Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Evrim - İslami Bilgiler - 39. Sayfa

 

EVRİM

 

Biyolojik anlamda evrim, tüm canlı türleri­nin düzenli bir süreklilik içinde birbirlerinden farklılaşarak gelişmesidir. Bu, genellikle bir "olgu" olarak sunu İntakı aysa da, diğer biyolo­jik yaklaşımlardan (yaratılışçılık gibi) sadece birisi olup teori düzeyinde ele alınması gere­kir.

"Nereden geldim, nereye gidiyorum" sorusu­na insanın cevap arayışı yeni değildir, özellik­le "nereden gedim" sorusu anlik Yunan'dan beri etrafında dönülen soruların başında ge­lir. Organizmaların ve bunlar içinde en yetkin olan insanın biyolojik anlamda kökenini ince­leyen düşünce akımları tarih boyunca iki te­mel başlık altında gruplandırılabilindcğişmez-cilik ve evrimcilik. Virüslerden insana kadar tüm türlerin birbirlerinden bağımsız olarak or­taya çıktıklarını, bunlar arasında birinden di­ğerine geçişin hiçbir zaman vuku bulmadığını ve türlerin birbirlerinden aşılmaz duvarlarla bölünmüş olduğunu savunan görüşler toplulu­ğu değişmczcilik olarak bilinir. Buna mukabil türlerin birbirlerinin varoluş sebebi olduğu­nu, 4,5 milyar yıldan buyana organik molekül­lerden bugünkü yüksek organizasyonlu canlı­lara sürekli ve durdurulamaz bir akışın sürc-geldiğini kabul eden görüşler de evrimcilik olarak bilinir.

Doğada ve onun bir parçası olan canlılarda sürekli değişimin varolduğunu ilk benimseyen kişi Herakleiıos olmuştur. Daha ziyade felsefi anlamda bir harekeli inceleyen Heraklei-tos'un yanında canlılar alemi içinde bir evrim düşüncesine ilk yaklaşanlar. Anaksimandros ve Empedokles olmuştur. Bunlar zamanların­da hakim ulan görüşe alternatif görüş olma aşamasından öteye geçememişlerdir.

Modern zamanlara doğru evrim görüşünde XVII. ve XVIII. yüzyıla kadar fazla bir hare­ketlilik görülmez. XVII. yüzyılda Buffon'la başlayan kıpırdanma, XIX. yüzyılda ortaların­da Charles Darwin ile zirvesine ulaşacaktır. Bir teori bağlamında evrimi ilk onaya koyan kişiyse Lamarck olmuştur.

Onaya konulduğu dönern içerisinde La-marek'm tezi büyük gürültilılerc sebep olmuş, yankıları uzun süre devam etmiştir. Bu görüşe göre canlıların çevre şartlarının değişmesiyle üstlerinde biriken morfolojik değişiklikler ka-lnsal (irsi)dir. Bu nedenle de dölden döle ak­tarılmak suretiyle tür boyunca kalıtım olarak saklanır. Bu varsayımın yanlışlığı modern ge­netiğin gelişmesiyle tamamen ortaya konmuş, böylece Lamarckizm bilimsel alanda geçerlili­ğini yitirmiştir.

Çeşitli değişik görüşleri de barındırarak yo­ğun ilgi ve etkilerini günümüze kadar koruyan evrim teorisi Darwin'e ait olanıdır. 1859'da ilk baskısını yaptığı Tinlerin Kökeni adlı eserinde bu teoriyi ileri süren ve daha sonra ortaya koy­duğu bazı eserlerle teoride kapalı kalan husus­ları açıklamaya çalışan Darwİn, konuyu ele alış tarzıyla bir anda şöhret kazandı. Aslında Charles Darwİn'in evrim kavramına eklediği pek yeni bir şey yoklu. Zamanının bilgi biriki-' mini değerlendirme yanında, buna sadece "do­ğal seleksiyon" anlayışını eklemişti. Fakat bu değerlendirmesi teoriye öylesine güç katmıştı ki, onun desteğinde teorinin açıklayamayaca­ğı veya aksini gerektireceği hiçbir durum yok­tu. Doğal seleksiyon kısaca şuydu: Canlılar içinde çevre şartlarına uygun Özellikleri taşı­yanlar bu şartlardaki yaşantılarını sürdürme­ye devam ederler, bunlara sahip olmayanlar da hayat mücadelesi içinde erirler ve yok olur­lar.

