Estetik - İslami Bilgiler - 29. Sayfa
ESTETİK
Sanatı ve aynı zamanda -ona bir sanat eseri gözüyle bakarsak- tabiatı felsefi olarak inceleyen felsefe dalına estetik adı verilir. Estetik bir tutum fikri estetik için son derece önem taşır. Sanat eserleri insan ürünleridir. Fakat aynı zamanda doğal nesnelere de uygulanabilir. Estetik, temel konusu olan sanat eseri ve estetik tutum kavramını tanımlamayı amaçlar. Estetik, sanal eserlerinin ne derece temsili olacağını ve ne derecede onların yaratıcılarının duygularını ifade edeceği sorularına cevap arar. Estetik olarak tatmin edici konuların kendine has değerini tesbit etmeyi amaçlar. Estetik, bir sanat eserinin varlığının tabiatı sorununu (o bîr sözcükler ya da sesler bütünü müdür, yoksa bir renk yığını ya da fiziksel bir nesne midir?) ele alır. Ayrıca estetik İle ahlaki değer arasındaki ilişki sorunuyla da ilgilenir.
Güzelliğin yaratılması ve değerlendirilmesiyle uğraşan estetiğin, sosyoloji, biyoloji ve antropolojiyle yer yer dirsek teması olmakla birlikte, aslında felsefe ve psikolojinin bir parçasını oluşturur. Estetik terimi çok gevşek bir biçimde (her ne kadar bazı yazarların bu tanımla iki nedenle anlaşamamakta iseler de), "sanalların bilimsel incelemesi" olarak tanımlanmaktadır. İlk neden, bilimsel yaklaşımın evrensel olarak kabul edilebilir tek yaklaşım olmamasıdır; ayrım 'spekülatif ve 'deneysel' estetik arasında yapılmıştır ve felsefenin bazı alanları, sanat tarihi ve sanat eleştirisi ilk kategoriye yani spekülatif estetiğe girer. Spekülatif estetik, güzelliğin tabiatı ya da sanat eserlerinin anlamı gibi üst düzeyden sorunlarla ilgilenir; oysa deneysel estetik, değerlendirme süreçlerinin unsurlarını bilimsel olarak incelemeyi İhtiva eder. Böylece İkinci anlaşmazlık noktası, bir sanat eserini neyin oluşturduğu konusunda ortaya çıkar: deneysel estetikte kullanılan deneysel uyarımların bazısının, ger-çck-hayaiın müziği (reallite music), resim sanatı, şür ya da heykeltraşlıkla çok az ortak yanı vardır.
Diğer sosyal bilimcilerin yanışını psikologlar da deneysel yaklaşımı benimsemişlerdir; gerçekte deneysel estetik alanı en eski psikoloji dallarından birisidir. Bu disiplinin kurucu babalarından birisi, aynı zamanda fizikçi, fizyolog ve filozof da olan Alman GusiavThcodor Fechner'dir. Fechner'in psiko-fizik alanına İlişkin kapsamlı incelemeleri onu estetiğin sorunlarına yöneltti ve I876'da Vorscluılc der Asthciik (Estetiğe Girişj adlı eserini yayınladı. Fcchner'in amacı açık 'aşağıdan esietik' dediği şeyi kurmaktı; o ilkin, sevilen ve sevilmeyen şeylerin temel mekanizmalarıyla ilgilendi ve modern deneysel psikolojide işlenenlerle epeyce ortak yanı bulunan deneysel teknikler kullandı, örneğin, böyle bir teknik, içerisinde öznelerin, kendilerine sunulan çeşitli şeylerden en çok hoşlandıklarını seçmelerinin istendiği bir 'lercih yöntemi' idi. Fechııer bu İlk ve başlangıç noktasından, daha karmaşık estetik sorunlarına geçmeyi umuyordu.
İnsanların farklı renkler, görsel kalıplar ve işitsel uyarıları tercihlerini ölçmek suretiyle güzelliği aşırılıkların yokluğuyla İlişkili olarak düşünen eski "estetik araç" teorisini sınamaya
girişti. Fechner'in bu çizgiler boyunca gerçekleştirdiği ilk çabalar deneysel estetiğe sağlam bir metodolojik taban sağladıysa da, son yirmi oluz yıldır elde edilen bulgular (örneğin Va-lentİn'in Güzelliğin Deneysel Psikolojisi adlı eserinde) genel olarak tutarsızdır. Örneğin, 'estetik araç' ya da 'altın seksiyon'la ilgili hiçbir İkna edici kanıt elde edilemedi ve deneysel estetiğe olan ilgi sonunda azalmaya yüz tuttu.
