Ehl-I Sünnet A - İslami Bilgiler - 5. Sayfa
EHL-I SÜNNET
A.Turan ARSLAN
İslam aleminin büyük bir çoğunluğu (% 93 kadar) tarafından kabul edilen ve gönül bağlanılan Ehl- isünnet, Hz.Peygamberin sünneti İle sahabe ve onların yolunda olanlara verilen bir isimdir.
İsmin ortaya çıkışı, Hz.Pcygambcrin, ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ve bunlardan sadece birinin, o da kendisi ve ashabının yolundan yürüyenlerin Cennet'c girebileceği, diğerlerinin ise Cchennem'lİk olacağına dair olan hadis gösterilmektedir. Böylece, Rasıtlullah ile ashabının yolundan gidenlere ve her şeyleri ile bunu benimseyenlere "Sünnet ve Cemaat Mensupları" manasına "Ehlu's-Sunne vc'1-Cemaa" denmiştir. Gerçi tek başına "Sünnî" kelimesi çok erken dönemlerde kullanılmıştır. Bununla beraber İslam dünyasında Sünnet ve Cemaat zümrelerine işaret etmek üzere farklı terimler de kullanılmıştır. Nitekim, "Ehlu's-Sünne" tabiri yanında "Ehlu's-Sunne ve'l-Ccmaa" Eh-lu's-Sunnc vc'1-Cemaa ve'I-Asâr", "Ehlu'1-Ha-disvc's-Sunne", "Ehlu's-Sunne vc'I-İstikame", "Ehlu'l-Ccmaa" gibi isim ve deyimlere rastlanmakladır.
Esasen itikadı edebiyat açısından Sünniliğin tam anlamıyla ortaya çıkıp vücud bulması, Emevîlerin son döncmclri ile Abbasî devrinin başlangıcındadır, hicrî 198 (m.8B) yılma kadar gelişimini tamamlayan chl-İ sünnet akidesi, müteakip asır zarfında, cüz'i değişme, ama kesin ve ciddi gelişme kaydederek hemen hemen teşekkülünü tamamlamış ve günümüzde de kabul edilen şekli ile temayüz etmiştir. Bu, hicri üçüncü asırdan itibaren müslümanlarm büyük bir çoğunluğu tarafından kullanılan "Ehl-i Sünnet"in artık tam manasıyla yerleştiği ve benimsendiği manasına gelmektedir.
Bununla beraber, itikadî sahada "Ehl-İ Sün-net"in doğuşunu kesin çizgilerle tesbit edebilmek pek o kadar kolay değildir. Zira Hz.Pey-gamber vefat ettiği zaman, her bakımdan emniyete alınmış ve gerçekten güzel İşleyen ilmî
ve fikrî bir mdüzen bırakmıştı. Bu bakımdan bilhüssa itikadı açıdan ümmetin cevap aradığı fazla bir problemi yoktu. Ancak, üçüncü Halife Hz.Osman'ın hicrî 35 (m.656) yılında şehdi edilmesiyle başlayan olayları takiben müslü-maniarın zihinlerinde cevap arayan bir takını soru ve problemler belirmişti. İslam tarihinde ilk defa müslümanlar birbirlerine kılıç çekmiş ve birbirlerini öldürmüşlerdi. Öyleki ölen ve öldürülenler arasında "Bedir Ehli" olduğu gibi daha dünyada iken Peygamberimiz taralından Cennct'lc müjdelenenler de vardı. Şimdi, bunların Allah kalındaki durumları nasıl olacaktı? Mesele bu kadarla da bitmiyordu. Çünkü insan, kendisi İçin önceden tesbit edilmiş bir kaderin mahkumu mu idi? Yani rüzgarın esiş kuvvcLine göre oradan oraya savrulan bir yaprak gibi miydi? Yoksa her türlü fiil ve davranışlarında tamamen hür mü İdi? Allah'ın yasakladığı büyük günahlardan birini (adam öldürmek bunlardan biridir) işlemiş bir kimsenin durumu ne olacaktır? Bir takım olaylara karışmış veya Kur'an'da belirtilen emirleri yerine getirmemiş bir insan, İman ve İslâm dairesinin dışına çıkmış olacak mıdır? İdarecilerin zulmü karşısında nasıl bir tavır takınılmalı? gibi sorular, müslümanları Kur'an-ı Kerim ve Sünncı-i Nebevİye'nİn, bilhassa ilikad bakımından tedkikine zorlamış veya en azından bu ve benzen meseleler üzerinde düşünüp bir tavır almaya sevketmiştir. Nitekim, bu soruların farklı şekilde cevaplandırılmış olmasından dolayı birçok itikadî ve buna bağlı olarak fıkhı mezhebin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Gerek ashab, gerekse onlardan sonra gelen bir kısım tabiîn ve tebeutabiîn, bu meseleler üzerinde durulmasını hiç arzu etmediği gibi bunlar hakkında fikir beyan etmekten de çe-kînmişelrdir. Bu arada kşunu da belirtelim ki yukarıda belirtilen problemlerin bir çoğu netice olarak işi siyasete götürüyordu. Bu bakımdan Abdullah b.