Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tabiat Kanunu - İslami Bilgiler - 4. Sayfa

TABİAT KANUNU

 

Tabiî olaylar arasında bulunan ve tüme­varım metoduyla genelleştirilen, değişmez ilişkiler ve oranlara verilen ad. Daha açık bir ifadeyle, tabiat kanunu, neden denilen bir olayla sonuç denilen bir sonraki olay arasında bulunan değişmez ve zorunlu iliş­kiyi bildiren bir ifade, bir önermedir.

İki olay veya olaylar arasındaki değiş­mez bağlantıyı gösteren tabiat kanunu, gü­nümüzün anlayışına uygun olarak, "iki ve­ya daha fazla 'değişen' arasındaki bağıntıyı gösteren bir fonksiyon kavramından başka bir şey değildir" şeklinde de tarif edilmeye çalışılır. Tarifte yer alan bu oran ve ilişkiler, ilk zamanlarda, insan şuurundan tamamen bağımsız ve objektif olarak tabiat olayların­da içkin (mündemiç) bir şekilde düşünül­mekteydi. Antikçağ Yunan filozoflarının tabiriyle, insanın koyduğuna karşı tabiî ola­rak konulmuş olan bu kanunlar ta ilkçağda­ki düşünürlerce sezilmişti. Yunanlılar tabi­attaki bu şaşmaz düzeni uyum (narmonia), nizam ve kanun deyimiyle ifade etmişler­dir. Tabiattaki bu şaşmaz düzen ve ilkele­rin, ilk zamanlarda, yüksek bir kanun koyu­cu olan Tann'nın iradesiyle tabiata empoze edildiğine inanılmıştı. Bu şaşmaz tabiat il­keleri İslâm tabiat anlayışında "Sünnetul-lah" adıyla da anılır. Gerçekten de Baü'da XVI. ve XVII. yüzyıla kadar her tabiat ka­nunu Allah'ın bir emri olarak telakki edilir­di. XVIII. yüzyıldan itibaren bu kanunları tabiatın bizzat kendisinin koyduğu fikri J. J. Rousseau tarafından işlenmiştir, XIX. asır­da ise tabiat kanunlarını bulmak ve ortaya çıkarmak işini; bilginler, pozitif tabiat bili­mi araştırıcıları üzerlerine almışlardır. Bu da, şu demektir: Tabiat kanunu kavramı ya­vaş yavaş tabiatın İtaat ettiği ilâhî bir kaide olmak fikrinden uzaklaştırarak olaylar ara­sındaki değişmez bağıntı fikrine yönelmek­tedir. Tabiatta bir takım kanunlar var de­mek, tabiat bu kanunlara itaat eder demektir ki, bu günkü anlayışta, tabiatın bizzat itaat ettiği ve kendi bünyesinde mevcut kabul edilen herhangi bir kanun yoktur. Çünkü bunlara göre tabiat kanunları; diğer bir ifa­deyle deney ürünü kanunlar; ancak insan zihninde ve fizik kitaplarında vardır. Tabiat olayları arasında böyle bağlantılar olduğu­nu keşfeden zihindir.

