Kalkınma - İslami Bilgiler - 7. Sayfa
KALKINMA
Kalkınma, genel olarak, bir ülkenin milli gelir düzeyindeki sürekli artışa paralel olarak ekonomik, sosyal ve siyasal yapısında değişimleri içeren bir süreç olarak nitelendirilmektedir.
Kalkınma (ve buna bağlı olarak "azgelişmişlik") kavramlarının iktisat literatürüne ve günlük konuşma lisanına girişi nis-beten yeni bir olgu olup, II. Dünya Savaşı sonrasında, önceden sömürge yönetimi altındaki toplumların salt biçimsel anlamda bir siyasal bağımsızlığa kavuştukları döneme rastlamaktadır. Kalkınma sorunu bu döneme kadar iktisatçıların ilgisini çeken bir konu değildi. Örneğin Klasik İktisat Okuluna dahil iktisatçılar, sömürge ve yarı sömürgeleri sanayileşmiş kapitalist ülkelerin (Kapitalist metropoller) doğal bir uzantısı sayıyorlar, "gelişme" ve "geri kalmanın" birlikteliğini fiili bir durum olarak kabul ediyorlardı. Neo-Klasik iktisatçılar da yakın dönemlere kadar konuyu tartışmaya değer bulmamışlardır. Kalkınma sorununa ilginin savaş sonrası yıllarda birden bire ortaya çıkışı bazı sebeplere dayanıyordu:
Yeni bağımsızlaşan ülkelerde "geri kalmışlığın" temelde sanayileşmemiş olmaya dayandırılması, bu ülkelerin yöneticilerinde sanayileşme yönünde yoğun bir eğilim yarattı. Bu durum mevcut sanayileşmiş ülkelerin denetimi dışında bir sanayileşmenin ortaya çıkmasına, dünya ekonomisinin hîyerarşik yapısında, bu hiyerarşinin zirvesinde yer alan sanayileşmiş ülkeler aleyhine tahmini güç ve arzulanmayan değişmelere yol açabilirdi. Diğer taraftan, kalkınma sürecine giren ülkeleri, rekabet koşullarının sanayileşmiş ülkeler lehine işlediği dünya ekonomisinin genel çerçevesi içinde tutmak giderek zorlaşabilirdi. Bu koşullarda, dünyaca tanımlanıp empoze edilen kalkınma kavramları ve bu kavramlardan türetilecek kalkınma modelleri, yeni gelişen ekonomiler için kalkınmanın birincilerce kabul ve tahammül edilebilir sınırlarını çizerken, kalkınmanın büyük ölçüde dışa bağımlı karakteri de kalkınma çabasına giren ülkelerin dünya ekonomisinden kopmamasını sağlayabilecekti.
Örneğin, yakın dönemlere kadar "azgelişmiş" diye nitelenen ülkelerin kalkınmalarını ve dünya ticaretinde elde edecekleri konumu Ricardo'nun "Mukayeseli Üstünlükler Teorisi"ne dayandırmaları tavsiye ediliyordu. Buna göre; her ülke nisbî olarak en düşük maliyetle (en verimli tarzda) ürettiği malların üretimi ve ihracatında ihtisaslaşmalıdır; böyle bîr ihtisaslaşma dünya ölçeğinde kaynakların en verimli şekilde tahsisini sağlayacak, bu ise top-yekün refah artışı yoluyla dünya ticaretine katılan tüm ülkelerin refah düzeyini arttıracaktır.
Ancak, kalkınma stratejilerini "Mukayeseli Üstünlükler Teorisi"nin Öngördüğü ihtisaslaşmaya aşırı biçimde dayandıran birçok ülkenin, sonuçta başlangıçta umulan avantajlardan yararlanamadığı ve kalkınmalarını tamamlayamadığı görülmektedir. Temelde XIX. yüzyıl İngiliz sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunmaya yönelik bu teori ile ilgili olarak Fransız iktisatçı Christian Palloix şu sorgulamada bulunmaktadır:
"Mukayeseli Avantajlar (Teorisi), Birinci Sanayi Devrimi sonrasında kazanılmış mevzileri tehdid edebilecek olan Üçüncü Dünya'nm hızlı kalkınmasını engellemek İçin zengin ülkelerin elinde bir hakimiyet aracı değil midir?"
