Nübüvvet - İslami Bilgiler - 21. Sayfa
NÜBÜVVET
İnsan, tarih boyunca gözünü açtığı kozmik ve fizik çevreye bakarak varlık alemini ve varoluşu anlamlandırmaya çalışmıştır. İnsanı diğer canlı varlıklardan ayıran en Önemli fark, varlığı anlamlandırma çabasını daima sürdürmüş olmasıdır. Sözgelimi hayvanlar kendi güdüleriyle tanıyabilecekleri sınırlı çevreye uyum sağlayabildikleri oranda tabii olarak yaşamakla yetinirler; onların görünenden görünmeyene, bilinenden bilinmeyene ulaşma gibi bir çabaları yoktur. İnsan ise, varlık alemini merak, hayret ve hayranlıkla gözlemlerken, bu varoluşun anlam ve sırlarını çözmeden rahat edemez, sadece biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarını temin etmekle yetinemez. Bu, kendi psişik ve entellektüel gerçeğini inkar etmek olur. Eğer onun bu tatminsiz, yetinmeyen ve hep arayış halindeki temci insani özelliği olmasaydı, ne felsefe ve hikmet ve ne de ilim ve kültürden söz edilebilirdi.
İlke olarak dün ve bugün yaratıcı fikrini reddeden felsefe ve görüşler, şu önemli sorulara cevap aramakla karşı karşıya gelmişlerdir: Madem ki evreni ve insanı belli bir
amaç güderek yaratan bir varlık yok, peki evrenin ve insanın bu tarz varoluşu neye göre mümkün olabilmiştir? Bizi aşkın ve dışımızda bir irade buraya göndermediyse, bizim burada oluşumuzun bir anlamı var mı? Hiçbir anlam yoksa bütün bu varoluş niye? Buna kim karar verdi? Niye başka yer değil de burası? Niye ben 1951'de doğdum da 1950'de veya 1050rdc veya antik zamanların bir yılında doğmadım? Buna kim karar verdi? Niçin şu şehirde ve şu anne ve babadan doğdum da bir başka yerde ve başka anne ve babadan değil? Niçin erkek veya kız? Niçin ailenin ilk çocuğu? Niçin beyaz? Ve daha binlerce soru.
Kuşkusuz ateist, nihilist, materyalist, dehri vb. nice felsefe ve görüş bu soruların hiçbirisine tatminkar cevaplar veremez. Belki varoluşun içinde cereyan eden olayların nasıllığı keşfedilebilir, nesneler ve olaylar arasındaki nedensel ilişkiler, geçerli ilişki biçimleri, yasalar ve belirleyici ilkeleler bilinebilir ve bunlar sayesinde muhtemel bir gelecek de tahmin edilebilir. Ne var ki yine de asıl varoluşun sır ve anlamı gizli kalmakta devam edecektir. Modern bilim, olayları yönlendiren temel yasa ve ilişkileri anlamayı, neredeyse olanların hikmet ve sırlarını keşfetmekle aynı şey saymaya başlıyor. Oysa bir fizik olayın nasıllığını bilmek, kişiyi niçinini bilme konusunda daha çok kışkırtmalı değil mi? Belki de fizik bilimlerin bu yöntem ve amaçlarla sağladıkları haz ve fayda, insanı sadece bununla yetinen, araştırma, bilme, öğrenme çabasını haz ve fayda sınırlarını genişletmeye yönelten, sıradan bir tabiat yaratığı haline gelirdi. Bu hayvanlarla eşit seviyeye inmekten başka bir şey değildir.
