Kozmos - İslami Bilgiler - 51. Sayfa
KOZMOS
Yaratılmış olan varlıkların tümü, algı alanımız ve kavrayış gücümüzün erişip kuşatabildiği düzenli ve uyumlu bir bütün içindeki tüm yaratıklar, atom çekirdeğinden gökcisimlerine (ve en kaba biçimiyle maddeden, en latif düzlemdeki meleğe) varıncaya dek uzayın (ve zamanın, uzay ve zaman Ötesinin) bütünü kozmos olarak adlandırılır. Bu tanım, Batı düşüncesinin çizdiği kozmos şemasından daha kapsayıcıdır. Gerçekten de, çağdaş düşüncede, düzenli ve uyumlu bir bütün olarak düşünülen, kavranabilen maddeyle dolu uzayın tümü olarak tanımlanmakta; madde ötesi dışta tutulmaktadır.
Günümüzde, kozmosun bu dar çerçeve içinde tutulmasıyla da kalınmamış, kavram ayrıca bir bölümlenmeye uğratılarak 'dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü* biçiminde alınıp bütün yıldızları galaksileri, kümeleri, gazları ve bulutlan içeren, o kadarla kalan bir alanla sınırlandırılmıştır. Dünyamızı da içine alan doğa bütünlüğü ise, Fransızca'da Unİvers, İngilizce'de Universe, Almanca'da Unİversum ya da Welt/Weltall kelimeleriyle anlatılır olmuştur. Bu adlandırma açısından bir yaklaşımda bulunduğumuzda kozmos'un ah-şılagetdiği üzere kainat kelimesi yerine âlem sözcüğüyle karşılanması daha uygun görünmektedir. Çünkü, Kainat, -yukarıdaki yaklaşım çerçevesinde Uni-vers'in karşılı olmaktadır. (Yeni Türkçe-de kullanılan evren kelimesi ise, her iki anlamda da kullanılmaktadır)
Kozmos kavramı çevresindeki bu tutum bilimsel bir zorunluğun sonucu olmaktan çok, ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. Üstün bir varlık olan insanı en geniş kapsamı içinde varlıklarla birlikte irdeleme yönteminin doğurduğu bir kavram olan kozmos, yaratıcının (ve haliyle de insanın) dışlanması temeline oturmuş bulunan Batı'nınpozitivist/rasyonalist kafa yapısının bu doğrultudaki yaklaşımları sonunda ve böyle bir yaklaşıma elversin di-yedir ki, 'dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü' düzlemine oturtulmuş ve öylece tanımlanmıştır.
Bu çerçeve içinde kozmos, sınırları belirlenemeyen bir fiziksel sistem olarak ele alınır. Dolayısıyla maddi düzlemde ne olduğu ve nasıl oluştuğu noktası üzerinde durulur. En yeni teoriye göre, kozmos başlangıçta tek bir bütün halindeydi. Büyük bir patlama olmuş ve bu patlamayla birlikte kozmos oluşmaya başlamıştır. Nitekim teoriye göre başlangıçta, kozmos, sıcaklığı arkasında 16 tane sıfır konularak
ifade edilen bir (1) sayısının ifade ettiği yükseklikte, proton, nötron, pozitron ve nÖtrino gibi temel parçaaklardan oluş-muş olağanüstü ve sonsuz yoğun bir ortamdır. Madde yoğunluğu yerine eşdeğer enerji yoğunluğunun bulunduğu bu ortamda gerçekleşen büyük patlama üzerine 10 saniye gibi bir zaman içinde sıcaklık dokuz sıfırlı bir rakama inmiş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekler oluşturmak üzere birleşmeğe başlamışlardır.
