Himayecilik - İslami Bilgiler - 20. Sayfa
HİMAYECİLİK
Ekonomiyi dış rekabetten korumayı amaçlayan ve devlet müdahaleciliğini savunan doktrine himayecilik adı verilir. Himayecilik doktrini Merkantilizmle başlamıştır. Merkantilistler ekonomik milliyetçiliği esas kabul etmişlerdir. Dış ticarette İhracatta teşvik, ithalatta ise kısıtlayıcı bir politika izlemişlerdir. Mamul malların ithalatım yüksek gümrük tarifeleri ile önlemek, hammadde ithalatım kolaylaştırmak, diğer taraftan, yerli sanayiin ihtiyaç duyacağıhammaddelerin ihracatınıyasak-lamak gibi uygulamalar yapmışlardır. Bu sebeple, ülkenin ekonomik gücünün artacağı ve daha iyi rekabet edebileceği savunulmuştur.
Himayeciliğin ilk temsilcileri, Alexan-der Hamilton ve Friedrich List'dir. XX. yüzyılın ikinci yarışma kadar ABD'de prensip olarak doktrini uygulanan Hamilton'un görüşleri, John Stuart Mili tarafından da benimsenmiştir. Alman olan List ise daha sonra tabiyetine geçtiği ABD'de Alexander Hamilton, Henry Clay ve Heray Carey gibi yazarların düşüncelerini incelemiştir. Görevli olarak döndüğü Almanya'da "Milli Ekonomi doktrinini kurmuştur. List'in görüşleri Almanya'da II. Dünya Savaşı'mn sonuna kadar uygulanmıştır.
Merkantİlist görüşler, liberalizmi savunan fizyokratlar tarafından şiddetli eleştirilere uğramış ve etkinliğini kaybetmiştir. Ancak I ve II. Dünya Savaşı yıllan arasında merkantilist görüşler yeniden taraftar bulmuş ve dış ticarette kısıtlayıcı politikalar uygulanarak yeni bir "neo-merkanti-list" akım doğmuştur.
Özellikle 1929'da ortaya çıkan "ekonomik krizHin getirdiği dış ticaretteki güvensizlik ortamı, ülkelerin yeni tedbirler almaşım gerekli kılmıştır. Bu dönemde ülkeler altın veya döviz ödemekten kaçınarak malların mallarla takasım ve "kliring" uygulanmasını benimsemişlerdir. Bu suretle, ülkelerde kendi kendine yeterlilik (otarşi) gelişecek ve dünya ticareti darala-rak, ödemeler bilançosunun aktif vermesinin sağlanması mümkün olacaktır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası ilişkilerin değişik boyutları ile yeni bir şekil alması sonucu, dünyada biri Kapitalist diğeri Sosyalist olmak üzere iki ana blok oluşmuştur. Diğer taraftan savaşı izleyen yularda eski kolonilerin bağımsızlığım kazanması ve ortaya çıkan kalkınma ve azgelişmişlik sorunu, "himayecilik" uygulamasını daha da ön plana çıkarmıştır. Kapitalist etki alanına giren bölgelerdeki az gelişmiş ülkeler Uberal-kapİtalist ekonomik rejimi kabul ederek, gelişmiş kapitalist ülkelerin ekonomik seviyelerine ulaşmayı kendilerine hedef tayin etmişlerdir.
