Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sosyalizm - İslami Bilgiler - 63. Sayfa

 

 SOSYALİZM

 

Özel menfaatlerin yerine genel menfaat­lerin önceliğini ve özel mülkiyetin yerine kamu mülkiyetinin yerleştirilmesini savu­nan ekonomik ve siyasal doktrin şeklinde tanımlanabilirse de; özellikleri ve yapıları birbirinden oldukça farklı pek çok düşünce ve akıma "Sosyalizm" kavramı çerçevesin­de yer verilmesi, tanımı zorlaştırmıştır. Bu itibarla sosyalizm kavramının değişik an­lamlarda kullanıldığı görülmektedir. "Sos­yalizm" kavramı ilk defa İtalya'da (1803), ardından da İngiltere'de (1822) ve Fran­sa'da (1831) kullanılmıştır. Sosyalizm 1835 tarinli Dictionnaire de l'Acadenüe França-ise' de yer almamış, ancak 1877'deki yeni baskısında "toplumun durumunu değiştir­meyi savunan kişilerin doktrini" şeklinde tanımlanmıştır. Üretim araçlarının kamuya mal edilebilmesi konusunda izlenen yön­temlerin farklılığı, birbirinden değişik sos­yalist anlayışların gelişmesinde etken ol­muş ve bu çerçeve dahilindeki düşünceler çeşitlenmiştir.

Sosyalizm tarihsel olarak iki evreden geçmiştir. Düşünsel bir çabanın ürünü olan ve mevcut sisteme alternatif muhayyel bir düzen fikrini işleyen Marks'tan Önce yaşa­mış düşünürlerin savundukları sosyalizme Ütopik Sosyalizm denmiştir ki, bu, sosya­lizmin ilk devresini temsil etmektedir. Sos­yalizmin ikinci devresi ise K. Marks ve F. Engels'in savundukları ihtilâlci sosyalizm olup Bilimsel Sosyalizm olarak ifade edil­miştir.

Sosyalist düşünce ve akımlar, her ne ka­dar XIX. yüzyılda ortaya çıkmış iseler de tarihsel olarak, bu tür düşüncelerin başlan­gıcını çok eskilere götürmek mümkündür. Sosyalist doktrinleri Eski Yunan filozofu Eflatun'a dayandıranlar bulunmaktadır. Bu itibarla ütopik sosyalizm Eflatun'la başlatı­labilir.

Eflatun, eserlerinde "ideal devlet nasıl olmalıdır?" sorusunu cevaplamaya çalış­makta olup ona göre devletin adil olması için devlette buna uygun bir örgüt ve bir hâkim (egemen) sınıfın olması gerekir. Devleti hâkim sınıf anlayışı ile ele alan Ef­latun, yöneticilerin kişisel eğilimlerden arınmaları için aile ve mülkiyetten uzak ol­malarını savunmakla, XIX. ve XX. yüzyıl­daki sosyalist düşüncelere, Özellikle mülki­yet konusundaki fikirlerle ilham kaynağı olmuştur.

Yüzyıllar sonra İngiliz Thomas More (1478-1535) XVI. yüzyılın başında yazdığı Ütopia adlı eserinde eşitliğe, kamu mülki­yetine ve din hoşgörüsüne dayalı muhayyel bir toplum düzenini anlatıyordu. T. Mo-re'dan sonra, onun yazdığı kitap özelliğinde çeşitli kitaplar yazıldı. Tommasso Campa-nella (1568-1639)'nın Linitas Solis (Güneş

Ülkesi) adlı eseri de bu meyanda örnek ve­rilebilir. Eflatun'un Cumhuriyeti, More'un Utopia'sı gibi Linitas Solis de, karşılıklı ko­nuşma (muhavere) şeklinde yazılmış bir eser olup burada canlandırılan toplumsal düzende aile ve mülkiyet yoktur. XVII. yüzyılın başlarında İngiltere'de François Bacon (1561-1626), yazdığı New Atlantis (Yeni Atlantik) adlı eserinde de, o günün sosyal sorunlarına muhayyel bir çerçevede çözüm arıyordu.