Bu birkaç dakikalık olay sırasında nötronlar, protonlar tarafından çekilerek, yoğunluğu büyük döteryum oluşmuş, ardından bir tepkimeler zinciri başlayarak hidrojen ve helyum gazları ortaya çıkmıştır. Yüzde 25 helyum, yüzde 75 hidrojen ve az miktarda da döteryum gazından oluşan ve bir yıldız çekirdeğini andıran bu mat yapı, bir milyon yıl boyunca foton ya-yıhmına da elvermeksizin soğumaya yüz tutmuş ve sonuçta sıcaklık 3000°C'a, yoğunluk ise 1000 atom/cm3 'e düşmüştür. Yoğunluk ve sıcaklıktaki bu düşme sonunda 'ışınım'olayı başlamış; maddenin enerjiye baskm çıkmağa başladığı bu evrede ışınım yoluyla uzaya yayılan madde, kütle çekimi etkisinin kuvvetiyle kümeler oluşturur olmuştur. Yıldız Çağı diye adlandırılan bu süreçte gökadalarının ve yıldızların oluşumu gerçekleşmiştir. Büyük patlama kuramına göre, patlama olayının uzantısı olarak kozmos, halen genişleyen bir yapı belirtmektedir. Ancak, kozmozda bulunan kütle çekim kuvveti bu genişlemeyi yavaşlatmakta ve dengelemektedir. Yoğunlukta da, ısı gibi, zaman içinde düşmeler sürüp gitmektedir. Şu var ki, yoğunluğun belli bir düzeyde sürüp gitmesi durumunda, kütle çekim etkileşimi sonucu genişleme, bir süre sonra duracak ve koz-mosda çöküntü başlayacaktır. Bu açıdan
'yoğunluk', kurama dayalı olarak oluşturulan senaryolar için büyük bir önem taşımakta ve 'kritik yoğunluk' sayısına göre değerlendirmeler yapılmaktadır. Ortalama yoğunluk ' kritik nokta* dan büyük olursa, çökme; küçük olursa sürekli genişleme sözkonusudur. Küçük yoğunluk durumunda açık, büyük yoğunluk durumun-daysa kapalı bir özellik kazanan kozmosun (genel izafiyet teorisinde öngördüğü, fotonların madde ortamında uzay-zaman eğrileri üzerine hareket edişi doğrultusunda) salınım yapan bir kozmoz olduğu varsayılır. Yoğunluğa bağlı olarak ya (artış halinde) çökme ya da (azalma durumunda) dağılma sonucuna götüren bu 'Genişleyen Evren Teorisi'nin genel geçer bir açıklama olarak benimsenmesi üzerine 'Durağan Hal' teorisinin dayandığı ilkelerden biri olan 'evrenin ortalama yoğunluğu değişmezdir' görüşü terkedilmiştir. Bu teorinin en ilgi çekici yanı, genişleyen kozmosda yoğunluk azaldıkça, sürekli bir biçimde madde yaratılarak yoğunluğun dengelendiği görüşüdür. 'Genişleyen Ev-ren Teorisi'nin kozmosda yaratılmayı devre dışı bırakmasına karşılık, fiziğin temel yasalardan biri olan madde ve enerjisinin korunumunauygun düşmediği gerekçesiyle terkedilen 'Durağan Hal Teorisi' de kozmosun başlangıçsız ve sonsuz olması gibi bir sonuca götürmektedir.
Bu yolla oluştuğu varsayılan kozmozun, yapılan gözlemlere dayanılarak, bizimkine benzeyen galaksilerle dolu olduğu sanılmaktadır. Uzayda yüzlerce, hatta binlerce galaksinin oluşturduğu yığınlar bulunmaktadır. Kütle çekim kuvvetleri bu galaksilerin en parlak olanlarını merkezde toplamış, daha sönük olanlarsa yığınların dış bölümlerinde yeralmışlardır. Bu galaksilerden bir bölümü çekirdek, disk, ayla ve sarmal kolları bulunan "sarmal galaksiler"; diğer bölümüyse, elipsoit ya da küre biçiminde topluluklar oluşturan yıldızların oluşturduğu 'eliptik galaksiler'-dir. Ayrıca bu ayrımın dışında kalan 'dü zensiz galaksilerdin de varlığı sözkonusu edilmektedir. Bunlara da'bulutsu' adı verilmektedir. Sarmal bir gökada olan sa-manyolu, 2 milyon ışık yılı ıızakliğındaki yine sarmal bir galaksi olan Andromeda ve daha 18 kadar galaksi, dünyamızın da içinde bulunduğu 'Yerel Küme' diye adlandırılan yığını oluştururlar. 2 Milyon ışık yılı genişliğindeki bir bölgeyi kaplayan 'Yerel Küme'nin ötesinde, yığının çapının birkaç katı uzaklıkta diğer galaksi ler bulunur. Uzaya hangi doğrultudan bakılırsa basılsın, uzağa gidildikçe sönükle-şen ve gözlemlenmesi güçleşen galaksiler ve bunların içinde yer aldığı yığınlar gözlenir. Daha uzak bölgelerdeyse, 'kuvazar'-lar yer alır. Bu yıldızımsı cisimlerden binlercesi belirlenmiştir.
