Evrim - İslami Bilgiler - 39. Sayfa
EVRİM
Biyolojik anlamda evrim, tüm canlı türlerinin düzenli bir süreklilik içinde birbirlerinden farklılaşarak gelişmesidir. Bu, genellikle bir "olgu" olarak sunu İntakı aysa da, diğer biyolojik yaklaşımlardan (yaratılışçılık gibi) sadece birisi olup teori düzeyinde ele alınması gerekir.
"Nereden geldim, nereye gidiyorum" sorusuna insanın cevap arayışı yeni değildir, özellikle "nereden gedim" sorusu anlik Yunan'dan beri etrafında dönülen soruların başında gelir. Organizmaların ve bunlar içinde en yetkin olan insanın biyolojik anlamda kökenini inceleyen düşünce akımları tarih boyunca iki temel başlık altında gruplandırılabilindcğişmez-cilik ve evrimcilik. Virüslerden insana kadar tüm türlerin birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıktıklarını, bunlar arasında birinden diğerine geçişin hiçbir zaman vuku bulmadığını ve türlerin birbirlerinden aşılmaz duvarlarla bölünmüş olduğunu savunan görüşler topluluğu değişmczcilik olarak bilinir. Buna mukabil türlerin birbirlerinin varoluş sebebi olduğunu, 4,5 milyar yıldan buyana organik moleküllerden bugünkü yüksek organizasyonlu canlılara sürekli ve durdurulamaz bir akışın sürc-geldiğini kabul eden görüşler de evrimcilik olarak bilinir.
Doğada ve onun bir parçası olan canlılarda sürekli değişimin varolduğunu ilk benimseyen kişi Herakleiıos olmuştur. Daha ziyade felsefi anlamda bir harekeli inceleyen Heraklei-tos'un yanında canlılar alemi içinde bir evrim düşüncesine ilk yaklaşanlar. Anaksimandros ve Empedokles olmuştur. Bunlar zamanlarında hakim ulan görüşe alternatif görüş olma aşamasından öteye geçememişlerdir.
Modern zamanlara doğru evrim görüşünde XVII. ve XVIII. yüzyıla kadar fazla bir hareketlilik görülmez. XVII. yüzyılda Buffon'la başlayan kıpırdanma, XIX. yüzyılda ortalarında Charles Darwin ile zirvesine ulaşacaktır. Bir teori bağlamında evrimi ilk onaya koyan kişiyse Lamarck olmuştur.
Onaya konulduğu dönern içerisinde La-marek'm tezi büyük gürültilılerc sebep olmuş, yankıları uzun süre devam etmiştir. Bu görüşe göre canlıların çevre şartlarının değişmesiyle üstlerinde biriken morfolojik değişiklikler ka-lnsal (irsi)dir. Bu nedenle de dölden döle aktarılmak suretiyle tür boyunca kalıtım olarak saklanır. Bu varsayımın yanlışlığı modern genetiğin gelişmesiyle tamamen ortaya konmuş, böylece Lamarckizm bilimsel alanda geçerliliğini yitirmiştir.
Çeşitli değişik görüşleri de barındırarak yoğun ilgi ve etkilerini günümüze kadar koruyan evrim teorisi Darwin'e ait olanıdır. 1859'da ilk baskısını yaptığı Tinlerin Kökeni adlı eserinde bu teoriyi ileri süren ve daha sonra ortaya koyduğu bazı eserlerle teoride kapalı kalan hususları açıklamaya çalışan Darwİn, konuyu ele alış tarzıyla bir anda şöhret kazandı. Aslında Charles Darwİn'in evrim kavramına eklediği pek yeni bir şey yoklu. Zamanının bilgi biriki-' mini değerlendirme yanında, buna sadece "doğal seleksiyon" anlayışını eklemişti. Fakat bu değerlendirmesi teoriye öylesine güç katmıştı ki, onun desteğinde teorinin açıklayamayacağı veya aksini gerektireceği hiçbir durum yoktu. Doğal seleksiyon kısaca şuydu: Canlılar içinde çevre şartlarına uygun Özellikleri taşıyanlar bu şartlardaki yaşantılarını sürdürmeye devam ederler, bunlara sahip olmayanlar da hayat mücadelesi içinde erirler ve yok olurlar.
