Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sansür - İslami Bilgiler - 10. Sayfa

 

SANSÜR

 

Siyasal sistemin korumakla yükümlü hissettiği kamu otoritesini veya sosyal ve ahlaksal düzeni bozabilecek olan, ya da bo­zabileceği varsayılan düşünce ve görüşlerin kısıtlanması siyasetidir. Bir düşüncenin, bir fikrin sansür edilebilmesi için yazılması ve­ya konuşulması gerekmektedir. Sansür, ba­zı düşüncelerin, fikirlerin sadece geçersiz olduğunu ifade etmez, aynı zamanda, bun­ların ileri sürülmesinin gerçek bir tehlike yaratacağını da öngörür. Kişilerin, düşün­düklerini istedikleri biçim, zaman ve yerde açığa vurmak ve tartışma serbestisi ile ya-

kından ilgili olan sansür, düşünce ve söz öz­gürlüğünün, dolayısıyle de basın ve haber­leşme özgürlüğünün denetlenmesiyle ilgi­lidir.

Çağlar boyunca, sansürün en başarılı uy­gulayıcıları, siyasal ve dinsel otorite sahip­leri olmuştur. Böyle bir resmi otoriteden yoksun olmakla beraber, bazı düşüncelerin bastırılmasını isteyenler de bu yolda ilgili otoritelerden destek almaya çalışmışlardır. Kişinin böyle bir desteği tek başına elde et­mesinin imkansız olmasa bile çok zor olma­sı nedeniyle, bugün, batı demokrasilerinde, dinsel veya din dışı amaçlarla hareket eden birtakım özel gruplar iletişim kanalları üze­rinde etkili olan, ya da onlara hükmeden ki­şileri etkilemek için baskında bulunmakta­dırlar.

Sansür, genelde, siyasal sansür, dinsel sansür, ahlaki sansür ve akademik sansür olmak üzere dört ana başlık altında incele­nebilir. Ancak, bu sansür eyleminin bu ka­tegorilerden birden fazlasına girebilmesi de mümkündür. Bunun yanısıra, sansür eyle­mi, yayımdan veya duyurudan Önce ve son­ra olmak üzere iki ayn şekilde gerçekleş­mektedir.

Sansürü meşru kılan üç temel dayanak­tan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, otori­te sahipleri tarafından "yanlış" veya "tehli­keli" olarak değerlendirilen fikirlerin bastı­rılması veya cezalandırılması yolundaki inançtır. İkincisi, birincisini de haklı çıkarır mahiyette olan seçkinci bir tutumu ifade eder. Platon'un "Cumhuriyef'int dek götü­rebileceğimiz bu görüşe göre, eğitim, mes­lek veya gelir seviyesi gibi birtakım nitelik­ler bakımından toplumda daha üstün bir ko­numda olanlar, doğruyu yanlıştan ayırmada diğerlerine göre daha yeteneklidirler. BöyIece doğrulan bulma yeteneğinde olan kişi­ler, aynı kapasitede görülmeyen kişilerin Fi­kirlerine sansür uygulayacaklardır. Toplu­mun benimsemediği, topluma ters gelen fi­kirlerin bastırılması düşüncesi de, sansür eylemini meşrulaştıran bir diğer yaklaşım­dır. Bu düşünceye karşı çıkanlar, sansürün tarihini, birey ve toplum arasındaki bir dizi öncülük mücadelesi olarak görmektedir­ler.

özgürlükçü demokrasi, en doğru çö­zümlerin, kamusal çıkarlara ilişkin sorunla­rın açıkça tartışılması ile bulunacağı inancı­nı taşıyarak, kitle haberleşmesinin özgürce yapılmasını temel bir ilke olarak kabul eder. Ancak, bu, çağdaş demokratik rejim­lerde, basın ve haberleşme özgürlüğünün hiçbir sınır, hiçbir denetim kabul etmediği şeklinde de anlaşılmamalıdır. Örneğin, İn­giliz Basın Özgürlüğü, esas itibarıyla, "dev­leti tehlikeye sokma, genel ahlaka aykırı davranma ve hukuki bir neden olmaksızın kişilerin zararına hareket etme" durumları ile sınırlandırılmıştır. Amerikan Yüksek Mahkemesi ise, Amerikan Anayasası, ba­sın özgürlüğüne ilişkin herhangi bir sınırla­ma getirmediği halde, çeşitli kararlarında, bu özgürlüğün "halen var olan ve açık tehli­ke" durumunda kanunla sınırlandırılabile­ceğini ortaya koymuştur.

