceleri olmasa da, pratik olarak akıllılar sayısınca ve hatta ahlaki karakterler ve huylar oranında doğruluk ve kesinliğin dereceleri vardır. Öyleyse yapılacak ilk eleştiri, insanın kendi kendini eleşl irisidir.
Hasan ŞAHİN Bk. Doğnı.
DOĞRUSAL PROGRAMLAMA
Matematik ve istatistik tekniklerin ekonomik faaliyetlerin değerlendirilmesinde, sevk ve idare problemlerinin çözüm 1 enmesindeki rolü ve etkisi özellikle önemli olmuştur. Hızla gelişen yeni matematiksel teknikler, karar alma sürecine kolay çözüm yolu getiren nitelikleri ile gerek özel, gerekse kamu sektörünün ekonomik faaliyetlerinde etkinlik kazanmıştır. Sınırlı kaynak İmkânlarını belirli amaçların gerçekleşmesine yöneltmek, doğal bir zorunluluğu da beraberinde getirmektedir. Mevcut kaynakların belirli programlara yöneltilmesindckı amaç, kaynak dağılımlarının optimum çözümünü sağlayacak nitelikte olması ve tercihler seti için en iyi bileşimi vermesidir.
Matematiksel bir teknik olarak "doğrusal programlama", değişik nitelikteki ekonomik faaliyetlerin karşılaştığı ya da meydana getirdiği birbirinden bağımsız faktörlerin, sınırlı kaynak imkânlarına bağlı olarak en uygun bileşimde biçimlenmesine önemli katkılarda bulunmaktadır. Temel olarak doğrusal programlama, bütün ayrıntıları bilinen şartlar altında uygun bir karar alma aracıdır. Bununla beraber, rekabetçi şartlara bağlı karar alma durumlarında, örneğin "oyun teorisinde", doğrusal programlama, gerek stratejiler vektörünün tespit edilmesinde, gerekse oyunun kesin sonucunun tesitinde tam çözüm getiren niteliği ile bu teorinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
Doğrusal programlamanın temeli, matematik biliminin en eski teorilerinden birisi olan "Aynı Anda Çözülebilir" eşitliklere dayanmaktadır. Ancak matematiksel bir programlama olarak geçmişi yenidir. Doğrusal programlamanın ilk ve kapsamlı teorik tartışması, ünlü Rus matematikçisi L.V. Kantorovich tarafından yapılmıştır. Buna karşıhk tekniğin bütün sistematik açıklamalarını yapan ve uygulayan Amerikan matematikçisi G. Dantzing olmuştur.
II. Dünya Savaş/nda büyük askeri ve sivil harekât herşeyden daha çok bu faaliyetlerin sistematik planlamasını ve koordinasyonunu gerektiriyordu. Leonticfin t emelde sektörlcrara-sı ekonomik ilişkileri açıklayan, fakat optimi-zasyon gibi bir amacı olmayan girdî-çıktı modelinin rehberliğinde doğrusal programlama konusu araştırılmaya başlandı. Sözkonusu araştırmalar ilk defa ABD Hava Kuvvctlcrİ'n-de yapılan planlama çalışmaları içinde yürütülmüş ise de 1947 yılına kadar programlama problemlerinin genel formülasyonunu yapmak mümkün olmamıştır. ABD Hava Kuvvet-leri'nin bir araştırma örgütü olanRANDCor-poration'da Dantzing tarafından 1947 yılmda planlamakta olduğu lojûtik faaliyet ve probtemlerin, bugün bizim doğrusal programlama dediğimiz şekli aldığına dikkat etmiş ve bu Özelliği, henüz tespit edilmemiş matematiksel bir yapı olarak yorumlamıştır.
Dantzing'in bu konudaki yorum ve çalışmaları J. Von Neumann, L. Hunvicz ve T.C.Ko-opmans gibi matematikçi ve iktisatçılar tarafından desteklenmiş ve bugün "Sİmpleks Me-tod" adını verdiğimiz metoda ulaşılmıştır. O gün için tamamen bir askeri planlama süreci İçinde saptanan teknik, bugün matematikçiler ve iktisatçıların geliştirdiği yeniliklere ekonomi ve sevk/İdare problemlerinde matematiksel bir analiz aracı olarak çok yaygın bir uygulama alanına kavuşmuştur. Özellikle gelişen bilgisayar imkânları, tekniği, bugün işletmelerin her safhasında başarı ile kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Malî analizler, kaynak kullanımları, bütçeleme hatta muhasebe işlemlerinde bile egemen hale gelen teknik, geniş kapsamlı ve değişik ilişkilerden etkilenen sevk ve idare problemlerinin çözümünde temel metod olarak kullanılmaktadır.
Doğrusal programlama, esas itibariyle, bir amacı belli sınırlayıcı şartlar altında maksimum ya da minimum yapan çözüme ne şekilde varılacağını gösteren matematik bir tekniktir. Bu yaklaşımın kavramsal çerçevesi, yani faaliyet denilen üretim birimleri arasındaki İİİş-kilerin analizine de "faaliyet analizi" denir. Faaliyet bir İktisadi işin yapılmasında, yani belli oranda İnputlann belli oranda üretime dönüştürülmesinde kullanılan yöntemi ifade eder. Doğrusal programlama matematik tekniği, çok sayıda faaliyetlerden oluşan, belli şartlarda optimal faaliyet setini çözmeye çalışır.
Görülüyor ki, doğrusal programlama sayısal çözümü veren matematik bir yöntem, faaliyet analizi ise bu yöntemin kavramsal içeriğini oluşturan bir analizdir. Aralarındaki bu sıkı ilişki nedeni İle "faaliyet analizi" ve "doğrusal programlama" çok kere aynı anlamda kullanılırlar.
Doğrusal programlama probleminde fonksiyonel ilişkilerin doğrusal olduğu varsayılmaktadır. Bu doğrusallık hem amaç fonksiyonu için, hem de sınır şartlarını belirleyen denk-
lemler için sözkonusudur. Bunlardan herhangi birinin doğrusal nitelik taşıması halinde problem doğrusal programlama problemi olmaktan çıkacaktır.
Doğrusal programlama probleminin ekonomide yaygın bir kullanım alanı vardır. Sözko-nusu analiz, bir fabrikadan bir endüstriye veya bütün bir ekonomiye kadar her çeşit üretim birimlerinde uygulanabilmektedir. Şimdi bir endüstrinin bir programlama modeli yardımıyla optimizasyona ulaşmak istediğini düşünerek, modelin nasıl kurulabileceğini ve modelde yer alan kavramların ne anlam taşıyacaklarım görmeye çalışalım.
Böyle bir problemin amaç fonksiyonu, toplam üretimin piyasa değerinin maksimum kılınması olabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu fonksiyonun doğrusal olması gerekecektir. Böyle bir fonksiyon şu şekilde yazılabilir:
Z =
C2X2
+ c,,x
nAn
Burada X|,X2, ...,xn endüstri tarafından üretilen n sayıda mal, cj_, C2, cn ise bu malların piyasa fiyatlarıdır.
Öte yandan bu endüstride üretim belli miktarda kaynakla gerçekleştirilebilir. Endüstride m tane b miktarda kaynak olduğunu ve her maldan da bir birim üretmek için gerekli kaynak miktarlarını gösteren input (girdi) katsayılarının (ajj) bilindiğini kabul edelim. Buna göre sınır şartlarını belirleyen denklemler sistemi,
b2
amlxl + am2x2
mnxn
olacaktır. Ayrıca sistemde bilinmeyen değişkenler olarak yer alan x'lerin, yani üretilecek mal miktarlarının negatif olamayacağı şeklinde bir diğer sınır şartının da belirtilmesi gerekir. Buna göre, (xı,X2,..,x]1) ş.0
yazılacaktır. Şimdi bu sistemi cebirsel ifadelerle özetleyecek olursak,
Z = E: C:Xj
doğrusal fonksiyonu ve
E;ajjX: 4 bj (i = 1,.... mvcj ~ 1..., n)
Görülüyor ki, doğrusal programlamada bilinmeyen sayısı denklem sayısından büyüktür. Başka bir deyişle n > m dir. Bunun sonucu olarak nihai çözümde n-m kadar x değişkeni sıfır değer alacaktır. Dolayısıyla bu endüstride, hangi mallardan ne miktarda üretilerek toplam üretim piyasa değerinin maksimum kılınacağı, çözüm sonucunda anlaşılacaktır,
Doğrusal programlama değişik şekillerde çözümlenebilir. Bu çözüm yollarının en basit şekli, kısıtlayıcı ilişkilerin ikili eksenler üzerinde doğrular olarak çizilmesi ve uygun çözüm alanının saptanmasıdır. Doğrusal programlama problemlerinin çözümünde grafik yöntemlerinden yararlanabilmek için, sözkonusu problemlerin en fazla üç değişkeni ihtiva etmesi gerekir. Çünkü üç boyuttan daha fazlası için grafik çizimi yapılamamaktadır.
Bazı hallerde maıriks cebir aracılığı ile tam uygun çözüm alanının saptanması İmkânı vardır. Ancak matriks çözüm her doğrusal programlama ilişkisinde mutlaka amaç fonksiyonunun maksimum veya minimum kılan çözümünü getirmeyebilir. Bununla beraber matriks Çözüm ile saptanan değişken değerleri mutlaka uygun çözüm alanı içinde yer alırlar.
Doğrusal programlama çözümlerinin en mükemmel şekli olan sİmpleks metod; her tip doğrusal programlama çözümlerinde kullanılabilir niteliktedir. Sİmpleks metod uygulamasında programda içerilen değişken sayısının çözümün pratik olarak izlenmesinde hiç bir
olumsuz etkisi olmadığı gibi aksine bu İlişkiyi kolayca İzleme imkânı kazandırıcı niteliği vardır.
Mustafa SEVÜKTEKİN Bk. Gircli-Çıktı Analizi; Oyun Teorisi
DOĞUM KONTROLÜ
Çocuk düşürme ve aldırma, gebeliği önleyici önlemler alma, kısırlaştırma gibi yollarla doğurganlığı kontrol altına alarak doğumlar arası süreyi ve doğum sayısını ayarlamayı amaçlayan kısıtlama yöntemlerinin tümüne doğum kontrolü adı verilir. Nüfus Planlaması, aile plan/aması da denilir.
Gebelik öncesi ve sonrası olmak üzere iki ayrı dönemde farklı yöntemlerle gerçekleştirilen bu uygulamayı, gözlenen amaçlar yönünden üç ayrı düzlemde irdelemek mümkündür: 1- Kişisel bakımdan doğum kontrolü: Özellİk-lc feminist eğilimlerin ortaya çıkışından ve etkin olmaya başlayışından sonra kadını İstemediği çocuktan kurtarma amacıyla uygulanan yöntem; 2- Mikro-ekonomik yönden, aileplan-laıûası: Geçim ve eğitim şartlarının ağır olduğu gerekçesiyle ailelerin yetiştirebilecekleri sayıda çocuk edinmesi gerektiği düşüncesinin vurgulanmasıyla gündeme getirilen öneri; 3-Makro-ekonomik açıdan, nüfus planlaması: Ekonomik büyüme ve kalkınma hesaplarının orta-vadeli planlamalara dayandırılmasından ötürü, nüfus artışının olumsuz bir etken olarak işlev vermekte bulunduğu noktasından çıkılarak uygulamaya konulan plan.
