Şeytan - İslami Bilgiler - 7. Sayfa
ŞEYTAN
Tüm dinlerce tanrıya baş.kaldırıcı, kötülük işleyici, kötülüğe çağına, saptırıcı görülerek lanetlenen ve -genelde- görülmez âlemin bireylerinden sayılan varlığa verilmiş olan ad. Kişiliğine ilişkin bu ortak belirlemeye karşın, dinlerdeki temel inançların biçimlenişine koşut olarak şeytanın konumu da farklılık gösterir. Nitekim, kimilerinde bir kötü-ruh'tur, kimilerinde hayvan, ki-milerindeyse -en azından lalığıyla- insan... Kimi dinlerde tanrıya yalnızca başkaldır-mış bir varlıkken, kimisi onun tanrıyla savaştığı, hatta kimileri de tanrıyı yenmiş olduğu veya yeneceği sanısını taşır.. Kimisi onu yeraltınm, ölüler ülkesinin egemen gücü sayarken, kimisinde insanlara, kimisinde yeryüzüne hâkim varlık olarak görülür; hatta gücünü gökyüzüne dek uzatanlar da çıkar. Onu tann-karşm olarak gören dinlerin yanında, yan-tanrı sayan, kötülük tanrısı bilen, tanrıya ortak kılan, doğrudan doğruya tanrıdır diyen dinler de vardır. Mucizeler göstermek, tüm dünyayı sapürabile-cek ölçüde güçlü olmak, meleklere hocalık edebilecek denli bilginlik, öncelerin öncesi zamanlarda tann-düşmanlanna karşı tanrı adına savaşarak yeryüzünü kötülüklerden temizlemiştik ve uzun yıllar da orada egemenlik kurmuştuk gibi niteleme ve durumlar da, yine, şeytana iliştiriliveren özellikler arasında. Tüm bunlara karşın genel değerlendirme, yine de, Seylan'ı kesinlikle kötülük, karanlık, zarar, yıkım gibi olgularla bitişik ve hatta özdeş görme doğrultusundadır. Şeytana tapıcılar'ın bile ona yönelişleri, vereceği zararlardan korunma kaygısından çok tasarladıkları kötülüklerde başarılı olmak için başaçıkılamaz sayılan gücünden yararlanılmak istenen bir kötülük tannsı'na yöneliş biçiminde...
"Her işi mükemmel olan Allah'ın kötü bir varlık ya da kötülük yaratmayacağı" yolundaki görünüşde oldukça "masumane" ve "tutarlı", hatta "tenzih" açısından gerekli izlenimi bırakan bir "ilk adım "dan tutunuz da, nice yorumların ürünü olan yukandakine benzer anlayışlarla bir efsane varlık haline gelen şeytan, edindiği konumla kimileri için teselli derlenici bir tutamak olurken, genelde de en "mümin" kalblere bile teslim alıcı bir etkide bulunur olmuştur. Bu durum, tüm insanlığı -sürekli- bir gizli baskı altında tutucu yaygın bir yılgınlığa yolaç-mış; bu da şeytan'ın etkinliğine katkıda bulunmakları öte bir işlev görmemiştir.
Ancak, müslümanlardır ki, tüm temel inançlarla birlikte şeytan'a ilişkin belirlemelerin de İslâm tarafından yeniden yerli yerine oturtulmasından ötürü kavuşmuş oldukları aydınlık içinde şeytan'ı kendisine verilmiş olan yetkinlik alanının sınırlan içine gerigerisin geriye itmiş, işlevini kısıtla-yabilmişlerdir. Nitekim, Peygamberimiz Efendimiz, "Kalbde iki tür kullanıma açık iki ayn yeti vardır, Melek'ten yana olan iyiliğe çağına ve gerçeği doğrulayıcı; düşmanlığa yatkın olansa, gerçeği yalanlayıcı, kötülüğe çağınp iyilikten alıkoyucu.. Kalbinde bunu duyumsayan şeytan'ın kötülüğünden Allah'a sağınsın" buyurarak, bu konudaki temel ölçüyü ortaya koymuştur.
