Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

SOSYAL HAREKETLİLİK - 56. Sayfa

 

SOSYAL HAREKETLİLİK

 

Hareketlilik, toplumun kendi içindeki dinamizmini ifade eden veya nüfusu meydana getiren fertlerin hareketliliğini belirten bir kavramdır. Toplumda bireyle­rin, zümrelerin veya kültür unsurlannın, ta­bakalaşmada, ya da sosyal mekânda yer de­ğiştirmesini ifade eder. "DeğişinTin sosyo­lojik araştırmasında kullanılan "sosyal ha­reketlilik" kavramı; sosyal hiyerarşinin ge­nellikle mesleki olarak nitelenen farklı se-

viyeleri arasında fertlerin hareketliliğine işaret eder. Dikey, yatay, nesiller arası vb. olmak üzere çeşitli ayinmlarla incclenebil-mektedir. Bu çeşitli hareketlilik halini göre­bilmek için herşeyden önce toplumun bir sosyal piramit sekimde düşünülmesi gerek­mektedir.

Hareketlilik kavramı, tabakalaşma kav­ramıyla doğrudan ilgilidir. Ancak, tabaka­laşma kavramı, çoğu açıdan Batı meseleleri önünde doyurucu olmamaya başlayınca, yeni sosyal değişme teorileri geliştirilmeye yönclinmiştir. A. Comtc'âan bu yana, sos­yolojinin büyük sistemlerinin çoğu, "sosyal statik" ve "sosyal dinamik" ayrımı çerçeve­sinde sosyal yapıları incelemektedir. İşte, sosyal statikte karşımıza çıkan sosyal taba­kalaşma hadisesinin, sosyal dinamikte kar­şılığı, sosyal değişme teorileri olduğu için, sosyoloji, sosyal düzenlerin değişimine ne­den olan gelişim süreçlerini incelerken, ta­bakalaşma gibi kavramlara, ayrıca hareket­lilik boyutu eklemek durumunda kalmıştır; bu boyut, sanayi toplumlarının en belirgin özelliklerinden birini meydana getirmekte­dir. Sosyal sınıfların ortadan kalkması ve sınıfsız bir yapıya geçmek söz konusu ol­madığına göre, fertlerin sosyal hareketliliğe uğramayacaklarını ileri sürmek mümkün değildir. Çünkü, sosyal hareketlilik, sosyal gruplar arasında görülen ilişkilerin ve biz­zat grupların iç dinamiğini oluşturmaktadır. Günümüzde, hiç bir sosyal tabaka, sosyal gurup veya sınıf bir nesilden fazla, değiş­meden kalamaz. Her neslin hareketlilik çiz­gisi, öncekinden farklıdır.

Batı sosyolojisinde sosyal hareketlilik­ten anlaşılan, önce, birey veya bireylerin toplum içinde konum ve durumlarını az çok değiştirebilmeleri İmkânıdır. Bu imkân

açık toplumlarda daha kolay, kapalı top­lumlarda ise daha güç elde edilmektedir. Bir toplumdaki hareketliliğin genel oranı, o toplumun "açık" olmasının derecesini gös­terir. Sosyal hareketlilik, çağımızın dina­mik yapılı toplumlarında sürekli olarak iz­lenen bir olaydır. Marks'ın düşündüğü gibi tarihte geçiş dönemlerinde görülen kısa sü­reli ve geçici bir olay olmayıp, sanayileşme ve şehirleşmeye paralel olarak artan bir sü­reçtir. T. Bottomore'un belirttiği gibi, onu, sınıfsız bir toplumun elde edilmesinde araç olarak düşünmek de yanlıştır. Öte yandan, sosyal hareketlilik kavramı, belli bir sosyal tabakalaşma teorisine bağlıdır. Kendiliğin­den değil, konuya belli bir yaklaşımın ürü­nü olarak, yani toplum içinde tabakalaşma olayını önceden tabiî ve tartışılmaz sayıp, meseleyi kişilerin bu tabakalara nasıl katıl­dıkları konusuyla sınırlayan bir yaklaşımın ürünü olarak meydana gelmiştir. Kişi, top­lumda kurulu tabakalaşma içinde hangi öl­çüde basamaklar arasında seçim yapabil­mekte, ya da bulunduğu basamağı değişti­rebilmektedir. Bir başka ifadeyle, sanayi­leşme ve şehirleşmeye paralel gelişmelerin Batı düzeniyle uyuşmaz olmadığını ve ge­lişme amacıyla mevcut düzenden vazgeç­mek gerekmediğini ispatlamak gayretiyle, Batı'da düzene karşı değil, aksine, düzeni doğrulamayı amaçlamış yeni sosyal deği­şim teorileri geliştirilmeye başlanınca, sos­yal hareketlilik meselesi de, tartışma dışı bırakılan Batı düzeninin kendi işleyişinde çözümlenmek üzere ele alınmıştır.

