Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kozmos - İslami Bilgiler - 51. Sayfa

 

KOZMOS

 

Yaratılmış olan varlıkların tümü, algı alanımız ve kavrayış gücümüzün erişip ku­şatabildiği düzenli ve uyumlu bir bütün içindeki tüm yaratıklar, atom çekirdeğin­den gökcisimlerine (ve en kaba biçimiyle maddeden, en latif düzlemdeki meleğe) varıncaya dek uzayın (ve zamanın, uzay ve zaman Ötesinin) bütünü kozmos ola­rak adlandırılır. Bu tanım, Batı düşüncesi­nin çizdiği kozmos şemasından daha kap­sayıcıdır. Gerçekten de, çağdaş düşünce­de, düzenli ve uyumlu bir bütün olarak dü­şünülen, kavranabilen maddeyle dolu uza­yın tümü olarak tanımlanmakta; madde ötesi dışta tutulmaktadır.

Günümüzde, kozmosun bu dar çerçeve içinde tutulmasıyla da kalınmamış, kavram ayrıca bir bölümlenmeye uğratılarak 'dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü* biçi­minde alınıp bütün yıldızları galaksileri, kümeleri, gazları ve bulutlan içeren, o ka­darla kalan bir alanla sınırlandırılmıştır. Dünyamızı da içine alan doğa bütünlüğü ise, Fransızca'da Unİvers, İngilizce'de Universe, Almanca'da Unİversum ya da Welt/Weltall kelimeleriyle anlatılır ol­muştur. Bu adlandırma açısından bir yak­laşımda bulunduğumuzda kozmos'un ah-şılagetdiği üzere kainat kelimesi yerine âlem sözcüğüyle karşılanması daha uy­gun görünmektedir. Çünkü, Kainat, -yu­karıdaki yaklaşım çerçevesinde Uni-vers'in karşılı olmaktadır. (Yeni Türkçe-de kullanılan evren kelimesi ise, her iki anlamda da kullanılmaktadır)

Kozmos kavramı çevresindeki bu tutum bilimsel bir zorunluğun sonucu olmaktan çok, ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. Üstün bir varlık olan insanı en geniş kap­samı içinde varlıklarla birlikte irdeleme yönteminin doğurduğu bir kavram olan kozmos, yaratıcının (ve haliyle de insa­nın) dışlanması temeline oturmuş bulu­nan Batı'nınpozitivist/rasyonalist kafa ya­pısının bu doğrultudaki yaklaşımları so­nunda ve böyle bir yaklaşıma elversin di-yedir ki, 'dünyamız dışındaki doğa bütün­lüğü' düzlemine oturtulmuş ve öylece ta­nımlanmıştır.

Bu çerçeve içinde kozmos, sınırları belir­lenemeyen bir fiziksel sistem olarak ele alınır. Dolayısıyla maddi düzlemde ne ol­duğu ve nasıl oluştuğu noktası üzerinde durulur. En yeni teoriye göre, kozmos başlangıçta tek bir bütün halindeydi. Bü­yük bir patlama olmuş ve bu patlamayla birlikte kozmos oluşmaya başlamıştır. Ni­tekim teoriye göre başlangıçta, kozmos, sıcaklığı arkasında 16 tane sıfır konularak

ifade edilen bir (1) sayısının ifade ettiği yükseklikte, proton, nötron, pozitron ve nÖtrino gibi temel parçaaklardan oluş-muş olağanüstü ve sonsuz yoğun bir or­tamdır. Madde yoğunluğu yerine eşdeğer enerji yoğunluğunun bulunduğu bu or­tamda gerçekleşen büyük patlama üzeri­ne 10 saniye gibi bir zaman içinde sıcaklık dokuz sıfırlı bir rakama inmiş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekler oluştur­mak üzere birleşmeğe başlamışlardır.