Böylece her istenen şekli alabilecek yapıda bir esnekliğe sahip ve her soruya, her duruma uyarlanabilecek bir silah ele geçmiş oluyordu; canlıların kulağı vardı, çünkü kulağı olanlar tehlikeleri işitip kaçabildiler, olmayanlar av ol­du.

Doğal seleksiyon teorisinin bu başarısı, aslın­da dayandığı mantıksal totolojiden başka bir şey değildi. Şöyle ki:

- Hangi canlılar seçildi?

- Üstün olanlar

- Peki hangi canlılar üstün?

- Seçilmiş olanlar.

Teorinin bu yönü daha sonraları bilim felsefecilerinin şiddetli hücumlarına hedef olacak, teori son derece Önemli eleştirilere maruz ka­lacaktır; hatla evrimci bilim felsefesiyle tanı­nan Kari Poppcr bile onu bir teoriden ziyade metafizik bir görüş olarak niteleyecektir.

Danvin'in yaşadığı dönemin evrime Doğal Scleksiyon'dan başka bir katkısı olmamıştır. Darwİn-sonrası dönemde İse en önemli deği­şiklik olarak kalıtımın ilkelerinin iyİee belirgin­leşmesini görüyoruz.

Danvin'in teorisini ileri sürdüğü dönemde genetik bilgisi oldukça sınırlıydı. Dolayısıyla teori bu Önemli bilgi birikiminden mahrum­du. Genetiği evrim teorisi içine sokan akım karşımıza yepyeni bir görüşle çıktı. Neo-Dar-\vinizm ve Mutasyonlar teorisi. Buna göre ge­netik materyal oldukça sabittir ve türden türe aynen aktarılır; nadir de olsa zaman zaman vu-kubulan ve mutasyon adı verilen genetik hata­lar bu aktarımla beraber alt döllere taşınmış olur. Bu hataların yol açtığı morfolojik deği­şiklikler canlının çevreyle olan ilişkisine olum­lu yönde katkıda bulunursa, canlı bu değişikli­ği taşımayanlara nazaran bir üstünlük elde et­miş olur.

Anlaşılacağı gibi bu, kainimin ve doğal sclek-siyonun bir sentezinden başka birşey değildir. Neo-Darwinizm denen bu yeni yorumun geliş­mesinden sonra evrimde nihai gerçeğe varıldı­ğı kanısıyla evrimci biyologlar dört elle teori­ye kanıt toplama çalışmalarına giriştiler.

İçinde bulunduğumuz döneme kadar devam eden bu çalışmaları dört ana başlık halinde şöyle toparlayabiliriz

: a) Faleontolojik çalış­malar,

 b) Embriyolojİk çalışmalar,

 c) Antro­polojik çalışmalar,

 d) Biyokimya üzerine çalış­malar.

a) Paleontolojİk çalışmalar; Türden türe ge-Çİşi yavaş-yumuşak bir süreç olarak tanımla­yan Neo-Darwinist teorinin en önemli beklen­tisi türler arasında binlerce ara formun bulun­ması olmuştur. Zira, eğer evrim ilk molekül­lerden insana kadar kesintisiz süregelen bir iş-lemse, organizmalar arasında kopukluklardan ziyade kesintisiz bir devamlılığın bulunması kaçınılmazdır. Bununla beraber ne bitkiler de, ne de hayvanlarda böyle bir sürekliliğin betirtilerine şimdiye kadar rastlan ma mı 51 ir. Ün­lü paleontologlardan Clark bunu şöyle dile ge­tirir:

"Daha önceki hayvan hayatının alı fosil kalın­tılarına bakmak konusunda ne kadar geriye doğru gittiğimizin önemi yok. Çeşitli büyük gruplar ve filimler arasında geçiş formları olan herhangi bir hayvana ait iz bulmuş deği­liz. Madem ki, biz fosil veya yaşayan büyük gruplar arasındaki geçişi gösteren en uzak bir delile sahip değiliz. O halde, böyle ara tiplerin hiçbir zaman olmadığını kesinlikle kabul et­mem iz gerekir". Fosil uzmanı Olson İse; "Fosil­lere göre birçok bitki ve hayvan grubu, her­hangi yakın bir soyu olmadan aniden ortaya çıkmıştır. Organizmaların filum ve sınıl' gibi büyük grupları bu şekilde görülmüştür" de­mekledir.

Fosil kayıllarındaki ara (geçiş.) formlarına ait bu boşluklar paleontolojik çalışmaların ek­sikliğinden kaynaklanmaz. Fosil kayıtları son derece zengindir. Örneğin Neo-Darwinist araştırmacı Romer'in bildirdiğine göre kara-omurgalılann ortalama % 87.8'inin fosilleri bulunmuştur ki, bu son derece yüksek bir orandır.

Yıllarca sürdürülen araştırmalar sonucunda evrim üzerine yayınlanan makale veya yazılar­da üç paleoniolojik delil göze çarpar

: 1- Su­dan kuraya geçişe delil: coeiacanth

; 2- Kara­dan uçuşa geçişe delil: archaepteryx;

 3- Alın evrimi.

1- Balıktan kurbağaya geçişe kanıt olarak su­nulan coelacanih'ın yüzme kesesinin akciğer görevi yapabileceği düşünülerek geçiş formu olduğu iddia edilmişti. 1935'ten bu yana yaka­lanan 50'den fa/la coelucanıh üzerinde yapı­lan gözlemler bu balığın yüzme kesesinin yağ­la dolu olması ve üzerinin pullarla örtülü ol­ması nedeniyle akciğer gibi fonksiyon göster­mesinin fizyolojik olarak imkansız olduğunu ortaya   koymuşlardır.   Üstelik   bu    balığın 350-400 milyon yıldır değişmeden yaşayageldi-ği de anlaşılmıştır.

2- Kanallarındaki pençeleri, küçük dişleri ve kuyruğunda omurgası oluşu nedeniyle de arc-haeopleryx isimli kuş 135 milyon yıllık fosiline

dadanarak sürüngenlerden kuşlara geçiş for­mu olarak tanıtılmıştır. Yakın dönemde, 1984 yılında Balı Texas'ta 225 milyon yıl öncesine ait bir kuş fosiline rastlandı. I'roioavis adı veri­len bu örnek eksiksiz bir kuştu. Buna göre kuş­lar alaları olarak tanıtılan sürüngenlerle aynı dönemde yaşıyorlardı ki, bu imkansızdı. Ken­disinden 90 milyon yıl önce yaşayan tam bir kuşun varlığı arkhaeopteryx'in arageçîş formu olma iddiasını gündemden çıkardı.

3- Atın evrimi de çokça kullanılan bir delil­dir. Yapılan sıralamaya göre bu 7-8 türden oluşan bir seri ar/etmektedir. Alın evrim scrİ-si de evrimin temel yasası olarak sunulan Dol-lo Kanunu ile çalışır. Körelen organların yeni­den ortaya çıkamayacağını benimseyen Dollo Kanunu'nuiers düşecek tarzda sunulan seride­ki atların kaburga sayıları azalma ve çoğalma­lar şeklinde düzensizlik gösterir.

b)  Embriyolojik çalışmalar: Ernesi Haeckel diğer canlıların  embriyolarında geçirdikleri safhaların, soylarının geçirdiği sallıalarıyansıt­tığını İleri sürdü. En son incelemelerde Haec-kel'in ünlü çizimlerinde yanlışlıklar olduğu or­taya kondu, Haeckel İnsan embriyosunu (rü-şeym) kasıtlı olarak eksik çizmişti.

