Muhtelif - 8. Sayfa
ŞİÎLİK
En geniş ve kapsamlı anlamıyla, Hila-fet'in Hz. Muhammed (s.)'den sonra Ehl-i Beyt ve/veya Hz. Ali'nin soyu kanalıyla yürümesi gerektiğine inanan ve diğer itikadı ve fıkhı yaklaşımları daha çok bu temele dayanan bir İslâm mezhebine verilen ad.
islâm tarihinde ortaya çıkan mezhepler konusunda yazılmış eserlere bakıldığında; çok ciddi tahlillerin bulunduğunu ve mez-heblerin kendi mantık ve temel umdeleri doğrultusunda inceleme konusu yapıldığını söylemek kısmen zor olsa gerektir. Bunun yerine, daha çok polemiklere veya sadece tek yanlı bilgilere ve tanıtımlara rastlanmakta, bilhassa İbn Teymiyye örneği, taraftarları nezdinde müsbet, muhalifleri nezdinde menfî isim yapmış bir takım alimlerin bile sahih, hatta mütevatir derecesine çıkmış bir kısım hadisleri dahi, polemiklerine feda ettiklerine şahit olunmaktadır. Özellikle Şiîlik gibi, başlan büyük salâbet-i diniyyeye sahip olduğu halde, kısmen büyük baskıların, kısmen azınlık psikolojisinin etkisiyle tamamen denilebilecek derecede çoğunluktan kopup, çoğunluğa zaman zaman cephe almış ve adeta siyasî bir hizib haline gelmiş, bunun sonucunda da Rafızîlik ve Gulat (aşırı) derecelere varan kollar üretmiş bir mezhep hakkında ciddi ve iki ta-
raflı iddiaları, dolayısıyla iki taraflı eserleri göz önüne alan çalışmaların yapılması kaçınılmaz olmaktadır.
Şiîliği incelerken, herhalde şu üç temel kalkış noktası asla gözardı edilmemelidir:
-Hz. Ali'nin ve ehl-i Beyt mensublarının, özellikle velayet ve ilmin yanısıra, Rasulül-lah'ın soyu olmaktan kaynaklanan şahsiyetleri.
-Süratle gelişen İslâm toplumu içinde, sevgi ve bağlılıklarını mücerred planda tutamayıp müşahhas alana taşıran ve sevdiklerinin en ılımlı muhaliflerine bile düşman olacak dereceye vardıran son derece hisli ve melânkolik tiplerin bulunması.
-Yine, aynı İslâm toplumu içinde kavmî ve kabilevî gururlan zedelenen ve islâm'ı içlerine tam sindirememiş grupların yanısıra, onu içten yıkmayı planlayan sinsi, yahu-di ve münafık tiplerin de varlığı ve ayrıca özellikle Hilafet'in Emevîler eline geçmesiyle birlikte, saltanat ve gaddar düsturlara sahip adalet-i izafînin gerektirdiği bir takım baskı ve zulüm yöntemlerinin uygulanır hale gelmesi.
Yine, Şiîlik konusunda yapılagelen şu tarihî ve ilmî hataların da bertaraf edilmesi zorunludur:
- Şiîlik, özellikle tranlılar'ın mezhebi değildir. Araplar'dan sonra islâm'ın bir bakıma, özellikle ilmî ve manevî alanda temsilciliğini ve sancaktarlığını yapanlar, belli bir dönem için İranlılar olmuştur.
İmamı Azam Ebu Hanife gibi büyük imamlar, fıkıh, tefsir, hadis ve başta İmam Gazali gibi kelâm alanında yetişmiş daha başka yüzlerce imam ve Özellikle Selman-ı Pak-i Muhammedi'nin bihakkın lorun lan olmaya hak kazanmış yüzlerce büyük sufı, İran milleti arasından çıkmıştır... Bu yüzdendir ki, Rasulüllah (s.) gayb-aşina gözüyle bu tarihi gerçeği görmüş ve sahih hadisle-riyle îranhlar'ı İslâm'a yapacakları hizmetten dolayı övmüştür. İran'ın Şiiliğin adeta merkezi haline getirilmesi, tamamen siyasi faktörlerle, hem de Sünnî bir tarikattan gelen Şah İsmail zamanında olmuştur. Kaldı ki, ilk Şiilerin büyük çoğunluğu İranlı değil Arap'tı.
