Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Din Felsefesi - İslami Bilgiler - 31. Sayfa

 

DİN FELSEFESİ

 

Genel bir düşünce sistemi ya da bir dünya görüşü bağlamında dinin tanımlanması, özü, anlamı ve kavramlarının temellendirilmesi amacıyla açıklanması, yorumlanması ve eleşti­rilmesi İçin yapılan zihni ve felsefi çalışmalara dîn felsefesi adı verilir. Bir terim olarak din felsefesi yakın zamanlarda yaklaşık XVIII. yüzyılın sonlanyla XIX. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve dinin felsefi bakımdan İnce­lenmesini ifade eder. Ancak dinin sözkonusu anlamda incelenmesini felsefe tarihinin baş­langıcına kadar gerilere gider.

Din felsefesi bütün dini bilimlerden ve din­ler tarihinden farklıdır. Bu anlamda din soru­nu metodik bir düşünmeyle ortaya koymaya çalışır. Dini kendine konu edinen filozof, onun pozitif bilimlerden çok farklı bir sorun olduğunu gözden uzak tutmaz. Çünkü, dinin objektif cephesinin yanında Özel bir ruh hali, deruni bir duygu olduğu da ortadadır. Bir fel­sefi araştırmalar alanı olarak dîn felsefesinin tarihi çok eskilere gitmemekle birlikle iki yüz­yıla yaklaşan bir geçmişi vardır. Dini kültür için sadece dini bilgiler ve dine dair özel bilim­ler yeterli olamaz. Bİr anlamda dinin pratikle­riyle ve sübjektilliğiylc birlikte, sadece bireyin hayatında yaşaması yeterli değildir. Dinin mu­hakemesini yapmak, dini düşüncenin, iman akidelerinin diğer düşünce şekilleriyle karşı­laştırılması da işte bu din felsefesine düşer. Bir başka ifadeyle dini bilimlerin ele almadığı belli bir takım sorular cevabını din felsefesin­den bekler. İman ve ümit bir fenomen olarak nedir? Bunlar insan için ne İfade ederler? İnsan ile inanç konuları, özellikle aşkın varlık arasındaki iman münasebeti nasıl bir şeydir? Ve bu ilişki nasıl kurulur? Böyle bir ilişki da­ima bir ve aynı şekilde mi, yoksa başka şekil­lerde mi ortaya çıkar? Dinler ve inanç sistem­leri niçin çok çeşitlidir. Her türlü din kendisi­nin mutlak doğru ve hak olduğunu söylüyor, bu mümkün müdür? İnsan ile kendisine inanı­lan yüce varlık arasındaki münasebeti kurmak İçin bir vasıta gerekli midir? İşte, bu ve benze­ri soruların cevabı din felsefesinin konuları arasında yer alır. Ancak bütün bu sorulara ce­vap aranırken objektif olmak, yani önceden di-nİn lehinde veya aleyhinde bulunmamak din felsefesi için en önemli metot şartıdır.

Tann'nın varlığı, alemin yaratılışı, vahiy, ru­hun ölümsüzlüğü gibi metafizik ve kozmolo­jik meseleler, mevcut beşeri bilgilerimizden hareketle Tanrı'yı bilmenin imkanı ve bu bilgi­nin değeri, dini tecrübe, bilme ile anlamanın mahiyeti ve değerleri gibi hususlar, dinin bi­lim ahlak ve sanatla ilişkisi gibi konular din felsefesinin ana sorunlarını oluştururlar.

Dini inançları savunma ile onların sadece açıklayıp yorumlaması ve üzerinde felsefe ya­pılması arasındaki ayrımı gözönünde tutarak, din felsefesinin dini ilke (akide)lerin savunul­ması veya mezhepler ve gelenekler arasındaki ayrıntıları ya da dinin tarih ya da psikoloji hak­kındaki bilgisine yeni şeyler eklemek şeklinde düşünülmemesi gerekir. Bu anlamda din felse­fesi insan düşüncesinin bütün yapısı ve yetkisi sınırları içinde kalarak dinin karakteristik kav­ram ve Öğretilerinin oynadığı rollerin ve özel sorunların tahlil, yorum ve açıklanmasıyla uğ­raşır.

Böyiece bir düşünür, din -kavramını, dini di-ğerinançve faaliyetlerden, örneğin ahlakî ku­rallar ya da adetlerden, büyü girişimlerinden ve bilim ile felsefenin Öncüllerinden ayırd eden şeyi bulmak üzere çözümlemeye çalışır. Bu tür çözümlemeler yüce ya da mutlak bir varlığın ve ona tapınma ve hizmetin ne oldu­ğunu tanımlamaya çaba gösterir. Nitekim bu bağlamda Schleirmacher, "Dinin özü mutlağa bağlılık duygusunda yatar" diyecektir. White-head'e göre ise; "Din bireyin kendi başına gerçekleştirdiği bir şeydir." Bu iki zıt ifadeden de anlaşılacağı gibi, din dediğimiz olgunun tek bir özelliği ya da özellikler dizisi yoktur. Din daha çok VVittgenstein'in "aile" adını verdiği karmaşık bir benzerlikler ve karşılıklı ilişkiler ağı şeklinde karşımıza çıkar. Şu halde "Din ne­dir?" sorusuna verilecek cevap, tek cümlelik bir tanımdan çok, geniş hacimli bir açıklama, yorumlama ve çözümleme yöntemini ve so­nuçlarım kapsamalıdır.

