Laiklik - İslami Bilgiler - 1. Sayfa
LAİKLİK
Laiklik, din ve dünya otoritelerinin, birbirlerinin faaliyet alanlarına karışmadan, kendilerine mahsus haklarını, görevlerini ve yetkilerini kullanabilmelerine imkan veren siyasal-yönetsel sistem ilkesidir. Laiklik, laik (laique-laicus) kelimesinden gelmekte olup "avam", "ahali", "ruhban" sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan düşün ve yaşam biçimini ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. Bu kavram önüne bazı isimler getirilerek sıfat olarak kullanılmakta ve laik toplum, laik devlet, laik sistem gibi tanımlamalar yapılmaktadır. Eski Yunan toplumunda sıradan halk kesimini ifade eden laik kavramı, Hıristiyan Batı dünyasının toplum yapısında Kilise örgütünde (din) görevli olmayan, Kilise ile ilişkisi bulunmayan toplumsal grup için kullanılmıştır. Ortaçağ Avrupası'nda katolik toplumlar laikler (laicus) ve ruhbanlar (clericus)'dan oluşuyorlardı ve Laicus'un karşıtı olan Clericus, katolik dininin hiyerarşik bir yapı çerçevesinde Pa-pa'ya kadar uzanan ve tam anlamıyla dinsel "emir-komuta" zinciri içinde yer alan
Ruhban(lar)'ı anlatıyordu.
Laiklik çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Genel bir tanımla laiklik, dinin dünya,ö-zellikle devlet işlerine karıştırılmaması ve buna karşılık devletin de dine karşı leh veya aleyhte bir tavır takınmamasıdir. Dinsel ilkelerin siyasal yaşamda etken olmaması ve siyasal iktidarın dinsel akım ve görüşler karşısında yansızlığı anlamına da gelen laiklik, en genel anlamı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde tanımlanabilir.
Laiklik, Avrupa'da uzun bir tarihi gelişimin, toplumsal ve siyasal şartların ortaya koyduğu bir kurumdur. Devletin varlığını koruyabilmesinin gerekli bir şartı olarak doğmuştur. Bir kavram olarak, doktrinal bir spekülasyonun konusunu teşkil etmeden önce siyasal ve toplumsal yönden çÖ* züm isteyen bir mesele halinde varlığını hissettirmiştir. Bu mesele, çok daha sonraları bir gaye, "modern devlet"inaynl-maz bir unsuru, devletin hukuki yapısıyla ilgili temel bir ilke olarak kabul ve mtitİM faa edilmeden önce kilisenin veya devle-tin birbirine üstünlüğü, başka bir deyişte; devletin var olması veya olmamasıyla ilgili bir mesele olarak görülmüştür. Hıristfc yanlıktan önceki siyasal doktrinlerde böy* le bir kavram sözkonusu değildir. Ancak Hıristiyanlığın doğusuyla da, mesele birdenbire ortaya çıkmamıştır. Hıristiyanlık, başta cismani iktidarla tamamen ilgisiz bir halde, yalnız ferde hitap ederek, konusuna yalnız bireyi seçerek, fertlerin ruhi alanları içinde gelişmekteydi. Çünkü Hz. İsa' nın dünya sal tanatıyla ilgili olmadığını söylediği ileri sürülüyordu. Ama Hıristiyanlık birkaç yüzyıl içinde etki alanını genişletti ve bütün Roma İmparatorluğunu kaplayacak hale geldi. Dünya saltanatının (devlet iktidarının) başında bulanan İmparatorun Hıristiyanlığı kabul etmesiy- devlet ve kilise iktidarının ayrılması fikri-le, dinin dünya ile de ilgi kurması durumu ni ileri sürüyordu. Halbuki kilise bu dö-ortaya çıkıyordu. Gerçi Hz.İsa, dünya sal- nemde kendisini imparatordan zaten üs-tanatıyla bir ilgisi olmadığını söylemişti, tün tutuyor, herkese de bunu hissettirme-Ama getirdiği "öğreti"nin bütünü gözö- sini başarıyordu. Papa bu yolda ileriye bir nünde tutulacak olursa, iktisadi, içtimai yatırım yaptığını düşünürken, aslında ken-alanlardaki müesseseleriyle yeni bir siya- dişini işin başında mağlup düşürdüğünün sal düzeni, yeni bir siyasal yapıyı da zım- farkına varmıyordu. Bununla birlikte kili-nen içinde taşıdığı görülür. Kilise, kendi- se bazan aktif, bazan pasif faaliyetleriyle ni devlet içinde daha emniyette