Yankıları hala devam eden bu iddiada en çok insan ve balık embriyolarında görülen bo­yun bölgesi oyukları delil olarak kullanılıyor­du. Balıklarda bu oyuk daha sonra solungaçla­ra dönüşürken, insan embriyosundaki oyuk yu­tağa açılmaz, /.amanla alt çene, ösiaki borusu, limüsveparatiroid bezlerine dönüşür. Bu ne­denle bu yarıklar arasında evrimsel bîr ilişki kurmak anlamsızdır.

c) Antropolojik çalışmalar: insanın kökenini bulma gayretleri   özel  bir  inceleme  alanını oluşturacak şekilde antropolojiye yöneldi ve oldukça uzun ve külfetli çalışmalara temel oluşturdu. İnsanın kökenine yönelik araştır­maların bir kısmı son derece ciddi ve bilimsel çerçeveli olmalarına rağmen, küçümseneme­yecek bir kısmı da bu yapının dışında yer aldı.

İnsanın autları üzerine ilk buluniuların tanı-iılmasıyla birlikte kısa zamanda "insanın evri­mi" serisi de literatüre girdi ki, bu seri 6-7 ör­nek üzerine bina edilmişti. İSOO'Kİ yılların sonlarmdan itibaren başlayıp 1950'lerc kadar de­vanı eden araştırmaların sonucu olan bu seri özellikte son yıllarda alt üsı oldu. Serinin önemli atlama taşlarım oluşturan Ncbraska, Pil(down ve Java adamlarının birer sahtekar­lık ürünü olduğunun anlaşılmasını müteaki­ben başlayan çözülme Richard Leakey'nİn 1972'de bulduğu ünlü kafatası Skull 1470 ile zirvesine ulaştı.

Kenya'da bulunan Skull 1470 şaşırtıcı şekil­de homo sapiens karakterli, yani modern görü­nümlüydü. Bulan bilim adamı Leakey hayreti­ni o günlerde şöyle dile getirmişti:

"Ya bu kafaiasım ya da ilkel İnsan hakkında­ki teorilerimizi atamalıyız. O, insanın ilk mo­dellerinden hiçbirine benzememektedir."

Bu buluntu seriyi baştan sona karıştırdı; İl­kel insansılar olarak sunulan antralopithocus-lar soyağacından alıldılar, sonra homoereetus-lar da bundan nasiplerini aldılar. Yakın dö­nemlerde de Fransız dergisi /. 'Evpress aracılı­ğıyla tanıtılan hipotezle bu seri tamamen red­dedildi, yerine maymunların atalarının insan olduğu görüşü teklif edildi.

d) Biyokimya üzerine çalışmalar: İlk canlı maddelerin ortaya çıkışını inceleyen evrim te­orisi, moleküler veya biyokimyasal evrim, da­ha popüler olan diğer teoriden bağımsız ola­rak gelişti. Bu konudaki İlk çalışmalar J.B.S.-Haldane, Oparin gibi araştırmacılara aitse de, Moleküler Evrimi popüler yapan Stanley Mil­ler ve Harold Urcy'dir. Bu iki bilim adamı 1953'de gerçekleştirdikleri ve Miller Deneyio-larak tanınan ünlü deneyleriyle metan (CH4), amonyak (NH3), su buharı (H2O) ve hidro­jenden oluşan bir karışımdan amino-asit gibi canlı bünyesinin en önemli yapıtaşjanndan bi­rini sentezlemcyi başarmışlardı. Sentezlenen amino-asitler canlıda yer alan 20 çeşit ami-no-asitıcn dördü olmasına rağmen bu deney sembolik bir yüklem kazandı ve birçok kitap ve ansiklopedide hemen yerini aldı.

Deneyi takip eden 10-15 yıl İçinde beklenme­dik gelişmeler oldu. Jeofizik ve jeokimyacılar dünyanın ilk atmosferinde amonyak bulunma­sının imkansız olduğunu, olsa bile çok kısa za­manda yok olacağını ortaya koydular. Metanın varlığının da şüpheli olduğunu, böyle bir-ga/.ın ilk zamanlar varolduğuna dair bir kanı­tın en eski kayalarda bulunmadığını savundu­lar.