Buna bir de, bunların tümünün temelinde yatan TMalthus'un "kaynaklar aritmetik olarak artarken, nüfus geometrik diziyle artmaktadır" gerekçesine dayalı "dünyada açlık tehlikesi" korkusunu ekleyebiliriz. Geniş çaplı ve sürekli etkileme ve güdümlcme kampanyalarıyla kadınların, ailelerin ve halta devletlerin özendirilmesine karşın, adına ister doğum kontrolü, isler aile planlaması, isterse nüfus planlaması denilsin bu yöntem ve uygulama bir çok yanlış varsayımlar üzerine oturmaktadır.
Nitekim, doğum olayının kadının biyolojik ve psikolojik açıdan sağlıklı ve dengeli kalabilmesinde başlıca etken olduğu, doğumdan kaçınmanın kadını daha yeni ve çüzümsüz kimi sorunlarla karşı karşıya getirdiği ve bu sorunların çocuk veya çok çocuk doğurmadan ötürü karşılaşilagelen sorunlara göre çok daha büyük ve yıpratıcı bulunduğu, "insan sağlığfy-le uğraşan uzmanlarca belirlendiği gibi; çok çocuklu ailelerin de karşılaştıkları açmazların gerçekte çocukların çokluğundan değil, özendirmelerle ayakta tutulan "küçük aile" biriminin yetersizliğinden kaynaklanan bir "küçük aile sorunu" olarak ele alınmak gerektiği ailenin doğal çerçevesinin korunması durumunda çocuk sayısının kesinlikle "olumlu" ve "yararlı" bir öğe olarak işlev vereceği gibi hususlar herkesin kolaylıkla gözlemleyebileceği bir gerçektir. Öte yandan, uzun-vadeli ekonomik planların perspektifinde değerlendirilmesi durumunda nüfus artışının hareketlendirici bir öğe olarak işlev vereceği gerçeği de gözardı edilmektedir.
Tüm bu gerçeklere karşın, bunu vurgulayan bilim adamları ve uzmanların seslerine kulak tıkanarak kampanyaların hala sürdürülmesinin sebebi araştırıldığındaysa, karşılaşılacak tek gerçek gerekçe, yeryüzünün statükosunu ve sürmekte olan dengeleri koruma kaygısı olacaktır. Allah'ın insanların geçinebilmeleri için gerekli tüm imkanlarla donatmış bulunduğu Yeryüzün'deki yeterli kaynaklan, içine düştüğü rasyonalizm ve pozitivizm kuyusunun dibinden "kıl kaynak" olarak değerlendiren Batı İnsanı, pastadan aldığı büyük payın sürme güvencesini yeryüzünün kapılarını başkalarına kapamakta bulmuştur. Çünkü, buna bir de tarihteki "kavimler göçü"nün etkisini, Batılının bukorkulu düşten kurtulmayıyım eklersek, doğum kontrolü için sürdürülen gönüllü ve insancıl çırpınışlar daha aydınlık bir biçimde değerlendirilebilir.
(SBA) Bk. Cinsellik; Feminizm; Kadın.
DOĞU PSİKOLOJİSİ
Doğu psikolojisi yeni kullanıma girmiş bir te-
rim olup psikolojide Doğulu ve Batılı tavırların ortak bir yöntem ve çatı içerisinde bütünleştirilmesini amaçlayan yaklaşımla şekillenmiştir. Doğu psikolojisi genellikle gerçeğe sezgisel yoldan ve manevî temrinlerle ulaşılabileceği görüşünü yansıtır ve bu yönüyle de gerçeğe deneysel açıdan yaklaşan Batı psikolojisinden ayrılır.
Doğu, yüzyılımızın ikinci yarısından önce, psikiyatri tarihine yalnızca ilk ve ortaçağlarda ruh hastalıklarının durumu başlığı altında konu oluyor ya da ruh sağlığı hizmetlerinin geri kalmış alanlarda yürütülme güçlükleri veya kültürlere özgü psikolojik durumlarda Do-ğu'dan söz ediliyordu. Batılı halk ve aydınlar katında Doğu kavramı, egzotik anlamlar çağrıştırıyordu. Ancak yüzyılımızın ikinci yarısından itibaren Doğu kavramının psikiyatri ve psikoloji çevrelerinde çağrıştırdığı anlamlarda önemli değişiklikler oldu.
Bu değişimi sağlayan faktörlerden en önemlisi, daha önce Çin ve Japonya dışına çıkamamış Zen Budizm'in Batı düşüncesini de bilen bir Zen ustası olan Dr.D.T.Suzukİ aracılığıyla Batılı düşü nü r, sanatçı ve failim adamlarına aktarılmasıdır. Suzuki, yaptığı bu çalışmalarda özellikle Zen Budizm'in bir yaşama sanatı olduğunu vurgulamıştır. Onun çalışmaları sayesinde Batılı bir çok aydının Zen Budizm nez-dinde (Budizm, Hinduizm, Taoculuk gibi) Doğu dinlerine ilgileri artmış, bu konuda bir çok popüler kitap yayınlanmıştır. Ünlü psikolog Cari Gustav Jung'un Suzuki'nin Zen Budizm kitabına ön söz yazması. Karen Horney ve diğer bir çok psikiyatr ve psikologun konuyla yakından ilgilenmeleri, Suzuki'nin bu insanlarla bizzat toplantılar yapması. Zen Budizm'in takdir ve kabul görmesine yol açmıştır. Erich Fromm, Zen Budizm'in öğretilerini daha sonra "İnsancı Psikoloji" adını verdiği teorisinin köşe taşlarından biri yapmıştır. Doğu dinlerine bu ilgi aydınlarla sınırlı kalmayıp özellikle gençler arasında da sürmüş; bir çok genç Do-ğu'nun yaşama sanatını benimseyerek öğrenmeye çalışmıştır.
Geriye doğru dönülerek bir değerlendirme yapıldığında, Batı'daki hümanist psikoloji yaktaşımlarının, batılı hayat tarzına karşı çıkan Beatnikler, Karşı Kültür Hareketi ve hatta 1968 Gençlik Hareketi ve Yeşiller gibi hareketlerin ortaya çıkışlarında bu Doğu etkisi belirgin olarak görülür.
Psikoloji ve psikiyatrideki Doğu kavramının Çağrıştırdığı anlam değişikliğine sebep olan İkinci önemli faktör, Doğu dinlerindeki uygulamaların birer tedavi tekniği olarak kabul edilmesine yol açan gelişmelerdir. Batıda Doğu kültürünün etkisinin yayılmasıyla Önce Yoga, meditasyon gibi teknikler, gevşeme amacıyla kendi kendine birçok kişi tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Bunu daha sonra Hintli keşiş Maharishi Mahesh Yogi'nİn basitleştirilmiş ve batılılaştırılmış bir meditasyon tekniği olan Transandantal Medİtasyon'u geliştirmesi ve öğrencilerinin uluslararası bir topluluk kurabilecek kadar artması izlemiştir. Bu tekniklerin etkilerinin deneysel çalışmalarla İspatlanmasının ardından (örneğin meditasyon sırasında kas gerginliğinde, duygusal ve duyusal tepki vermede, kalp atışlarında, kandaki laktat konsantrasyonunda azalmalar olurken deri direnci hızla artmaktadır. Bunlar ruhsal gerginliğin kaybolmasının işaretleridir.) Bugün psikolojik, hatta bedensel rahatsızlıkların tedavisindeki etkileri tartışılmaya başlanmıştır. Doğu kültürünün psikolojik tedaviye yansıdığı bir diğer alan ise cinsel işlev bozukluklarının tedavisidir. Doğu dinlerine bağlı olan insanların cinsel yaşantı biçimleri, iyileştirici sevişme teknikleri olarak Özellikle erken boşalma ve orgazm olamama problemlerine karşı Önerilmektedir.
Doğu kültürünün Batı psikolojisine etkilerinden en belirgin olanı ise son yıllarda Abra-ham Maslow'un kurduğu kişi üstü (transperso-nal) piskoloji ekolüdür. Maslow, kısaca Doğu bilgeliğiyle Batı bitiminin psikolojideki sentezi diye tanımlanabilecek kişi üstü psikolojiyi, psikoanaliz, davranışçılık ve insancı psikolojiden sonra psikolojide dördüncü güç olarak görmektedir. Bir başka deyişle, Doğu Psikolojisi kavramı, bugün Batı'da yeni bir yaşama sanatı öğretisi, potansiyel bir tedavi tekniği ve yeni bir psikoloji ekolünün temel bir unsuru
anlamına gelmektedir. Kavramın özünü ise Zcn Budizm oluşturmaktadır.
Erich Fromm'a göre Zcn Budizm, Hintlinin akılcı ve soyut düşünce biçimiyle, Çinlinin somuta ve gerçekliğe dönük zihin yapısının bir karışımı olan aydınlanma yolu (satori) demektir. Batı kültürü ise insanın otomatlaştiğı, kendisine ve tabiata yaban cılaştığı bir bunalımı yaşıyor. Batı bu noktaya, Descartes'tan itibaren insanının düşünce İle duygusunun arasını açmasıyla; duygusal yaşantıların akıl dışı kabul edilerek reddedilmesiyle gelmiştir. Batılı İnsan, maddî alanda birçok başarılar kazanmış, fakat bunlar kendi iç dünyasının anlamını kaybetmesi pahasına olmuştur. Sonuç, yalnızlık, güvensizlik, anlamsızlık, korku ve mutsuzluktur. Batı dinlerinde Tanrı (God), tabiat üstü kurtarıcı bir baba olarak görülmektedir. İnsan gerçeğine uymayan, onun kendi yolunu izleyerek aydınlanmasına engel olan bu din anlayışı Batı insanının sorunlarına çözüm bulamaz.
VVİlliam Barrett'e göre ise Batı kültürü Mu-sevİlik'İnveEski Yunan'ın eseridir. Her iki dayanağı da ikicidir (dualist).Muscvilik'tenTan-rı'nııı insandan koparılması, Yunan'dan ruhun maddeden koparılmasını miras olarak almıştır. Batı kültürü kendi problemlerine çözümü kendi kültür mirası içinde arama anlayışını bırakmalıdır.
Görüldüğü gibi hem Fromın, hem Barrett ve onlar gibi düşünen bir çok kişi. Batı insanının mutlu olması için Doğu'ya yönelmesi gerektiği konusunda birleşmektedirler.
Batı psikolojisi içindeki yüzyılımızın ikinci yarısında başlayan bu Doğu etkisi ne zamana kadar sürecek? Batılılar kimi aydınlarının önerdikleri bu yeni yaşama sanatını öğrenip benimseyecekler mi, yoksa Doğu'nun yaşantı biçimleri Baıı'nın modern kurumlarında uygulanan birer tedavi tekniği olarak mı kalacak? Bütün bu sorulara verilecek cevaplar. Doğu psikolojisi kavramının gelecekte alabileceği muhtevaları belirleyecektir.