Azgelişmiş ülkelerin en önemli problemi, sanayileşmelerini gerçekleştirebilmektir. Sanayileşmenin başlangıç aşamasındaki yeni kurulan sanayiler dış rekabete karşı korunmaktadır. İlk aşamada emek-yoğun sanayiler kurulur. Çünkü sermaye birikimi ve mevcut teknoloji bu tür sanayilerin kurulmasınamüsaittir. Rekabet gücü zayıf olan tüketim maddelerine yönelik bu sanayilerde daha çok yerli hammaddeler kullanılmaktadır. Bu amaçla hem sanayiler korunmuş olacak, hem de ithalatı kısmak suretiyle döviz tasarrufu sağlanmış olacaktır. Döviz ihtiyacının fazla olduğu bu aşamada bir birim döviz tasarruf etmenin marjinal değerinin, bir
birim döviz kazanmaktan daha yüksek ol- ci çerçevesinde yerine göre bir ekonomik duğu savunulur. "İthal ikamesi" adı da ve- zorunluluk olduğu ortaya çıkmıştır. Dışa rilenbu strateji, tüm azgelişmiş ülkelerde açık stratejilerin uygulanması "milli eko-uygulanmaktadır. nomi" çizgisinin terkedildiği anlamına gel-Himayecilik politikasında yerli sanayiin memelidir. Himayecilik bir politika stra-korunması yanında, ihracatın da teşvik tejisidir ve az gelişmiş ülkelerin iktisadi edilmesi amacı ile bazı mali tedbirlere kalkınmanın başlangıç aşamasında baş başvurulur. Bundan başka gümrük vergi- vurdukları önemli araçlardan biridir. Hat-lerinin artırılması, ithalata getirilen mik- ta sanayileşmiş ülkelerin (ABD, îngÜte-tar kısıtlamaları gibi diğer araçlar da kul' re, Almanya gibi) belli dönemlerde hima-lanılır. Ancak, ekonominin gelişme süre- yeci politikalar uyguladıkları ve himayeci-cî içerisinde bu tedbirler bazı tıkanıklıkla- ligin son yıllarda birçok uluslararası tor>-ra yol açabilmektedir. Zira, emek-yoğun lantıda gündemin en önemli ekonomik so-sanayilerin kurulmasından sonra serma- nımı olarak ele alındığı görülmektedir, ye-yoğun sanayilerin kurulmasına gidildi- (Yusuf TUNA) ğinden, bu aşamada kısmen dış ticaret po- Bk. Liberal Ekonomi; Markantiüzm; Tica-litikasında da bazı değişiklikler yapılması ret; Ticaret Hadleri. gerekli olabilir. Bu bakımdan, himayeciliğin bütün sektörler için ve sürekli olarak HİNDUİZM fayda sağlayacağı iddiası doğru değildir.
Çünkü, özellikle 1960'h yıllardan sonar Genellikle Hindistan'daki her türlü dü-dünya ticaret hacminin büyümesi ve ulus- şüncenin bir anlamda dini bir mahiyet ar-lararası iktisadî ilişkilerin yoğunluk kazan- zettiği ve Hinduizmin bir çok yüzyıllar bo-ması, azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkele- yunca Hindistan'ın fikri hayatım etkile-rin ticari münasebetlerinin gelişmesi, hi- mekle kalmayıp, aynı zamanda onun sos-mayeci politika uygulamaları yerine, kıs- yal ve kültürel hayatım da tamamen belirmen liberal politikalar uygulanmasının lemis olduğu kabul edilir, daha faydalı olacağı görüşü, hem teoride Hinduizm ne bîr felsefe, ne de tam bir hem de tatbikatta taraftar bulmuştur. Dış dindir. O daha çok büyük ve karmaşık bir rekabetin sağlayacağı faydalar yanında ba- toplumsal-diniorganizmayabenzer.İçeri-zı sektörler İçin himayeciliğin kaçınılmaz sinde sayısız kült (inanış), mezhep ve fel-olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan ülke- sefı sistem barınmakta ve çok sayıda tann-ler, "mukayeseli üstünlüklere sahip ol- yavetannçayatapma(politeizm)ileçeşit-dukları sahalarda dışa açık, rekabet gücü li ritüeller, törenler ve manevi disiplinleri zayıf olan sektörlerde ise içe dönük (hima- kapsamaktadır. Bu karmaşık ve dahası sü-yeci) stratejiler uygulamaktadırlar. Meşe- reklivegüçlümanevigeleneğinçeşitliveç-la, tarım sektörü dünyada hemen hemen heleri, geniş Hindistan yan kıtasının coğ-bütün ülkeler tarafından himaye edilmek- rafı, ırkî, dilsel ve kültürel karmaşıklığraı tedir. yansıtmaktadır. Hinduizmin tezahürleri Günümüzde himayeciliğin "ekonomik inanılmaz genişlik ve derinlikteki kavra-nûlliyetçUik" olmaktan çıktığı, değişen yışlan içeren son derece entellektüel fel-dünya şartları ve politika stratejileri süre- sefelerden tutun da kitlelerin naif ve çocuğumsu ritüllerine dek uzanır. Hinduların çoğunluğu basit köylülerden müteşekkildir. Bunlar, halk dinini günlük ibadetlerinde yaşatırlar. Öte yandan Hinduizm; ulaştığı derîn kavrayışları aktaracak bir takım Önde gelen manevi üstadlar da yetiştirmiştir.