Önıer, İbrahim en-Nalıaî ve Hasan Basri gibi zevat, bu konuda daha sakin ve mutedil davranmaya gayret ediyorlardı. Bu şekilde mutedil davranan zümrenin ortak yanlan temel İslamî esaslara ve devlete bağlılıktı. Bunlar, cemaatın devam ve terakkisi için elinden geleni yapıyorlardı. Bununla beraber, Ehl-i Sünnct'in fikir ve itikad esaslarının şekillenip belirmesinde Hasan Basrİ'nin önemli bir yeri vardır. Zira o, devrin siyasî hadiseleri hakkında fikir beyan etmiş ve Emevî aleyhtarı bir çok kimse ile görüşmekten çekinmemiştir. Bununla beraber o, Emcvîlcre karşı ayaklanmayı tasvip etmediği gibi müslümanların bu ayaklanmaya katılmasını da istememiştir. Mamafih o, zalim bir İdareciye her zaman ve şartta itaati savunmamıştır. Bu konuda o, Hz.Pcy-gamberin "Allah'a isayn olduğu cyrde mahluka İtaatyoktur" hadisi ile Hz.Ebu Bekr'in halife seçildiği zaman irad ettiği hitabesinde dediği gibi; "Allah'a isyan olduğu yerde halfcye itaat yoktur" prensibini kendisine duştur edinmişti. Böylece o, Allah'a isayn olacak bir taleple bulunulduğu zaman itaatin kalkacağını söylüyordu. Böylece onun görüşleri ileride ehl-i sünnetin kanaati olarak değer kazanacaktı.
Ehl-i Sünnct'in görüşlerinin teşekkülünde, ilk ciddi ve büyük isim İmam A'zam Ebu Ha-nife Numan b.Sâbİttir. Onun, el-Fıkhu'1-Ek-ber adlı eserinde söz konusu ettiği İtikadî esaslar ve bunların ele alınış tarzı, bilahare Ehl-i Sünnet akaidinin temel taşları olarak mütalaa edilmiştir.
Gerçi Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'dc ortaya koyduğu İtikadî görüşlerin bir kısmı sonradan eklenmiştir. Buna rağmen bu görüşler özünden bir şey kaybetmeden korunmuştur. Kısaca bunları şu şekilde sıralayabiliriz: i-Tcvhid: Allah'ın birliğine, benzeri ve ortağı olmadığına inanmadır ki, bu şu şekilde ifade edilir: Allah'a meleklerine, kitaplarına, resullerine, ölümden sonra dirilmeye, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesab, mizan, cennet ve cehenneme inanma, bütün bunların hak olduklarını belirtmedir. "Allah Bir (ehad) dir, Samcd'dir, doğurmamıştır ve doğmamıştır. Eşi, benzeri ve dengi yoktur" (İhlas suresi). Yani yarattıklarına benzemez. Ayrıca fiilî ve zatî sıfatlarıyla veya İsimleriyle daima var olmuştur, var olacaktır. Allah'ın zati sıfatları, Hayat, Kudret, İlim, Kelam, Semi', Basar ve irade'dir. Fiilî sıfatlan ise; Tahlik (yaratma), Tarzik(rızıklandırma), İnşa, ibda (benzersiznın gelişimi, davranışı ve uzaysal-zamansal konumuyla- ilgili olmuştur. Bu çatı içerisinde, çağdaş biyolojik ekolojinin belli başlı uğraş alanları nüfusun dinamiği, enerji transferi, sistem modelleri kurma, besleyici çevrimler (eye-les), çevrenin bozulması ve korunması gibi konular olmuştur.
Sosyal bilimlerde, katı anlamda ekoloji kavramı ilk kez biyolojik coğrafya aracılığıyla beşeri coğrafyaya girmişti ve pek çok coğrafyacı hemen konularını açıkça ekolojik terimlerle yeniden tanımlamaya başladı. 1930'larda R.E.Park ve E.W.Burgess'İn yönetimlerindeki Chicago şehir sosyolojisi okulu, tarihin kavramsal muhtevasını beşeri ekoloji olarak tanımlamaktaydılar. Böyle bir sıfat (ya da eiİ-ket) analojilerin doğrudan doğruya uzaysal ilişkileri açıklamak üzere biyoloji sözlüğünden alındığı temeller üzerinde haklı gösterilme iddasındaydı. Kısa bir süre için Chicago ekolojisi çok etkili olmasına rağmen, kendi safdil analojileri, kaba deneyciliği ve işlevsele! tümdcngelimciliğİ üzerinde bata çıka yürümüştür.
