Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 2. Sayfa

PARA

 

Para, kısaca, kullanıma hazır (birinci de­rece likid) satın alma gücüdür, İktisatçılar genellikle parayı gördüğü fonksiyonlara göre tanımlamakta ve paranın bir

 a) Müba­dele aracı,

 b) değer ölçüsü,

 c) değer sakla­ma aracı,

 d) gelecekteki ödemeler için bir standart olduğunu kabul etmektedirler.

Tarihi gelişim içerisinde, işbölümünün artmasına paralel olarak malların mallarla takası giderek zorlaşmış, malların mübade­lesinde ortak bir değer ölçüsü kullanma zo­runluluğu ortaya çıkmıştır. Bu zorunluluk takas edilecek malların değerlerinin birbiri­ne denk olmaması; belli bir malı arzeden ki­şinin, o malı talep edecek ve aynı zamanda kendi talep ettiği malı arzedecek bir başka­sını istendiğinde ve kolaylıkla bulamaması; bütün malların bölünebilme (dİvisibility) özelliklerinin olmaması, gibi sebeplerden kaynaklanıyordu. Zamanla, belli bir mal değer ölçüsü seçilerek (mal, para), mübade­le aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak, bazı malların bölünme, taşınma, saklanma zorluklan bu Özelliklere haiz bazı madenlerin zamanla mal paraya ikame edi­lerek kullanılmaya başlandığı görülmüştür. Böylece altın, gümüş, bakır vb. madenler ortak bir değer ölçüsü olarak benimsenme­ye başlanmıştır. îlk dönemlerde, altın ulus­lararası Ödemelerde ve büyük montonh ödemelerde kullanılırken, yurtiçi ödeme iş­lemlerinde en yaygın kullanılan madeni pa­ra gümüş idi.

Gümüş sikkeler 18. yüzyıla kadar para­nın değer Ölçüsü olarak para sisteminin esa­sını teşkil etmekte olup (gümüş tek melal sistemi), bu sikkelerin ağırlık ve ayan dev­letçe tesbit edilmekteydi; gümüş ve altın

arasındaki parite (nisbet) ise piyasada ser­bestçe belirleniyordu.

Daha sonraları, gümüşün değerinin İs­tikrarsız bir seyir izlemesi ve altın üretimin­de kaydedilen artışlar, gümüş yanında altın sikkelerin de tedavüle çıkmasına yol açtı; bazı ülkeler altın ve gümüşün birlikte teda­vülde olduğu çift-metal sistemi'ne (bimcia-lizm) geçerken, diğerleri altının tek değer ölçüsü kabul edildiği altın tek metal siste­mi'ni benimsedi.

Altın ve gümüş üretimi arasında zaman­la ortaya çıkan dengesizlik, bimetalizm'i benimseyen ülkelerde, bu iki metal arasın­daki pariıenin bozulmasına ve üretimi nisbi olarak daha hızlı artan gümüşün piyasa de­ğerinin para değerinin altına düşmesine yol açü. Bunun sonucu, piyasadan ucuza temin edilen gümüşün darphanelerde daha yük­sek değerli sikkelere dönüştürülmesi ile bir­likte gümüş sikkelerin tedavüldeki miktarı hızla artarken, altın sikkeler piyasadan çe­kilmiştir. Buna karşın bimetalizm'i ayakta tutmak için çeşitli tedbirler alınmıştır.

Günümüz kağıt para (ya da banknot) sis­temine başlangıç teşkil eden ilk temsilî pa­ra, 17- yüzyıl ingiltere'sinde sarrafların emanete aldıkları altın gibi değerli ma­denler karşılığı tevdiat sahiplerine verdik­leri makbuzlara (gold smith's notdes) da­yanmaktadır. Bu makbuzlar istendiğinde ve anında temsil ettiği değerli madene dönüşe­bilir nitelikteydi (yani tam konvertibilitcye sahipti). Bu makbuzların zamanla ödeme işlemlerinde para gibi kullanılmaya başlan­dığı görüldü. Diğer yandan, sarraflar kendi­lerine emanet edilen altınların tümünün ay­nı anda çekilmediğini farketmişler, bunun üzerine emanet altın stokunun bir kısmını ankes tutarak kalan kısmını faiz karşliğı

borç (kredi) vermeye başlamışlardır; daha sonraları bu borç verme işlemi fiilen altınla değil, makbuzlarla (banknot) yapılmaya başlanmıştır. Zamanla, sarrafların açtığı bu tür krediler ödeme güçlerinin üzerine çık­mış, tevdiat sahipleri zarara uğramaya baş­lamışlardır. Bunun üzerine sarrafların bu tür faaliyetleri durdurulmuş, yerine aynı ni­telikte bankalar kurulmuştur. Fakat banka­lar da zamanla banknot ihracı yetkilerini kötüye kullanmışlar, bunun üzerine 19. yüzyıl başlarından itibaren banknot ihracı kamu otoritesinin kontrolüne girmiştir.