Doğu psikolojisi ve Doğu dinleri ile ilgili ya-yıniarda İslam dinine bakış çok farklıdır. İslam'ın Batılı bir din olarak kabul eden görüşlere olduğu kadar, özellikle İslam tasavvufu'nu mistisizm genel başlığı altında Doğu dinleri arasında sayan görüşlere de rastlanabilmekte-dir. Burada İslam dini her İki bakışın hataları içine de düşmemek için değerlendirmeden uzak tutulmuştur.
(SBA) Ekz.: Psikoloji.
DÖVİZ
1- Çeşitli Döviz Tanımları
Döviz piyasalarında temel araç olan döviz, madeni ve kağıt para şeklindeki tüm yabancı ülke paraları ile bu paralarla ödemeleri sağlayan her türlü hesap, belge ve araçlardır. Böyle bir tanını dövizi geniş anlamda kullanmaktadır. Dar anlamda döviz tanımına ise yalnızca yabancı ülke paralan cinsinden ödemeyi sağlayan her türlü hesap, belge ve araçlar girer. Geniş anlamda döviz tanımında yer alan unsurlardan dar anlamda döviz tanımı İçinde yer alan unsurlar çıkartıldığında geriye "efektif döviz" kalır.
1. Efektif Döviz
Yerel döviz kullanımına göre hemen hemen tüm bankalar müşterileri adına döviz alım ve satım işleminde bulunurlar. Bankalar müşterilerinin muhtemel taleplerini karşılamak için önemine ve yapılan tercihlere göre kasalarında efektif döviz bulundururlar. Bunda mevsim ve konjonktürel faktörler de önemli rol oynarlar. Örneğin ülkemizde bankalar Hac döneminde kasalarında başta Suudi Arabistan Rİyalİ olmak üzere B. Alman Markı ve ABD Doları bulundurmak zorunluluğunu hissederler. Hacca gidenlerin büyük bir kısmı yanlarında efektif döviz bulundurmak isterler.
2. Kaydi Döviz
Kaydi döviz bankalar aracılığıyla gerek müşterilerden, gerekse bankaların yabancı ülkelerdeki muhabirlerinden, şubelerinden, temsilciliklerinden alman emir üzerine hesaplan hesaba yöntemi şeklinde yapılan işlemlerdeki dövizdir. Kaydi döviz İşlemleri defter üzerinde kayıtlı işlemlerdir.
3. Majör ve Minör Dövizler
Dünyada hiçbir ülke sattığı mal ya da hizmetler karşılığında kendi milli parasıyla yapılacak ödemeleri reddedemez. Ancak bir ülkeye her zaman o ülkenin parasıyla ödemede bulunmak imkânı olmayabilir, örneğin ülkemizin Japonya'dan yapacağı ithalatın bedelini ödemek İçin elinde yeteri kadar Yen bulunmayabilir. Bu durumda ödemenin Yen'den başka bir parayla yapılması gerekecektir. Şüphesiz bu para uluslararası piyasalarda en çok aranan paralardan birisi olacaktır. Demek ki, bir ülkenin uluslararası ödemelerini kolaylıkla yapabilmesi için önelikle genel kabul gören yabancı paraları sağlaması zorunludur. Bu tür yabancı ülke paralarına, uluslararası ticarette kullanılabilirlik ve konvmîbilue dereceleri yüksek olduğu için majör paralar denilmektedir. Doları, B. Alman Markı, Japon Yen'i, İngiliz Sterlini, Fransız Frankı, vb. majör dövizlere birer örnektir.
Dünyada enflasyon oranı yüksek, ödemeler bilançosu sorunları olan birçok ülkenin paraları uluslararası ticarette fazlaca aranan paralar değildir. Bunlara daha az kullanılan kon-vertibilitesi sınırlı paralar olduklarından mİ-nor paralar denilmekledir (Yunan Drahmisi, İspanyol Pezetası, Portekiz Eskudosu vb.).
11. Konveılibilite
Bir ulusal paranın diğer paralara ve altına hiçbir kısıtlamaya bağlı olmaksızın dönüştürü-lebilmesinc konvertibiliıc denir. Böyle bir konvertibilite tanımına sadece pek az ülkenin parası girer. Günümüzde ayrıca tam olmayan konvertibilite biçimleri de vardır. Şöyle ki:
i) Yalnızca yabancıların ellerindeki ulusal paralara konvertibilite tanınabilir.
ii) Yalnızca belli bazı hesaplardaki paralara konvertibilite tanınabilir' Örneğin ülkeden sermaye kaçışını Önlemek için hesaplara konvertibilite tanınmaz.
iü) Yalnızca bazı paralara çevrilmeyi kabul etmek, diğerlerine kabul etmemek.
Konverlibil olan paralar uluslararası ödeme niteliğine sahiptir. Parasına konvertibilite tanıyan bir ülke dünya ticaretinde merkez bankası gibi rol oynar, sadece kağıt ve mürekkep karşılığında para üretmek suretiyle kâr sağlar.
Kuşkusuz bir ülkenin parasının konvertibili-te kazanması kolay değildir. Bunun için ödemeler bilançosunun İstikrarlı olması ve ülkenin spekülatif eylemlere karşı koyacak miktarda altın ve döviz rezervine sahip olması gerekir. Ayrıca sözkonusu ülkenin izlediği ekonomi politikalarının istikrarlı olması gerekir.
///. Döviz Kimimin Belirlenmesi
Döviz kurunun belirlenmesi sorunu, bir zamanlar dünyada altın standardı geçerliyken o kadar önemli değildi. Döviz kurunun belirlenmesi özellikle altına çevrilemeyen krj£it para sisteminde önem kazanmıştır.
1. Alım Standardında Döviz Kuru
Altın standardında altın külçelerin çok cüzi bir parayla altın sikkeye dönüştürülmesi ya da sikkelerin eritilip tekrar külçe haline dönüştürülmesi serbest olduğu için paranın üzerinde yazılan değerleriyle özündeki külçe altının değeri aynı olarak kalmaktaydı. Yani paraların özüyle sözü arasında tam bir doğruluk vardı. Hal böyle olunca döviz kurlarının belirlenmesinde hiçbir güçlük yoktu. Çünkü çeşitli ülkelerin paralarının birbirine göre değeri, ihtiva ettikleri ya da temsil ettikleri altın miktarına göre kolayca tayin edilebiliyordu.
Altın standardında döviz kurlarının sabitliğini altın noktaları çerçevesinde düşünmek zordur. Altın standardında, döviz kurları altın noktaları denilen iki sınır arasında değişmektedir. Altın noktalan altın giriş ve altın çıkış noktaları olarak iki noktadır. Bunun nedeni İki ülke arasında altınla yapılan ödemelerde taşıma, sigorta, darphane ve faiz masraflarının gözönünde bulundurulmasıdır.
2, Kağıt Para Sisteminde Döviz Kuru ve Belirlenmesi
Uluslararası ödemeler çoğu kez ulusal para-larınbirbîrleriyle değiştirilmesini gerektirmektedir. İşte ulusal paraların birbirlerine çevrilmesi zorunluluğu bunun hangi oran üzerinden olacağının saptanmasını gcrekıİrmektedir. Paraların bu mübadele oranına döviz ya da kambiyo kuru (paritesi) denir. Örneğin 1 Dolar=2200TLyada 1 DM= 1130 TL gibi.
Bîr ülkenin döviz kuru, o ülkenin ulusal para biriminin yabancı paralar cinsinden değerini belirlediğinden (İngiltere dışında) döviz kurunun yükselmesi ulusal paranın değerlenmesi, düşmesi ise ulusal paranın değer kaybetmesi demektir.
Görüldüğü gibi her paranın diğer paralar karşısında bir kurunun olması gerekir. İki para arasında doğrudan doğruya uygulanan kura düz kur (direk kotasyon) denir. Uygulamada bazen Türk lirasıyla önce Sterlin, sonra bu Sterlinle Fransız Frankı ve Frankla da Dolar satın alınabilir. Bu durumda Türk Lirasıyla dolar arasında bir kur oluşmuş olur. Buna "Çapraz Kur" denir.
Aslında düz ve çapraz kurlar arasında herhangi bir farkın oluşmaması gerekir. Ancak bazı ülkelerin uyguladıkları döviz kontrolleri ve katlı kur sistemleri nedeniyle düz ve çapraz kurlar arasında fark oluşmaktadır.
A. Satın Alma Gücü Paritesi (ppp): İki ayrı ülkenin kağıt paralan arasındaki parkeyi belirlemek için bunların satın alma güçlerinin dikkate alınması yolunda bir görüş vardır. En basit şekliyle satın alma gücü paritesi, ülke paralarının ne satın alabildiklerine göre değerlendirilmesidir. Bunun mantığı, bir Fransız cebindeki Frankları Sterline çevirip İngiltere'de harcadığı takdirde, Fransa'da Frankla satın alabileceği mallann aynısını İngiltereVe alıp alamadığıdır. Bu durumda örneğin fiyatlar İtalya'da % 10, Almanya'da % 3, ABD'de % 5 artıyorsa, İtalyan Lireti BAlman Markı'na karşı % 7, ABD Doları'na karşı da % 5 değer kaybedecektir. Bu arada B.AIman Mark'» da Dolar'a karşı % 2'lik bir değer artışı gösterecektir. Satın alma gücü parkesinde döviz kurunun en Önemli belirleyicisi iki ülke arasındaki nisbi fiyat farklılığıdır.
Satın Alma gücü paritesi görüşünü İsveçli İktisatçı Gustaw Cassel öne sürmüştür. I. Dünya Savaşından sonra altın standardını terkeden dünyada, paralar arasındaki paritelerin belirlenmesi için yapılan çalışmaların en eskisini satın alma gücü paritesi oluşturur.
B.Aız ve Talebe Göre Döviz Kimimin Belirlenmesi: Yabancı paraların fiyatları da herhangi bir malın fiyatı gibi arz ve talebe göre oluşur. Örneğin Türkiye ile ABD olmak üzere iki ülkeyi ele alalım. ABD çeşitli dış ödeme ihtiyaçları İçin piyasaya Dolar arzeder. Türkler de ABD'dekİ çeşitli Ödemelerini karşılayabilmek İçin Dolar talep eder. Bu durumda döviz piyasasında Dolar talebi Türk Lirası arzı demektir. Çünkü dolar satın alabilmek İçin karşılığında Türk Lirası ödemek gerekir. Bu durumda Türk Lirası talebi de Dolar arzına eşittir. O halde döviz piyasasını ya Dolar arz ve talebi ya da TL arz ve talebi şeklinde inceleyebiliriz. Bİz daha gerçekçi bir yaklaşımla açıklamalarımızda Dolar arz ve talebini gözönünde tutalım. Bu durumda piyasa dengesi, döviz (Dolar) arzve talep eğrilerinin kesiştiği noktada gerçekleşir. Denge kuru döviz arz ve talebini eşitleyen döviz fiyatıdır.