Bugün için yaratıcı düşüncesini kabul
etmeyen felsefelerin, kendilerine de inandırıcı gelmese bile, bütün yukarıda sıraladığımız sorulara verdikleri tek cevap raslantı (tesadüf) dır. Ama insan hayatını çepeçevre kuşatmış bulunan tabiî ve fizik zorunlulukların olduğu bir evrende -psişik ve manevî, enlellektüel ve sanatsal yanları hesaba kat-masak bile- zorunluk için de bu kadar mükerrer tesadüf olabilir mi? Binlerce olayın hergün başlangıçta bir tesadüf eseri olarak meydana geldiklerini ve o tesadüf neticesinde milyonlarca yıldır tekrar edip durduklarını nasıl söyleyebiliriz? Bütün ülkeler ölçeğinde, hergün olan binlerce doğum olayının, binlerce yıldır hep erkek-dişi dengesini hep tesadüfen koruduğunu nasıl düşünebiliriz? Modern bilimsel teknik ve gelişmelerin hangi durum ve şartlarda zigotun dişi veya erkek olarak teşekkül ettiğini söyleyebilir, ama niçin bu şekilde teşekkül ettiğini söyleyemiyorsa ve üstelik buna rastlantı diyorsa, burada allanan çok önemli bir gerçeklik var demektir ve bu da bir türlü açıklanamıyor. Demek ki rastlantı teorisi latmin-kar olmaktan uzaktır ve biz her halükarda ve kaçınılmaz olarak yaratıcı fikrine ulaşmak zorunda kalıyoruz. Aksi halde geriye lek bir seçenek kalır, o da absürd felsefedir. Yani herşey, biz ve evren saçma, anlamsız ve boş şeyleriz.
Belki absürd felsefe bazı kişilerce be-nimscncbiUr, ama herkesin bununla yetineceğini bekleyemeyiz. Çünkü özünde akla karşıdır. Akıl ise bizim en büyük gerçeklerimizden biridir. Onun cevap ve tatminkar açıklama isteyen sorularına bir son veremeyiz.
Kuşkusuz salt yaratıcı fikri de çözüm olamaz. Çünkü salt yaratıcı fikriyle yetinebileceğimizi savunan dcist felsefeler de aynı sorunlar karşısında çaresiz kalmışlardır. Eğer bir yaratıcı varsa ve bizi o yaratmışsa, onun bizimle bir şekilde iletişim kurması, bize mesajlar ve haberler iletmesi de gerekir. Bizi yarattığı ve halen yaratmakta olduğu halde, bizden bir şey istemiyorsa, bize söyleyecek bir şeyi yoksa ve düzenli peri-yodlarla varlığın düzenini sürdürmekle ye-tiniyorsa, onun bütün bu yaptıklarının bizce anlamı yoktur. Belki kendisi bir anlam içinde yaraüyordur; ama bizim bundan haberimiz olmuyorsa, bizim İçin bu anlam var değildir. Bu, O'nun açısından yine absürdtür. Veya bize varoluşun anlamını iletmek istiyor da, buna gücü yetmiyorsa, bu durumda güç, irade ve kudret alanı sınırlıdır, öyleyse bu yaratıcı mullak ve her dilediğini yaratmaya gücü yeten varlık değildir. Bu da en azından aklın geçerli kuralları içinde kabul edilemez.
Öyleyse şu çıkıyor ortaya: Evreni ve bizi yaralan bir varlık vardır ve bu varlık bize yaratılışın ve varoluşun anlam, neden ve hikmetini de anlatmaktadır. O, bize bilgi ve haber gönderiyor, bir takım mesajlar iletiyor.
Kur'an-ı Kerim'e göre evrenin tek, benzersiz ve orlaksız yaratıcısı Allah'tır. Allah, insanlara tarih boyunca mesaj gönderiyor. İstek ve iradesini açıklıyor. Ancak O'nun insanla fizik olarak yani frekansların alanına giren titreşimlerin sesiyle konuşması sadece bir kere, o da Hz. Musa ile olmuş, Allah onunla konuşmuştur. Peygamber olmadığı halde, Hz. Meryem'e, Hz. Musa'nın annesine, kızkardeşine vahyetmiştir; ama bu sözlü veya yazılı değil, kalbe ilka olunan ilham veya bilinci düzeyine iyiden iyiye çıkmış bilgi aktarımıdır. Diğer durumlarda ve diğer peygamberlere vahy gönderir. Vahy
ya doğrudan kalbe ilka edilen bilgi, rüya veya bir melek (Cebrail) aracılığıyla gelir ve gerçekleşir.