İnsanın yaratılışı ve yaşamı sürecinin başlangıçlannda, Kur'an-ı Kerim'de, şeytan yerine İblis'ten sözedilir. Yeryüzüne indirilme olayının öncesindeki dönemde baş-kaldıran, lanetlenen, kovulan ve fısıldama-lanyla Adem ve Havva'nın ayağını kaydırarak cenneti yitirmelerine yolaçan kimlik hep İblis diye anılırken, insan yaşamının yeryüzüne aktanlmasından sonraki süreçte şeytan/şeytanlar olarak adlandırılır. Kişiliğe ilişkin işlev, niteleme ve diğer tanımlar, her iki adın da aynı kimliği gösterdiğieni tartışmasız bir biçimde ortaya koyar. Bununla birlikte, genelde, tblis'in şeytanlar'ın atası olduğu; Adem-însan ilişkisinin İblis-Şeytanlar ikilisi için de geçerli bulunduğu görüşü yaygınlık kazanmış ve iki ayrı dönemdeki veya düzlemdeki farklı adlandırmalara böylesine bir açıklama getirilmiştir.
tblis'in gündeme girişi, Kur'an-ı Kerim'de, meleklerin Adem Atamıza secdeye çağınlıp da, secde edişleri olayının hemen ardındaki zamandadır. Efsanelerde başkaca aktarımlar olmasına karşın, islâm'ın temel kaynaklan olan Kur'an-ı Kerim ve Ha-dis-i Şerifler'de İblis'e veya Şeytan'a (ya da Ezazil, Haris ve benzeri adlarla anılan kimlige) daha önceki zamanlarda rastlamak mümkün değildir. Hatta, Adem'e secde edilmesi buyruğunun verilişi sırasında bile bu kimliğin yerinin bulunmadığı secde buyruğunun "melekler"e verilişindeki açık anlatımdan kolayca çıkartabilmektedir. Eğer şeytan/iblis gündemde olsaydı, buyruk meleklere ve îblis'e verilecek veya yalnız meleklere yöneltilmiş bir buyruğa uymadı diye İblis'in kınanm ıslığı sözkonusu edilmeyecekti. Burada Iblis'i meleklerden sayıcı bir tutumla "secde etmediği için şey-tanlaştı" yolunda bir yoruma gitmek de mümkün değildir. Çünkü, meleklerin nur'dan, İblis'in ise ateş'ten yaratılmış olduğu, yapılarında temel farklılık bulunduğu Kur'an-ı Kerim'in haberleriyle kesindir ve İblis'in cinlerden bir cin olduğu, cinlerin de Adem'den önce yaratıldığı gerçeklerini gö-zardı etmeksizin, İblis'in meleklere secde buyruğunun verildiği nokta ile onların secde ettikleri nokta arasındaki zaman aralığında gündeme girdiğini söyleyebiliriz
İblis, Adem'in topraktan kendisin inse ateşten yaratılmış olduğundan çıkarak bü-yüklenir ve secdeden kaçınır. Bu başkaldırı olayına yorum getirmek isteyenlerden çoğu, tularlı bir gerekçe bulmak adına "İblis'in bilginliği ve önceki hizmetleri" diye özetlenebilecek kimi konulan gündeme getirir, bundan ötürü kendinde başkaldırma hakkını ve takatini gördüğünü öne sürerler. Oysa, hiçbir yaratığın kendiliğinden başkaldırı için kendinde takat bulmasının Yaratıcı'nın salt kudretiyle ve iradesiyle bağdaşır yanı olamaz. İblis kelimesinin etimolojik irdelemesi daha tutarlı acıkmalara elvericidir. 