Şekil de D eğrisi Dolar talebini (TL. arzını) S eğrisi de Dolar arzını (TL. talebini) göstermektedir. Bu durumda döviz (Doların Türk parası cinsinden fiyatı döviz kuru) Pe'dir. Bir an için döviz kurunun daha yüksek düzeye, örneğin P.'e yükseldiğini varsayalım. Bu döviz kurunda denge sağlanamaz. Çünkü Türk malları ucuzlayacağğı İçin ABD'nİn ithalatı artar. Bu sırada ABD malları pahalılaşacağı için Türkiye'nin ABD'den olan İthalatı azalır. İşte bu iki birbirine ters etki nedeniyle Türkiye'de AP kadar bir döviz arzı fazlalığı ortaya çıkar. Bu fazlalık Dolar fiyatı üzerinde baskı yaparak Doların fiyatının Pe düzeyin inmesine neden olur. Benzer şekilde döviz fiyatının denge kurunun altına düşmesi durumunda ABD Dolarına karşı Türk Lirası değer kazandığı İçin ABD Türk mallarının pahalılaşması karşısında talebini kısar. Öte yandan ABD mallan Türkiye açısından ucuzladığı için Türkiye'de ABD mallan tüketimi artar. Bu iki etki karşısında HT miktarında Dolar talebi (döviz talebi) fazlası oluşur. Bunun sonucu olarak ABD Dolarının Türk Lirası cinsinden değeri yükselir.
Kuşkusuz döviz arz ve talebi sözkonusu paraların satın alma güçlerinin etkisi altındadır, örneğin ABD'de iç fiyatlar düşerse Dolar talebi artar. Çünkü ABD dışındaki ülkeler halkı aynı miktar kendi paralarıyla daha fazla miktar ABD malı satın alabileceklerdir. Bununla birlikte ABD doları yalnızca ABD'den mal satın almak için talep edilmez. ABD'ye sermaye yatırmak ya da borç ödemek için de, ABD Doları talep edilebilir. Ancak sermaye hareketini fiyat düzeyinden daha çok faiz oranına ve yatırımların karlılığına bağlıdır. Dolayısıyla döviz arz ve talebinin yalnızca paraların satın alma güçlerine bağlı olduğunu söyleyemeyiz.
C. Peşin (Spot) ve Vadeli (Forvvard) Döviz Kum: Spot döviz kuru, alışverişle İlgili anlaşmanın yapıldığı günkü döviz kuruna denir. Spot alışverişlerde döviz kuru anlaşmasının yapıldığı günü izleyen İki iş gününü kapsar. Cumartesi ve Pazar, İşgünü olarak kabul edilmez. Dövizlerin gelecekte belirlenen bir tarihte alışverişini öngören ve bugünden saptanan döviz kuruna vadeli (Forward) döviz kuru denir. Bugünü takip eden İki iş gününden daha uzun bir süre sonra üzerinde anlaşılan bir kur üzerinden döviz alışverişi yapılabilir. Süre hesabında spot tarih (ikinci iş günü) başlangıç noktası alınır ve o tarihten İtibaren genellikle 1 ay, 2 ay, 3 ay, 6 ve 12 ay sonra saptanan ve sabit tutulan kur üzerinden döviz alışverişi yapılır.
IV. Başlıca Döviz Kuru Sistemleri
Attın para standardında döviz kurları paraların içerdikleri ya da temsil ettikleri altın miktarına göre belirlenirdi. Ancak günümüzde kağıt para sistemi geçerlidir. Bunun sonucu olarak döviz kurları serbest piyasada arz ve talep koşullarına göre oluşur ve değişir. Kağıt para sisteminde sabit ve esnek olmak üzere iki temel döviz kuru sisteminden söz edilebilir.
I- Sabit Kur Sistemi
Dövizkurlarındakİdalgalanmaların uluslararası ticaretle neden olduğu istikrarsızlıkları önlemek amacıyla hükümetlerin döviz kurlarını sabit tutmaya ya da belli alt ve üst sınırlar (bant) içinde kalmasına yönelik önlemler almaya yönelmektedir.
II. Dünya Savaşının bitiminden 1973 yılma kadar dünyada adına "Bretton Woods" sistemi denilen para sistemi sabit kur (sabit ayarlanabilir kur) sistemi çerçevesinde işlemiştir.
Sabit kur sisteminde döviz kurlarının istikrarı Merkez Bankası'nın döviz piyasasına alıcı ve satıcı olarak mü dalı el eleriyle sağlanır. Bunun için Merkez Bankalarının ellerinde yeterli miktarda altın ve yabancı döviz stokunun olması gerekir. Bu stoğa döviz ya da kambiyo istikrar fonu adı verilmektedir. Örneğin döviz kurları yükselmeye başladığı zaman Merkez Bankası piyasaya döviz sürer, tersine döviz kurları düşmeye başladığı zaman da döviz satın alır. İşte bu şekilde Merkez bankası tan-zîm alını satımları yaparak döviz kurlarını sabit tutar.
2. Esnek Kar Sistemi
Bir ülke parasının değerini tam bir serbesti içinde işleyen arz ve talep mekanizmasına bı-rakmışsa esnek kur sistemini kabul etmiş demektir. Bu sistemde arzve talep şanlarına göre döviz kurları her gün değişebilir. İlk bakışta normal olarak görülen böyle bir durumun önemli bir sakıncası vardır. Çünkü fiyatı her hangi bir mal gibi belirlenen şey, mal değil paradır. Para bizzat kendisi İçin değil er ya da geç başka mal ve hizmetleri satın .almak İçin lalep edilir. Yabancı ülkelerdeki malların fiyatları değişmediği halde paraların değerlerinin ikide bir değişmesi aynı malın bir gün daha pahalıya, bir gün daha ucuza alınmasına neden olur. Bu durum is. hayatında belirsizliklere neden olur.
İşte bu nedenle esnek kur sisteminde de Merkez Bankaları paralarının dış değerinde aşırı dalgalanmalar olduğunu görürse piyasaya müdahalede bulunurlar, örneğin Japon Yeni önemli ölçüde ABD Doları karşısında değer kazanıyorsa, Japon Merkez Bankası döviz piyasasında Yenle ABD Doları satın alarak Yenin bollaşmasına. Doların kıtlaşmasına çaba gösterir. Böylece Yen-'in gösterdiği değer artışını frenlemeye çalışır. Esnek kur sisteminin günümüzde dünyada gözlenen bu türüne "gözetimli" dalgalanma ya da "kirli" (dİrty floaıing) dalgalanma sistemi denilmektedir.
3- Döviz Koııtro/ü
Döviz kontrolü esas itibariyle maksimum bir etkinlikle ve bağımsız bir şekilde milli ekonomi politikası izlemek için milli ekonomiyi dışardan tecrit etmek arzusundan doğar.
Döviz kontrolü esas olarak döviz gelirlerinin belli bir fonda toplanması ve döviz tahsislerinin gene bu fondan, kamu otoritelerinin kararlarına göre yapılması demektir. Böylece döviz arz ve talebinin kontrol edilerek döviz kurunun sabit bir düzeyde tutulması imkân dahiline girmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu sistemde döviz kurları, talebin arzdan fazla olmasına izin verilmediği için istikrarlı bir seviyede tutulabilmektedir.
Döviz kontrolü sisteminde, artık döviz alış ve satısjarındaki serbestlik tamamen kaldırılmıştır. Her ekonomik birim elde ettiği dövizleri belli bir süre içinde merkez bankasına ya da yetkili kılınan bir bankaya satmak zorundadır. Bu zorunluluğa uymayanlara ağır ceza verilir. Döviz satışları da hükümetin iznine bağlıdır. Kamu otoriteleri gerek miktar, gerekse kullanılacağı yerler İtibariyle döviz taleplerini kontrol eder ve tahsisleri ona göre yapar. Böylece ülke döviz kontrol rejimini benimsemekle parasının konvertibilitesinden vazgeçmekte ve yoğun bürokrasiye katlanmak zorunda kalmaktadır.
Döviz kontrolü uygulamada basit bir İzin şeklinden bir hayli karışık ve kapsamlı şekillerine kadar uygulanabilir. Örneğin katlı kur sistemi gibi. Katlı kur sisteminde bir dövizin birden çok fiyatı vardır.
İlker PARASTZ Bk. Finansal Piyasalar; Para.
DUA
Allah'a ya da insan-üstü güçlere onu (veya onları) anma ve yalvarma, yalvararak O'ndan
birşey isteme anlamını taşır. Sözle gerçekleştirilen bu eylemin diğer ibadetlerden farkı, bİ-çinı ve törenden oldukça soyutlanmış olmasıdır. Hatla, Özel yerlerde ve özel manalarda gerçekleştirilen kimi özel dualar bir yana bırakılacak olursa, dua genelde ve geniş anlamda hiç bir törene bağlı bulunmayun, şekil şartlarından bütünüyle sıyrılmış, zaman ve mekan bakımından süreklilik gösteren, kulun yaratıcı-sıyla sürekli bir biçimde iletişimde olduğu bir ibadet olarak da tanımlanabilir. Bu tanım, diğer ibadetler içinde yer alan duaların bu özelliğini ortadan kaldırmaz. Şu var ki, diğer ibadetlerin içinde de, dua, ağırlıklı bir yer tutar ve Hz. Muhammed (s.)'in ifadesiyle dua ibadetin özüdür.
İnsan son tahlilde aciz bir varlıktır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, hiç bir zaman İnsanı bir çok noktada aciz bir yaratık olmaktan çıkaramayacaktır. Bu durumda, insan çok zaman kendi üstünde gücü yeter bir varlık arar; aranan öyle bir varlıktır ki, insanın gücü yetmediği her şeye gücü yetsin ve iradesi dışındaki her şey ona tabi olsun. Bazı İnsanlar, bir takım nedenlerle 'kahramanlar'ı, olağanüstülükleri görülen kişileri, peygamberleri ve daha başka büyük zatları bir takım beşeri nazları ve tutkuları, cinleri ya da melekleri veya kamu vicdanını temsil eden ortak bir takım değerleri 'putlaştırıp', sonuçla onları 'ilah' diye 'çağırırlar' ve güçsüzlüklerini onlara açarlar. Bu şekilde, ilah olmayanlara ilah demek onları ilah olarak çağırmak da 'dua'dır. Müşrikler, İlah adını verdiklerine yalvarırlar, onları ilah diye yardıma çağırırlar, kendilerinden yardım dilenirler ve çeşitli isteklerde bulunurlardı.
İlahi çağırma ve ona yalvarma hiçbir zaman sıradan bir çağırma değildir; dua, acizden
muktedire, küçükten büyüğe bir rica, bir İçtenlik, saygı ve boyun bükme gibi uygun bir biçim gerektirir. Aciz ve her şeyinde yaratıcısına ve Rabbinc muhtaçkula, düşen duadır; buna karşılık, Rabbe yaraşan ise kabul ve duaya karşılık vermektir.
