Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Münafık - İslami Bilgiler - 53. Sayfa

 

MÜNAFIK

 

Arapça "n, f, k" kökünden türeyen keli­me, etimolojik olarak yer altında bulunan ve bir ucundan diğer ucuna gizlice gidilebi­len işlek yol demektir. Islami terminolojide ise, kısaca içi dışı bir olmayan, iki yüzlü kimselerin müslüman toplum içinde müslü-man gibi görünerek gerçekte içlerinde kü­für veya şirk inancını taşımalarına denir. Açıktır ki, böyle kimseler legal ve illegal ol­mak üzere daima iki tavrı bir arada sürdür­mekte olan tehlikeli kimseler olacaktır.

Kuşkusuz her sosyal ve politik sistemde, o sistemin üzerinde yükseldiği felsefi ve ideolojik görüşü paylaşmayan ve fakat yine de ses çıkaramayacak durumda olan insan­lar bulunabilir. Münafıklar da, farklı bir sosyal kategori olarak tslam toplumunun iç muhalifleri şeklinde görülebilirler. İnsan gruplarının temel hak ve özgürlüklerini, inanç, ibadet ve düşünce farklılığı olanla­rın, bu farklı konumlanın tabii karşılayan İslam toplumu, muhalif çevrelerin varlığın­dan geniş ölçüde rahatsız olmaz ve bu mu­haliflerin inanç ve düşüncelerini baskı kul­lanarak değiştirmeyi, ya da ibadet ve ayin­lerine engel olmayı tasarlamaz. Nitekim zımmi adı altında toplanan gayr-ı müslim

teb'a için hassas bir hukuki statünün teşek­kül ettiğini biliyoruz. Ancak buna rağmen Kur'an münafıklara ilişkin oldukça sert ve tehdit edici ifadeler kullanıyorsa, bu, ni-fak'ın bilinen farklı bir dine veya siyasi gö­rüşe mensubiyetten daha fazla bîr olayla karşı karşıya bulunduğumuzdandır..

Kur'an-i Kerim münafıklara ateşin en alt tabakalarını uygun görür (Nisa, 145). Gerçi müşriklerin, küfrü tercih edenlerin de enin­de sonunda gidecekleri yer ateştir. Ne var ki, münafıklar için belli ki özel bir vurgu kullanılmaktadır. Bunun da elbette birta­kım haklı nedenleri vardır.

İslam devleti, hangi inanç, din ve görüş­te olursa olsun, bütün insan gruplarına ya­şama imkanları tanır, onlar için özel hukuki statüler tayin eder. Kişi ve gruplar bir takım Özel durumları dolayısıyla farklı konumda ele alınsalar bile, yine de onların can, mal, namus, din ve görüşlerini güvence altına ^lan hukukun üstünlüğü ilkesi vardır. Şu halde zımmi ile münafık arasında, hukuki anlamda benzerlikler bulunamaz. Daha önemlisi, hukuki olarak münafık için tâyin edilmiş özel bir statü yoktur. Kuşkusuz bu, ilk anda paradoks gibi görünse de, İslam'ın genel ilkeleri ve insan zümrelerine biçtiği manevi ve ahlaki değer gözönüne alındığın­da mantıkidir.

Ahlaki ve dini bakımdan insan türünün en aşağılık yaratığı durumunda olan müna-fık'ın, İslam'ın önüne çıkardığı ilk büyük zorluk, düşünce ve inançlarını içinde tut­makla yetinmesi, bunu uluorta ve her fırsat­la açığa vurmama ihtiyatını göstermesidir. Kİşİ temelden muhalif düşünce ve inançla­rını içinde taşıdığı müddetçe, siz onun dini ve siyasi tercihinin ne olduğunu biliyor ol­sanız bile, ona herhangi bîr hukuki yaptınmda bulunamazsınız. Hele herkesçe göz­lenen davranış ve eylemleri -zahiren de ol­sa- İslam'ı temel davranış ve eylem biçimle­rine aykın değilse, büsbütün yapabileceği­niz şeylerin sınırları daralmış demektir. Bu durumda onun ne düşündüğünü sadece bil­meniz, hukuki bir anlam ifade etmez. Nite­kim Peygamber efendimiz (s.) Medine ha­yatında birçok münafık tanıdı, onları yaki-nen bildi ve zaman zaman liderleri Abdul­lah bin Ubey gibilerinin zararlarım da gör­dü. Ancak buna rağmen bazı kimseleri mü­nafık olarak teşhis etmedi, kimseyi açıkça münafıklıkla tanımlamadı.

