Şeriat - İslami Bilgiler - 6. Sayfa
ŞERİAT
Allahu Teala'nın, insanların ferdî ve toplumsal hayatlarının her alanında uymaları ve uygulamaları ve sonuçta dünya ve ahiret saadetine ula§malan için koyduğu yasalar-kurallar bütünü.
Şeriat kelimesi Arapça "şe-re-a" fiil kökünden gelir, "şe-re-a", 'yol açtı, yolu apaçık ve dümdüz yapa' demektir. 'Şerîat' bu fiilin masdan olup, "düzgün, apaçık yol" anlamına gelirler. 'Şer"a, Şir'a veya Şerîa", daha çok bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su içmek veya su almak için girilen yol anlamında kullanıldığından sözcük anlamıyla Şeriat, "su içmek veya su getirmek için girilen açık ve düzgün yol" demektir. Kur'an, bu kelimeyi kavramlaştırarak, "insanın en sonunda kanmak, saadete erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her safhasında tutması gereken yol" anlamında kullanmış ve teknik olarak bundan 'kurallar ve yasalar bütünü' manâsına varmıştır. (Casiye, 18; Şura, 13 ve Enbiya, 5: 48) Nitekim, daha sonra artık meşhur olan ve yerleşen kullanımlarıyla, 'Sâri', yasa koyucu, Teşri*, yasa koymak, kanun yapmak ve 'Şeriat1, yasa, kanun, anayasa anlamlarına gelir olmuştur. Kelime Batı dillerinde 'hukuk' anlamında karşılanmakta, sözgelimi, İngilizce sözlüklerde Şeriat karşılığında, 'hukuk' anlamına gelen 'law' kelimesini kullanmaktadır.
insanlık tarihinde bir takım anomist ve anarşistler dışında insan hayatında "ka-nun'un ve dolayısıyle "hükümet'in gerekliliğini inkâr eden olmamıştır. Bir bakıma 'müslüman anarşistler1 denebilecek olan Haricîler'in "Hüküm ancak Allah'ındır" ayetiyle Hz. Ali'ye (r.a.) Hakem Olayı'nı kabul etmesinden dolayı karşı çıkmaları üzerine Hz. Ali, "Söz doğru, fakat anlayışları yanlış. Evet şüphesiz hüküm ancak Allah'ındır; ama bunlar, "Emirlik ancak Allah'ındır" diyorlar. İnsanlar için şüphesiz iyi veya kötü bir emîr (idareci) olacaktır. Onun idaresinde mü'min gereken amelinde bulunacak, kâfir de geçinip gidecektir. 8u idarede Allah da her şeyi varması gereken yere vardıracaktır. İdareciyle vergi toplanır, düşmana karşı savaşılır, yollar emniyette olur, zayıfın hakkı kuvvetliden alınır, ta ki, iyiler rahat etsin, kötülerin elinden rahata erilsin. İyi idarede takva sahibi iyi amellerinde bulunurken, kötü idarede şerli kişi hayatını yaşar gider; nihayet onun da müddeti biter ve ölüm kendisini yakalar" diyerek (Nehcü'l-Belâğâ) veciz bir şekilde hükümetin nitelik ve fonksiyonunu ifade etmiştir. Bu konuda dinler, sistemler veya ideolojiler arasındaki farklılık, daha çok hükümetin uyması ve uygulaması gereken yasaların niteliğinde ve daha temelde, bu yasaları kimin koyacağı noktasındadır.
