Muhtelif - 11. Sayfa
ORUÇ
İslami bir terim olan oruç, Arapçada "savm" kelimesi ile ifade edilir. Savm lügatte; bir işi yapmaktan kendini tutmak, alıkoymak, yemekten içmekten, konuşmaktan, yürümekten kaçınmak gibi anlamlara gelir.
İslam dininde oruç: "Sabahın doğuşundan güneşin batışına kadar, oruç tutmaya ehil olan kimselerin niyet ederek onu bozan hallerden uzak durmasıdır."
Oruç, geçmiş bütün dinlerde meşru kılınmış Önemli bir ibadettir. Orucun fazileti ile ilgili olarak Hz. Peygamber (s.)'den birçok hadis rivayet edilmiştir.
Orucun fert ve topluma yönelik birçok faydaları vardır. Ancak oruç bu faydalann-dan ötürü değil, yalnız Allah emri olduğu için ve sadece Allah'ı razı kılmak için tutulmalıdır. Çünkü İbadetler yalnız Allah'ın emri olduğu için yapılır. Buna, ibadetin tamamen Allah'a tahsis edilmesi anlamında olarak ihlas denilmektedir. Allah Teala çeşitli ayetlerde ibadetlerin yalnız kendisine tahsis edilmesini emrediyor. Ancak bu durum bizim ibadetlerden anladığımız bazı düşüncelerimizi açıklamamıza engel değildir. Eksiklikler bizimdir, dinimiz her türlü eksiklikten beridir. Beşer sıfatıyla ve bu sınırlı aklımızla oruç ibadetinden anlayabildiğimiz bazı hikmetleri şöylece kaydedebiliriz:
1- Oruç, başlan başa bir zikirdir. Ramazan ayında farz olan orucu tutan bir müslü-man, bir ay boyunca devamlı olarak Allah'ı zikr etmektedir. Oruç tutan müslümamn aklından gece-gündüz hiçbir zaman Allah Teala çıkmaz. Gündüzün oruçlu olduğunun şuuru içinde bulunduğu için daima Allah'ı
hatırlar, oruç bozacak işlerden kendisini korur. Akşamdan sonra namaz, teravih ve benzeri ibadetlerle meşgul olur ve yatarken sahurda kalkıp uyanma endişesi ile yatar. Dolayısıyla oruçlu kişinin Allah'ı hatırlamadığı bir an yoktur. Oruçlu kişi bu şekilde daimi zikir halinde bulunduğundan, gündüzün bilerek oruç bozan işleri yapmaz, herhangi bir kötülük işlemez, daima insanlara karşı iyi davranır, ibadetle, Kur'an okumakla meşgul olur. Bu şekilde devamlı olarak Allah'ı haünnda tutan kimseleri elbette Allah Teala bol ve geniş rahmetiyle karşılar. Bir ayette Allah Teala şöyle buyuruyor: "Beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım." (Bakara, 152)
2- Oruç kişiyi ruhsal yönden terbiye eder. Gerçek anlamda oruç tutan kimse, kelimenin tam anlamıyla ruhsal olgunluğa erişir. Bu ruhsal olgunluğu şu hadis-i şerif güzel bir şekilde ifade buyurmuştur "Oruçlu kişiye eğer birileri sataşırsa, ben oruçluyum, ben oruçluyum, desin."
3- Oruç, kelimenin tam anlamıyla kişiyi sabırlı kılar. Özellikle bazı kötü alışkanlıklarına mahkum olan kişinin, belirli uzun bir süre için, alışkanlıklarını ona oruçtan başka hangi kuvvet terk ettirebilir. Alışkanlıklardan uzak olmak, büyük bir sabır işidir. Oruç esnasında uzun süre alışkanlıkları karşısında sabretmeyi başaran kimse, hayatta karşılaştığı birçok üzücü olay karşısında sabırlı olma alışkanlığını kazanır. Dolayısıyla Ramazan orucu, toplumu sabır çizgisinden içeri sokar ve bir çok problemleri önler.
4- Oruç, görür gibi Allah'a inanmanın ve gerçek anlamda Allah'tan korkmanın bir sembolüdür. Çünkü oruçta kişi, yalnız Allah'tan korkar, hiç kimsenin görmediği zamanlarda orucunu bozmayan bir mümin ki-
şi, gerçekten Allah'tan korkan, Allah'ı görür gibi ona inanan kişidir.
5- Oruçlu kişi, oruç sebebiyle ruhunu temizler ve günahlarından arınır.
6- Oruç, bir aylık uzun bir perhiz olup, organların uzun süre dinlenmesini sağlayarak insan sıhhatini korur, kişiye güç, kuvvet ve zindelik verir.