Batı düzeni içerisinde, artan sosyal hare­ketliliğe rağmen, sanayi toplumlarım "orta sınıf toplumları" olarak kabul etmek de zor­dur. Çünkü artan farklılaşma ve değişen statü sistemi, iktisadi ve sosyal gelişmeye

paralel olarak tabakalaşma piramidine, "alt-orta, üst-orta" gibi yeni unsurları da ek­lemiştir. Bu durum, aynı zamanda çoğulcu bir tabakalaşmayı ifade eder.

İşte, Batı dünyasının modem sanayi top­lumlarında görülen bu tabakalaşmanın iç dinamiğine, yani sosyal hareketliliğe dair pek çok malzemeyi mukayeseli olarak ilk defa California Berkeley Üniversitesi sos­yologlarından S.M. Lipset ile R. Bendİx tahlil etmişlerdir. Araştırmalanmn sonun­da şu sonuca varmışlardır: Her modern sa­nayi toplumuda önemli miktarda dikey bir hareketlilik vardır. Onlara göre, bu husus yalnızca modern sanayi toplumları için ge­çerli olup, sebebini ihtimal, teknolojik iler­lemelerin bir sonucu olmak üzere meslekî, teknik ve idari elemanlara olan fazla talepte aramak gerekiyor. Teessüs etmiş Üst taba­kalar, anan bu talepleri yalnız kendi içlerin­den karşılayamadıkları için zorunlu olarak alt tabakalardan temin etmeğe çalışmakta­dırlar. Sosyal hareketliliğe olan bu "fonksi­yonel ihtiyaç" toplumun çeşitli tabakalarına mensup bireylere bir iş başarma ve daha yüksek mevkilere yükselme İsteği aşılandı­ğı zaman ancak etkili olabilir. Lipset ve Bendix, hareketliliğin, modem sanayi top­lumunun istikran için esas olduğunu, çünkü elit mevkilere geçişin açık olmasının, yete­nekli ve azimli bireylerin daha aşağı sosyal seviyelerden yukarı yükselmesini mümkün kıldığını savunuyorlardı. Fakat yukarı doğ­ru sosyal hareketlilik, onlara göre, katıksız olarak yüzde yüz iyi de değildir. Dikey ha­reketlilikte birey, bunun pahasını güvensiz­lik ve gerginlik şeklinde ödeyebilir, toplum ise bunun pahasını grup dayanışmasının azalması şeklinde ödemektedir. Bir bireyin meslekî, iktisadî, idari ve sosyal sınıf sistemleri içinde işgal ettiği yerler arasındaki farklar, o birey için ciddî bir engellenme kaynağı olabilir ve hatta onu aşın siyasî tu­tumları benimsemeye teşvik edebilir. Aşın siyasî tutumlar, bir grubun güvenliği tehdit edildiği veya yükselmekte olan bir grubun gayretlerine set çekildiği zaman gelişir. Lipset ve Bendix'e göre, hareketlilik imka­nı, işte bu noktada, alt sınıfların "devrimci kollektif eylem" ihtimalini azaltan bir gü­venlik sübabı olabilmektedir. Bu hususta, bir başka araştırmacı, D. V. Glass'a göre de­mokratik bir toplumda adalet, "siyasî ve sosyal eşitlik fırsatı veren" bir yapı mevcut­sa ancak, gerçekleşebilir. Fakat bu açıdan konuya bakıldığında görülen odur ki, Fran­sız devriminden bu yana siyasî demokrasi açısından oldukça sürekli ilerlemeler vuku bulmakla birlikte, sosyal demokrasi bakı­mından modern sanayi toplumunun geliş­mesinde istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmamıştır.

Günümüz toplumlarında görülen sosyal hareketlilik bir kişinin hayatı boyunca mes­lek basamaklanndaki ya da bir kuşak üyele­rinin daha Önceki kuşağa oranla hareketlili­ği olmak üzere, kuşak boyu veya kuşaklara-rası hareketlilik başlıkları altında incelene­bileceği gibi, zorunlu ya da isteğe bağlı ha­reketlilik ayınmiyla da ele alınabilmekte­dir. Sözgelişi, yaşı gereği zorunlu olarak emekli olan bir kişinin toplum içindeki ko­numunun değişmesi zorunlu hareketliliğin, öte yandan evlilik sonucu kazanılacak yeni konumlar ise isteğe bağlı hareketliliğin ör­nekleridir. Bundan başka, tek tek bireylerin sosyal hareketliliği ile bir sosyal sınıfın ve­ya bir grubun kollektif hareketliliği de bir­birinden farklıdır.