- Şiîlik, yukarda ifade ettiğimiz üç temel faktöre dayandığından, onu yalnızca Abdullah bin Sebe' gibi daha çok hükmî şahsiyet sahibi sinsi kişilere bağlamak ve sadece bu tür faktörlerle izah etmek, konuyu bir anlamda çarpıtmak ve büyük oranda basite indirgemek olur.
- Şiîlik, her ne kadar Şiîler tarafından, Ehl-i Beyt'in kadri yüce 12 İmamı'na da-yandırılıyorsa da, bu konu ciddi biçimde araştırılmalı ve kısmen Şiîler'den, kısmen de tarihi faktörlerden kaynaklanan bir vakıa olarak, Kelâm, Fıkıh ve Hadis alanında Ehl-i Sünnet'te kendilerine yeterince yer verilememiş bu imamlara bihakkın sahip oldukları değer ve itibar verilmelidir.
Ehl-i Sünnet tarihçileri ve mezhepler tarihi yazarları, Şiîliği daha çok Kerbelâ hadisesinden sonra ortaya çıkmış bir mezhep olarak görme yanlışıdırlar. Konu dar anlamda ele alındığında, bu bir vakıa olmakla birlikte, hadisenin daha derine inen kökleri gözardı edilemeyecek boyutlardadır. Önce şu husus belirtilmelidir ki, Kur'an'da îslâmî yönetimin şekli konusunda net ifadeler bulmak mümkün değildir; bunun yerine, adeta içtimai bir mukavele şeklinde ortaya çıkacak yönetimin özellikleri, vazifeleri ve uyması gereken kurallar söz konusu edilmektedir denilebilir. Buna, bu konuda Rasulül-lah'ın da (s.) kesinlik ifade eden bir hadisinin bulunmaması eklenince, Rasulüilah'tan sonra İslâm Devleti'nin başına kimin geçeceği sorunu bir bakıma Ümmet'in istişaresine, tercih ve tasvibine ve zamanın şartlarına ve uygulamalarına kalmış gibidir. Bu noktada, Şiîler, "Sana emredileni açıkça bildir" ayeti inince, Rasulullah'ın (s.) Haşimiler'e verdiği yemekten sonra irad buyurdukları, "Ali aranızda benim vezirim, kardeşim ve vasimdir" hadisinin yanışı ra, Veda Haccı dönüşü öadir-i Hum'da büyük sahabe topluluğu Önünde "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır" şeklinde irad buyurdukları hadisi ve ayrıca en meşhur ve sahih şekliyle "Size iki şey bırakıyorum, onlara tutundukça yolunuzu şaşırmazsınız: Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'im" hadisi gibi hadisleri, Hz. Ali'nin hilafetine delil olarak ileri sürmektelerse de. Sahabenin büyük çoğunluğu bu hadisleri bu şekilde anlamamış olduğundan ve Rasulüilah'tan sonraki uygulamalarına da dayanarak, Ehl-i Sünnet böyle bir iddiayı kabul etmemiştir. Kaldı ki, Hz. Ali, kendinden önceki her üç halifeye de itaat etmiş, fey ve ganimetlerini yemiş, arkalarında namaz kılmış, hatta vefatından sonra Hz. Ebu Bekir'in hanımıyla evlendiği gibi, kızı Ümm-ü Külsüm'ü Hz. Ömer'e vermiş ve daha da önemlisi, Hilafet iddiasını, Şiilerin iddia ettiği gibi Kur'an ve Sün-net'ten gelen kat'i bir hükme değil, Rasulül-lah'a olan yakınlığına ve meziyetlerine dayandırmıştır. Ayrıca, Şiîler katında Kur'an'dan sonra en önemli kaynak olan Nehcü'I Belâğa'ya bakıldığında, Hz. Ali'nin Şiîler'in iddia ettiği şekilde bir hilafet inancında olmadığı, buna