Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kalkınma - İslami Bilgiler - 7. Sayfa

 

KALKINMA

 

Kalkınma, genel olarak, bir ülkenin mil­li gelir düzeyindeki sürekli artışa paralel olarak ekonomik, sosyal ve siyasal yapısın­da değişimleri içeren bir süreç olarak nite­lendirilmektedir.

Kalkınma (ve buna bağlı olarak "azgeliş­mişlik") kavramlarının iktisat literatürü­ne ve günlük konuşma lisanına girişi nis-beten yeni bir olgu olup, II. Dünya Savaşı sonrasında, önceden sömürge yönetimi al­tındaki toplumların salt biçimsel anlamda bir siyasal bağımsızlığa kavuştukları döne­me rastlamaktadır. Kalkınma sorunu bu döneme kadar iktisatçıların ilgisini çeken bir konu değildi. Örneğin Klasik İktisat Okuluna dahil iktisatçılar, sömürge ve ya­rı sömürgeleri sanayileşmiş kapitalist ül­kelerin (Kapitalist metropoller) doğal bir uzantısı sayıyorlar, "gelişme" ve "geri kal­manın" birlikteliğini fiili bir durum olarak kabul ediyorlardı. Neo-Klasik iktisatçılar da yakın dönemlere kadar konuyu tartış­maya değer bulmamışlardır. Kalkınma so­rununa ilginin savaş sonrası yıllarda bir­den bire ortaya çıkışı bazı sebeplere daya­nıyordu:

Yeni bağımsızlaşan ülkelerde "geri kal­mışlığın" temelde sanayileşmemiş olmaya dayandırılması, bu ülkelerin yöneticilerin­de sanayileşme yönünde yoğun bir eğilim yarattı. Bu durum mevcut sanayileşmiş ül­kelerin denetimi dışında bir sanayileşme­nin ortaya çıkmasına, dünya ekonomisi­nin hîyerarşik yapısında, bu hiyerarşinin zirvesinde yer alan sanayileşmiş ülkeler aleyhine tahmini güç ve arzulanmayan de­ğişmelere yol açabilirdi. Diğer taraftan, kalkınma sürecine giren ülkeleri, rekabet koşullarının sanayileşmiş ülkeler lehine iş­lediği dünya ekonomisinin genel çerçeve­si içinde tutmak giderek zorlaşabilirdi. Bu koşullarda, dünyaca tanımlanıp empo­ze edilen kalkınma kavramları ve bu kav­ramlardan türetilecek kalkınma modelle­ri, yeni gelişen ekonomiler için kalkınma­nın birincilerce kabul ve tahammül edile­bilir sınırlarını çizerken, kalkınmanın bü­yük ölçüde dışa bağımlı karakteri de kal­kınma çabasına giren ülkelerin dünya eko­nomisinden kopmamasını sağlayabilecek­ti.

Örneğin, yakın dönemlere kadar "azge­lişmiş" diye nitelenen ülkelerin kalkınma­larını ve dünya ticaretinde elde edecekle­ri konumu Ricardo'nun "Mukayeseli Üs­tünlükler Teorisi"ne dayandırmaları tavsi­ye ediliyordu. Buna göre; her ülke nisbî olarak en düşük maliyetle (en verimli tarz­da) ürettiği malların üretimi ve ihracatın­da ihtisaslaşmalıdır; böyle bîr ihtisaslaş­ma dünya ölçeğinde kaynakların en verim­li şekilde tahsisini sağlayacak, bu ise top-yekün refah artışı yoluyla dünya ticareti­ne katılan tüm ülkelerin refah düzeyini arttıracaktır.