Münafıklar potansiyel kafirlerdir. Po­tansiyel bir güç kendini açığa vurmadıkça ona karşı sadece zihnen tedbir alınabilir. Ancak hiç kimse potansiyel muhalif olu­şundan dolayı yargılanamaz, ona bir ceza verilemez.

Bütün bunlardan dolayı Kur'an-ı Kerim, münafıkların içinde bulunduktan manevi ve ahlaki kirliliği sergilemeye önem ver­mekle yetinir, ahirette uğrayacakları feci akıbeti tasvir eder. Kur'an-ı Kerim'e göre münafık bir insanın en Önemli özelliği, onun kalben hasla olmasıdır. Münafıklar ile kalplerinde hastalık olanların bir arada zik-Tedilişlerinin (Enfal,49; Ahzab, 12) nedeni, ikisi arasında varolan ahlaki özdeşliğe dik­kat çekilmek istenmesidir. Bu da gösteriyor ki, münafık kişiliği zedelenmiş veya tam olarak olgunlaşamamış, kendi zaaflarına karşı yenik, güvensiz, korkak ve her zaman dürüst davranmayı riskli bulan tehlikeli kimsedir.

Münafık, daima gelişecek güçlerin muh­temel hesaplarını yapar, çeşitli sosyal grup­ların nezdinde yatırımlara girişir. Böyle yapmakla, zamanın aleyhine dönmesine

karşı etkili tedbirler aldığını düşünür (Mai-de; 52). Böyle kişilerin açık bir mücadele ve savaş alanında, açık, dürüst ve adil bir tercih koymaları mümkün değildir. Eğer himaye­leri altında oldukları kimselerde bir zaaf be­lirtisi tespit edebilirlerse, -Uhud savaşına tam çıkarken müslüman ordudan Medineli münafıkların kopmayı, stratejik bir darbe telakki etmeleri gibi -bunun daha da büyü­mesi için birtakım adımlar atmaya cesaret edebilirler. Uhud savaşında kopanlann böyle moral çöküntü yaratma amaçlan ya­nında Mekkeli müşrikler ve Medineli Ya­hudiler katında ilerisi için yatırım yapma düşünceleri de vardı. Ancak bu, yine de is­tisnaî bir hal olabilir.

Normal ve alışılagelen zamanlarda mü­nafıklar, yeraltında, karanlık mahfillerde ve sessizce çalışmayı, müslüman toplumu iç­ten çökertmeyi tercih ederler. Kalblerinde hastalık olması, İslam'ın sunduğu hayat tar­zı, görev ve sorumlulukların onları ya tatmin etmemesi veya kendilerine güç gel­mesinin sonucudur. Oysa kolayca itiraf edi­lebileceği gibi ruhsal, zihni ve sosyal an­lamda bir şeyden memnun olmayan kişi, muhalif görüş ve eletirilerini açıkça ortaya koyar, gerekirse fiili olarak karşı mücadele verir. Bu, nisbeten tavır koyabilme gücünü gösterebilenlere özgü bir davranıştır. Mü­nafık ise bu cesareti ve kişiliği sergileye­mez. Hatta daha aşağılık yollara başvurur, gösteriş için namaz kılar (Nisa, 142,;Tevbe, 54), müslüman gibi görünür. Ancak kendi başına kaldı mı ne namaz kılar, ne de İs­lam'ın aleyhinde faaliyet göstermekten boş kalır. Bundan dolayı daha Medine döne­minde Peygamber efendimiz ve arkadaşları (ashab), sabah ve yatsı namazlarının müna­fıklara ağır geldiğini söylüyorlardı. Öyle yainandığı için değil, aldatmak istediği için namaz kılan birinin, sabah namazı için gün doğmadan kalkması, yatsı için geç saatlere kalması başkalarına gösteriş yapabilme im­kanı yok ise ağır bir külfetten başka nedir ki!

