Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Japon Düşüncesi - İslami Bilgiler - 2. Sayfa

 

JAPON DÜŞÜNCESİ

 

Asya'nın Doğu-Güneydoğu bölgeleri­nin yataklık ettiği, gerçekten de büyük ve derin, dün olduğu gibi bugün de evrensel boyutlardaki din, inanç ve düşünce yaşa­mına ve bunların oluşturduğu uygarlıkla­ra sahip Hint ve Çin toplumlarının bu ya­nını tanıyanlar, aynı umutlarla Japon-'ya da yöneldiklerinde büyük bir düş kırık-lığıyla karşılaşmaktan kurtulamazlar.

Çünkü, en küçük ayrıntıların bile tören-leşerek yerli yerine oturduğu ve dış çizgi­lerin büyük bir estetik ve duyarlı bir ince­lik belirttiği bu toplumda, yapılaşmanın derinliğine inildiğinde komşularıyla kıyas kabul etmezbîr sığlık ve basitlik gözlemle­nir, öyle ki, kimi töreler ve törenler bir yana bırakılacak olursa Minanç"ın, sanat ağırlıklı yorumlardan el çekilirse "düşün­cenin yer etmediği bir toplumdur Japon­ya. Hind'in ve Çin'in İnanç ve düşüncede, yorum ve açıklamada derinleşe derinleşe, neredeyse tüm dış çizgileri veya dışa dö­nük yaşantıyı yitirir duruma gelmesine karşın, Japonya, tam tersine, dış çizgileri­ni keskinletme, düzenleme ve bunlara sımsıkı yapışma adına, iç derinliği tüm­den yitirmiş gibidir.

Yüzyıllar boyunca tüm dış-dünyaya ka­palı kalmasının, coğrafyası gereği kültü­rel planda merkezileşememesinin ve dola­yısıyla ilkellikten alabildiğine arınmışlığa karşın örgütlenme ve ilişkilerin "kabilevi" diye nitelendirilebilecek bir karakter taşı­masının ve tüm bunlara ek olarak da dağı­nık durumdaki ve çeşitli ellerdeki o kadar adanın siyasal ve idari bir bütünün kop­maz parçaları olarak korunması adına oluşturulmuş olan kimi "kült" denebile­cek yalın ve basit ortak noktalara bağlan­ması gereğini duyma sonucu ortaya çıkarı­lan kopkoyu bir "ulusal din"in yerleştiril­miş ve yaşatılmış olmasının, böyle bir ya­pılanmayı zorunlu kıldığı pekala düşünü­lebilir. Öyle kî, bu ülkeye yazı bile ancak

M.S.V. yüzyılda ulaşabilmiş; Budizm'in 552'lerde, Konfüçyusçumğun ise XVII. yüzyılda ülkeye girmesine karşın, Japon-lar'in ulusal dini olan Şintoizm egemen varlığını sürdürmekten uzak kalmamış, ancak 1868'lerdedir ki, Budizmi gerilet­mek amacını taşıyan bir reforma ihtiyaç duyulmuştur. 1889'larda din seçiminde özgürlük verilmesine, 1900'lerden sonra Şintoizm'in devlet kültü olduğu savından Çıkarılarak hangi dinden olursa olsun her­kesin bu külle mensup olabileceği görüşü­nün sürekli olarak işlenmesine, 1945 yılın­da Amerikalılar eliyle Devlet Şintosu ile Japon politikası arasındaki bağların kopa­rılmış bulunmasına, 1946'da İmpara-tor'un 'tanrının oğlu' olduğu inancının terkedilmesine, daha da önemlisi 1882'-lerde başlayan Batı etkisinin 1945'lerden sonra Amerikalılar eliyle iyiden iyiye yer­leştirilmesine ve orada bir bakıma yeni bir Amerika üretilmiş olmasına karşın, gariptir ki, Japonlar hala Şinto Kültü'ne bağlıdır ve bir Şinto bağlısı olarak yaşam­larını sürdürmekten geri kalmamaktadır­lar.

Japonların yaşamım tümüyle böylesine kuşatmış olan Şintoizme gelince, mitoloji­lerle dolu, 8000 kadar tanrının varlığına inanan, hemen her şeye tanrılık izafe eden, atalara saygıyı ön planda tutan, hat­ta onların ruhlarını tanrılaştıran, görünen ve görünmeyen herşeydeki tanrılaştınl-mış olan ruhlara inanç dolayısıyla da, tü­müne birden duyarlılıkla yanaşmak, ihti­yacı İçine sokan bir dindir. Bu duyarlılığın verdiği üst düzeyde bir estetik, zevk, ince­lik ve onur anlayışının ve tutumunun yaşa­ma geçirilmesi olayı, bunun düzenidir.

Evrenin yumurta biçimdeyken parçalan­masıyla göklerin ve yerlerin ortaya çıktı­ğı, varlığın 'gök, yer ve yeraltı' diye üç düzlemde yorumlandığı, tanrıların varoldu­ğu, evlenmeleri sonucu çocuklarının doğ­duğu ve tanrüaştığı, ölen kimselerin ruhla­rının da aynı konuma ulaştığı, hemen her varlığın' ruh' taşıyan birer tanrı olduğu ve­ya tüm bunların 'ruh'ların tanrı olduğu ya da her birinin insanların tapması gereken birer tanrıya sahip bulunduğu, kurban, dua, yıkanma gibi ibadetlerin yer aldığı, ölen ataların yeryüzündekiler üzerinde et­kinleştikleri, onları korudukları ya da on­lara iyilik ve kötülükte bulundukları Şinto Dini, Budizm ve Konfüçyusçuluktan kimi etkiler almış olmakla birlikte, bu etkilen­me pek sınırlı kalmış, özümleme veya eri­me bir yana, .kaynaşma sayılabilecek bir çizgiye bile gelememiş, ama, çok farklı bir yapı oluşmuştur. 120 milyonluk nüfu­sun 105 milyonunun Şinto, 88 milyonu­nun Budist, 18 milyonunun da öteki dinle­re bağlı kimseler olması gibi garip bîr du­rum doğmuştur. Çünkü değindiğimia gi­bi, bir Japon, Şintoizmle birlikte İhi1 baş­ka dini de kabul edebilmektedir. 120 ıilc 105 arasındaki fark olan 15 milyon ise Ş'm-toizm de dahil, ikinci bir dine izinrMarmer yen dinlere bağlı olanların sayısını göster­mekledir. 88 milyon Japon iç yaşamım Budizm, günlük hayatım da Şintoizm'le düzenleyerek, böylece, bir türlü vazgeçe­mediği "ulusal din"inin noksanlığını gider­menin yolunu aramaktadır.

Kimi efsaneler (ki o da tanrıların evlen­me ve doğumlarına ilişkindir) bir yana bı­rakıldığında, herhangi bir evrensel boyu­tu bulunmayan, içe dönük yanı çevrede dolaşan ata ruhlarıyla, onları memnun et­mekle biçimlenen, dış planda da hemen hemen her varlıkta olduğu varsayılan tan­rıların ruhlarının hoşnut kılınması kaygı­sıyla yapılanan Şintoizm, haliyle, ancak evrensel eğilimlerden doğabilen derin.ve

çaplı bir 'düşünce'nia oluştaıasına imkan     (1893-1943)'ıngeli§tirdiği"Rimland" (ke-vermemiş; politik çerçevede Japon birliği-     nar kuşak) teorisi ise hakimiyet gücünün, ni ayakta tutarak ayakta kalabilmenin yo-     Avrupa, Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve lunu bulmuş, günlük yaşamdaysa, inanç-     Kore'den geçen hattın kuzeyinde kalan lar doğrultusunda, çiçek düzenleme ve     bölgede olduğunu savunmuştur. A.Ma-çay törenlerini bile bir sanat haline geti-     han, (I841-1914)>nı deniz jeopolitiği Sü­ren ve zevk, güzellik ve onur sacayağı üze-     Halford Mackinder (1861-1947)'in dün-rine kurulu bir düzeni oluşturup geliştir-     ya hakimiyetinin kara kuvveti ile elde edi-miştİr.                                                         leceğini savunan kara jeopolitiği ile daha Zübeyir YETİK     sonra A.P.Severksy*in hava jeopolitiği, bu sahada geliştirilen temel teoriler ara-JEOPOLİTİK                                             smdadır.

19. yüzyıl kaynaklı jeopolitik yaklaşımlar

Bir devletin millî gücünü meydana geti-     ve değerlendirmeler, daha sonraki dö-

ren başlıca unsurlardan biri. Ulusal politi-     nemlerde meydana gelen teknolojik dev-

ka ve stratejilerin coğrafî veriler esas alın-     rimler, uzaya açılma gibi faktörlerle etkİ-

mak suretiyle anlatılmasını ifaHp pH^n To_     ıD«-:...;:«- ■   <

_________JU-.„. w&.*«ı v^ıııcı c^asaım-     nmier, uzaya açılma gjbi faktörlerle etki-

mak suretiyle anlatılmasını ifade eden Je-     lerini ve ülkenin dış politikasını belirleme

opolitik kavramı, büyüklük, topografya,     özelliklerini önemli ölçüde kaybetmişler-

üdim, yer ve stratejik faktörleri içerir. Ta-     dir. Ancak, coğrafî etkenlerin hakimiyeti-

rihte, İngiltere'nin bir ada devleti olması,     ni ve dış politika üzerindeki etkilerini ta-

Afganistan'ın dağlık yapısı, ABD'nin dün-     mamen kaybettikleri de söylenemez. Yüz-

yanın siyasî merkezlerine uzaklığı, coğra-     yılımızda, cihada dayalı Afganistan direni-

fî belirleyicilik teorisine en iyi Örnekleri     sinde, dünyanın ikîncî süper gücü olan

oluşturmuştur.                                            Sovyetler Birliği'nin yenilgisinde, müslü-

XIX.yüzyılda denizlere egemen olma-     manların bölgenin jeopolitik konumunu

nın, dünya hakimiyetim sağlayacağı teori-     çok iyi değerlendirmeleri önemli rol oyna-

si, daha sonraki dönemlerde yerini özel-     mistir.

likle İngiliz Mc Kinder (1861-1947) ve                                          Taha YARDIM

Nazi Alman K.Haushofer (1869-1946)'in

merkez ülke (heartland) teorisine bırak-     JÖNTÜRKLER mıştır. Jeopolitik teorisyenlerden, Dar-

win'in evrimci gelişim teorisinden etkile- Avrupa'da, hem I.Meşrutiyet için çah-nen F.Ratzel (1844-1904)'in Lebensra-     şan Namık Kemal kuşağına, hem de um (hayat bölgesi) teorisi, devletleri yaşa-     1889'dan sonra gelişen ve II. Meşruti-yan canlı organizmalara benzeterek onla-     yet'in ilanını sağlamaya yönelen, daha rm beslenmeye muhtaçolduklannı ve dev-     sonra İttihat ve Terakki çatısı altında top-let ek on imik ve sosyal yönden güçlendik-     lanan özgürlükçü Türk aydınlarına Jön­ce sınırların genişlediğini öne sürmüştür,     türk denmekle beraber, Türkiye'de ilk ne-Ratzel'in takipçisi, R.KJellen     sil için Yeni Osmanlılar veya Genç Os-(1864-1922) Lebensraum fikrini daha da     inanlılar deyimi daha yaygındır. Bugün geliştirmiş ve Jeopolitik deyimini ilk kulla-     için Yeni Osmanhlar'ı I Jöntürk hareke-nan   ilim   adamı   olmuştur.   Spykman     ti, İttihatçıları ise II. Jöntürk hareketi olarak tanımlayan sınıflandırmalar daha bir yaygınlık kazanmaktadır. (Avrupa'da XDC. asırda feodalizme karşı mücadele eden liberal, devrimci, milliyetçi kişi ve hareketler "jön" olarak adlandırıldığın-dan, Batılılar Osmanlı özgürlükçüleri için de aynı adlandırmayı tercih etmişlerdir.)

Dar anlamıyla II. Abdülhamid'in ve yö­netimin muhalifleri anlamına gelen jön­türk hareketinin (II. Jöntürk hareketi) üç genel kaynağı ve toplanma merkezi var­dır:

 1) Yüksek öğretim kurumlarındaki gizli cemiyet teşebbüsleri,

 2) İstanbul'­dan kaçan ve Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerde kümelenen aydınlar,

 3) Özellikle ordu içinde teşekkül eden gizli komiteler ve cuntalar. İlk iki grup, adı ge­çen merkezlerde dış devletlerin ve Os­manlı ülkesindeki gayrı müslim unsurla­rın destekleriyle geniş bir yayın faaliyeti sürdürmüşlerdir.

İstanbul Askerî Tıbbiye öğrencilerinden İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukutî, Mehmed Reşid ve Hüseyînzâde Ali tarafından 1889 yılında gizlice kuru­lan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'nin saray­ca haber alınarak tutuklanan ve affedilen üyeleri yurt dışına kaçmış, böylece jön-türklüğün faaliyet merkezi genellikle Pa­ris olmuştur. Osmanlı Devleti'ni kurtar­mak, kalkındırmak ve II. Abdülhamid yö­netimine son vermek konulannda aynı fi­kirleri paylaşan Jöntürkler gerek yöneti­mi değiştirmede takip edilecek metodlar, gerekse ondan sonraki yönetim tarzı ko­nularında farklı fikirlere sahiptirler:

1- Prens Sabahaddİn ve ekibi ferdiyetçi, liberal ve adem-İ merkeziyetçidir, itti­had-ı anâsır (müslim, gayrimüslim Os­manlı tebaasının birliği) görüşünü savu­nur, Le Play ekolünün etkisİndedîr. Terak­ki gazetesini çıkarmaktadır.

2-  Ahmed Rıza ve ekibi merkeziyetçi­dir, Türk unsuruna ağırlık tanır, bu ba­kımdan bir ölçüde milliyetçidir, pozitiviz­min etkisi altındadır, Meşveret gazetesini çıkarmaktadır.

3- Mizana Murad ve ekibi panislamizm-den yanadır, Osmanlı tebaasının müslü-man unsurlarına ağırlık tanır, Tanzimat reformlarının şeriata uygun bir şekilde uy­gulanmasını savunur, doğrudan bir Batılı ekolün etkisi altında değildir, Mizan dergi­sini çıkarmaktadır.

II. Abdülhamid'in iktidardan uzaklaştı­rılması ve Meşrutiyetin ilanının nasıl bir yol izlenerek sağlanacağı konularında da Jöntürkler arasında ciddî anlaşmazlıklar vardı. Prens Sabahaddİn ve teşkilatın Er­meni üyeleri silahlı bir ayaklanmayı ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi yabana dev­letlerin desteğini ve müdahalesini kabul edip benimserken (Jekobenist müdahale­ciler), Ahmed Rıza grubu hem silahlı ayaklanmaya, hem de dış müdahaleye şid­detle karşı çıkıyordu (adem-i müdahaleci­ler). 1908 hareketini gerçekleştiren Jön­türkler daha sonra Jakoben müdahaleci grubun görüşlerini benimseyen aydın ve ordu mensupları olmuştur. Zaten Ahmed Rıza da sonraları bazı gelişmeler sonu­cunda istemeyerek bu gruba yaklaşmıştır.

Yukarda belirtildiği gibi, Avrupa'da "jön'lük liberal, devrimci, milliyetçi özel­likler taşıyordu. Jöntürklerin liberallikle­ri pek de açık olmayan bir parlamenta-rizmden öteye geçmiyordu. Prens Saba­haddİn dışındakilerin devrimcilikle ilgile­ri yoktu; hemen hiç biri milliyetçi değildi, İttihad-ı Anâsır, İttihad-ı İslâm taraftan idiler. Ayrıca da gayrı müslim unsurlarla (Ermeniler, Museviler, Masonlar) çok ya­kın ilişki içindeydiler ve onlardan maddî destek görüyorlardı.

JöntürkhareketininBaühlasmaveBatı-     ortakhğ,, daha sonraki dönemlerin değiş-

h devletlerin Türkiye üzerindeki hakimi-     mcz geleneklerinden biri haline gelmiş-

yetlerının güçlenmesındeki rolleri çok be-     tir.

lirgindir. İttihatçılıkla başlayan ordunun,                                              jsmaiı j^,^^

askerin siyasî islere bulaşması ve iktidara     Bk. Batılılaşma; Milliyetçilik.