Bu birkaç dakikalık olay sırasında nöt­ronlar, protonlar tarafından çekilerek, yo­ğunluğu büyük döteryum oluşmuş, ardın­dan bir tepkimeler zinciri başlayarak hid­rojen ve helyum gazları ortaya çıkmıştır. Yüzde 25 helyum, yüzde 75 hidrojen ve az miktarda da döteryum gazından olu­şan ve bir yıldız çekirdeğini andıran bu mat yapı, bir milyon yıl boyunca foton ya-yıhmına da elvermeksizin soğumaya yüz tutmuş ve sonuçta sıcaklık 3000°C'a, yo­ğunluk ise 1000 atom/cm3 'e düşmüştür. Yoğunluk ve sıcaklıktaki bu düşme sonun­da 'ışınım'olayı başlamış; maddenin ener­jiye baskm çıkmağa başladığı bu evrede ışınım yoluyla uzaya yayılan madde, kütle çekimi etkisinin kuvvetiyle kümeler oluş­turur olmuştur. Yıldız Çağı diye adlandırı­lan bu süreçte gökadalarının ve yıldızların oluşumu gerçekleşmiştir. Büyük patlama kuramına göre, patlama olayının uzantısı olarak kozmos, halen genişleyen bir yapı belirtmektedir. Ancak, kozmozda bulu­nan kütle çekim kuvveti bu genişlemeyi yavaşlatmakta ve dengelemektedir. Yo­ğunlukta da, ısı gibi, zaman içinde düşme­ler sürüp gitmektedir. Şu var ki, yoğunlu­ğun belli bir düzeyde sürüp gitmesi duru­munda, kütle çekim etkileşimi sonucu ge­nişleme, bir süre sonra duracak ve koz-mosda çöküntü başlayacaktır. Bu açıdan

'yoğunluk', kurama dayalı olarak oluştu­rulan senaryolar için büyük bir önem taşı­makta ve 'kritik yoğunluk' sayısına göre değerlendirmeler yapılmaktadır. Ortala­ma yoğunluk ' kritik nokta* dan büyük olur­sa, çökme; küçük olursa sürekli genişle­me sözkonusudur. Küçük yoğunluk duru­munda açık, büyük yoğunluk durumun-daysa kapalı bir özellik kazanan kozmo­sun (genel izafiyet teorisinde öngördüğü, fotonların madde ortamında uzay-zaman eğrileri üzerine hareket edişi doğrultusun­da) salınım yapan bir kozmoz olduğu var­sayılır. Yoğunluğa bağlı olarak ya (artış halinde) çökme ya da (azalma durumun­da) dağılma sonucuna götüren bu 'Geniş­leyen Evren Teorisi'nin genel geçer bir açıklama olarak benimsenmesi üzerine 'Durağan Hal' teorisinin dayandığı ilke­lerden biri olan 'evrenin ortalama yoğun­luğu değişmezdir' görüşü terkedilmiştir. Bu teorinin en ilgi çekici yanı, genişleyen kozmosda yoğunluk azaldıkça, sürekli bir biçimde madde yaratılarak yoğunluğun dengelendiği görüşüdür. 'Genişleyen Ev-ren Teorisi'nin kozmosda yaratılmayı dev­re dışı bırakmasına karşılık, fiziğin temel yasalardan biri olan madde ve enerjisinin korunumunauygun düşmediği gerekçesiy­le terkedilen 'Durağan Hal Teorisi' de kozmosun başlangıçsız ve sonsuz olması gibi bir sonuca götürmektedir.

Bu yolla oluştuğu varsayılan kozmozun, yapılan gözlemlere dayanılarak, bizimki­ne benzeyen galaksilerle dolu olduğu sa­nılmaktadır. Uzayda yüzlerce, hatta bin­lerce galaksinin oluşturduğu yığınlar bu­lunmaktadır. Kütle çekim kuvvetleri bu galaksilerin en parlak olanlarını merkez­de toplamış, daha sönük olanlarsa yığınla­rın dış bölümlerinde yeralmışlardır. Bu galaksilerden bir bölümü çekirdek, disk, ayla ve sarmal kolları bulunan "sarmal ga­laksiler"; diğer bölümüyse, elipsoit ya da küre biçiminde topluluklar oluşturan yıl­dızların oluşturduğu 'eliptik galaksiler'-dir. Ayrıca bu ayrımın dışında kalan 'dü zensiz galaksilerdin de varlığı sözkonusu edilmektedir. Bunlara da'bulutsu' adı ve­rilmektedir. Sarmal bir gökada olan sa-manyolu, 2 milyon ışık yılı ıızakliğındaki yine sarmal bir galaksi olan Andromeda ve daha 18 kadar galaksi, dünyamızın da içinde bulunduğu 'Yerel Küme' diye ad­landırılan yığını oluştururlar. 2 Milyon ışık yılı genişliğindeki bir bölgeyi kapla­yan 'Yerel Küme'nin ötesinde, yığının ça­pının birkaç katı uzaklıkta diğer galaksi ler bulunur. Uzaya hangi doğrultudan ba­kılırsa basılsın, uzağa gidildikçe sönükle-şen ve gözlemlenmesi güçleşen galaksiler ve bunların içinde yer aldığı yığınlar gözle­nir. Daha uzak bölgelerdeyse, 'kuvazar'-lar yer alır. Bu yıldızımsı cisimlerden bin­lercesi belirlenmiştir.

