Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Ehl-I Sünnet A - İslami Bilgiler - 5. Sayfa

 

EHL-I SÜNNET

 

A.Turan ARSLAN

İslam aleminin büyük bir çoğunluğu (% 93 kadar) tarafından kabul edilen ve gönül bağla­nılan Ehl- isünnet, Hz.Peygamberin sünneti İle sahabe ve onların yolunda olanlara verilen bir isimdir.

İsmin ortaya çıkışı, Hz.Pcygambcrin, ümme­tin 73 fırkaya ayrılacağı ve bunlardan sadece birinin, o da kendisi ve ashabının yolundan yü­rüyenlerin Cennet'c girebileceği, diğerlerinin ise Cchennem'lİk olacağına dair olan hadis gösterilmektedir. Böylece, Rasıtlullah ile asha­bının yolundan gidenlere ve her şeyleri ile bu­nu benimseyenlere "Sünnet ve Cemaat Men­supları" manasına "Ehlu's-Sunne vc'1-Cemaa" denmiştir. Gerçi tek başına "Sünnî" kelimesi çok erken dönemlerde kullanılmıştır. Bunun­la beraber İslam dünyasında Sünnet ve Cema­at zümrelerine işaret etmek üzere farklı terim­ler de kullanılmıştır. Nitekim, "Ehlu's-Sünne" tabiri yanında "Ehlu's-Sunne ve'l-Ccmaa" Eh-lu's-Sunnc vc'1-Cemaa ve'I-Asâr", "Ehlu'1-Ha-disvc's-Sunne", "Ehlu's-Sunne vc'I-İstikame", "Ehlu'l-Ccmaa" gibi isim ve deyimlere rastlan­makladır.

Esasen itikadı edebiyat açısından Sünniliğin tam anlamıyla ortaya çıkıp vücud bulması, Emevîlerin son döncmclri ile Abbasî devrinin başlangıcındadır, hicrî 198 (m.8B) yılma ka­dar gelişimini tamamlayan chl-İ sünnet akide­si, müteakip asır zarfında, cüz'i değişme, ama kesin ve ciddi gelişme kaydederek hemen he­men teşekkülünü tamamlamış ve günümüzde de kabul edilen şekli ile temayüz etmiştir. Bu, hicri üçüncü asırdan itibaren müslümanlarm büyük bir çoğunluğu tarafından kullanılan "Ehl-i Sünnet"in artık tam manasıyla yerleştiği ve benimsendiği manasına gelmektedir.

Bununla beraber, itikadî sahada "Ehl-İ Sün-net"in doğuşunu kesin çizgilerle tesbit edebil­mek pek o kadar kolay değildir. Zira Hz.Pey-gamber vefat ettiği zaman, her bakımdan em­niyete alınmış ve gerçekten güzel İşleyen ilmî

 

ve fikrî bir mdüzen bırakmıştı. Bu bakımdan bilhüssa itikadı açıdan ümmetin cevap aradığı fazla bir problemi yoktu. Ancak, üçüncü Hali­fe Hz.Osman'ın hicrî 35 (m.656) yılında şehdi edilmesiyle başlayan olayları takiben müslü-maniarın zihinlerinde cevap arayan bir takını soru ve problemler belirmişti. İslam tarihinde ilk defa müslümanlar birbirlerine kılıç çekmiş ve birbirlerini öldürmüşlerdi. Öyleki ölen ve öldürülenler arasında "Bedir Ehli" olduğu gibi daha dünyada iken Peygamberimiz taralından Cennct'lc müjdelenenler de vardı. Şimdi, bun­ların Allah kalındaki durumları nasıl olacak­tı? Mesele bu kadarla da bitmiyordu. Çünkü insan, kendisi İçin önceden tesbit edilmiş bir kaderin mahkumu mu idi? Yani rüzgarın esiş kuvvcLine göre oradan oraya savrulan bir yap­rak gibi miydi? Yoksa her türlü fiil ve davra­nışlarında tamamen hür mü İdi? Allah'ın ya­sakladığı büyük günahlardan birini (adam öl­dürmek bunlardan biridir) işlemiş bir kimse­nin durumu ne olacaktır? Bir takım olaylara karışmış veya Kur'an'da belirtilen emirleri ye­rine getirmemiş bir insan, İman ve İslâm daire­sinin dışına çıkmış olacak mıdır? İdarecilerin zulmü karşısında nasıl bir tavır takınılmalı? gi­bi sorular, müslümanları Kur'an-ı Kerim ve Sünncı-i Nebevİye'nİn, bilhassa ilikad bakı­mından tedkikine zorlamış veya en azından bu ve benzen meseleler üzerinde düşünüp bir tavır almaya sevketmiştir. Nitekim, bu sorula­rın farklı şekilde cevaplandırılmış olmasından dolayı birçok itikadî ve buna bağlı olarak fıkhı mezhebin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Gerek ashab, gerekse onlardan sonra gelen bir kısım tabiîn ve tebeutabiîn, bu meseleler üzerinde durulmasını hiç arzu etmediği gibi bunlar hakkında fikir beyan etmekten de çe-kînmişelrdir. Bu arada kşunu da belirtelim ki yukarıda belirtilen problemlerin bir çoğu neti­ce olarak işi siyasete götürüyordu. Bu bakım­dan Abdullah b.Önıer, İbrahim en-Nalıaî ve Hasan Basri gibi zevat, bu konuda daha sakin ve mutedil davranmaya gayret ediyorlardı. Bu şekilde mutedil davranan zümrenin ortak yan­lan temel İslamî esaslara ve devlete bağlılıktı. Bunlar, cemaatın devam ve terakkisi için elinden geleni yapıyorlardı. Bununla beraber, Ehl-i Sünnct'in fikir ve itikad esaslarının şekil­lenip belirmesinde Hasan Basrİ'nin önemli bir yeri vardır. Zira o, devrin siyasî hadiseleri hakkında fikir beyan etmiş ve Emevî aleyhtarı bir çok kimse ile görüşmekten çekinmemiştir. Bununla beraber o, Emcvîlcre karşı ayaklan­mayı tasvip etmediği gibi müslümanların bu ayaklanmaya katılmasını da istememiştir. Ma­mafih o, zalim bir İdareciye her zaman ve şart­ta itaati savunmamıştır. Bu konuda o, Hz.Pcy-gamberin "Allah'a isayn olduğu cyrde mahlu­ka İtaatyoktur" hadisi ile Hz.Ebu Bekr'in hali­fe seçildiği zaman irad ettiği hitabesinde dedi­ği gibi; "Allah'a isyan olduğu yerde halfcye ita­at yoktur" prensibini kendisine duştur edin­mişti. Böylece o, Allah'a isayn olacak bir talep­le bulunulduğu zaman itaatin kalkacağını söy­lüyordu. Böylece onun görüşleri ileride ehl-i sünnetin kanaati olarak değer kazanacaktı.

