Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Monopol - İslami Bilgiler - 44. Sayfa

 

MONOPOL Bk. Tekel MONROE DOKTRİNİ

 

Amerika'yı askerî ve siyasî bakımdan Avrupa kuvvetler dengesi dışında tutmaya çalışan dış politika stratejisi. ABD'nin 5. Başkanı James Monroc'nun 2 Aralık 1823'de Amerikan kongresine gönderdiği mesajda yer alan ve ilkeleri belirlenen bu strateji, Amerikan dış politikasında Mon-roe Doktrini adını aldı. Doktrine göre "ABD, Avrupa'nın işlerine karışmamak-

taydı", "Avrupa ile hiçbir politik ilgisi yok­tu ve Avrupa'nın içişlerine de karışmaya­caktı." Buna karşılık "Avrupa devletleri de Amerika kıtasının içişlerine karışmamalı ve Amerika kıtasından uzak durmah"ydi-lar. "Amerika'nın bu isteğine rağmen, eğer herhangi bir Avrupa devleti Amerika kıta­larına ayak basar ve bu kıtalarda bir sömür­gecilik teşebbüsünde bulunursa, ABD bu hareketi düşmanca bir hareket sayacak ve Avrupa devletleri ABD'yi karşısında bula­cak" ti.

Monroe Doktrini, ilk bakışta bir Ameri­kan izolasyonİzm'İ gibi bir izlenim veriyor­sa da, bu "coğrafi, kültürel veya iktisadi bir yalnızlık" değildi ve gündemde de böyle bir şey hiçbir zaman yer almamıştı. Bu doktrin yalnızca askeri bir stratejiydi. ABD, arka planda pasif bir yayılma harekelini sür­dürmüş, açık kapı politikası 'm desteklemiş; Çin ve Japon limanlarını 1854'de donanma toplarının tehdidiyle Amerikan tacirlerine açtırmıştı. Asıl amaç, bu politika çerçeve­sinde diğer Amerika kıtasındaki devletlerle ilişkileri daha da geliştirmek, buna karşılık kendisinin bulunduğu konuma tehlike ola­bilecek Avrupa'lı devletlerin faaliyetlerini engellemek, Amerika kıtasında tek başına söz sahibi olmaktı.

Monroe Doktrini, birkaç evreden geçti. Ortaya çıkışından sonra, aşağı yukarı 20 yıl doktrinin taşıdığı mesaja pek fazla önem verilmedi. Ancak Texas'm ABD'ye katıl­masını önlemeye çalışan İngiltere ve Fran­sa'nın politik manevralarının etkili olmaya başlaması, İngiltere'nin Orcgon ve Kalifor­niya üstündeki amaçlarını gerçekleştirme­ye çalışması üzerine, 2 Aralık 1840'da ya­yınlanan bir bildirgeyle Monroe Doktrini tekrar ele alındı. 1848'dc bildiri İngiltere ve

İspanya'ya karŞ' yeniden silah olarak kulla­nıldı. 1850'lerin sonuna doğru Monroe'nun bildirisi daha da büyük bir önem kazandı. "Milli bir dogma" haline geldi ve "doktrin" olarak görüldü, yücetildi. Üstelik bu doktri­ni artık yabancı ülkeler de tanımaya başla­mışlardı. İspanya 1861'de Dominik Cum­huriyeti üstündeki hakimiyetini yeniden ileri sürünce, Monroe Doktrini İle karşılaş­tı. 1870'den sonra ise, doktrin daha liberal bir şekilde yorumlanmaya başlandı. 1870'dcki tebliğ ile Monroe Doktrini iyice açıklığa kavuşturuldu. Bu açıklamalardan sonra, "yalnız Avrupa devletlerinin toprak edinmeleri" doktrine aykırı sayıldı. Bir Fransız grubunun 1880'lcrin başında Pana­ma Kanalı'nı açma teşebbüsünü önlemek, bu kanalın ancak ABD'nin garantisiyle ya­pılabileceğini belirtmek için Monroe Doktrini'ndcn sık sık söz edildi. ABD'nin 1895'de İngiliz Guinea'sı ile Bolivya ara­sındaki anlaşmazlığa karışması, Büyük Bri­tanya'yı kuvvet kullanmaktan vazgeçmeye ve hakeme başvurmaya mecbur bıraktı. Do­layısıyla Monroe Doktrini görevini bir kez daha yapmış oldu. 1902'de Venezuela'mn İngiltere, Almanya ve İtalya tarafından ku­şatıldığı görüldü. Amerikan kamuoyu buna Şiddetle karşı çıktı ve Monroe Doktrini'ni ileri sürdü. İngiliz devlet adamları bu ka­muoyu baskısı karşısında Monroe Doktri­ni'ni kabul ettiler. Ancak Almanya buna ya­naşmadı. Başkan Roosvelt 1940'daki bildi­risinde, "kimi gelişmelerin Batı yan küre­sinde güçlü bir ülkenin harekete geçmesine yol açtığım ve Monroe Doktrininin ışığı al­tında bu ülkenin ABD olabileceğini" belirt­ti. 1919'da Monroe Doktrini, Paris'te hazır­lanan Milletler Cemiyeti antlaşmasıyla ye­niden gündeme geldi. Barış antlaşmasına,