Böylece her istenen şekli alabilecek yapıda bir esnekliğe sahip ve her soruya, her duruma uyarlanabilecek bir silah ele geçmiş oluyordu; canlıların kulağı vardı, çünkü kulağı olanlar tehlikeleri işitip kaçabildiler, olmayanlar av oldu.
Doğal seleksiyon teorisinin bu başarısı, aslında dayandığı mantıksal totolojiden başka bir şey değildi. Şöyle ki:
- Hangi canlılar seçildi?
- Üstün olanlar
- Peki hangi canlılar üstün?
- Seçilmiş olanlar.
Teorinin bu yönü daha sonraları bilim felsefecilerinin şiddetli hücumlarına hedef olacak, teori son derece Önemli eleştirilere maruz kalacaktır; hatla evrimci bilim felsefesiyle tanınan Kari Poppcr bile onu bir teoriden ziyade metafizik bir görüş olarak niteleyecektir.
Danvin'in yaşadığı dönemin evrime Doğal Scleksiyon'dan başka bir katkısı olmamıştır. Darwİn-sonrası dönemde İse en önemli değişiklik olarak kalıtımın ilkelerinin iyİee belirginleşmesini görüyoruz.
Danvin'in teorisini ileri sürdüğü dönemde genetik bilgisi oldukça sınırlıydı. Dolayısıyla teori bu Önemli bilgi birikiminden mahrumdu. Genetiği evrim teorisi içine sokan akım karşımıza yepyeni bir görüşle çıktı. Neo-Dar-\vinizm ve Mutasyonlar teorisi. Buna göre genetik materyal oldukça sabittir ve türden türe aynen aktarılır; nadir de olsa zaman zaman vu-kubulan ve mutasyon adı verilen genetik hatalar bu aktarımla beraber alt döllere taşınmış olur. Bu hataların yol açtığı morfolojik değişiklikler canlının çevreyle olan ilişkisine olumlu yönde katkıda bulunursa, canlı bu değişikliği taşımayanlara nazaran bir üstünlük elde etmiş olur.
Anlaşılacağı gibi bu, kainimin ve doğal sclek-siyonun bir sentezinden başka birşey değildir. Neo-Darwinizm denen bu yeni yorumun gelişmesinden sonra evrimde nihai gerçeğe varıldığı kanısıyla evrimci biyologlar dört elle teoriye kanıt toplama çalışmalarına giriştiler.
İçinde bulunduğumuz döneme kadar devam eden bu çalışmaları dört ana başlık halinde şöyle toparlayabiliriz
: a) Faleontolojik çalışmalar,
b) Embriyolojİk çalışmalar,
c) Antropolojik çalışmalar,
d) Biyokimya üzerine çalışmalar.
a) Paleontolojİk çalışmalar; Türden türe ge-Çİşi yavaş-yumuşak bir süreç olarak tanımlayan Neo-Darwinist teorinin en önemli beklentisi türler arasında binlerce ara formun bulunması olmuştur. Zira, eğer evrim ilk moleküllerden insana kadar kesintisiz süregelen bir iş-lemse, organizmalar arasında kopukluklardan ziyade kesintisiz bir devamlılığın bulunması kaçınılmazdır. Bununla beraber ne bitkiler de, ne de hayvanlarda böyle bir sürekliliğin betirtilerine şimdiye kadar rastlan ma mı 51 ir. Ünlü paleontologlardan Clark bunu şöyle dile getirir:
"Daha önceki hayvan hayatının alı fosil kalıntılarına bakmak konusunda ne kadar geriye doğru gittiğimizin önemi yok. Çeşitli büyük gruplar ve filimler arasında geçiş formları olan herhangi bir hayvana ait iz bulmuş değiliz. Madem ki, biz fosil veya yaşayan büyük gruplar arasındaki geçişi gösteren en uzak bir delile sahip değiliz. O halde, böyle ara tiplerin hiçbir zaman olmadığını kesinlikle kabul etmem iz gerekir". Fosil uzmanı Olson İse; "Fosillere göre birçok bitki ve hayvan grubu, herhangi yakın bir soyu olmadan aniden ortaya çıkmıştır. Organizmaların filum ve sınıl' gibi büyük grupları bu şekilde görülmüştür" demekledir.