Hinduizmin manevi kaynağı Veda'laida bulunur. (Veda'lar Vedik 'kahinler* adı verilen adları bilinmeyen bilgelerin yazdığı kadim kutsal metinler kollcksiyonu-dur) Dört adet Veda mevcuttur: En eskisi ■Rig Veda'dn. Hindistanın kutsal dili olan kadim Sanskrit dilinde yazılmış olan Ve-dalar, Hinduizmin bir çok dalı için en üst dini otoriteyi temsil eder. Hindistan'da Vedalar'ın otoritesini kabul etmeyen bir felsefî sistem ortodoks dini anlayışın dışında değerlendirilir.
Vedalar'ın her biri muhtemelen İ.Ö.1500 ile 500 yıllan arasındaki farklı dönemlerde yazılmış olan çeşitli parçalardan mürekkeptir. En eski parçalar kutsal ilahiler ve ibadetlerdir. Kurban ritüelleriy-le ilgili daha sonraki parçalar vedik ilahilerle ilişkili olup son loşun olan Upanişad-lar bu ritüellerin felsefî ve pratik muhtevasını işlemektedir. Upanişadtar Hinduizmin manevi mesajının özünü içerir. Onlar yirmi beş yüzyıldır Hindistan'ın en büyük kafalarım yönlendirmiş ve onlara ilham kaynağı olmuşlardır.
Bununla birlikte Hindistan'ın halk kitleleri Hinduizmin öğretilerini Upanişad-lar'dan değil Hint mitolojisinin uzun destanlar içinde bir araya getirilen halk hikayelerinden almışlardır. Engin ve renkli Hint mitolojisinin esasını oluşturan bu destanlardan birisi olan Mahabharata, Hindistan'ın en gözde dini metni olup Bhagavad Gİta'nın en nefis manevi şiiridir. Yaygın adıyla söylersek Gita, tanrı
Krişna ile büyük keder İçinde olan savaşçı Arjuan arasındaki bir diyalogdur. Arjuna Muhabsarata'nın başlıca öyküsünü teşkil eden büyük aile savaşında kendi akrabasını öldürmek zorunda kalmıştı. Arjuna'-mn muharipleri olarak tebdil-i kıyafet eden Krişna iki ordu arasındaki adalet arabasını yönetir ve bu dramatik savaş sahnesinde Krişna Arjuna'ya Hinduizmin en derin hakikatlerini açıklamaya başlar. Tanrı konuşurken iki aile arasındaki savaşın gerçekçi arkaplanı derhal ortadan silinir ve Arjuna'nın mücadelesinin aslında insanın ruhi (manevi) mücadelesi olduğu açıldık kazanır. Bu aydınlanma peşinde koşan savaşçının savaşıdır. Krişna Arjuna'ya şu tavsiyelerde bulunur: "Öyleyse onların kalplerinde bulunan cehaletten doğan şüpheyi hikmet kılıcıyla öldür. Kendinle uyum içinde ol, Yoga halinde ve yüksel, büyük savaşçı, yüksel."
