Hümanizm - İslami Bilgiler - 28. Sayfa
HÜMANİZM
Humanismus kelimesini Yeni Çağlarda ilk kullanan Friedrich Immanuel Niet-hammer (1776-1848) adında bir Alman Pedagog olmuştur. Niethammer bu kelimeyle, insanın eğitimindeki iki temel eğilir mi belirtmiştir: "insanseverlik" ve "insancılık".
Ünlü Fransız sözlükçüsü Littre'nin 1860'lardaki sözlüğünde humanismus kelimesine yer verilmemiştir. Kelimenin ancak 1870-75 yularında kullanılmaya başlandığı görülecektir. Filolog Georg Voigt (1827-1891) tarafından kelimeye giderek daha belirgin bir anlam kazandırılmaya çalışılacaktır. Voigt'a göre Humanismus, bîr tarih çağının ve manevi bir tutumun ifadesi şeklinde yorumlanacaktır ki, kastedilen tarihi çağ Rönesanstır. Böylece Vo-igt'un Hümanizm ile Rönesans arasında kurduğu ilişki nihai bir nitelik kazanabilecektir. Bu anlamda Humanismus ruhunu belirleyen tutumun ana unsuru, Röneşans ile ortaya çıkan yeni insanın, eski Yunan ve Roma örnekleri üzerinden "insanlık; humanİtas" değerlerine yönelmesi, bunları izlemesi ve bunları geliştirmesidir.
Humanismus kelimesinin bu anlamda kullanılması nisbeten yeni olmakla birlikte, daha XV. yüzyılın sonlarında İtalyanca'da "umanista" kelimesinin kullanıldığı da bilinmektedir. Bu şekildeki kullanımın ilk defa 1490 yılı olduğu sanılmaktadır. Bazıaraştırmacılaragöre, önce sadece belagat ve klasik edebiyat bilginini, hocasını tanımlayan kelime, sonraları daha geniş bir muhtevaya kavuşturulacaktır. Yani umanista kelimesiyle eski Yunan ve Ro-mametinlerini toplayan, derleyen, inceleyen ve yayınlayan kimse anlatılmaktadır. Hatta zamanla aydın, bilgili, kültürlü insanlar için de aynı kelimenin kullanıldığı görülecektir.
"Hu man it as" kelimesinin Latincede ilk defaM.Ö. 83-84 yıllarında yazan bilinmeyen "Rhetor ika ad Herennium" isimli metinde kullanıldığı sanılmaktadır. Fakat bu kelimeyi Latin diline tam anlamıyla kazandıran yazar Cicero olmuştur ve yaklaşık M.Ö.80 yıllarında kullanmıştır. Cice-ro'ya göre "humanİtas", verilmiş bir gerçekten çok, gerçekleşecek bir amacı gösterir ki, bu da insan idealidir. Bu balamdan insanın özüne ve niteliğine ilişkin durağan tanımlayıcı bir şümulü yüklenmek yerine, insanın nasıl olması gerektiğine veya insan olarak nasıl gerçekleştireceğine yönelik bir dinamizm sözkonusudur. Böylece humanitas terimi pratik bir ahlak felsefesi (etnik) muhtevasına kavuşturulur ki, bu da terimin morfolojik yapısıyla ilişkilidir. Nitekim Cicero için İnsan idealini amaçlayan "humanitas" şu unsurları kapsamakladır: Bilgi, kültür, ahlak ve ruh eği-
timi, terbiye ve nezaket, kibarlık, ruh asaleti ve yüceliği, haysiyet, iyilik, iyiniyetü-lik, özveri (feragat), adalet, cömertlik, dost ruhlu olmak, şen ve neşeli olmak, şakacı ve nükteci olmak, Ölçülü ve zevk sahibi olmak. Fakat Cicero'mm "humanitas" ile öngördüğü insan idealinin kaynağı, antik Yunan felsefesinde Sokrates ve Platon' dan Stoacılara kadar birbirini tamamlayarak gelen uyumlu ve İyi insan idealidir. -
Bu bakımdan bir insan idealini kapsayan humanitas terimi, bu ideale uygun ve gerçekleştirmek üzere ona yönelen bir eğitim yöntemi anlamını da içermekteetir. Nitekim Cicero bu eğitim yönteminin akla hitab eden, bilgi ve bilim ile ilişkili yönlerini göstermek için "Studia humanitatis: insanlık öğrenimi" veya "studia humanitatis et litterrum: İnsanlık ve edebiyat öğrenimi" biçiminde de tanımlar. Bu da çocuğu yetiştirip insanlığa eriştiren yöntemleri anlatır, ki, böylece "humaaitas" eğitim yöntemiyle birlikte eğitimin amanın da belirlemektedir.