DünyamızmiçindebulunduğuSamanyo-lu galaksisi içinde 12 basamaklı sayılarla anlatılan sayıda yıldızın bulunduğu yüz-bin ışık yılı çapındaki bir küre biçiminde­dir. Güneş, Samanyolu içindeki bu yıldız­lardan yalnızca biridir. Çevresindeki geze­genlerle birlikte Güneş Sistemi'ni oluştu­rur. Günümüzde Güneş'in uydusu dokuz gezegenin varlığı bilinmektedir. Bunlar­dan Merkür ve Venüs, Yeryüzüne göre Güneş'e daha yakın, diğerleri İse, yakın­lık sırasıyla Merih, Jüpiter, Satürn, Ura­nüs, Neptün ve Plüton olup, daha uzaktır­lar. Yer'ingüneşten uzaklığı 500 ışık sani­ye olup, bu uzaklık Astronomi'de 'Gök bi­rimi' olarak anlatılmakta ve 'AU' kısalt­masıyla gösterilmektedir. Güneş sistemi­nin en uzak gezegeni olan Neptün, Gü­neş'e 40 AU uzaklıktadır ki, bu da yakla-şık 5,5 ışık saati tutmaktadır. Aynı uzak­lık Yer ile Güneş arasında 8 ışık dakikası; ay ile yer arasında İse, yalnızca, yaklaşık 1,5 ışık saniyesîdir.

Görüldüğü üzere, kozmos, günümüz bi­lim anlayışında -artık, yalnızca- bir fizik­sel olgu olarak değerlendirilmektedir.'-Dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü' sı­nırlamasıyla hem 'Kozmos ve Dünya' do­layısıyla 'Kozmos ve İnsan' ilişkisi dışlan­makta ve hem de olay bütünüyle 'doğa* perdesiyle perdelenmesi gibi bir eğilim içinde bulunulmaktadır. Başlangıçta as­tronomi (daha önceleri de astroloji) bili­minin çerçevesi içinde yalnızca bir 'tanı­mak ve bilmek için araştırma' konusu ya­pılan kozmos, pozitivist/rasyonalist anla­yışın egemenliğinin ardından fiziksel bir olay olarak irdelenince, (astrolojinin as­tronomiye dönüşmesi örneği) kozmolog-rafyadan dönüşmeyle oluşan kozmoloji­nin alam içine sıkışarak kozmogoni, uzay fiziği ve evren kimyası adlı disiplinlerin de yardımıyla 'sıradan bir şey* durumuna in­dirgenmiş olmaktadır.

Bu, doğrudan doğruya 'ideolojik* bir tu­tum olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu tutumla hem insanın kozmos içindeki yeri gözden kaçırılmakta, hem kozmosla olan ilişkisinin kesilmesine çalışılmakta; hem de bunların doğuracağı sonuç olarak 'yaratıcı' ve 'yaratılış' kavramları dışlan­mış olmaktadır. Rasyonalizm -Poziti­vizm- Materyalizm zincirinin oluşarak İn­sanlığın boynuna dolanma sürecinin he­deflendiği 'Yaratıcısız Kozmos' ve 'Birba-şına Olan İnsan' olgularını yapılandırma doğrultusundaki yönelimi güdümleyen 'i-deolojik' tutumunun tutumun gerçekleş­tirdiği bir yaklaşım biçimidir bu.