Ancak, kalkınma stratejilerini "Mukaye­seli Üstünlükler Teorisi"nin Öngördüğü ihtisaslaşmaya aşırı biçimde dayandıran birçok ülkenin, sonuçta başlangıçta umu­lan avantajlardan yararlanamadığı ve kal­kınmalarını tamamlayamadığı görülmek­tedir. Temelde XIX. yüzyıl İngiliz sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunmaya yö­nelik bu teori ile ilgili olarak Fransız ikti­satçı Christian Palloix şu sorgulamada bu­lunmaktadır:

"Mukayeseli Avantajlar (Teorisi), Birin­ci Sanayi Devrimi sonrasında kazanılmış mevzileri tehdid edebilecek olan Üçüncü Dünya'nm hızlı kalkınmasını engellemek İçin zengin ülkelerin elinde bir hakimiyet aracı değil midir?"

Aslında, kalkınma çabasına giren ülkele­rin dünya ekonomisinin genel çerçevesin­den kopmaları da uzak bir ihtimaldi. Zi­ra, bu ülkelere empoze edilen iktidar yapı­sı ve siyasal iktidarın "kalkınma düzeyi", "çağdaşlaşma" gibi tutkuları, her türlü kendine yeterli olma çabalarını dışlar ma­hiyetteydi. Yönetici elit açısından kalkın­ma hep dışarıdaki bir modelde, kapita­lizm ya da sosyalizmde aranıyordu. "Hü­manist" amaçlarla kurulan uluslararası kurumlar aracılığıyla yürütülen ideolojik kampanyalar ve yardımlar da bu konuda önemli başarılar sağlamıştır.

Batılılar bağımsızlığa kavuşan ülkelerde­ki iktidar yapısına da pek güven duymu­yorlardı; zira bu ülkelerdeki tehdid edici yoksulluk sorunuyanında,ulus-devlet mo­deline göre kurulan ya da kurulması teş­vik edilen bu devletlere Batı'nın kurumla­rı pek uygun düşmüyordu. Bu yüzden, oluşturulan yeni iktidarlar pek dayanıklı ve uzun ömürlü görünmüyordu. Bu sebep­le, bu ülkelerde kalkınmanın kesintisiz İz­lenmesi, yönlendirilmesi ve denetimi amacıyla Dünya Bankası gibi uluslararası denetim kurumları oluşturuldu.

II. Dünya savaşı sonrası yıllarda kalkın­ma sorunu ile birlikte, kaçınılmaz olarak, kalkınmada nasıl bir yol izleneceği sorusu da gündeme geldi. Mevcut iktisat teorisi bu konuda hazırlıklı değildi. Batı üniversi­telerinde okutulduğu şekliyle iktisat, "ras­yonel tüketici tavrı", "firma verimliliği", "kaynakların rasyonel kullanımı" gibi ko­nuların pek dışına çıkmıyordu. Diğer yanda, mevcut sanayileşmiş ülkelerin kalkın­ma süreçlerinin incelenmesi ve bunların aynen tekrarı da çözüm sağlayıcı değildi; zira bugünün "gelişmiş" ekonomileri, ge­lişmelerini kendileri dışmda gelişmiş bir dünyanın mevcut bulunmadığı bir ortam­da tamamlarken, aynı durum bugünün ge­lişmekte olan ülkeleri için sözkonusu de­ğildi. Üstelik, sömürgeci donem toplum­ların hemen tümünün gelişme koşullarını değiştirmiş, dünyanın geri kalan kısmını siyasi ve askeri egemenlik altına alan bir­kaç ulus, denetim altında tuttukları top­lumların beşeri ve fizikî potansiyellerini kullanarak kendi ekonomik gelişmelerini sağlamışlardı. Kalkınmayla ilgili tartışma­lar üç grupta toplanabilir: a) Tanm-Sanayi Tartışması: Bazı iktisatçı­lar kalkınmanın tarımdan başlaması ge­rektiğini savunurken, diğer bazıları sana­yiye öncelik verilmesi taraftarıydı. Ta-rım-Sanayi tartışması, aslında, sorunu yanlış bir zeminde tartışmaktır. Çünkü eğer kalkınma ekonomik verimlilik artışı­nı içeriyorsa, tarım sektöründe üretim ve verim artışı ancak sanayi çıkışlı modern girdilerin kullanılması ile mümkündür. Suni gübre, koruyucu zirai ilaçlar, maki­ne ve teçhizat, taşıma için gerekli ulaşım araçları gibi modern girdilerin üretimi ise sanayiin gelişmesini gerektirmektedir. Sa­nayide sermaye birikimi de bol ve ucuz girdi temini İle mümkündür; burada da bol ve verimli üretim sağlayan bir tarım kesiminin varlığı, kalkınmanın finansma­nı özellikle yurtiçi kaynaklara dayandırıl­mak isteniyorsa, son derece önemli ola­caktır. Bu açıdan tarım ve sanayi birbiri­ne ikame (karşıt) değil, birbirini tamamla­yıcı ve kalkınma sürecinde yanyana gelişti­rilmesi gereken sektörlerdir. Zira bugü­nün gelişme çabası içindeki ülkeleri, sana-