Krişna'nın manevi taliminin temeli -ki Hinduizmin de temelidir- çevremizdeki eşyanın ve hadiselerin çokluğunun, aynı nihai hakikatin değişik tezahürlerinden ibaret olduğu fikridir. Brahman adı verilen bu gerçeklik, çok sayıda tanrı ve tanrıçaya tapınmalarına rağmen Hinduizme monistik karakterini veren birleştirici kavramdır.
Nihai hakikat olan Brahman, her türlü nesnenin 'ruhu* ya da iç özüdür. O sınırsız olup her türlü kavramın ötesindedir. O akılla kavranamaz, hatta kelimelerle bile uygun biçimde tanımlanamaz: "Brahman ezeli ve yücedir: olanın ve olmayanın ötesindedir." Yüce Ruh kavranılamaz; o sınırsız ve doğmamış olup mahiyeti düşü-nülemeyendir." Üstelik İnsanlar bu gerçeklik hakkında konuşmak isterler ve Hindu bilgeler efsaneye olan karakteristikeği-mnlcnyk-Brahman'ı tanrı olarak tasvir ettiler ve ondan mitolojik dille söz ettiler. Tanrı'nın çeşitli veçhelerine, Hindulann ibadet ettiği çeşitli tanrıların adlan verilmiş olmakla birlikte, kutsal kîtaplan tüm bu tanrıların tek bîr nihai hakikatin yansımalarından ibaret olduğunu açıklamaktadır: "İnsanlar 'Bu tannya ibadet et!, Şu tannya ibadet et! derler. Gerçekte onlar {Brahman'la) yaratığıdır. Ve O, tanrıların tümüdür."
Brahman'ın insan ruhundaki tezahürüne Atman adı verilir. Atman ve Brahman'ın -ki tekil ve nihai hakikati temsil ederler- bir olduğu fikri Upanişadlar'ın özünü teşkil eder. Hindu mitolojisinde devamlı tekrarlanan ana konu, dünyanın Tann'mn kendini -kurban etmesi suretiyle yaratılmasıdır. Burada 'kurban etme'(-sacrifice) kelimesinin orijinal anlamı "kutsallaştırmak" tır. Tann sonunda yine Tan-n haline gelecek dünyaya dönüşür kendini kurban etmek suretiyle. Tann'mn bu yaratıcı faaliyetine Ula, yani Tann' nın oyunu denir ve dünya ilahi oyunun bir safhası olarak görülür. Hindu mitolojisinin büyük bölümü gibi Ula miti de güçlü bir bü-yüsel kuvvete sahiptir. Brahman kendisini dünyaya dönüştüren büyük büyücüdür ve o bu başarıyı Rig Veda'daki maya sözcüğünün özgün anlamı olan 'büyünün ya-raücı gücüyle yerine getirir. Maya sözcüğünün -Hint felsefesindeki en önemli terimlerden biridir- anlamı yüzyıllar içinde <N£§iklik geçirmiştir. İlahi failin ve büyü-CÖnün kudreti, ya da gücü anlamlarından b oyununun etkisindeki herhangi bir psikolojik haline işaret eder hale gelmiştir. Tanrısal lila'mn çok sayıdaki formunu gerçeklikle karıştırdıkça ve tüm-bu formların aslı olan Brahman'm birliğini kavramadıkça maya'mn etkisindeyiz demektir.
Buna göre maya, sık sık yanlış biçimde söylendiği gibi, dünyanın bir yanılsama olduğu anlamına gelmez. Yanılsama (illusi-on) eğer biz çevremizdeki biçimler ve yapıların, nesneler ya da olayların, ölçümleyen ve kategorileştiren zihinlerimizin ürettiği kavramlar olduklarını farketmek yerine, tabiatm gerçeklikleri olduklarım düşünürsek yalnızca bakış açımızda vardır, maya, işte bu kavranılan gerçekliğin yerine koyma, ya da haritayı gerçek coğrafi mekanla karıştırma yanüsamasıâır.
