Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Klasisizm - İslami Bilgiler - 39. Sayfa

 

KLASİSİZM

 

Güzel sanatlarda Eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutum.

• (Edebiyat)

XVII. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan ve sonraları diğer Batı edebiyatlarında da etkisini göstererek gelişen bir edebiyat akımı. Adım Fransızca sınıf, toplumsal sı­nıf anlamına gelen Classe kelimesinden türemiş Cİassicisme (klasik olma, klasik­lik) kelimesinden alan bu akım, gelenek olarak Antik Yunan ve Latin edebiyatları­na sıkı bir şekilde bağlıdır. Duygu ve coş­kuları, akıl ve sağduyuyla ahlak ölçüleri çerçevesinde kontrol altına almaya ve ta­biatı akıl yoluyla incelemeye dayanır.

Fransa'nın XVII. yüzyıl başlarında için­de bulunduğu durum; 1560'lardan beri sü­regelen mezhep ve din savaşlarının din­miş olmasıyla beraber İç barışın tesisi ile mutlak bir monarşinin kurulmasının getir­diği siyasal denge ve oturmuşluk, bu den­genin ekonomik alanda ve uluslararası ilişkilerde sağladığı olumlu gelişme, ülke­de felsefe, sanat ve edebiyat (bütünüyle kültür) alanında da yeni eğilim ve arayışla­rın filizlenmesine zemin hazırlar. 1635'de "Fransız diline kesin kuralları vermek, onu arı, iyi anlatımlı kılmak ve sa-natlarla bilimleri işleyebilecek duruma ge­tirmek hususunda gayret ve özenle çalış­mak" üzere Cardinal de Richelieu'nun ça-balarıyla Fransız Akademisi kurulur. Aka-demi'nin kuruluşundan daha evvel XVI. yüzyıl sonlarında Fransızca'ya da en az Yunanca ve Latince kadar önem vermeyi ve antik yazarların eserlerindeki dil gibi mükemmel bir dille yazılmış Fransızca eserler ortaya koymayı düşünerek bir ara­ya gelen Pleiade (Yedi Şair Topluluğu) ile 1605 yılından itibaren Fransız dili ve şi­irinde reform sayılacak fikirler ve uygula­malarla eserler meydana getiren ve Plei-ade'ın Fransızca'yı çetrefilleştirdiği iddiasıyla, halkın anlayabileceği yalın, süssüz bir dil ve şiir isteyen Malherbe'in çalışma­ları klasik akıma zemin hazırlayan etken­ler olmuştur. Bu etkenler arasmda Fran­sa'da sosyete salonlarında oluşan, duygu­larda ve anlatımda inceliği esas alan salon edebiyatının dilin ve duyguların işlenmesi­ne ettiği hizmeti de belirtmek gerekir.

Klasisizm'in XVII. yüzyıldaki gelişim seyri üç döneme ayrılabilir: 1598-1660 arası hazırlanma dönemi, 1661-1680 ara­sı akımın en parlak dönemi ve 1681-1715 arası zayıflayış ve çöküş dönemi.

1650'lerden itibaren gelişme gösteren Descartes'ın rasyonalist hazırlanış döne­minde klasik akımın, tutku ve duyguların akılla kontrol altına alınması ve akim em­rettiği vazifenin ahlak adına önplana çık­ması prensibinin oluşmasında etkili olur.

Klasisizm'in kuruluşu ve edebiyatta tuta­cağı yol herhangi bîr beyanname ile ilan edilmez. Fakat Boileau'nun eserlerinde, özellikle Epitre'ler ve L'Art Poetique (Şİ-ir Sanatı)'de bu ekolün ana ilkelerini bul­mak mümkündür. Özellikle ikinci eserin­de Boileau, Malherbe'den başlayarak, çağdaşı olan büyük Fransız edebiyatçıları­nın bu konudaki düşüncelerini sistemli bir biçimde bir araya getirmiştir.