Aslında, kalkınma çabasına giren ülkelerin dünya ekonomisinin genel çerçevesinden kopmaları da uzak bir ihtimaldi. Zira, bu ülkelere empoze edilen iktidar yapısı ve siyasal iktidarın "kalkınma düzeyi", "çağdaşlaşma" gibi tutkuları, her türlü kendine yeterli olma çabalarını dışlar mahiyetteydi. Yönetici elit açısından kalkınma hep dışarıdaki bir modelde, kapitalizm ya da sosyalizmde aranıyordu. "Hümanist" amaçlarla kurulan uluslararası kurumlar aracılığıyla yürütülen ideolojik kampanyalar ve yardımlar da bu konuda önemli başarılar sağlamıştır.
Batılılar bağımsızlığa kavuşan ülkelerdeki iktidar yapısına da pek güven duymuyorlardı; zira bu ülkelerdeki tehdid edici yoksulluk sorunuyanında,ulus-devlet modeline göre kurulan ya da kurulması teşvik edilen bu devletlere Batı'nın kurumları pek uygun düşmüyordu. Bu yüzden, oluşturulan yeni iktidarlar pek dayanıklı ve uzun ömürlü görünmüyordu. Bu sebeple, bu ülkelerde kalkınmanın kesintisiz İzlenmesi, yönlendirilmesi ve denetimi amacıyla Dünya Bankası gibi uluslararası denetim kurumları oluşturuldu.
II. Dünya savaşı sonrası yıllarda kalkınma sorunu ile birlikte, kaçınılmaz olarak, kalkınmada nasıl bir yol izleneceği sorusu da gündeme geldi. Mevcut iktisat teorisi bu konuda hazırlıklı değildi. Batı üniversitelerinde okutulduğu şekliyle iktisat, "rasyonel tüketici tavrı", "firma verimliliği", "kaynakların rasyonel kullanımı" gibi konuların pek dışına çıkmıyordu. Diğer yanda, mevcut sanayileşmiş ülkelerin kalkınma süreçlerinin incelenmesi ve bunların aynen tekrarı da çözüm sağlayıcı değildi; zira bugünün "gelişmiş" ekonomileri, gelişmelerini kendileri dışmda gelişmiş bir dünyanın mevcut bulunmadığı bir ortamda tamamlarken, aynı durum bugünün gelişmekte olan ülkeleri için sözkonusu değildi. Üstelik, sömürgeci donem toplumların hemen tümünün gelişme koşullarını değiştirmiş, dünyanın geri kalan kısmını siyasi ve askeri egemenlik altına alan birkaç ulus, denetim altında tuttukları toplumların beşeri ve fizikî potansiyellerini kullanarak kendi ekonomik gelişmelerini sağlamışlardı. Kalkınmayla ilgili tartışmalar üç grupta toplanabilir: a) Tanm-Sanayi Tartışması: Bazı iktisatçılar kalkınmanın tarımdan başlaması gerektiğini savunurken, diğer bazıları sanayiye öncelik verilmesi taraftarıydı. Ta-rım-Sanayi tartışması, aslında, sorunu yanlış bir zeminde tartışmaktır. Çünkü eğer kalkınma ekonomik verimlilik artışını içeriyorsa, tarım sektöründe üretim ve verim artışı ancak sanayi çıkışlı modern girdilerin kullanılması ile mümkündür. Suni gübre, koruyucu zirai ilaçlar, makine ve teçhizat, taşıma için gerekli ulaşım araçları gibi modern girdilerin üretimi ise sanayiin gelişmesini gerektirmektedir. Sanayide sermaye birikimi de bol ve ucuz girdi temini İle mümkündür; burada da bol ve verimli üretim sağlayan bir tarım kesiminin varlığı, kalkınmanın finansmanı özellikle yurtiçi kaynaklara dayandırılmak isteniyorsa, son derece önemli olacaktır. Bu açıdan tarım ve sanayi birbirine ikame (karşıt) değil, birbirini tamamlayıcı ve kalkınma sürecinde yanyana geliştirilmesi gereken sektörlerdir. Zira bugünün gelişme çabası içindeki ülkeleri, sana-
yileşme İçin gerekli kaynağı, gelişmelerini geçen yüzyılda sağlayan bugünün sanayileşmiş ülkeleri gibi anavatan dışındaki bölgelerden (sömürgeler) sağlama durumunda değildirler.
b) ÖzelKesim-Kamu Kesimi Tartışması: Bazı iktisatçılar kalkınmanın Özel kesim eliyle yürütülmesini savunurken, diğerleri kamu kesiminin ağırlıklı olmasını Öne sürmekteydi. Bu ülkelerde sermaye birikiminin kamu kesimi yoluyla daha süratle gerçekleşebileceği genelde kabul edilse bile, özel kesim-kamu kesimi tercihi kalkınma problemlerini çözmede her koşulda temel bir belirleyici olamamaktadır. Önemli olan üretimin verimli bir yapıya dönüştürülerek verimlilik ve katma değer artışı sağlanması ve dış dünya ile ekonomik, ticari ve sermaye ilişkilerinde mübadele hadlerinin ülke lehine iyileştirilip korunmasıdır.