DünyamızmiçindebulunduğuSamanyo-lu galaksisi içinde 12 basamaklı sayılarla anlatılan sayıda yıldızın bulunduğu yüz-bin ışık yılı çapındaki bir küre biçimindedir. Güneş, Samanyolu içindeki bu yıldızlardan yalnızca biridir. Çevresindeki gezegenlerle birlikte Güneş Sistemi'ni oluşturur. Günümüzde Güneş'in uydusu dokuz gezegenin varlığı bilinmektedir. Bunlardan Merkür ve Venüs, Yeryüzüne göre Güneş'e daha yakın, diğerleri İse, yakınlık sırasıyla Merih, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton olup, daha uzaktırlar. Yer'ingüneşten uzaklığı 500 ışık saniye olup, bu uzaklık Astronomi'de 'Gök birimi' olarak anlatılmakta ve 'AU' kısaltmasıyla gösterilmektedir. Güneş sisteminin en uzak gezegeni olan Neptün, Güneş'e 40 AU uzaklıktadır ki, bu da yakla-şık 5,5 ışık saati tutmaktadır. Aynı uzaklık Yer ile Güneş arasında 8 ışık dakikası; ay ile yer arasında İse, yalnızca, yaklaşık 1,5 ışık saniyesîdir.
Görüldüğü üzere, kozmos, günümüz bilim anlayışında -artık, yalnızca- bir fiziksel olgu olarak değerlendirilmektedir.'-Dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü' sınırlamasıyla hem 'Kozmos ve Dünya' dolayısıyla 'Kozmos ve İnsan' ilişkisi dışlanmakta ve hem de olay bütünüyle 'doğa* perdesiyle perdelenmesi gibi bir eğilim içinde bulunulmaktadır. Başlangıçta astronomi (daha önceleri de astroloji) biliminin çerçevesi içinde yalnızca bir 'tanımak ve bilmek için araştırma' konusu yapılan kozmos, pozitivist/rasyonalist anlayışın egemenliğinin ardından fiziksel bir olay olarak irdelenince, (astrolojinin astronomiye dönüşmesi örneği) kozmolog-rafyadan dönüşmeyle oluşan kozmolojinin alam içine sıkışarak kozmogoni, uzay fiziği ve evren kimyası adlı disiplinlerin de yardımıyla 'sıradan bir şey* durumuna indirgenmiş olmaktadır.
Bu, doğrudan doğruya 'ideolojik* bir tutum olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu tutumla hem insanın kozmos içindeki yeri gözden kaçırılmakta, hem kozmosla olan ilişkisinin kesilmesine çalışılmakta; hem de bunların doğuracağı sonuç olarak 'yaratıcı' ve 'yaratılış' kavramları dışlanmış olmaktadır. Rasyonalizm -Pozitivizm- Materyalizm zincirinin oluşarak İnsanlığın boynuna dolanma sürecinin hedeflendiği 'Yaratıcısız Kozmos' ve 'Birba-şına Olan İnsan' olgularını yapılandırma doğrultusundaki yönelimi güdümleyen 'i-deolojik' tutumunun tutumun gerçekleştirdiği bir yaklaşım biçimidir bu.
