Münafık - İslami Bilgiler - 53. Sayfa
MÜNAFIK
Arapça "n, f, k" kökünden türeyen kelime, etimolojik olarak yer altında bulunan ve bir ucundan diğer ucuna gizlice gidilebilen işlek yol demektir. Islami terminolojide ise, kısaca içi dışı bir olmayan, iki yüzlü kimselerin müslüman toplum içinde müslü-man gibi görünerek gerçekte içlerinde küfür veya şirk inancını taşımalarına denir. Açıktır ki, böyle kimseler legal ve illegal olmak üzere daima iki tavrı bir arada sürdürmekte olan tehlikeli kimseler olacaktır.
Kuşkusuz her sosyal ve politik sistemde, o sistemin üzerinde yükseldiği felsefi ve ideolojik görüşü paylaşmayan ve fakat yine de ses çıkaramayacak durumda olan insanlar bulunabilir. Münafıklar da, farklı bir sosyal kategori olarak tslam toplumunun iç muhalifleri şeklinde görülebilirler. İnsan gruplarının temel hak ve özgürlüklerini, inanç, ibadet ve düşünce farklılığı olanların, bu farklı konumlanın tabii karşılayan İslam toplumu, muhalif çevrelerin varlığından geniş ölçüde rahatsız olmaz ve bu muhaliflerin inanç ve düşüncelerini baskı kullanarak değiştirmeyi, ya da ibadet ve ayinlerine engel olmayı tasarlamaz. Nitekim zımmi adı altında toplanan gayr-ı müslim
teb'a için hassas bir hukuki statünün teşekkül ettiğini biliyoruz. Ancak buna rağmen Kur'an münafıklara ilişkin oldukça sert ve tehdit edici ifadeler kullanıyorsa, bu, ni-fak'ın bilinen farklı bir dine veya siyasi görüşe mensubiyetten daha fazla bîr olayla karşı karşıya bulunduğumuzdandır..
Kur'an-i Kerim münafıklara ateşin en alt tabakalarını uygun görür (Nisa, 145). Gerçi müşriklerin, küfrü tercih edenlerin de eninde sonunda gidecekleri yer ateştir. Ne var ki, münafıklar için belli ki özel bir vurgu kullanılmaktadır. Bunun da elbette birtakım haklı nedenleri vardır.
İslam devleti, hangi inanç, din ve görüşte olursa olsun, bütün insan gruplarına yaşama imkanları tanır, onlar için özel hukuki statüler tayin eder. Kişi ve gruplar bir takım Özel durumları dolayısıyla farklı konumda ele alınsalar bile, yine de onların can, mal, namus, din ve görüşlerini güvence altına ^lan hukukun üstünlüğü ilkesi vardır. Şu halde zımmi ile münafık arasında, hukuki anlamda benzerlikler bulunamaz. Daha önemlisi, hukuki olarak münafık için tâyin edilmiş özel bir statü yoktur. Kuşkusuz bu, ilk anda paradoks gibi görünse de, İslam'ın genel ilkeleri ve insan zümrelerine biçtiği manevi ve ahlaki değer gözönüne alındığında mantıkidir.
Ahlaki ve dini bakımdan insan türünün en aşağılık yaratığı durumunda olan müna-fık'ın, İslam'ın önüne çıkardığı ilk büyük zorluk, düşünce ve inançlarını içinde tutmakla yetinmesi, bunu uluorta ve her fırsatla açığa vurmama ihtiyatını göstermesidir. Kİşİ temelden muhalif düşünce ve inançlarını içinde taşıdığı müddetçe, siz onun dini ve siyasi tercihinin ne olduğunu biliyor olsanız bile, ona herhangi bîr hukuki yaptınmda bulunamazsınız. Hele herkesçe gözlenen davranış ve eylemleri -zahiren de olsa- İslam'ı temel davranış ve eylem biçimlerine aykın değilse, büsbütün yapabileceğiniz şeylerin sınırları daralmış demektir. Bu durumda onun ne düşündüğünü sadece bilmeniz, hukuki bir anlam ifade etmez. Nitekim Peygamber efendimiz (s.) Medine hayatında birçok münafık tanıdı, onları yaki-nen bildi ve zaman zaman liderleri Abdullah bin Ubey gibilerinin zararlarım da gördü. Ancak buna rağmen bazı kimseleri münafık olarak teşhis etmedi, kimseyi açıkça münafıklıkla tanımlamadı.
Münafıklar potansiyel kafirlerdir. Potansiyel bir güç kendini açığa vurmadıkça ona karşı sadece zihnen tedbir alınabilir. Ancak hiç kimse potansiyel muhalif oluşundan dolayı yargılanamaz, ona bir ceza verilemez.
Bütün bunlardan dolayı Kur'an-ı Kerim, münafıkların içinde bulunduktan manevi ve ahlaki kirliliği sergilemeye önem vermekle yetinir, ahirette uğrayacakları feci akıbeti tasvir eder. Kur'an-ı Kerim'e göre münafık bir insanın en Önemli özelliği, onun kalben hasla olmasıdır. Münafıklar ile kalplerinde hastalık olanların bir arada zik-Tedilişlerinin (Enfal,49; Ahzab, 12) nedeni, ikisi arasında varolan ahlaki özdeşliğe dikkat çekilmek istenmesidir. Bu da gösteriyor ki, münafık kişiliği zedelenmiş veya tam olarak olgunlaşamamış, kendi zaaflarına karşı yenik, güvensiz, korkak ve her zaman dürüst davranmayı riskli bulan tehlikeli kimsedir.
