Hikmet - İslami Bilgiler - 18. Sayfa
HİKMET
Geniş kapsamlı bir kelime olan hikmet, kullanıldığı yer ve konumlara göre farklı anlamlar ifade eder. Masdar olarak kullanıldığında kötülüğün engellenmesi ve iyiliğin elde edilmesi anlamlarını içerir. Hüküm, hükümet ve ahkam kelimeleri bu anlamlardan türer. Ancak genel anlamının yarar ve her güzel bilgj ile salih amel olduğu söylenebilir. Bu da bilgi (ilim) yanında eylem (amel)in de hikmeti meydana getiren temel unsurlar arasında yer aldığını göstermektedir.
Bu semantik düzlemde hikmetin birçok tanımlan yapılmıştır. En çok üzerinde durulan ve genel kabul gören tanım, hikmetin sözde ve eylemde tam ve eksiksiz isabet olduğudur. Bir konuya ilişkin önb sürülen görüş veya söz, kapsamında olan gerçeğe tam bir uygunluk gösteriyorsa bu söz hikmetli söz olur. Ancak bu sözün eylem (amel) ile de doğrulanması gerekir. Çünkü teorik İle pratik birebir tekabül etmedikçe hikmetin elde edilmesi veya tezahürü mümkün olmaz. Şu halde hikmet, epistemolojiye bağlı olarak ahlakla da doğrudan ilişkilidir. Buna dayanan İslam bilginleri, hikmetin Öncesinde gerçeklik kadar bilgili olursa olsun hakim (hikmet bilgisi, sonucunda hayırlı amel var demiş- sahibi) olamaz. Ama fıkıhtan başka bilgilerdir, si olmayan da bakîm değildir. Fıkıh, hik-Bu tanım ikinci bir tanıma temel teşkil met temeline dayalı dinamik ve kesintisiz eder. O da hikmeti doğrudan bilgi ve ey- bir bilgilenme ve eyleme geçme çabası-lem olarak gören tanımdır. Eylemi müm- dır.
kün kılan bilgi olduğuna, yani ahlakın Mutezile bilginlerinden İbrahim en-Ne-meşru temeli doğru ve kesin bilgi olduğu- hai'ye göre hikmet, eşyanın anlamlarını na göre, bilgi ve eyleme birlikte sahip ol- bilmek ve marifeti kavramaktır. en-Ne-mayana hikmet sahibi (hakim) denemez, hai nedensellik temeline dayalı bîr hik-Yeterü ve doğru araştırma ve tefekküre met tanımı yapar. Duyumlanabilir dünya dayalı bilgi (tahkik-i Um) bir hükme ve do- ve varlıkların görünen, apaçık tezahurleri-Iayısıyla hikmete göre eylemi (ihkam-ı ni, niteliklerini ve amaçlarını anlamak ile amel) kaçınılmaz kılar. Çünkü muhkem varlık dünyasını oluşturan eşya ve olaylar bilgi kesinlik (yakin) muhkem eylem de arasındaki temel ilişki ve bu ilişkinin bağlı kendi amacma tam uygunluk ifade eder. olduğuyasalanöğrenmekhikmettir.Eyle-Burada deneysel-pratik değeri olan bilgi, min Ön plana çıkmadığı, fakat bilgi ve kav-hikmetin sadece bir bölümü durumunda- rayısın (Um vtfehm) temel alındığı bu tadır. Bilgiyi destekleyen irade, hikmete nımda teorik çaba nedensellik bağlamın-bağlı olarak ve tam bir uygunluk içinde ey- da hikmetin önkoşulu durumundadır, lem şeklinde tezahür eder, fiile dönüşür. Kuşkusuz bu tanım yine Zeyd İbn Esle-Klasik İslâm yazarlarından Mücahid, me'nin teorik ve pratik aklı ön plana çıka-hikmetİ bilgi ve fıkıh olarak tanımlamış- ran tanımına yakındır. Ona göre hikmet tır. İki terimin semantiğine bakıldığında, Allah'ın emri (işi) konusunda akli çaba-aralarmda Özdeşliklere varan anlam ben- dır (Aktifi emrillah). Şüreyk'e göre ise hik-zerlikleri görülebilir. Bİr şeyin iç gerçeği, met doğrudan fehm'dir. Bir şeyin suret-i aslı, sırrı olan fıkıh, hikmet gibi derin kav- akliyesi'ni kavramak olan fehm, eğer bîr rayış salt bilgi ve yararlı eylem demektir, kimsede yoksa ona hakim denemez. Kısaca fıkıh bir şeyin derinliklerinde saklı Hikmet'i sadece "icad" şeklinde tanımla-duran niyet ve amaçları bilmektir. Fıkhın yanlar da var. Allah'ın hikmetini ifade et-bu değerli çaba harcanmayı gerekli kılan mekte olan bu tanım, hikmetin birbiriyle anlamı, Peygamber (s.)'