Ancak, üzerinde en çok durulan ve en yaygın ayırım, "yatay" ve "dikey" hareket­lilik arasında yapılan ayırımdır. Yatay hare­ketlilikten, öncelikle, kişinin görevini -mesleğini- değiştirmeden görev yerini de­ğiştirmesi anlaşılmaktadır. Günlük işe gidiş gelişlerden, mevsimlik tatil gezilerine ka­dar çeşitli olaylar, yatay hareketlilik içine katılmıştır. Bu hareketlilik, kişinin adres değiştirmesini gerektirmemektedir. Aynca şehirler ve ülkeler arasında adres -nüfus-değişikliklerine yol açan yatay hareketlilik de bulunmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. 1974 Kıbrıs örneğinde görüldüğü gibi bu neden siyasî ve askerî, ya da köyden kente göçlerde olduğu gibi ekonomik olabi­lir. Evliliklerin yol açtığı yer değişiklikle­rinde ise neden, ailevîdir. Türkiye'de yatay hareketlilik daha çok ügi çekmiştir. Taşra­dan büyük kente göç olgusu, ya da Alman­ya'ya işçi göndermemiz sosyolojimizde çe­şitli araştırmalara yol açmıştır.

Dikey hareketlilik ise, bir kişi ya da top­luluğun aynı kuşakta veya kuşaklar arasın­da toplum için görev-meslek ve dolayısıyla statü bakımından iniş ve yükselişini ifade eder. Sosyolojinin öncelikle üzerinde dur­duğu hareketlilik, dikey hareketliliktir. Çünkü eşitlik esasına dayalı bir yapının he­defi olarak orta sınıflaşmanın temini bakı­mından en Önemlisi, dikey hareketlilik olup, kalabalık grupların alt tabakalardan, orta ve üst tabakalara yükselmesi şeklinde tezahür eder. Fakat, günümüzde, özellikle alt tabaka mensupları için bu yükseliş pek kolay olmamaktadır. Köken, çevre, gele­nek, iktisadî ve kültürel şartlar gibi etken­ler, onların hareketliliğini engelleyebil­mektedir. Bu engelleri kısmen de olsa ber­taraf etme vasıtalarına ulaşma imkânı, üst tabakaların çok daha kolay istifade ettikleri hal olarak kalmaktadır.

XX. yüzyılda bireylere, sosyal sınıfları­nı değiştirme imkânı veren vergi politikala­rı, kooperatifleşme, sendikalaşma ve diğer bir çok faktörler hep aynı istikamette etkiler oluşturarak, alt tabakalara mensup bireyle­rin, orta tabakaya yükselmelerine, yani yu­karı doğru bir sosyal hareketliliğe maruz kalmalarına yol açmaktadır. Fakat, XX. yüzyıl, dikey hareketliliğin, en çok eğitim yoluyla gerçekleştiği bir çağdır. Artık, ti­carî ve sınaî hareketlilik fertlere, kapitaliz­min ilk devrelerinde olduğu kadar büyük imkânlar sağlamamaktadır.

Sosyal hareketliliğin, yeterince gerçek­leşmesinde, bireylerin basan arzularını ve rekabet duygularını körükleyecek faktörle­rin bulunduğu bir sosyal atmosfer gerekli­dir. Bu hususta, azgelişmiş Ülkelerde eği­timden beklenecek pek çok fonksiyonlar vardır. Miktarını ve zamanını iyi tayin et­mek şartıyla eğitim yatırımları (üstün kapa­siteli fertlere tahsis edildikleri takdirde) alt tabakalardan hareketlilik yoluyla yükselen bireylerin örnek teşkil etmelerini sağlaya­bilir. Böylece, hem alt tabakanın harekete geçiş gücünü kımıldatacak, rekabet ve emelleri keskinleştirecek, hem de iktisadî gelişmeyi gerçekleştirecek olan aydın sını­fın teşekkülüne imkân verebilir. Bu da kay­nakların kullanılmasına, millî gelirin art­masına ve hükümetlerin istikrar kazanma­sına yol açacaktır. Bir ülkede, sosyal yapı, işbölümüne ve fonksiyonel bütünleşmeye ne nispette dayanıyorsa, o memlekette eği­tim yoluyla sosyal hareketlilik imkânları­nın o kadar fazla olacağı da ifade edilebilir. Şu halde, gelişmekte olan ülkelerin proble­mi, zaten geniş ölçüde hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya maruz kalmış bulunan gelişmiş ülkelerden farklıdır. Gelişmek isteyen ülkelerin hedefi eğitim yolu ile kalkınmayı ve orta sınıfların teşekkülünü gerçekleştire­bilmek ve bunun için de fertlere basan ve rekabet arzularını aşılayabilmek olmalı­dır.