XIX. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Al­manya'da sosyalizmin gelişmesi, çağın konjonktürel sosyal ve ekonomik problem­leriyle yakından ilgili olmuştur. XVIII. yüzyılın ortalarında İngiltere'de başlayan sanayileşme; toplumun ekonomik ve sosyal yapısını tamamen bozmuş ve bir dizi sosyal sorunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Toplumda yaşanan büyük değişikliklerin başında kırsal alandaki insanların şehirler­deki fabrikalarda çalışmak için büyük bir hızla endüstri merkezlerine akın etmeleri, düşük ücretle, gayri insanî şartlarda çalış­mak zorunda kalmaları, kadınların ve ço­cukların çalıştırılmaları, işçi kitlelerinin se­faleti vb. sorunlar geliyordu. Bu sosyal de­ğişiklik ve sorunlar aydınların da ilgisini çekmiş ve sosyalizm düşüncesinin gelişme­sinde etken olmuştur. Toplum yapısında te-Şekkül eden orta sınıfın ve işçilerin sefale-tiyle ilgilenen kişilerin başında kendisi de bir işveren olan Robert Owen (1771-1858) gelmektedir.

Modern anlamda sosyalizmin kurucusu sayılan R. Owen, işçilerin haklan ile ilgili çalışmalar yaptı. Sahibi bulunduğu tekstil fabrikasında işçilerin sosyal haklarını göze­terek herkesin dikkatini çekti. O, makine­den çok insana önem verilmesini savunuyordu. İşçi kesiminin içler acısı durumunun düzeltilmesi için hükümete önerilerde bu­lunan Oven'in kooperatifçiliğin gelişme­sinde de önemli katkıları oldu. Kendi fabri­kası örnek alınarak nüfusları 1000 ile 1500 arasında, kendi kendine yeterli kooperatif köyleri kurulmasını istedi. Kendi fabrikası­nın bulunduğu köyü, örnek bir hale getir­di.

R. Owen, sadece pratiklerle değil, yazdı­ğı yazılarla da dikkat çekmiştir. O, libera­lizmin insanları nasıl çökerttiğini, yazıla­rında anlattı. Liberalizmdeki bireyciliğe karşı, toplumun genel refahını sosyal vası­talarla sağlamayı savundu. Özellikle İngiliz işçi kitlesi arasında büyük kabul gören R. Owen, işçi sendikalarının kurulmasında önemli rol oynadı. Bu alanda What is Soci-alizm (1841) adlı bir de kitap yayımlanmış­tır. Barışçı ve inandırmaya dayalı bir yolu seçmiş olması dolayısı ile R. Owen, genel­likle Marks'ın etkisi ile ütopist sosyalistler sınıfına dahil edilmiştir.

İngiltere'de sosyalizmin gelişmesi, sa­nayi devriminin yarattığı sosyal ve ekono­mik sonuçlara dayalı olup genelde işçi kit­lelerine göre şekillendiği halde, Kıta Avru-pası'nda ve özellikle de Fransa'da, sanayi devriminin getirdiği sorunlara cevap olarak değil, Fransız aydınlanma felsefesinden ge­len determinist ve natüralist düşünce gele­neği içinde, toplumun genel sorunlarına uy­gulanacak düşüncelerin geliştirilmesi şek­linde ortaya çıkmıştır. İngiliz sosyalizmi ekonomik sorunlara yönelen pratik bir çö­züm karakteri taşırken; Fransız sosyalizmi hürriyet, adalet, eşitlik, demokrasi gibi ihti­lalin getirdiği ideal kavramlar etrafında dönmüş ve sanayileşme ve hızlı sosyal de­ğişmenin bozduğu değerlere yeniden dönme idealini dile getirmiştir. Fransız sosya­listleri bir bakıma aydınlanma felsefesini devam ettirmekle birlikte hepsi, liberaliz­min bireycilik ilkesine şiddetle karşı çıktı­lar ve ortaya çıkan sosyal ve ekonomik so­runları bireyciliğe yüklediler. Bu bağlamda ferdî mülkiyetin menfaat ve hırsların, top­luma verdiği zararlara dikkat çektiler ve ka­mu mülkiyeti ile toplum çıkarını öne geçir­meye çalıştılar.