İnsanın hayatını düzenleyen, onun hak, görev ve sorumluluklarını belirleyen yasaların ve kuralların dayanması gereken bir takım prensipler bulunmalıdır. Zaman, şartlar, çevre ve bizzat insanın içinde bulunduğu kişisel durum, kural ve yasalarda bir takım değişmeleri gerektirebilir ama, hem bu kural ve yasaların hem de onlarda yapılacak değişikliklerin dayanacağı değişmez prensiplerin varlığı kaçınılmazdır. Bu prensipler değişmezdir, çünkü, insan hayatı temelde değişmez unsurlara dayanır. Meselâ, insanın insanlığı, yani insanî karakteri değişmez; onun ihtiyaçları, duyuları, hattâ çevresi ve hayatım kuşatan doğum, ölüm, evlenme, üreme gibi olgular değişmez; hattâ yapısı, organlarının şekil ve fonksiyonu değişmez. Değişen, ancak hayatın ve çevrenin kompleksliği ve basitliğine göre, bir takım ilişkiler ve maddî ihtiyaçları tatmine yarayan ikinci-üçüncü dereceden vasıtalardır. Bunların yanısıra, her zaman karşılaşılabilecek savaş, afet, kıtlık, salgın hastalıklar gibi olağanüstü durumlar da yasa ve kurallarda geçici değişmeleri gerekli kılabilir. Ama, insanın insanlığı, yapısı, temel insanî karakteri ve temel insanî ihtiyaçları, duyuları ve hayatını kuşatan aslî olgular za mana ve mekâna bağlı olmadıklarından ve dolayısıyle hiç bir zaman değişmediklerinden, onun hayatını düzenleyecek temel yasalar ve değişen ve değişmeyen yasaların dayanacağı temel prensipler hiç bir zaman değişikliğe uğramayacaktır. Şu halde, insanın hayatını her bakımdan düzenleyen kural ve yasalar
1- Değişmez prensipler
2- Değişmez yasa ve kurallar
3- Değişebilir yasa ve kurallar olmak üzere üç temel kategoriye ayrılır.
Hangi sistem ve/veya dinde olursa olsun, değişmez prensiplerle yasaların ve değişebilir yasa ve kuralların belli bir hedefi olmalıdır; bu hedef, tabiî ki, ferdî ve toplumsal hayatı, dünyası ve dünya ötesi, yakın ve uzak çevresi ve içinde yaşadığı tabiî çevreyle olan ilişkileri açısından insana yöneliktir. "Nasıl bir insan, nasıl bir toplum, nasıl bir dünya, nasıl bir çevre?" İşte, tüm yasa, kural ve prensiplerin varlığı ve niteliği, bu sorulara verdikleri cevaba bağlıdır.
İslâm ise insanı en temel karekteri içinde ele alır. Her şeyden önce, insan fanidir, kendisini bekleyen Ahiret hayatı vardır ve o tabiî çevrenin çocuğudur. Yeryüzüne ayak basmadan önce, yer ve gökleri, güneşi, ayı,
yıldızlan ve diğer gezegenleri, havası, suyu, ateşi, esîri, ışığı ve toprağı, her türden bitkileri ve hayvanları, melekleri, cinleri ve şeytanları, kasaca her şeyiyle kâinat ve özelde yeryüzü onun hayatı için hazırlanmış durumdaydı. Her şey değişmez ilâhî yasalara bağlı olarak, belki daha doğru bir deyişle, her an Allah'ın vahyi doğrultusunda davranarak hayatını sürdürüyordu ve sürdürmektedir de. Bu yüzden, kâinat'ta tam bir ahenk, tam bir düzen ve tam bir 'sulh' hakimdi ve şimdi de hakimdir; çünkü, Kâi nat'ın tek bir Yaratıcısı, tek bir Rabbi (nzıklandıranı, yaşatanı, büyütüp besleyeni, yetiştirip terbiye edeni, dolayısıyle idare edeni) ve tek bir Meliki ve Maliki vardır. Her şey, Bu tek Olan'ın, ikincisi olmayan, daha doğrusu sayıya girmeyen Allah'ın hükümleri doğrultusunda cereyan etmektedir. Teknik deyişle, Kâinat'ta 'Şeriat' hakimdir, ki, bu Şeriata 'Şerîat-ı Fıtrî' veya 'Şerîat-ı Tekvînî' adı