7- Oruç, müslümana, yılın diğer günlerinde yiyecek bulamayıp açlık ve yokluk çekenlerin durumunu fiilen hatırlatır, dolayısıyla aç ve açıkta bulunan insanlara yardıma koşma, onların ihtiyaçlarını da giderme gayreti göstermeye iterek, fiili bir şükür yapmayı öğretir.
8- Oruç müslümanı disipline sokar, müslümana zamanın önemini tanıtır. Dolayısıyla oruç tutan kişi, zamanını çok iyi bir şekilde değerlendirmesini öğrenir.
Orucun çeşitleri şunlardır: Farz oruçlar, vacip oruçlar, nafile oruçlar, haram oruçlar, mekruh oruçlar.
Farz oruç, Ramazan orucu olup; akıllı, müslüman, erginlik çağına ulaşmış, sıhhatli ve bir yerde mukîm olan her müslümana farzdır. Orucun farz oluşu Kur'an, Sünnet ve İcma-i Ümmet ile sabittir. Kur'an'dan delil Bakara Suresinin 183-184 ve 185. ayetleridir. Allah Teala bu ayetlerde şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz olduğu gibi, Allah'tan korkmanız için oruç sizlere de farz kılındı. Sizden her kim bu sayılı günlerde hasta olur, yahut yolculuğa çıkar da oruç tutamazsa, diğer günlerde (tutamadığı bu günler) sayısınca oruç tutsun. Oruç tutamayacak durumda olanların, bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir. Kim kendi isteği ile hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için çok
daha hayırlıdır. Bu sayılı günler Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hakkı batıldan ayıran, apaçık hidayet olan Kur'an, bu ayda indirilmiştir. Sizden her kim bu aya ulaşırsa onda oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut yolcu olursa, başka günlerde oruç tutsun. Allah size güçlük vermek değil, kolaylık göstermek ister."
Orucun farz olduğuna Sünnetten birçok delil vardır. Biz sadece şu hadis-i şerifi zikretmekle yetineceğiz: "îslam beş temel üzere kurulmuştur: Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'İn Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak, Beytullah'ı ziyaret yetmek."
Ramazan ayı, hilâlin görünmesi ile başlar. Adil bir kişinin İslam devlet yetkililerine, hilâli gördüğünü haber vermesi ve devletin bu kişinin sözünü geçerli kabul etmesi ile Ramazan ayının girdiğine karar verilebilir. Eğer hilâlin gözetlenmesine engel teşkil eden bulutlar varsa, o takdirde Şaban ayı otuz gün kabul edilerek Ramazan'a buna göre başlanır. Ramazan'ın sona erdiğini tes-bit etmede ise adalet sahibi iki şahidin bulunması şarttır.
Hanefi, Şafiî ve Hanbelilerden oluşan büyük çoğunluğa göre, îslam dünyasının herhangi bir yerinde hilâlin görüldüğü tes-bit edilirse, yakın uzak bütün ülkelerin halkının oruca başlaması farz olur. Şafülere göre ise sadece yakın ülkede yaşayanların oruç tutması farz olup uzak ülkelere farz olmaz.
Orucun iki rüknü vardır. Bunlardan biri niyet etmek, ikincisi sabah vaktinin girmesinden itibaren güneşin batmasına kadar orucu bozan işlerden uzak durmaktır. Niyet şartı, yalnız Şafiîlerle Malikîlere aittir.
Oruç tutamayacak derecede yaşlı olanların, tutamadıkları her bir güne karşılık fidye vermeleri gerekir. Bunun ölçüsü, her gün bir fakiri doyurmaktır. Yahut bu kadar para ve imkan sağlamaktır.
Hamile ve emzikli kadınlar, İbn Abbas ile Ibn Ömer'e göre, fidye verirler, fakat sonradan oruçlarını kaza etmezler. Fakat, Hanefî mezhebi ile Ebu Ubeyd ve Ebu Sevr'e göre, bunlar oruçlarını kaza edecekler, fidye ödemeyeceklerdir. Ahmed b. Hanbel ile imam Şafiî'ye göre ise, eğer oruç sebebiyle hem kendilerine, hem de çocuklarına bir zarar gelecekse, hem fidye vermeleri, hem de oruçlarını kaza etmeleri gerekir. Sadece kendilerine zarar gelecekse, o takdirde sadece kaza etmeleri gerekir, fidye vermeleri gerekmez.
Misafir kişi ile, iyileşmesi umulan hastaların, tutamadıkları günleri kaza etmeleri gerekir.
Alimler, hayız ve nifas durumundaki kadınların, oruç tutmamasının vacip olduğu görüşündedirler. Bu gibi kadınların tutamadıkları oruç sayısınca kaza yapmaları gerekir.