karşılık, Kur'an'da bir peygamberin (büyük ihtimalle Yuşa bin Nun'un) emrinde melik olarak Talut'un bulunması örneğinde olduğu gibi, gerektiğinde bir imamın veya heyetin önderliğinde şeriatı uygulayan adil, hatta duruma göre facir bir idarecinin bile bulunabileceğini ortaya koyan bir anlayışa sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'in Ümmet üzerindeki velayeti daha çok ilmi ve manevi sahada olup, onlar da bu velayetlerini bihakkın yerine getirmişler, gerçek Ehl-i Sünnet bu noktada kendilerine cidden hürmet göstermiş ve hatta Hz. Ali, Bediüzzaman Said Nursî'nin ifadeleriyle, kendinden önceki üç halifeye şeyhülislâmlık yapmıştır. Yani, onlar kelimenin tam anlamıyla imamdırlar ve bu yüzden hep 'imam' lakabıyla anılırlar. Hz. İmam Muha-med el-Bakır ve îmam Cafer es-Sadık'a kadar nass'a (Kur'an ve Sünnet'ten kesin bir hükme) dayalı hilafet anlayışının Ümmet arasında bulunmadığı, Şiilerin de kabul ettiği tarihi bir hakikattir. Şiilerin böyle bir inancı sözü geçen iki imama dayandırmaları ciddi şüphe konusudur ve araştırma isteyen bir meseledir.
İkinci olarak, Şiilik her ne kadar sonradan kazandığı rengiyle Kerbelâ hadisesinden sonra ortaya çıkmışsa da, daha Rasulül-lah'ın zamanında Hz. Ali'yi ciddi seven ve meşhur Sakîfe hadisesinde onun yanında yer alan Huzeyfe b. el-Yemân, Huzeyme b. Sabit, Ebu Eyyub el-Ensarî, Sehl b. Huneyf, Osman b. Huneyf, Bera b. Azib, Übeyy b. Kal), Ebu Zerr, Ammar b. Yasir, Mikdad b. Amr, Selman-ı Farisî gibi Önemli sahabelerin bulunduğu da bir gerçektir. Fakat, özellikle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in fevkalade yönetimleri, Ümmet içinde alevlenmeğe yüz tutabilecek bir ayrılığı gidermiş, ama ne yazık ki, Hz. Osman'ın son zamanlarında ortaya çıkan ve artık önü alınamayan, şüphesiz bir takım münafık ve kışkırtıcıların da
Önemli roller oynadığı hadiseler, tslâm toplumunda daha çok ve öncelikle siyasi temellere dayalı Şiilik mezhebinin doğmasına yol açmıştır. Emevîler'den özellikle Ye-zid ve Velid gibi zalim halifelerin ve Hac-cac gibi zalimlerin tavırları ve bilhassa Kerbelâ hadisesi, yine Emevîler ve Abbasîler zamanında Ehl-i Beyt'e yapılan baskılar, bu mezhebin iyice yerleşmesinde başlıca rolü oynamıştır.
Şiilik, başlıca üç ana kola ayrılmıştır: Zeydiyye, İmamiyye ve Gulât.
Mezhepler tarihi yazarlarının Carudiy-ye, Ceririyye ve Butriyye gibi yan kollara ayırdıkları ve Hz. İmam Ali Zeynü'1-Abi-din'in oğlu Hz. Zeyd'e dayanan Zeydiyye'yi Ehl-i Sünnet'ten ayıran en önemli ve esas nokta, onların Hz. Ali'yi ilk üç halifeye taf-dil etmeleridir. Bunun dışında, bir takım ufak tefek itikadı ve fıkhı konular hariç, Zeydiyye ile Ehl-i Sünnet arasında önemli farklar yoktur. Zeydiler, ilk üç halifenin halifeliklerini geçerli saydıkları gibi, nass'a dayalı bir hilafet inancını da kabul etmezler. Fakat, onlara göre Hilafet, öncelikle Ehl-i Beyt'in hakkıdır.