Başlangıçta, ' dünya* nm kozmosla olan 'göbek bağı' kesilmiş, Kopernik eliyle bu

ikisi birbirine yabancılaştırılmıştır. 'Dün­yanın çevresinde dönen Güneş' kanısının yerine, 'Güneşin çevresinde dönem Dün­ya' düşüncesi yerleştirilmekle, Yeryüzü ve dolayısıyla insan, kozmos içindeki seç­kin ya da belirgin konumunu yitirerek, 'sı­radan' bir kimliğe indirgenmiştir. Ardın­dan, kozmos 'fiziksel bir bütün' olarak alı­nınca seçkin konumunu yitirmiş duruma düşürülmüş de bulunsa, zamanın bir ye­rinde 'kozmik bir açılım'a yönelebilecek olan insana kozmosun kapılan da kapatıl­mıştır. İnsan, şu uçsuz, bucaksız akıp gi­den kozmos içindeki sayısız yıldız yığınla­rından birinin içinde bulunan bir saman-yolu içindeki sistemlerden bir güneş siste­minin yalnızca bir uydusu olan bir geze­gende, her çeşit bağdan ve İlgiden kopuk, yalnız basma kalakalmıştır. Çevresindeki tüm oluşlar ise, hiçbir gizemi bulunma­yan birer fiziksel ve kimyasal olay; belki matematik düzen içinde bîr kendiliğin­den akıştır artık. İnsansız bir kozmos, koz-mozsuz bir insan, eşittir, insan olmayan bir insan demektir. İnsanın aslında koz­mosa yabancılaşmakla kendi kendine ya­bancılaşmıştır.

Oysa bu yere gelinmeden önce insan, kozmosla birlikte vardı. Kendi kimliğinin uzantısını kozmosun derinliği içinde araş­tırarak yakaladığı sırların ışığında tanıma çabası içindeydi. Kozmosa bakış biçimiy­le kimliği de belirleniyor; kozmosu yo-rumlayışı kişiliğini oluşturuyor ve ona bir dünya-görüşü, bir yaşam anlayışı kazandı­rıyor, böylece seçkinleşiyor, İnsanlaşıyor-du. Kozmos ve insan içice anlam kazanı­yordu. İstisnasız tüm felsefi düşüncelerin ilk adımlarını hep 'kozmos'a yönelik ola­rak atmış olmaları, kendilerini kurarken 'ilkellerini belirlemek üzere 'kozmos-in-san' ikilisinin ilişkisinden yola çıkmaları

bunun göstergesi ve kozmostan soyutlan­mış olan günümüz insanının biçareliği de olayın negatifinden belirlenmesinde başlı­ca tutamaktır.

Bir arayış, insanın kendim ve yaratıcısı­nı, konumunu ve varacağı yeri arayış ala­nı olan kozmoz, şimdi, yalnızca fiziksel bir sisteme İndirgenmişse, bunun sorum­lusu da yine insandır. Arayışı sırasında ba­şına buyruk olmak isteyişi, kendince oluş­turduğu 'ilke'leri temel alarak kendi koz­mosunu tanımlamaya kalkışması, kendi dışından saydığı kimi aydınlıklara gözleri­ni kapaması, Allah'ın gönderdiği gerçek­lerle yarışmak istercesine gerçeği kendin­ce araştırmaya kalkışıp, edindiklerini bi­rer ilk 'ilke' sayarak kozmosu buna göre anlamlandırmaya ve biçimlendirmeğe kal­kışması Kopernik-öncesi dönemde kimi sapkınlıklara yol açtığı gibi, sonrasındaki gelişmelerde de bugün karşı karşıya kaldv ğı büyük felaketlere yol açmıştır. İnşama olayların akışına bakarak yaptığı kendi yo­rumlarını 'kesin gerçek' sayıp, formülleş-t irdik t en sonra 'değerler alanı'nı buna gö^ re düzenlemeye çalışma eğilimi, onu baş­langıçta kimi 'ilkelerine' dayalı kozmos ve insan açıklamalarına kavuşturmuş olsa da, sonunda, büyük bir yitiğin kucağına at­mıştır. İnsanın, evreni kendince biçimlen­dirip onun üzerinde egemenlik kurma çır­pınışının ürünü olarak ortaya çıkan bir yi­tiktir bu.