Fransız sosyalizminin öncüleri, Claude Henri de Saint-Simon (1760-1825) ve Charles Fourrier (1772-1837)'dir. Saint-Si­mon Hıristiyanlığın devrini tamamladığına ve yerini yeni bir moral doktrine bırakması gerektiğine inanıyordu. Saadet ve fikir hür­riyeti üzerine kurulacak olan yeni doktrin, yeni bir din ve yeni bir toplumun doğuşuna Öncülük edecekti. Ona göre topluma sürekli ilerleme ihtiyacı hakimdir ve bu ancak sa­nayileşme ile sağlanabilir. Toplumdaki bü­tün kötülükler, ekonomik düzenin bireyci­lik ve kişi çıkan üzerinde kurulu olmasında yatmaktadır. Bu itibarla sınıf ve imtiyaz farkları kaldırılmalı, bütün aristokratik un­vanlar yok edilmelidir. Devlete geniş yelki-ler tanınmalı, yeni sosyal düzen teokratlar tarafından kurulmalıdır. Saint-Simon, ku­rulacak yeni düzenin teknokrasi olacağını belirtmiş ve yeni düzen için bir seferberlik ilân edilmesi ve Fransa'nın baştan başa bir şantiyeye dönüştürülmesi gerektiğini sa­vunmuştur. Toplumun tek merkezden yö­netilmesini savunması, onu kollcktivist gö­rüşlere yaklaştırmıştır.

Simon'un etrafında toplananlara Saint-Simon'cular denmiştir. Prosper Enfantin ve Armand Bazard bunlardan önemli olanlar­dır. Saint-Simon'cular özel mülkiyete karşı birer kollektivist idiler. Miras hakkına karşı

çıkıyorlardı. Herkese eşit şans ve ehliyetine göre statü verilmesini savunuyorlardı.

Saint-Simon ve etrafında toplananların savundukları düşünceler geniş halk kitlele­rinin bilmediği şeylerdir. Zaten onlar da sa­dece aydınlara ve entellektüel elite hitap ediyorlardı. Saint-Simon'un düşünceleri Marks'ı da etkilemiştir. Özellikle determi­nizm ve tarihi belirleyen ana faktörün, eko­nomik menfaatleri farklı sınıfların mücade­lesi olduğu düşüncesi; Marks tarafından ge­liştirilerek Tarihi Materyalizm ve altyapı-üst yapı teorileri geliştirilmiştir.

Fourrier ise ortak mülkiyet düşüncesini işlemiştir. Proudhon (1809-1865), Louis Blanc (1811-1882), Louis-August Blanqui (1805-1881) de Fransız sosyalizminde isimlerinden söz ettirmişlerdir. Proudhon; üretim araçlarının bireysel mülkiyetine şid­detle karşı çıkmış ve mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylemiştir. Devletin de ortadan kalkması gerektiğini savunmuştur. L. Blanc herkesin yaşama, çalışma ve kalkın­madan yararlanma hakkı üzerinde durmuş, ekonomik hayatın rekabete değil, işbirliği esasına dayalı olmasını savunmuştur. Dev­let müdahalesine geniş yer vermiştir. Blan-qui, ekonomik doktrinler alanında Marks'a öncülük etmiştir.

Tarihsel olarak ütopik sosyalizmden sonra gelen Marks ve Engels tarafından temsil edilen sosyalizme; bilimsel sosya­lizm adı verilmiştir. Anılan düşünürlerin, tarihsel maddecilik ve diyalektik teorisine dayanan Bilimsel Sosyalizm, üretim araçla­rı üzerinde kamunun mülkiyetini savun­makta ve tarihsel olarak kapitalizmden son­ra kaçınılmaz olarak sosyalizmin geleceği­ni iddia etmektedir. Özel mülkiyetin kalk­masını, toplum ilerlemesi için temel şart olarak görmektedir. Bilimsel sosyalizm, toplumsal gelişmenin objektif yasalarının bilinip tanınmasına dayanan bir düzen olup insanlığın en mutlu merhalesi olan komü­nizme geçişin son aşamasını temsil etmeke-dir.

