Hicret - İslami Bilgiler - 16. Sayfa
HİCRET
Hicret, kelime anlamı olarak genelde bir kimsenin yurdunu terkederek başka bir yere gitmesi demektir. İslam terminolojisinde ise Allah Resulünün (s.) Mekke'den Medine'ye göçmesi olayım ifade eder.
Bu ikinci ve özel anlamında Hicret, İslam tarihînin en önemli olaylarından biri ve bu tarihin bir dönüm noktası saydır. İslam tarihinin ve takvimininbaşlangıcı Hicret olayına dayandırılır. İslam tarihini konu alan kitaplar bu olayın coşku verici evrelerini ayrıntılarıyla anlatırlar.
İslam tarihinde iki önemli Hicret olayı gerçekleşmiştir: 1. ve 2. Habeşistan hicretleri ve Medine hicreti. Mekke'den Medine'ye Hicreti zorunlu kılan nedenler kısaca şöyle özetlenebilir: İslam'ın ilk üç yılında tebliğ gizli ve bireysel olarak yapılıyordu. Üçüncü yılda "Em-r olunduğun şeyleri açığa vur" buyruğu geldi. O zamana kadar İslam'a karşı telaşlı bir tepki göstermemiş olan Kureyşliler, İslam bütün emirleri ve yasaklanyla ortaya konulmaya başlanınca, özellikle putları reddedilince tavırlarını değiştirdiler. Düşmanlık duygulan köpürdü, müslümanlar üzerindeki şiddet ve baskılan artü.
İslam tarihinde, Mekke dönemi denen ve Hicret'e kadar süren bu eziyet ve çilelerle geçen yılların çarpıcı sahnelerle dolu ayrıntıları siyer kitaplarında anlatılmaktadır. Ancak Hicret'in sırf zulümden kaçmak için vuku bulduğunu sanmak yanlış olur. Ne var ki, hemen bütün tarih ve siyer kitaplan Hicret olayını müslümanlar bakımından "edilgin (pasif) bir olay" halinde değerlendirmektedirler. Bu kitaplar, Hicret'i ortak bir dil içinde, zulüm ve işkencesini artırmış olan Kureyş'in baskısından kurtulmak İsteyen müslümanlarra başvurduğu bir çare biçiminde ele almaktadırlar. Konuya bu açıdan yaklaşılmasında özellikle Kureyş'in baskıcı, işkenceci, zalim tutumunu ortaya kovmak hususu başta rol oynamaktadır. Fakat bu yaklaşım tarzının, Hicret'in müslümanlar bakımından taşıdığı "etkin" (aktif) siyasal tavrı, siyasal anlamı yeterince açığa vurmaktan yoksun bulunduğu, bu etkin tavrı gölgelediği söylenebilir. Mesele sadece küfrün zulmüne işaret etmek olmamalı; müslümanların takındığı etkin tavır da belirlenmelidir. Hicret olayında her ne kadar Kureyş'in zulmünün tahammül edilmez noktalara ulaşması önemli bîr sebepse de, İslami mücadeleyi Kureyş'in (Mekke'nin) dışına çıkararak bağımsız bir düzlemde sürdürmek daha da Önemli bir faktör sayılmalıdır.
Gerçekten de, Hicret'ten önce, İslam'ın Medine'de yayılmaya başlamış olması ve müslümanların oraya yerleşebilmesi bakımından elverişli bir ortamın sağlanmış bulunması dikkate değer bir gelişmedir.
Mekke döneminde birbirini izlemiş çe-Şİtli işkence ve boykot olaylarındım tümünü bir yana bırakarak, sadece bir "olay"a ve bir "teklife değinerek Hicret olayını-nın aktif niteliğini belirtmek mümkündür.
Olay: Hz. Ebu Bekîr, Habeşistan'a gitmek niyetiyle (ki ilk Hicret Habeşistan'adır) Mekke'den yola çıkar. Fakat biraz ilerleyince bu niyetinden vazgeçer ve bulunduğu yerde Malik adlı birinin himayesine girer. Misafir edildiği evin kapısı önünde bir yer yapıp orada namaz kılmaya başlar. O namaz kıldıkça müşriklerin karılan ve cariyeleri de toplanıp onu seyretmeye başlarlar. Ebu Bekir gözü yaşlı bir insandı, namaz kılarken kendini tutamayıp ağlardı. Kureyşli'ler Ebu Bekir'in bu halini öğrenip Malik'e haber gönderirler: "Ebu Bekir'in açıkta namaz kılmasına razı değiliz. Kadınlarımız ve çocuklarımız onu seyrederek İslam'a yaklaşabilirler. Namaz kılacaksa kapalı bir yerde kılsın, yoksa evini terketsin". Malik, Ebu Bekir'e bu haberi iletince o, "Bensenin komsuluğundan vazgeçtim, Allah'ın komşuluğuna gidiyorum" diyerek orayı terkeder.