 

Türkiye'de Basın Alanında Sansür:

 

Osmanlı imparatorluğu döneminde ba­sına ilişkin ilk metin, 1864-1909 yıllan ara­sında yürürlükte olan Matbuat Nizamna-mesi'dir. Dönemsel yayınlan hükümet iz­nine bağlayan bu nizamnameye göre, hü­kümdar ve ailesini, nazırlarını tahkir, dost devletlere ve bunlann temsilcilerine karşı yayın gibi suçlan işleyen gazeteler "idari takdir" yolu ile kapatılacaktır.

1876 Anayasasının 12. maddesiyle, "matbuat, kanun dairesinde serbesttir" hük­mü getirilmiştir. Bu hükme dayanılarak, 1877de Matbuat Kanunu hazırlanmışsa da Padişah II. Abdülhamit tarafından yürürlü­ğe konmamış ve onun döneminde basın üzerinde sansür, en yoğun şekilde uygulan­mıştır.

Kanun-u Esasi 1908 yılında tekrar yü­rürlüğe konulurken, 12. maddeye "hiçbir veçhile kablettab'ı teftiş ve muayeneye tabi tutulmaz" hükmü ilave edilmiştir. 1909 ta­rihli Matbuat Kanunu ile de, dönemsel ya­yınlarda, "basılmadan önce müsaade" siste­mi yerine "beyanname verme" sistemi geti­rilmiştir. Ancak, bu kanun da 1913 yılında değiştirilerek, gazete çıkarılması "para de­po etme" koşuluna bağlanmış ve devletin güvenliğine ilişkin nedenlerle gazetelerin hükümet tarafından kapatılabileceği öngö­rülmüştür. Kanun 1914 yılında bir daha de­ğişikliğe uğratılarak, ister savaş, ister banş zamanında olsun, askeri konularda ve dev­letin savunmasını ilgilendiren konularda haber yayınlanması sansüre bağlanmıştır.

1919-1923 yıllan arasında sıkıyönetim döneminde sansür tüm yayınlan kapsaya­cak şekilde uygulanmıştır.

Cumhuriyet döneminde basına ilişkin olarak, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esa­siye Kanununun 77. maddesinde "matbuat kanun dairesinde serbesttir ve neşir edilme­den evvel teftiş ve muayeneye tabi değildir" denilerek Kanun-u Esasi'nin 12. maddesi tekrarlanmıştır. Bu uygulama, sadece bir yıl geçerliliğini koruyabilmiş ve 1925 tarihli Takriri Sükun Kanunu'nun 1. maddesi ile "irtica, isyana, ve memleketin nizam-ı içti­maisini ve huzur ve emniyet, tahrikat, teşvi-kat, teşebbüsat ve neşriyatı hükümet, Reisi-cumhurun tasdiki ile re'sen ve idareten men'e mezundur" hükmü ile basın özgürlü­ğü oldukça kısıtlanmış ve bu hususlara ria­yet etmeyenlerin istiklal Mahkemelerinde yargılanmaları kabul edilmiştir. Bu dönem­de, basın ve basımevleri ile ilgili hükümleri kapsayan 1937 tarihli Matbuat Kanunu ile, gazete çıkarma, mahalli en büyük mülkiye memuruna bir beyanname verilmesine bağ­landıysa da 1938'deki değişiklikle, gazete ve dergiler için, "para depo etme" koşulu, periyodik yayınlar için de "ruhsatname al­ma sistemi" getirilmiştir. Aynı kanunun 50. maddesi İse, hükümete, "memleketin umu­mi siyasetine dokunacak" neşriyatı yapan­ların gazetelerini kapatma yetkisi tanımış­tır. Türk basınını, bu derece baskıcı bir reji­me bağlayan kanun 1946'da yeniden değiş­tirilerek ilk şekline dönülmüş, 1950 yılında iktidarın halk oyu ile değişmesi üzerine ye­rini 1950 tarihli ve 5680 sayılı kanuna bı­rakmıştır.

Liberal bir görüşle hazırlanan 5680 sayı­lı kanun, periyodik yayınlar İçin "beyanna­me sisteminin kabul edilmesi, basın üzerin­de idareye tanınan yetkilerin daraltılması, yayın yasaklarının asgari ölçüye indirilme­si gibi özgürlükçü esaslara sahipti. Bu Öz­gürlükçü ortam da uzun ömürlü olamamış, 1954 yılında yayınlanan 6334 sayılı "Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cü­rümler Hakkında Kanun" ve 1956'da çıkan 6773 sayılı kanunla basın ve haberleşme özgürlüğü önemli Ölçüde kısıtlanmak isten­miştir.