Başlangıçta, ' dünya* nm kozmosla olan 'göbek bağı' kesilmiş, Kopernik eliyle bu
ikisi birbirine yabancılaştırılmıştır. 'Dünyanın çevresinde dönen Güneş' kanısının yerine, 'Güneşin çevresinde dönem Dünya' düşüncesi yerleştirilmekle, Yeryüzü ve dolayısıyla insan, kozmos içindeki seçkin ya da belirgin konumunu yitirerek, 'sıradan' bir kimliğe indirgenmiştir. Ardından, kozmos 'fiziksel bir bütün' olarak alınınca seçkin konumunu yitirmiş duruma düşürülmüş de bulunsa, zamanın bir yerinde 'kozmik bir açılım'a yönelebilecek olan insana kozmosun kapılan da kapatılmıştır. İnsan, şu uçsuz, bucaksız akıp giden kozmos içindeki sayısız yıldız yığınlarından birinin içinde bulunan bir saman-yolu içindeki sistemlerden bir güneş sisteminin yalnızca bir uydusu olan bir gezegende, her çeşit bağdan ve İlgiden kopuk, yalnız basma kalakalmıştır. Çevresindeki tüm oluşlar ise, hiçbir gizemi bulunmayan birer fiziksel ve kimyasal olay; belki matematik düzen içinde bîr kendiliğinden akıştır artık. İnsansız bir kozmos, koz-mozsuz bir insan, eşittir, insan olmayan bir insan demektir. İnsanın aslında kozmosa yabancılaşmakla kendi kendine yabancılaşmıştır.
Oysa bu yere gelinmeden önce insan, kozmosla birlikte vardı. Kendi kimliğinin uzantısını kozmosun derinliği içinde araştırarak yakaladığı sırların ışığında tanıma çabası içindeydi. Kozmosa bakış biçimiyle kimliği de belirleniyor; kozmosu yo-rumlayışı kişiliğini oluşturuyor ve ona bir dünya-görüşü, bir yaşam anlayışı kazandırıyor, böylece seçkinleşiyor, İnsanlaşıyor-du. Kozmos ve insan içice anlam kazanıyordu. İstisnasız tüm felsefi düşüncelerin ilk adımlarını hep 'kozmos'a yönelik olarak atmış olmaları, kendilerini kurarken 'ilkellerini belirlemek üzere 'kozmos-in-san' ikilisinin ilişkisinden yola çıkmaları
bunun göstergesi ve kozmostan soyutlanmış olan günümüz insanının biçareliği de olayın negatifinden belirlenmesinde başlıca tutamaktır.
Bir arayış, insanın kendim ve yaratıcısını, konumunu ve varacağı yeri arayış alanı olan kozmoz, şimdi, yalnızca fiziksel bir sisteme İndirgenmişse, bunun sorumlusu da yine insandır. Arayışı sırasında başına buyruk olmak isteyişi, kendince oluşturduğu 'ilke'leri temel alarak kendi kozmosunu tanımlamaya kalkışması, kendi dışından saydığı kimi aydınlıklara gözlerini kapaması, Allah'ın gönderdiği gerçeklerle yarışmak istercesine gerçeği kendince araştırmaya kalkışıp, edindiklerini birer ilk 'ilke' sayarak kozmosu buna göre anlamlandırmaya ve biçimlendirmeğe kalkışması Kopernik-öncesi dönemde kimi sapkınlıklara yol açtığı gibi, sonrasındaki gelişmelerde de bugün karşı karşıya kaldv ğı büyük felaketlere yol açmıştır. İnşama olayların akışına bakarak yaptığı kendi yorumlarını 'kesin gerçek' sayıp, formülleş-t irdik t en sonra 'değerler alanı'nı buna gö^ re düzenlemeye çalışma eğilimi, onu başlangıçta kimi 'ilkelerine' dayalı kozmos ve insan açıklamalarına kavuşturmuş olsa da, sonunda, büyük bir yitiğin kucağına atmıştır. İnsanın, evreni kendince biçimlendirip onun üzerinde egemenlik kurma çırpınışının ürünü olarak ortaya çıkan bir yitiktir bu.