İşte nübüvvet denen olay, kendisiyle ilim (bilgi) hasıl olan haber ve bu haberi getiren seçilmiş özel kişilerin ortaya çıkışı, aldıkları vahyi diğer insanlara aktarmaları, tebliğ ediklerinin genel adıdır. "Nebe," haber demektir; haberi getiren kişiye nebi, bu olaya da nübüvvet denir. Yani Allah'ın seçilmiş bir insan (Peygamber) aracılığıyla insanlara seslenmesi, onlara mesaj iletmesi, kısaca onlarla dolaylı olarak konuşmasıdır.
Nübüvvetin kendisinden türediği nebe kelimesi Kur'an-ı Kcrım'dc teknik anlamda birkaç şekilde kullanılır. Doğrudan haber anlamında kullanıldığı gibi (Tahrim:3, Kchf:78), larihte ortaya çıkmış ve yaşanmış olaylar ve bu olaylara ilişkin bilgi anlamında da kullanılır (Maidc:28, Taha:99, Tev-bc:70, Yunus:71, İbrahim:9, Kasas:3). Ancak tarihten aktarılan bu bilgi veya geçmişe ilişkin haber hiçbir insanî ve sübjektif paradigma ile saptırılmamış doğru, kesin ve gerçeklik ifade eden haber ve bilgidir (Kchf:13). Çünkü haberin doğruluğu vahy kanalıyla bize bildirilmektedir. Şu halde yalnız larihi bilgi değil, insanın duyumlana-bilir evrenin ötesinden Nebi kanalıyla aldığı ve öğrendiği haber de kesin ve doğrudur. Bu tür haber ve bilgileri, gayba ve yaşanmış bir geçmişe ait oluşları dolayısıyla, yalnızca Peygamberler bize öğretebilir. Buna üçüncü bir bilgi türü daha ekleyebiliriz. O da, kişinin dış dünyaya ve başkalarına karşı sadece kendi içinde, kalbinin ve bilincinin deriniİkİcrindc sakladığı bilgi ve düşüncelerin, niyet ve taşanların bilinmesi, vahiyle öğretil mesid ir (Tevbe: 64). Gelen vahy veya Peygambere öğretilenler, kişilerin iç derinliklerinde gizlediklerini açığa çıkarabilir. Bütün bunlar gösteriyor ki, nebi olan seçkin kişiler, vahy aracılığıyla 1. Metafizik veya melakozmik alemden, 2. Bugün gözleme imkanımız olmayan kadim geçmişten, 3. Muhatabın iç dünyasında saklamaya çalıştığı şeylerden bize haber verebilirler. Ancak Peygamberin bu bilgileri beşer olarak değil, nebi olarak ve ancak kendisine vahy geldiği takdirde bize verebileceğini unutmamalı. Çünkü kişi (beşer) olarak Peygamber de gaybı bilemez.
Nebi bir bakıma bilgi aktarıcısı durumunda güvenilir bir kimse olduğundan, ona ilişkin güven sarsıcı bir davranışta bulunması düşünülemez. Yani Peygamber kendisine vahyedilen bilgileri değişikliğe uğratıp kendinden bir şeyler kalamaz, kıcasa ihanet etmez (Ali lmran:161). Nebi koruma altında bir kişidir. Buna rağmen onun cin ve insan şeytanlarından birçok düşmanı vardır (En'am:122); özellikle şeytan ona nüfuz etmek ister (Hacc:12). Ama ilahi koruma altında olan Nebi'ye herhangi bir zararın isabet etmesi mümkün değildir.
