Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sünnet - İslami Bilgiler - 74. Sayfa

 

SÜNNET

 

Arapça bir kelime olan sünnet, sözlükte şu mânalara gelir: iyi olsun kötü olsun, alı­şılmış uygulama, âdet, işlek yol, tabiat, ta­vır, karakter, yüz, yüzün görünen kısmı, çı­ğır, çığır açma, (geniş mânada) Allah'ın yo­lu. Kelimenin çoğul şekli "sünen"dir.

Bu kelime, Kur'an-ı Kerim'de değişik mâna ve şekilleriyle yer aldığı gibi hadis-i şeriflerde de zikredilir ki böylece îslâmî mânası bizzat Peygamber (s.) tarafından tesbit edilmiş olmaktadır. Nitekim veda

haccı esnasında Peygamber (s.)'in müslü-manlara şöyle hitabettiği rivayet edilmiştir: "Size iki şey bırakıyorum; bunlara tutundu­ğunuz müddetçe dalalete düşmezsiniz; bunlar: Allah'ın kitabı ve benim sünnetim-dir."

Istılahı mânası şöyle özetlenebilir: Rasûl-i Ekrem (s.)'in bütün mübarek sözleri ile bir kısım fiilleri (yaptığı işler) ve takrir buyurulmalan (duyduğu veya gördüğü bazı söz ve fiilleri olumsuz karşılamadığını gös­teren sükutları) dır ki, bunların her biri üm­metin dinî uygulamaları için birer delildir, dinî bir hüccettir. Bu mahiyeti itibariyle sünnet, hadis ve fıkıh usullerine dair yazı­lan eserlerde şu üç kısımda mütalaa edil­mektedir:

 

1- Kavlî sünnet:

 

 Peygamber (s.)'in söy­lemiş olduğu sözler demektir. Hadis keli­mesi genellikle bu mânada kullanılmakta­dır. Nebiyy-i zî-şan'ın dinî hükümlere ait olan bütün sözleri birer vahy-i ilahî netice­sidir. Çünkü bir ayet-i kerimenin meali şöy­ledir: "(Allah'ın elçisi) havadan söylemez; onun sözü ancak kendisine tebliğ olunan bir vahy-i ilahîdir. (Necin, 3-4)

 

2- Filî sünnet:

 

 Peygamber (s.)'in sözleri ümmet için senet olduğu gibi, "hasâis-i ne-biyye" den sayılmayan ve kasd ve ihtiyara istinad eden fiilleri de dînde birer mesnettir. Dince yasaklanmış olmadığı önceden belli olmayan bir işi ümmet fertlerinden birinin işlemesi karşısında Peygamber (s.)'in sus­maları o şeyin caiz olacağını gösterir. Fakat küfür ve günah olan ve dince yasaklandığı daha önce bilinen bir iş karşısında sükut bu­yurmaları, asla onu caiz gördüğünü ifade etmez. Peygamber (s.) in fiilleri, ifade ede­cekleri hükümler bakımından şöyle bir tak­sim ve tafsile tabi tutulmuştur:

a) Açıklanmaya muhtaç ayetleri açıkla­yan fiiller. Mesela Kur'an-ı Kerim'de na­maz ve zekât emredilmiş, bunların tatbikat şekli sünnete bırakılmıştı ki, insan hayatı­nın her cephesinde rehberlik etmek isteyen, hele Kur"an gibi bir kitap için en uygun olan da buydu. Nitekim ümmet, namazın kılmı­şını Peygamber (s.)'in fiillerinden öğrendi­ği gibi zekâtın zaman ve miktarını da yine hadisler tesbit etmektedir.

b) Kur'an-ı kerim'de hükmü belirlenme­miş durumlar hakkında Peygamber (a.s.)'in hüküm belirten fiilleri, bağlayıcı hüküm kaynağıdır. Bir şahidin şahidliğine dayana­rak iddia sahibinin yemini üzerine karar vermesi gibi.