ın bir hadisinde çeşitli varlık mertebeleri şeklinde bağlı "Allah, kendisine hayır dilediği kimseyi olan ilahi sünneti (sünnetullah) kavrama-dinde fakih kılar" şeklinde vurgulanmış- yi öngörür. Çünkü hikmetin bütün sırları tır. Buna göre kavram olarak da fıkıh, di- bu varlık dünyasının bağlı olduğu düzenin nin gerçek ve nihai hedeflerini kavramak içindedir. Bu tanım yalnızca kozmik ve fi-demektir. Kİşi bu çaba sayesinde kendi le- zik gerçekliği değil, ancak bunlarla birlik-hinde ve aleyhinde olan hükümleri, huku- te zihnî, toplumsal ve insani gerçekliği de ki sorumluluk ve görevlerini, şahsıyla İlgi- içerir. Bu balamdan sünnet-i muhkeme li yarar ve zararları öğrenir, bu yönde ade- deyimine bağlı olarak hak düzen, hak şeri-ta meleke (yeti) kazanır. Bu da gösteriyor at, hak din ve bunlara tabi olmayı öngö-ki, eğer kişinin fıkhetme gücü yoksa, ne ren her yöntem, yol ve gidiş tarzı hikmettir. Yine bu tanıma göre hikmetin bir anlamı da sebeptir. Şu halde insanlarda sebep vesile olma özelliği bulunduğundan bu hikmeti var eden (icad) AUah, dilediği insanlarabundan bir pay bağışlamıştır. İnsan sadece sebep olabilir, mucid, varedici ve yaratıcı olamaz.
Hikmetin adaletle yafan ilişkisini kuran bir tanım da eşyayı gerçek yerine koymayı ve her şeyi kendi gerçek mertebesinde ko-numlandırmayı öngörür. îlahi sıfatlan ve külli (tümel) hikmeti temel alan bu tanım, yaratıcı ve herşeyi yerli yerine koyucu fikrine dayandığından hikmeti adaletle eşanlamlı kılar. Ahlak felsefesinde iki aşırı uç arasında orta-yolu savunanlar hikmetin bu pratik tanımına dayanırlar. Ahlak felsefesi bağlanımda güzel fiiller veya yetirilebilen güç oranında siyasette Yaratıcı Varlık olan Allah'a boyun eğmeyi öngören tanımlar, kişiyi bilgisizlik, zulüm, cimrilik ve tefessüh (bozulma ve yozlaşmadan arındıran eylemlerle hikmet arasında dolaysız bağ görür.
Fahreddin Razi, hikmeti AUah'm ahlakı ile ahlaklanmak olarak tanımlar. Bunun yanında hikmeti Allah'ın emrinde tefekkür, Allah'a itaat, fıkıh, din, nur, nedenselliğe dayanmayan işaret, ilm-İ ledünni, ilham veya bunların hepsi olarak tanımlayanlar da vardır. Yine Razi'nİn doğruladığı Mukatil'in hikmeti Kur'an-ı Kerim'e göre ele alış tarzı var ki, o da dört bölümden oluşur:
1- Kur* anî hükümler ve öğütler anlamında hikmet: "Allah'ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin, Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olsun diye indirdiği Kitab'ı ve Hikmet'i anın." (Bakara: 231)
2- Derin kavrayış ve bilgi (Um) anlamında hikmet: "Andolsun, biz Lok-man'a 'Allah'a şükret diye hikmet verdik (Lokman, 12);
3- Nübüvvet anlamında
hikmet: "Allah sana Ki t ab-1 ve Hikmet'i indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. (Nisa, 113). Bu, İmam Safı'nin sünneti hikmetle eşdeğer kabul eden görüşünü doğrular;
4- Zengin sırlarla dolu Kur1 an anlamında hikmet: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır." (Nahİ, 125).Fah-ruddin Razi bu dört hikmetin de ilim demek olduğunu söylemektedir.