c) Teknoloji Tartışması: Diğer bir tartışma da, kalkman ülkelerce benimsenecek üretim teknolojileriyle ilgiliydi. Bazı iktisatçılar hafif üretim tekniklerinin seçimini önerirken, diğer bazı iktisatçılar da böyle bir yaklaşımın isabetsiz olduğunu öne sürmekteydiler.
Aslında, teknik seçimi tartışması teorik bir tartışma olmanın Ötesinde fazlaca bir anlam taşımamaktadır. Çünkü ilkin, dünya pazarlarında bu ülkeler için özel olarak üretilmiş üretim teknolojileri mevcut değildir. İkinci olarak, kalkınmakta olan ülkelerde sermaye birikiminin sanayileşmiş ülkelerdeki sermayece uyanlıp sınırlandırılıyor olması, bu ülkelere (kalkınmakta olan ülkelere) "uygun teknolojileri seçmede fazlaca serbesti tanımamaktadır. Bu alanda sanayileşmiş ülkelere bağımlılık sözkonusudur. Bu bağımlılık, gerek kalkınmakta olan ülkelerin çoğu kez
sanayileşmiş ülkelerin tercih ve ihtiyaçla- akla gelen ilk gelişme kıstası olmaktadır,
rina uygun tarzda üretim yapma zorunlu- Ancak bu gelişmenin ölçüsü olarak her
hıklarından ve gerekse teknoloji üretme- koşulda doğru ve yeterli bir kıstas mıdır?
me durumlarından (teknoloji ithalinin Öncelikle milli gelir istatistiklerinin bir
yaygınlığı) kaynaklanmaktadır. ülkedeki refah düzeyinden ziyade üretim
Neo-klasİkiktisatçılaragÖre"azgelişmiş- kapasitesinin bir ölçüsü olma ihtimali da-
lik", bir ülkenin kapitalist gelişmesinde hayüksektir. Örneğin, kişi başına milli ge-
"gecikme" olarak ele alınmaktadır. Bu liri eşit iki ülkeden birinde gelir dağılımı
çerçevede her "azgelişmiş" ülkenin "geliş- diğerine oranla daha adil ise, bu iki ülke-
miş" ülkeleri ne kadar geriden takib ettiği nin salt gelir düzeyine göre muhafazası,
de kişi başına düşen milli gelirden hare- gelişmenin önemli kriterlerinden biri
ketle hesaplanmaktadır. olan gelir bölüşümünün düzelmesi boyu-
Bu tür bir yaklaşımın gelişme sorunları- tunun gözardi edilmesine yol açacaktır;
na (yani azgelişmişlikten gelişmişliğe ge- refah düzeyi milli gelir düzeyi yanında, bu
çiş sürecinin niteliğine) ve gelişmiş ülke- gelirin ülke nüfusuna nasıl dağıldığına da
lerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki bağlı bir olgudur.
bağımlılık İlişkilerine ışık tutmadığı açık- Kişi başına milli gelir, üretim kapasitesi-tır. Neo-klasİk çerçevede, azgelişmişlik nin bir ölçüsü olarak ele alındığında dahi gelişmişliğe göre tanımlandığına göre, önemli metodolojik ve pratik sorunlar "normal" olanlarla "normal olmayan- sözkonusu olmaktadır. Ülkelerarası milli lar"m mukayesesi sözkonusu olmaktadır. gelir mukayeseleri ise ölçüm metodları-"Normal olanlar" gelişmiş olanlar olduğu- nin farklılığı ve sağlık derecesi, döviz kurna göre, "normal olmayanlar" azgelişmiş- larının tüketim kalıplarına göre düzeltil-lerdir ve azgelişmişler ancak "doğal ola- miş satın alma parkelerini çoğu kez yan-m" yani gelişmişlerin izlediği yolu takib et- sıtmaması vb. sebeplerle önemli sakınca-mek durumundadırlar. Oysa gelişmiş ül- lan da beraberinde taşımaktadır. Örne-kelerin dünü, azgelişmişlerin bugününe ğin, uluslararası mukayese için Türkiye'-tekabül etmemektedir. Zira, bugünün ve nin kişi başına milli geliri resmi döviz ku-dünün gelişme sorunları farklı nitelikler ru esas alınarak ABD doları cinsinden ifa-taşımaktadır. Bu açıdan örneğin, Türkiye de edildiğinde 1100 ABD doları, diğer ba-ile ABD'nin salt kişi başına düşen milli ge- zı ölçütlere göre de 2000 ABD doları ola-Hrlerini mukayeseden yola çıkarak Türkİ- rak hesaplanmaktadır. ye'nin bugünkü gelir düzeyi itibariyle Aşağıda, kalkınmakta olan ülkelerin ar-ABD'yi 6060-70 yıl geriden takibettiği so- zettikleri belli başlı genel özellikler özet-nucuna varmak, sonuçlarla nedenleri bir- lenmiştir: birine karıştırarak iktisadi azgelişmişliğin
gerçek nedenlerini gözardı etme amacına 1- Ekonomik Özellikler hizmet etmektedir.