Çağın bunalımları içindeki insanın kendini kurtarabilmesi, kendini yeniden konumlandırmasına bağlı görünmektedir. Yaratılışındaki seçkinliğine ve kendisine musahhar kılınmış doğanın bu özelliğine ilişkin bilincine karşın, kozmostaki'halifelik' sıfatından yoksun bırakılınca, bilincinde olmaksızın da olsa, elinden alınmış bulunan bu meşru egemenlik hakkım başka yoldan ele geçirebilmek için evrenin mutlak yönlendiricisi, güdücüsü olmak gibi bir yetkiyle donanmanın ihtirasına girmiş; kozmik bağlantılarının kopmuş bulunması dolayısıyla da neyi ele geçirebilir-se kâr olduğunu sanacak bir günü birlikli-ğe tutuklanmıştır. Eğer, kendini yeniden konumlandırırsa, kozmostaki yerini belirleyerek kozmosla yeni bir iletişim içine girebilirse, doğaya yaklaşımı kesinlikle in-sanlaşacak, çevresiyle İlişkileri yeniden düzenegirecek, benliği bunların uzantısıy-la yeniden biçimlenecek ve 'sorumlu bir kullanıcı ve yönetici' olarak kozmos içindeki tutumunu yeni baştan düzenleyecektir. Bunun için, ilkin, çok eski insanların bile farkına varmış bulunduğu gerçeğe, kozmosun kalbinin dünya olduğu, yaratılışın 'insan'ı amaçladığı ve insan için gerçekleşmiş bulunduğu gerçeğine dönüş yapılmalıdır. Kozmolojinin son belirlemele-riyle ulaşılan 'hangi noktasından bakılırsa bakılsın, kozmosun tüm yapısının aynı biçimde görüleceği' ve 'uzayda kozmosu temsil için seçilecek noktalardan tümünün eşdeğer bîr işlev ve özellik içinde bulunduğu' verileri de, herhangi bir yıldız sistemini ya da sistem içindeki herhangi bir gezegeni odak almanın sonuçta bir fark doğurmayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Güneş sistemi diye bilinen sistemin merkeziolarakGüneş de ahnsa, Merkür de alınsa, Dünya da alınsa, değişen hiçbir şey olmayacak, hepsi birbirinin çevresindeki dönüşünü yine sürdürecek, yıllar yine 365/6 gün, mevsimlerin sayısı yine dört, bir gün yine 24 saat olacak ve ay ve güneş tutulmaları, kuyruklu yıldız görüntüleri yine şimdiki gibi sürüp gidecektir. Değişen tek şey birilerinin Güneş Sisteminin merkezi olarak güneşi alıp, onu da dağınık bir uzayda bir yıldız yığınının bir üyesi sayması yerine, bir başkasının Güneş sisteminin merkezine Dünya'yı oturttuktan sonra, bu sistemi Yer Kümesinin merkezinde sayması ve Yer Kümesini de kozmosun odak noktasına oturtması olacaktır. Yani, kozmolojik, astronomik, fizik bakımlardan -hesaplamalar da dahil- hiçbir şeyde bir değişme olmayacak, ama insan özkonumuna oturacağı için, Rasyonalist-Pozitivist- Materyalist düşünce sürecinde kendini yitirerek bir çıkmaz içinde bunalıma düşmüşlük sona erecek; sorumluluğunun bilincine varan insanoğlu tüm kozmosla birlikte yaşamım ve kafa yapısını da yeni baştan yorumlamayla kurarken ayrıca kozmosun derinli-ğiyle alışveriş içinde bir gönül edinecek, böylece anlam kazanan yepyeni bir yaşam içinde sükûnet ve tatmine kavuşacaktır. Çünkü, yaratıcıyı tanıyacak, yaratılışı algılayacak, yaşamın buradaki geçiciliğini ve bu dünyanın ötesinde de sürüp gideceği kavrayacaktır.