c) Peygamber (s.)'m manen Allah'a yak­laşmak (el-Kurbetü) için yaptığı bilinen ve devamlı olmayan fiilleri ümmeti için müs-tehabtır. Kuşluk namazı gibi.

d) Peygamber-i âlî-şân'ın sırf kendisine has olduğu bilinen fiilleri (hasâis-i nebeviy-ye), ümmeti için hüküm ifade etmez. Bu gi­bi işler, Peygamber olması sıfatıyla, sırf kendisine mahsustur, tki gün peşpeşe iftar etmeden oruç tutması (savm-ı visal) gibi.

e) Bir de Peygamber (s.)'in insan olma sı­fatıyla yaptığı işler hüküm kaynağı teşkil etmez. Onu örnek alıp sevap kazanmak ni­yetiyle yapılması güzel bir davranıştır, fa­kat ümmet için bağlayıcı değildir. Resûl-i Ekrem'in yeme-içme, oturup kalkma gibi fiilleri bu gruptan sayılmaktadır.

 

3- Takriri sünnet

 

: Peygamber (s.)'in hu­zurlarında söylenen bir sözü veya yapılan bir iş veya haber aldığı bir söz ve işi yadırga­madan susmalarıdır.

Sünnet, rivayet edilişindeki sağlamlık derecesi bakımından da üç kısımda ele alı­narak incelenir:

 a) Mütevatir,

 b) Meşhur

,c)Âhâd. Bu ve daha başka açılardan yapılan taksimlerin tafsilatı hadis ve fıkıh usulüne dair eserlerde detaylarıyla incelenmekte­dir.

Rasûl-i Ekrem'in sünneti dinde çok mü­him ve her devirde kendisine müracaat edil­mesi gerekecek âmillerin mevcut bulundu­ğu bir kaynaktır. Bu emin yola ittiba etmek ümmet İçin bir vecibedir. Sünnetin gerek doğrudan doğruya hüküm koyma ve gerek­se ayetleri açıklama yoluyla bağlayıcı bir kaynak olduğunu gösteren bir çok ayet mevcut olduğu gibi hadislerde de bu konu açıkça görülür. Nitekim Muaz b. Cebel, Ye-men'e idareci olarak gönderildiği zaman Peygamber (s.)'in bir suali üzerine, Kur'an'a ittiba edeceğini, onda açıklık yoksa bu hal­de "sünnet"e göre, bu da vaziyeti aydınlat­mıyorsa, bizzat kendi akl-ı selimine göre bir hüküm verme gayretinde bulunacağını" söylemişti. Bu rivayette, aynca Peygamber (a.s.)'in bu cevabı sevinçle karşıladığı da zikredilmektedir.

Peygamber (s.)'in belli bir devre için, Kur an ayetleriyle karışma ihtimali gibi ba­zı sebeplerle sünnetin yazılmasını yasakla­dığına dair hadisler mevcuttur. Ancak bu yasaklamayı gerektiren sebepler ortadan kalkınca Peygamber (a.s.) bu yasağı kaldır­mıştır. Sünnet hakkında bir çok yazılı mal­zeme bırakan en az 50 sahabiye ait sahih malumata sahip bulunulmaktadır. Bunun önemli bir yanı da bu gibi kimseler arasında sünnetin yazı ile tesbitini yasaklayan hadisi nakledenlerin çoğunun yer almasıdır. Bu hal, yasağın daha sonra kaldırılmış olduğu­nu isbat eder mahiyettedir. Hadislerin gerek yazılı ve gerekse şifahi olarak nesilden ne-sile aktarılma olayı bu hususta bir isnat ve an'ane usulünün meydana gelmesine sebep