Ayrıca Cicero humanitas terimim ahlak felsefesi dinamizmi yanında, yapılan (statüleri) tanımlayıcı şekilde de kullanmaktadır. Sözgelimi "natura humana: İnsan tabiatı", "natura hominis: İnsanın tabiatı", "natura generis humani: İnsan cinsinin tabiatı" ve "condietio mortalis: İnsanın ölümlü durumu" böyledir.
Cicero' dan sonra gelen birçok yazar "humanitas1' kavramını bu anlamda kullanacaklardır. Romalı yazarlara çağdaş olan veya sonra gelen ve Latince yazan Hıristi-yan yazarlar humanitas'i, vurgulanmış anlamında bir manevi ideal olarak değil, kutsallığı ifade eden "divinitas" kavramının karşıtı olarak görürler ve, "günahkar, zayıf, ölümlü insan yapısı11 anlamında kullanırlar. Orta Çağda "humanitas" kavramı, antik çağa özgü kullanım dışında ve bu çağın "insanlık" anlayışından uzaklaşmış bîr boyutta düşünülecektir. Ancak XV. yüzyıldan sonra bu anlayışın terkedildiğini, bir yandan antik çağın "insanlık" anlayışı temel alınırken, öte yandan da bu temelden hareketle insan-evren ve zaman-ebe-dilik ilişkilerinin yeni bir yorumunun yapılmaya çalışıldığı görülecektir.
İnsanın varlık bütünlüğüne uygun maddi ve manevi gerçekliği içinde tanımlanıp değerlendirilmeye çalışılması, Rönesans Hümanizminin temel motifi olarak algılandı. Gerçekten bu dönem düşünürleri insanın bedensel yönüyle horlandığı Orta Çağ Skolastiği zihniyetini aşmaya çaba gösterirler. Skolastik zihniyet insanı ruh ve beden iküemiyle (düalizm) hatta karşıt-hğıyla kavrarken; insanın içinde yaşadığı somut dünyadan uzaklaşması ve kaçması, ruhun yücelmesi ve saflaşması bakımından gerekli görülüyordu. İşte bu iki anlayış arasındaki çatışma "humanitas" kavramının yorumundan kaynaklanan iki karşıt öğretinin doğmasına neden oldu. Bunlardan birine göre humanitas; hayat, gerçeklik veya somut yönüyle ilgisiz, toplumsal İlişkilerden soyutlanmış, salt klasik kültür (Yunan-Roma kültürü) ülküsü bağlamında düşünülmelidir (Skolastik anlayış). Buna karşılık ikinci anlayış; humanitas ülküsünde insanı dünya içi ve toplumsal ilişkileriyle bütün olarak "kapsayan ve yönelten" bir ilham kaynağı, bîr eylem ilkesi, bir hayat kuralı olarak ele alır. Nitekim dünya nimetleri, evlilik, çalışmanın gerekliliği, ün, iktisadi etkinlikler, zevk ve benzeri gibi hayatın çeşitli gerçekleri üzerine yöneltilen yeni bakış açılan, yeni humanitas ülküsünün karakteristik belirtileri olur ki, böylece Rönesans Hümanizmi, in-
sanı düşüncenin merkezine yerleştirir. Bu özellikleri şöyle sıralamak mümkündür:
a) Hümanizmin Ahlak Anlayışı:
Hümanizmde insanın özü ve varlığıyla, çevresini oluşturan bu dünya arasında bir bütünleşme isteği kendim belli eder. insanın bu dünya içindeki varlığı, dünya nimetleri onun kemale ermesinde bir tehlike, bir engel olmaktan çıkartılır. Aksine, çevresi ve dünyası insanın kendisini tam anlamda gerçekleştirmesini sağlayan bir ortamdır. Bu konuların tartışılmasında Coluccio Sahıtati ile Leon Battista Alber-ti gibi düşünürler önemli sayılırlar. Keza evlilik, sırf ferdi ve sosyal ihtiyaçlara şart oluşturmaktan öte, toplumun bir odağı olarak insanın mükemmelleşmesini ve toplumla bütünleşmesini sağlayan esas ortamı meydana getirmek gibi yeni bir anlama kavuşturulur.