Durumu böyle tesbit ettikten sonra, artık din felsefesinin konu ve sorunlarına geçebili­riz. Din felsefesinin konuları, ilgili düşünürün en fazla aşina olduğu ve onun İçin önem taşı­yan dini geleneklere göre değişir. Bu nedenle Musevi gelenekte (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamda) temel felsefi ilgi, kaçınılmaz bir bi­çimde tek, kadir-i mutlak herşeyi bilen ve ya­rattığı her şeyi kontrolünde tutan, aynı zaman­da da insanlarla vahiy aracılığıyla iletişim ku-ranTanrı kavramı üzerinde odaklaşmıştır, Fel­sefenin en belli başlı konusu böyle bir Var-hk'ın mevcudiyetini kanıtlamak için öne sürü­len delillerin geçerliliğini ortaya kovmak, ol­muştur. Bu tür deliller hakkında yüzyıllar bo­yu geniş kapsamlı araştırmalara, tartışmalara dayalı bir literatür oluşmuştur.

Tanrı'nm varlığını kanıtlamaya çalışan bu tür delillerin bazı zaaf noktalan da gözden uzak tutulamaz. Tanrı kavramının içsel olarak tutarlılığı var mıdır? Tanrı'yı tanımlayacak herhangi bir beşeri kavramsal ve dilbilimsel donanıma sahip miyiz. Ya da bu alanda bizim, ancak bulanık bir şekilde görüp anladığımız bir şeye işarette bulunmak için metafor ve analoji kullanmaktan başka bir şey elimizden gelir mi?

Tek-tanrıcılık başka bazı felsefi sorulara da yol açar: Örneğin, dünyada kötülüğün var ol­ması, merhamet sahibi ve herşeye gücö yeten biryaratıcı fikriyle nasıl uzlaştırılacaktır? (Te-doise sorunu) ya da mucEelerin varlığı nasıl açıklanacaktır? Onlar tabiat kanunlarına ilahi bir müdahale rnİdir, yoksa bizim henüz açıkla­yamadığımız tabiî hadiseler midir? Tanrı'nın mutlak ve sonsuz tabiatı ile iradesi (Külli ira­de) yaratıklarının nisbi özgürlük ve iradeleriyle (cüz'i irade) nasıl uzlaştırüabilir? Kaza ve kader konusu: Allah kişinin kaderim "tama­men" belirlemişse cüz'i irade nedir? Ve insan amellerinden nasıl sorumlu tutulacaktır? Yok cüz'i irade insanın kaderini belirtiyorsa, o hal­de Allah'ın yaratıklarına hükmetmesini nasıl anlamak gerekir.

İnsanın Tanrı hakkındaki bilgiyi nasıl ve ne derecede elde edebileceğine dair başka bazı sorunlar da vardır. Deneysel ve bilimsel bilgi­ye öncelik tanıyan düşünürler metafizik bir bil­ginin elde edilebileceğinden kuşku duymuş­lar, ama dini ya da mistik deneyime ilişkin fe­nomenlere de ilgisiz kalmamışlardır. Vahiy kavramı da bu bağlamda özel bir önemi haiz­dir, zira Tanrı hakkındaki herhangi bir bilgi­nin insanın çabalarıyla elde edilemeyeceği, an­cak Tanrı'nın kendisi hakkındaki bilgiyi bizle­re indirmesi ya da aktarması, sözkonusudur.

Son yıllarda din felsefesi, diğer felsefe dalla­rı gibi dil ve anlam araştırmalarına yönelmiş-tir. Mantıkçı pozitivizm dinle pek derinliğine ilgilenmemiş, Tann hakkındaki dinin temel öğretilerinin deneysel olarak doğrulanamadı-ğı gerekçesiyle olgusal anlamdan yoksun ola­rak değerlendirilmiş ve olsa olsa duygusal tu­tumların yanlış bir şekilde İfadesi olarak görü­lebileceği öne sürülmüştür. Fakat yakın za­manlarda büyük ölçüde Wittgenstein'in ikinci dönemine ait eserlerine etkisiyle dini söylem farklı bir dil oyunu ya da dilin kullanımı ola­rak görülmeye başlanmıştır. Dinî söylem, bu görüşe göre, kendi başına bir anlam kümesi oluşturmakta olup kendisinin dışında herhan­gi bir dayanağa ihtiyacı yoktur, Tıpkı bilim ve felsefe, nasıl kendi dil ve anlam "alanlarına" sa­hiplerse, din de kendi anlam "alanı" (ya da Wittgenstein'in ifadesiyle "dinî hayat tarzfnın doğurduğu "dil oyunu" içinde bir tutarlılığa sa­hiptir ve bilimsel ve deneysel açıdan dinin id­dialarının "kanıtlanamaz" oluşu onun değerin­den hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü nasıl bi­limden metafizik bir problemi çözmesini bek-leyemiyorsak ve çözemediği için de onu suçla-mıyorsak, dini tezlerin de zorunlu olarak bili­me uygun olması gerekmez. O, kendi başına bir dünyadır.

Bu yaklaşımın din felsefesi alanına yeni ve farklı bir yorum getirdiği söylenebilir. Çünkü en azından yüzyıllardır tartışılmış olan Tan­rı'nın varlığının delilleri tartışmalarını bir ya­na bırakmak, dikkatleri, günlük yaşantıları içinde inanan kimselerin nasıl inandıklarını ve böyle bir inanmanın niteliğini araştırmaya, di­nin ve dinî söylemin tabiatının ne olduğunu tesbite ve en önemlisi dinin anlamının mo­dern kafa karışıklığına kurban edilmesinin ön­lenmesine çevirmiştir. Tabii ki, bu tür seküler (dünyevi) yaklaşımların, dinin modern hayat­ta diğer sosyal unsurlardan biri haline gelme­siyle yakından ilişkili olduğu unutulmamalı­dır. Dinin her şey olduğu geleneksel toplumla­rın dini inancından ne kadar uzaklaşıldığını gösteren ilginç bir Örnektir bu.

Bk. Din;Dinler Tarihi;Din Psikolojisi