yileşme İçin gerekli kaynağı, gelişmeleri­ni geçen yüzyılda sağlayan bugünün sana­yileşmiş ülkeleri gibi anavatan dışındaki bölgelerden (sömürgeler) sağlama duru­munda değildirler.

b) ÖzelKesim-Kamu Kesimi Tartışması: Bazı iktisatçılar kalkınmanın Özel kesim eliyle yürütülmesini savunurken, diğerle­ri kamu kesiminin ağırlıklı olmasını Öne sürmekteydi. Bu ülkelerde sermaye biriki­minin kamu kesimi yoluyla daha süratle gerçekleşebileceği genelde kabul edilse bile, özel kesim-kamu kesimi tercihi kal­kınma problemlerini çözmede her koşul­da temel bir belirleyici olamamaktadır. Önemli olan üretimin verimli bir yapıya dönüştürülerek verimlilik ve katma değer artışı sağlanması ve dış dünya ile ekono­mik, ticari ve sermaye ilişkilerinde müba­dele hadlerinin ülke lehine iyileştirilip ko­runmasıdır.

c) Teknoloji Tartışması: Diğer bir tartış­ma da, kalkman ülkelerce benimsenecek üretim teknolojileriyle ilgiliydi. Bazı ikti­satçılar hafif üretim tekniklerinin seçimi­ni önerirken, diğer bazı iktisatçılar da böy­le bir yaklaşımın isabetsiz olduğunu öne sürmekteydiler.

Aslında, teknik seçimi tartışması teorik bir tartışma olmanın Ötesinde fazlaca bir anlam taşımamaktadır. Çünkü ilkin, dün­ya pazarlarında bu ülkeler için özel ola­rak üretilmiş üretim teknolojileri mevcut değildir. İkinci olarak, kalkınmakta olan ülkelerde sermaye birikiminin sanayileş­miş ülkelerdeki sermayece uyanlıp sınır­landırılıyor olması, bu ülkelere (kalkın­makta olan ülkelere) "uygun teknoloji­leri seçmede fazlaca serbesti tanımamak­tadır. Bu alanda sanayileşmiş ülkelere ba­ğımlılık sözkonusudur. Bu bağımlılık, ge­rek kalkınmakta olan ülkelerin çoğu kez

sanayileşmiş ülkelerin tercih ve ihtiyaçla-      akla gelen ilk gelişme kıstası olmaktadır,

rina uygun tarzda üretim yapma zorunlu-     Ancak bu gelişmenin ölçüsü olarak her

hıklarından ve gerekse teknoloji üretme-     koşulda doğru ve yeterli bir kıstas mıdır?

me  durumlarından  (teknoloji ithalinin       Öncelikle milli gelir istatistiklerinin bir

yaygınlığı) kaynaklanmaktadır.                     ülkedeki refah düzeyinden ziyade üretim

Neo-klasİkiktisatçılaragÖre"azgelişmiş-     kapasitesinin bir ölçüsü olma ihtimali da-

lik", bir ülkenin kapitalist gelişmesinde     hayüksektir. Örneğin, kişi başına milli ge-