verilir; yani, Şerîat-ı Fıtrî veya Tekvînî, insanın kendi iradesi dışındaki hayatı, sözgelimi, doğumu, ölümü, rengi ve şekli, annesi-babası ve ülkesinin seçim ve tayini, doğum-ölüm tarihi, tüm bedenî, acıkması, susaması, üşümesi ve yanması... da dahil olmak üzere bütün kâinat'ın tabî olduğu İlâhî Yasalar veya İlâhî Vahy'ın hükümleri'nin genel adıdır. İşte, İlâhî, Kanunlar içinde doğan ve yaşaması kaçınılmaz olan insana dünya hayatını sürdürmesi için yeme ve içme, barınma, üreme, kısaca hayatının bitkisel ve hayvansal yönünü sürdürebilmesi için Tcuvve-i şeheviyye,' kendisini savunabilmesi ve koruyabilmesi için öfke, müca-delecilik gibi unsurları olan Tcuvve-i gada-biyye' ve bir de, kendisini diğer varlıklardan, bitki ve hayvanlardan ayıran Tcuvve-i akliyye, akıl, düşünce, muhakeme, seçme...' verilmiştir. İnsan, hiç bir zaman bir bitki ve hayvan değildir; tek amacı üretmek ve tüketmek olmadığı gibi, hayatı da yalnızca dünya hayatıyla sınırlı değildir. Onun gerçek insanlığı ve saadeti, sözünü ettiğimiz "kuvvetleri dengede tutması, hepsi arasında bir denge kurması ve böylece fert olarak çevresindeki tabiî dengeyle uyum içinde olabilmesindedir. Onun sahip olduğu kuvvetlerin 'ifrat ve tefrit1 denilen iki aşın ucu vardır çünkü. Meselâ, 'Kuvve-i şehe-viyye'nin ifratı, hiç bir sınır ve haram-helâl tanımadan yiyip içmek ve başkasının malına, ırzına göz dikmek, tefriti ise hiç bir şehevî istek duymamaktır.
Kuvve-i gadabiyyenin ifratı, sınırsız sal-dırgmlık, tam bir öfke hali ve kindarlık (tehevvür), tefriti ise, hiç bir şey karşısında tepki göstermeme, öfke duymama ve korkaklık (cebanet)tır. Kuvve-i akliyyenin ifratı, akı kara, kötüyü iyi gösterecek derecede mantık oyununda bulunma ve demagoji (cerbeze), tefriti ise ahmaklıktır. Bu kuvvetlerin ifrat ve tefrit dereceleri, kişinin hem ferdî hayatı, hem de toplum hayatı için zararlı ve tehlikeli olup, karşılıklı muamele ve münasebetlerde tecavüzlerin ve haksızlıkların meydana gelmesine de yol açar. Bu bakımdan, kuvve-i şeheviyyenin iffet, kuvve-i gadabiyyenin şecaat ve kuvve-i akliyyenin de hikmek noktasında tutulması gerekir.
İnsanın üzerinde gittiği yol, onun hayatını her bakımdan kuşatıcı ve sonunda istenilen hedefe götürücü olmadır. Bu yolun öyle esaslan veya özellikleri olmalıdır ki, insanın zihnini, aklını, düşünce ve muhakemesini tatmin etsin, akimi kendisi için bir lanet yapmasın. Bu yolun öyle esaslan ve özel-lekleri olmalıdır ki, insanın güvenme, dayanma, yardım isteme ve ibadet etme ihtiyaçlarına cevap versin. Bu yolun öyle esasları ve özellikleri olmalıdır ki, insanın bedenini, zihnini ve ruhunu kendine göre sonunda onu kandıracak suya ulaştıracak şekilde eğitsin, terbiye etsin ve onu yaratılışına, insaniyetine uygun bir mertebeye çıkarsın. Bu yolun öyle esasları ve özellikleri olmalıdır ki, insanın kendisiyle, yakınlarıyla, diğer insanlarla, içinde bulunduğu tabiî çevreyle ve tüm kâinat'la olan ilişkilerini adalet, hakkaniyet ve merhamet ölçüleri çerce vesinde düzenlesin. Bu yolun öyle esasları ve özellikleri olmalıdır ki, insana dünyada gerçek saadeti tattırdığı gibi, onun bütün ihtiyaçlarını en ahenkli biçimde kandırdığı gibi, beka susuzluğunu da gidersin ve onu sonsuz ebedî hayata lâyık hale getirsin...
