Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Laiklik - İslami Bilgiler - 1. Sayfa

LAİKLİK

 

Laiklik, din ve dünya otoritelerinin, bir­birlerinin faaliyet alanlarına karışmadan, kendilerine mahsus haklarını, görevlerini ve yetkilerini kullanabilmelerine imkan veren siyasal-yönetsel sistem ilkesidir. La­iklik, laik (laique-laicus) kelimesinden gelmekte olup "avam", "ahali", "ruhban" sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan düşün ve yaşam biçimini ifade etmek için kullanı­lan bir deyimdir. Bu kavram önüne bazı isimler getirilerek sıfat olarak kullanıl­makta ve laik toplum, laik devlet, laik sis­tem gibi tanımlamalar yapılmaktadır. Es­ki Yunan toplumunda sıradan halk kesi­mini ifade eden laik kavramı, Hıristiyan Batı dünyasının toplum yapısında Kilise örgütünde (din) görevli olmayan, Kilise ile ilişkisi bulunmayan toplumsal grup için kullanılmıştır. Ortaçağ Avrupası'nda katolik toplumlar laikler (laicus) ve ruh­banlar (clericus)'dan oluşuyorlardı ve La­icus'un karşıtı olan Clericus, katolik dini­nin hiyerarşik bir yapı çerçevesinde Pa-pa'ya kadar uzanan ve tam anlamıyla din­sel "emir-komuta" zinciri içinde yer alan

Ruhban(lar)'ı anlatıyordu.

Laiklik çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Genel bir tanımla laiklik, dinin dünya,ö-zellikle devlet işlerine karıştırılmaması ve buna karşılık devletin de dine karşı leh ve­ya aleyhte bir tavır takınmamasıdir. Din­sel ilkelerin siyasal yaşamda etken olma­ması ve siyasal iktidarın dinsel akım ve gö­rüşler karşısında yansızlığı anlamına da gelen laiklik, en genel anlamı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şek­linde tanımlanabilir.

Laiklik, Avrupa'da uzun bir tarihi gelişi­min, toplumsal ve siyasal şartların ortaya koyduğu bir kurumdur. Devletin varlığını koruyabilmesinin gerekli bir şartı olarak doğmuştur. Bir kavram olarak, doktrinal bir spekülasyonun konusunu teşkil etme­den önce siyasal ve toplumsal yönden çÖ* züm isteyen bir mesele halinde varlığını hissettirmiştir. Bu mesele, çok daha son­raları bir gaye, "modern devlet"inaynl-maz bir unsuru, devletin hukuki yapısıyla ilgili temel bir ilke olarak kabul ve mtitİM faa edilmeden önce kilisenin veya devle-tin birbirine üstünlüğü, başka bir deyişte; devletin var olması veya olmamasıyla ilgi­li bir mesele olarak görülmüştür. Hıristfc yanlıktan önceki siyasal doktrinlerde böy* le bir kavram sözkonusu değildir. Ancak Hıristiyanlığın doğusuyla da, mesele bir­denbire ortaya çıkmamıştır. Hıristiyan­lık, başta cismani iktidarla tamamen ilgi­siz bir halde, yalnız ferde hitap ederek, konusuna yalnız bireyi seçerek, fertlerin ruhi alanları içinde gelişmekteydi. Çünkü Hz. İsa' nın dünya sal tanatıyla ilgili olmadı­ğını söylediği ileri sürülüyordu. Ama Hı­ristiyanlık birkaç yüzyıl içinde etki alanını genişletti ve bütün Roma İmparatorluğu­nu kaplayacak hale geldi. Dünya saltanatı­nın (devlet iktidarının) başında bulanan İmparatorun Hıristiyanlığı kabul etmesiy-     devlet ve kilise iktidarının ayrılması fikri-le, dinin dünya ile de ilgi kurması durumu     ni ileri sürüyordu. Halbuki kilise bu dö-ortaya çıkıyordu. Gerçi Hz.İsa, dünya sal-     nemde kendisini imparatordan zaten üs-tanatıyla bir ilgisi olmadığını söylemişti,     tün tutuyor, herkese de bunu hissettirme-Ama getirdiği "öğreti"nin bütünü gözö-     sini başarıyordu. Papa bu yolda ileriye bir nünde tutulacak olursa, iktisadi, içtimai     yatırım yaptığını düşünürken, aslında ken-alanlardaki müesseseleriyle yeni bir siya-     dişini işin başında mağlup düşürdüğünün sal düzeni, yeni bir siyasal yapıyı da zım-     farkına varmıyordu. Bununla birlikte kili-nen içinde taşıdığı görülür. Kilise, kendi-     se bazan aktif, bazan pasif faaliyetleriyle ni devlet içinde daha emniyette hissedebil-     bütün prensleri itaat altına almaya çalişi-mesi bakımından, bir yandan bu durumu     yor, Papalığı bütün Hıristiyanlığın üzerin-memnuniyetle karşılarken, öte yandan     de tek hükümranlık merkezi haline getir-kendi elinde tuttuğu ruhani iktidarı bu yol-     meye çalışıyordu. IX. yüzyılda kilisenin dan devlete kaptırmanın korkusunu taşı-     büyük bir başarısı, Papanın bir kurnazlık-yordu. İmparatorun Hıristiyanlığı kabul     la İmparator Şarlman'a Sen Piyer küise-etmesiyle, ruhani otoriteyi de kendi lehi-     sinde taç giydirmesiydi. Bu olay açıkça, nekaydırabileceğitehlikesibaşgösteriyor-     Papa'nm İmparator'a üstünlüğü anlamım du. Eğer işin içinde kilisenin maddi men-     taşıyordu. Çünkü Papa böylece iktidarı, fatleri bulunmasaydı, belki bu durumu     taç giydirme yoluyla İmparatora kendisi-ho§ karşılayabilirlerdi. Kilise şimdiye ka-     nin verdiğini ifade ediyordu. Papalığın üs-dar büyük servetler, imtiyazlı bir mevki el-     tünlüğü bazan zayıflayarak, bazan da güç-de etmişti. Bunları devlete kaptırmak iste-     lenerek XV. yüzyılda Reform hareketine miyordu. Öte yandan milyonlarca insanı     kadar sürdü. Bu dönemde kilise devletler kilisenin kendine bağlı tutabilmesi, bu in-     üzerindeki nüfuzunu kaybetmiş, Papalık-sanların tek ve gerçek üstün iktidar ola-     tanayrımillîkiliselerkurulmayabaşlamış-rak kiliseyi görmeleri, böylelikle devlet     tır.