doktrin ile ilgili şartlar konulması üstünde ısrarla duruldu. Müphem bir şekilde de ol­sa, Monroe Doktrini'ni koruyan bir hükme yer verildi.

Bu arada, Latin Amerika'da Monroe Doktrini sanıldığı gibi memnunlukla karşı­lanmadı. ABD'nin asıl emellerini sezen La­tin Amerika ülkeleri bu doktrini endişeyle ve kızgınlıkla karşıladılar. Latin Amerika ülkeleri, bu bildiriyle Avrupa saldırısından çok, ABD'nin müdahalesinden ürkmeye başladılar ve bu ülkelerde Amerikan ege­menliğine karşı muhalefet gittiçe güçlen­meye başladı. Bunu farkeden ABD, Mon­roe Doktrini'ni daha muhafazakarca yo­rumlamak ve savunma ilkesine dayandır­mak zorunda kaldı. Ancak Almanya'da Adolf Hitler'in iktidara gelmesi, Monroe Doktrini'ne yeniden anlam kazandırdı. 1947'de Rio de Janeiro'da imzalanan Ame­rika ülkeleri arası karşılıklı yardım anlaş­masında, "bir Amerikan ülkesine karşı gİri-Şİlen saldırının şiddetle karşılanacağı" ka­bul edildi. Böylece Monroe Doktrini daha da geniş bir anlama sahip kılındı. Ancak 1. ve 2. Dünya Savaşlan'ndan sonra, değişen gelişmeler karşısında çıkarlarını gözönüne alan ABD, bu politika stratejisinden vaz­geçti. Çünkü artık sözü geçen bir dünya devleti olmuş ve milletlerarası politikada birinci plana yerleşmişti.

Amerikan dış politikasında Monroe Doktrini adını alan bu dış politika stratejisi­nin sonucunda, Avrupa devletleri sömürge alanlarının büyük bir kısmını Amerika'ya terketmek zorunda kaldılar. Her ne kadar Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmış gibi göründülerse de, aslında yan sömürge durumundan kurtulamadılar.

ABD'nin dolaylı ve dolaysız İktisadi, askeri ve siyasi gücüne boyun eğmek zorunda kal­dılar. Politikada, askeri alanda ve ekonomi­de kendinden daha ileri bir Avrupa görmek istemeyen ABD, Monroe Doktrini ile Av­rupa'nın bu gücünü kırıp pek çok yerdeki kuvvet boşluklarından yararlandı; her türlü fırsatı değerlendirip kendini güçlendirdi. Hawaü, Guam ve Filipinleri kolaylıkla ele geçirdi. Çin ve Japonya'ya kaba kuvvetle etkilerde bulundu. 1934'dc Milletler Cemi-yeti'nden çekilen Japonya, Monroe Doktri-ni'nîn etkisinde kaldı ve Asya'nın Monroe Doklrini'ni ortaya attı. Japonya'ya göre "Asya Asya'lılann"dı. Benzer bir etkilenme de daha sonraları Afrika'da görüldü ve Afri-ka'hlar "Afrika Afrikalılarındır" sözünü sloganlaştırdılar.

Adem KANDEMİR