Çağın bunalımları içindeki insanın ken­dini kurtarabilmesi, kendini yeniden ko­numlandırmasına bağlı görünmektedir. Yaratılışındaki seçkinliğine ve kendisine musahhar kılınmış doğanın bu özelliğine ilişkin bilincine karşın, kozmostaki'halife­lik' sıfatından yoksun bırakılınca, bilincin­de olmaksızın da olsa, elinden alınmış bu­lunan bu meşru egemenlik hakkım başka yoldan ele geçirebilmek için evrenin mut­lak yönlendiricisi, güdücüsü olmak gibi bir yetkiyle donanmanın ihtirasına gir­miş; kozmik bağlantılarının kopmuş bu­lunması dolayısıyla da neyi ele geçirebilir-se kâr olduğunu sanacak bir günü birlikli-ğe tutuklanmıştır. Eğer, kendini yeniden konumlandırırsa, kozmostaki yerini belir­leyerek kozmosla yeni bir iletişim içine gi­rebilirse, doğaya yaklaşımı kesinlikle in-sanlaşacak, çevresiyle İlişkileri yeniden düzenegirecek, benliği bunların uzantısıy-la yeniden biçimlenecek ve 'sorumlu bir kullanıcı ve yönetici' olarak kozmos için­deki tutumunu yeni baştan düzenleyecek­tir. Bunun için, ilkin, çok eski insanların bile farkına varmış bulunduğu gerçeğe, kozmosun kalbinin dünya olduğu, yaratılı­şın 'insan'ı amaçladığı ve insan için ger­çekleşmiş bulunduğu gerçeğine dönüş ya­pılmalıdır. Kozmolojinin son belirlemele-riyle ulaşılan 'hangi noktasından bakılırsa bakılsın, kozmosun tüm yapısının aynı bi­çimde görüleceği' ve 'uzayda kozmosu temsil için seçilecek noktalardan tümü­nün eşdeğer bîr işlev ve özellik içinde bu­lunduğu' verileri de, herhangi bir yıldız sistemini ya da sistem içindeki herhangi bir gezegeni odak almanın sonuçta bir fark doğurmayacağını açıkça ortaya koy­maktadır. Güneş sistemi diye bilinen siste­min merkeziolarakGüneş de ahnsa, Mer­kür de alınsa, Dünya da alınsa, değişen hiçbir şey olmayacak, hepsi birbirinin çev­resindeki dönüşünü yine sürdürecek, yıl­lar yine 365/6 gün, mevsimlerin sayısı yi­ne dört, bir gün yine 24 saat olacak ve ay ve güneş tutulmaları, kuyruklu yıldız gö­rüntüleri yine şimdiki gibi sürüp gidecek­tir. Değişen tek şey birilerinin Güneş Sis­teminin merkezi olarak güneşi alıp, onu da dağınık bir uzayda bir yıldız yığınının bir üyesi sayması yerine, bir başkasının Güneş sisteminin merkezine Dünya'yı oturttuktan sonra, bu sistemi Yer Küme­sinin merkezinde sayması ve Yer Kümesi­ni de kozmosun odak noktasına oturtma­sı olacaktır. Yani, kozmolojik, astrono­mik, fizik bakımlardan -hesaplamalar da dahil- hiçbir şeyde bir değişme olmaya­cak, ama insan özkonumuna oturacağı için, Rasyonalist-Pozitivist- Materyalist düşünce sürecinde kendini yitirerek bir çıkmaz içinde bunalıma düşmüşlük sona erecek; sorumluluğunun bilincine varan insanoğlu tüm kozmosla birlikte yaşamım ve kafa yapısını da yeni baştan yorumla­mayla kurarken ayrıca kozmosun derinli-ğiyle alışveriş içinde bir gönül edinecek, böylece anlam kazanan yepyeni bir yaşam içinde sükûnet ve tatmine kavuşacaktır. Çünkü, yaratıcıyı tanıyacak, yaratılışı algı­layacak, yaşamın buradaki geçiciliğini ve bu dünyanın ötesinde de sürüp gideceği kavrayacaktır.