Hz. Ali'yi peygamber görmekten, -haşa-ilahlaştırmaya kadar uzanan Gulât fırkaların tarihte olduğu gibi günümüzde de mü-himsenecek kemmî ve keyfi (nicel ve nitel) bir durumları yoktur. Zaten, gerek Zeydiyye, gerekse İmamiyye bunları tekfir eder ve İslâm toplumundan saymazlar.
imamiyye, bir başka adıyla İsna-Aşeriy-ye, Şiiler'in tarihte ve özellikle bugün en önemli kolu olup, bilhassa 12. İmam döneminde sayı ve nitelik olarak daha kesin hatlarla ortaya çıkmış ve mezhebe gerçek rengini verenler, muhaddis Küleynî, Şeyh Sa-duk, Şeyh Tusî ve Şeyh Müfid gibi alimler
olmuştur. 12. tmam'a ve özellikle sözü edilen alimlere kadar, Şiiler her bir imamın vefatından sonra önemsiz de olsa başka başka kollara ayrılıyorlardı. Nitekim, Şia'nın bugün de yaşayan kollarından ismail iyye, Hz. İmam Cafer es-Sadık'tan sonra ortaya çıkmış, onun daha sağlığında vefat eden büyük oğlu İsmail'i imam ve ölmemiş kabul ettiklerinden kendilerine Ismailiyye denmiş, bir ara Mısır'da Faumîler adıyla yönetim bile kurmuşlar ve Hasan Sabbah gibi daîleriyle Selçuklular zamanında islâm alemi için ciddi tehlike arzetmişlerdir. Şia'nın kolları içinde bunlara Batınıyye de denilmektedir.
Tarihte ve bugün en büyük ve önemli Şii kolu oluşturan İmamiyye'nin sebeb-i vücudu da olan başlıca nitelikleri, şöylece sıralanabilir:
a) Rasulüllah'tan sonra, Ümmet'i yönetme hakkı Hz. Ali ve onun soyundan gelen 11 tmam'a aittir. Bu imamlar masumdurlar. Bu hak, kendilerine nass'la verilmiş olup, bunu inkâr ve kabul etmemek kişiyi günahkâr yapar. Dolayısıyla belli bir azınlık dışında, Sahabe-i Kiram'ın çoğu, Hz. Ali'yi halife olarak kabul etmediklerinden gün? ha girmişlerdir. Hilafet, bir yönüyle Dini gerekliliklerden olduğundan, onu bu şekilde kabul etmeyen, Dinin diğer zaruratını kabul ettiği takdirde müslüman ve mü'min olmakla birlikte, mü'min-i has değil, mü'min-i amm olur. Tabiatıyla kendilerine müslüman muamelesi yapılır, (Teoride inanç bu şekilde olmakla birlikte, ifrata kaçarak, kendi dışındakileri, hatta Sahabeyi bile tad-Iil, hatla tekfire kadar varan Şii alimlere hem tarihte, hem bugün rastlamak mümkündür. Fakat, gerek hadis kitaplarında, gerekse itikadi eserlerde, hiçbir zaman Sahabe dahil, Ehl-i Sünnet m üsl umanlar tekfir edilmez. Kendilerine müslüman denilir..)
b) Büyük günahları işleyip, tevbe etmeyen kişi amelen kâfir olur, yalnız İslâm sıfatı üzerinde kalır. Tevbe etmekle amelen de, itikaden de yeniden mü'min olmuş olur. Bu bakımdan, Hz. Ali'yi baştan halife kabul etmeyen Sahabe-i Kiram'ın irtidadıyla ilgili bir takım inanç ve rivayetler bu noktada ele alınmalıdır. Bütün bunlara rağmen, Şiilerin özellikle ilk üç raşid halifenin yanısıra, Hz. Ali ile savaşan sahabelere de sempati şöyle dursun, anüpaü duydukları da bir gerçektir.
c) Adalet, Din'in esaslarından olup, Ce-nab-ı Allah adil olmayı kendi üzerine vacip kılmıştır. Dolayısıyla, O'nun Cehennem'i hak edenleri Cehennem'e atması, Cennet'i hak edenleri de Cennet'e koyması zaruridir.
d) 12. İmam ölmemişu'r. 5 yaşındayken Gaybet-i Suğra'ya (kısa süreli gizlenme) gitmiş, 74 yaşındayken de, gaybet-i kübra-ya gitmiştir. Yeryüzünü zulmün kapladığı dönemde zuhur edecek ve cihanşümul tslâ-mi hükümeti kuracaktır. (Mehdi inancı). Onun gaybetinde, adil, müetehid ve muttaki fakihler toplumun yönetiminde söz sahibi olurlar.
e) Gerektiğinde, özellikle kişinin kendisini Ölümden, cemaatini dağılmaktan ve hele hele dinini koruması için inancını ve mezhebini gizlemesi gerekli hale gelir (Ta-kıyye).