'Allın Standardı' olarak bilinen sistemde, tedavül eden banknotların % 100 karşılığı olup, bu banknotların maden karşılığı bank­notu ihraç eden kurumca taahhüt edilmek­leydi. Tam konverübilitenin geçerli olduğu bu sistemde madeni paralar ve banknotlar hukuki açıdan eşit ödeme kabiliyetine sa­hipti.

Daha sonraları ortaya çıkan Altın Külçe Sistemi'nde ise altın sikkeler tedavül etme­mekte, yurtiçi ödemeler banknotlarla yapıl­maktaydı. Bu sistem I. Dünya Savaşı'nı ta-kib eden yıllarda bazı Batı Avrupa ülkele­rinde uygulanmıştı. Buna karşın tedavül hacmini karşılayabilecek yeterlilikte altın stokuna sahip bulunmayan diğer bazı ülke­lerde de Altın Kambiyo Sistemi adı ile bili­nen bir sistem yürürlükte idi; bu sisteme gö­re, banknotların altın sikke ve altın külçeye konvertibilitesi sözkonusu olmayıp, ulusal para birimi ile altın arasındaki ilişki, altın standardına bağlı dövizler yoluyla bulun­maktaydı.

Özellikle savaş ve benzeri olağanüstü dönemlerde halkın banknotları altına çevir­me eğiliminin hızlanması, Merkez Banka-si'm altın taleplerini karşılamada zor durumda bırakmaktaydı; bu sebeble banknot­ların altına konvertibiletesi geçici dönemler itibanyla kaldırılmış, yerine bugün geçerli olan kağıt para sistemi konmuştur. Kağıt Para Sistemi'nin daimi bir uygulama olarak benimsenmesi 1929 Büyük Kriz'inden son­raya rastlamaktadır.

Kağıt para sisteminde paranın altına çevrilebilme kabiliyeti (Konvertibilitesi) mevcut değildir.

Kağıt para günümüzde tüm ekonomiler­de hakim olan para çeşidi olup, Merkez Bankalarınca tedavüle sürülmektedir. Ka­ğıt paranın ülke içinde kabulü zorunlu olup, sınırsız ödeme gücüne sahiptir. Para basma yetkisi her devlet için bir hükümranlık sim­gesi olup, uluslarüstü bîr paranın bugüne kadar kabul görmemesi büyük ölçüde bu hükümranlığın ulusiar-üstü bir otoriteye devri konusunda ülkelerin gösterdiği istek­sizlikten kaynaklanmaktadır.

Para arzını oluşturan diğer bir unsur da kaydî paradır. Ticari bankalarca yaratılan ve 'ikincil para' olarak da nitelendirilen kay-di para, maddi varlığı olmayan, sadece he-saben varolan bir ödeme aracı türüdür. Bu tür paranın tedavülü çek aracılığı ile bir he­saptan diğerine herhangi bir nakit çıkışı ol­maksızın gerçekleşir; ödemeler ilgili banka hesaplarına kayıt düşülerek gerçekleşti­ğinden, bu tür paraya "kaydi' para denmek­tedir. Kaydi paranın para arzı içindeki payı genellikle banknot miktarının birkaç misli­dir. Bu açıdan, banka mevduatları (kaydi para) aynı anda kağıt paraya dönüştürülmek istense, bankaların bu talebi tümüyle karşı­lamaları mümkün değildir. Bu sebeple ban­kaların kaydi para yaratma özelliği kritik biçimde 'mevduat hesaplarındaki paranın aynı anda tümüyle çekilmeyeceği' varsayımına dayanmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde ödemeler büyük öl­çüde nakit yerine çeklerle yapılmaktadır. Bu sebeple banknot miktarının banka mev­duat miktarına oranı oldukça düşük düzey­dedir.

 

Para Talebi

 

Para talebi, ekonomik birimlerin gerek­tiğinde kullanmaya hazır bulundurdukları serbest satın alma gücü olarak tanımlanabi­lir.