Münafık, daima gelişecek güçlerin muhtemel hesaplarını yapar, çeşitli sosyal grupların nezdinde yatırımlara girişir. Böyle yapmakla, zamanın aleyhine dönmesine
karşı etkili tedbirler aldığını düşünür (Mai-de; 52). Böyle kişilerin açık bir mücadele ve savaş alanında, açık, dürüst ve adil bir tercih koymaları mümkün değildir. Eğer himayeleri altında oldukları kimselerde bir zaaf belirtisi tespit edebilirlerse, -Uhud savaşına tam çıkarken müslüman ordudan Medineli münafıkların kopmayı, stratejik bir darbe telakki etmeleri gibi -bunun daha da büyümesi için birtakım adımlar atmaya cesaret edebilirler. Uhud savaşında kopanlann böyle moral çöküntü yaratma amaçlan yanında Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler katında ilerisi için yatırım yapma düşünceleri de vardı. Ancak bu, yine de istisnaî bir hal olabilir.
Normal ve alışılagelen zamanlarda münafıklar, yeraltında, karanlık mahfillerde ve sessizce çalışmayı, müslüman toplumu içten çökertmeyi tercih ederler. Kalblerinde hastalık olması, İslam'ın sunduğu hayat tarzı, görev ve sorumlulukların onları ya tatmin etmemesi veya kendilerine güç gelmesinin sonucudur. Oysa kolayca itiraf edilebileceği gibi ruhsal, zihni ve sosyal anlamda bir şeyden memnun olmayan kişi, muhalif görüş ve eletirilerini açıkça ortaya koyar, gerekirse fiili olarak karşı mücadele verir. Bu, nisbeten tavır koyabilme gücünü gösterebilenlere özgü bir davranıştır. Münafık ise bu cesareti ve kişiliği sergileyemez. Hatta daha aşağılık yollara başvurur, gösteriş için namaz kılar (Nisa, 142,;Tevbe, 54), müslüman gibi görünür. Ancak kendi başına kaldı mı ne namaz kılar, ne de İslam'ın aleyhinde faaliyet göstermekten boş kalır. Bundan dolayı daha Medine döneminde Peygamber efendimiz ve arkadaşları (ashab), sabah ve yatsı namazlarının münafıklara ağır geldiğini söylüyorlardı. Öyle yainandığı için değil, aldatmak istediği için namaz kılan birinin, sabah namazı için gün doğmadan kalkması, yatsı için geç saatlere kalması başkalarına gösteriş yapabilme imkanı yok ise ağır bir külfetten başka nedir ki!
Islamiyetin gelişmiş bir fıkıh geleneğine rağmen, münafık zümrelere hukuki-dünyevi bir müeyyide ve ceza getirmemesi, bu kavramın istismara elverişli yapısı dolayı-sıyladır. Çünkü yeterince kendini olgunlaş-tıramamış kimi müslümanlar da, görüş, fikir ve anlayışlarına tam uygun olmayan bazı samimi müslümanlan münafıklıkla suçlama hatasına düşebilirler. Bu ise kolayca tahmin edilebileceği gibi, son derece tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Madem ki nifak kalbte gizlenen bir duygu ve düşüncedir ve madem ki bizler başkalarının kalplerinin İçini okuma imkanlarına sahip değiliz, şu halde kendini muslüman takdim eden ve zahiren öyle görünen herkes hakkında hüsnü niyet beslemek ve onları muslüman kabul etmek durumundayız. Nitekim bildiği halde Peygamberin açıklamadığı münafıklar, Medine'nin genç islam toplumunda diğer müslümanlar gibi muamele görmüş, müslü-manlann lehinde ve aleyhinde olan, onların da lehinde ve aleyhinde olmuştur. Açığa vurulmadığı sürece kimin münafık olup olmadığını, sadece, kalplerin içini bilen Allah bilebilir.
Burada kadar anlattığımız İslam i yazılarda "akidevi nifak" adı verilen nifak türüdür. Bir de aynı yazılarda "ameli nifak" deyiminden de söz edilmiştir ki, kişi gerçekte ve kalben münafık olmadığı halde, bir takım amel ve eylemleriyle münafıkm amel ve eylemleriyle benzerlik içinde olabilir. Bu, kuşkusuz sakınılması gereken önemli
bir davranış biçimi, kısaca bir zaaftır.
Müslüman toplumun manevi ve ahlaki olgunluğuna büyük önem veren Hz. Mu-hammed (s.), bu zaafın yol açacağı tahribata dikkat çekmiş ve müslümanlan uyarmıştır.
"Münafığın alameti üçlün Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünü yerine getirmez ve kendisine birşey emanet edildiğinde ona ihanet eder." (Müslim, Hadis No: 106).
Yalan, sözü tutmama ve emanete İhanet, ahlaki düşüşün birer göstergesidir. Kendini yeterince terbiye edememiş zaaf sahibi bir muslüman da, bu hata ve günahları yapabilir. Bu, onun gerçekten münafık olduğu anlamına gelmez. Aksi halde yalan söyleyen herkesi, münafık sayıp onu İslam dairesinin dışına atmak mümkün olur. Oysa gerçekte O, mü'min ve muslüman, ancak amel ve eylemleri mü'mince ve müsf umanca değildir. Yalan, sözü tutmama ve emanete ihanet, münafıkların amel ve eylemleridir. Şu halde her davranışında doğru, dürüst ve tutarlı olmak zorunda olan, böyle hatalara düşüp münafıkla paralelliğe düşmemeli, kendini sakındırmalidır. Ancak bu negatif tutumlara rağmen paralellik ile özdeşlik aynı şeyler değildir.
Ali BULAÇ Bk. Küfür
İslami Okul Okulların En Önemlisi