İslam'ın konuya bakışma gelince, Kur'an-ı Kerim'de 'kainat*sözcüğüne veya eşdeğer bir kavrama rastlamam aktayız. Bu kavramın tslam Literatürüne girişi, m iislürn anların felsefeyle tanışmalany-la birlikte başlar. Felsefenin yorumlamayla biçimlendirerek kanıtladığı Kozmos'u İslam'ın öğretileriyle düzeltmek, yeniden düzenlemek ve ötekilerin yanlışlarını gösterip, yanılgılarını belirlemek üzere bu kavram gündeme getirilmiştir. Hatırlamak gerekir ki, 'kozmos', felsefeye de, sıradan bir gökyüzü araştırması, bir merak konusu olarak değil, doğrudan doğruya varlığa ve yaşama bakış, bunları yorumla-yışgereksinmesiyle girmiştir. Belirledikleri ilk ilkelerinin ışığında, filozoflar, savlarını geçerli kılmak, tutarlı bir eksene oturtmak için bu ilk ilkeler açısından kozmosa bakmış, öylece yorumlayarak dü- Köle ticareti ilk çağda başlayıp 19. asirso-şüncelerinibütünleştinneninyollarınıara- nuna kadar devam etmiştir, mışlar ve bunun sonucunda da 'Kozmos' Kölelik ve köle ticareti çok eslâ devirİer-gündemin değişmez maddesi, felsefelerin den beri mevcuttur. Köleliğin genellikle vazgeçilmez öğesi olmuştur. Çünkü her zengin toplumlarda, artan iş gücü ihtiyaa-niçin, nasıl, neden' sorusunun yanıtı an- m karşılamak ve ağır işleri gördürmek cak bütün içinde aranırsa bulunacak ve amacıyla başka ülkelerden köle satın ahn-bütüne onaylatıl*rsa geçerlilik kazanacak- ması tarzında ortaya çıktığına dair telakki-tır. Bîr bakıma, kozmos, belirlenen ilk il- nin bütün toplumlar için geçerlilik yönü kelerin irdeleme zemini, doğrulanma or- yoktur. Aynı şey, bir kısım insanların ken-tamı olarak işlev vermiş; böylesine bir İş- dilerini üstün görüp ağır ve zor işleri yap-levle her gündemde yer almıştır. İlk ilkele- maya yabancı ve kendilerinden olmayan rin sistematize edilerek düşünce düzenle- kimseleri layık görme düşüncesinin köleli-rinin kurulabilmesi bir 'fikri kozmos' oluş- ğe ve köle ticaretine imkân hazırladığı id-turalabilmesiiçin, bir yöntem olarak, koz- diası için de söz konusudur. Tarihî eser-mos hep 'başvuru çerçevesi' olarak kulla- ler, koleliğibaşlıcaşunedenlerebağlamiş-nılmıştır. Diğer düşünce ve inançlar da yi- lardır:
ne kozmik bir kaynakla ilişkilendirilerek,
1- Savaşlar: Yakın zamanlara kadar, ta* böylece, herbirinin yaşama geçirilmesi- rihte, genellikle mağlup milletler galip nin yolları aranmıştır. mİlletlertarafındanköleleştİrilmis^ erkek-
Kur'an-ı Kerim'de ya 'alemler', ya da let köle, kadınlar cariye kabul edilmiştir, 'tüm şeyler' ifadeleri yer alır. Ya da daha
2- Büyük suç işlemek: Bazı toplumlarda açık bir anlatımla 'yedi gök ve yer ve bun- hırsızlık, zina ve katil (adam öldüume) gü-ların arasındakiler ve içindekiler' sözko- bi büyük suçlan işleyenler ceza ataraJckö* nusu edilir. Bunun sebebi Kur'an-ı Ke- Ieleştİrilmişlerdir.
rim'in yaklaşımında yaşamı anlamlandır-
3- Borçlu olmak: Borcunu ödenekten inak, ya da bütünleştirmek için Kozmos aciz olanlar alacaklının kölesi ölut, onwa ya da benzeri bir kavrama, böyle bir kav- hizmetindebulunurveyaonamenfaatsağ' ramın belirlediği bir ortama ihtiyaç bulun- layan bir işte çalışmak mecburiyetindeka-mamış olmasıdır. lirdi.
Zübeyr YETİK
4- Fakirlik: Fakir olanlar bazı zorunlu ih-
Bk. Kozmoloji. tîyaçlarım karşılamak için -muhtemelen
belirli bir süre- kendilerini köle olarak sa-
KÖLELf K tarlardı. Aynı nedenle koyu pederşahî (a-
taerkil) aileler yoksulluktan kurtulmakve-
Bir kurum olarak kölelik, genel anlam- ya ailenin malî yükünü hafifletmek için de da, bir kişiye bir diğerinin üzerinde sahip- erkek çocuklarını köle olarak satarlardı, lik hakkının verildiği mülkiyet türüdür.