Klasik akımm ana ilkeleri şunlardır:

 1-Sanatçının anlattığı konu ne olursa olsun, eserine akıl ve sağduyu hakim olmalı, ha­yaller, ihtiraslar ve heyecanları akıl kon­trol altında bulundurmalıdır. Akıl doğru­yu gösterir ve doğru olan herşey güzeldir;

 2- Tabiata önem vermek ve onu iyi İncele­mek gereklidir. Fakat bu tabiat, dış alem­deki canlı, renkli, hareketli tabiat değil­dir. Klasik sanatçılar "tabiaf'la insanın iç dünyasını, "fıtraf'ı kasdetmişler ve insa­nın iyi tanınmasının, iç aleminin derinlik­lerine inilmesinin bir sanatçı için gerekli

olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ancak o zaman sanatçı insanı tanıyabilir ve eserle­rine yahut sahneye güzel bir şekilde akset-tirebilir. Dış tabiatı görmek ve göstermek hastalığa işarettir. İnsan tabiatım işlerken de, aşağı ve bayağı yönlerini göstermek­ten kaçınmalıdır. Çünkü bu yönler, insan­ların hayvanlarla ortak olduğu yönlerdir. Bu yüzden İnsanın üstün ve olgun değerle­ri ve özellikleri klasik eserlere girmelidir. Bu ayırımda ölçü akıldır;

3- Örnek ve ge­lenek olarak Antik Yunan ve Latin edebi­yatları benimsenmelidir. Çünkü Home-ros, Virgüius, Horatius, Sophokles, Aiso-pes, Euripides gibi sanatçıların yüzyıllar­dır beğenilip hâlâ okunuyor olmaları, eserlerinde insanı, insanın kalbini ve dün­yasını çok iyi bilmelerinden, bu noktada mükemmeli yakalayabilmelerindendir;

 4- Klasik eserlerde mutlaka gerçeğin, ol­muş olanın anlatılması gerekmez. Olay­lar gerçekte meydana gelmemiş olabilir. Ama böyle de olsa "gerçeğe benzerlik" il­kesi esas alınmalıdır. Yani konudan çok, konunun gerçeğe benzer bir şekilde anla­tılması ön plandadır;

5- Konunun anlatı­mının konudan daha önemli olması, kla­sik yazarları Antik Yunan ve Latin edebi­yatlarının konularını tekrar tekrar İşleme­ye yöneltmiştir;

 6- Gerçeğe benzerlik İlke­sinin bir devamı olarak, toplumda geçerli geleneklere, törelere ve ahlak anlayışına uymak gerekir;

 7- Edebi türler birbirin­den kesin bir şekilde ayrılmalıdır. Her edebi türün kendine has ilke ve teknik Özellikleri vardır. Birinden öbürüne geçil­mez;

 8- Tiyatroda "üç birlik kuralı" esas­tır. Yani olayda birlik (tek bir olayın anla­tılması), mekanda birlik (olayın aynı yer­de geçmesi, değişik sahnelerin olmaması) ve zamanda birlik (olayın bir günde başla­yıp bitmesi) ilkesi klasik tiyatronun teme-

lidir. Klasik yazarlar bu ilke doğrultusun­da, dış dünyanın karışıklığı ve ayrıntısı ye­rine kişinin iç hayatını, yüksek duyguları­nı ve psikolojik olayları yalın bir şekilde sahnelemek amacını gütmüşlerdir;

 9- Bu akılcılık ve ilkelere bağlılık, klasik akımı kuru ve sıkıcı bir gerçekçiliğe itmemiştir. Klasiklere göre sanat eğitici ve öğretici ol­malı, ama bunu yaparken hoşa gitmeyi de başarabilmelidir;

10- Klasik eserlerde yal­nız seçkin ve olgun insanlar (aristokrat sı­nıf) ele alınmıştır. Çünkü onlara göre bun­lar akıllarını ve iradelerini kullanabilen uyumlu kişilerdir. Sıradan halk klasik ya­zarlara hitap etmez;

 11-Klasik akıma bağ­lı sanatçı, eserinde şahsi kanaatlerini da­ima gizlemiştir. O okuyucunun yahut se­yircinin dikkatini yalnızca eser kahraman­ları üzerine çekmeyi amaçlar;

 12- Klasik yazarlar milli dile önem vermişlerdir. Eserlerin konuşma diliyle, süssüz, yalın, açık ve sağlam olmasına dikkat edilmiş­tir. Fakat kullanılan dil, halkın değil, seç­kin sınıfın konuştuğu kültür dilidir.