"Kişi başına düşen milli gelir" genelde, a) Genel Ekonomik Özellikler: bir ülkenin üretim kapasitesi ve refah düzeyinin gerek zaman içinde, gerekse di- - Tarım kesiminde mutlak bir nüfus yo-ğer ülkeler ve bölgelerle mukayesesinde ğunluğu mevcuttur. Tarımsal nüfus (ve is-
tihdamın) ülke toplamı içindeki payı % 70-90 gibi yüksek bir düzeydedir. (Tarımsal istihdamın iktisaden aktif nüfus içindeki payı Türkiye'de halen (1988) % 55'ler düzeyindedir) Gelişmenin ileri aşamalarında tarımın istihdam içindeki payı % 25'lere gerilerken sanayi kesiminin payı % 40'lara yükselmektedir.
- Geleneksel tarım ekonomilerinde, tarımsal gelirin (hasılanın) toplam milli gelir içindeki payı % 50'ler, sanayinin payı ise % 10'lar düzeyindedir. (Bu oranlar Türkiye için sırasıyla % 22 ve % 25 civarındadır.) Kalkınmaya paralel olarak tarımsal gelirlerin payı % 20'Ierin altına gerilerken sanayinin payı % 35-40'lara yükselmektedir.
Colin Clark ve Simon Kuznets adlı iktisatçılar, kalkınma sürecinde tarım kesiminin başlangıçtaki yüksek payının giderek azalacağını, sanayi kesiminin payının artacağını, ülke "gelişmiş ekonomi" düzeyine ulaştıktan sonra sanayi kesiminin payının da azalarak hizmetler kesiminin payının artacağını öngörmektedirler. Ancak, Kuznets, bu tesbitin gelişmenin başlangıcında tarımın ihmal edilmesi gibi bir anlamı taşımadığını, aksine tarımı ihmal etmenin gelişme sürecini durdurabileceğini öne sürmektedir.
Clark ve Kuznets'in tesbitleri esas itibariyle bugünün iktisaden gelişmiş ülkelerinin kalkınma süreçlerinden elde edilen gözlemlere dayanmaktadır. Bugünün gelişen ekonomilerinde ise, genelde tarım kesimindeki gelir artışına paralel olarak sanayinin gelir ve istihdam İçindeki payı artma göstermekte (bununla birlikte tarım hala istihdamın en önemli kısmını teşkil etmekte), hizmet sektörü de buna paralel olarak 4ıızla genişlemektedir. Hizmetler sektörü kamu, mali ve ticari kesim, inşaat, ulaştırma ve turizm gibi alt-sektörle-rin tarım ve sanayideki gelişmeye paralel olarak gelişmesi doğaldır. Ancak bugün birçok gelişmekte olan ülkede hizmetlerin payı Kuznets'in belirttiği oranların oldukça üzerindedir. (Örneğin, gelişmenin "orta" aşamalarında bir ülke sayılan Türkiye'de hizmetlerin toplam milli gelir içindeki payı % 53-54 gibi yüksek bir orandadır). Hizmetlerin toplam gelir içindeki yüksek payı, kamu sektörünün ekonominin bütünü içinde genelde çok yüksek bir yer tutmasının yanında, kırsal kesimden şehirlere hızlı göç (hızlı şehirleşme) sonucu, sanayinin şehirlerde oluşan yüksek işgücü fazlasını tümüyle özümleyememesi ve işsizlerin küçük çaplı ticaret İşportacılık, büyük sermaye gerektirmeyen düşük üretkenlikteki muhtelif İşlerle iştigal etmelerinden kaynaklanmaktadır.