5- Köle asıllı olmak: Bir zamanlar, köle
Çeşitli nedenlerle temel hak ve hürriyet- kadının (cariyenin) çocuğu, babası hür bi-leri ellerinden alınan insanların belirli yer le olsa, köle kabul edilirdi, ve pazarlarda her hangi bir mal-tneta gibi
6- Hakim devlete Ödenecek vergiyi öde-alınıp sarılmasına ise köle ticareti denir, yememdk: Özellikle İslâm ülkelerinde yi*-
şayan gayr-i müslİm unsurlar vermekle mükellef oldukları "Cizye"yi ödemekten aciz olduklarında çocuklarını cizye mukabili esir-köle olarak hükümete takdim ederlerdi.
.7- Modern teknik ve keşiflerle artan işgücü ihtiyacını karşılamak: Daha ziyade coğrafi keşiflerden ve buharlı makinala-nn icadından sonra ortaya çıkan iş gücü ihtiyacını karşılamak buharlı makinaların ağır iş kollarına eleman bulmak maksadıy-le yabancı ülkelerden köleler satın alınmıştır.
Tarihî bilgilerimize göre, kölelik Yunanlılar, Yahudiler, Romalılar ve Araplar nezdinde oldukça yaygındı. M.Ö. IV. ve V. asırlarda Atina diğer şehirlere oranla bîr medeniyet merkezi halini alınca, ağır ve yorucu işlerde çalıştırılmak üzere Trakya, Suriye, Mısır ve diğer bazı Asya ülkelerinden köleler satın almışlardır. Yunanlılar, fazla olmamak kaydıyle, aynı ihtiyaçlar nedeniyle kendi vatandaşlarını da köle olarak istihdam etmişlerdi.
Bir mîllet olarak ortaya çıktıktan sonra Yahudiler arasında iki çeşit kölelik söz konusu idi. Bİri, büyük suç İşleyen veya borcunu ödeyemeyen İsrailoğulları, diğeri yabancılardan alınanlardı. Birincilerin sosyal mevki ve itibarı diğerlerinden yüksekti. Yabancı köleler, ister savaş yoluyla İs-railoğullarının hakimiyeti altına giren milletlere mensup olsunlar, isterse para ile satın alınmış olsunlar, her türlü temel hak ve menfaatlerden mahrumdular.
Romalılarda kölelik çok eski tarihlerden beri yaygındı. Kölelik fetihler nedeniyle devamlı gelişme göstermiştir. Sayıları yüzbinleri bulmuştu. İmparatorluk zirvedeyken büyük devlet adamlarından her birinin binlerce kölesi olduğu gibi, feer Romalıya da üç köle düşüyorduABunlann çoğu az evvel söylendiği üzere fetihlerden elde edilen harp esirleri veya çocuklardı. Esir pazarı denilen özel yerlerde satılırlardı. Satılmayanlardan azami istifadeyi sağ-lamakiçin köleler efendilerinin göstereceği her işte çalıştırılır, en ufak bir hataları yüzünden şiddetli işkencelere maruz kalır, kırbaç altında İnim inim inlerlerdi. Yahudiler arasında olduğu gibi Romalılarda köleler iki gruba ayrılmış değildi. Hepsi aynı muameleye tabi idiler. Zaman zaman kanunlarla kölelere uygulanacak muameleler konusunda bazı düzeltmeler yapılmışsa da, efendilerine bağlılıklarında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Diğer ülkelerde de kölelik vardı. Kaynaklar, İranlıların harp yoluyla sahip oldukları Türk esirleri hediye olarak Bizans hükümdarlarına gönderdiklerinden bahseder. Araplarda da kölelik yaygındı. Savaş ve baskın yoluyla elde edilen esirleri veya Habeş ve civarı vahşi kabilelerden satın aldıktan kimseleri köle olarak kullanırlardı. Hükümdarlar nezdinde binlerce köle bulunurdu. Asiller arasında köle satın alarak hediyeleşmek âdetti. Gelinlere me-hir olarak da köle verilmekteydi. Arabistan'da esir tüccarlarının gelip köle ticareti yaptıkları pazar ve panayırlar vardı. Ku-reyş'in başlıca ticaret yollarından birisi de köle ticareti idi. Araplar arasında meşhur bir diğer köle cinsi de "Kan"lardı. Romalı-lardaki serfler gibi ziraatle meşgul olurlar, arazilerle birlikte satılırlardı. Araplar, cariyelerin (köle kadınların) çocuklarını da köle kabul ederlerdi.
