Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şehir - İslami Bilgiler - 2. Sayfa

 

ŞEHİR

 

Şehir ve şehircilik gibi terimler tarih bo­yunca ve bölgeden bölgeye büyük değişik­likler gösteren geniş kapsamlı bir fenomen­le alakalıdır. Çeşitli disiplinler, kendi pers­pektiflerini şehircilik olayına yöneltmişler­dir. Bir şehir antropolojisi, bir şehir ekono­misi, şehir coğrafyası, şehir sosyolojisi ve şehir ahalisi türünden kavramlar, iki farklı dilde birbirine benzemez, tngilizcedeki townJcity (şehir/kent) ayrımının direkt kar­şılıklarım yakın akrabası dillerde bile bula­mamaktayız.

Sınırlı bir bölgede makul bir büyüklükte ve daimi bir insan yoğunluğunu, tüm şehir­lerin ortak özelliği olarak kabul edebiliriz. Bilim adamları bir yanda büyük toplumlar içinde bir tür cemaatlerin rolü üzerinde du­rurken, diğer yanda onların iç hayatlarının hususi karakteristikleri üzerinde odaklaşır­lar.

Şehirciliğin başlangıcı günümüzde ge­nellikle altı bölgede birbirinden bağımsız olarak gelişen kapsamlı bir ritüel-siyasal merkez tipiyle özdeşleştirilmektedir. Bu bölgeler Mezopatamya, Nil ve İndus Vadi­leri, Kuzey Çin, Orta Amerika, And dağlan ve Baü Afrika'daki Yoruba ülkesidir. Bu merkezlerde memurlar ve bekçiler toplulu­ğu ile tann monarklar ve rahipler, çevredeki köylüleri denetim al unda tutuyorlar ve onlardan artı değer alıyorlardı. Kabile türbele­ri olarak başlamış olan olay, en sonunda dev mimari kompleksleri olarak geliştirildi; ta­pınaklar, piramitler, saraylar, taraçalar ve hükümet sarayları. Burada şehirin ilk tarihi­ni tesbit etmekle kalmıyor, aynı zamanda medeniyet ve devletin de ilk izlerini bulu­yoruz.

İlk merkezler, çevrelerindeki kırsal böl­geleri organize etme yetenekleri sayesinde -tabii ki sembolik kontrol yardımıyla- şehir lerdi. Hatta şehirler ufak meskûn nüfuslara da sahiptirler ve onların yönetimi altında yaşayan bu nüfusun büyük kısmı sadece bü­yük ayinlerde yöneticileriyle bir araya ge­lirlerdi. Bu anlamda merkezlere marjinal şehirler nazarıyla bakılabilir. Zamanla sa­vaşlar ve diğer etkenler merkezlerde daha büyük nüfusların toplanmasına olduğu ka­dar, daha seküler türden siyasal kontrole yönelimi başlattı.

Bunlar iktidar şehirleri ve tüketici şehir­leriydi. Ticaret ve sanayi bu şehirlerde önemsiz bir rol oynuyordu. Fakat kadim imparatorlukların şehirleri çökecek ve Ota Çağlar'da yeni bir şehircilik Batı Avrupa'da gelişmeye başlayacaktı. Bu şehirler esas olarak ticarete dayanıyordu ve tüccarlık sa­yesinde kuşatıldıkları feodal sosyal yapılar­dan önemli bir özerklik ve bağımsızlık elde ettiler. Belçikalı tarihçi Henri Pirenne, bu Ortaçağ Avrupa şehirlerinin doğusuyla il­gilenen bilim adamlarından birisidir. Bir başka önemli isim, The City (1958) (Şehir) adlı eserinde ideal bir tip ortaya koyan Max Weber'dir. Ona göre bir şehir halkının ana kurum olarak bir pazarı olmalıdır, fakat bundan başka bir askeri kuvvet en azından kısmen otonom bir idari ve hukuki sistemi ve şehir hayatının belirli yönlerini yansıtan bir tür işbirliği /loncalar bariz bir örnek de gerekmektedir.

Weber'in bu çok sık alıntılanan formü-lasyonu çok sınırlı bir şehircilik tanımı orta­ya koymuştur. Şehrin, çevresindeki kırsal kesime oranla belirgin özelliği aşikârdır, fa­kat kullanılan kurumsal aygıt Avrupa tari­hinin belirli bir safhasına aitti. Weber ayn-ca bu batılı şehri, doğulu mütekabiliyle mu­kayese etti. Doğu şehri içsel olarak parçala­ra ayrılmış olup aynı zamanda da impara torluğun yöneticileriyle daha yakından bir­leşmiş durumdadır. Doğu'ya seyahat eden ilk Avrupalı seyyahlar tarafından gözlem­lendiği kadarıyla, Doğu'nun büyük şehir merkezleri (ticaret şehirlerinden çok iktidar şehirleri) ilk şehir formlarıyla daha yakın bir ilişki içindedir.