Hikmet terimi genellikle felsefe terimi-ni karşılar şekilde kullanılmaktadır. Felsefe terimini oluşturan iki kelimeden biri olan sophia, Yunanca'da "hikmet" veya "bilgelik" anlamlarına gelmektedir. Fakat sophia teriminin muhtevasının Arapça'da geçen 'hikmet'teriminin muhtevasından farklı bir sonucu ifade ettiği görülmektedir. Laertius'un bildirdiğine göre sophos terimi Thales' ten Pylhagoras'a kadar geçen süre içinde ve bu dönemdeki filozoflar tarafından benimsenip kullanılmıştır. Pythagoras'ın, insanın sahip olduğu imkan ve gücü gözönüne alındığında hikmet sahibi olamayacağı, ancak hikmeti veya bilgiyi seven şeklinde tanımlanabileceğini ifade ettiği ileri sürülmüştür. Buna göre sadece Tanrılar hikmete sahiptirler, insanlar ise ancak belli oranda bilgileri elde edebilirler. Herşeyi bilenin ve hikmet sahibi olanın Tanrı olabileceği inanış ve görüşü yeni çağlarda bizzat Descartes tarafından da savunulmuştur: "...Hakikatte yalnız ve ancak Tanrıdır ki, tam olarak hakim (bilge)dir. İnsanlar ise hakikatler hakkında az veya çok bilgi sahibi oldukları ölçüde hikmet sahibidirler."
Demek oluyor ki, Batı düşünüşünde hikmete sahip olmak, insanın imkân ve gücünü, insanlığın boyutlarını ve kuvvetini aşan bir durumdur. Bu anlamda hiçbir insan sophos tanımına uygun düşmemektedir. Çünkü 5ophia (hikmet) bütün bilimleri ifade etmektedir ve buna karşılık sınırlı masında hikmet sahibi olmak, yani Al-
bir hayata sahip olan insanın bütün bilim- lah'ın ahlakını örnek almak öğütlenmiş-
leri kucaklaması düşünülemez. tir. Kısacası insanın maddi-manevi kişili-
Öte yandan felsefe teriminin ortak kök- ğinin gelişiminde eşya ve dünyayla kurma-
lerî olan philasophia" kelimeleri birleşik sı gereken ilişki ve bunu sağlayan bilginin
bir halde Batı dillerine geçmişken, sophia kazanılması hikmetin kapsamı içinde bu-
ve sophos kelimelerinin yaygınlık kazan- lunmaktadır.