Vacip oruçlar Hanefilere göre iki türlüdür: Biri belirli veya belirsiz olarak adanan oruçlardır. Diğeri, başlandığı halde bozulan nafile oruçların kazasıdır.
Nafile oruçlar, farz veya vacip olmayıp Allah'a yaklaşmak maksadıyla, farzlardan fazla olarak tutulan oruçlardır. Fazladan nafile oruç tutmanın fazileti ile ilgili olarak Hz. Peygamber (s.) şöyle buyuruyor: "Allah yolunda bir gün oruç tutanın yüzünü Allah Teala yetmiş yıl cehennem ateşinden uzaklaştırır."
Hz. Peygamber (s.)'in teşvik ettiği nafile oruçlar şunlardır: Gün aşırı oruç tutmak,
her ayın 13,14 ve 15. günlerini oruç tutmak, hafta içinde Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak, Ramazanın takib eden Şevval ayının altı gününde oruç tutmak, Zilkade ayının 9. günü olan Arefe günü oruç tutmak, (ancak bu hacı olmayanlar içindir. Hacı kişi kuvvetli de olsa, Arefe gününde oruç tutması sünnet değildir. Ancak Ebu Hani-fc'ye göre, eğer oruç hacıyı bunaltmazsa bir sakıncası yoktur), Zilhicce ayının 9. gününden önce 1-9. günleri arasında oruç tutmak, Muharrem ayının 9. ve 10. günlerini oruç tutmak (buna Aşure orucu denir). Şaban ayı ile ilgili olarak Hz. Aişe şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in Ramazan dışında herhangi bir ayı tam olarak oruçlu geçirdiğini görmedim. Yine Hz. Peygamber'in Şaban ayından çok oruç tuttuğu bir ay görmedim."
Başlanmış nafile bir oruç bozulabilir. Bundan ötürü herhangi bir günah yoktur. Ancak Hanefilere göre ister hac, ister umre, ister namaz, ister teşbih gibi nafile ibadetler olsun, başlanılmış olan bir ibadet terk edilmemelidir. Terk edilirse tamamlanması veya kaza edilmesi vacib değildir. Ancak, başlanmış nafile bir ibadeti özürsüz olarak terk etmek mekruhtur.
Buraya kadar zikredilen oruç türlerinden başka, bir de tutulması haram olan ve mekruh olan oruçlar vardır. Bu oruçlar şunlardır: Bayram günlerinin birinci günlerinde oruç tutmak, Kurban Bayramının 2, 3 ve 4. günleri oruç tutmak, yalnız olarak Cuma gününü oruca tahsis etmek, sadece Cumartesi günlerini oruca tahsis etmek, şüpheli günlerde oruç tutmak (Meselâ Rama-zan'dan önceki gün, hava buluüu olup hilali görmek mümkün olmazsa, bu gün şüpheli gün kabul edilmiştir), ara vermeden yıl boyu oruç tutmak, hayız ve nifas durumundaki kadının oruç tutması, kocasının izni olmadan kadının nafile oruç tutması, oruç tuttuğu takdirde sıhhatinin tehlikeye düşmesinden korkan kişinin oruç tutması. Bu sayılan oruçlar tutulması yasaklanmış olan oruçlardır.
Orucu bozan durumlar ise iki kısma ayrılır: Birincisi orucu bozduğu halde sadece kaza yapmayı gerektiren durumlardır. İkincisi hem kaza yapmayı, hem de keffaret ödemeyi gerektiren hallerdir.
Orucu bozduğu halde sadece kaza etmeyi gerektiren durumlar şunlardır: Kendi isteği dahilinde ağız dolusu kusmak, hayız ve nifas durumunda bulunmak, cinsi münasebet dışında tatmin olmak. Bu ister öpüşme, ister kucaklaşma ve isterse kendi kendini tatmin etmek suretiyle olsun fark etmez. Adette yenilmeyen maddeleri çok miktarda yemek, güneşin battığını, yahut sabah vaktinin doğmadığını zannederek yeyip içmek, ancak daha sonra bunun aksi ortaya çıkmak.
Bilerek yemek-içmek, bilerek cinsel ilişkide bulunmak, hem kaza hem de keffa-reti gerektirir.
Unutarak, yahut hala ile, yahut tehdit altında yeyip içen kişiye kaza da, kefaret de gerekmez. Böyle bir kimse oruçlu olduğu aklına geldiği andan itibaren, yeme ve içmeyi terk ederek orucuna devam eder.
Y.Vehbi YAVUZ
Bk. İbadet
İslami Okul Okulların En Önemlisi