İlk zamanlar, tamamen niteliğe ait olan tabiattaki bu bağıntılar, kanunlar; gittikçe matematiksel bir şekil almıştır. Bu gün ise bilim adamlarının, tecrübî bilimlerde ara­dıkları şeyler tamamen niceldir; sayılarla ifade edilen bağlantılardır. Hatta bilimler ilerledikçe; kanun kavramı, iki veya daha çok "değişen" arasındaki matematiksel ba­ğıntıya; yani fonksiyonel kavramlara doğru gitmektedir. Bilimlerin iyice geliştikleri de­virlerde ise tabiat kanunlarının esasını teş­kil eden neden-sonuç kavramı da daha az kullanılır olmuştur. İki veya daha fazla olay arasındaki değişmez bağıntı olarak nitelen­dirilen tabiat kanunları aslında tabiattaki düzenin esasını teşkil eden birer "neden-so­nuç" ilişkisidir. Bu nedensellik ilişkisi, bir­biri ardınca meydana gelen iki olay arasın­da kurulur. Meselâ ısı ile suyun kaynaması olayını ele alalım. Isıya A, kaynamaya da B diyelim. Burada A ile B arasındaki ilişki de­ğişmez ve zorunludur. Çünkü A olayı var olunca, sonuç olarak mutlaka B olayı da meydana gelir; A ile B'nin oranlan da sabit­tir; zira B'nin meydana gelebilmesi için mutlaka A'nın belirli bir dereceye yüksel­mesi gerekmektedir. Biri diğerinin nedeni olan olaylar ardarda gelir. Bunlardan, önce gelen olaya felsefe ve mantık dilinde neden (cause), nedenden sonra gelen olaya da so­nuç (eser, effet) denir. Her neden, önce meydana gelen, değişmez ve belirli bîr olaydır; neden ile sonuç aynı cins ve nitelik­te olaylardır; neden sonuçta devam eder. Yani ısı, yine ısınma ile ilgili kaynamayı meydana getirir. Çünkü tabiatta aynı ne­denler, aynı şartlar altında daima aynı so­nuçlan meydana getirirler. Tabiatı açıkla­mak için kullanılan bu neden arama işine nedensellik (determinizm) denilir. Buna göre tabiatta olup biten "her şeyin bir nede­ni vardır, tabiatta nedensiz bir şey meydana gelmez. Belirli nedenler belirli hal ve şartlar altında daima aynı sonuçlan verirler". Determinizm, tabiatta, deney dışı kalan me­tafizik türünden nedenler tanımaz. Olayla­rın nedenlerini yine olaylar içinde arar; fa­kat tabiat olayları zaman ve mekânda o ka­dar çok ve çeşitlidir ki, birbiri ardından meydana gelen iki olay arasında mutlaka neden-sonuç ilişkisi vardır demek çoğu ke­re büyük yanlışlıklara sebep olabilmekte­dir. Meselâ güneş veya ay tutulduğu bir an­da, herhangi bir yerde Ölüm, kaza gibi bir olay meydana gelse, güneş veya ay tutul­ması ile bu Ölüm veya kaza arasında bir ne­densellik ilişkisi kurmak yanlış olur. Yine kulak çınlaması, göz seğirmesi, baykuş Öt­mesi vb. olaylar felâketin sebebi değildir; çünkü pek seyrek olarak meydana gelen bu tesadüfler, deneylemelerle gerçeklenemez-ler. Bunlar arasında böyle bir neden-sonuç ilişkisinin varlğını söyleyebilmek için, bu ilişkilerin her zaman ve her yerde bulunma­sı, bunun da gözlemler ve deneylerle ispat­lanması gerekmektedir.

Tabiat olaylarında neden-sonuç bağıntı­sını kurmak için, bazen birbiri ardınca gel­me şartının da yetersiz olduğu haller vardır. Meselâ, gece ile gündüz, mevsimler birbiri arkasından görüldükleri halde, biri diğeri­nin neden ve sonucu değildir. Bazan bir ola­yın nedeni kolayca fark edilmeyecek kadar küçük ve uzak olabilir. Meselâ gel-git ola­yının nedeninin ayın hareketi olması gibi. İşte bu tip olaylar arasındaki gerçek neden-sonuç ilişkilerini kurabilmek için Francis Bacon (1561-1626) Nowum Orgunum (Ye­ni Organon) adlı eserinde Var Cedveli, Yok Cedveli, Derece ve Karşılaştırma Ced­veli dediği üç kural ortaya koymuştur. John Stuart Mili (1806-1873) ise Lojik Sistemi adlı eserinde Bacon'ın üç kuralı yerine, neden-sonuç bağıntısını tesbit için "Uygunluk Kuralı", "Ayırım Kuralı", "Beraber Değiş­meler Kuralı" ve "Tortu Kuralı" diye dört kuraldan istifade etmiştir.