Kuşkusuz vahy temeline dayalı dini öğretilerde nübüvvet önemli bir kurumdur. Başla da belirttiğimiz gibi Nebi, İnsanın Allah ile temasını kuran temiz bir araç, bir vasıtadır. O, Allah'ın insandan ne istediğini aldığı vahy ile bildirir. Onun öğrettiği Kitap ve Hikmet sayesinde insan varoluşun anlamını öğrenir, evreni, kendini ve yaratılışı kavrar. Peygamber büyük bir öğretmendir; ama sadece bilgi vermekle yetinmez, İnsanın ve toplumun geleceğinin ne olacağını da haber verir. Bundan dolayı Peygamber hem Nezir (uyanp-korkutan), hem de Beşir (müjdeci) dir (Ahzab:45). Onun uyarı ve
korkutmaları ile müjdeleri dünyaya ilişkin olduğu kadar ebedi hayat, yani ahiretle de ilgilidir. Eğer insanoğlu, onun rehberliğini, yol göstericiliğini kabul edip öğrettiği ve gösterdiği gibi yaşamaya çalışırsa, hem dünyada adalet, özgürlük, huzur ve barışa kavuşur; hem de ahiret hayatını güven altına alır.
Buna ek olarak Ncbi'nin, kendisine inananları güçlü kılma, savaşa hazırlama ve düşmanlarına karşı cihada götürme gibi aktif görevleri de vardır (Enfal:65, Tev-be:73).
Peygamberler, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilaf ve anlaşmazlıkların çözüm şekillerini gösterir, bu alanda evrensel, adil ve objektif hukuki kural ve ilkeler koyarlar. İlahi hukuk veya şeriat dediğimiz olgu, insanlar başlangıçta tek ve uyumlu bir topluluk (ümmet) iken, aralarında anlaşmazlığa düştükleri zaman Allah, onlara hakem olacak nebiler gönderdi (Bakara:213). Onlar bütün bu epistemolojik, ahlaki, sosyal, askeri ve adlî görevleri yanında insana hikmet bilgisini öğretirler. Allah, yaratılışta insana (Adem'e) isimleri, yani varlığın bilgisini öğretti, sonra da tarih boyunca peygamberlere vahy bilgilerini gönderip insana tebliğ edilmelerini sağladı. Ancak Hz. Adem'le başlayan Nübüvvet zinciri, son halka olan Hz. Muhammed (s.) 1c son buldu (Ah-zab:40). Bundan sonra Peygamber gelmeyecek, nübüvvetin tarih boyunca gördüğü işlev Kur'an'la sürdürülecektir.
Bütün Peygamberlerin öğrettiği bilgi ve hikmet aynı öze dayanır. Bu da ilahi hikmet ve bilgidir. Bu bakımdan aralarında üstünlük açısından derece farkı olsa da (İsra:55), peygamberler arasında ayırım yapılmaz (Bakara:
Nebiler konumlan itibariyle insanüstü varlıklar değil, birer insandırlar. Yer, içer ve ihtiyaçlarla karşılaşırlar. Biyolojik ve fizyolojik ilahi yasalar onlar için de geçerlidir. Kısaca ölümlüdürler. Bu açıdan islam öğretisine göre Peygamberler birer mit veya do-ğa-üstü kültler değildirler. Hele onlara tapınmak, onları tanrılaştırmak doğrudan şirk, yani Allah'a ortak koşmaktır (Al-i îm-ran:80). Kur'an-ı Kerim açıkça kendisine kitap, hikmet ve nübüvvet geldikten sonra hiçbir Peygamberin insanlara "Bana kulluk edin" şeklinde bir istekte bulunmasının mümkün olmadığını söyler (Ali İmran: 79). Yahudilerin Hz. Uzeyr'i ve Hıristiyanların Hz, isa'yı tanrılaştırmaları, onları Allah'ın oğullan veya Tann'nın kendilerinde beden-leştirdiği varlıklar şeklinde görmeleri büyük bir sapmadır. Peygamberler, kendilerine gelen vahyi insanlara olduğu gibi lebliğ eder, ona uygun yaşama yollarım ve örneklerini pratikte gösterir ve ömürlerini tamamladıktan sonra her ölümlü gibi bu dünyadan çekilirler. Onlara ittiba, getirdikleri kitab ve uyguladıkları sünnet'e bağlılık de mektir. Nitekim son peygamber Hz. Mu-hammed (s.) de bizlere bunu tavsiye etmiştir.
Ali BULAÇ
İslami Okul Okulların En Önemlisi