Din Felsefesi - İslami Bilgiler - 31. Sayfa
DİN FELSEFESİ
Genel bir düşünce sistemi ya da bir dünya görüşü bağlamında dinin tanımlanması, özü, anlamı ve kavramlarının temellendirilmesi amacıyla açıklanması, yorumlanması ve eleştirilmesi İçin yapılan zihni ve felsefi çalışmalara dîn felsefesi adı verilir. Bir terim olarak din felsefesi yakın zamanlarda yaklaşık XVIII. yüzyılın sonlanyla XIX. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve dinin felsefi bakımdan İncelenmesini ifade eder. Ancak dinin sözkonusu anlamda incelenmesini felsefe tarihinin başlangıcına kadar gerilere gider.
Din felsefesi bütün dini bilimlerden ve dinler tarihinden farklıdır. Bu anlamda din sorunu metodik bir düşünmeyle ortaya koymaya çalışır. Dini kendine konu edinen filozof, onun pozitif bilimlerden çok farklı bir sorun olduğunu gözden uzak tutmaz. Çünkü, dinin objektif cephesinin yanında Özel bir ruh hali, deruni bir duygu olduğu da ortadadır. Bir felsefi araştırmalar alanı olarak dîn felsefesinin tarihi çok eskilere gitmemekle birlikle iki yüzyıla yaklaşan bir geçmişi vardır. Dini kültür için sadece dini bilgiler ve dine dair özel bilimler yeterli olamaz. Bİr anlamda dinin pratikleriyle ve sübjektilliğiylc birlikte, sadece bireyin hayatında yaşaması yeterli değildir. Dinin muhakemesini yapmak, dini düşüncenin, iman akidelerinin diğer düşünce şekilleriyle karşılaştırılması da işte bu din felsefesine düşer. Bir başka ifadeyle dini bilimlerin ele almadığı belli bir takım sorular cevabını din felsefesinden bekler. İman ve ümit bir fenomen olarak nedir? Bunlar insan için ne İfade ederler? İnsan ile inanç konuları, özellikle aşkın varlık arasındaki iman münasebeti nasıl bir şeydir? Ve bu ilişki nasıl kurulur? Böyle bir ilişki daima bir ve aynı şekilde mi, yoksa başka şekillerde mi ortaya çıkar? Dinler ve inanç sistemleri niçin çok çeşitlidir. Her türlü din kendisinin mutlak doğru ve hak olduğunu söylüyor, bu mümkün müdür? İnsan ile kendisine inanılan yüce varlık arasındaki münasebeti kurmak İçin bir vasıta gerekli midir? İşte, bu ve benzeri soruların cevabı din felsefesinin konuları arasında yer alır. Ancak bütün bu sorulara cevap aranırken objektif olmak, yani önceden di-nİn lehinde veya aleyhinde bulunmamak din felsefesi için en önemli metot şartıdır.
Tann'nın varlığı, alemin yaratılışı, vahiy, ruhun ölümsüzlüğü gibi metafizik ve kozmolojik meseleler, mevcut beşeri bilgilerimizden hareketle Tanrı'yı bilmenin imkanı ve bu bilginin değeri, dini tecrübe, bilme ile anlamanın mahiyeti ve değerleri gibi hususlar, dinin bilim ahlak ve sanatla ilişkisi gibi konular din felsefesinin ana sorunlarını oluştururlar.
Dini inançları savunma ile onların sadece açıklayıp yorumlaması ve üzerinde felsefe yapılması arasındaki ayrımı gözönünde tutarak, din felsefesinin dini ilke (akide)lerin savunulması veya mezhepler ve gelenekler arasındaki ayrıntıları ya da dinin tarih ya da psikoloji hakkındaki bilgisine yeni şeyler eklemek şeklinde düşünülmemesi gerekir. Bu anlamda din felsefesi insan düşüncesinin bütün yapısı ve yetkisi sınırları içinde kalarak dinin karakteristik kavram ve Öğretilerinin oynadığı rollerin ve özel sorunların tahlil, yorum ve açıklanmasıyla uğraşır.
Böyiece bir düşünür, din -kavramını, dini di-ğerinançve faaliyetlerden, örneğin ahlakî kurallar ya da adetlerden, büyü girişimlerinden ve bilim ile felsefenin Öncüllerinden ayırd eden şeyi bulmak üzere çözümlemeye çalışır. Bu tür çözümlemeler yüce ya da mutlak bir varlığın ve ona tapınma ve hizmetin ne olduğunu tanımlamaya çaba gösterir. Nitekim bu bağlamda Schleirmacher, "Dinin özü mutlağa bağlılık duygusunda yatar" diyecektir. White-head'e göre ise; "Din bireyin kendi başına gerçekleştirdiği bir şeydir." Bu iki zıt ifadeden de anlaşılacağı gibi, din dediğimiz olgunun tek bir özelliği ya da özellikler dizisi yoktur. Din daha çok VVittgenstein'in "aile" adını verdiği karmaşık bir benzerlikler ve karşılıklı ilişkiler ağı şeklinde karşımıza çıkar. Şu halde "Din nedir?" sorusuna verilecek cevap, tek cümlelik bir tanımdan çok, geniş hacimli bir açıklama, yorumlama ve çözümleme yöntemini ve sonuçlarım kapsamalıdır.