Kur'an'da dua, çeşitli yerlerde üçe ayrı işleviyle anılır: Tapınma, yardıma çağırma ve istekte bulunma. Dua üzerinde duranlar onu içerik bakımından da üçe ayırmışlardır. Yüce Allah'ın adlarını ve sıfatlarını belirtilecek olan isteğe uygun bir biçimde sıralayarak dua; kişinin kendi aczini, güçsüzlüğünü, sıkıntılarını ve İçinde bulunduğu zorlukları dile getirmesi yoluyla yapılan dua; ihtiyaç ve işleklerin topluca sözkonusu edildiği dua. En makbul duanın bu üç durumu da içeren dua olduğu kabul edilir.
islam'da 'özel' diyebileceğimiz dualar da vardır. Bunlardan bir bölümü namaz İçinde yer alır. Aynı şekilde günlük hayatın çeşitli saflarında (örneğin yalarken, bir işe başlarken, bir İşi bitirirken, abdest alırken okunanlar gibi) okunması gereken çeşitli dualar so7.konu.su-dur. Buradan hareketle duanın insan hayatının tümünü kapsayan bir istek ve yakarış olduğunu görmekleyiz.
Duada dua eden kişi, kendi sesini dinleyen, derdine derman olabilecek ve kendisine merhametli olan, her şeye gücü yeten bir kud-ret'in varlığını yakinen hisseder. Beşeri düzeyin üzerine yükselir ve Rabbiyle aracısız olarak irtibat kurar, bir ferahlık ve genişlik duyar ve dünya kadar ağır bir yükü üzerinden alıp hamd ve şükürde bulunur.
Dua kulluğun ve halis bir İmanın neticesidir. Dua eden insan, Allah'ın bütün kaİnala hükmeden, en gizli şeyleri bile bilen, herşeyi işiten, bilen ve merhameti bol bir Rab olduğuna candan inanmıştır. Bu bakımdan, insan mutlaka zor durumlarında değil, her zaman dua içinde olmalı ve dua etmesinin bile duanın kabulü olduğunu bilmelidir.
Duada önemli olan, durumun gereği değil, kulun ihtiyacı ve işlemesidir. Olaya bu açıdan bakıldığında duayı şartlara bağlamanın pek doğru olmadığı sonucuna varırız çünkü dua
kadere imanın gereği ve sürekli bir göstergesidir.
Ali ÜNAL - Zübeyİr YETİK
DUYARLIK
Duyarlılık çevredeki veya bireyin İç dünyasındaki olay ve olguları genel olarak belirli bir yönde algılayabilirle yeteneğini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Psikolojide çeşitli alanlarda farklı anlamlarda ele alınmaktadır.
Davranışçı psikolojide duyarlılık veya duyar-lılaşma (sensitivization) alışmanın (habituati-on) zıddı bir anlama sahiplin Klasik şartlandırma teorisine göre, davranışlarımız çevreden gelen şartsız uyarıcılara karşı organizmamızın verdiği tepkilerden ibarettir. Örneğin göz bebeğimiz ışığa veya göze yaklaştırılan bir cisme küçülmek suretiyle tepki verir. Fakat Çevreden gelen uyanlar aynı türde devamlı olarak tekrar edilirse organizmanın verdiği tepkilerde de bir azalma meydana gelir. Gündelik hayatta bunun birçok örneğiyle karşılaşırız: Gürültülü bir caddeye yeni taşındığımızda günlerce uykumuz kaçar, oysa bir süre sonra dışardaki gürültüyü farkettnez hale geliriz. Bu olaya alışma denir. Ama bazan bir şartsız uyarıcı sürekli tekrar edildiğinde tepkilerde azalma olacağı yerde organizmada bir duyarlılık artışına neden olur. Bu öyle bir hal alabilir ki, artık çevreden gelen uyaranın tümü ne olursa olsun hep aynı tür davranış tekrar edilmeye başlar. Örneğin bir deney hayvanına sürekli tekrarlanan bir biçimde ağrılı uyaran verilirse bir süre sonra ağrılı olmayan bir uyaran da ağrılı uyarana verilen tepkinin aynısına yol açar. Duyarlılaşma şartsız uyarıcının beraberinde şartlı uyarıcı kullanılmaması nedeniyle şartlandırmadan ayrı bir olaydır.
Duyarlılığın psikolojideki bir başku kullanım alanı grup tedavileridir. Duyarlılık gruplarından gruba katılan üyeler psikolojik rahatsızlıklarını tedavi ettirmekten ziyade kendilerini ve bir grup sürecini daha İyi anlamak amacıyla bir araya gelirler. Bu nedenle duyarlılık gruplarına "normal insanların tedavi grubu",
"etkileşim grubu" gibi isimler de verilir. Grup tedavilerinde kullanıldığı şekliyle duyarlılık, kişinin kendi potansiyellerini farkcdİş gücünde artma anlamına gelir.
Duyarlılıkbunlar dışında psikoloji ve tıp çevrelerinde gündelik hayattaki anlamına yakın kullanımlara sahiptir. Burada bir yöne doğru eğilim gösterme kastedilmektedir. Örneğin "duyarlı insan" dendiğinde söz konusu edilen konuyla oldukça ilgili, bu konuda duygusal dünyasında belirli karşılıklar olan insanı ya da "hastalıklara duyarlı bir bünye" dendiğinde bağışıkla nmamış, zayıf, güçsüz, hastalıklara uygun bir ortam oluşturan bir organizmayı kastederiz.
(SBA)
DUYU
Duyu organlarımız aracılığıyla beden alanı ya da dış çevreden gelen uyaranların toplanması işlemine, beyin kabuğunda bilgi oluşumunun algılamadan sonraki aşamasına ve duyu organlarımızın ve beyin kabuğu dışındaki sinir sistemimizin yaptıkları işe duyu adı verilir.
Duyular bizim bilgi kanallarımızdır. Onlar aracılığıyla duyu organlarının bedenimiz ve dış dünyadan yaptıkları algılamalar bilgi oluşturulmak üzere beyin kabuğuna iletilir.
Genellikle beş duyu olarak adlandırılmalarına rağmen biyolojik araştırmalar sonucunda duyularımızın daha fazla oldukları ve karmadık bağlantıları bulunduğu ortaya konmuştur. Örneğin en azından dört iane ayrı deri duyusu vardır: Soğuk, sıcak, ağrı, dokunma... Yine ayrıca uzayda bedenimizin konumunu ve kaslarımızın gerginlik halini "kinestezi" duyumuz aracılığıyla biliriz. Fakat bu duyumuzdan ve kaslara, kirişlere yerleşmiş kinestezi duyu organlarımızdan genellikle haberimiz yoktur. Vcstibuler duyu denilen ve dengemizi sağlayan duyumuz ise çok daha karmaşıktır. Faaliyetlerini iç kulak, beyincik, omuriliğin arka kordonu ve gözler aracılığıyla sürdürür; bütün bu organlar birbirleriyle bağlantılıdırlar.
Her duyumuz bir sisteme, özel iletişim yollarina ve uyarılması sonucu özel bir yaşantıya sahiptir. Aslında uyarıyı veren dış dünya değil, sİ-nir sistemimizdeki uyarılma sonucu oluşan çalışmadır yaşadığımız. Yani nesneleri değil, nesnelere tekabül eden sinir sistemi çalışmasını biliriz.
Duyu sisteminin çalışması bir ulaşım şebekesine benzetilebilir. En uçta uyaranlar: almak üzere uzmanlaşmış bîr alıcı (reseptör) vardır. Alıcıdan uyarıların ayrıştirildiği, bütünleştirildiği ve değerlendirme süzgecinden geçirildiği beyin kabuğuna sinir liflerinden oluşan bir ana yol gider. Bu ana yol üstünde ara yollar ve ara istasyonlar bulunur. Atıcı, bir hücre ya da hücre grubundan oluşur. Gelen uyarı taşıdığı enerji yüküne göre alıcı yapılarında bir değişiklik yapar, gelen her tür enerji fiziksel enerjiye çevrilir. Bu işleme ıransdüksiyon denir. Fakat her alıcının belirli şuurlar içindeki uyarıları alma kapasitesi ve uyarıdan gelen enerjinin alıcıda bir etki yapabilmesi İçin belli bir eşik enerjisine ihtiyaç vardır. Örneğin ancak saniyede 2ü ile 20.000 titreşim yapan mekanik enerjiyi kulağımız hissedebilir.
Duyu, aslında bir yönüyle de felsefi bir sorundur. Çünkü bilgi teorisinin (epistemoloji) kurulmasında önemli bir kavramdır, örneğin duyunun yukarıdaki biçimde ele almışı, Dcs-cartes ve Helnıholtz'un mekanistik İnsan görüşlerine, dışardaki değişik uyaranların organizmada da değişiklik yapması şeklindeki pozi-tivistik yaklaşıma uygun düşmektedir. Halbuki Sufıreverdî'nin işrakî anlayışına göre, örneğin görmede önemli olan traıısdüksiyoıı değildir. Görme görenin ruhu ile eşyanın ışığı arasındaki etkileşimden oluşmaktadır.
(SBA)
DUYUMCULUK
Tüm bilgilerin duyumlardan geldiğini, dolayısıyla bilginin tek kaynağının duyumlar olduğunu savunan felsefe Öğretisine duyumculuk adı verilir. Özel olarak Condillac'ın felsefe sis-lemİne duyumculuk denilir. Bilgilerimizin bütününün duyumlara dayandığını ve öznenin her faaliyetinin duyumun değişim ve dönüşü-
me uğramasının ya da uğratılmasının bir sonucu olduğunu ileri süren felsefi sistem duyumculuk olarak tanımlanır. Rönesansta italyan Bernardino Tclcsio, hatla bir yönüyle Giorda-no Bruno ve Tommaso Campanella felsefi konuları duyumcu bir yaklaşımla ele almaya çalışmışlardır. Campanclla'nm Duyularla Kanıtlanmış Felsefe (1591) adlı eseri Telcsio'nun duyumcu düşüncesinin etkisini taşır. Daha sonraları İngiliz filozoflanııdan Berkeley ile Hume da bu anlayışın önemli temsilcileri olacaklardır.
İlk bakışta, daha önce duyularda olmayan hiçbir şeyin zihinde bulunmayacağını söyleyen Locke da bir duyumcu gibi görünür. Fakat bu düşünür, duyumu ancak dış şeyler için kabul etmekte, İç olgular için "düşünme" İlkesini koymaktadır. Şu halde duyumculuk İle Locke deneyciliğini birbirinden ayırmak gerekir.
Duyumculuğu felsefi bir akım şeklinde ortaya koyan her ne kadar Condillac ise de, ilk çağ felsefesinde de genci çizgileriyle Epikürcüler, Yeni Çağda Hobbes, Berkeley ve Humc gibi filozofların da duyumculuğu savunduğu unutulmamalıdır. Genel olarak bu akımda her türden kendiliğinden davranışın ya da hareketin, özetle ruhun özgürve iradi hareketinin reddedildiği görülmekledir. Condillac'ın ünlü heykel örneği bunu çarpıcı bir şekilde açLklar. Gerçekten Condillac'ın heykeli dahili hiçbir güdüye dayanarak davranışta bulunmaz. Sadece dıştan gelen etkilerve uyarılar heykeli hare-kctegeçirebilir. İşte insanın iç dünyası, düşünmesi, yargısı, akıl yürütmesi, kısacası iç davranışları dış etki ve uyarılarla, yani sürekli duyuların değişimiyle açıklanır. Bu açıdan duyumculuk maddeci bir deneyciliğe ulaşır. Ne var-ki. deneycilikten de bîr noktada ayrılır. Deneycilikte bilginin temel ve biricik kaynağı dış deneylerdir, buna karşılık duyumculuk bilginin kaynağını salt duyularda arar.