"gecikme" olarak ele alınmaktadır. Bu     liri eşit iki ülkeden birinde gelir dağılımı

çerçevede her "azgelişmiş" ülkenin "geliş-     diğerine oranla daha adil ise, bu iki ülke-

miş" ülkeleri ne kadar geriden takib ettiği     nin salt gelir düzeyine göre muhafazası,

de kişi başına düşen milli gelirden hare-     gelişmenin  önemli  kriterlerinden  biri

ketle hesaplanmaktadır.                               olan gelir bölüşümünün düzelmesi boyu-

Bu tür bir yaklaşımın gelişme sorunları-     tunun gözardi edilmesine yol açacaktır;

na (yani azgelişmişlikten gelişmişliğe ge-     refah düzeyi milli gelir düzeyi yanında, bu

çiş sürecinin niteliğine) ve gelişmiş ülke-     gelirin ülke nüfusuna nasıl dağıldığına da

lerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki     bağlı bir olgudur.

bağımlılık İlişkilerine ışık tutmadığı açık-        Kişi başına milli gelir, üretim kapasitesi-tır. Neo-klasİk çerçevede, azgelişmişlik     nin bir ölçüsü olarak ele alındığında dahi gelişmişliğe göre tanımlandığına göre,      önemli metodolojik ve pratik sorunlar "normal" olanlarla "normal olmayan-      sözkonusu olmaktadır. Ülkelerarası milli lar"m mukayesesi sözkonusu olmaktadır.     gelir mukayeseleri ise ölçüm metodları-"Normal olanlar" gelişmiş olanlar olduğu-     nin farklılığı ve sağlık derecesi, döviz kur­na göre, "normal olmayanlar" azgelişmiş-     larının tüketim kalıplarına göre düzeltil-lerdir ve azgelişmişler ancak "doğal ola-     miş satın alma parkelerini çoğu kez yan-m" yani gelişmişlerin izlediği yolu takib et-     sıtmaması vb. sebeplerle önemli sakınca-mek durumundadırlar. Oysa gelişmiş ül-     lan da beraberinde taşımaktadır. Örne-kelerin dünü, azgelişmişlerin bugününe     ğin, uluslararası mukayese için Türkiye'-tekabül etmemektedir. Zira, bugünün ve     nin kişi başına milli geliri resmi döviz ku-dünün gelişme sorunları farklı nitelikler     ru esas alınarak ABD doları cinsinden ifa-taşımaktadır. Bu açıdan örneğin, Türkiye     de edildiğinde 1100 ABD doları, diğer ba-ile ABD'nin salt kişi başına düşen milli ge-     zı ölçütlere göre de 2000 ABD doları ola-Hrlerini mukayeseden yola çıkarak Türkİ-     rak hesaplanmaktadır. ye'nin bugünkü gelir düzeyi itibariyle       Aşağıda, kalkınmakta olan ülkelerin ar-ABD'yi 6060-70 yıl geriden takibettiği so-     zettikleri belli başlı genel özellikler özet-nucuna varmak, sonuçlarla nedenleri bir-      lenmiştir: birine karıştırarak iktisadi azgelişmişliğin

gerçek nedenlerini gözardı etme amacına       1- Ekonomik Özellikler hizmet etmektedir.

"Kişi başına düşen milli gelir" genelde,        a) Genel Ekonomik Özellikler: bir ülkenin üretim kapasitesi ve refah dü­zeyinin gerek zaman içinde, gerekse di-        - Tarım kesiminde mutlak bir nüfus yo-ğer ülkeler ve bölgelerle mukayesesinde     ğunluğu mevcuttur. Tarımsal nüfus (ve is-

tihdamın) ülke toplamı içindeki payı % 70-90 gibi yüksek bir düzeydedir. (Tarım­sal istihdamın iktisaden aktif nüfus içinde­ki payı Türkiye'de halen (1988) % 55'ler düzeyindedir) Gelişmenin ileri aşamala­rında tarımın istihdam içindeki payı % 25'lere gerilerken sanayi kesiminin payı % 40'lara yükselmektedir.