hissedebil- bütün prensleri itaat altına almaya çalişi-mesi bakımından, bir yandan bu durumu yor, Papalığı bütün Hıristiyanlığın üzerin-memnuniyetle karşılarken, öte yandan de tek hükümranlık merkezi haline getir-kendi elinde tuttuğu ruhani iktidarı bu yol- meye çalışıyordu. IX. yüzyılda kilisenin dan devlete kaptırmanın korkusunu taşı- büyük bir başarısı, Papanın bir kurnazlık-yordu. İmparatorun Hıristiyanlığı kabul la İmparator Şarlman'a Sen Piyer küise-etmesiyle, ruhani otoriteyi de kendi lehi- sinde taç giydirmesiydi. Bu olay açıkça, nekaydırabileceğitehlikesibaşgösteriyor- Papa'nm İmparator'a üstünlüğü anlamım du. Eğer işin içinde kilisenin maddi men- taşıyordu. Çünkü Papa böylece iktidarı, fatleri bulunmasaydı, belki bu durumu taç giydirme yoluyla İmparatora kendisi-ho§ karşılayabilirlerdi. Kilise şimdiye ka- nin verdiğini ifade ediyordu. Papalığın üs-dar büyük servetler, imtiyazlı bir mevki el- tünlüğü bazan zayıflayarak, bazan da güç-de etmişti. Bunları devlete kaptırmak iste- lenerek XV. yüzyılda Reform hareketine miyordu. Öte yandan milyonlarca insanı kadar sürdü. Bu dönemde kilise devletler kilisenin kendine bağlı tutabilmesi, bu in- üzerindeki nüfuzunu kaybetmiş, Papalık-sanların tek ve gerçek üstün iktidar ola- tanayrımillîkiliselerkurulmayabaşlamış-rak kiliseyi görmeleri, böylelikle devlet tır.
otoritesinin sarsıntı içine düşmesi keyfiye- Olayların tarihi akış içinde durumu böy-ti de devlet başındakiler tarafından ta- leyken, doktrin alanında da kilise ve dev-hammül edilebilecek bir durum değildi. let ilişkileri arasında çeşitli düşünceler ile-Çatışmanın kökü, iktidarın kilisede mi, ri sürülüyordu. Bu düşünceleri üç küme devlette mi kalacağı noktasındaydı. altında toplayabiliriz. Birincisine göre, ki-
Kilise, milyonlarca insanı kendisine bağ- lise ruhani iktidarı temsil ve fade ettiğine, lı tutuyor, ama bir devlet idaresi için hazır- ruhun da maddeye üstünlüğü tartışılmaz lıksız görünüyordu. Daha doğrusu belki bir gerçek olduğuna göre, kilise devletin de dünyayı kilise duvarlarının ardından üstündedir, yani devlet kiliseye bağlı kal-idare etmeyi, suya sabuna karışmıyormuş malıdır. İkinci düşünce, dinin devlet için-gibi görünmeyi tercih ediyordu. Uygun de toplumsal bir kurum olduğu noktasın-bir ortam gelinceye kadar kendisini gizle- dan hareket ederek devleti kiliseden üşmesi gerekiyor, hatta bunun için devlete tün tutar ve kiliseyi devlete bağlı görmek taviz vermekten çekinmiyordu. Gerçek- ister. Üçüncü görüş, ruhani ve cismani ik-ten kilisenin devlete ilk tavizi V. yüzyılda tidarların mahiyetleri gereği birbirlerin-Papa I. Gelasius eliyle verildi. Gelasius den ayrı olduğunu söyleyerek, aralarında bir üstünlüğün sözkonusu olamayacağım, bunların birbirlerinden tamamen bağımsız, birbirlerine karışmayan iki bağımsız iktidar olarak kalmaları gerektiğini ileri sürer. Bu görüşlerden başka, bunlardan bazan birine, bazan da ötekine yaklaşarak daha pek çok "uzlaşmacı" görüşler teklif edilmiştir.
Bu arada realiteler nazara alınarak Papalığa bağlı bir devletin insanları köle durumuna düşüreceği meselesi üzerinde önemle durulmuştur. Çünkü kilise, daima İmtiyazlı bir durumda bulunuyor, insanları sömürüyor, istismar ediyordu. Reformcular, bu kilisenin elinde oyuncak ettiği insanı kurtarmak için kiliseyi orta yerden çıkarmak istiyor, bunu başarabilmek için de devlete dayanmak zorunda kalıyorlar, bu yüzden de ister istemez devletin en yüksek otorite olduğunu savunuyorlardı.
Ne var ki, Reformcular insanı kilisenin otoritesinden kurtaralım derken, onu devletin otoritesi altına soktular, oysa istedikleri şey, sadece kilisenin insanlar üzerindeki otoritesini yok etmekti.