Ehl-i Sünnct'in görüşlerinin teşekkülünde, ilk ciddi ve büyük isim İmam A'zam Ebu Ha-nife Numan b.Sâbİttir. Onun, el-Fıkhu'1-Ek-ber adlı eserinde söz konusu ettiği İtikadî esas­lar ve bunların ele alınış tarzı, bilahare Ehl-i Sünnet akaidinin temel taşları olarak mütalaa edilmiştir.

Gerçi Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'dc orta­ya koyduğu İtikadî görüşlerin bir kısmı sonra­dan eklenmiştir. Buna rağmen bu görüşler özünden bir şey kaybetmeden korunmuştur. Kısaca bunları şu şekilde sıralayabiliriz: i-Tcvhid: Allah'ın birliğine, benzeri ve ortağı ol­madığına inanmadır ki, bu şu şekilde ifade edi­lir: Allah'a meleklerine, kitaplarına, resulleri­ne, ölümden sonra dirilmeye, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesab, mizan, cennet ve cehenneme inanma, bütün bunların hak ol­duklarını belirtmedir. "Allah Bir (ehad) dir, Samcd'dir, doğurmamıştır ve doğmamıştır. Eşi, benzeri ve dengi yoktur" (İhlas suresi). Yani yarattıklarına benzemez. Ayrıca fiilî ve zatî sıfatlarıyla veya İsimleriyle daima var ol­muştur, var olacaktır. Allah'ın zati sıfatları, Hayat, Kudret, İlim, Kelam, Semi', Basar ve irade'dir. Fiilî sıfatlan ise; Tahlik (yaratma), Tarzik(rızıklandırma), İnşa, ibda (benzersiznın gelişimi, davranışı ve uzaysal-zamansal ko­numuyla- ilgili olmuştur. Bu çatı içerisinde, çağdaş biyolojik ekolojinin belli başlı uğraş alanları nüfusun dinamiği, enerji transferi, sis­tem modelleri kurma, besleyici çevrimler (eye-les), çevrenin bozulması ve korunması gibi ko­nular olmuştur.

Sosyal bilimlerde, katı anlamda ekoloji kav­ramı ilk kez biyolojik coğrafya aracılığıyla be­şeri coğrafyaya girmişti ve pek çok coğrafyacı hemen konularını açıkça ekolojik terimlerle yeniden tanımlamaya başladı. 1930'larda R.E.Park ve E.W.Burgess'İn yönetimlerinde­ki Chicago şehir sosyolojisi okulu, tarihin kav­ramsal muhtevasını beşeri ekoloji olarak ta­nımlamaktaydılar. Böyle bir sıfat (ya da eiİ-ket) analojilerin doğrudan doğruya uzaysal ilişkileri açıklamak üzere biyoloji sözlüğün­den alındığı temeller üzerinde haklı gösteril­me iddasındaydı. Kısa bir süre için Chicago ekolojisi çok etkili olmasına rağmen, kendi safdil analojileri, kaba deneyciliği ve işlevsele! tümdcngelimciliğİ üzerinde bata çıka yürü­müştür.