Islamiyetin gelişmiş bir fıkıh geleneğine rağmen, münafık zümrelere hukuki-dünye­vi bir müeyyide ve ceza getirmemesi, bu kavramın istismara elverişli yapısı dolayı-sıyladır. Çünkü yeterince kendini olgunlaş-tıramamış kimi müslümanlar da, görüş, fi­kir ve anlayışlarına tam uygun olmayan ba­zı samimi müslümanlan münafıklıkla suç­lama hatasına düşebilirler. Bu ise kolayca tahmin edilebileceği gibi, son derece tehli­keli sonuçlara yol açabilir. Madem ki nifak kalbte gizlenen bir duygu ve düşüncedir ve madem ki bizler başkalarının kalplerinin İçini okuma imkanlarına sahip değiliz, şu halde kendini muslüman takdim eden ve za­hiren öyle görünen herkes hakkında hüsnü niyet beslemek ve onları muslüman kabul etmek durumundayız. Nitekim bildiği hal­de Peygamberin açıklamadığı münafıklar, Medine'nin genç islam toplumunda diğer müslümanlar gibi muamele görmüş, müslü-manlann lehinde ve aleyhinde olan, onların da lehinde ve aleyhinde olmuştur. Açığa vurulmadığı sürece kimin münafık olup ol­madığını, sadece, kalplerin içini bilen Allah bilebilir.

Burada kadar anlattığımız İslam i yazı­larda "akidevi nifak" adı verilen nifak türü­dür. Bir de aynı yazılarda "ameli nifak" de­yiminden de söz edilmiştir ki, kişi gerçekte ve kalben münafık olmadığı halde, bir ta­kım amel ve eylemleriyle münafıkm amel ve eylemleriyle benzerlik içinde olabilir. Bu, kuşkusuz sakınılması gereken önemli

bir davranış biçimi, kısaca bir zaaftır.

Müslüman toplumun manevi ve ahlaki olgunluğuna büyük önem veren Hz. Mu-hammed (s.), bu zaafın yol açacağı tahriba­ta dikkat çekmiş ve müslümanlan uyarmış­tır.

"Münafığın alameti üçlün Konuştuğun­da yalan söyler, söz verdiğinde sözünü yeri­ne getirmez ve kendisine birşey emanet edildiğinde ona ihanet eder." (Müslim, Ha­dis No: 106).

Yalan, sözü tutmama ve emanete İhanet, ahlaki düşüşün birer göstergesidir. Kendini yeterince terbiye edememiş zaaf sahibi bir muslüman da, bu hata ve günahları yapabi­lir. Bu, onun gerçekten münafık olduğu an­lamına gelmez. Aksi halde yalan söyleyen herkesi, münafık sayıp onu İslam dairesinin dışına atmak mümkün olur. Oysa gerçekte O, mü'min ve muslüman, ancak amel ve ey­lemleri mü'mince ve müsf umanca değildir. Yalan, sözü tutmama ve emanete ihanet, münafıkların amel ve eylemleridir. Şu halde her davranışında doğru, dürüst ve tu­tarlı olmak zorunda olan, böyle hatalara dü­şüp münafıkla paralelliğe düşmemeli, ken­dini sakındırmalidır. Ancak bu negatif tu­tumlara rağmen paralellik ile özdeşlik aynı şeyler değildir.

Ali BULAÇ Bk. Küfür