Tümevarım (Induction) denilen meto­dun birer safhası olan Bacon ve Mili kural­ları bu metoda mutlak bir kesinlik kazandır­mamaktadır. Sadece "Birlikte Değişmeler" metodu, doğrulukları rakamlarla gerçekle­nen bir takım bağlantılar kurmamıza yar­dım etmektedir ki, artık bunları tesadüfle yanyana gelmiş haller değil de, tabiat ka­nunları olarak kabul etmek gerekmektedir. Neden-sonuç bağıntısı bazı olaylar dünya­sında o kadar karmaşıklaşmaktadır ki, bura­da tek neden yerine, nedenler kümesi veya sonuçlar kümesi ortaya çıkmaktadır. Biyo­lojik, psikolojik ve sosyolojik olaylar bu tip nedenlerle doludur. Bir de, pozitif tabiat bi­limcilerinin en büyük kurtarıcı diye bel bağladıkları Nedensellik tlkesi'ne David Hume'un indirmiş olduğu darbe bu metoda olan güveni oldukça sarsmıştır. D. Hume Rönesanstan sonra gelişen pozitif tabiat bi­limlerinin dayandığı ve ayrıca tabiat kanun­larının bulunması ve açıklanmasında kulla­nılan en temel ilkeyi, sübjektif bir ilkeye da­yandırıp, bir inanç haline getirmekle, deney bilimleriyle ilgili bir şüpheyi de ortaya koy­muştur. Çünkü ona göre neden-sonuç ilişki­si, aslında bizim şuurumuzda meydana ge­len tasavvurlar arasındaki bir ilişkidir; bir çağırışım ilişkisidir, bir sübjektif ilişkidir. Sanki biz olaylar arasında böyle bir ilişki varmış sanırız; fakat, biz bunu yaparken, ta­savvurlarımız arasındaki bir ilişkiyi sanki olaylar arasındaki zaruri bir ilişki olarak dü­şünemeyiz. Sadece A olayını B olayının ta­kip ettiğine inanabiliriz. Yani tabiat insan zihnine bir takım ham malzeme hazırlar;

bunlar, dağınık ve düzensiz bilgilerdir. îşte insan zihni, bunları birleştirir, düzene sokar ve olaylar arasında bazı ilişkiler kurarak on­ları anlaşılır hale getirir. Aslında bu düzen tabiatta değil, insan zihnindedir.

Aslında bu anlayışın kaynağını imam Gazalî'de daha kapsamlı bir şekilde görü­rüz. Gazalî'nin "vesile-neden" olarak nite­lendirdiği bu ilke, neden-sonuç ilişkisinin mutlak olmadığını, tabiattaki olayların meydana gelişinde neden-sonuç ilişkisini mutlak kabul ettiğimizde Allah'ın irade ve takdirine sınır çizmiş olacağımızı belirtir. Çünkü evren, dünya ve tabiat yaratılmış ol­maları dolayısıyla Allah'ın irade ve takdiri­ne bağlıdırlar, dolayısıyla bunlarda meyda­na gelen hareketin, değişmenin veya olu­şun, nedenlerin ve sonuçların mutlak kabul edilmelerinin mantık açısından çelişik ol­duğu rahatça ileri sürülebilir. Nitekim XX. yüzyılda fizik alanında başlayıp bilimlerin hemen bütününde kabul edilen nisbilik ve izafilik, yani endeterminizm imam Ga­zalî'nin çok önceden vukufiyetle ileri sür­düğü görüşleri ancak isbaüayabilmiştir. Gazali "vesile-neden", çağdaş ifadesiyle endeterminizm ilkesini Hz. Peygamber'in; "Biz bir uykudayız, ölümle uyanıyoruz" mealindeki kutlu sözünden hareketle ortaya koymuştur.