Yine çalışmaya bir lanetin sonucu olarak bakan Ortaçağ Skolastiğine karşı, çalışmayı bir bereket olarak yücelten yeni bir dünya görüşü ortaya çıkar ve Skolastik zihniyetin yerini alır. Hümanist anlayışta çalışma, yeryüzünü değiştiren, onu daha insani ve dostça kılan toplumu meydana getiren ve yapılandıran bir faaliyet olarak görülür. Çünkü insanın insana faydalı olabilmesi ancak çalışma suretiyle gerçekleşebilir.
Oysa iktisadi faaliyetler, nakdi tasarruf ve sermaye birikimi, refah, zevk gibi hayatın çeşitli yön ve ihtiyaçları, Skolastik insanın gözünde toplum için kaçınılmaz mecburiyetler olarak kabul edilmekteydi. Fert açısından çilekeşlik ve dünyadan el çekme ülküsü bu tür faaliyetleri dışarıda bırakıyordu.
Buna karşı hümanistler, insanın sadece mektedir.
ruhtan ibaret olmadığını, aksine insanın Mükemmellik anlayışının dünya içi ve ruh-beden bütünlüğü ve bunların karşılık- yeni toplumsal boyutları çerçevesinde, halı uyumuyla kedini gerçekleştirebileceğini yat ve toplum ilişkileri ile ilgili birtakım savunuyorlardı. Dolayısıyla İnsanın iktisa- gerçekler de yeni bir gözle incelenmeye di faaliyetlerde ve benzeri etkinliklerde başlanacaktır. Sözgelimi, konuşma ve ün bulunması, insan ülküsünün kapsamında yapma eğilimini ele alalım: Dil fenomeni-düşünülüyordu. ni insanlar arasında bir konuşma, karşıhk-
Öte yandan beden uyumu ve güzelliğin n anlaşma aracı olarak ilk değerlendiren-Rönesans sanatındaki önemi bu yeni anla- ler, hümanistler olacaktır. Sözün seman-yışm açık bir ifadesi olarak görüldü. Aynı tik ve anlaşmayı sağlayıcı yönlerini önce şekilde Epikuros ahlakının hazcılığı (he- onlar açığa çıkarmışlar, dilin tahlilinin ilk donizm)nın yeniden ele alınması bu zihni- adımlarını onlar atmışlardır. Dİ1 felsefesi-yetin bir başka yönünü ortaya koyar. Bu- nin temeli olan bu tutum, hümanistlerin na karşılık Stoacı ahlak anlayışının rağbet filoloji ve edebiyat incelemelerinin doğal görmeyişi, hatta tartışmaya açık tutulma- sonucu sayılabilir, sı Hümanist zihniyetin bu konudaki tutu- Ün sağlamak eğilimi de böyle: Ün yap-munu açıklamaktadır. Gerçekten yaşama mak, bencil, kendini beğenirtik çabalan-zevk ve sevincinin, düşünce planında keş- nın amacı olabileceği gibi, kendini insan-fedUiptemeUendirilmekistenmesi,Röne- lara yakın duymanın, gönüllerde yaşama şans Hümanist kültürünün esas nitelikle- isteğinin tabii ve açık bir yansıması da ola-rinden biri, belki de belli başhcasıdır. Ya- bilir. Öte yandan alçakgönüllülük bahaneni zevkin, hoş duyumların sadece bir fonk- siyle toplum hayatından uzaklaşmak, er-siyon