îşte Şeriat kelimesi, daha sonra tslâmî terminolojide kazandığı anlamla, adına Din denilen bu Yol'un eş anlamlısı olarak kullanılır hale gelmiştir. Bu bakımdan, pek çok İslâmî eserde Şeriat1 in Din'le aynı anlamda kullanıldığı görülür. Fakat, Kur'an'da geçen şekliyle Şeriat Din'le anlamdaş değildir; Kur'an, "Din'den bir Şeriat olarak da söz eder (Maide, 48, Şura, 13) ve Şeriatla daha çok 'ahkâm'ı, modern tabiriyle 'hukuku kasteder (Maide, 48). Yani Şeriat, Dîn'in bir bakıma dünya hayatıyla ilgili kuralları, insanların dünya hayatını düzenleyen ilâhî yasalar bütünü olmaktadır; modem deyişle buna, fert ve toplumların hayatını kuşatan medenî, sosyal, ekonomik, idarî ve cezaî yasalar bütünü denilebilir. Nitekim kavrama ilk tanım getirenlerden Taberî'ye göre Şeriat, feraizi (miras hukuku), haddleri (ceza yasası), emirleri ve nehiyleri ihtiva eder. Bu bakımdan, modern siyasî sistemler "Din'e özgürlük tanıyoruz, herkes dinî inanç ve ibadetinde hürdür" derken, esasta Şeriat'ı reddetmekte, yani Din'i, idarî, cezaî, sosyal, ekonomik ve medenî yasalarından soyutlayarak, onu günlük hayata karıştırmamaktadırlar. Böyle bir tavrın Kur'an'da-ki adı, "Allah'a bir yönüyle ibadet et-mek"tir. Yani, bunlar bir anlamda daha çok işlerine geldikleri noktada Allah ve Din'i kabul ederler; bu kabul de daha çok, Din'i dünyaya ve maksatlarına alet edebildikleri ölçüdedir; Dîn, maksatlarına ve dünyalarına hizmet ettiği sürece onlar için mukaddestir, vazgeçilmezdir. Fakat, Din'in hayatlarını bütünüyle kuşatmasına izin vermezler (Hac, 11). Öte yandan, Kur'an, ahkâm olarak en güzel ah-kâmm, yani insan hayatına hükmetmesi gereken en güzel hükümlerin Allah'ın hükümleri olduğunu ve başka hükümlerin ancak Cahiliyye hükmü olduğunu (Maide, 50); günlük hayatlarının her safhasında, karşılaştıkları her meselede Allah'ın hükmü dışında nefislerine, işlerine gelen hükümlere veya başka 'dinler'in veya sistemlerin hükümlerine başvurup ittiba etmenin imanla bağdaşmayacağını (Nisa, 65) ve başka hükümleri bilerek ve inanarak Allah'ın hükümlerine tercihin küfür, Allah'ın hükümlerini tasdikle beraber, nefsin arzularına veya bir takım menfaatlere kapılarak başka hükümleri tercihin zulüm, Allah'ın ahkâmının üzerini sislerin örttüğü, hakkın batıla, doğrunun yalana karıştığı bir zamanda Allah'ın hükmünü araştırmadan başka hükümlerle hükmetmenin fısk olduğunu (Maide, 44; Casiye, 47) açıkça beyan etmektedir.