Fosil kayıllarındaki ara (geçiş.) formlarına ait bu boşluklar paleontolojik çalışmaların eksikliğinden kaynaklanmaz. Fosil kayıtları son derece zengindir. Örneğin Neo-Darwinist araştırmacı Romer'in bildirdiğine göre kara-omurgalılann ortalama % 87.8'inin fosilleri bulunmuştur ki, bu son derece yüksek bir orandır.
Yıllarca sürdürülen araştırmalar sonucunda evrim üzerine yayınlanan makale veya yazılarda üç paleoniolojik delil göze çarpar
: 1- Sudan kuraya geçişe delil: coeiacanth
; 2- Karadan uçuşa geçişe delil: archaepteryx;
3- Alın evrimi.
1- Balıktan kurbağaya geçişe kanıt olarak sunulan coelacanih'ın yüzme kesesinin akciğer görevi yapabileceği düşünülerek geçiş formu olduğu iddia edilmişti. 1935'ten bu yana yakalanan 50'den fa/la coelucanıh üzerinde yapılan gözlemler bu balığın yüzme kesesinin yağla dolu olması ve üzerinin pullarla örtülü olması nedeniyle akciğer gibi fonksiyon göstermesinin fizyolojik olarak imkansız olduğunu ortaya koymuşlardır. Üstelik bu balığın 350-400 milyon yıldır değişmeden yaşayageldi-ği de anlaşılmıştır.
2- Kanallarındaki pençeleri, küçük dişleri ve kuyruğunda omurgası oluşu nedeniyle de arc-haeopleryx isimli kuş 135 milyon yıllık fosiline
dadanarak sürüngenlerden kuşlara geçiş formu olarak tanıtılmıştır. Yakın dönemde, 1984 yılında Balı Texas'ta 225 milyon yıl öncesine ait bir kuş fosiline rastlandı. I'roioavis adı verilen bu örnek eksiksiz bir kuştu. Buna göre kuşlar alaları olarak tanıtılan sürüngenlerle aynı dönemde yaşıyorlardı ki, bu imkansızdı. Kendisinden 90 milyon yıl önce yaşayan tam bir kuşun varlığı arkhaeopteryx'in arageçîş formu olma iddiasını gündemden çıkardı.
3- Atın evrimi de çokça kullanılan bir delildir. Yapılan sıralamaya göre bu 7-8 türden oluşan bir seri ar/etmektedir. Alın evrim scrİ-si de evrimin temel yasası olarak sunulan Dol-lo Kanunu ile çalışır. Körelen organların yeniden ortaya çıkamayacağını benimseyen Dollo Kanunu'nuiers düşecek tarzda sunulan serideki atların kaburga sayıları azalma ve çoğalmalar şeklinde düzensizlik gösterir.
b) Embriyolojik çalışmalar: Ernesi Haeckel diğer canlıların embriyolarında geçirdikleri safhaların, soylarının geçirdiği sallıalarıyansıttığını İleri sürdü. En son incelemelerde Haec-kel'in ünlü çizimlerinde yanlışlıklar olduğu ortaya kondu, Haeckel İnsan embriyosunu (rü-şeym) kasıtlı olarak eksik çizmişti.