Bununla birlikte, 1960'ların ortalarında psikolog Daniei Berlyne, kadim sorunlara farklı bir yaklaşımla eğilen bir araştırma dalını tanımlamak üzere 'yeni deneysel estetik1 terimini ortaya atlı: Berlyne teorik temelini biyoloji üzerine oturtmuştu. Yeni yaklaşımın İki önemli görünümü estetik tepkinin başlıca belirleyicisi olarak ve Berlyne'İn 'birbirini tamamlayıcı değişkenler' dediği şey üzerindeki vurgusu-dur. Bu teori şunu savunur: Sanat nesneleri, gözlemcinin uyanıklık, dikkat ya da heyecan düzeyini etkilemek suretiyle haz doğururlar; onlar bunu karmaşıklıkları, şaşırtıalıkları ya da benzerlikleri gibi birbirini bütünleyen özellikler aracılığıyla yaparlar. Başka deyişle, gözlemci enformasyonu uyarımın farklı özelliklerinden çıkartır ve sonuçta uyanıklık düzeyi onun bu uyarımı açıklama olasılığını belirleyecektir. Berlyne bir uyarımın 'hazcı değeri' ya da 'tatmin ediciliği'nin öznenin bir tersine çevrilmiş U-biçimli eğrisine göre uyanıklık düzeyiyle ilişkili olduğunu söyler; dahası tatmin edicilik aracı bir uyanıklık düzeyi doğuracak uyarımlara göre çok büyüktür. Bu, formun birbirini bütünleyen değişkenleri ve psikolojinin (motivasyon, keşif ve oyun gibi) diğer alanlarıyla bütünleşme potansiyeli üzerindeki vurgudur ki, bu, yeni formu eski deneysel estetikten ayırd eder. Her ne kadar bazı araştırmacı hır Berlyne'İn teorik formülasyonunun ayrıntılarını tartışacaklarsa da, yeni deneysel estetik sağlıklı ve geleceği parlaktır. Gelişme üç kapsamlı çizgide olmuştur.
I- Bu çizgi doğrudan Berlyne'İn tamamlayıcı değişkenleriyle ilgisiyle ilişkilidir. Öyle görünüyor ki, bu çizgide uygulanan deneysel ölçüm tekniklerinin geliştirilmesi çok önceleri Geştalt psikologlarınca meydanagetirilen 'for-
mun önceliği' kavramının tabiatına ilişkin sorulara daha fazla ışık getirecektir.
2- Bu çizgi ise, gözlemcinin karakteristiğinin araştırılmasını kapsar. Araştırma alanlarından birisi, örneğin Jung'un dışa-dönüklük/içe dönüklük ve estetik yargı gibi kişilik faktörleri arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır.
3- Muhtemelen en güç araştırma alanı olan bu çizgi duygu ve bilme arasındaki ilişkiyi ele alır: Yani, bir estetik cevabın duygusal yönü nasıl olur da onu kuşatan düşünce süreciyle etkileşimde bulunur? Bu soru türü aslen Freud tarafından, sanatsal yaratma sürecinin psika-nalitik yoldan incelemelerinde görülmüştür. 1980'lerde bir kez daha ona dönülmektedir (örneğin Panel Machotka ve Rober Zajonc gibi araştırmacılar tarafından). Günümüzde deneysel araştırmanın spekülatif estetiğin bazı karmaşık sorunlarıyla baş etme yolunda olduğunu Öne sürenler vardır. Bu gibi araştırmacılar deneysel ve spekülatif estetik arasındaki uzlaşmanın günün birinde gerçekleşeceğini beklemektedirler.
(SBA)
İslam sanatları Ve estetik
Genellikle "güzelliğin bilimi" diye tarif edilmekle beraber, bu tarifin sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin olan estetik, sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve hatta biyoloji ile dirsek teması bulunan felsefi ve psikolojik teoriler toplamı olarak ele alınabilir. Sanat eserinin yaratılması, bir varlık alanı olarak sanat eseri, sanat eseriyle İlişkileri açısından tabiat, sanat eserinin değerlendirilmesi (sanat eleştirisi) zevk ve bunlarla ilgili yan konuları içine alan bir bilgi dalıdır.