Ancak, bu anlamda aşılanmaya çalışıla­cak olan başarı arzu ve ihtiyacının sosyo-psikolojik açıdan toplumda materyalist bir rekabet ortamı oluşturmaması için, bu arzu­nun özellikle eğitim yoluyla yaygmlaştın-lan belli bir başarı mistiğine dayanması ge­rekir. Daha doğrusu, sosyal hareketliliği canlandırmak üzere telkin edilecek olan ba­şarı arzusunu, "bir şeyi iktidar, sevgi veya kâr sağlamış olmak için değil, fakat sırf iyi yapmış olmak için yapmak" tanımıyla ele alırsak, böylesi bir basan arzusunun, ancak ahlâkî bir esastan, anlam etrafında bütün­leştirici kollektif bir idealden kaynaklan­ması gerekir. Bu ahlâkî esasın nasıl temin edileceği meselesine, "sosyal hareketlilikte dînin durumu ve rolü nedir?" sorusu cevap­lanarak açıklık getirilebilir.

Psiko-sosyal sonuçlanna baktığımızda, sosyal hareketlilik, tabakalar ve sınıflar ara­sı geçişi kolaylaştırdığı, fikirlerde büyük değişiklikler yapabildiği için, kesitler arası yumuşamayı sağlar, eşitlik esasına dayalı bir yapıya istinad ederek sosyal devlet anla­yışını getirir. Sosyal hareketlilik, sosyal ge­lişmeyi ve refahın sosyal dağılımını kolay­laştırır. Fakat öbür taraftan, bireyciliğin art­masını da körükler. Bu noktada, sosyal ha­reketlilik konusunda yöneltilen eleştiriler­den en yaygın olan ikisi şudur: Birincisi, sosyal hareketlilik, meslekler arasında çoğu kez keyfî bir değer yargılamasını ve sınıf -landınlmasmı taşır. Diğeri de, sosyal hare­ketlilik fazlalığının şahsiyetlerin silinmesi

ve kültürel çözülmeye de neden olabilece­ğidir. Sosyal hareketlilik ve hızlı değişme, ruh kuvvetini ve zihnî ilerlemeyi, icatlarda-ki ilerlemeyi artırır, öte yandan, ruh hasta­lıklarının artmasını, sinir zayıflığını ve duy­gusuzluğu kolaylaştırır, münasebetlerdeki samimiyeti azaltır. İnzivayı artırabilir, inti­harlar çoğalabilir. Haz arama artar. Sonun­da ahlâkî çözülmeyi kolaylaştırır. Sosyal gelişmeler ve kültür değişmeleri sırasında ortaya çıkan şüphe, korku, kargaşa ile, hep­sinden daha tehlikeli olan inançsızlıktan kurtulabilmek için kollektif bir ideale ve ahlâkî temele ihtiyaç vardır. Teknolojik ve sosyal değişmelerde, zararlı fikir ve ideolo­jilerin artması da, kötümserlik telkin eden felsefeler karşısında, zorlaşan hayat şartla­rında ancak olgun bir din insana bir iç direnç ve dayanma gücü verir. Sosyal değişmede, toplumu sarsıntıya uğratmadan devamını sağlayan temel husus, manevî kültür ortak­lığını ifade eden, anlam etrafında bütünleş­medir. Bunu sağlamak için, maddî ve ma­nevî kültür unsurları arasında meydana ge­lecek mesafenin asgarîye indirilmesi gere­kir.

Dikey ve yatay hareketlilikte dinin rolü, kuvvetli bir oda tabakanın teşeklülü istika­metindedir. Özellikle İslâmiyet'in tevhîd akidesinin kazandırdığı tutum, insanlarara-sı eşitlik, bireysel gayretle statü elde etme, kısas ve dünyevî adalelin gerekliliği ile de­mokrasiden ayn, fakat diktatörlüğe asla meydan vermeyen idarî prensipler sayesin­de ve bilhassa zekât gibi dinî-ekonomik va­sıtalarla, aşın tabakalaşmaları ve sınıflaş­maları önleyerek, fertlerin sosyal hareketli­liğe manız kalıp, orta tabakaya yükselmesi­ni sağlayan bir karaktere sahiptir. Bundan dolayı, müslüman toplumlar için, başka bü-

tün kültürlerden daha fazla olarak İslâm kültürünün başarı arzusunu teşvik eden ve orta tabakalaşmayı hedefleyen kıymet hü­kümlerine dayanmayan sosyal (planlama) politikaları, sosyal hareketliliğin, kapitalist dünyada görülen çıkmazlar ile karşılaşıl-masına neden olacaktır. Şurası muhakkak ki, sosyal hareketlilikte dinin daima denge, istikrar ve güvenlik unsuru olduğunu ifade etmek teolojik değil, öncelikle sosyolojik karşılaştırmalardan elde edilen bir yakla­şımdır.

Bülent ŞENAY Bk. Sosyal Psikoloji, Sosyal Sınıf