Marks ve Engels, sosyalizm hakkındaki temel görüşlerini 1848'de yayınladıkları "Korıünist Manifestos«"nda dile getirmiş­lerdir. Bütün toplumların tarihinin sosyal sınıf mücadelesi tarihi olduğunu belirterek başlayan Marks, Tarihi Materyalizm ve de­terminizm teorisini açıklamakta aristokra­siyi yıkan burjuva sınıfının iktidarına, sana­yileşme ile ortaya çıkan ve zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyi bulunmayan proleteryanm son vereceğini belirtmiştir. Marks'a göre tarihteki ve günümüzdeki olaylar, birbirine zıt güçlerin devam eden çatışmalarryla onaya çıkmaktadır. İnsanla-rarası mücadeleler, menfaatlerin çatışmala­rından doğmaktadır. Düşüncelerin farklılı­ğı menfaatlerin farklılığını ortaya koymak­tadır. Tarihi yapan kuvvetler ekonomik ve sosyaldir. Üretim ilişkilerinin değişmesiy­le sosyal yapı da değişir. Marks'ın teorisine "bilimsel sosyalizm" denmesi, onun öne sürdüğü önermelerin bilimsel yöntemlerle sınanarak test edilmesi sonunda varılan doğru bilgi olduğunu ifade etmemekte, as­lında bu bir yakıştırma olmaktadır ve bu­nunla önemli bir propoganda gücü olarak avantaj sağlamaktadır.

Marks'ın sosyalizmine aynı zamanda "İhtilalci Sosyalizm" de denmiştir. Marks, tarihsel sürecin hızlandırılması için işçileri ihtilâle davet etmiştir. 1864'te Londra'da kurulan ve kısa adı Enternasyonal olan In­ternational Working Men's Association (Uluslararası İşçiler Demeği) ihtilâlci sos-

yalizmin dünya çerçevesindeki örgütüdür. XX. yüzyılda Mao, Ho Chİ Minh, Castro, Enver Hoca, Ulbricht gibi sosyalist liderler ihtilâlci sosyalizmin önde gelen temsilcileri olmuşlardır (Marks'ın teorisi için bkz. Marksizm).

Avrupa ülkelerinde sosyalizmin geliş­mesi; sanayileşme, şehirleşme, işçi ve Üc­retli kitlelerin çoğalması, devletin laikleş­mesi, siyasal planda genel oy hakkının yay­gınlaşması, kamu gücünün nüfuz alanının genişlemesi gibi başlıca faktörlerin sonucu olmuştur. İngiltere'de işçi hareketi aslında sosyalist nitelikte gelişmedi. Fransa'da sos­yalizmin gelişmesi cumhuriyet düşüncesi­nin değişkenliğine bağlı olarak ortaya çıktı. İtalya'da ise ekonomik bakımdan ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki zıtlıkta belir­lendi. Almanya'ya gelince, revizyonizmle sosyalizmin gelişmesi, bölünmüştür. Ben­zer şekilde Avusturya-Macaristan împara-torluğu'nda milliyetler arasındaki çatışma­lar, sosyalizmi bölmüştür. Rusya'da ise geri kalmış bir tarım ülkesinde sosyalist devri­min gerçekleşeceğini ve iktidara geleceğini göstermiştir.

Sosyalizmin uluslararası alandaki geliş­mesiyle ilgili belirtilmesi gerekli ilk olay 1864'te Londra'da Entcrnasyonal'in kurul­masıdır. Her ülkede işçilerin iktidarı ele ge­çirme yolunda bir yönetim merkezi fonksi­yonu görecek olan Enternasyonal başarılı olamadı. Kısa zaman sonra dağıldı. İngiliz, Fransız ve Alman sosyalizmleri arasındaki felsefe ve yöntem farklılıkları, uluslararası planda sosyalizmin birliği, bütünlüğü ve birleşmesini Önledi. Alman sosyalizmi de­mokratik nitelikte iken, İngiliz sosyalizmi ise bir sendikacılık hareketi olarak kaldı. Fransa'da ise sosyalizm Proudhon ve Blanqui'ye bağlı kaldı. Diğer yandan Avrupa'nın güneyinde Bakounin (1814-1876)'in Anar­şizmi öne çıktı. Böyle bir ortamda bütün Avrupa işçilerinin Marks'ın etrafında top­lanmaları imkânsız idi. 1889'dan 1914'e ka­dar devam eden ve Paris'te kurulan İkinci Enternasyonal, Fransız sosyalistleri ile Al­man sosyalistleri bir araya getirmeye ve uz­laştırmaya çalıştı. İngiliz sosyalistleri re­formcu çizgide ilerlemiş ve Fabian Socİ-ety'yi kurmuşlardır. Milliyetçi düşüncele­rin zirvede olduğu bir dönemde enternasyo­nalizmi başarıya ulaştırmak mümkün olma­dı. 1914'te Alman-Fransız savaşının çıkma­sıyla İkinci Enternasyonal da dağılmaktan kendini kurtaramadı.