Beşeri ve sosyal bilimlerdeki ekolojik yakla­şımların en verimli uygulamalarından bir kaçı antropolojiyle İlgili olanlardır. Bu, XIX. yüzyı­lın çevreye duyduğu İlginin baştan ayağa baskı­sı altında olan içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk otuz yılında Durhcİm (1858-19İ7) ve Boas (1858-1942)'in çifte entelleklüel egemenliği­ne rağmen böyle olmuştur. Fakat her ne ka­dar çevreyle ilgili konular çoğunlukla kenarla ilgili (periphcral) bir konu olarak görülmüşse ve çevre bir belirleyici (determinant) rolüyle uyum sağlamışsa da, bu gelenek çerçevesinde çevresel etkileşimlerle ilgili bir takım çalışma­lar yapılmıştır. Boas'ın orta Eskimo üzerine yaptığı çalışması burada zikredilebilir; tabii ki, Mauss'un ve Bcuchat'ın aynı konudaki eserleri de. İngiliz okulu aynı zamanda çevre­sel etkileşimlere İlişkin bir kaç inceleme sunar bize (örneğin Evans-Prİtchard'ın The M/tv'i).

Ekoloji kavramının antropolojide gerçekten açık ilk kullanımına 30'lu yıllarda Julian Sıe-vvard'ııı eserinde rastlanır. Steward'ın teorisin­de kültürel uyarlanma kavramı önem kazanır

ve belli bir kültürün anahtar niteliğindeki uyarlayıcı stratejileri, doğrudan doğruya gıda temin edici faaliyetlerle ilgili toplumsal ku­rumların ve teknik düzenlemelerin yapı-ötcsi bir çekirdekte (nüve) yerleşmiş durumdadır. Belirgin uyarlayıcı stratejilerin bilinmesi kültü­rel tiplerin tasviri için temel sağlamıştır. Ste-ward'ın eseri çok etkili olmuş (ve diğer disip­linlerden hayranlar bulmakta gecikmemiş), fa­kat onun kültürel ekoloji teorisi organik ve or-ganik-üstü açıklama düzeyleri ve anahtar nite­liğindeki uyarlayıcı özelliklerin bir nüvesi ile nötral bir kenar arasındaki temel bir ayrımla birlikte uyarlanma kavramının bir yorumu içe­riyordu ki, son dönem yazarları bunu reddet­me eğilimindeydiler.

Biyolojik ekolojideki İlerlemeler 1960'larda sosyal bilimlerden (arkeolojide ve aynı zaman­da antropolojide) ekolojik sorunların yeni bir formu I asy onun a götüren sibernetik ve sistem­ler teorisi dilinin İşlenmesiyle bağlantılıdır. Stcward'ın organik-üstü (superorganİc) orga­nizasyon düzeyineverdiği öncelik, pek çok ba­kımdan işlevsel olarak diğer hayvan lan nkine denk olan İnsan davranışına bir bakış lehine ihmal edilmiştir. Ekolojik etkileşimlerin tasvi­ri gitgide daha inceltilmektedir. Kültürel ku­rumların .insan nüfuslarının bir parçası oldu­ğu bazı sitemleri düzenlemeye hizmet edebile­ceği yol konusunda bir ilgi de inkişaf etmiştir.

Bununla birliktesistcmleryaklaşımlarının te­orik sorunlarına duyulan ilgi, artık özel örnek­lere ilişkin ayrıntılı deneysel analizlerin artan sayısı, uyarlanmaya ilişkin basitçi kavramlarla ve küçük-Ölçcklİ toplumun belirli türlerinin, homcostatİs aracılığıyla çevresel dengeyi sür­dürecek mekanizmalar kurduğu yolundaki da­ha aşırı önerme ile ilgili kuşkuculuğu doğur­muştur. Bennett'in Ekolojik Geçiş: Kültürel Anloropoloji ve İnsan Uyarlanması adlı eseri, toplumların fiili olarak çevresel tehlikelerle nasıl başa çıktıklarına, tepeden tırnağa İkame stratejilerin ayrıntılı tasvirine, çevresel kaynak­ların algılanmasına ve ekonomik ve ekolojik organizasyonlar arasındaki eklemlenmeye da­ha fazla dikkat harcar. O, aynı zamanda top-

Hamid el-Gazali ve Fahreddin er-Razi gibi âlimler tarafından devam ettirilmiştir.

Takip ettiği metod bakımından bazı üstün­lüklere sahip olan ve amelde Hanefi mezhebi­ne nıeımıb olanların tamamının itikaddakİ İmamı, İmam Maturidî ve akaidi, Ebu'l-Ka-sım İshak b.Muhamtned, Ebû Muhammed el-Pezdevî, Ebu Hafs Ömer en-Nesefî ve Ebu'1-Main en-Nesefî gibi meşhur alimler ta­rafından takib edilmiştir.

Ehl-i Sünnct'İn iki ana kolunu teşkil eden Eş'arîler ile Maturidîler arasında esas ve te­melde bîr farklılık görülmemesine karşılık te­ferruatta ba/.ı farklılıklar bulunmaktadır.

Netice olarak, Ehl-i Sünnet, doğrudan doğ­ruya Kur'an-ı Kerim ve Sünnct-i Nebcviyc'nin özüne ve aslına sahip çıkan cumhurun takip et­tiği yoldur.

Ziya KAZICI