madıkları görülmektedir. Bu İki kelime- Ali BULAÇ nin karşılıkları farklı şekillerde Batı dille- Bk. Biİgi; Felsefe. rinde ayrı kelimelerle karşılanmıştır. Mesela Almanca'da hikmet karşılığında We~ HİLAFET issheit, hakim karşılığında Weise terimi kullanılmaktadır. Batı düşüncesinde hikmet ve hikmet sahibi olmak, genelde dini Hilafet; siyasi anlamıyla Hz. Muham-yaşantılar bağlamım, özel olarak da felse- med'den (s.) sonra din ve dünya işlerini, fenin ahlak alanını ilgilendiren yönüyle ona halef olarak yürütmek için konmuş kavranmaktadır. Nitekim felsefi bağlam- bir kurum olup bu kurumun başında buluda Sokrates'İn ahlaki şahsiyeti ahlakın bil- nan kişiye "Halife" denir, ge ideali olarak tanımlanır ve kabul edİ- Peygamberin ölümünün ardından asha-lir. bm mü'minlerin başında son peygambere Buna karşılık İslam düşüncesinde hik- vekaleten kimin bulunacağını görüşmele-met ve hikmet sahibi (hakim) terimleri ri ve aynı mecliste Ebu Bekir'e Resulul-Batı'dakinden kaynak, muhteva ve amaç lah'ın halifesi sıfatıyla beyat edilmesi, ar-bakımlarından farklılık taşımaktadır. Ger- dından da Mescid-i Nebevi'de toptan be-çekten gerek Kur'an'da gerek Peygam- yat, ümmetin bu konuda icmaı olarak ka-ber'İn (s.a.v) hadislerinde ve gerekse İs- bul edildi. Uzun asırlar boyunca, bu icma-lam düşünce geleneğinde hikmet ve hik- ya muhalefet eden olmadı. Hilafet, Şeh-met sahibi olmak hayatın hemen bütün ristanî'nin dediği gibi Hz-Osman'ın şeha-alanlarıyla ilişkili bir anlama kavuşturula- detİnden bu yana ümmetin en fazla kılıca rak yüceltilmiştir. Çünkü Allah hikmet sa- sarılmasına neden olan konulardan biri-hibidir, insanlara gönderdiği bilgiler de dir. Ümmet içinde siyasi çalkantıların başlı başına birer hikmettir ve her müslü- asırlar boyunca devam etmesi, Ehl-i Sün-manın hikmeti kavraması ve bizzat hik- net ve Şia arasındaki esaslı konulardan bi-met sahibi olması, varoluşunun da bir ge- rini oluşturması, "Hilafet" kavramının İs-reğidir. Onun için hikmetin kaynağı veya lam ümmeti nezdindeki önemini gösterir. temeli (başı) "Allah korkusu" şeklinde ta- Hicri XIII. yüzyılın (miladi XIX. yüzyılın nırnlandığı gibi, kendisine hikmet verilen başları) ortalarına kadar, Hilafetin en kimseye çok iyilikler verildiği (Bakara, önemli dini görevler arasında sayıldığını 269)de ifade edilmiştir. Keza hikmet müs- görüyoruz. Başta kelamalar olmak üze-lümanın kaybolmuş malı denilirken onun re, İslam uleması kurumu, "dinîn varlığı elde edilmesi de Önemle teşvik edilerek için gerekli" görüyorlardı. İbn Teymiye vurgulanmış ve ayrıca ahlaki kişiliğin oluş- bu konuda şöyle der: "İnsanların işlerini 168
üstlenmenin (velayet) dinin en büyük gerekleri arasında olduğu bilinmelidir. Hatta dinin varlığı ancak onunla kaimdir." İmam (halife) tayininin gerekliliğine değinen Ebu Ya'la el-Ferra, İmam Ahmed'-den şunu nakleder: "Fitne, insanların işini yürütecek bir İmamın olmamasıdır." Kelam ulemasından Taftazani de: "Müslümanlar için bir imama (siyasi lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla ilgili dini hükümlerin infazı, cezaların tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, müslümanlardan ordu teşkil edümesi(...) gibi önemli hususlar İmam sayesinde icra edilebilir" der.
XIX. yüzyıldan itibaren, Hilafet konusu değişik açılardan tartışılmaya başlandı. Oryantalistlerin başı çektiği yeni tartışma mahfillerinde, Hilafeti basite indirgeyenlerin en güçlü dayanakları, Kur' an' da sünnetle hilafetin açıkça emredildtği naslann bulunmayışıydı. Hilafetin kaldırıldığı T,B.M.M.'de konuşan Usul-u Fıkıh bilgini Seyyİd Bey* de kendisi için en sağlam tutanak olarak bunu bulmuştu. Seyyid Bey5 e göre, tırnak kesmek ve sakal bırakmak gibi fer'î bir konuda hadisler bulunduğuna göre, önemli olduğu iddia edilen HÜafeti açıkça emreden hadisler niçin yoktur?
Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'den şunu rivayet ediyor: "Peygamber'in imamet konusunda bize bir emri olmadı, bizim görüş ve kanaati-mizdi sadece." Hz.Ali'nin bu sözü kelam ulemasının: "Hilafet ashabın icmaı iledir" şeklindeki nakillerini teyit etmektedir. Abdülkadir Udeh, Hilafet'in farz oluşuna delil olarak kabul ettiği noktalan şöyle özetler:
1-İmamet (Hilafet) fiili bir sünnettir
2- Müslümanların, bilhassa ashabın icmaı olan bir konudur;
3- Dinî görev-
lerin çoğu, Halifenin varlığına bağlıdır;
4-Bu, Kur'an ve Sünnet'in bir emridir;
5-Hadis, üç kişinin bile aralarında emir seçmelerini emretmiştir, o halde bu emir müslümanlann geneli için öncelikle soz-konusu olmalıdır.
Hilafet, ne saltanat, ne de cumhuriyet idaresidir. Halifenin mutlak tasarruf hakkı yoktur; sadece ümmeti temsil etme durumundadır. Halifeyi, Kur* an ve Sünnet hükümleri belirli konularda şuurlarken; meydana gelebilecek, bu iki kaynakta değinilmeyen olaylar için de Halife 'şura* ile hareket etmek zorundadır. Hilafet sisteminin adil bir yapıda olması için Halife, Şura mekanizmasını çağın şartlarına göre işletmekle yükümlüdür. Şuranın bulun-masındaki açık emirlere rağmen, yine de Hilafet sistemi için, çoğunluğa dayalı bir sistem denemez. Şuranın ancak hakkında nass olmayan olmayan konuları ele alması, kararların hiçbir nassa ters düşmemesi ilkesi, "çoğunluğun idaresi" şeklindeki bir sisteme benzerliğini zorlaştırmaktadır. Kimi ulemanın Şûra kararlarını sadece Halifenin ufkunu genişletme noktasında gördüklerini de dikkate alırsak, Hilafetin krallık sistemi olmadığı gibi, çoğunulğun idaresi olan bir Cumhuriyet de olmadığı ortaya çıkar.
Hilafet sisteminin genel yapısını, dinin muhafazası, şura, adalet, halifenin aynı anda Allah' in ve ümmetin önünde sorumluluğunun varlığı ilkesi oluşturur.
Halifenin nasıl göreve geleceği konusunda iki görüş vardır:
1- Ümmetin başında bulunacak kimse, mucize veya nassla belirlenmelidir. Hilafette dinilik vasfını, aynı zamanda siyasi de olma vasfının çok üstünde gören îmamiyye'nin bu görüşüne göre, ümmetin başındaki Halifeye (İma-miye'nin literatüründe, İmama) hiçbir
katkısı olamaz.
2- Ehl-i halt ve'I-akd'in beyatı veya istihlaf (velihad veya belli şahıslan mevcut halifenin tayin etmesi). Bu Ehl-i sünnetin benimsediği görüştür.
Üçüncü bir şık olarak da "darbeler", kerhen de olsa, ümmetin huzuru dikkate alınarak, ulema tarafından şer'î sayılmıştır. Ancak Hilâfet'i darbe yoluyla eline geçirenler, "Halife"de bulunması zorunlu olan asgari şartları haiz olmalıdırlar. Örneğin, küfrü açık olan birinin hiçbir şartta m üs I umanların başında bulunması kabul edilemez.
Ehl-i hail ve'I-akd'in beyatıyla göreve gelmenin ilk örneği Hz.Ebu Bekir'in halife oluşudur. Hz.Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i kendisinden sonraki halife adayı olarak belirlemesi ve Hz. Ömer'in bu yolla Halife olması, halef göstermenin meşruluğuna delil gösterilmektedir. Daha sonra Emevîler ve Abbasiler döneminde (Osmanlılar da dahil) veliahd uygulamasının "istihlaf' olup olmadığı konusu ihtilaflıdır. Hz,Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i ashabla istişare ederek yerine bıraktığım, yine de Hz. Ömer'in ümmetin tasvibini aldığnı söyleyenlere göre, veliahd uygulaması zoraki kabul görmüştür. İbn-İ Haldun ise velihad sistemini getirenlerin, bulundukları şartların gözönüne alınarak kınanmamaları gerektiğini söyler.