İslam'ın konuya bakışma gelince, Kur'an-ı Kerim'de 'kainat*sözcüğüne ve­ya eşdeğer bir kavrama rastlamam akta­yız. Bu kavramın tslam Literatürüne giri­şi, m iislürn anların felsefeyle tanışmalany-la birlikte başlar. Felsefenin yorumlamay­la biçimlendirerek kanıtladığı Kozmos'u İslam'ın öğretileriyle düzeltmek, yeniden düzenlemek ve ötekilerin yanlışlarını gös­terip, yanılgılarını belirlemek üzere bu kavram gündeme getirilmiştir. Hatırla­mak gerekir ki, 'kozmos', felsefeye de, sı­radan bir gökyüzü araştırması, bir merak konusu olarak değil, doğrudan doğruya varlığa ve yaşama bakış, bunları yorumla-yışgereksinmesiyle girmiştir. Belirledikle­ri ilk ilkelerinin ışığında, filozoflar, savla­rını geçerli kılmak, tutarlı bir eksene oturtmak için bu ilk ilkeler açısından kozmosa bakmış, öylece yorumlayarak dü-     Köle ticareti ilk çağda başlayıp 19. asirso-şüncelerinibütünleştinneninyollarınıara-     nuna kadar devam etmiştir, mışlar ve bunun sonucunda da 'Kozmos'       Kölelik ve köle ticareti çok eslâ devirİer-gündemin değişmez maddesi, felsefelerin     den beri mevcuttur. Köleliğin genellikle vazgeçilmez öğesi olmuştur. Çünkü her     zengin toplumlarda, artan iş gücü ihtiyaa-niçin, nasıl, neden' sorusunun yanıtı an-     m karşılamak ve ağır işleri gördürmek cak bütün içinde aranırsa bulunacak ve     amacıyla başka ülkelerden köle satın ahn-bütüne onaylatıl*rsa geçerlilik kazanacak-     ması tarzında ortaya çıktığına dair telakki-tır. Bîr bakıma, kozmos, belirlenen ilk il-     nin bütün toplumlar için geçerlilik yönü kelerin irdeleme zemini, doğrulanma or-     yoktur. Aynı şey, bir kısım insanların ken-tamı olarak işlev vermiş; böylesine bir İş-     dilerini üstün görüp ağır ve zor işleri yap-levle her gündemde yer almıştır. İlk ilkele-     maya yabancı ve kendilerinden olmayan rin sistematize edilerek düşünce düzenle-     kimseleri layık görme düşüncesinin köleli-rinin kurulabilmesi bir 'fikri kozmos' oluş-     ğe ve köle ticaretine imkân hazırladığı id-turalabilmesiiçin, bir yöntem olarak, koz-     diası için de söz konusudur. Tarihî eser-mos hep 'başvuru çerçevesi' olarak kulla-     ler, koleliğibaşlıcaşunedenlerebağlamiş-nılmıştır. Diğer düşünce ve inançlar da yi-     lardır:

ne kozmik bir kaynakla ilişkilendirilerek,

1- Savaşlar: Yakın zamanlara kadar, ta* böylece, herbirinin yaşama geçirilmesi- rihte, genellikle mağlup milletler galip nin yolları aranmıştır.                                   mİlletlertarafındanköleleştİrilmis^ erkek-

Kur'an-ı Kerim'de ya 'alemler', ya da     let köle, kadınlar cariye kabul edilmiştir, 'tüm şeyler' ifadeleri yer alır. Ya da daha     

 2- Büyük suç işlemek: Bazı toplumlarda açık bir anlatımla 'yedi gök ve yer ve bun-     hırsızlık, zina ve katil (adam öldüume) gü-ların arasındakiler ve içindekiler' sözko-     bi büyük suçlan işleyenler ceza ataraJckö* nusu edilir. Bunun sebebi Kur'an-ı Ke-     Ieleştİrilmişlerdir.             

rim'in yaklaşımında yaşamı anlamlandır-

3- Borçlu olmak: Borcunu ödenekten inak, ya da bütünleştirmek için Kozmos aciz olanlar alacaklının kölesi ölut, onwa ya da benzeri bir kavrama, böyle bir kav- hizmetindebulunurveyaonamenfaatsağ' ramın belirlediği bir ortama ihtiyaç bulun- layan bir işte çalışmak mecburiyetindeka-mamış olmasıdır.                                         lirdi.

Zübeyr YETİK     

 4- Fakirlik: Fakir olanlar bazı zorunlu ih-

Bk. Kozmoloji.                                             tîyaçlarım karşılamak için -muhtemelen

belirli bir süre- kendilerini köle olarak sa-

KÖLELf K                                                  tarlardı. Aynı nedenle koyu pederşahî (a-

taerkil) aileler yoksulluktan kurtulmakve-

Bir kurum olarak kölelik, genel anlam-     ya ailenin malî yükünü hafifletmek için de da, bir kişiye bir diğerinin üzerinde sahip-     erkek çocuklarını köle olarak satarlardı, lik hakkının verildiği mülkiyet türüdür.          