Yankıları hala devam eden bu iddiada en çok insan ve balık embriyolarında görülen boyun bölgesi oyukları delil olarak kullanılıyordu. Balıklarda bu oyuk daha sonra solungaçlara dönüşürken, insan embriyosundaki oyuk yutağa açılmaz, /.amanla alt çene, ösiaki borusu, limüsveparatiroid bezlerine dönüşür. Bu nedenle bu yarıklar arasında evrimsel bîr ilişki kurmak anlamsızdır.
c) Antropolojik çalışmalar: insanın kökenini bulma gayretleri özel bir inceleme alanını oluşturacak şekilde antropolojiye yöneldi ve oldukça uzun ve külfetli çalışmalara temel oluşturdu. İnsanın kökenine yönelik araştırmaların bir kısmı son derece ciddi ve bilimsel çerçeveli olmalarına rağmen, küçümsenemeyecek bir kısmı da bu yapının dışında yer aldı.
İnsanın autları üzerine ilk buluniuların tanı-iılmasıyla birlikte kısa zamanda "insanın evrimi" serisi de literatüre girdi ki, bu seri 6-7 örnek üzerine bina edilmişti. İSOO'Kİ yılların sonlarmdan itibaren başlayıp 1950'lerc kadar devanı eden araştırmaların sonucu olan bu seri özellikte son yıllarda alt üsı oldu. Serinin önemli atlama taşlarım oluşturan Ncbraska, Pil(down ve Java adamlarının birer sahtekarlık ürünü olduğunun anlaşılmasını müteakiben başlayan çözülme Richard Leakey'nİn 1972'de bulduğu ünlü kafatası Skull 1470 ile zirvesine ulaştı.
Kenya'da bulunan Skull 1470 şaşırtıcı şekilde homo sapiens karakterli, yani modern görünümlüydü. Bulan bilim adamı Leakey hayretini o günlerde şöyle dile getirmişti:
"Ya bu kafaiasım ya da ilkel İnsan hakkındaki teorilerimizi atamalıyız. O, insanın ilk modellerinden hiçbirine benzememektedir."
Bu buluntu seriyi baştan sona karıştırdı; İlkel insansılar olarak sunulan antralopithocus-lar soyağacından alıldılar, sonra homoereetus-lar da bundan nasiplerini aldılar. Yakın dönemlerde de Fransız dergisi /. 'Evpress aracılığıyla tanıtılan hipotezle bu seri tamamen reddedildi, yerine maymunların atalarının insan olduğu görüşü teklif edildi.
d) Biyokimya üzerine çalışmalar: İlk canlı maddelerin ortaya çıkışını inceleyen evrim teorisi, moleküler veya biyokimyasal evrim, daha popüler olan diğer teoriden bağımsız olarak gelişti. Bu konudaki İlk çalışmalar J.B.S.-Haldane, Oparin gibi araştırmacılara aitse de, Moleküler Evrimi popüler yapan Stanley Miller ve Harold Urcy'dir. Bu iki bilim adamı 1953'de gerçekleştirdikleri ve Miller Deneyio-larak tanınan ünlü deneyleriyle metan (CH4), amonyak (NH3), su buharı (H2O) ve hidrojenden oluşan bir karışımdan amino-asit gibi canlı bünyesinin en önemli yapıtaşjanndan birini sentezlemcyi başarmışlardı. Sentezlenen amino-asitler canlıda yer alan 20 çeşit ami-no-asitıcn dördü olmasına rağmen bu deney sembolik bir yüklem kazandı ve birçok kitap ve ansiklopedide hemen yerini aldı.
Deneyi takip eden 10-15 yıl İçinde beklenmedik gelişmeler oldu. Jeofizik ve jeokimyacılar dünyanın ilk atmosferinde amonyak bulunmasının imkansız olduğunu, olsa bile çok kısa zamanda yok olacağını ortaya koydular. Metanın varlığının da şüpheli olduğunu, böyle bir-ga/.ın ilk zamanlar varolduğuna dair bir kanıtın en eski kayalarda bulunmadığını savundular.