Durumu böyle tesbit ettikten sonra, artık din felsefesinin konu ve sorunlarına geçebiliriz. Din felsefesinin konuları, ilgili düşünürün en fazla aşina olduğu ve onun İçin önem taşıyan dini geleneklere göre değişir. Bu nedenle Musevi gelenekte (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamda) temel felsefi ilgi, kaçınılmaz bir biçimde tek, kadir-i mutlak herşeyi bilen ve yarattığı her şeyi kontrolünde tutan, aynı zamanda da insanlarla vahiy aracılığıyla iletişim ku-ranTanrı kavramı üzerinde odaklaşmıştır, Felsefenin en belli başlı konusu böyle bir Var-hk'ın mevcudiyetini kanıtlamak için öne sürülen delillerin geçerliliğini ortaya kovmak, olmuştur. Bu tür deliller hakkında yüzyıllar boyu geniş kapsamlı araştırmalara, tartışmalara dayalı bir literatür oluşmuştur.
Tanrı'nm varlığını kanıtlamaya çalışan bu tür delillerin bazı zaaf noktalan da gözden uzak tutulamaz. Tanrı kavramının içsel olarak tutarlılığı var mıdır? Tanrı'yı tanımlayacak herhangi bir beşeri kavramsal ve dilbilimsel donanıma sahip miyiz. Ya da bu alanda bizim, ancak bulanık bir şekilde görüp anladığımız bir şeye işarette bulunmak için metafor ve analoji kullanmaktan başka bir şey elimizden gelir mi?
Tek-tanrıcılık başka bazı felsefi sorulara da yol açar: Örneğin, dünyada kötülüğün var olması, merhamet sahibi ve herşeye gücö yeten biryaratıcı fikriyle nasıl uzlaştırılacaktır? (Te-doise sorunu) ya da mucEelerin varlığı nasıl açıklanacaktır? Onlar tabiat kanunlarına ilahi bir müdahale rnİdir, yoksa bizim henüz açıklayamadığımız tabiî hadiseler midir? Tanrı'nın mutlak ve sonsuz tabiatı ile iradesi (Külli irade) yaratıklarının nisbi özgürlük ve iradeleriyle (cüz'i irade) nasıl uzlaştırüabilir? Kaza ve kader konusu: Allah kişinin kaderim "tamamen" belirlemişse cüz'i irade nedir? Ve insan amellerinden nasıl sorumlu tutulacaktır? Yok cüz'i irade insanın kaderini belirtiyorsa, o halde Allah'ın yaratıklarına hükmetmesini nasıl anlamak gerekir.
İnsanın Tanrı hakkındaki bilgiyi nasıl ve ne derecede elde edebileceğine dair başka bazı sorunlar da vardır. Deneysel ve bilimsel bilgiye öncelik tanıyan düşünürler metafizik bir bilginin elde edilebileceğinden kuşku duymuşlar, ama dini ya da mistik deneyime ilişkin fenomenlere de ilgisiz kalmamışlardır. Vahiy kavramı da bu bağlamda özel bir önemi haizdir, zira Tanrı hakkındaki herhangi bir bilginin insanın çabalarıyla elde edilemeyeceği, ancak Tanrı'nın kendisi hakkındaki bilgiyi bizlere indirmesi ya da aktarması, sözkonusudur.
Son yıllarda din felsefesi, diğer felsefe dalları gibi dil ve anlam araştırmalarına yönelmiş-tir. Mantıkçı pozitivizm dinle pek derinliğine ilgilenmemiş, Tann hakkındaki dinin temel öğretilerinin deneysel olarak doğrulanamadı-ğı gerekçesiyle olgusal anlamdan yoksun olarak değerlendirilmiş ve olsa olsa duygusal tutumların yanlış bir şekilde İfadesi olarak görülebileceği öne sürülmüştür. Fakat yakın zamanlarda büyük ölçüde Wittgenstein'in ikinci dönemine ait eserlerine etkisiyle dini söylem farklı bir dil oyunu ya da dilin kullanımı olarak görülmeye başlanmıştır. Dinî söylem, bu görüşe göre, kendi başına bir anlam kümesi oluşturmakta olup kendisinin dışında herhangi bir dayanağa ihtiyacı yoktur, Tıpkı bilim ve felsefe, nasıl kendi dil ve anlam "alanlarına" sahiplerse, din de kendi anlam "alanı" (ya da Wittgenstein'in ifadesiyle "dinî hayat tarzfnın doğurduğu "dil oyunu" içinde bir tutarlılığa sahiptir ve bilimsel ve deneysel açıdan dinin iddialarının "kanıtlanamaz" oluşu onun değerinden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü nasıl bilimden metafizik bir problemi çözmesini bek-leyemiyorsak ve çözemediği için de onu suçla-mıyorsak, dini tezlerin de zorunlu olarak bilime uygun olması gerekmez. O, kendi başına bir dünyadır.
Bu yaklaşımın din felsefesi alanına yeni ve farklı bir yorum getirdiği söylenebilir. Çünkü en azından yüzyıllardır tartışılmış olan Tanrı'nın varlığının delilleri tartışmalarını bir yana bırakmak, dikkatleri, günlük yaşantıları içinde inanan kimselerin nasıl inandıklarını ve böyle bir inanmanın niteliğini araştırmaya, dinin ve dinî söylemin tabiatının ne olduğunu tesbite ve en önemlisi dinin anlamının modern kafa karışıklığına kurban edilmesinin önlenmesine çevirmiştir. Tabii ki, bu tür seküler (dünyevi) yaklaşımların, dinin modern hayatta diğer sosyal unsurlardan biri haline gelmesiyle yakından ilişkili olduğu unutulmamalıdır. Dinin her şey olduğu geleneksel toplumların dini inancından ne kadar uzaklaşıldığını gösteren ilginç bir Örnektir bu.
Bk. Din;Dinler Tarihi;Din Psikolojisi
İslami Okul Okulların En Önemlisi