- Geleneksel tarım ekonomilerinde, ta­rımsal gelirin (hasılanın) toplam milli ge­lir içindeki payı % 50'ler, sanayinin payı ise % 10'lar düzeyindedir. (Bu oranlar Türkiye için sırasıyla % 22 ve % 25 civa­rındadır.) Kalkınmaya paralel olarak ta­rımsal gelirlerin payı % 20'Ierin altına ge­rilerken sanayinin payı % 35-40'lara yük­selmektedir.

Colin Clark ve Simon Kuznets adlı ikti­satçılar, kalkınma sürecinde tarım kesimi­nin başlangıçtaki yüksek payının giderek azalacağını, sanayi kesiminin payının arta­cağını, ülke "gelişmiş ekonomi" düzeyine ulaştıktan sonra sanayi kesiminin payının da azalarak hizmetler kesiminin payının artacağını öngörmektedirler. Ancak, Kuz­nets, bu tesbitin gelişmenin başlangıcında tarımın ihmal edilmesi gibi bir anlamı taşı­madığını, aksine tarımı ihmal etmenin ge­lişme sürecini durdurabileceğini öne sür­mektedir.

Clark ve Kuznets'in tesbitleri esas itiba­riyle bugünün iktisaden gelişmiş ülkeleri­nin kalkınma süreçlerinden elde edilen gözlemlere dayanmaktadır. Bugünün geli­şen ekonomilerinde ise, genelde tarım ke­simindeki gelir artışına paralel olarak sa­nayinin gelir ve istihdam İçindeki payı art­ma göstermekte (bununla birlikte tarım hala istihdamın en önemli kısmını teşkil etmekte), hizmet sektörü de buna paralel olarak 4ıızla genişlemektedir. Hizmetler sektörü kamu, mali ve ticari kesim, inşaat, ulaştırma ve turizm gibi alt-sektörle-rin tarım ve sanayideki gelişmeye paralel olarak gelişmesi doğaldır. Ancak bugün birçok gelişmekte olan ülkede hizmetle­rin payı Kuznets'in belirttiği oranların ol­dukça üzerindedir. (Örneğin, gelişmenin "orta" aşamalarında bir ülke sayılan Tür­kiye'de hizmetlerin toplam milli gelir için­deki payı % 53-54 gibi yüksek bir oranda­dır). Hizmetlerin toplam gelir içindeki yüksek payı, kamu sektörünün ekonomi­nin bütünü içinde genelde çok yüksek bir yer tutmasının yanında, kırsal kesimden şehirlere hızlı göç (hızlı şehirleşme) sonu­cu, sanayinin şehirlerde oluşan yüksek iş­gücü fazlasını tümüyle özümleyememesi ve işsizlerin küçük çaplı ticaret İşportacı­lık, büyük sermaye gerektirmeyen düşük üretkenlikteki muhtelif İşlerle iştigal et­melerinden kaynaklanmaktadır.

- Özellikle tarım kesiminde ve diğer ke­simlerde gizli işsizlik mevcuttur; diğer bir ifade ile işgücünün marjinal verimliliği sı­fır olup, aynı miktar ürünün gerçekte da­ha az işgücü kullanımı ile de elde edilebil­mesi mümkündür.              <

-  Emek faktörü, bol, sermaye ise nisbi olarak kıttır; emek gücü başına sermaye miktarı düşüktür.

- Kişi başına gelirin düşük olması sebe­biyle, halkın büyük bir kesimi ancak asga­ri geçimini sağlayabilmektedir. Gelir ve servet dağılımında büyük bir dengesizlik gözlenmektedir.

- Gelir düzeyini düşüklüğü ve asgari ih­tiyaçların tümüyle karşılanamaması, ge­niş halk kütlelerinin tasarruf eğilimleri­nin hemen hemen sıfır olmasına yol aç­maktadır.