Basın özgürlüğüne vurulan bu darbeler 27 Mayıs 1960 askeri darbesine dek sür­müş, Milli Birlik Komitesi bu kanunları yü­rürlükten kaldırarak. Basın Kanunu'nda, değişiklik yaparak bazı hükümleri dışında

bu kanunun ilk şekline uygun bir basın reji­mini yeniden kurmuştur. 1961 Anayasa-sı'nın 20. maddesinde, "herkesin, düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu, düşün­ce ve kanaatlerini söz, yazı, resimle veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklayabileceği" belirtilmiştir.

1982 Anayasası haberleşme Özgürlüğü­nün temelini oluşturan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü 1961 Anayasasın­dan daha kapsamlı bir şekilde düzenlemiş ve basın Özgürlüğüne ilişkin ayrıntılı hü­kümlere yer verilmiştir. Basının Özgür ve sansür edilemeyeceği, 1982 Anayasasının 28. maddesinde açıklanmış ve bunun yanı sıra.1961 Anayasasından da daha ileri bir görüşle, basımevi kurmak için "izin alma ve mali teminat yatırma şartı" konulmayacağı belirtilmiştir. 1982 Anayasası, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün "suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırn olarak usulünce belirtilmiş bil­gilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, Özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sınırları­nın korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla" sınırlandırılabileceğini belirt­miştir.

 

Türkiye'de Radyo Yayınlarında Sansür

 

1938 yılında fiilen devlet tekeline giren radyo yayınlarında, 1943 tarihli 4475 sayılı Kanunun 20. maddesi ile, radyolarda yapı­lacak her türlü söz yayınlarının incelenip, programlara alınıp alınmamasının Basın ve Yayın Kurumu Umum Müdürlüğü'nce ka­rarlaştırılacağı öngörülerek "radyo yayın­larında sansür" kurumu getirilmiştir. 1949 tarih ve 5392 sayılı, Basın, Yayın ve Tu­rizm Genel Müdürlüğü Kanunu ise, radyo müdürlüklerini bazı yetkilerle donatıp, merkezin denetleme yetkisini nisbeten azaltmıştır.

1950'deki iktidar değişikliğinden bir sü­re sonra, iktidar partisi radyo yayınlarında sansürü en etkili şekilde, özellikle de muha­lefeti susturucu yönde kullanmaya başla­mıştır.

Radyonun tarafsızlığının güvence altına alınması, 1961 Anayasası ile gerçekleşmiş­tir.

1982 Anayasası ise 121. maddesi ile "radyo ve televizyon istasyonları ancak, devlet eliyle kurulur ve idareleri tarafsız bir kamu tüzel kişiliği halinde kanunla düzen­lenir" diyerek, radyo-televizyon üzerindeki devlet tekelini anayasal bir kurum haline getirmiştir. Bu Anayasanın 26. maddesi ile de, düşünce ve haberleşme özgürlüğüne ait hükmün, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların, izin sis­temine bağlanmasına engel olmayacağı açıklanarak bu konuda sansür uygulaması­na açıkça olanak tanınmıştır.

 

Türkiye'de Sinema ve Televizyon Sansü­rü

 

Filmleri sansür yetkisi, 1932 yılına ka­dar valiliklerce uygulanmış, 1932 tarihli Si­nema Filmlerinin Kontrolüne Ait Talimat­name ile merkezileştirilmiştir. Bu talimat­nameye dayanarak, istanbul'da kurulan sansür komisyonuna İçişleri ve Milli Sa­vunma Bakanlıklarının ve Genel Kurmay Başkanlığının birer temsilcisi yanında, fi Polis Müdürü ve Emniyet Müfettişi de ka-tilmakta idi.

1961 Anayasası, düşünce ve ifade hürri­yetine açık bir şekilde yer vermekle bera­ber, sinema ve televizyon filmlerinden söz etmemiştir. Sinema ve televizyon filmleri-

nin açık bir hükme bağlanmayışı, bunların sansür edilip edilmeyeceği konusunda bir dizi tanışmaya yol açmıştır.

1982 Anayasası radyo, televizyon veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sis­temine bağlanabileceğini belirtmekle, san­sürü açıkça mümkün kılmış ve bu konudaki tartışmalara son vermiştir.

(SBA)