 5- Köle asıllı olmak: Bir zamanlar, köle

Çeşitli nedenlerle temel hak ve hürriyet-     kadının (cariyenin) çocuğu, babası hür bi-leri ellerinden alınan insanların belirli yer     le olsa, köle kabul edilirdi, ve pazarlarda her hangi bir mal-tneta gibi    

  6- Hakim devlete Ödenecek vergiyi öde-alınıp sarılmasına ise köle ticareti denir,     yememdk: Özellikle İslâm ülkelerinde yi*-

şayan gayr-i müslİm unsurlar vermekle mükellef oldukları "Cizye"yi ödemekten aciz olduklarında çocuklarını cizye muka­bili esir-köle olarak hükümete takdim ederlerdi.

.7- Modern teknik ve keşiflerle artan iş­gücü ihtiyacını karşılamak: Daha ziyade coğrafi keşiflerden ve buharlı makinala-nn icadından sonra ortaya çıkan iş gücü ihtiyacını karşılamak buharlı makinaların ağır iş kollarına eleman bulmak maksadıy-le yabancı ülkelerden köleler satın alın­mıştır.

Tarihî bilgilerimize göre, kölelik Yunan­lılar, Yahudiler, Romalılar ve Araplar nezdinde oldukça yaygındı. M.Ö. IV. ve V. asırlarda Atina diğer şehirlere oranla bîr medeniyet merkezi halini alınca, ağır ve yorucu işlerde çalıştırılmak üzere Trak­ya, Suriye, Mısır ve diğer bazı Asya ülkele­rinden köleler satın almışlardır. Yunanlı­lar, fazla olmamak kaydıyle, aynı ihtiyaç­lar nedeniyle kendi vatandaşlarını da köle olarak istihdam etmişlerdi.

Bir mîllet olarak ortaya çıktıktan sonra Yahudiler arasında iki çeşit kölelik söz ko­nusu idi. Bİri, büyük suç İşleyen veya bor­cunu ödeyemeyen İsrailoğulları, diğeri ya­bancılardan alınanlardı. Birincilerin sos­yal mevki ve itibarı diğerlerinden yüksek­ti. Yabancı köleler, ister savaş yoluyla İs-railoğullarının hakimiyeti altına giren mil­letlere mensup olsunlar, isterse para ile satın alınmış olsunlar, her türlü temel hak ve menfaatlerden mahrumdular.

Romalılarda kölelik çok eski tarihler­den beri yaygındı. Kölelik fetihler nede­niyle devamlı gelişme göstermiştir. Sayıla­rı yüzbinleri bulmuştu. İmparatorluk zir­vedeyken büyük devlet adamlarından her birinin binlerce kölesi olduğu gibi, feer Romalıya da üç köle düşüyorduABunlann çoğu az evvel söylendiği üzere fetihlerden elde edilen harp esirleri veya çocuklardı. Esir pazarı denilen özel yerlerde satılırlar­dı. Satılmayanlardan azami istifadeyi sağ-lamakiçin köleler efendilerinin gösterece­ği her işte çalıştırılır, en ufak bir hataları yüzünden şiddetli işkencelere maruz ka­lır, kırbaç altında İnim inim inlerlerdi. Ya­hudiler arasında olduğu gibi Romalılarda köleler iki gruba ayrılmış değildi. Hepsi aynı muameleye tabi idiler. Zaman za­man kanunlarla kölelere uygulanacak mu­ameleler konusunda bazı düzeltmeler ya­pılmışsa da, efendilerine bağlılıklarında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.

Diğer ülkelerde de kölelik vardı. Kay­naklar, İranlıların harp yoluyla sahip ol­dukları Türk esirleri hediye olarak Bizans hükümdarlarına gönderdiklerinden bah­seder. Araplarda da kölelik yaygındı. Sa­vaş ve baskın yoluyla elde edilen esirleri veya Habeş ve civarı vahşi kabilelerden sa­tın aldıktan kimseleri köle olarak kullanır­lardı. Hükümdarlar nezdinde binlerce kö­le bulunurdu. Asiller arasında köle satın alarak hediyeleşmek âdetti. Gelinlere me-hir olarak da köle verilmekteydi. Arabis­tan'da esir tüccarlarının gelip köle ticare­ti yaptıkları pazar ve panayırlar vardı. Ku-reyş'in başlıca ticaret yollarından birisi de köle ticareti idi. Araplar arasında meşhur bir diğer köle cinsi de "Kan"lardı. Romalı-lardaki serfler gibi ziraatle meşgul olur­lar, arazilerle birlikte satılırlardı. Arap­lar, cariyelerin (köle kadınların) çocukla­rını da köle kabul ederlerdi.