Sanayileşme ile birlikte doğal olarak bambaşka bir şehir türü ortaya çıkmıştır. Sanayi devriminden sonra hızla büyüyen şehirlerdeki merkezileşmenin getirdiği se­faleti anlatan önemli bir kitap Friedrich En-gels'in Manchester'deki tecrübelerine da­yanarak kaleme aldığı İngiltere'de İşçi Sı­nıfının Durumu (The Condition of The Working Class in England, 1845) adlı çalış­masıdır. Sanayileşmenin şehir hayatı üze­rindeki etkilerini inceleyen bir dizi klasik­leşmiş araştırma, 1920'ler ile 1930'larda Chicago sosyoloji okuluna mensup Robert E. Park ve Lous Wirth adlı sosyologlar tara­fından yapılmıştır. Chicago Sosyologları sanayi ve şehirlerinin mekânsal teşekkülü­ne ve görünürdeki muntazam değişmeleri­ne dikkati çektiler ve böyle bir şehir ekolo­jisinin temellerini atmış oldular. Aynı za­manda da daha geniş mekânsal düzen için­deki özel tabii bölgelerin daha küçük ölçek­li bir dizi etnoğrafilerini ortaya koydular.

Böylelikle onlar şimdi şehir antropolojisi için merkezi önem taşıyan pek çok konunun incelenmesinde öncü rolü oynadılar; etnik mahalleler, gençlik çeteleri, meslekler, sap­kın gruplar ve kamuya ait yerler vb.

L. Wirth 1938'de yayınladığı "Bir Hayat Tarzı Olarak Şehircilik" adlı makalesinde sonradan ünlü olacak bir formülasyonda şe­hirdeki sosyal temas ve ilişkileri gayri şah­si, yüzeysel, gelip geçici ve parçalara bö­lünmüş şeklinde tanımlamıştır. Chicago sosyologları -pek çok diğer büyük düşünür­lerin yapüğı gibi- şehir şartlarında tat­minkâr bir hayat yaşama ihtimali konusun­da genel olarak kötümser bir tavır takınmış­lardır. Genel olarak bakıldığında onlar daha çok şehrin iç özellikleriyle ilgilenmişler ve onun toplum içindeki yeri konusunu ihmal etmişlerdir. Bu muhtemelen onların Chica­go deneyimleri temelinde şehircilik hak­kında genelleştirmelere gitme eğilimlerini kuvvetlendirmiş ve bu şehrin özel bir Ame­rikan bağlarının ürünü olduğu üzerinde dur­mamışlardır; bu bağlam bir yandan yaygın sanayi kapitalizminin yanısıra, henüz otur­mamış bir devletteki etnik çatışmaları sergiler.

Kısmen bu tür genellemelere tepki ola­rak dikkate değer sayıda etnografik incele­meler, şehir şartlarında bulunabilen hayat formlarının son derece çeşitli olduğunu vurgulamıştır. Wirth'in yaklaşımının tersi­ne Villiam F. Whyte'in Street Corner Soci-ety (1943) adlı eseri Boston'daki birbirine adeta yapışık yaşayan İtalyan-Amerikan komşuluğunu anlatıyor ve bu anlayıştaki ilk kayda değer çalışmayı yapıyordu. Whyte'in yaklaşımına göre şimdi anlaşılı­yor ki, şehir hayatı bir yandan gayri şahsili­ği ve anonimliği beraberinde getirirken, aynı zamanda bir dostluk, akrabalık ve mesle­ki bağlantılar ağını içerir; kısmen buna bir şehir köyleri mozayiği denebilir. Son za­manlarda yeni alt-kültürlerin ve hayat tarz­larının gelişmesiyle ve şehirdeki kültürel farklılıklara yeni bir bakışla birlikte şehir etnografyası Kuzey Amerika ve Avrupa'da yeniden canlanmış durumdadır.

Benzer perspektifler Üçüncü Dünyada­ki çağdaş şehirciliğin incelenmesinde de önem kazanmıştır, özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika'da yirminci yüzyılın orta­larında şehirleşme süreci hızlandıkça ilk önce "karışıklık" kabile düzeninin bozul­ması ve geleneksel sosyal bağların zayıfla­ması temalarım vurgulama yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır. Daha sonra yapılan incelemeler güvenliğin halâ akrabalık ve et­nik özellikler sayesinde korunduğu, onların siyasal ve ekonomik amaçlarla değiştirile­bileceği ve şehirliliğin yeni adaptasyonlara yetenekli olduğu noktasına yöne lin m iştir, özellikle Latin Amerika şehirlerinde görü­len gecekondu sakinleri üzerine yapılan araştırmalar sık sık bu tür gayri resmi mes­kenlerin geçerlilik bakımından büyük ölçekli sitelerden üstün olduğu hususuna işaret etmişlerdir. Şehir ekonomisinin bu gayrı resmi sektörüne dair yakınlarda yapı­lan incelemeler dalgası göstermiştir ki, Üçüncü Dünyadaki şehir merkezlerinde ya­şayan çok sayıda insan ya kendi kendini is­tihdam etmek veya resmi istihdam bağlan­tılarına çok az bulaşmak suretiyle geçimini sağlamaktadır. Bu sektör küçük el sanatları, küçük tüccarlar, dondurmacılar, ayakkabı boyacıları, seyyar satıcılar vb. işleri içerir.