Keynesyen para talebi formulasyonun-da, ekonomik birimler belli başlı üç saikle para talebinde bulunmaktadırlar:

 

I-Muamele Saiki:

 

Muamele saikiyle para talebinde bulun­ma, ekonomik birimlerin cari ödemelerini yürütmek amacıyla para tutmalarıdır. Bu amaçla taleb edilen para miktarı, gelir ve muamele düzeyi ile doğru orantılı olup, faiz oranlarına olan duyarlılığı (esnekliği) dü­şüktür. Genel fiyat düzeyindeki artışlar da -belli bir reel muamele hacmini gerçekleş­tirmek için daha yüksek bir nominal satınal-ma gücü gerektireceği için- nominal para talebini arttırmaktadır. Uzun vadede, öde­me teknolojisindeki ilerlemeler (günlük muamelelerde nakit yerine çek kullanı­mının giderek yaygınlaşması vb.), kurum­sal yapı değişiklikleri vb. faktörler belli bir muamele hacmini gerçekleştirmek için ge­rekli para talebini azaltmaktadır.

 

2- ihtiyat Saiki:

 

Ekonomik birimlerin düzenli ve planla­nan ödemelerin dışında beklenmeyen, ya da planlanmayan ödemeler için elde tuttukları para miktarı ihtiyat saikiyle yapılan para ta­lebidir. Bu tür para talebi, Örneğin gelecek-

teki beklenmeyen ani Ödemeler ya uygun fi­yat, ya da koşullarla yapılabilecek satınal-malardan kaynaklanmaktadır. Bu amaçla yapılan para talebi, yaklaşık olarak, gelir düzeyi, ekonominin gelecekteki durumu ile ilgili belirsizlikler ve faiz oranı gibi faktör­lere bağlı bulunmaktadır.

 

3-Spekülatif Saik:

 

Faiz oranlarının gelecekteki safi i!e ilgili eklenti ve belirsizliklerden kaynaklanan para talebi spekülatif para talebi olarak nite­lendirilmektedir. Faiz getiren finansal ak­tiflerin fiyatı, faiz oranı ile ters orantılı ol­duğu için, faiz oranlarındaki değişmeler ak­tifin piyasa fiyatının ters yönde değişmesi­ne ve dolayısıyla sermaye kaybı/kazancına sebeb olacaktır. Bu açıdan, faiz oranlarında artış bekleniyorsa, bu, aktif fiyatların da düşme -ve dolayısıyla sermaye kaybı- anla­mına gelecek, yatırımcı bu aktifi elden çı­karıp spekülatif amaçla para tutmaya başla­yacaktır. Faiz oranlarında düşme bekleni­yorsa, spekülatif para talebi azalacaktır, ak­tife olan talep artacaktır.

Spekülatif para talebi, J. Mayhard Key-nes'in para teorisine en büyük katkılarından birisidir. Ancak, spekülatif para talebi Key-nes tarafından formüle edildiği şekliyle ba­zı önemli yetersizlikleri içermektedir. Bun­lar; Keynes'in formülasyonu çerçevesinde spekülatif para taleb eğrisinin bireysel dü­zeyde değil, ekonominin tümü için türetile-biliyor olması ve sözkonusu yaklaşımın gerçek hayatta gözlenen çeşitlendirilmiş portföy olgusunu açıklayamamasıdır. Bu yetersizlikler J. Tobin'in Portföy Analizi yaklaşımında ele alınmış ve cevaplandırıl­mıştır.

Modern Miktar Teorisini formüle eden monetarist iktisat okulu'na mensub Milton Frif 'iman ise para talebine Keynesyen yak­laşımdan oldukça farklı bir yaklaşım getir­mektedir. Friedman'a göre para talebi, bi­reyleri para tutmaya yönelten saikler açısın­dan ele alınmamalıdır. Friedman para talebi analizine genel talep teorisi çerçevesinde yaklaşmakta, para talebini herhangi bir da­yanıklı tüketim malına olan talep gibi de­ğerlendirmektedir. Buna göre para talebini belirleyen faktörler; genel talep teorisine paralel o'arak, gelir düzeyi (bütçe tahdidi), parayı elde tutmanın fırsat maliyeti vb. fak­törlerdir. Genel fiyat düzeyindeki artışlar (enflasyon) parayı elde tutmanın bir mali­yeti olurken, alternatif gelir getirici aktifle­rin sağladığı getiri oranlan ve bu aktiflerin fiyatlarındaki değişmelerin yol açtığı ser­maye kayıp ve kazançlar da parayı elde tut­manın fırsat maliyetleri arasında yer almak­tadır. Örneğin, enflasyon oranı % 80 ise, bu, paranın satın alma gücünde % 80'lik bir azalma anlamına gelmekte ve parayı elde tutmanın maliyeti olmaktadır. Diğer yanda, alternatif bir malı aktif olarak hisse senetle­ri o yıl için % 15 temettü (kâr payı) yapmış­sa, parayı elde tutmanın fırsat maliyeti % 55 olacaktır. Bu şartlar da, ekonomik birim portföyünü oluştururken para ve diğer ak­tifler arasındaki dağılımı toplam faydayı maksimize edecek tarzda yapmaktadır.