mahiyetinde olmadığı, bağımsız ola- demle ilgisi olmayan verimsiz, sağlıksız rak kendine göre bir değeri ifade ettiği gö- ve faydasız bencil bir içe kapanıklılığa yol rüşü, hümanistlerin duyarlı bir şekilde açabilir. Bencilliğe kapılmadan elde edi-üzerinde duracakları bir konu olacaktır, len ün yapma eğilimiyle erdem arasında Bu ise, insan karakterinin ahlak anlayışı kurulan ilişki, klasik kültürün tercih ettiği ve değerlendirilmesinde bir başlangıç bir konu ve tutum olma yanında, daha noktası alınması demektir. Bunagöre, ah- sonraları unutulmaya yüz tutmuşken, Hü-lakihareketin amacı, insanın tabiatı aşma- manist düşünce bunu yemden canlandırıp sında, tabiat-Ötesi bir norma uymasında ortaya çıkaracaktır, değil, aksine insanın kendi varlığım gerçekleştirmesinde ortaya çıkmaktadır. Ya- b) Hümanist Düşüncenin Merkezi: ni Hümanist ahlakın Özelliklerinden biri,
bu tabiiliktedir. Böylece erdem, insanın Buraya kadar yapılan açıklamalar da götüm yeteneklerini karşılıklı bir uyum için- zönüne alındığında, Hümanist düşüncede ve toplum yararına yönelik şekilde de- nin merkezinin ne olduğu sorusuna kısa-ğiştirmekte görülüyor ki, skolastiğin aksi- ca şu cevap verilebilir: Bu düşüncenin ne, insanın toplum içindeki yerinin ve gö- merkezi insandır. Güzelliği, aklı, meyda-revlerinin somut şartlan çerçevesinde ger- na getirmeyi, sanat ve zanaatı, haysiyet ve çekleşecek bir ideal oluşturması düşünül- yüceliğiyle bütün dikkatleri üzerinde toplayan insan, temel kavramdır. Bu bakımdan varlığının ve değerinin bilincini, hayat ve düşüncesine temel yapan insan soz-konusudur. Öyleyse insan haysiyeti ve değerinin temeli nedir? Bu temel, bu değer ve haysiyet nasıl açıklanmaktadır?
Bu hususta insan haysiyetini konu edinen iki yazan incelemek yeterlidir:
Giannoza Manetti ve "İnsanın yücelik ve üstünlüğü: De excellentia et praestan-tia hominis": Manetti'ye göre insanın yüceliği, onun çalışma gücünde ve "yaratıcılığında" dır. İnsan böylece, yapma, üretme, yeni bir şeyi ortaya koyma, ham maddeye biçim verme ve anlamlandırma yeteneğini ortaya koyar. Deha ve hünerin çeşitli belirtileri, yani sanat, musikî, şiir, mimari, hukuk, edebiyat alanında teknik ve mekanik üretim konularında olsun, tek kelimeyle bütün yönleriyle "insanın krallığı" insanın meydana getirme yeteneğiyle çalışma gücünün oluşturduğu dünyadır. İnsan çeşitti faaliyetleriyle, Tanrı'nın yaratıp kendisine armağan ettiği bu dünyayı daha güzel, daha zengin, daha mükemmel kılar. Böylece Tanrı'nın yaratıcı, sınırsız bir kıvılcımı da, yarattığı bir varlık olan insana sıçramış olur.