Ferdin bütün haklarını silip süpürerek devlete mutlak bir otorite veren bu görüş, ilerde başka teorilerle çözümünü beklerken böylece kilisenin devlete üstünlük iddiaları kaldırılmış, devlet kiliseden müstakil, otoritesi kendinde mündemiç bir hale getirilmiş bulunuyordu. Artık kilise hiçbir biçimde devlete müdahale edemeyecek, buna karşılık devlet de din konusundaki işlerde kiliseye karışmayacaktı. Kilisenin otoritesini kaldırarak devletin otoritesini mutlak şekilde sağlamak için ileri sürülen bu görüş zihinlerde öylesine yer etmişti ki katolik yazarlar bile (Bossuet gibi) görüşlerinde, kilisenin ödevini devlete verecek kadar ileri giderek bu düşünceyi
savunacaklardır. Böylece laiklik Avrupa'da kilisenin devlete yenilgisini ifade edecek şekilde, fakat a priori bir "gaye" olarak değil de, sosyal ve siyasal yapının gerektirdiği "sonuç" olarak ortaya çıkmıştır. Artık devlet, dine bir "vicdan meselesi" gözüyle bakacak, böyle olduğu müddetçe de ona saygı gösterecek bir bünye kazanmış olacaktı.
Laik bir siyasi-idari sistemde her türlü hukuk düzenlemeleri, kamu bürokrasisinin örgütlenmesi ve işleyişi dinden bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Siyasi-idari sistem çağdaş dünyada hem laikleşmekte, hem de yasal-ussal bir orotire temeline doğru ilerlemektedir. Yönetimde görevli olanlar, dinin emir ve normlarına göre değil, dünyevi otoritelerin rasyonel ve laik düzenlemelerine göre hareket etmekteler. Laik sistemde dini hiçbir iş, bir kamu işi olarak kabul edilmemekte ve devlet dini işlere karışmamaktadır. Dİn kamusunda yönetim, kendini tamamen tpfftfştg ve kayıtsız görmektedir. Din ve vicdan hürriyetine göre, herkes ist ediğişeyetfiaKt makta ve yönetimin bundan dolayı inhalar arasında bir ayrım yapmaması öpmektedir.
Laik sistemlerde yönetim ve din ilişkilerinde görülen bu iki kurumun birbirine karşı özerk oluşları, dinin toplum hayatında hiçbir etkisinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Din, çeşitli şekillerde insanların davranışlarını etkilemeye ve siyasi-idari sistemin örgütlenmesinden de etkilenmeye devam etmektedir.
Laiklik ilkesi ile yönetİm-din ilişkileri laik devletlerin anayasalarında farklı şekillerde düzenlenmiştir. Batı' dabazı ülkelerde din,"devlet dini" olarak anayasalarda yer almış, bazı ülkelerde ise devlet dinler karşısında tarafsız kalmıştır.. Aslında laik sistemlerde bir "milli din" olgusu yoktur; din, devletin örgütlenmesinde yer almamıştır. Fransa, F.Almanya, belçîka ve Hollanda, laik sistem gereği "milli din"Ie-re sahip değildirler. İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, Portekiz ve İtalya'da "milli din"ler bulunmakla birlikte, bir "teokrasi" değildirler. Bu ülkelerde "milli din"lere rağmen geniş bir hoşgörü anlayışı yerleşmiş olduğundan "milli din"lerin dışındaki dînlerin de yaşama hakları bulunmaktadır.
Laik Batı ülkelerinde doğmuş olan "dinci partiler", siyasi hayatta dinin etkisini örgütlü olarak sürdürmektedirler. "Tutu-cu-Gelenekçi" çizgide yer alan bu partiler, kilise tarafından desteklenmekte ve dine karşı yönelen eleştirileri yumuşatmaktadır. Batı ülkelerinin bazılarında dinci partiler yoksa da, dinin siyasi ve sosyal davranışlar üzerindeki etkisi devam etmektedir, din, sosyal sınıf ve siyasi davranışlar üzerinde yapılan görgül araştırmalar, dindarlıkla sosyo-politik davranışlar arasında doğrusal bir ilişkinin varlığım ortaya koymuştur.
Laik yönetim sistemlerinin örgütlenmesi Fransız ihtilalim izleyen çağda Batı'da gerçekleşmiştir. Laik örgütlenme, uzun mücadelelerin ve siyasi-idari sistemdeki dönüşümlerin sonunda ortaya çıkmıştır.