1b-lis'le aynı kökten (be-lâm-sin kökünden) gelen kelimelerin Kur'an-ı Kerim'deki kullanılışlarında hep, "ümitsiz, ümidini yitirmiş olmadan dolayı üzgün ve suskun" anlamlarını taşıdığım görürüz. Demek ki, lb lis başkaldırısının öncesinde de ümitsiz v< ümitsizliğini yitirmişlik yüzünden üzgüi durumdadır. Öyleyse, secdeden kaçınış kendisi güçlü görüşünden değil, zaten her şeyi yitirmiş olmasındandır. Bu psikoloj içinde, kendine bir de toprak-ateş kıyası gi bi bir gerekçe bulup büyüklenerek başkal dırmıştır. Gerçek güçlülük dolayısıyla karş çıkma değil de, yitirmişliğin dürtüsüyle başkaldırma olayıdır bu. Ve, İblis'de kudre ve takat görmeğe, bu olayda, yol yoktur Ayetlerde de, İblis'in "Allah'a karşı çık ma"sina yorumlanacak bir yan yoktur. Kul lanılan fısk kelimesi, yalnızca, "Rabbinii buyruğundan ayrıldı" anlamını içermekte dir. Yüce Allah'ın Îblis'e yönelik "seni sec deden alıkoyan nedir?" sorusundaki anlatım da, İblis'in bir karşı çıkma eyleminder çok, bir alıkonulma güdümüne konumlan-dınlabileceğini belirtir.
Görülüyor ki, İslâm inancı, İblis'in gündeme geldiği andan itibaren onun kişiliğinde öyle uzunboylu bir güç görülmesine elvermemektedir. Onu, şu veya bu yüzden yitirdikleri içinde suskunken, bir buyruktar ayrılarak daha da yitiren bir konum içinde belirlemektedir. Bu açılım, eski inançlarda efsaneleşerek tann'nın karşısında yer alar ve ona karşı çıkan (hatta savaşan) güçlü biı şeytan imajını bütünüyle ortadan kaldınc: bir doğrultudadır. Nitekim, anlamını yukarda alıntıladığımız Hadis-i Şerifte de açıkçî görüldüğü gibi, şeytan gerek kişilik, gerekse işlev ve etkinlik çerçevesinde ancak melek karşısında yer almakta, melek karşıtı biı konuma oturtulmuş bulunmaktadır.
İblis'in güç ve kudret sahibi oluşuysa, sonradan, Adem'e secde olayının sonrasındatür. Secdeden kaçınması üzerine kâfirlerden olan, büyüklenmesinden ötürü aşağıla-şan tblis, Yüce Allah'ın kendisini lanetleyip kovması sırasında, bir dilekte bulunur: "Rabbim, beni yeniden dirilecekleri güne dek beklet..." Yüce Allah'ın bu dileği kabulü üzerine ikinci bir dileği olun "Beni azdırdığın için, senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım..." tblis'in ifadelerindeki üçüncü şahıs kipiyle vurgulananlar, hep, insanlardır. İblis, hemen ardından, bu karşı duracağı kimselere sınırlama getirir, "sana içten bağlı olanlar biryana..." Yüce Allah'ın yanıtı, "kullarım üzerinde senin bir etkinliğin olamaz, ancak sana uyan sapıklar biryana..." anlamındadır. Burada îblis'e verilmiş bir izin ve izinli alanda kullanabileceği bir güç sözkonusudur, ve şöylece de açıklığa kavuşturulur: "Sesinle gücünün yettiğini yerinden oynat... Onlara karşı yaya ve atlılarınla yürü.. Mallarına ve çocuklarına ortak ol.. Onlara vaadlerde bulun.. Doğrusu benim inanan kullarım üzerinde senin hiçbir etkinliğin olamaz.." Görüldüğü gibi, tslâm inancında, İblis'i kendilğinden güçlü görmeğe elverişli bir acıkmaya yol yoktur. Ancak, îblis'in dilekte bulunması üzerine, kıyamete dek ve kendisine uyacak kimseler üzerinde etkin olabilecek sınırlı bir güç, hikmet gereği, Yüce Allah tarafından ona verilmiştir. Bir izindir, bu ve hem zaman, hem de etkinlik alanı bakımından sınırlıdır. Eylem de Allah'a karşı değil, insanlara karşıdır. Onun gücü, ancak, "Allah'ın doğru yolu üzerinde durarak insanlara karşı etkinlik" gösterebilecek bir niteliktedir. O da izinle...