O dönemlerde ilahi dinler kölelik hususunda fazla bîr değişiklik yapmamıştır. Kilisenin yer yer köle istihdam ettiği görülmüştür. Kilisenin etkisiyle Avrupa'da bütün devlet adamları köleliği himaye etmiş, hırsızlığa ve dilenciliğe mani oluyor diye faydalı olduğunu bile ileri sürmüşlerdir.
Kölelik ve köle ticareti İle ilgili esaslı düzenlemeler İslâmiyet'le olmuştur. İslâm, savaşlarla gelen köleleşmeyi tabiî karşılamış, onun dışındakileri bertaraf etmeye çalışmıştır. Fetihlerle raüslümanlarm eline pek çok esir geçmiş, bunlar savaşçılar arasında bölüşülmüştür. Bazan bir müslü-man süvarinin hissesine çeşitli savaşlarda yüzlerce esir düşerdi. Dört Halife döneminden sonra sayıları oldukça çoğalan esirler, genellikle bölüşülmeden toptan satılırdı. Satış bazan üç ay, hatta Endü-s'deki bir savaştan sonra olduğu gibi altı ay sürmüştür. Hatta bazan savaşçılara düşen esir sayısı oldukça fazla olduğundan, onlara bakmaktan aciz kaldıklarında satarlardı.
Bazı valiler, özellikle Afrika, Türkistan ve Mısır valileri, yönettikleri vilayetlerin haracından belirli bir bölümünü esir île öderlerdi. İslâm'a göre de, kölenin sahibi onu kendi hizmetinde tutmak, satmak yahut azâd etmek haklarına sahipti. Ancak, daha ziyade azâd etme yolunun tercih edildiği görülür. Nitekim köle azâd etmek bazı günahlardan kurtulmaya da vesileydi. Peygamberimiz "köleleri güçlerini aşacak şeylerle mükellef tutmayınız, siz ne yerseniz, kölelerinize de o yemekten veriniz" buyurarak kölelere şefkat ve merhametle muamele etmeyi tavsiye etmiştir. Hatta kölelerin serbest bırakılması için hazineden onlara borç para verilerek yardım edilmesini emreden de O'dur.
Osmanlılar döneminde savaşlarla elde edilen esirler genellikle satılmışlardır. Ardından Sudan ve diğer Afrika ve Asya ülkelerinden esirler alınıp satılmıştır. Ancak, Osmanlılar İslâm kültürünün etkisiyle kölelerine Avrtıpa ^ve Romalılar gibi
davranmamışlar, köleleri eğitip devlet hizmetinde çalıştırmışlardır. Osmanlı devlet adamları arasında sadrazamlığa kadar yükselen köle torunları vardı.
Köle ticareti, yeni dünyanın, yani Amerika'nın keşfiyle Avrupalılar arasında daha da hızlandı. Lakin bu siyah köle ticaretiydi. Yeni dünyanın geniş topraklarını işlemek, madenlerinden yararlanmak için büyük miktarlarda işgücüne ihtiyaç hissedilmiş, bu maksatla köle tüccarlarının dikkati, yeni yeni keşfedilmeye başlanan Afrika'ya yönelmiştir. XV. asırdan itibaren milyonlarca Afrikalı köle, başta Amerika olmak üzere pek çok ülkeye götürülüp satılmıştır.
Köle ticareti ilk önce 1792'de Danimarka tarafından yasaklanmıştır. 1807'de İngiltere onu izlemiştir. Türkiye'de ise, ancak Tanzimat'tan sonra yasaklanmıştır. Amerika 1808'de köle ithalini yasaklamış* sa da, iç savaşa kadar köleliğe engel olamamış, Kuzey-Güney savaşlarından sonra ancak kaldırılmıştır (1865). Ama yer yer köle ticareti devam etmekteydi. Köle ticaretinin bütün ülkelerde yasaklanması ancak Birleşmiş Milletlerin "Köleliğin, köle ticaretinin ve köleliğe benzer kurum ve uygulamanın kaldırılması sözleşmesV'vı kabul etmesiyle mümkün olabilmiştir (7 Eylül 1956).
İzzet ER Bk. Sömürgecilik.
İslami Okul Okulların En Önemlisi