İslamiyetin doğuş ve gelişme şartları Hıristiyanlıktan büsbütün ayrıdır. İslamiyetin doğuşunda, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din otoritesiyle devlet arasında çekişmeye yol açacak bir ortam sözkonusu değildi. Peygamber (s.) in hicretiyle Medine'de, İslamiyet, Hıristiyanlığın karşılaştığı gibi, kendisim kurulu bir devlete kabul ettirme durumunda değildi. İslam, Medine'de sebebi ve sonucu kendisine dayanan bir devleti, İslam Devletini meydana
getirmişti. Avrupa'da olduğu gibi ruhani ve cismani adı altında iki otorite sözkonusu değildi, bir tek iktidar, bir tek devlet vardı. O da siyasi, sosyal, hukuki teşkilat ve yapı bakımından tamamen orijinal, otoritesini kendinden başka hiçbir dünyevi kudrete borçlu olmayan İslam Devletiydi.
Burada, şu noktayı belirtmek gerek: Laiklik, doğusundaki sebep ve şartlar gözo-nüne alınırsa, devletin dine karşı toleransı anlamına gelmez. Bu kavrama, bu anlam daha sonraları verilmiştir. Başlangıçtaki ifadesiyle laiklik, sadece din ve devlet otoritelerinin ayrılmasına işaret ediyordu, devletin dine toleransı ise konusu düşünce, söz, yazı ve vicdan hürriyetleri olan sonraki (Fransa İhtilaline sebep olan ve ihtilalden sonra gelişen) teorilerin konusu olmuş, aralarındaki sıkı yakınlık dolayısıyla, hatta, vicdan hürriyeti ve laiklik eşanlamlı kullanılmaya başlanmıştır. Eğer laiklik, sırf devletin dine toleransı ve vicdan hürriyeti anlamını taşisaydı, İslam Devletine de laik demek gerekecekti. Çünkü İslam Devleti, kuruluşundan beri Öbür dinlere daima müsamahalıydı. Fakat bu keyfiyet İslam devletine laik dememizi gerektirecek bir sebep değildir. Çünkü İslam devleti, İslam dininin getirdiği hukuk kaidelerine, onun kurduğu sosyal müesseselere göre idare edilen bir Din devletiydi. Hukuk kaideleri bu dinin dışından, başka bir otoriteden gelmiyordu. Devlet başkanının ruhani ve cismani diye birbirinden ayrılmış sıfatları yoktu. Çünkü islamiyet kendi din kaidelerini dünya işlerini de düzenleyecek bir şekilde vaz'et-miştİ.
Osmanlı İmparatorluğu'nun laik bir toplum kategorisi içine dahil edilip edilemeyeceği konusunda iki farklı görüşün varlığından sözedilebilir. Bir grup yazar, Osmanlı İmparatorluğu'nda dini toleransın, hükümdarın kişiliğine bağlı olmaksızın kurumsallaşmasını, yani, farklı dini grupların iktisada, adalete, dine ve eğitime iliş-kin konularda serbest bırakılmalarım laiklik olarak karşılamaktadır. Ö.L. Bar-kan'ın başım çektiği bir grup bilim adamı ise, Osmanlı devlet ve toplum hayatındaki gerçek uygulamaya Şeriat'ten ziyade dünyevi otorite tarafından ortaya koyulan kuralların (örf-i sultani) hükmettiğini belirterek Osmanlı İmparatorluğu'nun dini bir devlet sayılamayacağını vurgulamaktadırlar.
Diğer yandan, Osmanlı İmparatorluğu'na laik demenin mümkün olmadığını savunanlar da çözümlemelerini şu kriterlere dayandırmaktadırlar: Osmanlı toplumunun, resmen, dini gruplar esasına dayalı "millef'lere bölünmesi ve toplumsal hayatın çeşitli yönlerinin (adalet, eğitim vb.) farklı din gruplarının başında olan dini liderler tarafından yönlendirilmesi onu laiklikten ayırır. Laik bir toplum her cinsiyete ve dine mensup insanların farklı düzenleme ve normlara tabi olmadığı, aynı yasalarla yönetildiği bir toplumsal yapıyı ifade etmektedir. Ayrıca, Osmanlı padişahlarının hilafet unvanına sahip olmaları, esasen egemenliğin meşruiyyetinin ilahi bir kaynağa dayandırıldığını ve böylece Osmanlıdevletve toplum hayatındaki İdeolojinin laik olmadığını göstermektedir. Bu çözümlemeye göre, Tanzimat dönemi, laiklik yönünde, özellikle de hukuk ve eğitim alanlarında önemli adımların atıldığı, ancak dualist bir yapının yine de sürdürüldüğü bir geçiş dönemi olarak karşımıza çıkmaktadır.
(SBA)
İslami Okul Okulların En Önemlisi