otoritesinin sarsıntı içine düşmesi keyfiye- Olayların tarihi akış içinde durumu böy-ti de devlet başındakiler tarafından ta- leyken, doktrin alanında da kilise ve dev-hammül edilebilecek bir durum değildi. let ilişkileri arasında çeşitli düşünceler ile-Çatışmanın kökü, iktidarın kilisede mi, ri sürülüyordu. Bu düşünceleri üç küme devlette mi kalacağı noktasındaydı.                 altında toplayabiliriz. Birincisine göre, ki-

Kilise, milyonlarca insanı kendisine bağ- lise ruhani iktidarı temsil ve fade ettiğine, lı tutuyor, ama bir devlet idaresi için hazır- ruhun da maddeye üstünlüğü tartışılmaz lıksız görünüyordu. Daha doğrusu belki bir gerçek olduğuna göre, kilise devletin de dünyayı kilise duvarlarının ardından üstündedir, yani devlet kiliseye bağlı kal-idare etmeyi, suya sabuna karışmıyormuş malıdır. İkinci düşünce, dinin devlet için-gibi görünmeyi tercih ediyordu. Uygun de toplumsal bir kurum olduğu noktasın-bir ortam gelinceye kadar kendisini gizle- dan hareket ederek devleti kiliseden üş­mesi gerekiyor, hatta bunun için devlete tün tutar ve kiliseyi devlete bağlı görmek taviz vermekten çekinmiyordu. Gerçek- ister. Üçüncü görüş, ruhani ve cismani ik-ten kilisenin devlete ilk tavizi V. yüzyılda tidarların mahiyetleri gereği birbirlerin-Papa I. Gelasius eliyle verildi. Gelasius     den ayrı olduğunu söyleyerek, aralarında bir üstünlüğün sözkonusu olamayacağım, bunların birbirlerinden tamamen bağım­sız, birbirlerine karışmayan iki bağımsız iktidar olarak kalmaları gerektiğini ileri sürer. Bu görüşlerden başka, bunlardan bazan birine, bazan da ötekine yaklaşa­rak daha pek çok "uzlaşmacı" görüşler teklif edilmiştir.

Bu arada realiteler nazara alınarak Pa­palığa bağlı bir devletin insanları köle du­rumuna düşüreceği meselesi üzerinde önemle durulmuştur. Çünkü kilise, da­ima İmtiyazlı bir durumda bulunuyor, in­sanları sömürüyor, istismar ediyordu. Re­formcular, bu kilisenin elinde oyuncak et­tiği insanı kurtarmak için kiliseyi orta yer­den çıkarmak istiyor, bunu başarabilmek için de devlete dayanmak zorunda kalıyor­lar, bu yüzden de ister istemez devletin en yüksek otorite olduğunu savunuyorlar­dı.

Ne var ki, Reformcular insanı kilisenin otoritesinden kurtaralım derken, onu dev­letin otoritesi altına soktular, oysa istedik­leri şey, sadece kilisenin insanlar üzerin­deki otoritesini yok etmekti.