Halifenin seçiminde rol alacak 'ehl-i hail ve'1-akd'in niteliği ve niceliği de Hule-fa-i Raşidin dönemi uygulamaları ve fıkıh-çıların ictihadlarından çıkarılmıştır.
Siyasi düşünce konusunda yazdığı eserlerle tanınan Ebu Ya'la el-Ferra, Hilafetin teklif açısından farz-ı ldfaye olduğunu ve iki grubun bu farzın tatbikinden sorumlu olduğunu vurguluyor: Seçme görevini yapıncaya kadar içtibad ehli ve içlerinden birini seçinceye kadar kendilerinde imam
(halife) olabilecek şartlar bulunanlar. Fıkıhta bilinen kurallardan; farz-ı kifayeler-den, herkesin terketmesi halinde genelin sorumlu olduğu hatırlanırsa, hilafetten ümmetin tamamının sorumlu olduğu ortaya çıkar. Hz. Ebu Bekir halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: "İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davramrsam bana yardıma olun; saparsam düzeltin beni Doğruluk emanet, yalan hıyanettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah'ın izniyle hakkı ondan alıncaya kadar benîm yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü onu terke-den bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah'a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah'a asi olursam, bana itaatiniz gerekmez." Hilafet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve görev anlayışım dile getirirken, bir yandan da, Hilafetin hangi temellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
Hulefa-i Raşidin'den sonra Muaviye'-nin hilafete geçmesiyle birlikte, hilafetin tarihinde saltanatın egemenliği de başlamış olur. Emevilerden toplam 14 halifeye bey* at edildi. Bu dönem fetihlerin yeniden canlandığı, Endülüs ve Kostantini-ye'ye (İspanya ve İstanbul) kadar ordular gönderildiği bir dönem olmakla beraber, olayların da önü alınamamıştır. Ömer b. Abdülaziz gibi "beşinci" raşid halife kabul edilen birinin de bulunduğu Emevi dönemi, aynı zamanda İslamî kavramlara Arapçıhk ruhuyla bakılmak istenen olayların çok olduğu bir dönemdir. Emevile-rin bu düşüncesi, hilafeti sonunda Abbasİ-lere bırakmak zorunda kalışlarının nedenlerinden biri olmuştur.
Emevilerden sonra Abbasilerin Uzun saltanat dönemleri başlar. Onların yükselme dönemi aynı zamanda, İslam'ın bilime ve felsefeye açıldığı, binlerce eserin yazılıp tercüme edildiği bir dönemdir. İslam dünyası müreffeh bir bayata kavuşmuş, ardından duraklama ve çözülme dönemi gelmiştir. Abbasilerden de toplam 37 halifeye bey1 at edilmiştir. Hilafet, Abbasilerden sonra, 1924'teki ilgasına kadar Osmanlılarda kaldı. 29 halifeye bey* at edilen Osmanlıların -Hilafeti de barındırdıktan sonraki- tarihi, tarihçiler tarafından Abbasilerin benzeri olarak kabul edilmiştir.
Hilafet müessesesi, H.41-132 (m.661-750) arası Emevilerde, h. 132-922 (m.750-1517) arası AbbasÜer-de, h.923-1342 (m.1517-1924) arası -407 yıl- Osmanlılarda kalmıştır. 23 Mart 1924 (26 Receb 1342 h.)'de T.B.M.M., 431 nolu kanunla, 1293 (h.1332) yıl devam eden Hilafeti kaldırmıştır. Hilafeti kaldıran 431 nolu kanunun birinci maddesi şöyledir: "Halifelik hal'edilmiştir: Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, Hilafet makamı mülgadır." İlga kararın-dan sonra, İslam dünyasında, Hindistan başta olmak üzere, bazı kıpırdanmalar olmuş, bir iki konferans tertiplenmişse de, sonuç alınamamıştır. Hindistan'da milyonlarca raüslümanın "hilafet hareketi" adı altındaki çalışmaları da, zamanla pasi-fize edilmiştir.
Nureddin YILDIZ
Bil Bey'at, İmamet.
İslami Okul Okulların En Önemlisi