Hindulann tabiat anlayışında tüm formlar izafi, seyyal ve daima değişen ilahi oyunun büyük büyücülerince oluşturulmuş maya'dir. Maya dünyası daima değişim içindedir, çünkü ilahi Ula ritmik ve dinamik bir oyundur. Oyunun dinamik gücü Hint düşüncesinin başka bir önemli kavramı olan karma'dır. Karma eylem demektir. Oyunun aktif ilkesidir bu; yani bütün şeylerin dinamik bir biçimde birbiriyle bağlantılı olduğu hareket halinde bir kainatı dile getirir. Gita'nın ifadesiyle,"Karma y her şeyin hayatlarını ondan kazandık-lan yaratma gücüdür."
Karma* mn anlamı, tıpkı maya'mn anlamı gibi asli kozmik düzeyinden psikolojik bir anlama büründüğü insani düzeye indi-rilmişti.Dünya görüşümüz par çalara ayrıldıkça, maya'mn etkisi altında kaldıkça ve Çevremizden bağımsız olduğumuzu ve bağımsız bir şekilde hareket edebileceğimizi düşündükçe, karma'yla sınırlanmışız demektir. Karma'mn bağlarından kurtulmak, insan da dahil tüm tabiatın birlik ve ahenginin farkına varmak ve buna uygun olarak faaliyet göstermek demektir.
Maya'nm etkisinden kurtulmak ve kar-ma'nmbağlannı parçalamak duyulanınızla kavradığımız tüm fenomenlerin, aynı gerçekliğin bir parçasını oluşturduğunun
farkına varmak demektir. O, kendi benliğimiz de dahil, her şeyinJ3/aAmört olduğunu somut ve kişisel olarak yaşamak anlamındadır. Bu yaşantıya Hindu felsefesinde mokşa, ya da 'özgürleşme' adı verilir ve bu Hinduizmin özü sayılır.
Hinduizm, Sayısız özgürleşme yollan olduğu iddiasındadır. O tüm bağlılarının Tanrı'ya aynı şekilde yaklaşabileceklerini asla beklemeyecek ve farklı bilinç halleri için değişik kavramlar, ritüeller ve manevi tecrübeler sunacaktır. Bu kavram ve uygulamaların pek çoğunun birbirine tezat teşkil ediyor oluşu, Hindulan zerre kadar ilgilendirmez; çünkü onlar bilir ki, hangi şekilde olursa olsun Bralıman, kavramların ve tasavvurların ötesindedir. Bu tavırdan Hinduizmin karakteristiği olan büyük hoşgörü ve geniş görüşlülük çıkmıştır.
Hinduizmin en enteüektüel okulu, Upa-nişadlar'a dayanan ve Brahman'ın herhangi bir mitolojik içerikten beri gayrı şahsi metafizik bir kavram olduğu üzerinde duran Vedanta'dır. Bununla birlikte yüksek felsefi ve entellektüel düzeyine rağmen Vedantacı özgürleşme yolu Batı felsefesindeki birçok özgürlükçü okuldan oldukça farklı bir mahiyettedir. Onun yo-luBrahman'la birleşmeyi gerçekleştirmeye yönelik günlük mcditasyon ve diğer ruhsal egzersizleri içerir.
Bir başka önemli ve etkili özgürleşme yöntemiyoga'dır. Yoga, "bağlamak", "birleşmek" anlamlarına gelir ve bireysel ruhun Brahman'la birleşmesini ifade eder. Çeşitli yoga okulları ya da 'tarikatları' vardır. Bunlar bazı farkh tipte ve farklı ruhsal düzeylerdeki insanlar için düzenlenmiş çeşitli zihinsel disiplinleri ve temel fiziksel eğitimi içerirler.