Fakat insanın çalışmasına kendi özgü "insancılık" niteliğini veren ana etken özgürlüğüdür. Gerçi tabiattaki tüm varlıklar kendi yapılarına uygun etkinlik gösterirler. Ancak insan, özgürlüğüyle kendi etkinliğinin bilincindedir. Yalnız İnsan, özgürlüğüyle Tann'mn özgür etkinliğini paylaşır ki, insanın değer ve haysiyetinin temeli de budur.
Pico della Mirandola ve "İnsan haysiyeti üzerine Söylem: De hominis dignitate ora-tio":
İnsanın günlük hayatı ve faaliyetine bağlı değer ve haysiyet anlayışı, Mirandola ta-
rafından yeni ve daha geniş, hatta soyut bir çerçeve içinde ele alınacaktır. Gerçekten Mirandola, İtalyan hümanizminin XV. yüzyıl sonlarına doğru gelişen ikinci safhasının önemli temsilcisidir. Ona göre insan, özgür iradesi ve zekasıyla, evrenin merkezini oluşturur. Bu yetenekleri sayesinde insan, kendisini bütün olarak evrene açar, tüm evreni özümseyebilir. Hatta bu yetenekleri sayesinde kendini Tanrı'ya da açabilir ve Tann'yla da birleşebilir. Bu balomdan Tann'dan yaratıkların tümüne inen sevgi, insanda toplanıp yeniden Tan-rı'ya ulaşır. Özgürlük, inşam ve evreni Tanrıyla birleştiren bağ olur. İnsanın özgürlüğünün insan varlığını daha derinden, daha temelden kavrayan bir anlamı da vardır: Özgür tercihi veya seçmesiyle (iradesiyle) kendi kaderini çizer, varlığının değerini belirler. Değer açısından insan, oluşum içerisinde bulunan bir varlıktır ve bu oluş da kendi elindedir. Mirando-la'nın bu anlayışı çağdaş batı düşüncesinde yankısını bulur ki, buna göre insan kendi yazgısını meydana getirir. İşte bu düşünce Hümanizmin insanı merkez sayan anlayışınabağhdır, denebilir. (Burada Fe-nomenoloji, Ontoloji ve Varoluşçuluk hatırlanmalıdır.)
Manetti ile Mirandola arasında, özellikle insanı merkez sayan görüşün teorik temelini atan Marsilio Ficino'nun önemî burada ortaya çıkmaktadır. Ficino için insan, küçük bir dünya, yani bir mikro kos-mostur. İnsanın benliğinde kosmos'un tüm mükemmelliği toplanmıştır. Evrenin merkezi, aslı ve amacı Tann'dır. Fakat, aynı zamanda, varlık derecelerini ve türlerini benliğinde kaynaştıran insan da, evrenin mükemmelliğinin temsilcisi veya sembolü olarak, evrenin merkezidir. Kısacası Manetti'nin genellikle insan-dünya ilişki-
sine dayanan Hümanizminden, Mîrando-la'nın insan-evren bütünleşmesine uzayan yol, Ficino'nun mikrokosmos anlayışından geçmektedir, denebilir.
c)Aktlcılık:
İnsan haysiyet ve değeri konusunda ortaya çıkan bu anlayış, insan aklının da yeni bir değerlendirmesini getirdi. Kaldı ki Rönesans, yeni bir Rasyonalizm çağı olarak da belirecektir. Rönesans Rasyonalizmi, kendi dışında kalan yasa ve kurallardan, dini ve toplumsal etki ve geleneklerden bağımsız] ığıyla ortaya çıkacaktır. Rönesans Rasyonalizminin en önemli sonuçlarından biri de, doğa bilimlerindeki devrim ve deney metodunun hızlı gelişimidir.
Hümanizma, gerek kavram ve gerekse kapsamı bakımından nasıl tartışmaya açık ise, tarihi süreci bakımından da bir kesinlik göstermemektedir. Bununla birlikte eski dil ve edebiyatlara olan ilginin başladığı yaklaşık XIII. yüzyıl, hümanizma için bir dönüm noktası olarak görülebilir. İlk çağın öğrenilip tanınması ve dolayısıyla kültürünün bir örnek olarak kabul edilmesi tutumundan kaynaklanan Hümanizma, Rönesans hareketiyle bu bakımdan yakın bir ilişkiyi de anlatır. Bu açıdan, Payen gibi bazı yazarlar hümanizma-yı, Marsilio Ficino'nun "Theologia Pîato-nica: Platoncu Teoloji" adlı eserinin yayımlanma tarihi olan 1482 ile Desiderius Erasmus'un öhım tarihi olan 1536 yıllan arasındaki döneme yerleştirirler. Fakat Hümanizma'mn tartışılmasıyla ulaştığı nokta gözönüne alındığında, bunu Ortaçağ* a, hatta İlkçağa kadar götürmenin gerekliliği açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İlkçağ Roma filozofu Cicero yanında Ortaçağda Assisi'li Saint Francesco, Sa-
int Bonaventura ve Petrus Abelardus (Pi-erre Abelard) da Hümanist anlayışın kökleri bulunmaktadır. Bu da Hümanizma'-nın yaklaşık XIII. yüzyıllarda yavaş yavaş ortaya çıkışının önemli bir belirtisi sayılabilir. Bu bakımdan Ortaçağı izleyen ve Avrupa' nın değişik bölgelerinde çeşitli zamanlarda (sözgelimi İtalya'da XV., Fransa, Portekiz ve İspanya'da XVI.yüzyılda) yeni bir insan felsefesinin, buna bağlı olarak da eski yunan-latin kültür kaynaklarına yönelmenin Hümanizma ve Rönesansı oluşturduğu söylenmelidir.
İnsanı yeniden düşüncenin konusu kılan Hümanizma, böylece ilk etkilerini Petrar-ca ve Boccado'nun düşünce, sanat ve eserlerinde duyurdu. İnşam evrenin merkezine yerleştiren, insan ruhuna evrensel olanla, geçici olan arasında bir bağlantı kazandıran ve yeryüzünü ruhun kendini gerçekleştirme alanı gören bu yeni anlayış ve düşünce Manetti'nin, Pico della Mirandola'nın yukarda sözkonusu edilen eserlerinde yankısını buldu. Daha sonraj bu anlayışın değişik bir seldim Eras-mus'da, Loreozo Valla, Guillaume Bude, Michel Montaigne gibi düşünür ve yazarlarda görmek mümkün olacaktır. Bunlar her türlü kozmolojik ilişkiden sıyrılmış insanın kendi kendisini tanımasında ve kendini bu yeryüzünde özgürce gerçekleştirmesinde göreceklerdir. Onun içindir ki, öncelikle insanın evrendeki yerinin tesbit edilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan Fi-cinoveMirandola'nmyeni-platonculukla-rında insanın bu dünyada ve ahirette yerini ve aknyazısını belirleyecek olan esas şey, sevgi olmaktadır. Gerçekten bütün Rönesans şiirini, sanat ve hayalgücünü besleyen temel düşüncenin bu olduğu kabul edilecektir ki, küçük evren (mikrokosmos) olarak tanımlanan insan ile, büyük
evren arasındaki bozulmaz birlik ve uyum ortaya çıkacaktır. Nitekim gerek Lut-her' de olsun, gerekse XVI. yüzyıl tabiat filozoflarında, özellikle Nicolaus Cusamıs, Paracelsus ve taraftarlarında olsun, bu iki evren arasındaki bağlantı en önemli sorun olarak araştırılacaktır. Bu bağlantının açıklanması, insandan hareketle insan ile Tanrı arasındaki bağlantıya dönüşecektir. Böylece edebiyattan felsefeye, ahlaktan bilime, teolojiden bilgi kuramına kadar genişleyen bir inceleme, araştırma ve yöntem tartışması yoğun bir şekilde sürecektir.
Edebiyat alanında Hümanizm, edebiyata karşı tavır alan din adamları ve soylu aydınları etkilemede önemli oldu. Daha XIV. yüzyılın ortalarında Boccacio "De Genealogüsdeorumgentüium: Tanrı ailelerinin şeceresi (1350-1360)*nde şiir ile dinin birbirini tamamladıklarım ileri sürecek ve Kutsal Kitab'ın belagatına dikkat Çekecektir. Sonuçta dini ve din dışı konular iç içe girmiş şekilde İncelenebilecektir. Kuşkusuz bu ve benzeri çalışmalar sadece eski dil ve edebiyatı canlandırmakla yetinmediler, filoloji çalışmaları yanında Aristoteles başta olmak üzere eski yazarları kendi dillerinde okumak, edebi türler arasındaki ilişkiyi ve "mimesis" kavramını vb. açıklığa kavuşturmaya çaba gösterdiler. Aristo, Tasso, Camoes ve Ronsard, destan türünün en mükemmel örneklerini verdiler. Pastoral türde Poliziano San-nazzaro, Tasso Giovanni, Battista Fuari-ni yenilikleri yapabildiler. Düve edebiyatta biçim alanında yenileşme çabası Fransa'da Pleade okuluyla, İspanya'da Garci-laso de la Vega, Cristobal de Castellejo ve Luis de Lcon'da dikkat çekici bir özellik sundu. İngiltere'de yenileşmeleri Ed-mund Spenser, XVI. yüzyılda Sidney,
Marlowe, Drayton, Shakespeare, Chap-man ve Donne gerçekleştirdiler.
Rönesans Hümanizmi şiir yanında nesirde de şaşırtıcı denemelere yöneldi ki, bilimsel eserlerde olduğu kadar, günlük hayatın yüceltilmesinde de kullanılmıştır. Thomas More'un E/topia'Sının latince ve bilgince nesri yanında La Pleîade ile Do-ret, Muret, Turnebe ve Estienne gibi filologlar arasında mahalli nesirle bağ kurdu. Luther'in Hıristiyanlıkta reform düşüncesinin en önemli yönlerinden birisi de, İncilin milli dile çevrilmeğiydi.
Özetlemek gerekirse, Hümanizma Yeni Çağ Batı kültürünün oluşmasında temel dinamiklerini, ruhunu, muhteva ve yöntemini belirlemede esas olduğu gibi, bu dönemin düşünce, sanat, toplum, devlet, kurumlar vb. gibi değerlerin ve birimlerin oluşacağı ortamı da hazırladı. Yaklaşık XV. yüzyıldan XX. yüzyıla uzayan süreçte Hümanizm, doğrudan veya dolaylı, de-ğişik kimlik ve görünüşler altında sürüp geldi. İnsanın yüceltilmesi, özgürleşmesi bir ideal şeklinde tanımlanmış olsa da, belki Batının geçirdiği tarihi süreçte bir anlamı bulunabilir, fakat Batı, yani Avrupa dışında kalan toplumlar, kültürler açısından aynı sonucun ortaya çıktığı söylenemez. Hatta Hümanizma Avrupa sınırları dışında kalan toplumlar ve kültürler için değişik boyutlarda yıkımlar, yozlaşmalar ve çatışmalar getirmekten geri kalmadı. Söz gelimi XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupalının Hümanizmi bayraklaşü-ran yüzüyle, ilişkide bulunduğu toplum ve kültürleri sömüren yüzü, Duverger'nin söyleyişiyle Janus'un "iki yüzü" olarak hep kaldı, bazan biri, bazan Öteki gözükse de.
(SBA)
İslami Okul Okulların En Önemlisi