0 Rasulüllah, Ümmeti'ne, Kur'an ve Ehli Beyt'i bıraktığından ve 12 İmam masum olduğundan, hadislerin de masumlar kanalıyla rivayet edilmesi gerekir. Bu yüzden, 12 İmam kanalıyla gelmeyen ve onlardan güvenilir Şiîlerce rivayet edilmeyen hadisler sahih kabul edilmez. Bu bakımdan, Ehl-i Sünnet'in meşhur Kütüb-ü Sitte'sine karşılık, Şia'da Kütüb-ü Erbaa denilen dört önemli hadis kitabı vardır ki, bunlar, Küley-ni'nin Usûl ve Fürû-u KâfTsî, Şeyh Saduk lakabıyla tanınan îbn Babeveyh el-Kum-mi'nin 'Men La Yahzuruhu'l-Fakîh'i ve Şeyh Tusî'nin Tehzibü'l-Ahkam ve 'El-İs-übsârfîMâ Ühtelife Fîhi Min el-Ahbaf adlı kitaplarıdır
g) özellikle İmamlar döneminde, genelde Kur'an'da eksiklik fazlalık ve değiştirme olduğuna kısmen inanılıyor ve hatta Küley-ni'de bu konuda bir takım rivayetler bulunuyor idiyse de, bilhassa Şeyh Saduk başta olmak üzere Seyyid Şerif er-Razi, Seyyid Şerif el-Murtaza ve Şeyh Tusi gibi alimler bunu reddetmişler ve "iki kapak arasında bulunan ve bütün müslümanlarca okunan" Kur'an'ın gerçek Kur'an olduğunu ifade etmişler, bundan sonra aksi inançta bir takım kişiler çıkmışsa da, artık genel ve kabul edilir inanç bu olmuştur. Mushqf-ı Falana a-dıyla anılan mushaf ise, Kur'an'ın tefsiri ve bir bakıma Vahy-i Ğayr-i Metluv'u havi bir kitap olarak kabul edilmektedir.
h) Şiilerde 'Allah'ın şifadan' inancı, Ehli Sünnet'le Mutezile arasında bir keyfiyet ar-zetmekte, fakat Allah'ın gerek dünyada, gerekse ahîrette gözle görüleceği kabul edilmemektedir. Bunun yamsıra, İrade, Kaza-Kader inancı ise Ehl-i Sünnet'in Maturidiy-ye koluna, onunla aynı biçimde denilecek ölçüde yakındır.
i) Şia'da rükün olmamakla birlikte, Allah'ın TLevh-ı Mahv ve Isbat' denilen şu Kudret aleminde kaza ve kaderde değişiklik yapabileceği de kabul edilmektedir. Ehl-i Sünnet tarafından reddedilmiş olmakla birlikte, adına Beda denilen bu inanç, bir bakıma Ehl-i Sünnet'teki Kader-i Muallak inancından farksızdır. Bundan ayn olarak, önceden yaşayıp Ölmüş, Allah'ın dilediği bazı kişilerin Kıyamet'e yakın yeniden dünyaya döneceklerine dair bir inancın da (Ricat) Şiiler arasında bulunduğu belirtilmelidir.
Fıkıh alanında, Ehl-i Sünnet mezhebler-ce kabul edilmeyen Şia'ya has iki önemli konu, Mut'a nikahıyla, abdestte ayakların yıkanma yerine meshedilmesi ve mest üzerine meshin caiz görülmemesidir.
Ali ÜNAL
İslami Okul Okulların En Önemlisi