İnsanın hayatını iktisadî, içtimaî, medenî ve idarî alanda kuşatan yasaları yapma ve insana dünya hayatındaki yolunu çizme yetkisini İslâm dışındaki beşer yapısı sistemler, önceden doğmuş olmak, kahraman ve isim yapmış olmak, mal-mülk, nüfuz etki ve güç sahibi olmak, belli topraktan, belli aileden, belli soydan ve belli renkten gelmiş olmak, belli makam ve mevkiye sahip olmak, belli yararlıklar göstermiş olmak gibi nedenlerle bir veya birden fazla kişilere, ya da bir ulusun tamamı adına, yine bazı odaklarca çizilen çizgiler içinde kalmak ve belirtilen yolu aşmamak kaydıyla o ulusça seçilen kişilere verirken, İslâm, bütün insanların yaratanı, yaşatını, öldürüp diriltecek olanı ve tüm Kâinatla birlikte insan bedeninin de itaat ettiği her şeyin Maliki olarak bu yetkiyi Allah'a bırakır ve bu şekilde insanlar arasında tam bir eşitliği sağlar. Önceden veya sonradan doğmuş olmanın, güçlü, paralı ve nüfuzlu olmanın, belli bir makam, mevki veya ün sahibi olmanın, belli bir toprağa, aileye, ulusa ve renge ait olmanın bu yetki açısından îslâm nazarında hiç bir değeri yoktur ve bir insan Allah'ın kulu, yaratığı ve insan olmak açısından diğerlerinden Allah yanında en ufak bir ayrıcalığa sahip değildir. "Hükmün ancak Allah'a ait olma-sı"nın anlamı budur ve îslâm nazarında bütün insanlara düşen, birbirleri üzerinde haksızlığa, hak gasbına ve tecavüze yeltenmeden, birbirleri üzerinde yine kendi yapısı olan yasalarla sulta kurmadan hep birlikte Allah'ın çizdiği yola, yani Şeriat'a teslim olmalarıdır.
Allah'ın tarih boyunca bütün insanlara gönderdiği Din tek bir 4in olup, bunun adı da islâm'dır. Şeriat, bu Din'in yukarda sözü edildiği gibi daha çok 'dünyevî', yani ferdî ve içtimaî hayattaki idarî, sosyal, medenî, cezaî ve ekonomik yasaları kapsayan yanıdır. Tarih boyunca Şeriat'ın da temel prensipleri ve temel kuralları değişmeden kalmış olmakla birlikte, yukarda sözü edilen şartlar çerçevesinde bir takım ikinci dereceden meselelerde ufak tefek değişiklikler olmuştur. Din'de herhangi bir 'nesh' olayı, yani bir aslın yerine başka bir aslın konması hadisesi vuku bulmamış olmakla birlikte, bu hadise Şeriatlarda meydana gelmiştir ve Kıyamet'e kadar da belli prensiplerde meydana gelmek durumundadır. Şöyle ki:
Peygamberler içinde Şeriat getiren ilk peygamber Hz. Nuh'tur. Hz. Nuh'tan Hz. İbrahim'e kadar insanlar, Hz. Nuh'un Şeri-at'ıyla yükümlüydüler. Din Hz. Nuh'ta da, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Mu-hammed'de de (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) aynı olmakla birlikte, Şe-riat'lannda belli farklılıklar söz konusu olduğundan, bir sonra gelen Şeriat, bir Öncekiyle pek çok ortak unsur taşıyor olsa da, onun geçerliliğini ortadan kaldırıyor ve yerini kendisi alıyordu. İşte, bu şekilde Hz. İbrahim'den sonra Hz. Musa'ya kadar Hz. İbrahim'in Hz. Musa'nın Hz. İsa'ya kadar Hz. Musa'dan ve Hz. İsa'dan Nebîler'in sonuncusu