Yüce Allah'tan aldığı izinle böylece donanmış olan iblis, etkinlik gösterebileceği alana uzanmakta gecikmez ve hemen Atamız Adem ile Annemiz Havva'nın yerleştirilmiş bulunduğu cennete yönelir. Yerleştirilmiş bulunduğu cennette kalmak için değil de "Yeryüzünde bir halife olak" üzere yaratılmış bulunan insan soyunun bulundukları konumdan halifelik yapacakları yere indirilmelerini sağlayıcı süreç içinde, çünkü, îblis'in de pay sahibi olması takdir edilmiştir. İnsana ilk vesvese'yi verir: "Ey Adem, sana sonsuzluk ağacını ve çökmeye-cek devleti göstereyim mi?" Ve ekler: "Rabbiniz melek olmanızı veya temelli kalmanızı önlemek için sizi bu ağaçtan alıkoymuştur... Doğrusu, ben size öğüt vermekteyim.." Bu vesveselerin etkisi ve itkisiyle Adem ile Havva yasak ağaçtan yiyecek ve yeryüzüne indirileceklerdir. Yalnız, olay, îblis'in gücünün niteliği ve İnsanın zayıf noktaları üzerine bir belirleme yapılabilmesi için irdelenmesi gereken bir olaydır. Adem, melek olmadığını bilmektedir.. Adem, cennete "İhlad" gibi sürekliliği değil de "üskün" gibi geçiciliği ifade eden bir buyrukla yerleştiğinin farkındadır.. Yaratılışı gereği halifelik yapacağı yeryüzünde ortaya çıkacak fesad ve kandökücülük gibi tutumlardan haberdardır. Yaratılış ve cennete konuluşa ilişkin kıssalarda bu açıkça görülür. Ve, Adem, elbette meleklik, cennet mutluluğu ve yeryüzünde ortaya çıkacak kötülüklerden kaçınma gibi yüce duygular doğrultusunda bir eğilime sahiptir. İblis, işte ona eğilim duyduğu yüce şeyleri yeğlemesi ve uygulamaya elverici bir adım atması yönünde "öğüt" veriyor görünümüyle yaklaşmıştır. Demek ki, tblis'in gücü suret-i hak'tan görünmekte, Adem'in zaafı ise, açık buyrukları unutarak kendi yorumuyla seçme yapma noktasında. Sonrasında da aldatış ve aldanış hep aynı matris uyarınca gerçeklcşecek...
Atamız Adem ile Havva Anamız yasak ağaç'tan yiyince, birden örtülü yerleri açılır. Cennet yapraklanyla önünmeğe çabalarlar. Ve buyruk: "Birbirinize düşman olarak oradan inin..." Şeytanın apaçık düşman olduğu daha cennete konulma sırasında kendisine Yüce Allah tarafından apaçık bildirilmişken Atamız Adem bu düşmana kapılmaktan korunamamış ve işte şimdi de yine birbirine düşman olarak Yeryüzüne indirilmektedirler, insanın apaçık düşmanı şeytan karşısında insanın biricik desteği ise, Yüce Allah'ın göndereceği uyarıcı peygamberler olacaktır. Akıl ve kalbse, her iki yöne de açık bir yeti içinde...