13u anlamda bakıldığında tanıksız ve tam anlamıyla bir duyumculuk düşüncesiyle Condİl-lac'ta karşılaşırız. Bu filozof duyumla düşünceyi birleştirir ve üstelik düşünmeyi duyumun bir ürünü sayar. Ustalıklı kanılıyla o, içeriden organize edilmiş olan ve bizim gibi yaşayan, fakat mermerden kabuğu dolayısıyle duyum alamayan bir heykel düşünür. Bu heykelin zihni ve manevi hayata kavuşabilmesi, bu kabuğun çeşitli parçalarının kaldırılmasıyla mümkün olacaktır.
Önce koku organlarını örten mermer kaldırılmıştır. Bu andan başlayarak heykelin yalnızca koku alma Özelliği vardır ve henüz kokudan başka bırşey algılayamaz. Ona bir gül gösteriliyor ve bu uyarımdan onda bir koku duyumu doğuyor. Artık bize göre o, bir gül koklayan bir heykeldir; fakat kendisine göre bu, yalnızca bir çiçeğin kokusundan ibarettir. Bu uyarıcı ve bundan doğan duyum, heykelimizin şimdiye kadar aldığı, ona çağıran tek şey olduğundan, bu biricik ve tek duyum, dikkat oluyor.
üülü çektiğimizde, heykelde, algılanan kokunun bir izi ve adeta yankısı kalacaktır. Bu iz, bu yankı, hafızadır.
Ona bir menekşe, bir karanfil, ya da daha başka çiçekler koklatıyoruz. İlk gösterilen gül kokusu onun için Koş olan veya olmayan bir koku değil, yalnızca bir kokuydu. Çünkü onunla karşılaştıracağı bir başka uyarıcı veya duyum yoktu. Şimdi ise haftza'nm sakladığı şeylerle bunları karşılaştırabiliyor ve aldığı kimi kokulardan hoşlanıyor, kimilerinden de hoşlanmıyor. Hoşlandıklarına karşı sempati, sevgi ve umul, hoşlanmadıklarına karşı ise nefret, kin ve korku duyuyor.
Karşılaştırmadan, yani birden fazla duyumdan, yargı, düşünme, akıl yürütme, soyutlama gibi şeyler doğar ki, bunları tek kelime İle zeka diye adlandırabiliriz.
Condillac'ın tekbir duyumla, koku duyumuy-la kanıtladığı bu İspatı, beş duyudan herhangi birini kullanarak da yapabiliriz. Böylece koklama, dokunma, ladnıa, duyma ve görme duyuları heykelin algıladığı duyumları zenginleştirecek, algı, duyum ve bilgi konusu oldukça canlılık ve karmaşıklık kazanacaktır.
Condİllac'ta ve dolayısıyle duyumculukta en önemli duyu olarak dokunma duyusunu buluyoruz. Çünkü, heykel deneyini yeniden düşünürsek, ne koku duygusunun, ne tad alma, ne duyma ve ne de bizzat görmenin heykele veremeyecekleri esaslı bir düşünce vardır; Obje, ya da ılış dünya düşüncesi. Renklerde, sesler, kokular ve tadlar gibi, onun için henüz duyumlardan, kendine özgü hallerden ibarettir ve hİç-bir şey bunları dış objelere bağlamaya onu sev-ketmez. Ancak kendi kendisinde bulunan duyumlara, dış ve kendinden farklı nedenler izafe edebilmesi için ona bütün duyumların en önemlisini vermemiz gerekir: Dokunma duygusu. Yer kaplama, şekil, katılık ve cisim düşüncelerini vererek bize objektif dünyayı gösteren, duyum, ancak dokunmadır. Bizzat görme, bize bunları telkin etmekte oldukça yeteneksizdir. Nitekim anadan doğma bir körün, ameliyatla gözleri açıldıktan sonra bir zarla bir yuvarlağı, birküpie bir küreyi ayıramadığı; lakın ancak dokunduktan sonra bunu başardığı görülmüştür. Öyleyse diğer duyularımızla algıladığımız uyarıcıları, renkleri, sesleri, tad-ları, kokuları ancak dokunduktan sonra dışımızda bulunan objelere atfedebiliyoruz. Şu halde dokunma en yüksek duyu ve adeta diğer duyuların cğiticİsidir. Göze, renkleri doğada dağılmayı öğreten odur.
Duyumculuk nesnel ve öznel olmak üzere iki türe ayrılmaktadır. Nesnel duyumculukta bilginin kendisinden önce konuları araştırılır. Buna göre biz sadece maddeyi tanır ve kavrayabiliriz. Bu anlayış sonuçta maddeciliğe ulaşır. Sübjektif ya da psikolojik duyumculuk, İrade, zeka »İbi yetileri duyular ve duyuların deği-şimleriyle tanımlayıp açıklamaya çalışır.
Kısacası bilginin kaynağı konusunda olduğu gibi değeri konusunda da duyumları temel olan duyumculuk ahlak alanında da duyumları esas kabul eder. Tıpkı hazcıların ve Epikür-cülerin duyuların, dolayısıyla zevklerin ya da nazların doyurulması nasıl ahlaki bakımdan iyinin tek ölçüsü kabul ediliyor idiyse, duyumculukla da aynı anlayış sözkonusudur. Zaten hazcılar ile Epikürcüleri duyumculukla ortak kılan bu tulumları olmalıdır. Ayrıca estetik bakımdan da güzel, hoş olan veya haz veren şeyle, yani duyguyla Özdeş kılınmaktadır.
Yüksel KANAR
DÜNYA BANKASI (ULUSLARARASI İMAR VE KALKINMA BANKASI)
Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası veya Dünya Bankası 1944 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması uyarınca 1946 yılında kurulmuştur. 25 Haziran 1946'da faaliyete geçen Banka, 15 Kasım 1947'dc Birleşmiş Mil-letler'in bir ihtisas kuruluşu olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Bretton Wo-ods N.H. şehrinde toplanan ve o günkü dünyada düşman kampları oluşturan Almanya ve Japonya ile müttefikleri dışında kalan 44 devletin temsilcileri, savaş sonrasında dünyaya yeni bir ekonomik ve parasal düzen getirmeye çalıştıkları Birleşmiş Milletler Para ve Malîye Konferansında (UNMFC) uzun çalışmalardan sonra şu iki teşekkülün kurularak faaliyete geçirilmesine karar vermişlerdir: a) Uluslararası Para Fonu (IMF); b) Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD).
Bunlardan, kısa adıyla Dünya Bankası olan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası'nın kuruluş amacı: a) Savaştan sonra meydana gelen yıkıntıları hızla tamir etmek, savaşta ağır zarar gören memleketlerin tekrar eski üretim ve geçim imkânlarına kavuşmalarına yardım etmek, b) Azgelişmiş memleketlerde ekonomik kalkınma ve gelişmeye yararlı devlet ve özel sektör yatırımlarını verimli projeler ve uzun vadeli kredilerle desteklemektir.
Faaliyetlerini 1948 yılından itibaren azgelişmiş ülkelere yöneltmiş bulunan Dünya Bankası'nın fonksiyonları aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
a) Üye ülkelerin tediye blançolarındakİ uzun vadeli ve bünyesel dengesizlikleri gidermek;
b) Üye ülkelerin ulusal parasının dış değerinde istikrar sağlamak;
c) Uluslararası Özel-yabancı sermaye yatırımlarını desteklemek ve milletlerarası kredi sağlamak;
d) Dünya kaynaklarının gelişmesine yardımcı olacak yatırımları yapmak;
e) Azgelişmiş ülkelerin sermaye ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı olmak.
Dünya Bankası'na sadece IMFye üye olan ülkeler katılabilir. Bu sebeple Banka'ya üye ülkeler, fon üyeliğine paralel bir şekilde artış göstermiştir. Merkezi Washington'da olan Banka'nın bugün 149 üyesi vardır. Türkiye Banka'ya 19.2.1947'de 5016 sayılı kanunla katılmıştır.
Dünya Bankası, IMFye benzer bir şekilde yönetilir. Banka'ya üye her ülkeden katılan bir guvernor ile bir guvernor yardımcısından oluşan guvernorlcr kurulu her yıl Eylül ayında toplanarak yıllık raporu ve hesapları görüşerek kabul eder, direktörleri seçer. Şu anda direktör sayısı 21'dir. Bunlardan altısı Banka'nın sermayesine en fazla katılmış ülkeler tarafından atanır. On beşi seçim ile iş başına gelir. Direktörler Banka'nın başkanım seçer. Başkanın üç yardımcısı vardır. Genellikle ABD'li olan başkanların görev süreleri 5 yıldır. Başkan direktörlüğün genel politikasına uygun olarak Banka'nın genel yönetiminden sorumludur. Başkanın emrinde çalışan personel, coğrafi temsil esasına göre Banka'ya alınır, atamalarda mesleki tecrübe ve yetenek ön planda getir. Dünya Bankası'nın kullandığı fonlar başlıca iki kaynaktan sağlanır. Bunlar üye ülkelere yapılan hisse senedi satışları ''e büyük mali kurumlara yapılan veya borsalarda yaptırılan bono satışlarıdır. Ayrıca banka, Özellikle ABD ve diğer büyük sermaye piyasalarına tahvil ihraç ederek de kredi teinin eder. Dünya Bankası doğrudan hükümetlere de kredi açabilir. Firmalara açacağı krediler için hükümet garantisi ister. Özel mali kurumların başka ülkelere açacakları kredilere de ilgili hükümetlerle anlaşmaya varırsa kefil olabilir.
Kısa vadeli kredi işlemlerinde bulunmayan Dünya Bankası'nın kredi açarken dikkate aldığı hususlar şunlardır: a) Kredi verilecek ülkenin piyasadan makûl şartlarla kredi almak imkânının bulunmaması; b) Kredinin kullanılacağı projenin Banka'ya sunulması ve Banka tarafından onaylanması; c) Banka'ya borçlananın özel teşebbüs olduğu durumlarda üye devletin kefaleti ile Merkez Bankası veya başka bir resmi veya yarı resmi kuruluşun onayının bulunması; d) Banka'ya üye ülkelere Hazine,
Merkez Bankası, İstikrar Fonu idaresi ve diğer resmi ve yarı resmi kuruluşlar kanalıyla kredi sağlanması.
Dünya Bankası 1982 yılından bu yana açmış olduğu kredilere değişken faiz uygulamaktadır. Faiz oranı Banka'nın borçlanma maliyetine göre yılda iki kere (1 Ocak ve 1 Temmuz) tesbit edilmektedir. Kredilerin geri dönme süresi ise 3-5 yılı ödemesiz olmak üzere 15-20 yıldır. Kredinin kullanılmayıp bankada tutulan kısmı için % 7,5 oranında ilgili ülkeye gider yazılır.
Dünya Bankası genellikle tek başına ele alınmayıp, Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) ile bir-ILkte değerlendirilir.