Rusya'da Komünist Bolşevikler iktidarı ele geçirdikten sonra 1919'da Moskova'da Üçüncü Entemasyonal'ı topladılar ve örgü­te egemen oldular. Fakat sosyalist hareket­ler kendi içinde bölündüğünden birlik oluş­turmak imkânı olmadı. Avrupa'da sosyalist partiler, demokratik yöntemleri benimse­yerek ihtilâlci sosyalizmden ayrıldılar. Al­manya'da Nasyonal Sosyalizmin, İtalya'da faşizmin iktidara gelmesi, Enternasyonali olumsuz etkiledi. İhtilâlci-Rusçu çizgi Av­rupa'da rağbet görmedi.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sosya­lizm, her ne kadar kendi içinde bölünmüş­lüğünü sürdürdüyse de Doğu Avrupa ülke­lerinde, Uzak Doğu'da ve pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde iktidara gelme imkânı bulmuştur. Çin Halk Cumhuriyetinin ko-münistleşmesi, sosyalizmin uluslararası gelişmesinde önemli rol oynamakla birlik­te, Sovyetler Birliği ile çatışma noktasına gelmesi sosyalizmi yeni bir bölünme İle karşı karşıya getirdi. Doğu Avrupa ülkele­rindeki sosyalizm uygulaması Sovyetlerin denetiminde kalırken Avrupa'daki komü­nist ve sosyalist partiler, farklı özellikte Eu-ro Communism'i geliştirdilerki bu partiler Marks'ın ihtilâlci sosyalizm çizgisinden uzaklaşarak demokratik yöntemleri benim­sediler. 1980'li yılların sonunda sosyalist ülkelerde çok hızlı bir şekilde ortaya çıkan siyasal değişmeler, toplumsal beklentilere cevap verememiş olan sosyalist rejimlerin tasfiyesine sebep oldu. Polonya, Doğu Al­manya, Çekoslovakya, Romanya ve Maca­ristan'da komünist partiler iktidarları kay­bettiler ve bu ülkelerde çok partili hayata geçilmesi hazırlıkları yapılmaktadır. Sov­yetler Birliği tarafından gerçek sosyalizmi arama adıyla başlatılan değişikliklere Çin Halk Cumhuriyeti ile Arnavutluk, şimdilik muhalefet etmektedirler.