Beşeri ve sosyal bilimlerdeki ekolojik yaklaşımların en verimli uygulamalarından bir kaçı antropolojiyle İlgili olanlardır. Bu, XIX. yüzyılın çevreye duyduğu İlginin baştan ayağa baskısı altında olan içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk otuz yılında Durhcİm (1858-19İ7) ve Boas (1858-1942)'in çifte entelleklüel egemenliğine rağmen böyle olmuştur. Fakat her ne kadar çevreyle ilgili konular çoğunlukla kenarla ilgili (periphcral) bir konu olarak görülmüşse ve çevre bir belirleyici (determinant) rolüyle uyum sağlamışsa da, bu gelenek çerçevesinde çevresel etkileşimlerle ilgili bir takım çalışmalar yapılmıştır. Boas'ın orta Eskimo üzerine yaptığı çalışması burada zikredilebilir; tabii ki, Mauss'un ve Bcuchat'ın aynı konudaki eserleri de. İngiliz okulu aynı zamanda çevresel etkileşimlere İlişkin bir kaç inceleme sunar bize (örneğin Evans-Prİtchard'ın The M/tv'i).
Ekoloji kavramının antropolojide gerçekten açık ilk kullanımına 30'lu yıllarda Julian Sıe-vvard'ııı eserinde rastlanır. Steward'ın teorisinde kültürel uyarlanma kavramı önem kazanır
ve belli bir kültürün anahtar niteliğindeki uyarlayıcı stratejileri, doğrudan doğruya gıda temin edici faaliyetlerle ilgili toplumsal kurumların ve teknik düzenlemelerin yapı-ötcsi bir çekirdekte (nüve) yerleşmiş durumdadır. Belirgin uyarlayıcı stratejilerin bilinmesi kültürel tiplerin tasviri için temel sağlamıştır. Ste-ward'ın eseri çok etkili olmuş (ve diğer disiplinlerden hayranlar bulmakta gecikmemiş), fakat onun kültürel ekoloji teorisi organik ve or-ganik-üstü açıklama düzeyleri ve anahtar niteliğindeki uyarlayıcı özelliklerin bir nüvesi ile nötral bir kenar arasındaki temel bir ayrımla birlikte uyarlanma kavramının bir yorumu içeriyordu ki, son dönem yazarları bunu reddetme eğilimindeydiler.
Biyolojik ekolojideki İlerlemeler 1960'larda sosyal bilimlerden (arkeolojide ve aynı zamanda antropolojide) ekolojik sorunların yeni bir formu I asy onun a götüren sibernetik ve sistemler teorisi dilinin İşlenmesiyle bağlantılıdır. Stcward'ın organik-üstü (superorganİc) organizasyon düzeyineverdiği öncelik, pek çok bakımdan işlevsel olarak diğer hayvan lan nkine denk olan İnsan davranışına bir bakış lehine ihmal edilmiştir. Ekolojik etkileşimlerin tasviri gitgide daha inceltilmektedir. Kültürel kurumların .insan nüfuslarının bir parçası olduğu bazı sitemleri düzenlemeye hizmet edebileceği yol konusunda bir ilgi de inkişaf etmiştir.
Bununla birliktesistcmleryaklaşımlarının teorik sorunlarına duyulan ilgi, artık özel örneklere ilişkin ayrıntılı deneysel analizlerin artan sayısı, uyarlanmaya ilişkin basitçi kavramlarla ve küçük-Ölçcklİ toplumun belirli türlerinin, homcostatİs aracılığıyla çevresel dengeyi sürdürecek mekanizmalar kurduğu yolundaki daha aşırı önerme ile ilgili kuşkuculuğu doğurmuştur. Bennett'in Ekolojik Geçiş: Kültürel Anloropoloji ve İnsan Uyarlanması adlı eseri, toplumların fiili olarak çevresel tehlikelerle nasıl başa çıktıklarına, tepeden tırnağa İkame stratejilerin ayrıntılı tasvirine, çevresel kaynakların algılanmasına ve ekonomik ve ekolojik organizasyonlar arasındaki eklemlenmeye daha fazla dikkat harcar. O, aynı zamanda top-
Hamid el-Gazali ve Fahreddin er-Razi gibi âlimler tarafından devam ettirilmiştir.
Takip ettiği metod bakımından bazı üstünlüklere sahip olan ve amelde Hanefi mezhebine nıeımıb olanların tamamının itikaddakİ İmamı, İmam Maturidî ve akaidi, Ebu'l-Ka-sım İshak b.Muhamtned, Ebû Muhammed el-Pezdevî, Ebu Hafs Ömer en-Nesefî ve Ebu'1-Main en-Nesefî gibi meşhur alimler tarafından takib edilmiştir.
Ehl-i Sünnct'İn iki ana kolunu teşkil eden Eş'arîler ile Maturidîler arasında esas ve temelde bîr farklılık görülmemesine karşılık teferruatta ba/.ı farklılıklar bulunmaktadır.
Netice olarak, Ehl-i Sünnet, doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerim ve Sünnct-i Nebcviyc'nin özüne ve aslına sahip çıkan cumhurun takip ettiği yoldur.
Ziya KAZICI
İslami Okul Okulların En Önemlisi