1950'lerde Dünya Bankası'na bağlı olarak kurulan bu iki yardımcı teşekkülden Uluslararası Finansman Kurumu (IFC), özellikle az gelişmiş memleketlerde özel teşebbüslerin kuracakları sanayi teşekküllerine çeşitli krediler vermek ve hisse senedine çevrilebilir ikrazlarda bulunmakla görevlidir. Milletlerarası Kalkınma Biri İği (JDA) ise, gene azgelişmiş memleketlerde altyapıya dönük ekonomik ve sosyal tesisleri, çok düşük i'aizli ve yeteri kadar uzun vadeli kredilerle desteklemektedir.
Son yıllarda daha çok yararlanmakla birlikte, Türkiye 1950'lerden beri Dünya Bankası'n-daıı sürekli kredi sağlamaktadır.
N.Zahit KESKİN Bk.. Bankacılık; İME
DÜNYA GÖRÜŞÜ
Dünya tasarımı ve Alınanca "Wcltanschau-ung" sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılan bir terim. Felsefi bir kavram olarak bakıldığında Dünya Görüşü, evrene, dünyaya, toplum ve insanlara, insanın toplum ve dünyayla ilişkilerine değin düşünce ve anlayışlar bütünüdür. Gerçi felsefenin geniş anlamıyla bir dünya görüşü oluşturma ya da ortaya koyma amacının bulunup bulunmadığı.sorunu tartışılmıştır. Ancak felsefe, bir amaç olarak ortaya koymasa bile, yöntemi gereği sonuçta belli bir dünyaya bakış açısı sağlama durumundadır.
Ne var ki felsefenin Dünya Görüşü oluşturma amacının zorunlu olarak bulunduğu iddiasıyla, felsefi düşünüş ve yöntemin belirli bir insan, toplum, dünya ve evren anlayışı ya da görüşüne ulaştırdığı olgusunu birbirine karıştırmamak gerekir. Diyalektik maddeciler maddeyi ve değişimini temel alan felsefi bir dünya görüşünü savunurlarken, idealistler "İdc"yi veya ruhu insanın, toplumun, dünya ve evrenin kavranmasında, açıklama ve yorumlanmasında merkez kavram olarak kabul etmişlerdir. Platon'un Augustinus'un, Berkeley'in, Kant ve Hegel'in felsefeleri idealist Dünya Görüşüne tipik örnekler olarak kabul edilirler. Bu ve benzer anlayışlar maddeden soyut ve gerçekçi bulmayan Diyalektik maddecilik, özellikle Marksçılık maddeci bir Dünya Görüşünün oluşturulmasında bilimsel ölçüleri temci veriler olarak benimser ki, bundan dolayı kendisini "Bilimsel Dünya Görüşü" şeklinde de adlandırır. Ancak "bilimsel" olan ile dünya görüşü olgusunun çatıştığı noktaların açıklaması yeterince ortaya konulmuş sayılamaz. Sözgelimi tarihin akışını belirlediği savunulan toplumsal diyalektik ya da çatışmayla maddenin diyalektiği ilişkisi, bilimsel verilerden çok soyut mantık çıkarımlarıyla sağlanan bağlantılardır. Yine sınıfsız toplum ideali de bilimin nesnelliğine dayalı gerçekleşecek bir olgu olarak değil, mantıksal çıkarımla kurgulanmış bir "mitos"-laştırmadır. Dünya görüşü, belirli bir sosyal grubun (bu sosyal bir sınıf, nesil ya da dini bir mezhep olabilir) dünyanın karakteristiğine bakışını biçimlendiren İnançlar dizisine aufla bulunur. Örneğin, ondokuzuncu yüzyılda iş adamının dünya görüşünün bireycilik, tasarruf, bir aile adabı duygusu, moral düzen ve dine ılımlı bağlılığı içerdiği ifade edilmiştir. Bilgi sosyolojİsiyle uğraşanlar niçin belirli bir grubun belirli bir dünya içinde toplamasını neyin mazur gösterdiği noktasında toplanır, çünkü bir grubun tüm üyelerinin onlara atfedilen dünya görüşündekİ tüm unsurlara inandıkları görülmüş şey değildir. Bu anlamda felsefenin bir dünya görüşü oluşturmasından söz etmek yerine, dünyaya belli bir bakış kazandırdığı olgusunun vurgulanması yerinde olur. Bu babundan felsefeden çok, dinin insana bir Dün-/a görüşü sunduğu, insanı, kendinden başlayarak evrene yayılan temel anlayışlara ulaştırıcı ilkeler İle kuşatıp yönlendirdiği belirtilmelidir. Gerçeklen vahiye dayalı dinlerin yanında özünde bozulmuş inanışların bile insana Dünya Görüşü sunduğu ve dinin özünün bu bağlamda kendisini İnsana açtığı söylenebilir. Nitekim din İnsanın insan ile, toplum ile, evren ile ve ölüm sonrası yaşanılacak hayat ile özdeşlik içinde olması Dünya Görüşü olgusunun da yapılanmasını sağlamaktadır. Onun içindir ki, bir Hıristiyan Dünya Görüşünden, ya da Budacı bir Dünya Görüşünden sözedihnektedir. Fakat din olgusuna gerek tarihi, gerekse insanî gerçek bir anlam verilmeye çalışıldığında bir çok dinin ya da inanışların bu mahiyet ve nitelikte eksiklikler taşıdığı hemen anlaşılır. Buna karşılık İslâm'ın dine verdiği anlam ve bir din olarak kendini açıklamada ortaya koyduğu kavram ve ilke bütünlüğü hemen Öteki dinlerden ve İnanışladan farklı olduğunu göstermektedir. Dünya Görüşü bağlamında ifade edilmesi de bu açıdan kendine özgü bir mahiyetin varlığını ortaya koymaktadır. İnsanın bizzat kendisiyle olan maddî ve manevi ilişkisinden başlayarak evren ve öte dünya hayatı bir bütünlük arzeder ki, bu açıkça İslâm'ın bir Dünya Görüşü olma İmtiyazını da açıklar.
(SBA)
Bk. Heımenötik, Hiigi, Sosyoloji, ideoloji
. DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATI(WHO)
Bir merkezden izlenen, düzenlenen, süreklilik arzeden, bir çok ülkenin ilgilendiği sağlık meselelerinde uzmanlaşan ve Bİrleşm işMillci-ler Sisteıni'ne bağlı bulunan bir organizasyon. Dünya Sağlık Teşkilatı, 1948'de Cenevre'de kuruldu. Teşkilâtın günümüzdeki üye sayısı 165'c ulaştı. En yüksek organı, izlenecek politikayı ana hatlarıyla belirleyen Dünya Sağlık Kurukı'dur ki, bülün üyelerin temsilcilerinin oluşur. İkinci organı, 30 uzmandan olu-•n Yürütme Kurulu'dur. Bir diğer organı da
Sckretarya'dır. Çalışmalarım 6 büyük bölge içinde yürütmeye çalışır; bu bölgeler Afrika, Kuzey ve Güney Amerika, Doğu Akdeniz, Avrupa, Güneydoğu Asya ve Batı Pasifik'tir. Merkezi Cenevre'de bulunan WHO'nun kaynaklarını, üye ülkelerin ödedikleri aidatlar, bağışlar ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı fonları oluşturur. 1974'tc ABD'nin verdiği aidat % 26, Sovyet Rusya'nın % 13, öteki ülkelerime % 10 civarındadır. Teşkilâtın 1980,1981 bütçesi 1.1 milyar ABD doları tutarı ndaydı.
Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın, kuruluş tüzüğüne göre temel amacı, "herkesi en yüksek sağlık düzeyine ulaştırmaktır. "2000 yılında herkes için sağlık", 1970'li yıllarda daha özel bir amaç şeklînde belirtildi. WHO'nun en önemli etkinlik alanı, "yoksul ülkelerdeki millî sağlık teşkilatlarıyla teknik işbirliğini sağlamak, sağlık hizmetinde görev alacakları eğitmek" şeklinde çizildi. Teşkilât ayrıca "sıtma, cüzam, bil-harziya, uyku hastalığı ve çiçek hastalığı" gibi hastalıklarla uğraşmayı ve bunları ortadan kaldırmayı ilke edindi. Bunların yanı sıra, "millî sağlık programlarının geliştirilmesi, afet yardımı, ilaç konırolu, tıbbî araştırmaların teşviki, yeni bilgilerin elde edilmesi ve yayılması" konularında da etkili olmayı amaç haline getirdiğini belirtti.
Ne var ki, Dünya Sağlık Teşkilâtı, bülün bu amaçlarına rağmen tifo, kolera, zührevî hastalıklar, sarı humma, verem, çiçek hastalığı ve özellikle sıtma gibi salgın hastalıkları Afrika, Asya (Pakistan, Hindistan, Bangladeş Sri Lanka), Lâtin Amerika ülkelerinde hâlâ önleyebilmiş değildir. Bunun da başlıca sebebi, bu teşkilâtın bölgesel, global veya fonksiyonel bütünleşme organı niteliği taşıyıp, politik biçimlendirmelerin fiilen etkisinde kalmış olmasıdır. Milletlerarası her organizasyonda olduğu gibi, bu organizasyonda da kuvvetler dengesi rol oynadı ve teşkilât büyük devletlerin telkinlerine boyun eğdi. Çünkü, "veto" mekanizmasının İşlediği Birleşmiş Milletler Sistemi'ndc, güçlü devletler kimilerinin belirttiği gibi "patron" konumunda kaldı sürekli. Patronların gücü, organizasyonu, kendi çıkarlarını kendi araçlarıyla yürütmekten alıkoydu. Ayrıca, patron ülkelerin parasıyla yaşaması, milletlerarası bürokrasinin de etkisi altında kalması, teşkilâtın tarafsızlığını ortadan kaldırarak, belirlediği amaçlar doğrultusunda ilerlemesini engelledi.
1980'li yılların bağından itibaren örgülün en önemli üyesi olan ABD ile yoksul ülkelerin arasındaki farkın sürekli arttığı gözlendi. ABD ve diğer Batılı devletlerin ağırlıkları sonucu. Dünya Sağlık Teşkilatı, genellikle sağlık denetimlerinin az olduğu bir çok yoksul ülkeye yıllarca Batıda kullanılmayan besinlerin, ilaçların gönderilmesine seyirci kaldı. Hatta alkollü içki üreticilerinin, içkilerini ilaç yerine satmalarına, son derece tehlikeli ilaçları yeterli bilgiyi vermeden dağıtmalarına göz yumdu. Kuşkusuz bu olumsuz tavırların ortaya çıkmasında, patron devletlerin emperyalist güdülerinin .rolü büyüklü. Halen de görünen o ki, bu emperyalist güdülerin devamı durumunda, WHO'nun çalışmaları duraklayacak, yoksul ülkelerdeki sağlık atılımları engellenecek; WHO içinde Güney (yoksul) ülkeleri, salgın hastalıklara boyun eğmeye devam edecek; WHO da tüzüğünde belirttiği amaçları gerçekleştirmekten gittikçe uzaklaşacaktır.
AdemKANDEMİR Bkz. Biıieşmiş Milletler.