Teklif: Kureyşliler, Allah'ın Resulüne Şu teklifte bulunurlar: "Muradın nedir? Ne İstersen verelim. Zengin olmak istiyorsan sana servet toplayalım. Reislik dava-sındaysan gel üzerimize reis ve efendi ol. Ne istersen onu yapalım, ne istersen onu verelim, yalnız şu söylediklerinden vazgeç". Kureyş'in bu teklifi, onların putlarına, kurulu düzenine ilişmemek şartıyla, Allah Resulünün bütün söylediklerine razı olmayı kabul edeceklerinden başka bir anlama gelmiyordu ve böyle bir teklif elbette kabul edilemezdi.
Kureyş'in, İslam karşısındaki tavrını iyice belirleyebilmek için şu olayı da anmak gerekiyor. Kureyş'in ihtiyarlarından bir kısmı, Allah Resulünün karşısına çıkarak derler ki: "Gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptıklarımıza tap, böylece bîz ve sen bu konuda ortaklık yapmış oluruz. Senİn taptığın bizim taptıklarımızdan daha iyi ise biz bundan hissemizi almış oluruz; yok, bizim taptıklarımız senin taptığından iyi ise sen bundan nasibini almış olursun." Kureyş'in bu teklifi üzerine "Kafırûn" suresi nazil olur.
Kureyş'in Allah Resulüne yaptığı tekliflere ve takındığı tavra yakından bakılırsa, bunların adı konulmamış, gizli bir laiklik fikrini dile getirdiğini söylememiz mümkündür. Onlar, İslam'ın mahiyetini henüz yeterince kavrayamadıklarından farkına varmadan İslam'da da "Sezann hakkı Sezar'a, Tann'mn hakkı Tanrı'ya" ilkesinin geçerli olabileceği düşüncesini taşıyorlardı. Ayrı bir konumda da olsa, İslam'ın küfür kurumlarıyla, küfür düzeniyle uzlaşmacı bir tavra eğilim gösterebileceğini umuyorlardı.
Kureyş'in bu nitelikteki bütün teklifleri, Resulullah tarafından kökten reddedilmiştir. Çünkü bu tekliflerin kabul edilroesi demek, müslümanların "kurulu düzenin" kaidelerini kabul ederek o düzenin müsaadesi çerçevesinde faaliyet göstermesi; daha baştan şartlı, kısıtlı, hatta İslam'ın hükümleri balonundan çelişkili bir statüyü benimsemeleri anlamına gelecekti. Bu tür teklifler İslam yönünden çelişkiliydi, çünkü böylece müslümanlar zulme rıza göstererek zulümle mücadele etmek zorunda bırakılmış olacaktı. Başka bir deyişle, müslümanlar hem kurulu düzenin bîr parçası olarak bırakılmış olacaklar, hem böyle bir durumda kurulu düzene müdahale edeceklerdir. Kureyş de böylece tıpkı Roma mantığını kullanmış oluyordu.
Müslümanlar gerçi Hicret anına kadar zulüm düzeninin bir parçası olarak yaşadılar. Her ne kadar onların bir "ara dönem" olarak yaşadıkları bu durum zulme rıza göstermek gibi bir anlamı ve niyeti içermi-yorduysa da, müslümanların îslam'ıbirey-sel planda yaşadıklarına da kuşku yoktu. Müslümanlar bu dönemi, yayılma ve çoğalma dönemi olarak değerlendirdiler. Müslümanların varlığı Kureyş nezdinde defacto (fiilen) kabul edilmişse de, müslümanlar henüz dejtıre (hukuken) kendilerini "tanıtma" imkanını elde edememişlerdi. Yani Kureyş karşısında "bağımsız bir taraf1 olma statüsünü kazanmışlardı. Medine'de İslam'ın hızla yayılmaya başlamasına bu ortamın hazırlığı diye bakılabilir. Bu hazırlık, yapılan iki Akabe biatıyla ol-gunlaştırılmıştır.
Akabe Hatlarından sonra müslümanla-nn Medine'ye göçü hız kazanmış, pek azı dışında hemen bütün müslümanlar Medine'ye gitmişti. En sonunda da, Allah'ın Resulü vahiyle gelen emirle yanına en sadık arkadaşı Ebu Bekir'i alarak yola çıkmıştı.
Müslümanların amacı sadece, içinde yaşadıkları toplumu kendileri için rahat yaşanabilir bir hale getirmekten ibaret olsaydı, her halde "hicret" gibi kendilerini ağır meşakkatlere katlanmak durumunda bırakan bir eyleme girilmezlerdi. Nitekim Kureyş' in Allah Resulüne yaptığı tekliflerden, şartlara bağlı kalınmak suretiyle müslümanlara böyle bir yaşama ortamının sağlanabileceği sonucunu çıkartmak mümkün görünmektedir.