özetle; para talebini açıklamaya yönelik yaklaşımların çeşitliliğine karşın, bu tale­bin makroekonomik çerçevedeki formülas-yonu gelir düzeyi ile doğru orantılı, faiz oranı ile ters orantılı olduğu şeklindedir.

Keynesyen iktisatçılar para talebinin fa­iz oranlarındaki değişmelere oldukça du­yarlı olduğunu ve istikrarsız bir eğilim gös­terdiğini Öne sürerken, Monetarist ekole da­hil iktisatçılar, para talebinin faiz oranların-

daki değişmelere fazlaca duyarlı olmadığı­nı ve oldukça istikrarlı bir ilişki olduğunu savunmaktadırlar. Diğer bir ifade ile para­nın tedavül hızı Keynesyen iktisatçılara gö­re istikrarsız, Monetaristlere göre ise olduk­ça istikrarlıdır. Bu çerçevede Keynesyen iktisatçılar nominal milli gelir düzeyini kontrolde para politikasını etkin bir araç olarak görmekte, Monetaristler ise para po­litikasını esas almaktadırlar. Zira; para arzı yoluyla milli geliri kontrol etmek, öncelikle para arzı ile milli gelir düzeyi arasında sıkı ve istikrarlı bir İlişkiyi gerektirmektedir ki, bu da kritik bir biçimde paranın tedavül hı­zının istikrarlı olup olmadığına bağlıdır.

 

Para Arzı

 

Para Arzı, tedavüldeki ödeme araçları­nın nominal satınalma gücü olarak tanım­lanmaktadır. Para Arzı borçların ödenme­sinde, mal ve hizmetlerin satın alınmasında genel kabul gören herşeyi kapsamaktadır.

En dar tanımlı para arzı, tedavüldeki pa­ra (birincil para, ya da merkezi parasal yetki kurumunun çıkardığı para: Banknot ve bo­zuk para) ve vadesiz mevduat'tan (ikincil para, ya da diğer parasal yeiki kurumlan -ti­carî bankalar tarafından yaratılan kaydî pa­ra) oluşmaktadır. Bu dar tanıma, vadeli mevduat ve mevduat sertifikalan eklendi­ğinde daha geniş bir para arzı tanımına ula­şılmaktadır.

Bununla beraber tüm ekonomiler için geçerli standart para arzı tanımlarından bahsetmek sözkonusu değildir, zira para ar­zının kapsamı, ekonomik ve mali sistemin gelişmişlik düzeyi, ödeme araçlanmn çeşit­liliği gibi faktörlere bağlı bulunmaktadır.

Diğer yanda; ticari bankaların, Merkez

Bankası'nca yaratılan reserv para (reserv para: Merkez Bankası'nca yaratılan ve ül­kedeki para arzına esas teşkil eden 'birincil para') karşılığı kaydi para yaratma kabiliye­ti ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekte­dir. Örneğin, çek kullanımının daha yaygın olduğu bir ülkede bankaların para yaratma kapasitesi, nakit kullanımının daha yaygın olduğu bir ülkeye nisbetle daha yüksektir; çünkü, birinci ülkede banka-dışı kesim re­serv para'mn (nakit) nisbeten daha büyük bir oranını banka sisteminde tutmakta, ban­kalar da bunun karşılığı daha fazla kaydi para yaratma potansiyeline kavuşmaktadır­lar. Ancak bu tür ülkelerde para arzı'nın nis­beten daha büyük bir kısmının merkezi para otoritesi dışında ticari banka kesimince ya­ratılıyor olması, para arzını kontrolde mer­kezi otoritenin kapasitesini sınırlama gibi potansiyel bir sakıncayı da beraberinde ge­tirmektedir.

Adnan BÜYÜKDENİZ

Bk. Para Aldanımı, Para Arzı, Para Tale­bi