-  Büyük toprak sahiplerinin tasarrufla­rı da ticaret ve sanayi alanındaki yatırımla­ra etkin biçimde aktarılmamaktadır. Bu-

rada, mali kesimin geüşmemişliği ve kır­sal kesimlere etkin bîr tarzda nüfuz ede­memesinin rolü de önemlidir.

- Tüketim harcamaları hane halkı gelir­lerinin çok yüksek bir oranını teşkil et­mekte olup, genelde yiyecek ve zaruri ihti­yaç maddelerine yönelmektedir.

-  İhraç malları genelde gıda maddeleri ve tarımsal hammaddelerden, ithal malla­rı da sınaî mamuller ve yatırım malların­dan oluşmaktadır.

 

  b) Tarım Kesimine İlişkin Özellikler:

 

- Tarımsal araztilerin çok küçük parça­lara bölünmüş olması, esasen kıt olan ser­maye girdisinin verimsiz tarzda kullanımı­na yol açmaktadır.

- Tarımda ileri teknoloji ve modern üre­tim girdilerinin kullanımı nisbeten sınırlı olup, üretim verimliliği oldukça düşük­tür.

-  Ulaştırma İmkânlarının sınırlılığı yü­zünden tarımsal ürünlerin mahalli piyasa dışında ulusal piyasalara arzı zorlaşmakta mahalli piyasalardaki efektif talep yeter­sizliği ise büyük toprak mülkiyeti mevcut bulunsa dahi -ölçek ekonomilerinin ge­rektirdiği üretim düzeyini teşvik etme­mektedir.

-  İç piyasa için üretilen tarım ürünleri­nin nisbeten eski ve yetersiz üretim me-todlarıyla elde edilmesi ve aile tüketimin­den sonra piyasaya arzedilmek üzere arta kalan ürün düşük düzeyde kalmaktadır.

- Tarımsal toprakların çok küçük birim­lere bölünüşü, yaygın bir "toprak açlı­ğına yol açmaktadır. Toprak gün geçtik­çe daha küçük parçalara bölünmekte ve aynı toprak üzerinde nüfus artmaktadır.

2-Demografik Özellikler

a) % 4'ün üzerinde bir doğum oranı gözlenmektedir.

b) Ölüm oram yüksek olup, buna bağlı olarak ortalama ömür süresi düşüktür.

c)  Gıda ve beslenme şartları kötüdür. Sağlık şartları ilkel olup, sağlık hizmetleri yetersizdir.

d) Nüfus köylerde yoğunlaşmaktadır. 3- Kültürel ve Politik Özellikler

a) Eğitimin genel düzeyi düşük olup, ül­kenin değişik bölge ve kesimlerine dağılı­mında eşitsizlik göze çarpmaktadır. Oku­ma yazma bilmeyenlerin ülke nüfusuna göre oranı oldukça yüksektir. Eğitimde iş­gücü planlamasının mevcut olmaması ya da yanlış planlanması bazı sektörlerde ka­lifiye eleman açığı yaratırken, diğer ke­simlerde yoğun işgücü fazlasına yol aç­maktadır.

b) Çok sayıda çocuk ve kadın emeği kul­lanılmaktadır.

c)  Sosyo-ekonomik sınıflar arasındaki uçurum geniş olup, sosyal ve siyasal istik­rar için bir ön koşul olan güçlü bir orta sı­nıfın varlığı gözlenmemektedir.

d) Çoğunlukla ulus-devlet modeline gö­re kurulan ya da kurulmaları teşvik edilen bu ülkelerin sosyal, kültürel, dini yapıları ve tarihi koşullan, empoze edilen Batılı kurumsal yapılara uyum sağlayamamak­ta, siyasal istikrarsızlık ve politik yapının dayanıksızlığı yaygın bir olgu olarak orta­ya çıkmaktadır.

Adnan BÜ YÜKDENİZ Bk. Azgelişmiştik; Dış Yardım; İlerleme.