O dönemlerde ilahi dinler kölelik husu­sunda fazla bîr değişiklik yapmamıştır. Ki­lisenin yer yer köle istihdam ettiği görül­müştür. Kilisenin etkisiyle Avrupa'da bü­tün devlet adamları köleliği himaye et­miş, hırsızlığa ve dilenciliğe mani oluyor diye faydalı olduğunu bile ileri sürmüşler­dir.

Kölelik ve köle ticareti İle ilgili esaslı dü­zenlemeler İslâmiyet'le olmuştur. İslâm, savaşlarla gelen köleleşmeyi tabiî karşıla­mış, onun dışındakileri bertaraf etmeye çalışmıştır. Fetihlerle raüslümanlarm eli­ne pek çok esir geçmiş, bunlar savaşçılar arasında bölüşülmüştür. Bazan bir müslü-man süvarinin hissesine çeşitli savaşlarda yüzlerce esir düşerdi. Dört Halife döne­minden sonra sayıları oldukça çoğalan esirler, genellikle bölüşülmeden toptan satılırdı. Satış bazan üç ay, hatta Endü-s'deki bir savaştan sonra olduğu gibi altı ay sürmüştür. Hatta bazan savaşçılara dü­şen esir sayısı oldukça fazla olduğundan, onlara bakmaktan aciz kaldıklarında sa­tarlardı.

Bazı valiler, özellikle Afrika, Türkistan ve Mısır valileri, yönettikleri vilayetlerin haracından belirli bir bölümünü esir île öderlerdi. İslâm'a göre de, kölenin sahibi onu kendi hizmetinde tutmak, satmak ya­hut azâd etmek haklarına sahipti. Ancak, daha ziyade azâd etme yolunun tercih edildiği görülür. Nitekim köle azâd et­mek bazı günahlardan kurtulmaya da vesi­leydi. Peygamberimiz "köleleri güçlerini aşacak şeylerle mükellef tutmayınız, siz ne yerseniz, kölelerinize de o yemekten veriniz" buyurarak kölelere şefkat ve mer­hametle muamele etmeyi tavsiye etmiş­tir. Hatta kölelerin serbest bırakılması için hazineden onlara borç para verilerek yardım edilmesini emreden de O'dur.

Osmanlılar döneminde savaşlarla elde edilen esirler genellikle satılmışlardır. Ar­dından Sudan ve diğer Afrika ve Asya ül­kelerinden esirler alınıp satılmıştır. An­cak, Osmanlılar İslâm kültürünün etkisiy­le kölelerine Avrtıpa ^ve Romalılar gibi

davranmamışlar, köleleri eğitip devlet hiz­metinde çalıştırmışlardır. Osmanlı devlet adamları arasında sadrazamlığa kadar yükselen köle torunları vardı.

Köle ticareti, yeni dünyanın, yani Ameri­ka'nın keşfiyle Avrupalılar arasında daha da hızlandı. Lakin bu siyah köle ticaretiy­di. Yeni dünyanın geniş topraklarını işle­mek, madenlerinden yararlanmak için bü­yük miktarlarda işgücüne ihtiyaç hissedil­miş, bu maksatla köle tüccarlarının dikka­ti, yeni yeni keşfedilmeye başlanan Afri­ka'ya yönelmiştir. XV. asırdan itibaren milyonlarca Afrikalı köle, başta Amerika olmak üzere pek çok ülkeye götürülüp sa­tılmıştır.

Köle ticareti ilk önce 1792'de Danimar­ka tarafından yasaklanmıştır. 1807'de İn­giltere onu izlemiştir. Türkiye'de ise, an­cak Tanzimat'tan sonra yasaklanmıştır. Amerika 1808'de köle ithalini yasaklamış* sa da, iç savaşa kadar köleliğe engel ola­mamış, Kuzey-Güney savaşlarından son­ra ancak kaldırılmıştır (1865). Ama yer yer köle ticareti devam etmekteydi. Köle ticaretinin bütün ülkelerde yasaklanması ancak Birleşmiş Milletlerin "Köleliğin, kö­le ticaretinin ve köleliğe benzer kurum ve uygulamanın kaldırılması sözleşmesV'vı kabul etmesiyle mümkün olabilmiştir (7 Eylül 1956).

İzzet ER Bk. Sömürgecilik.