Klasik akımın önde gelen sanatçıları Bo-ileau, Moliere, Racine, La Fontaine, Cor-neille, Bossuet, Madam de la Fayette'dir. Akım XVIII. yüzyıl başlarında, gelişen ye­ni edebi eğilimler, sosyal şartlar ve ayrıca Moliere, Racine, La Fontaine ve Bossuet gibi büyük klasik yazarların ölmüş olmala­rı dolayısıyla gitgide zayıflar ve etkisini yi­tirir.

Bizim edebiyatımıza klasisizmin girişi, diğer akımlarda olduğu gibi, tercümeler yoluyla olmuştur. Bununla beraber bizde klasisizmden bir akım olarak değil, tercü­me edilmiş klasik eserler diye bahsetmek daha doğru olacaktır.

Şînasi, 1859' da neşrettiği Terteme-i Manzume'd& Racine, Fenelon ve La Fon­taine'den yaptığı küçük şiir parçaları tercümesine de yer verir. Ahmet Vefik Paşa, Moliere'in pek çok tiyatro eserini tercü­me veya adapte eder. Recaizade Mah-mud Ekrem La Fontaine'den bazı eserler çevirir. Ahmed Midhat Efendi Corneil-le'den Le Cid'ı tercüme ederek Tercü-man-ı Hakikati yayınlar. Onun bu tercü­mesi edebiyatımızda bir klasik eser tartış­masını da başlatır.

1313/lS9S'âcTercüman-ıHakikat\eya-yınlanan A.Midhat Efendi'nin "îkrâm-ı Aklâm" adlı yazısında klasiklerin devrinin geçmediği, bizim henüz bu eserlere nüfuz edemediğimiz, bu eserlerin tercüme edi­lerek edebiyatımıza kazandırılmasının ge­rektiği fikirleri öne sürülmektedir. Bu ya­zıya Ahmed Cevdet, Malûmat dergisinde cevap verir. Ona göre bizim edebiyatımı­zın kendi klasikleri vardır. Süleyman Çele­biler, Sinan Paşalar, Muallim Naciler bi­zim klasik yazarlarımızdır. A.Cevdet bu yazısında klasik eserleri, her devirde ge­çerliğini koruyan mükemmel eserler ola­rak ele alır. Her dil ve edebiyatın kendi klasikleri vardır. Ayrıca bu klasik eserler yazıldıkları dillerin güzelliklerini taşıdıkla­rından, tercüme edildiklerinde bu özellik­lerini kaybederler.

Tartışma, devrin diğer kalemlerine de sıçrar ve giderek, klasiklerin tercümesi de­ğil, bizim de klasiklerimizin olup olmadı­ğı şekline bürünür. Divan edebiyatına kla­sik denilip denilmeyeceği tartışılır. Bu tar­tışmalarda Cenab Şehabeddin'İn "Klasik­ler Meselesi" adlı yazısıyla, A.Midhat Efendi'nin buna verdiği cevap dikkat çeki­cidir. Cenab, Klasiklerin tercümesinin ge­reksiz olduğu, klasik akımın Fransız ede­biyatında dahi devrini doldurduğu, klasik eserlerin illa da çevrilmesi isteniyorsa, o halde onların da önderleri olan eski Yu­nan ve Latin edebiyatlarına gitmenin da-

ha doğru olacağı görüşündedir. Ahmed Midhat ise eserleri zamana göre değerlen­dirip, bu benîm zamanımın eseri değil di­ye ikinci plana atmanın yanlış olduğunu söyler ve gerekirse eski Yunan ve Latin edebiyatına da gidilebileceği fikrini savu­nur.

Bütün bu yazılar ve tartışmalara bir bü­tün olarak bakıldığında, bunların klasi-sizm'i bir akım halinde ele alma, onu açık­lama ve yaygınlaştırma şuurundan uzak oldukları görülür. Zaten bu yıllarda klasi-sizm Avrupa'da çoktan sona ermiş, ro­mantizm bile hızını kaybetmiş, yerini rea­lizme (gerçekçiliğe) bırakmaya başlamış­tı. Bu yüzden klasisizm, bizde Batılılaşma dönemi edebiyatçıları arasında çok fazla ilgi uyandırmamıştır.

M.Fatih ANDI Bk. Realizm, Romantizm.