- Özellikle tarım kesiminde ve diğer kesimlerde gizli işsizlik mevcuttur; diğer bir ifade ile işgücünün marjinal verimliliği sıfır olup, aynı miktar ürünün gerçekte daha az işgücü kullanımı ile de elde edilebilmesi mümkündür. <
- Emek faktörü, bol, sermaye ise nisbi olarak kıttır; emek gücü başına sermaye miktarı düşüktür.
- Kişi başına gelirin düşük olması sebebiyle, halkın büyük bir kesimi ancak asgari geçimini sağlayabilmektedir. Gelir ve servet dağılımında büyük bir dengesizlik gözlenmektedir.
- Gelir düzeyini düşüklüğü ve asgari ihtiyaçların tümüyle karşılanamaması, geniş halk kütlelerinin tasarruf eğilimlerinin hemen hemen sıfır olmasına yol açmaktadır.
- Büyük toprak sahiplerinin tasarrufları da ticaret ve sanayi alanındaki yatırımlara etkin biçimde aktarılmamaktadır. Bu-
rada, mali kesimin geüşmemişliği ve kırsal kesimlere etkin bîr tarzda nüfuz edememesinin rolü de önemlidir.
- Tüketim harcamaları hane halkı gelirlerinin çok yüksek bir oranını teşkil etmekte olup, genelde yiyecek ve zaruri ihtiyaç maddelerine yönelmektedir.
- İhraç malları genelde gıda maddeleri ve tarımsal hammaddelerden, ithal malları da sınaî mamuller ve yatırım mallarından oluşmaktadır.
b) Tarım Kesimine İlişkin Özellikler:
- Tarımsal araztilerin çok küçük parçalara bölünmüş olması, esasen kıt olan sermaye girdisinin verimsiz tarzda kullanımına yol açmaktadır.
- Tarımda ileri teknoloji ve modern üretim girdilerinin kullanımı nisbeten sınırlı olup, üretim verimliliği oldukça düşüktür.
- Ulaştırma İmkânlarının sınırlılığı yüzünden tarımsal ürünlerin mahalli piyasa dışında ulusal piyasalara arzı zorlaşmakta mahalli piyasalardaki efektif talep yetersizliği ise büyük toprak mülkiyeti mevcut bulunsa dahi -ölçek ekonomilerinin gerektirdiği üretim düzeyini teşvik etmemektedir.
- İç piyasa için üretilen tarım ürünlerinin nisbeten eski ve yetersiz üretim me-todlarıyla elde edilmesi ve aile tüketiminden sonra piyasaya arzedilmek üzere arta kalan ürün düşük düzeyde kalmaktadır.
- Tarımsal toprakların çok küçük birimlere bölünüşü, yaygın bir "toprak açlığına yol açmaktadır. Toprak gün geçtikçe daha küçük parçalara bölünmekte ve aynı toprak üzerinde nüfus artmaktadır.
2-Demografik Özellikler
a) % 4'ün üzerinde bir doğum oranı gözlenmektedir.
b) Ölüm oram yüksek olup, buna bağlı olarak ortalama ömür süresi düşüktür.
c) Gıda ve beslenme şartları kötüdür. Sağlık şartları ilkel olup, sağlık hizmetleri yetersizdir.
d) Nüfus köylerde yoğunlaşmaktadır. 3- Kültürel ve Politik Özellikler
a) Eğitimin genel düzeyi düşük olup, ülkenin değişik bölge ve kesimlerine dağılımında eşitsizlik göze çarpmaktadır. Okuma yazma bilmeyenlerin ülke nüfusuna göre oranı oldukça yüksektir. Eğitimde işgücü planlamasının mevcut olmaması ya da yanlış planlanması bazı sektörlerde kalifiye eleman açığı yaratırken, diğer kesimlerde yoğun işgücü fazlasına yol açmaktadır.
b) Çok sayıda çocuk ve kadın emeği kullanılmaktadır.
c) Sosyo-ekonomik sınıflar arasındaki uçurum geniş olup, sosyal ve siyasal istikrar için bir ön koşul olan güçlü bir orta sınıfın varlığı gözlenmemektedir.
d) Çoğunlukla ulus-devlet modeline göre kurulan ya da kurulmaları teşvik edilen bu ülkelerin sosyal, kültürel, dini yapıları ve tarihi koşullan, empoze edilen Batılı kurumsal yapılara uyum sağlayamamakta, siyasal istikrarsızlık ve politik yapının dayanıksızlığı yaygın bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.
Adnan BÜ YÜKDENİZ Bk. Azgelişmiştik; Dış Yardım; İlerleme.
İslami Okul Okulların En Önemlisi