Ancak Yüce Allah'ın verdiği sınırlı izin oranında güçlü ve buna göre donanımlı, melek karşıtı ve insan düşmanı bir varlık olarak konumu ve kimliği böylece belirlenen şeytan, saptırma işini bu kez insana Yeryüzü yaşamını güzel göstermeğe çabalama ve Allah'a güvendirme biçiminde tanıtımların da içinde bulunduğu hertür sure-tihak'ta görünme tuzakları başka olmak üzere çeşitli yollar ve yöntemlerle sürdürmeğe çabalayacaktır. Kendini gözleme, unutturma, fısıldama, korku ve korkutma, süslendirilmiş sözler, özendirilmiş kimi davranış biçimleri, şeytan'ın, şeyian dostla-n'nın ve şeytan'ın ordusu'nun kullandığı başlıca yöntemlerdir.
Konuşma dilinde şeytan adının tekil olarak kullanımına karşın, Kur'an-ı Kerim şey-tanlar'dan haber verir. Anlaşılıyor ki, birden çok şeytan vardır. Nitekim, Hazret-i Peygamber "Her insanın bir şeytanı vardır; benimki müslüman oldu" buyurarak bu çokluğu sergiler. Şeytanların Atası Iblis'in "cinlerden" olmasına karşılık, şeytan sözkonusu olduğunda alan genişlir. însan ve Çin'lerden olan şeytanlar gündeme girer. Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde, "şeytan herhangi bir mütemerrid (dikkafalı), yani azgınlıkta, şer ve habesette (kötülük ve alçaklıkta) fevkalade bir temayüzler (sivrilmeyle) sınıf ve eşbahının (benzerlerinin) haricine çıkmış, şerir (şerli), anud (inatçı) manasına bir ism-i cinsir ki, gerek insandan, hayvandan, yılan gibi mahlukat-ı zahireden (görülür yaratıklardan) ve gerek sair mahlukat-ı hafiyeden (diğer görülmez yaratıklardan) alaka-i ruhiyesi (ruhsal ilişkisi) bulunan habislere itlak olunur (denir). İnsan şeytanı, hayvan şeytanı, cin şeytanı denilir" açıklamasını yaparak kelimenin tüm kapsamını belirtmiştir.
İslâm inancında şeytanın etkinlik çerçevesi oldukça kısıtlanmıştır. Kullardan kendisine bir pay verilmesine karşın, bunlarda bile şeytanın doğrudan bir kullanımının olmadığı, Yüce Allah'ın şeytanı onlar üzerine gönderip, musallat ettiği açıkça vurgulanır. Allah'ın yol gösterdiği kimselerin saptırılın ayacağı da açık haberler arasındadır. Gökyüzü ve Kur'an-ı Kerim de şeytanın etkinlik alanı dışındadır. Bununla birlikte, şeytan, tüm insanları saptırmak ve yeryüzünü bozmak için çaba göstermekten geri kalmamak gibi bir görevi üstlendiğinden, elbette, her yana uzanmağa çalışacaktır. Kula düşen ondan sakınmaktır. Bunun yolu da, yüce Kur'an-ı Kerim'de gösterilmiştir. Gönderilen uyancılar'a ve getirdiklerine boyun eğmek, açık buyrukları eğip bükmemek, kalbi Allah'a karşı halis kılmak, kulluğu Allah'a özgüleştirmek ve şeytanın şerrinden Yüce Allah'a sığınmak... Ve, şeytanın, şeytan dostlarının ve şeytanın ordusunun etkinliğini gidermek üzere de şeytanla
savaşmak... Genel ölçü, sapkınlık ve bozulmanın şeytanın gücü'nden değil de insanın zaafı'ndan kaynaklandığı doğrultusundadır. Allah'a dayananlar ve O'nun ipine sarılanlar karşısında şeytan yalnızca kendisine açık kesimlerde işlev verebilen bir görevli yaratık durumundadır.
Zübeyir YETİK
İslami Okul Okulların En Önemlisi