Hz. Muhammed'e kadar Hz. İsa'nın Şeriatı geçerliydi. Hz. Muhammed'in getirdiği Şeriat, bütün önceki şeriatlar'ı tasdik edici, onlardaki geçerliliği devam eden hükümleri devam ettirici, fakat kıyamet'e kadar geçerli ve bakî olmasıyla artık bütün şe-riatlar'ı neshedici ve yeni hükümler de koyucu olarak tarihteki yerini almıştır. Artık insanlar Hz. Muhammed'in (s.) getirdiği Şeriat'la, yani hep aynı olan ve hiç bir esası değişmeyen Din'in Hz. Muhammed (s.) tarafından getirilen Şeriatı'yla yükümlüdürler. Bu Şeriat'ta da bütün hükümler muhkem, kesin ve Kıyamet'e kadar geçerli olmakla birlikte, bir takım 'nesh1 olayları mevcuttur. Yani, Kur'an'da birbirini nesh ederek, yani birbirinin hükmünü ortadan kaldırarak gelen öyle hükümler vardır ki, gerek kaldırılan, gerekse kaldıran hükümler Kıyamet'e kadar yine geçerli ve bakîdir. Evet öyle zaman olur ki, bir ayetin kaldırdığı, yani neshettiği hüküm, kendi şartlarında geçerli olabilir ve mensuh (hüküm kaldırılmış) olmaktan çıkar, öyle zaman da olur ki, bu hüküm mensuhtur, bunun karşısındaki hükümse geçerlidir; şu kadar ki, her iki hüküm de Kur'an'da bulunmak zorundadır. Kur'an'ın tamamının muhkem olması, Kur'an'da kıyamete kadar geçersiz bir hükmün bulunmasına manîdir. Bazı hükümlerin nasih ve mensuh olmasında ise, İslâm'ın tebliği açısından önemli yöntem özelliklen vardır ki, bunlar asla göz ardı edilmemelidir.
Şeriat'ın değişen hayat şartlarına göre mutlaka değişmesi gerekliği bir takım çevrelerce dün olduğu gibi, bugün de ifade edilmektedir. Yukarda açıklandığı üzere, İnsan hayatında değişme ve değişemez temel unsurlar bulunduğu gibi, yasalar da belli hedeflere yönelik olup, bu hedefler çerçevesinde şekil kazanır. "Nasıl bir insan, nasıl bir toplum, nasıl bir dünya, nasıl ve neye yönelik bir hayat?" sorularına verilecek cevaplar yasaları belirlediği gibi, yasaların doğruluğu, iyiliği veya yanlışlığından çok, bu sorulara verilen cevapların niteliğidir ancak yasalar açısından üzerinde durulması gereken. Bu bakımdan, Şeriat'ın veya bir başka yasalar sisteminin değişebilirliği, değişmesi veya değişmemesi gerektiği, zamana uyarlı lığı veya uymazlığı, günün problemlerine cevap verip veremeyeceği gibi sorunlar tartışılırken, yukardaki sorulara verilecek cevaplarla, yasalara yön veren prensipler her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Yani, Şeriat, İslâm dışı, Şeriat'ın temel prensiplerine zıt veya bu prensiplerle İlgisiz bir hayat görüşünün inancın, eşyaya ve dünyaya bakışın ve değerler sisteminin yön verip şekillendirdiği bir toplumda geçerli olur mu olamaz mı, o toplumun sorunlarına cevap verir mi veremez mi veya nasıl verebilir gibi soruların muhatabı yapılamaz. Şeriat'ın hükümlerinin anlamını bulması ve değerlendirilmesi, ancak Şeriat'a varlık kazandıran îslâmî esasların baştan itibaren zihnî, kalbî, imanı ve hîssî düzlemde yön verip şekillendirdiği bir toplumda mümkün olabilir.