olmuştur. Zira zamanla, Peygamber (s.)'e isnat ve izafe edilen her sünnetin, hakikaten bir sünnet-i nevebiyye olup olmadığını tet­kik etmek icabetmiştir. Bu hususta muhad-dislerin ve diğer islam âlimlerinin dünyaca bilinen titiz çalışmaları, ilim tarihinde eşi-benzeri görülmemiş bir halde ve her türlü tasavvurun fevkinde görülmüştür. Hatta sünnetin naklinde gösterilen bu dikkat, Peygamber (s.)'in sağlığında başlamıştı ve sahabeden herhangi biri, bir diğerine, bir hadis nakledip öğrettiği zaman da bahis mevzuu oluyordu. Ali b. Ebu Talib (r.a.) böyle hallerde hadis nakledeni yemine da­vet eder, ancak, -Ebu'l-Huseynh el-Basiîye göre- o, bu hususta Ebu Bekr'i istisna eder­di, îkinci ve daha sonraki nesillerden nakle­dilen hadisin kimin tarafından Peygamber (s.)'den duyularak rivayet edildiğinin soru­tacağı tabiî idi. Zamanla bu nakil işinde Râvîlerin sayısı arttı ve sünnet ilmi, haberin menşei hakkında bol sayıda şahidler ver­mek gayesi ile birbiri arkasından gelen ravi-ler zincirinin tamamının zikredilmesini ge­rektirdi. Bu sebeple de, çeşitli raviler ara­sındaki talebe-hoca münasebetlerini gös­termek ve hatta bunların şahsiyetleri hak­kında malumat vermek maksadıyla hadis nakledenlere dair hal tercemesi (rical) ki­tapları yazılmaya başlandı. Aynca sünnete has tenkid ilmi (ilmu'l-cerhi ve't-ta'dîl) ge­liştirildi. Aynı şekilde usûl'u hadis kitapları te'lif edilerek hadisler tasnife tabi tutuldu.

iki hadis arasında tezat gibi görülen du­rumlar bazan, birinin diğerini neshedip hükmünü yürürlükten kaldırmasından, ki­mi zaman da bu hadislerden her birinin ayn ayrı özel hallerle ilgili olmasından kaynak­lanmıştır.

Burada şu noktaya da işaret edelim ki,

usûl-u fıkıh mütehassısları tslâm hukuku kaynakları arasında sünnete hemen Kur'an'dan sonra yer vermekte ve ancak on­dan sonra icma ve kıyas gibi diğer kaynak­ları sıralamaktadırlar.

Bir fıkıh deyimi olarak "sünnet"ten, farz ibadetler dışında Peygamber (s.)'in yapma­yı âdet edindiği ibadetler anlaşılır. Buna gö­re Peygamber (s.)'in pek az terkettiği iba­detlere "sünnet-i müekkede" (sabah nama­zının sünneti gibi), bu derece devamlı yap­madığı ibadetlere de "sünnet-i gayr-i müek­kede" (ikindi namazının sünneti gibi) denir. Ezan, kamet ve* cemaat gibi İslâm'ın ala­metlerinden olan sünnetlere "sünen-i zeva-id" denir ki bunlar sünnet-i gayr-i müekke­de sayılır. Bazı fatihler sünnet kelimesini "bid'at"ın zıddı olarak da kullanmışlardır. Dinin Özünde olmayan bir işi yapmak bid'attir ki, kabul edilmez, merduttur. Şu da ifade edilmelidir ki, sünneti terketmek ile sünnete muhalif hareket etmek arasında fark vardır. Nafile olan bir namazı tenbellik sebebiyle ihmal etmekle, önemsiz sayarak Peygamber (s.)in bir sünnetini terketmek aynı şey değildir. Bu sonuncu şekilde hare­ket eden İslam camiasının dışına çıkmış olur.

Ayrıca sünnet kelimesinin Türkçe-miz'de Arapça'daki "hitan" kelimesinin karşılığı olarak, tenasül uzvundaki fazla de­rinin kesilmesi ve bu iş için yapılan tören mânasında da kullanılmaktadır.

Ahmet T. ARSLAN Bk. Bidat