Hatıa l%5 ve 1()74 yıllarında Mitler Deneyi önce Philip Abclson, sonra da Ferris ve Chen ikilisi taralından tekrarlandı. Bu deneylerde hiçbir amino-asite rastlanmadı. Bu gelişmele­ri, Stanley Miller de kabul etti, hatta 19S5'de o da deney kabının başına döndü ve sonuç ala­madığını l()86'da İsveç Kraliyet Akadcmisi'-nin "Molecular Evolution of Life" adlı konfe­ransında itiraf etti.

Bu arada DNA ve RNA gibi canlı bünyesi­nin diğer çok Önemli moleküllerinin sentezle­rinin de ilkel denebilecek sarılarda mümkün olmadığı ortaya çıktı. Teoriyi yan desteklerle kurtarma çalışmaları halen de devam ediyor olsa da, konuya yakın bilim adamları molekü­ler evrim düşüncesi üzerinde ısrar etmenin an­lamsızlığını kabul etliler. Bir zamanlar mole­küler evrim görüşünün bizzat leorisyenliğini yapan Francİs Crİck, Leslic Orgel ve Fred Hoylegibi bilim adamları sonyirmi yıldır yaşa­mın dünyada başlamış olması görüşünün ko­nik olduğu, canlılığın dünyaya uzaydan gelmiş olabileceği tezini benimsediler. Bu bilim adamlan bu yönde harekete zorlayan en bü­yük neden, yaşamın moleküler evirimin fizi­ğin ve kimyanın temel pİrensipleriylc taban ta­bana zil bir konuma girmiş olmasıdır. Konu­nun açma/.ı bilgi eksikliği değil, bilimci uzlaş­masının imkansız oluşudur. Örneğin amino-a-siılerin polimerize olup proteinleri vermesi için her icpkime bir molekül suyun çıkamsını gerektirir, ama termodinamik olarak bu reak­siyon İlkel şartlarda mümkün değildir. Bu gibi Örnekler çoktur.

Buraya kadar konuları va tarihsel gelişimiy­le özetlediğimiz evrim teorisi son yıllarda ol­dukça dogmatik bir öğreti olma yoluna girmiş­ti. Bunun nedenli, muteryaliksi-ve onun em­rindeki poziıivist-fclsefelerin metafizik tüm görüşlere sırt çevirmekle bu teoriyi öııcmil bir silah olarak kullanmalarıdır.

Şurası bir gerçektir ki, materyalizme taban oluşturan felsefi kökenleriyle evrim teorisi ister Lamarckizm, ister başka bir İsim alsın, in­sanların gözü kapalı red veya göz kapalı kabu edecekleri bir teori olmaya uzun bir süre daha devanı edecekür.

Her ne kadar İnsan kültürü ve toplumun dü­zenli olarak geliştiğine ilişkin fikirler Dar-win'den önceye kadar uzanıyorsa da, XIX. yüzyılın ikinci yarısı Sosyal bilimlerde evrim teorisinin en parlak dönemi olmuştur. Bu te­ori şimdilerde terkedilmiş olan şu varsayıma dayanıyordu: Halihazırda yaşayan ilkel halk­lar modern toplumun gelişmesindeki erken aşamaları temsil ederler. Bir şekliyle evrim te-orİsİ anan karmaşıklık ve farklılaşmadan söz eden biyolojiye yakın düşer. Bir başka şeklin­deyse her ne kadar tüm toplumların bu aşama­ların tümünden geçmesi beklenmiyorsa da, ge­lişmenin bir dizi aşama ya safhaları olduğu öne sürülmüştür. Evrimci düşünce, günümüz­de Anglo-Amerikan ve Batı Avrupa toplum­sal ve kültürel antropolojisinde ikincil önem­de olmasına rağmen evrim adı altında olmasa da, Marksizmi benimsemiş ülkelerde merkezi bir rol oynamaktadır.

Halil MÜFTÜOĞLU Bk. Danvinizın; Evrimcilik; Gendik.