Türkiye'de sosyalizm yanlısı düşünce­ler, 1917 Ekim Ihtilâli'nden sonra görüldü. Batı emperyalizmine karşı bir İstiklâl Sava­şı veren Türkiye aydınlan için, Avrupa'dan önce kapitalizmi yıkmış olan Bolşevik Rus­ya daha da ilgi çekici idi. Ayrıca Üçüncü Enternasyonal'in merkezinin Moskova'da olması da sosyalist hareketleri Moskova merkezli olmak zorunda bırakmıştır. İs­tiklâl Savaşı yıllarında Ankara hükümeti ile Sovyet yönetimi arasında başlayan yakın­laşma 1925'te iki ülke arasında bir dostluk ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanma­sına imkân verdi. 1920-1926 arasında Üçüncü Enternasyonali bağlı olarak faali­yet gösteren Türk sosyalizmi, Türkiye Cumhuriyetinin tek partili otoriter yapısı­nın kurumlaşması ve tüm muhalefetin ezil­mesi sırasında etkinliğini yitirdi ve illegal hale geldi. 1931'de çıkmaya başlayan Kad­ro dergisi etrafında toplanan bir grup sos­yalist aydm, bazı önemli kişilerin yardımlarmı gördüler. Türkiye'de sosyalist düşünce­ler halk katlarında ciddi bir taraf bulamadı. Genelde çeşitli dergilerin etrafında topla­nan aydınlar arasında rağbet gördü. II. Dün­ya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin Baü'ya daha çok kaymasının, 195O'de Demokrat Partİ'nin iktidara gelmesinin, sosyalizmin gelişmesini önlediği söylenebilir. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamın­da çeşitli adlar altında örgütlenme imkânı bulan sosyalistler, 1971 ve 1980 askeri mü­dahalelerinden olumsuz etkilendiler. 1920'den bu yana faaliyet gösteren illegal Türkiye Komünist Partisi'nin Türk siyasal hayatında fazla bir etkisi olmamıştır. 1960'dan sonra örgütlenen Marksist-Leni-nist çizgideki sosyalist partiler, Türk sosya­lizminin bölünmüşlüğünü ifade etmişler­dir. Bazılarının güttükleri bölücülük politi­kası hem yasal engelle, hem de kamuoyu­nun baskısıyla karşılaşmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Marksist olmayan "demok­ratik sol" ve "ortanın solu" şeklinde formüle edilen sosyalizmi başarıya ulaşırken, Mark-sist-Leninist ve ihtilâlci sosyalizm taraftar­ları seçimlerde ciddi varlık göstermiş değil­dirler. 1982 Anayasası'nın yasal çatısı al­tında teşekkül eden siyasal yapı içerisinde sosyalist düşüncelere ve eğilimlere Halkçı Parli, Sosyal Demokrat Parti ve bu iki parti­nin birleşmesiyle kurulan Sosyaldemokrat Halkçı Parti'de rastlanmaktadır. Bülent Ecevit'in kurduğu Demokratik Sol Parti, ulusal özelliklere göre dizayn edilen de­mokratik sosyalizmi programına dahil et­miştir. Bir yandan 1989 yılında Doğu Avru­pa'da meydana gelen hızlı değişmeler, diğer yandan ise sosyalizmin son yıllarda ciddi anlamda teorik ve pratikte kendini Üreteme­mesi Türk sosyalizmini olumsuz şekilde etkilemektedir.

XIX. yüzyılda liberalizme ve onun uy­gulanması sürecinde ortaya çıkan ciddi sos­yal ve ekonomik sorunlara bir tepki olarak ortaya çıkan sosyalizmin İktidarı ele aldığı ülkelerde (Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Avrupa ülkeleri, Arna­vutluk vd.) bireyciliği, özel mülkiyeti ve genelde liberalizmi sorumlu tuttuğu temel sorunlara çözüm üretememesi işçi kiüeteri ve aydınların kendisine duyduğu güveni sarsmıştır. Ayrıca uluslararası alanda savaş ve çatışmalara, içeride totaliter diktatörlük­lere yol açması, sınıfları kaldırmak şöyle dursun toplumu parti ve kamu bürokrasisi sınıfına teslim etmesi, özgürlüklere aşırı sı­nırlar getirmesi, devletin kalkınması yö­nünde hiçbir gelişmenin görünmemesi, özel mülkiyetin ve üretim araçlarının ka­mulaştırılması ile toplumsal dinamizmin ortadan kaybolması, her bakımdan eleştiri­len piyasa ekonomisi ve özel mülkiyetin ca­ri olduğu toplumların ekonomik, sosyal ve teknolojik alanda hızla ileriye gitmeleri, sosyalist toplumların bunlara yetişmeleri­nin imkânsız oluşu gibi faktörler, XX. yüz­yılın sonlarına yaklaşılırken sosyalizmin gerilemesine, dinamizmini kaybetmesine, kendini yeniden üretememesine ve kitlele­rin güven duyamamalanna sebep olmuştur. Gelecek zaman sosyalizmin ya kendini ye­nileyip toparlayarak varlığını sürdüreceği­ne, ya da tarihe mal olacağına tanık olacak­tır.

Davut DURSUN

 Bk. Komünizm