Bu çerçevede oluşturulmuş estetik teorileri, kökleri Greko-Latin kültürüne uzanan bir dünya görüşü (yahut gerçeklik kavrayışı) temeline dayandığı için, Batı dışındaki kültürlerin sanatlarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle İslam sanatlarını açıklarken, bütünüyle Batı sanatları ve felsefesi etrafında oluşmuş bir kavram çerçevesine atıfta bulunmak, kaçınılmaz olarak yanlış değerlendirmelere yol açacaktır.
İslam medeniyet dairesinde yer alan kültürlerin hemen tamamı, bu medeniyet dairesine girdikten sonra İslami dünya görüşü yönünde büyük bir dönüşüme uğramış, sanat gelenekleri de aynı şekilde, yeniden biçimlenmiştir. Böl-gelerarası farklılıklar bulunmakla beraber, İslam sanatı diyebileceğimiz bütün ürünlerde, İslami temel prensiplerin değişen ölçülerde uygulandığı görülmektedir.
Sözünü ettiğimiz prensipler doğrultusunda, İslam düşünce tarihinde estetik teorilerinin geliştirilmemiş olmasını da, müslüman sanatçı ve düşünürlerin sanatla ilgili yaklaşımlarının bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Her şeyden önce "sanat" (art) kavramının "güzel sanatlar" diye belirlenen çerçevesinin İslam kültürü açısından çok yeni olduğunu, çeşitli sanat dallarının ayrı ayrı bilimler {İlm-i musiki, ilm-i şi'r vb.) olarak düşünüldüğünü ve "sanatla "zanaaı"ın birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını gözönünde bulundurmak gerekmektedir.
Bu bakımdan, "İslam sanatı" denildiği zaman, musikiden mimariye, kapı tokmaklarından kitap ciltlerine, mutfak eşyasından koşum takımlarına kadar, son derece geniş bir alan sozkonusudur. Bu geniş alanda karşımıza çıkan inanılmaz zenginlikteki verileri estetik açısından değerlendirmeye çalışırken izlenebilecek tek meıod, eski metinlerde yer yer karşımıza çıkan dağınık bilgi ve yorumları da gözönü-ne almak kaydıyla, mevcut sanat eserlerinden yola çıkmaktır.
Bu farklı estetiğin diğer prensiplerini de belirleyen ilk prensibi, İslam'ın putperestliğe karşı verdiği büyük mücadelede asıl ifadesini bulan, sınırları hadislerle çizilmiş tasvir yasağı, yahut surete tapınmayı yasaklayan hadislerin tasvir yasağı olarak anlaşılmış olmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda herhangi bir hüküm bulunmadığını da ayrıca belirtelim.
Tasvir yasağı, müslüman sanatçıların figürden kaçma ve figürü cansızlaştırma şeklinde ifade edebileceğimiz İki yaklaşımı benimsemelerine yol açmıştır. Figürden kaçış, müslüman sanatçıları doğrudan doğruya soyut formlara yöneltir. Sözgelişi, Arap alfabesindeki şekil re-pertuvarının, başlangıçta plastik açıdan son
derece elverişsiz olduğu halde, harf köşelerinin yuvarlak [aştırılarak (Ma'kılî yazının Ku-fi'ye dönüşmesi, oradan çeşitli yazı karakterlerinin ortaya çıkması) son derece zengin imkanlara sahip bir ifade vasıtasının elde edilmesi, bu eğilim sonuçlarından biridir. Figürü cansızlaştırma eğilimi ise, bir yandan tabiattan alınan şekilleri stilize ede ede asıl kaynağından büsbütün uzaklaştırarak soyut formlara dönüştürülmesini sağlamış, bir yandan da diğer geleneklerden devralınan resmi ışık ve gölgeden arındırarak bir çeşit nakış haline getirmenin prensibi olmuştur.
Estetiğin başlıca konularından biri olan "güzellik" İse, temel prensibini kısaca açıklamaya çalıştığımız estetiğin asıl hedeflerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat İslam sanatlarında "güzellik" meselesi. Batı kaynaklı objektivist ve sübjektivist estetiklerin anladığı manada güzellik değil, "mutlak güzcllik"tir ve mutlak güzelliğin görünen alemdeki içkinliği-dir (immanent oluşudur). İslam sanatçısı için, sözgelişi gül, kendiliğinden güzel olmadığı gibi, bizim onda kendimizi yaşamamız (einfuh-lung) da değildir. Gülün güzelliği, Tanrı'nın "cemal" sıfatının ondaki tezahürüdür. Batı kaynaklı bazı estetik teorilerinin kavram çerçevesinde yer alan "çirkinlik", bu estetiğin konularının tamamen dışında kalır. Çünkü çirkinlik İtibaridir; başka bir deyişle, güzellik mutlak olduğuna göre, çirkinlik yoktur.
Sanatçının görevi, güzelliği kaynağında yakalamak, yani görünenlerin temelinde bulunanı araştırmaktır. Bu bakımdan dış dünyanın yerine benzerini geçirmek (mimesis) gibi bir kaygının tamamen dışında, sanatçının kendi ferdiyetinden de bağımsız bir arayıştır sanat.İslam sanatları çerçevesinde değerlendirilebilecek bütün sanat ürünlerinde, sanatçının ferdiyetini olabildiğince paranteze aldığı, bunun da sanatı bir çeşit metafizik oyun haline getirdiği açıkça görülür. Sanatçılar, eserlerini bazan imzalarını bile atmayacak kadar kendi ferdiyetlerinin dışında düşünmüşlerdir. Psikolojiye en fazla bağımlı görünen şiir bile, zaman içinde ferdi arızalardan büsbütün arındırılarak, arabesk gibi, sadece dilin kendi imkanlarına dayanan bir ifade vasıtası haline getirilmiştir. Mecazlaştırma yoluyla semantik alanları son derece genişletilen kelimeler, tıpkı Arap alfabesindeki harfler gibi, adeta plastik bir kullanışlılık kazanırlar.
Sanatçı, bu çerçevede güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Güzellik objektif bir nitelik olmadığına göre, sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç sadece bir İşarettir (ayet). Güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilîzdir ama, sürekli değişme halindedir ("ol" emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır). Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak soyutlama (tecrid) yoluyla ulaşmak mümkün olabilir. Soyutlamanın ilk aşaması stilizasyondur. Stilizasyon (üsluplaştırma), objeyi şemati-ze etmektir.
Bütün varlık, aynı mutlak hakikatin tezahürü olduğuna göre, sayısız objede dağılmak yerine, belirli objelerden hareket etmek ve onlar üzerinde derinleşmek daha doğrudur. Bu yaklaşım, müslüman sanatçıyı kaçınılmaz olarak şematizme götürür. Bunun doğurduğu tekdüzelikten de çeşitleme (tenevvü) yoluyla kurtulmaya çalışılmıştır. Gerçek bir sanatçı, yaptığını asla tekrarlamaz.
Sanat eserleriyle sanat eserine bakan arasındaki ilişki de, sanatçıyla sanat eseri arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bakan, sanat eserini tamamen kendi dışında birşeymiş gibi görmez, yani eleştirel bir tavırla bakmaz. Aradaki mesafeyi kaldırır ve sanat eserini yaşamaya çalışır. Sanat eserinin değerini, bir çeşit mistik birleşme, yahut mistik neşve diyebileceğimiz ilişkinin derecesi belirleyecektir. Türk musikisinin konser salonu düzeninde sunulduğu zaman pek fazla etkili olmamasının sebebi de budur. Çünkü konser salonu, şet" ve araya giren diğer unsurlar, sanat eseriyle dinleyen arasında aşılması güç bir mesafe yaratarak katılmayı neredeyse imkansız hale getirir. Aynı eserler, dinleyicilerin de katılabileceği bîr mekanda rica edildiği takdirde, sözünü ettiğimiz birleşmenin kolayca gerçekleştiği görülecektir.
İslam sanatlarının estetik yapısı üzerinde L.Massignongibibazımüsteşriklerdurrnuşlar-sa da, getirdikleri yaklaşım "oryantalist estetik" olmaktan Öteye geçememiştir. Fakat Rene Guenon, Tİtus Burcklıardt gibi, müslüman olmuş bazı Batılı düşünürlerin yaklaşımları, konuya dikkate değer açıklıklar getirmiştir. Türkiye'de de yetersiz olmakla beraber bu konuda bazı çalışmalar yapılmıştır. Beşir Ayva-zoğlu'nun "Aşk Estetiği" (1982) ve "İslam Es-tcliği ve İnsan" (1989) adlı denemeleri, bu alanda yapılan çalışmaların en derli toplu olanlarıdır.
BcşirAYVAZOĞLU Bk. Hazcılık; listetizın; Psikoloji; Sanat.
İslami Okul Okulların En Önemlisi