Şuadan Hindu için Tanrı'ya yaklaşmanın en yaygın yolu, ona kişisel bir tanrı, ya da tanrıça sureti içinde tapınmaktır. Engin Hint hayal gücü sayısız tecellilerde tezahür eden binlerce tanrı üretmiştir. Bugünkü Hindistan'da en çok tapınılan üç tanrı Şiva, Vİşnu ve İlahi Ana'dır. Şiva birçok forma girebilen en eski Hint tanrıçalarından biridir. Ona Brahman'la bütünlüğünün kişiselleşmesini temsil ettiğinde Maheşvara (Büyük Tanrı) adı verilir ve o Tann'mn pek çok tekil yönünü temsil eder. En ünlü tezahürü Nataraja, yani dansçıların kralı olandır. Kozmik Dansçı olarak Şiva, evrenin bitmek bilmez ritmini, dansı aracılığıyla besleyen yaratma ve bozma (kevn ve fesad) tanrısıdır.
Vişnu da pek çok kisveyle görünür. Bu kimselerden birisi Btıagavad Gita'nın tanrı Krişna'sidir. Genel olarak Vişnu'nun görevi kainattaki işlerin idamesidir. Bu üçlemenin üçüncü tanrısı Şakti, yani ilahî Anne'dir. O, pek çok sureti içinde dişil kainat enerjisini temsil eden arketipsel, ilahedir.
Şakti, Şiva'nın eşi olarak da karşımıza çıkar ve ikisi sık sık, batı dini sanatında hiç bilinmeyen olağanüstü derecede bir duygusallık yayan büyüleyici tapınak heykellerinde tasvir edilen muhteris kucaklayışlarda bir arada görülür. Birçok Batılı dînin tersine duyumsal haz Hinduizmde asla bastırılmamıştır. Çünkü vücut daima insanoğlunun bütünleyici bir parçası olarak değerlendirilmiş ve ruhtan ayrı bir şey olarak düşünülmemiştir. Bu nedenle bir Hindu iradesiyle vücudun tutkularım kontrol etmeye çalışmak yerine kendisini bütün varlığıyla birlikte beden ve ruhunu bir arada farketmeyi amaçlar. Hinduizm Orta-Çağ Tantrizmi denilen aydınlanmanın her birinin içerisinde her ikisinin de yer aldığı duyumsal aşka dair derin bir deneyimle
arandığı bir dal geliştirmiştir.
Şiva, Ortaçağın bu erotik mistisizm formuyla yakından ilişkilidir, aynı şekilde Şakti ve Hint mitolojisinde çok sayıda varolan diğer dişil tanrılar da böyleydi. Bu tanrıça bolluğu da yine gösterir ki Hinduizm de» daima dişilikle ilişkili olmuş bulunan insan tabiatının fiziksel ve duyumsal yanı tamamıyla Tann'nm bütünlenmiş bir parçasıdır. Hindu tanrıçaları 'kutsal bakire1 şeklinde düşünülmemiş, fakat hayranlık verici güzelliğin duygusal kucaklayışları şeklinde tasvir edilmiştir.
Batıların, Hint mitolojisini çeşitli tezahürleri ve enkarnasyonlaruıı temsil eden çok sayıda tanrı ve tanrıçayla kolayca kafası karışmaktadır. Hinduların bu tanrılar çokluğuyla nasıl basa çıkabildiğini anlamak için, Hinduizmin tüm bu tanrıların özde özdeş oldukları yolundaki ana tavrını daima akılda tutmak şarttır. Onlar aynı ilahi gerçekliğin tezahürleri olup ebedî, her yerde hazır ve nazır ve -son olarak-kavranamazolanBrahman'ıyansıtmakta-dırlar.
(SBA) Bk. Budizm; Hint düşüncesi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi