Japon Düşüncesi - İslami Bilgiler - 2. Sayfa
JAPON DÜŞÜNCESİ
Asya'nın Doğu-Güneydoğu bölgelerinin yataklık ettiği, gerçekten de büyük ve derin, dün olduğu gibi bugün de evrensel boyutlardaki din, inanç ve düşünce yaşamına ve bunların oluşturduğu uygarlıklara sahip Hint ve Çin toplumlarının bu yanını tanıyanlar, aynı umutlarla Japon-'ya da yöneldiklerinde büyük bir düş kırık-lığıyla karşılaşmaktan kurtulamazlar.
Çünkü, en küçük ayrıntıların bile tören-leşerek yerli yerine oturduğu ve dış çizgilerin büyük bir estetik ve duyarlı bir incelik belirttiği bu toplumda, yapılaşmanın derinliğine inildiğinde komşularıyla kıyas kabul etmezbîr sığlık ve basitlik gözlemlenir, öyle ki, kimi töreler ve törenler bir yana bırakılacak olursa Minanç"ın, sanat ağırlıklı yorumlardan el çekilirse "düşüncenin yer etmediği bir toplumdur Japonya. Hind'in ve Çin'in İnanç ve düşüncede, yorum ve açıklamada derinleşe derinleşe, neredeyse tüm dış çizgileri veya dışa dönük yaşantıyı yitirir duruma gelmesine karşın, Japonya, tam tersine, dış çizgilerini keskinletme, düzenleme ve bunlara sımsıkı yapışma adına, iç derinliği tümden yitirmiş gibidir.
Yüzyıllar boyunca tüm dış-dünyaya kapalı kalmasının, coğrafyası gereği kültürel planda merkezileşememesinin ve dolayısıyla ilkellikten alabildiğine arınmışlığa karşın örgütlenme ve ilişkilerin "kabilevi" diye nitelendirilebilecek bir karakter taşımasının ve tüm bunlara ek olarak da dağınık durumdaki ve çeşitli ellerdeki o kadar adanın siyasal ve idari bir bütünün kopmaz parçaları olarak korunması adına oluşturulmuş olan kimi "kült" denebilecek yalın ve basit ortak noktalara bağlanması gereğini duyma sonucu ortaya çıkarılan kopkoyu bir "ulusal din"in yerleştirilmiş ve yaşatılmış olmasının, böyle bir yapılanmayı zorunlu kıldığı pekala düşünülebilir. Öyle kî, bu ülkeye yazı bile ancak
M.S.V. yüzyılda ulaşabilmiş; Budizm'in 552'lerde, Konfüçyusçumğun ise XVII. yüzyılda ülkeye girmesine karşın, Japon-lar'in ulusal dini olan Şintoizm egemen varlığını sürdürmekten uzak kalmamış, ancak 1868'lerdedir ki, Budizmi geriletmek amacını taşıyan bir reforma ihtiyaç duyulmuştur. 1889'larda din seçiminde özgürlük verilmesine, 1900'lerden sonra Şintoizm'in devlet kültü olduğu savından Çıkarılarak hangi dinden olursa olsun herkesin bu külle mensup olabileceği görüşünün sürekli olarak işlenmesine, 1945 yılında Amerikalılar eliyle Devlet Şintosu ile Japon politikası arasındaki bağların koparılmış bulunmasına, 1946'da İmpara-tor'un 'tanrının oğlu' olduğu inancının terkedilmesine, daha da önemlisi 1882'-lerde başlayan Batı etkisinin 1945'lerden sonra Amerikalılar eliyle iyiden iyiye yerleştirilmesine ve orada bir bakıma yeni bir Amerika üretilmiş olmasına karşın, gariptir ki, Japonlar hala Şinto Kültü'ne bağlıdır ve bir Şinto bağlısı olarak yaşamlarını sürdürmekten geri kalmamaktadırlar.
Japonların yaşamım tümüyle böylesine kuşatmış olan Şintoizme gelince, mitolojilerle dolu, 8000 kadar tanrının varlığına inanan, hemen her şeye tanrılık izafe eden, atalara saygıyı ön planda tutan, hatta onların ruhlarını tanrılaştıran, görünen ve görünmeyen herşeydeki tanrılaştınl-mış olan ruhlara inanç dolayısıyla da, tümüne birden duyarlılıkla yanaşmak, ihtiyacı İçine sokan bir dindir. Bu duyarlılığın verdiği üst düzeyde bir estetik, zevk, incelik ve onur anlayışının ve tutumunun yaşama geçirilmesi olayı, bunun düzenidir.
Evrenin yumurta biçimdeyken parçalanmasıyla göklerin ve yerlerin ortaya çıktığı, varlığın 'gök, yer ve yeraltı' diye üç düzlemde yorumlandığı, tanrıların varolduğu, evlenmeleri sonucu çocuklarının doğduğu ve tanrüaştığı, ölen kimselerin ruhlarının da aynı konuma ulaştığı, hemen her varlığın' ruh' taşıyan birer tanrı olduğu veya tüm bunların 'ruh'ların tanrı olduğu ya da her birinin insanların tapması gereken birer tanrıya sahip bulunduğu, kurban, dua, yıkanma gibi ibadetlerin yer aldığı, ölen ataların yeryüzündekiler üzerinde etkinleştikleri, onları korudukları ya da onlara iyilik ve kötülükte bulundukları Şinto Dini, Budizm ve Konfüçyusçuluktan kimi etkiler almış olmakla birlikte, bu etkilenme pek sınırlı kalmış, özümleme veya erime bir yana, .kaynaşma sayılabilecek bir çizgiye bile gelememiş, ama, çok farklı bir yapı oluşmuştur. 120 milyonluk nüfusun 105 milyonunun Şinto, 88 milyonunun Budist, 18 milyonunun da öteki dinlere bağlı kimseler olması gibi garip bîr durum doğmuştur. Çünkü değindiğimia gibi, bir Japon, Şintoizmle birlikte İhi1 başka dini de kabul edebilmektedir. 120 ıilc 105 arasındaki fark olan 15 milyon ise Ş'm-toizm de dahil, ikinci bir dine izinrMarmer yen dinlere bağlı olanların sayısını göstermekledir. 88 milyon Japon iç yaşamım Budizm, günlük hayatım da Şintoizm'le düzenleyerek, böylece, bir türlü vazgeçemediği "ulusal din"inin noksanlığını gidermenin yolunu aramaktadır.
Kimi efsaneler (ki o da tanrıların evlenme ve doğumlarına ilişkindir) bir yana bırakıldığında, herhangi bir evrensel boyutu bulunmayan, içe dönük yanı çevrede dolaşan ata ruhlarıyla, onları memnun etmekle biçimlenen, dış planda da hemen hemen her varlıkta olduğu varsayılan tanrıların ruhlarının hoşnut kılınması kaygısıyla yapılanan Şintoizm, haliyle, ancak evrensel eğilimlerden doğabilen derin.ve
çaplı bir 'düşünce'nia oluştaıasına imkan (1893-1943)'ıngeli§tirdiği"Rimland" (ke-vermemiş; politik çerçevede Japon birliği- nar kuşak) teorisi ise hakimiyet gücünün, ni ayakta tutarak ayakta kalabilmenin yo- Avrupa, Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve lunu bulmuş, günlük yaşamdaysa, inanç- Kore'den geçen hattın kuzeyinde kalan lar doğrultusunda, çiçek düzenleme ve bölgede olduğunu savunmuştur. A.Ma-çay törenlerini bile bir sanat haline geti- han, (I841-1914)>nı deniz jeopolitiği Süren ve zevk, güzellik ve onur sacayağı üze- Halford Mackinder (1861-1947)'in dün-rine kurulu bir düzeni oluşturup geliştir- ya hakimiyetinin kara kuvveti ile elde edi-miştİr. leceğini savunan kara jeopolitiği ile daha Zübeyir YETİK sonra A.P.Severksy*in hava jeopolitiği, bu sahada geliştirilen temel teoriler ara-JEOPOLİTİK smdadır.
19. yüzyıl kaynaklı jeopolitik yaklaşımlar
Bir devletin millî gücünü meydana geti- ve değerlendirmeler, daha sonraki dö-
ren başlıca unsurlardan biri. Ulusal politi- nemlerde meydana gelen teknolojik dev-
ka ve stratejilerin coğrafî veriler esas alın- rimler, uzaya açılma gibi faktörlerle etkİ-
mak suretiyle anlatılmasını ifaHp pH^n To_ ıD«-:...;:«- ■ <
_________JU-.„. w&.*«ı v^ıııcı c^asaım- nmier, uzaya açılma gjbi faktörlerle etki-
mak suretiyle anlatılmasını ifade eden Je- lerini ve ülkenin dış politikasını belirleme
opolitik kavramı, büyüklük, topografya, özelliklerini önemli ölçüde kaybetmişler-
üdim, yer ve stratejik faktörleri içerir. Ta- dir. Ancak, coğrafî etkenlerin hakimiyeti-
rihte, İngiltere'nin bir ada devleti olması, ni ve dış politika üzerindeki etkilerini ta-
Afganistan'ın dağlık yapısı, ABD'nin dün- mamen kaybettikleri de söylenemez. Yüz-
yanın siyasî merkezlerine uzaklığı, coğra- yılımızda, cihada dayalı Afganistan direni-
fî belirleyicilik teorisine en iyi Örnekleri sinde, dünyanın ikîncî süper gücü olan
oluşturmuştur. Sovyetler Birliği'nin yenilgisinde, müslü-
XIX.yüzyılda denizlere egemen olma- manların bölgenin jeopolitik konumunu
nın, dünya hakimiyetim sağlayacağı teori- çok iyi değerlendirmeleri önemli rol oyna-
si, daha sonraki dönemlerde yerini özel- mistir.
likle İngiliz Mc Kinder (1861-1947) ve Taha YARDIM
Nazi Alman K.Haushofer (1869-1946)'in
merkez ülke (heartland) teorisine bırak- JÖNTÜRKLER mıştır. Jeopolitik teorisyenlerden, Dar-
win'in evrimci gelişim teorisinden etkile- Avrupa'da, hem I.Meşrutiyet için çah-nen F.Ratzel (1844-1904)'in Lebensra- şan Namık Kemal kuşağına, hem de um (hayat bölgesi) teorisi, devletleri yaşa- 1889'dan sonra gelişen ve II. Meşruti-yan canlı organizmalara benzeterek onla- yet'in ilanını sağlamaya yönelen, daha rm beslenmeye muhtaçolduklannı ve dev- sonra İttihat ve Terakki çatısı altında top-let ek on imik ve sosyal yönden güçlendik- lanan özgürlükçü Türk aydınlarına Jönce sınırların genişlediğini öne sürmüştür, türk denmekle beraber, Türkiye'de ilk ne-Ratzel'in takipçisi, R.KJellen sil için Yeni Osmanlılar veya Genç Os-(1864-1922) Lebensraum fikrini daha da inanlılar deyimi daha yaygındır. Bugün geliştirmiş ve Jeopolitik deyimini ilk kulla- için Yeni Osmanhlar'ı I Jöntürk hareke-nan ilim adamı olmuştur. Spykman ti, İttihatçıları ise II. Jöntürk hareketi olarak tanımlayan sınıflandırmalar daha bir yaygınlık kazanmaktadır. (Avrupa'da XDC. asırda feodalizme karşı mücadele eden liberal, devrimci, milliyetçi kişi ve hareketler "jön" olarak adlandırıldığın-dan, Batılılar Osmanlı özgürlükçüleri için de aynı adlandırmayı tercih etmişlerdir.)
Dar anlamıyla II. Abdülhamid'in ve yönetimin muhalifleri anlamına gelen jöntürk hareketinin (II. Jöntürk hareketi) üç genel kaynağı ve toplanma merkezi vardır:
1) Yüksek öğretim kurumlarındaki gizli cemiyet teşebbüsleri,
2) İstanbul'dan kaçan ve Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerde kümelenen aydınlar,
3) Özellikle ordu içinde teşekkül eden gizli komiteler ve cuntalar. İlk iki grup, adı geçen merkezlerde dış devletlerin ve Osmanlı ülkesindeki gayrı müslim unsurların destekleriyle geniş bir yayın faaliyeti sürdürmüşlerdir.
İstanbul Askerî Tıbbiye öğrencilerinden İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukutî, Mehmed Reşid ve Hüseyînzâde Ali tarafından 1889 yılında gizlice kurulan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'nin sarayca haber alınarak tutuklanan ve affedilen üyeleri yurt dışına kaçmış, böylece jön-türklüğün faaliyet merkezi genellikle Paris olmuştur. Osmanlı Devleti'ni kurtarmak, kalkındırmak ve II. Abdülhamid yönetimine son vermek konulannda aynı fikirleri paylaşan Jöntürkler gerek yönetimi değiştirmede takip edilecek metodlar, gerekse ondan sonraki yönetim tarzı konularında farklı fikirlere sahiptirler:
1- Prens Sabahaddİn ve ekibi ferdiyetçi, liberal ve adem-İ merkeziyetçidir, ittihad-ı anâsır (müslim, gayrimüslim Osmanlı tebaasının birliği) görüşünü savunur, Le Play ekolünün etkisİndedîr. Terakki gazetesini çıkarmaktadır.
2- Ahmed Rıza ve ekibi merkeziyetçidir, Türk unsuruna ağırlık tanır, bu bakımdan bir ölçüde milliyetçidir, pozitivizmin etkisi altındadır, Meşveret gazetesini çıkarmaktadır.
3- Mizana Murad ve ekibi panislamizm-den yanadır, Osmanlı tebaasının müslü-man unsurlarına ağırlık tanır, Tanzimat reformlarının şeriata uygun bir şekilde uygulanmasını savunur, doğrudan bir Batılı ekolün etkisi altında değildir, Mizan dergisini çıkarmaktadır.
II. Abdülhamid'in iktidardan uzaklaştırılması ve Meşrutiyetin ilanının nasıl bir yol izlenerek sağlanacağı konularında da Jöntürkler arasında ciddî anlaşmazlıklar vardı. Prens Sabahaddİn ve teşkilatın Ermeni üyeleri silahlı bir ayaklanmayı ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi yabana devletlerin desteğini ve müdahalesini kabul edip benimserken (Jekobenist müdahaleciler), Ahmed Rıza grubu hem silahlı ayaklanmaya, hem de dış müdahaleye şiddetle karşı çıkıyordu (adem-i müdahaleciler). 1908 hareketini gerçekleştiren Jöntürkler daha sonra Jakoben müdahaleci grubun görüşlerini benimseyen aydın ve ordu mensupları olmuştur. Zaten Ahmed Rıza da sonraları bazı gelişmeler sonucunda istemeyerek bu gruba yaklaşmıştır.
Yukarda belirtildiği gibi, Avrupa'da "jön'lük liberal, devrimci, milliyetçi özellikler taşıyordu. Jöntürklerin liberallikleri pek de açık olmayan bir parlamenta-rizmden öteye geçmiyordu. Prens Sabahaddİn dışındakilerin devrimcilikle ilgileri yoktu; hemen hiç biri milliyetçi değildi, İttihad-ı Anâsır, İttihad-ı İslâm taraftan idiler. Ayrıca da gayrı müslim unsurlarla (Ermeniler, Museviler, Masonlar) çok yakın ilişki içindeydiler ve onlardan maddî destek görüyorlardı.
JöntürkhareketininBaühlasmaveBatı- ortakhğ,, daha sonraki dönemlerin değiş-
h devletlerin Türkiye üzerindeki hakimi- mcz geleneklerinden biri haline gelmiş-
yetlerının güçlenmesındeki rolleri çok be- tir.
lirgindir. İttihatçılıkla başlayan ordunun, jsmaiı j^,^^
askerin siyasî islere bulaşması ve iktidara Bk. Batılılaşma; Milliyetçilik.
İslami Okul Okulların En Önemlisi