Hatıa l%5 ve 1()74 yıllarında Mitler Deneyi önce Philip Abclson, sonra da Ferris ve Chen ikilisi taralından tekrarlandı. Bu deneylerde hiçbir amino-asite rastlanmadı. Bu gelişmeleri, Stanley Miller de kabul etti, hatta 19S5'de o da deney kabının başına döndü ve sonuç alamadığını l()86'da İsveç Kraliyet Akadcmisi'-nin "Molecular Evolution of Life" adlı konferansında itiraf etti.
Bu arada DNA ve RNA gibi canlı bünyesinin diğer çok Önemli moleküllerinin sentezlerinin de ilkel denebilecek sarılarda mümkün olmadığı ortaya çıktı. Teoriyi yan desteklerle kurtarma çalışmaları halen de devam ediyor olsa da, konuya yakın bilim adamları moleküler evrim düşüncesi üzerinde ısrar etmenin anlamsızlığını kabul etliler. Bir zamanlar moleküler evrim görüşünün bizzat leorisyenliğini yapan Francİs Crİck, Leslic Orgel ve Fred Hoylegibi bilim adamları sonyirmi yıldır yaşamın dünyada başlamış olması görüşünün konik olduğu, canlılığın dünyaya uzaydan gelmiş olabileceği tezini benimsediler. Bu bilim adamlan bu yönde harekete zorlayan en büyük neden, yaşamın moleküler evirimin fiziğin ve kimyanın temel pİrensipleriylc taban tabana zil bir konuma girmiş olmasıdır. Konunun açma/.ı bilgi eksikliği değil, bilimci uzlaşmasının imkansız oluşudur. Örneğin amino-a-siılerin polimerize olup proteinleri vermesi için her icpkime bir molekül suyun çıkamsını gerektirir, ama termodinamik olarak bu reaksiyon İlkel şartlarda mümkün değildir. Bu gibi Örnekler çoktur.
Buraya kadar konuları va tarihsel gelişimiyle özetlediğimiz evrim teorisi son yıllarda oldukça dogmatik bir öğreti olma yoluna girmişti. Bunun nedenli, muteryaliksi-ve onun emrindeki poziıivist-fclsefelerin metafizik tüm görüşlere sırt çevirmekle bu teoriyi öııcmil bir silah olarak kullanmalarıdır.
Şurası bir gerçektir ki, materyalizme taban oluşturan felsefi kökenleriyle evrim teorisi ister Lamarckizm, ister başka bir İsim alsın, insanların gözü kapalı red veya göz kapalı kabu edecekleri bir teori olmaya uzun bir süre daha devanı edecekür.
Her ne kadar İnsan kültürü ve toplumun düzenli olarak geliştiğine ilişkin fikirler Dar-win'den önceye kadar uzanıyorsa da, XIX. yüzyılın ikinci yarısı Sosyal bilimlerde evrim teorisinin en parlak dönemi olmuştur. Bu teori şimdilerde terkedilmiş olan şu varsayıma dayanıyordu: Halihazırda yaşayan ilkel halklar modern toplumun gelişmesindeki erken aşamaları temsil ederler. Bir şekliyle evrim te-orİsİ anan karmaşıklık ve farklılaşmadan söz eden biyolojiye yakın düşer. Bir başka şeklindeyse her ne kadar tüm toplumların bu aşamaların tümünden geçmesi beklenmiyorsa da, gelişmenin bir dizi aşama ya safhaları olduğu öne sürülmüştür. Evrimci düşünce, günümüzde Anglo-Amerikan ve Batı Avrupa toplumsal ve kültürel antropolojisinde ikincil önemde olmasına rağmen evrim adı altında olmasa da, Marksizmi benimsemiş ülkelerde merkezi bir rol oynamaktadır.
Halil MÜFTÜOĞLU Bk. Danvinizın; Evrimcilik; Gendik.
İslami Okul Okulların En Önemlisi