Ferdin bütün haklarını silip süpürerek devlete mutlak bir otorite veren bu görüş, ilerde başka teorilerle çözümünü bekler­ken böylece kilisenin devlete üstünlük id­diaları kaldırılmış, devlet kiliseden müsta­kil, otoritesi kendinde mündemiç bir hale getirilmiş bulunuyordu. Artık kilise hiç­bir biçimde devlete müdahale edemeye­cek, buna karşılık devlet de din konusun­daki işlerde kiliseye karışmayacaktı. Kili­senin otoritesini kaldırarak devletin otori­tesini mutlak şekilde sağlamak için ileri sürülen bu görüş zihinlerde öylesine yer etmişti ki katolik yazarlar bile (Bossuet gi­bi) görüşlerinde, kilisenin ödevini devlete verecek kadar ileri giderek bu düşünceyi

savunacaklardır. Böylece laiklik Avru­pa'da kilisenin devlete yenilgisini ifade edecek şekilde, fakat a priori bir "gaye" olarak değil de, sosyal ve siyasal yapının gerektirdiği "sonuç" olarak ortaya çıkmış­tır. Artık devlet, dine bir "vicdan mesele­si" gözüyle bakacak, böyle olduğu müd­detçe de ona saygı gösterecek bir bünye kazanmış olacaktı.

Laik bir siyasi-idari sistemde her türlü hukuk düzenlemeleri, kamu bürokrasisi­nin örgütlenmesi ve işleyişi dinden bağım­sız olarak gerçekleşmektedir. Siyasi-idari sistem çağdaş dünyada hem laikleşmek­te, hem de yasal-ussal bir orotire temeli­ne doğru ilerlemektedir. Yönetimde gö­revli olanlar, dinin emir ve normlarına gö­re değil, dünyevi otoritelerin rasyonel ve laik düzenlemelerine göre hareket etmek­teler. Laik sistemde dini hiçbir iş, bir ka­mu işi olarak kabul edilmemekte ve dev­let dini işlere karışmamaktadır. Dİn kamu­sunda yönetim, kendini tamamen tpfftfştg ve kayıtsız görmektedir. Din ve vicdan hürriyetine göre, herkes ist ediğişeyetfiaKt makta ve yönetimin bundan dolayı inha­lar arasında bir ayrım yapmaması öp­mektedir.                

Laik sistemlerde yönetim ve din ilişkile­rinde görülen bu iki kurumun birbirine karşı özerk oluşları, dinin toplum hayatın­da hiçbir etkisinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Din, çeşitli şekillerde in­sanların davranışlarını etkilemeye ve siya­si-idari sistemin örgütlenmesinden de et­kilenmeye devam etmektedir.

Laiklik ilkesi ile yönetİm-din ilişkileri la­ik devletlerin anayasalarında farklı şekil­lerde düzenlenmiştir. Batı' dabazı ülkeler­de din,"devlet dini" olarak anayasalarda yer almış, bazı ülkelerde ise devlet dinler karşısında tarafsız kalmıştır.. Aslında laik sistemlerde bir "milli din" olgusu yoktur; din, devletin örgütlenmesinde yer alma­mıştır. Fransa, F.Almanya, belçîka ve Hollanda, laik sistem gereği "milli din"Ie-re sahip değildirler. İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, Portekiz ve İtalya'da "milli din"ler bulunmakla birlikte, bir "te­okrasi" değildirler. Bu ülkelerde "milli din"lere rağmen geniş bir hoşgörü anlayı­şı yerleşmiş olduğundan "milli din"lerin dışındaki dînlerin de yaşama hakları bu­lunmaktadır.

Laik Batı ülkelerinde doğmuş olan "din­ci partiler", siyasi hayatta dinin etkisini ör­gütlü olarak sürdürmektedirler. "Tutu-cu-Gelenekçi" çizgide yer alan bu parti­ler, kilise tarafından desteklenmekte ve dine karşı yönelen eleştirileri yumuşat­maktadır. Batı ülkelerinin bazılarında din­ci partiler yoksa da, dinin siyasi ve sosyal davranışlar üzerindeki etkisi devam et­mektedir, din, sosyal sınıf ve siyasi davra­nışlar üzerinde yapılan görgül araştırma­lar, dindarlıkla sosyo-politik davranışlar arasında doğrusal bir ilişkinin varlığım or­taya koymuştur.

Laik yönetim sistemlerinin örgütlenme­si Fransız ihtilalim izleyen çağda Batı'da gerçekleşmiştir. Laik örgütlenme, uzun mücadelelerin ve siyasi-idari sistemdeki dönüşümlerin sonunda ortaya çıkmıştır.