İslâm alimleri, yukarıda sözünü ettiğimiz, Kainat'ta geçerli ilâhi vahy'in hükümleri veya ilahi yasalar, bir başka deyişle Fıtri -tekvini şeriat ve Cenab-ı Allah'ın Kelâm sıfatından gelen şu meşhur Şeriat'lan başka bir de Batınî Şeriat'lan bahsetmişlerdir. Namaz İslâm'ın emridir, birtakım farzları (va-cibleri) ve sünnetleri-müstehabları, mekruhları ve namazı bozan haller (müsidleri) vardır. Oruç farz olan bir ibadettir; ne zaman tutulacağı, şartlan, orucu bozan şeyler hep Şeriatın sahasına girmektedir. Hacc da aynı şekilde islâm'ın temel esaslanndandır; ne zaman ve nasıl yapılacağı, farzları, müs-tehablan, mekruhları ve müfsidleri yine Şeriat'ın alanı içindedir. Zekât ve kurban da aynı. Fakat bir ayet-i kerimede, "Namaz bütün kötülüklerden meneder" (Ankebut, 45) buyurulmasına rağmen, pek çok namaz kılan kişinin bazı kötülüklere ve günahlara daldığı görülmektedir. Aynı şekilde, hadisi şeriflerde, "Nİce gece namazı kılan vardır ki, namazından emirleri, Allah nzası için Şeriat'ın emirleri, farz, vacip ve sünnetleri ibadetlerin içine aldığı öyle ahlâki, manevi faydalar ve hikmetler vardır ki, işte Batını
Şeriat bunları kazandırmanın yoludur. Bu konuda Kur'an'da, güzel olan memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar, ne kötülükleri nede kemleri Allah'a ulaşır, fakat sizin takvanız O'na ulaşır" (Hac, 37)
İşte, batınî Şeriat'ın esasları takvadır, ihlâsür, en sonunda hedefi 'İhsan' mertebe-sidir. Şeriat'ın bu batini öğesi belki daha doğru bir deyişle ona en büyük ve vazgeçilmez etkendir.
îslâm Şeriati'nın en belirgin özellikleri şunlardır:
1- İslâm Şeriaü hiçbir ortak olmadan yalnız Allah'ın koyduğu bir Şeriattır.
2- Dünya hayan sürdükçe geçerli olacaktır.
3- İnsan hayatını ilgilendiren herşeyi ihtiva etmektedir.
4- İnsan hayaüna kolayca adapte olabilecek yapıdadır. Ne boşta bırakır ne de bunaltır.
5- Beşeri sistemlerin aksine, insanlardan belli bir kitlenin yararına değil, bütün "insanlığın" hayrına gelmiştir.
6- Allah'tan olma özelliği ile diğer sistemlerden fazla olarak insanlara maddî ve manevî müeyyideleri aynı anda uygular. Polis korkusu ile Allah korkusunu birleştiren, çoğunlukla din "Allah korkusu"nun polisiye tedbirlere lüzumu kaldırdığı, diğer sistemlerdeki "vicdan" kavramından daha üstün bir manası, müeyyidesi vardır. Bu Şeriat'ın cezayı "dünyevi" olduğu kadar "uh-revi" olarak da bildirmesinden kaynaklanmaktadır.
7- Hayat hangi yönde değişirse değişsin çağ ve mekânda uygulanabilecek bir siyasi sistem Öngörmesidir. İslâm'ın belki de en kolay kavranabilecek yönü "siyasi" yönüdür. Onun adı ne demokrasidir, ne de başka
birşey. Ne güçlü bir azınlığın, ne de bir halkın hakimiyeti söz konusudur. İslâm'ın siyaset anlayışında halkın hakimiyeti sisteminin yararları gündeme getirilirken bunun daima, öbür halkların aleyhine olabileceği de gözardı edilmemelidir. İslâm Şeriatı ise, halkları da ortadan kaldırarak Hakkı ve onun hakimiyetini getirmiştir. Halbuki insanlık şu ana kadar sadece "küçük bir azınlığın hakimiyetini kaldırdığını iddia etmektedir; ne derece doğru olduğu da tartışılacak bir konudur.
İslâm Sedat'ının kavranabilmesi için, Fı-kıh'la beraber İncelenmesi zorunludur. Çünkü Fıkıh, Şeriat'ın pratiğe dökülmüş şeklidir.
Ali ÜNAL Bk. Din, Fıkıh, tslâm.
İslami Okul Okulların En Önemlisi