Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Siyaset Bilimi - İslami Bilgiler - 44. Sayfa

 

SİYASET BİLİMİ

 

Siyaset bilimi, siyasal olayları kendisine inceleme konusu olarak alan bilim dalıdır, çeşitli şekil ve düzeylerde ortaya çıkan si­yasal olaylar hakkında genel iddialar veya teoriler geliştirir, bu iddialan görgül olarak sınamaya çalışır, bu amaçla geliştirilen yöntemlerle sistematik olarak veri toplar ve çözümleme faaliyetlerinde bulunur.

İlk kurulduğu dönemlerde, felsefenin bir parçası olarak kabul edilen siyaset bilimi, felsefenin bir uzantısı olarak, doğal yasala­rın neler olduğunu akıl yoluyla bularak, adil bir toplum için gerekli olan koşullan oluş­turmaya çalışmıştır. Sokrates'den gelen er­demli bilginin veya iyinin arayışını sürdü­ren Eflatun, adil bir toplum veya devlet dü­zeninin vaat ettiği hükümeti ve siyasal yapı­yı aynntılı bir biçimde ortaya koymuştur.

Çağdaş siyaset biliminin ilk hazırlayıcı­larından biri, Aristo (l.Ö. 384-322) olmakla birlikte görgül sınamaya konu olabilecek, genel iddialardan oluşan bir siyaset bilimi ancak, 1930'larda kendini göstermiştir. Aristo, "Politika" adlı eserinde, çağındaki Yunan şehir devletlerinin anayasalarını ve

siyasal sistemlerini karşılaştırmalı olarak inceleyerek, etik unsurları gözardı etme­den, gözlem ve görgül çözümlemeyi siyaset bilimine sokmuştur. Siyaset biliminin do­ğuşuna giden yolda, bir diğer önemli adım, İtalyan düşünürü Makyavel (1469-1527) tarafından gerçekleştirilmiştir. Makyavel, "Prens" adlı eseriyle ilk kez iktidar ve erde­mi birbirinden ayırıp, iktidarı görgül bir ol­gu olarak incelemeye başlamıştır. 17. yüz­yıla gelindiğinde ise, Hobbes, "Leviat-han"da, toplumun doğal bir ahenk sonucun­da değil de, insan iradesi yoluyla oluşturul­duğunu ileri sürmüştür. Hobbes'a göre, devlet, insan gücünün, aklının ürünü oldu­ğuna göre, yanılabilir. İnsanlan, özgürlük­lerini, kendi üstlerinde bir otoriteye teslim etmeye iten neden, insanların doğal halde birbirleriyle kıyasıya bir savaşım içinde ol­malarıdır. Makyavel, gözleme dayalı ve tü­mevarıma bir yol izlerken, Hobbes, çağı­nın geometri ve aritmetik anlayışını içeren tümdengelimci bir yol izlemiştir. Hobbes'la birlikle, aynca, daha sonra Locke, Montes-quieu, Rousseau ve Burke'ün geliştireceği, temsile dayalı hükümet fikrinin temelleri de atılmıştır.

Fransız Devrimi öncesi geliştirilen söz­leşme ve temsili hükümet fikirleri ve bu fi­kirlere, 19. yüzyılda toplumsal eşitlik boyu­tunun eklenmesiyle yeni boyutlar kazan­mıştır. 19. yüzyılın sonunda ise, endüstri toplumunun ve kapitalizmin yarattığı çeşit­li sorunlar siyasal felsefenin başlıca uğraşı haline gelmiştir. Böylece, akla dayalı bir düzen, adil bir toplum arayışı ile yola çıkan siyasal felsefenin alanı, değişim ve onun denetlenmesi sorunlarını ele alacak kadar ilerlemiştir.

Siyaset bilimi 20. yüzyılın başlarında, artık, felsefenin bir parçası olmaktan kurtu­larak, bir ölçüde de ona tepki olarak geliş­meye başlamıştır. Kurumsal yaklaşım ola­rak tanımlanabilecek bu gelişim, esas itiba­rıyla, siyasal sistemi çevreleyen kurallar ve bu kurallar çerçevesinde faaliyet gösteren kurumlar üzerinde durmaya özen göster­miştir. Bu yaklaşım, tarihsel ve kronolojik bir yol izliyordu. Siyasetle ilgili genel bir teoriden ve kendine Özgü bir metodolojiden yoksun olmakla beraber, bunları geliştir­mek için de, herhangi bir çaba harcamıyor­du. Kurumsal yapılar içindeki siyasal dav­ranış gerçeğine kayıtsız kalan bu yaklaşım, her olay kümesi üzerinde tek tek durarak betimlemeler yapmaya çalışıyordu. Siyasal gelişme hakkında çok iyimser ve tek yönlü bir görüşü temsil ediyordu. Batı demokrasi­leri üzerinde, özellikle de, Amerikan siya­sal yapısı üzerinde odaklaşmıştı ve buradan yola çıkarak, medeni bir yaşamın nasıl oluşturulacağına ait tavsiyelerde bulunu­yordu.

ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra, siyaset bilimine, özellikle Amerika Birleşik Dev-letleri'nde gelişen, davranışçı yaklaşım egemen olmuştur. Davranışçı yaklaşım, si­yasal hareketin, sadece hükümet mekaniz­masına özgü olmayıp, her yerde görüldüğü­nü ve bunun kökünün insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşıma göre, kurumsal fa­aliyet de zaten çeşitli bireylerce oynanan si­yasal rollerin bir bileşkesiydi. Kurumlar, kendi içlerinde yer alan bireylerden bağım­sız olarak ele alındıklarında, anlamlarını yi­tirmekteydiler. Bu yüzden, yasama ya da başkanlık kurumu gibi bir kurum, ancak, o kurum içindeki bireylerin "nasıl" ve "niçin" böyle davrandıklarına bakarak anlaşılabi­lirdi.

Davranışçı yaklaşımın, insanın bireysel ya da toplu davranışını incelerken, kuram­sal bir çerçeveye gereksinim duyması, "ya-pı sal-işlevsel yaklaşım" gibi bazı yeni yak­laşımların ağırlık kazanmasına yol açarken, daha önce, yalnızca, anayasal ve yasal çer­çeveyi ve bu ortamda ortaya çıkan kurumla­rı inceleyen kurumsal yaklaşım da eleştiri­lerden yararlanarak, baskı grupları, siyasal partiler, seçim sistemleri ve ideolojiler gibi konulara ilgi duymaya başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki geliş­meler, siyaset biliminde, etik önermelerle, bilimsel önermelerin ayrılması sonucunu doğurmuştur. Bugüne değin, siyasal olgu ve olayları açıklamak üzere kullanılan yak­laşımlardan, siyaset bilimine en çok etkide bulunan genel teoriler arasında, "sistem te­orisini", "yapısal-işlevsel yaklaşımı", "Marksist teoriyi" ve "doğal hukuk yaklaşı­mını" sayabiliriz. Genel teorilerin yanısıra, "haberleşme teorisi", "oyun teorisi", "koa­lisyon teorisi" ve "çatışma modelleri" de kısmi teoriye yönelik önemli çalışmalar olarak dikkat çekmişlerdir.

(SBA) Bk. Siyaset.