Bu tür gayri resmi organizasyonların Üçüncü Dünya ülkelerinde şehir hayatının sorunlarım çözüp çözemeyeceği bilinmiyor. Bilinen husus, şehirler ve şehir hayatı hakkındaki genellemelerin hemen daima nitelikselleştirilmesi gerektiğidir. Çok sa­yıda şehir tipi sözkonusudur ve her şehirin bir çok türde sakini mevcuttur ve her şehirli pek çok türden sosyal bağlantılara ve faali­yetlere bağımlı durumdadır.

Bu farklılık ve çeşitlilik şehirler ve top­lum arasındaki değişen ilişkilere dayan­maktadır. Büyük ölçüde, çok sayıda farklı perspektifler daha geniş bir bağlamda şehir merkezlerinin iskânıyla ilgilenirler. İktisa­di coğrafya ve mıntıka biliminde daha bü­yük alanlarda şehir fonksiyonlarının uzay-sal dağılımıyla ilgilenmek üzere çeşitli mo­deller geliştirilmiştir. Merkez yer teorisi 1930larda Walter Christaller tarafından il­kin ortaya konmuş ve o günden bu yana ya­vaş yavaş tadil edilmiştir; ticaret yönetim ve hava limanı merkezlerinin yerleştirilme­siyle ilgilidir bu teori. Coğrafyacılar ise şe­hirleri başlıca toplumsal fonksiyonlarına göre sınıflama ve onların iç yapılarını bu fonksiyonlarca belirlenmiş olarak analiz et­me problemiyle ilgilenirler. 1960'lardan iti­baren Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da özellikle şehir süreçlerini sanayi kapitaliz­minin siyasal çatısı içinden görme yönünde güçlü bir disiplinler-arası eğilim başgöster-di. Bu eğilim Marksist etkilerde olarak şe­hirciliği sınıflı iktidar ve sosyal hareketlerle çok daha sıkı biçimde il i şk ilendirir.

Max Weber"in doğu ve batı şehirleri ara­sındaki tezadı belirlediğinden bu yana çe­şitli bölgesel şehir tiplerini tesbit için çok sayıda girişimde bulunulmuştur örneğin, Ortadoğu Şehri veya Latin Amerika Şehri gibi. Kültür tarihçileri ve diğer bölge uz­manları bu tür kurgular geliştirmekte önem­li bir rol oynamışlardır ve daima dünya şe-hirciliğini karşılaştırmalı olarak anlama tut­kusuyla motive edilmişlerdir. Kuşkusuz sö­mürgecilik ve diğer Batılı tahakküm türle­rinden ötürü çeşitli bölgelerin şehir formla­rının gelişimleri aynı şekilde özerk olma­mıştır. Onlar uluslararası merkez-kenar ilişkileri bağlamında görülmelidir. Afrika, Asya ve Latin Amerika'da Baü hakimiye­tiyle birlikte gelişen Dakar, Bombay, Kal-kütta, Şanghay, Buenos Aires vd. büyük li­man şehirleri buna bir örnek teşkil eder. Sö-mür gecilik ve sömürgecilik-sonrası Üçün­cü Dünya'da tekrarlanan bir model de "pra-mit şehirler"in gelişmesi olmuştur. Bu şe­hirler bir ülkenin veya bölgenin ticari, İdari, endüstriyel, kültürel ve diğer işlevlerinin kuvvetle yoğunlaşması sonucu diğer mev­cut şehir merkezlerinden çok daha kocaman ve önemli hale gelirler. Hatta sömürgecilik­te başka türden şehir ahalileri yaratmıştır (örneğin, madencilik kasabaları, küçük ida­ri merkezler) ve sömürgeciliğin ürünleri yerli şehir gelenekleriyle bir arada yaşamış­tır.

Şehirciliğin bugününe ve yarınına baka­cak olursak, bunlar demografik, ekonomik, teknolojik ve diğer faktörlere dayanır kar­maşık bir tarzda. Yirminci yüzyıl daha önce benzeri görülmemiş bir ölçekte şehirlerin büyümesine tanık olmuştur. "Megolopolis" ve "birleşik şehirler" (conurbation) gerek Batılı, gerekse Batı lı-ol mayan dünyadaki deneyimlere uygulanabilen yeni kavram­lardır. Dahası yeni nakliye ve iletişim usul­leri, insanoğlunu kendini sınırlı bölgelere mahkum kalmaya daha az bağımlı yapma eğilimindedir. "Karşı-şehirleşme" (coun-ter-urbanization) başka bir modern feno­men olarak karşımıza çıkmaktadır.

(SBA)

Bk. Şehirleşme, Şehircilik