Kant'ın tabiriyle; zihin kendi kanunlarını tabiata, nesnelere dikte eder. Bunun için de biz tabiatta değişmez bir düzenin olduğunu sanırız. Tabiatta mutlak bir determinizm ve mekanizm olduğuna inanan bilim adamları, ki bunlardan birisi Fransız fizikçisi Lapla-ce, yüzyıllar sonra âlemin herhangi bir ye­rinde ne olacağını tayin etmenin mümkün olacağını ileri sürüyorlardı. Bu düşünce, önceleri pozitif tabiat bilimlerinde hakim

oldu. Her şeyin bilimle çözülebileceğine inanan Ernest Renan, daha sonra, bu düşün­cenin din, ahlâk, sanat ve diğer manevî de­ğerlere de uygulanabileceğini iddia etmeye başladı. Yani dinin, ahlâk ve sanatın da ta­biat bilimlerinin ilke ve kanunlarıyla kuru­labileceğini ileri sürdü. Bu iddialara karşı­lık, Fransız filozofu Emile Boutroux, ahlâk ve değerler sahasında zorunsuzluğun ha­kim olduğunu göstermek için işe tabiat bi­limlerinden hareketle başlamış ve tabiatta zorunsuzluğun (contingence) hakim oldu­ğunu ispat için uğraşmıştır. O, "Tabiat Ka­nunlarının Zorunsuzluğu Hakkında" adlı çalışmasında tabiat kanunlarının zorunlu olamıyacağım, kendi yapılarında böyle bir şeyin olmadığını, fert ve toplum hayatını buna dayandırmanın mümkün olmadığını ilerisürmüştür. Yine o, tabiat kanunlarının zorlayıcı olamıyacağım ve bunların insanın değerler sahasına (din, inanç, sanat, ahlâk vb.) müdahale ettirilemiyeceğini savun­muştur. Boutroux'yu P. Duhem, L. Coutu-rat, G. Milhaud, H. Bcrgson gibi filozoflar, fizikçi ve tabiat bilimcileri takip etmiştir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, tabiat kanunları, varlıkların, tabiatın içine konul­muş ve yerleştirilmiş ilkeler değildir. Tabi­at kanunu, olayların meydana gelişine, ni­zam ve intizamına göre, bilim adamının yo­rumundan ve kafasında onu formülleştir­mesinden ibarettir. Bu sebeple, maddî âlemde olaylar arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır; ama bu tamamen görünürde meydana gelen ve maddenin bünyesinde te­melli değişiklikler yapan olayları kimya in­celer, ve insanlar âlemine yükseldikçe, de­ğerler sahasına gidildikçe determinizm or­tadan kalkar; zorunluluk yerini tamamen zorunsuzluğa bırakır. Alman fizikçisi W.

Heisenberg de mikrofizikte atomun iç yapı­sının bir belirsizlik ortaya koyduğunu söy­lemektedir. Diğer bir ifadeyle, atomların iç yapısında bîr Endetermİnizm vardı. Bout-roux ise bu endeterminizmi biyolojik âlem ve diğer varlık alanlarına da teşmil etmekte­dir.

Böylece tabiat kanunu olarak nitelendir­diğimiz tabiat olayları arasındaki belirli ve değişmez gibi görünen nisbî ilişkiler üç şe­kilde karşımıza çıkmaktadır 1- Belli olay­larda geçerli ve sadece o olaylara has ka­nunlar, 2- Daha çok sayıda varlık sahasını açıklamada geçerli kanunlar, 3- Bütün olaylarda geçerli evrensel kanunlar (Sünne-tullah). Tabiat kanunları bunlardan sadece birinci gruptakiler için geçerlidir; her olayı açıklayamazlar. Tabiat olaylarını ve diğer bütün hadiseleri tabiat kanununun esasını meydana getiren determinizm ile açıklama­ya çalışan birçok görüş inkarcılığa gitmiş, birçok değerleri yok saymıştır. Böyle bir düşünce ise varlıkları açıklamaktan ziyade, açık olanlarını da inkâr etmektir. İnkâr ise en kolay ve en kısır bir çözüm yoludur.

Hüsamettin ERDEM

Bk. Tabiat, Tabiat Bilimleri, Tabiat Felse­fesi.