Ne var ki, Kureyş'in teklifini kabul etmek İslam'ın öngördüğü ilkelerle bağdaş-tırılamazdı. Çünkü müslümanlar yalın bi-Çİmde içinde bulundukları toplumun yaşama tarzını sadece "reorganizasyon" (yeniden düzenleme) anlamına gelebilecek bir değişikliğe tabi tutmak istemiyorlardı. Kurulu düzenin her türlü kurumunu, putunu kaldırıp onun yerine İslam'm öngördüğü hayat tarzını getirmek istiyorlardı. Hicreti zorunlu kılan nedenler arasında onun görünen anlamının zulümden kurtulmak, özgürlük ortamına varmak olduğuna değinilmişti. Fakat Hicret'i sırf bu anlamıyla algılamak eksik olur. Bu anlamıyla Hicret sırf edilgin, savunucu bir eylem biçimine girer.
Hicret'in sırf edilgin (savunucu) bir biçimde ele alınmasında biraz da Batılı tarihçilerin "cihad" konusunda takındıkları olumsuz, hatta suçlayıcı tavırlarının etkisi olmuştur. Bazı müslümanlar, Batıkların bu tür eleştirilerine bakarak kendilerini gereksiz yere savunma zorunluluğunu hissetmişlerdir.
Kuşkusuz ki, Hicret' in vuku bulmasında Kureyş'in zulmünü gözardı etmek mâm* kün değildir. Ancak Hicret, bir yanıyla "e-dilgin" bir olaysa, bir yanıyla da küfre karşı "etkin" bir tavır alma biçimidir. Nitekim "cihad" emrinin Hicret'ten sonra gelmesi de böyle bir anlayışı doğrulayacak niteliktedir.
Gerçi Hicret'ten sonraki savaşların (zaten Hicret'ten önce bir takım bireysel çataşmaların dışında Öz anlamıyla savaş olmamıştır) müsebbibi İslam düşmanlarıydı. Fakat önemli olan, müslümanlara Hicret' ten sonra kafirlerle savaşmalarına müsaade, hatta emir verilmiş olmasıdır. Hicret'ten önce def İslam düşmanlarıyla savaşmak için çeşitli sebepler ortaya çıkmış, fakat müslüm anların gerçek anlamıyla bir sıcak savaşa girmelerine müsaade edilmemişti.
Hicret, bu etkin yanıyla müslümanların zulüm düzeninin bîr parçası olarak yaşamayı reddedişleri ve küfrün karşısına "bağımsız bir güç" olarak çıkmaları anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla da zulme karşı zalim düzenin bir parçası olarak mücadele verilmeyeceğinin, böyle düşünmenin eşyanın tabiatına aykırı düşeceğinin bir İfadesi sayılmalıdır. Müslümanlann Kureyş toplumunda uğradıkları sıkıntıların, zorlukların bir sebebi orada baskı\altında tutulmaları ise, bir başka sebep de yürüttükleri mücadelede inisyatifi ellerinde bulun-duramamış olmalarıdır. Hicret, İslami mücadelede müslümanlann inisyatifi ele geçirmek için, Allah'ın emriyle uyguladıkları bir yöntemdir. Kısacası sadece zulümden kurtulmak gibi edilgin bir tavrı değil, fakat aynı zamanda zulme karşı çıkmak ve son vermek gibi etkin bir anlamı da içermektedir.
Burada, dikkati çeken husus Hicret'in müslümanlar yönünden İslam'ı tebliğ hususunda bir "taraf haline gelmesi bakımından taşıdığı Önemdir. Kuşkusuz, İslam'ın tebliği Hicret'ten önce de yapılıyordu. Ne var İd, bu dönemde yapılan tebliğ Kureyş'in yaşadığı küfür düzenine doğrudan müdahale edebilecek bir konumda değildi. Tersine, Kureyşüler, müslüm anları kendi toplumlannın bir üyesi diye gördüklerinden onlara karşı zecri tedbirler, müeyyideler uygulayabilme hakkını kendilerinde görebiliyorlardı. Gerçekten de,
Peygamber'e uygulanan ve birkaç yıl süren "boykot" olayı bu durumun örneğidir. Kureyşlileri, böyle bir müeyyide uygulamaya götüren sebep Allah Resulü'nün, kendi toplumlarının bir üyesi olarak görmekten başka bir şekilde yorumlanamaz. Müslümanlar, bu dönemde elbette gene m üslumandılar, fakat İslamlannı ancak bireysel planda yaşayabiliyorlar ve bireyler olarak çoğalmaya çalışıyorlardı. Gerçek anlamıyla cemaat haline gelmeleri ve devlet haline dönüşerek bağımsız sulta'la-nna kavuşabilmeleri ancak Hicret'ten sonra mümkün olabilmiştir.
Hicret teorik değil, fiili bir olaydır. İnsan kendini Hicrette farzetmekle Hicret etmiş olmaz. Hicret, zulümle, küfürle mücadele etmek için zulüm ve küfür ülkesini terketmekdİr. Resulullah (s.)'ın "kafirlerle savaşıldiğı sürece hkret bitmez" şeklindeki hadisi Hicret'in sürekliliğini vurgulamaktadır.
Ancak buradan hareketle, her türlü küfür ölçüsünü terketmeyi, simgesel anlamda bir Hicret diye görmek de mümkündür.
Rasim ÖZDENDREN
İslami Okul Okulların En Önemlisi