İslamiyetin doğuş ve gelişme şartları Hı­ristiyanlıktan büsbütün ayrıdır. İslamiye­tin doğuşunda, Hıristiyanlıkta olduğu gi­bi, din otoritesiyle devlet arasında çekiş­meye yol açacak bir ortam sözkonusu de­ğildi. Peygamber (s.) in hicretiyle Medi­ne'de, İslamiyet, Hıristiyanlığın karşılaştı­ğı gibi, kendisim kurulu bir devlete kabul ettirme durumunda değildi. İslam, Medi­ne'de sebebi ve sonucu kendisine daya­nan bir devleti, İslam Devletini meydana

getirmişti. Avrupa'da olduğu gibi ruhani ve cismani adı altında iki otorite sözkonu­su değildi, bir tek iktidar, bir tek devlet vardı. O da siyasi, sosyal, hukuki teşkilat ve yapı bakımından tamamen orijinal, otoritesini kendinden başka hiçbir dünye­vi kudrete borçlu olmayan İslam Devletiy­di.

Burada, şu noktayı belirtmek gerek: La­iklik, doğusundaki sebep ve şartlar gözo-nüne alınırsa, devletin dine karşı toleran­sı anlamına gelmez. Bu kavrama, bu an­lam daha sonraları verilmiştir. Başlangıç­taki ifadesiyle laiklik, sadece din ve devlet otoritelerinin ayrılmasına işaret ediyor­du, devletin dine toleransı ise konusu dü­şünce, söz, yazı ve vicdan hürriyetleri olan sonraki (Fransa İhtilaline sebep olan ve ihtilalden sonra gelişen) teorilerin ko­nusu olmuş, aralarındaki sıkı yakınlık do­layısıyla, hatta, vicdan hürriyeti ve laiklik eşanlamlı kullanılmaya başlanmıştır. Eğer laiklik, sırf devletin dine toleransı ve vicdan hürriyeti anlamını taşisaydı, İslam Devletine de laik demek gerekecekti. Çünkü İslam Devleti, kuruluşundan beri Öbür dinlere daima müsamahalıydı. Fa­kat bu keyfiyet İslam devletine laik deme­mizi gerektirecek bir sebep değildir. Çün­kü İslam devleti, İslam dininin getirdiği hukuk kaidelerine, onun kurduğu sosyal müesseselere göre idare edilen bir Din devletiydi. Hukuk kaideleri bu dinin dışın­dan, başka bir otoriteden gelmiyordu. Devlet başkanının ruhani ve cismani diye birbirinden ayrılmış sıfatları yoktu. Çün­kü islamiyet kendi din kaidelerini dünya işlerini de düzenleyecek bir şekilde vaz'et-miştİ.

Osmanlı İmparatorluğu'nun laik bir top­lum kategorisi içine dahil edilip edileme­yeceği konusunda iki farklı görüşün varlığından sözedilebilir. Bir grup yazar, Os­manlı İmparatorluğu'nda dini toleransın, hükümdarın kişiliğine bağlı olmaksızın kurumsallaşmasını, yani, farklı dini grup­ların iktisada, adalete, dine ve eğitime iliş-kin konularda serbest bırakılmalarım laik­lik olarak karşılamaktadır. Ö.L. Bar-kan'ın başım çektiği bir grup bilim adamı ise, Osmanlı devlet ve toplum hayatında­ki gerçek uygulamaya Şeriat'ten ziyade dünyevi otorite tarafından ortaya koyulan kuralların (örf-i sultani) hükmettiğini be­lirterek Osmanlı İmparatorluğu'nun dini bir devlet sayılamayacağını vurgulamakta­dırlar.

Diğer yandan, Osmanlı İmparatorlu­ğu'na laik demenin mümkün olmadığını savunanlar da çözümlemelerini şu kriter­lere dayandırmaktadırlar: Osmanlı toplu­munun, resmen, dini gruplar esasına da­yalı "millef'lere bölünmesi ve toplumsal hayatın çeşitli yönlerinin (adalet, eğitim vb.) farklı din gruplarının başında olan di­ni liderler tarafından yönlendirilmesi onu laiklikten ayırır. Laik bir toplum her cinsi­yete ve dine mensup insanların farklı dü­zenleme ve normlara tabi olmadığı, aynı yasalarla yönetildiği bir toplumsal yapıyı ifade etmektedir. Ayrıca, Osmanlı padi­şahlarının hilafet unvanına sahip olmala­rı, esasen egemenliğin meşruiyyetinin ila­hi bir kaynağa dayandırıldığını ve böylece Osmanlıdevletve toplum hayatındaki İde­olojinin laik olmadığını göstermektedir. Bu çözümlemeye göre, Tanzimat döne­mi, laiklik yönünde, özellikle de hukuk ve eğitim alanlarında önemli adımların atıl­dığı, ancak dualist bir yapının yine de sür­dürüldüğü bir geçiş dönemi olarak karşı­mıza çıkmaktadır.

(SBA)