DÜRTÜ
Genellikle organizmayı, biyolojik bir ihtiyacı karşılama amacına yönelik bir davranışa iten iç güç anlamında kullanılan bir kavram. Anlam benzerlikleri nedeniyle güdü ve içgüdü kavramlarıyla karıştırılır veya birbirlerinin yerine kullanılırlar. Biyolojik ihtiyaçlar, organizma için vazgeçilemez bir öneme sahip olduklarından bunları karşılamaya yönelik güçler de birincil (primary) güdüler diye adlandırılırlar. Dürtüler, birincil güdülere karşılık gelirler.
Dürtünün onaya çıkabilmesi için organizmayı faaliyete geçiren veya organizmanın faaliyetini arttıran fizyolojik bir ihtiyaç olmalıdır. Canlıların yaşayabilmesi için ogmnizmada beden ısısı.su, oksijen, kan elemanları gibi fizyolojik unsurların belirli sınırlar ve oranlar İçinde kalmaları zorunludur. Bu sınırlar ve oranlarda fazlalık veya eksiklik şeklinde bir değişme ortaya çıkarsa hayatın sürdürülmesi tehlikeye düşer. Fakat organizma bir yandan da sürekli olarak sıcaklık, basınç, nem gibi unsurları değişme gösteren çevre şartlarında yaşamaktadır. Dolayısıyla değişen çevre şartları organizmayı etkilemektedir. Organizmanın değişen çevre şartlarına rağmen varlığını sürdürebilmek İçin iç dengesini koruyucu bir tabiî kontrol mekanizması vardır. Bu mekanizmaya "homeostasis" denir.
Organizmadaki fizyolojik unsurların sınırlarının ve oranlarının değişmesi homeostasisin bozulması demektir. Bozulan homeostasis bir gerginlik ve hoşnutsuzluk hali meydana getirir. Organizmanın eski halini alabilmesi için bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyacı gidermek, gerginliği yok ederek doyum sağlamak amacıyla organizmayı harekete geçiren güç, dürtüdür.
Açlık, susuzluk, cinsellik ve ağrıdan kaçma dürtüleri bilinen biyolojik dürtülerdir. Dürtüler organizmadaki biyokimyasal, fizyolojik, hormonal şartların etkisi altında oldukları halde bunlar, lek başlarına bir amaca dürtülen-meyi açıklamakla yetersiz kalırlar. Dürtüleri karşılamaya yönelik davranışlar aynı zamanda birer öğrenme sürecidirler. Örneğin cinsel dürtüler cinsellik hormonlarının kontrolü altındadırlar. Fakat özellikle İnsanda bu hormonların olmadığı durumlarda bile cinsel dürtüler ortaya çıkabilmektedir.
(SBA) Bkz.: Güdü; ihtiyaç.
DÜŞÜNCE
Karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme şekilleri kavrama yetisine düşünme, bunların sonucunda ulaşılan şeye de düşünce denir. Aristoteles'e göre insanı hayvandan ayıran esaslı l'ark düşüncedir. Descarles düşünmek var olmaktır der. Kant'a göre düşünmek yargılamaktır. Locke, düşünmeyi ruhun kendi üstüne yönelerek kendi işlemleri hakkında bilgi edinmesi olarak görür.
Düşünme çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Dü-Şünmc tipik olmayan bir durumu hemen kavrarsa buna zeka adı verilir. Düşünce belli problemleri tasarlar, unlan kavramlarla ifade eder, bunlar üzerinde düşünmeye dayalı açıklamalar yaparsa, buna da akıl denir. Düşünme reet nesnelere yönelirse somut düşünme, ideal nesnelere yönelirse soyut düşünme adını alır.
Düşünmenin alam sınırlı değildir. Bu bakımdan saçma olanı da içine alır. İşte düşünmenin bu özelliği; ona sonsuz bir özgürlük kazandırmaktadır. Ancak özgürlük, düşünme için hem olumlu, hem de olumsuz bir anlam İfade eder. Çünkü bu durum, düşünülen her şeyin bir bilgi özelliğine sahip olmayacağını gösterir. Bu yüzden düşünme algıyla denetlenmeye muhtaçtır. Düşünme algıyla denetlenmediği vakit onun mantıki açıdan ele alınması gerekir. Düşünmenin bu şekilde iki açıdan kontrol edilmesi felsefede deneycilik, rasyonalizm, idealizm ve duyumculuk gibi görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Düşünmenin özgürlüğü, filozofu idealizme, düşünmenin mantıki bakımdan kontrol edilmesi onu rasyonalizme, düşünmenin algıyla denetlenmesi de filozofu deneycilik ve duyumculuğa götürür.
Düşünme eyleminin ürünü, diğer bir deyimle düşünmenin objcktifleşmiş şekli ise düşüncedir. Düşünceler, düşünmenin yaratıcılığı içinde gerçekleşirler. Bu da ancak dil yoluyla olur. Bu bakımdan düşüncenin dille sıkı bir ilişkisi vardır. Bu konu üzerinde en çok duran düşünür Schopenhauer'dir. Ona göre dil ile akıl arasında sıkı bir ilişki vardır. İnsan akıl sayesinde konuşma yeteneğine sahiptir. Düşünceler kelimelere döküleniİyorsa düşünme gerçekleşmemiş demektir. Düşünme olayını psikoloji, kavramlarla ilişkisini mantık, özgürlükle ilişkisini ise hukuk ele alır.
Mantikî bakımdan düşünme; bir hüküm çıkarmak amacıyla birtakım fikirleri ve hükümleri birbirine bağlayıp bunlardan yeni sonuçlar çıkarmak için yapılan zihin faaliyetidir. İnsan adet haline gelmiş işleri yapmak için düşünmeye gerek görmez. Ancak bunlarda bir
aksama olunca, yeni durumlarla karşılaşınca düşünme İhtiyacı başlar. Düşünme sayesinde davranışlarımızı çevremizin etkilerine en uygun düşecek şekilde düzenleriz.
Düşünmenin iki ana ilkesi vardır: Bunlar yeter neden ve özdeşlik (aynilik) ilkeleridir.
1- Yelemeden ilkesi: Bu ilkenin esası her şeyin varlığının bir nedeni olmasıdır. Bir şeyin nedeni İse, ya onu meydana getiren kaynak, ya da niçin ve neden öyle olduğunu anlatan şeydir. Bu ilke ikiye ayrılır;
a) Amaçlılık; bu ilke var olan şeylerin bir amacı olduğunu anlatır;
b) Nedensellik; bu yeter neden ilkesinin tabiat olaylarına uygulanan koludur. Bu ilkeye göre her olayın bir nedeni vardır. Belirli nedenler daima belirli sonuçlar doğurur.
2- Özdeşlik Bu ilkeye göre her şey kendi kendisinin aynısıdır. Bir şey neyse odur. Bu ilke kabul edilmeden doğru düşünmeye ve akıl yürütmeye imkân yoktur.
Geniş anlamda düşünce, ruhsal olguların tümüdür ve ruhsal olguların bilimi olan psikolojinin konusudur. XIX. yüzyılın İkinci yarısından İtibaren psikologlar düşünceyle ilgili olarak çeşitli varsayımlar ileri sürmüşlerdir. Düşünceyi bütün özellikleri ile yansıtmayan verilerin gözleminden hareket ederek düşüncenin daha nesnel olarak incelenmesine geçilmiş, bu yeni anlayış içinde düşünce, sadece bireyin hareketinin anlatış tarzı ya da sadece bireyi ilgilendiren etkinlikler bütünü veya bu etkinliklerin kendini ifade etmesi olarak ele alınmıştır.
Bir bakıma içcbakışın sürekli doğrulanması, nesnel olanın aracılığı ile öznelin açıklanması demek olan psikoloji, insana ait olan ruhsal olguları ele almak, dolayısiyle insanî olmak zorundadır. Çünkü içebakışa yetenekli olan ve içebakışı dil aracılığı ile dışarıya vurabilen tek yaratık insandır. Bu bakımdan kendi özel hayatına sadece insan tanıklık edebilir.
Günümüzde bu görüşler düşünce ile yakından İlgilenen psikoloji ekolleri tarafından çeşitli şekillerde ele alınıp incelenmekledir. Davranışçılığa göre her iki durumu, aralarında çağrışım yoluyla bir silsile içinde gerçekleşme
imkanlarına göre farklılaşan cevaplar verir. Altta yatan nedenler ne kadar kuvvetli ise amaca ulaşmak İçin gerekli zaman o kadar kısadır. Geştalt psikolojisi, düşünce hareketlerinin İçinde bir anlam kazandığı sınırları temsil eden "psikolojik alan" kavramını geliştirmiştir. Psikanaliz düşünceyi algı ile hareket arasında yer alan bir hazırlayıcı işlemler bütünü ularak görür. Düşünce, Özellikle araştırma süreçleri, ilkel organik ihtiyaçlara karşılık olarak doğar.
Düşünce özgürlüğü değişik özgürlüklerden meydana gelen karmaşık yapılı bir olgudur. Önce düşünce sahibi olabilmek için düşüncelere ulaşabilme özgürlüğünün var olması gerekir. Sonra, benimsenen düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanmama özgürlüğü gelir. Sözko-nusuolan dini nitelikteki inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanmamak hakkına vicdan özgürlüğü denir. Kanaat özgürlüğü en başta düşünce ve inançlarını açıklamayazorlanmamayı gerektirir. Düşünce Özgürlüğünün savunulması kişinin düşüncelerini ifade etme özgürlüğünün savunulması kişinin düşüncelerini ifade etme özgürlüğüne sahip olmasına bağlıdır. İfade veya açıklama özgürlüğü var olmadıkça, düşünceler edinmeye yarayan özgürlükler ve kanaat özgürlüğü bir anlam taşımaz.
İnsan, bilinç sahibi bir varlık olarak kendisinin dışında bulunan şeyleri kavradığı gibi kendi bilincini de (İçgözlemle) algılar, kavrar. Bu kavramaya "bilmc"denir. Şu halde bilme insan bilinci ile bu bilincin kendisine yöneldiği nesne arasındaki ilişkidir.
İnsan, toplum içinde yaşayan, toplumsal bir varlık olarak içinde yaşadığı toplumun kültürel değerlerini Öğrenir, onları kendi hareketlerine Ölçü olarak alır. Düşünür de, toplumun bireyi olduğuna göre, o da içinde yaşadığı, eğitimini aldığı, dilini konuştuğu, dinine bağlandığı, ahlak kurallarına uyduğu belli bir toplumun parçasıdır. Bu bakımdan filozofun düşünce ürünü demek olan felsefesi ile İçinde yetişmiş olduğu toplum arasında derin bîr ilgi vardır.
Aydın bir kişiden dağ başındaki çobana kadar her insanın kültür seviyesine, inançlarına bağlı olarak hatta bîr bakışı vardır. Nasıl yaşayalım? Nasıl yaşarsam mutlu olurum? Bunu dünya görüşü kavramı ile İfade ediyoruz. İnsanoğlunun dünyaya ayak bastığından bu yana şöyle ya da böyle bir düşüncenin varlığından sözetmek mümkündür. Bu bakımdan düşüncenin tarihi İnsanlık tarihi kadar eskidir. İlk çağlardan günümüze bütün en düşünce biçimlerini tarihsel bağlamda ilişkilendirerek ele alan bilim dalına düşünce tarihi denilmektedir.
Hüseyin ÖZTÜRK
İslami Okul Okulların En Önemlisi