Tarih - İslami Bilgiler - 12. Sayfa
TARİH
Geçmişte cereyan etmiş hadiseleri zaman ve yer göstererek anlatan bilim dah.
"Tarih" kelimesi Ibrânice'de "ay" mânâsına gelen "yarex" kelimesinden gelmektedir. Hadiselerin seyrinden, hatta madde ve eşyanın geçmişinden bahseden her yazı tarihtir. Buna göre tarih: "Sosyal bünyenin organı olmak itibariyle insanlığın davranış ve fikirlerinin gelişmesini takip eden bilgidir." Tarih ilmi evvelâ cereyan etmiş hadiseleri tetkik konusu yapar; ailelerin, kabilelerin, devletlerin ortaya koyduğu faaliyetleri, bunların zaman ve mekan çerçevesinde kaydettiği gelişmeleri, bu gelişmeleri etkileyen çeşitli âmilleri inceler. Fetihler, istilâlar, kuraklık, kıtlık, zelzele ve benzeri akınlar, dinî hissiyat gibi ruhî ve manevî âmillerin doğurduğu yenilikler hep laıihin ilgi alanına girer.
Yazılış tarzına göre tarih, rivayetçi, öğretici, neden-nasılcı ve içtimaî gibi kısımlara ayrılır. Rivayetçi tarih, olayları felsefî bakımdan sistemleştirmeye uğraşmaksızın doğrudan doğruya rivayetleri toplar. Öğretici veya felsefî tarih, olayları öğrenerek yararlı bir sonuç çıkarmayı gaye edinir. Neden-nasılcı tarih, tarihî hadiselere karşı daima "neden nasıl" sorularını sorarak araştırır, içtimaî tarih, tarihî olayların arkasında gizlenmiş tarihî ve sosyal kanunları ortaya çıkarmaya çalışır.
Kaynaklan itibariyle de, "Birinci el, ikinci el, üçüncü elden" yazılmış tarihlerden söz edilir. Birinci el, bilgileri henüz tarih kitaplanna geçmeyen ilk kaynaklardan alır. İkinci el, esas kaynaklara daha az inerek birinci el eserlerinden yararlanılarak yazılan tarih kitaplarıdır. Bu ikinci tür kitaplara dayanarak yazılanlara da üçüncü elden yazılmış tarih kitaplan denilmektedir.
Elde mevcut tarih kaynaklannda yazılı vesikalara dayalı olarak hakkında bilgi yer almayan devirlere "tarihten önceki devirler" denir. Bu dönemin tarihi antropoloji ile sıkı sıkıya alâkalı olup insanların kullandıkları taş, demir, tunç ve benzeri eşyanın ve diğer kalıntıların tetkikine dayanır. Yazılı vesikalar M. ö.' binde bulunduğundan insanlığın yazılı belgelere dayalı tarihi devir yaklaşık olarak günümüzden 6000 yıl önce basılmış demektir. Aynca bu yazılı tarihin umumî tarih plânında 476 Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışına kadar olan kısmına "Eski Çağ", 1453'te istanbul'un fethine kadar geçen kısmına "Orta Çağ",\l%9 Fransa Ihtilâli'ne kadar geçen zamana "Yeni Çağ", Fransa fhtilâli'nden zamanımıza kadar geçen süreye de "Yakın Çağ", denilmiştir.
Ayrıca Emevîler, Abbasîler, Endülüs, Selçuklular, Osmanlılar gibi ayn ayrı devletleri hukuk tarihi, kültür tarihi, medeniyet tarihi, tefsir tarihi gibi müstakil olarak bir bilim dalını inceleme konusu yapan hususi tarih dallan vardır. Türk tarihi de İslâm öncesi ve sonrası devirler olmak üzere genelde ikiye ayrılır.
Bilindiği gibi araştırmacılar tarihî hadiselerin gerisinde yatan maddî ve manevî âmilleri ve bunların neticesi olarak sosyal kanunlara ulaşılmasını öteden beri arzu etmişlerdir. Bundan da çeşitli tarih felsefeleri ortaya çıkmıştır. Pozitivist, materyalist, idealist, ekspressionist tarih telakkileri bunlardan baz ilandır.
İnsanlığa kendisinin mazisini Öğretmesi itibariyle tarihin faydası açıktır. Nasıl ki bir insan, hayatının sonlarına doğru tecrübe birikimi itibariyle ayn bir kıymet taşıyorsa, bütün İnsanlığın tecrübelerinin öğrenilmesi de insanlık için böyledir. Bunu da öğreten tarihtir.
Tarih insana mensup olduğu milleti öğretir, halihazırdaki hayatı geçmiş hayatın bir tekâmülü olarak anlatır.
Tarih; olaylan zorlamayı, cereyan edişinin aksine yönlendirmeyi doğru bulmayan bir ilim dalıdır. Bu münasebetle tarihî olay-lann saptırılması, tarih ilminin kurallarına aykındır. Bir millet gerçeğe uygun bir şekilde vesikalara dayandırarak, usulüyle tarih tetkiklerini yürütebİlen bilginler yetişti-rebildiği sürece olgunlaşır ve milletler camiasında hakettiği yeri alır. Tarih araştırmalannda olgunlaşmak, milletlerin olgunluğunu ölçmekte esas teşkil etmektedir.
Tarih şuuru "Tarihin akışı içinde belli bir görüş sahibi olmak" demektir. Millî tarih şuuru "Millete ait tarihin basit vak'alar yığınından ibaret değil de bugünkü kaderi çizen manalı bir zincirin halkaları halinde anlaşılması" demektir. Bir başka anlamda millî tarih şuuru "Bir milletin geçmişte sağladığı basanlardan ya da yenilgilerden çıkardığı ders ve kaidelerle yeni hayatında muasır sentezlerle yeni basanlara erişmesi ve millî meselelerde halalardan korunması" diye de yorumlanabilir.
İslâm'da tarih telâkkisine gelince, İslâm'a göre her şey Allah'ın İradesiyle vücuda geliyorsa da Allah Teâlâ her şeyi sebepler silsilesine bağlamış olup, muayyen bir kanuna göre yapmaktadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de "Allah'ın önceden gelip geçmişlere uyguladığı kanunu budur. Allah'ın kanununda değişme bulamazsın" (Fetih, 23) buyurulmaktadır. İslâm'ın bu talimi hem tabiat ilimleriyle, hem de tarihle uğraşacak islâm âlimlerinde, "Allah'ın, kainata ve hadiselerin cereyanına yerleştirdiği bu sünneti, bu kanunu aramak hususunda" büyük alâka uyandırmıştır. İslâm'da tarihçilik, önceleri kronolojik bir sıralama içinde, hicrî yıllara göre hadislerin rivayet yoluyla kaydedilmesi tarzında başlamış, daha sonra fütuhat kitaplarıyla vakanüvistlik tarzında devam etmiştir. Böylece rivayetçi tarih doğmuş ve onun tasnifi cihetine gidilmiştir. Hadis ravilerinin tenkidinde kullanılan usûl, tarih ve rivayetlerinde de kullanılmıştır.
Bununla beraber tarihçilikte muayyen sistem geliştiren İslâm âlimleri de çıkmıştır. Bunlardan el-Birûnî (öl. 1050) tarihi meseleleri gün ışığına çıkarmak için arkeoloji, jeoloji ve iktisadiyata önem vermiş, hurafelerden arındırmaya çalışmıştır. Ona göre, tarihî hadiseleri dinî hisleri fazla karıştırmadan muhakeme usulüyle tespit etmek mühimdir. -Bilhassa yeryüzünün geçmişi hakkında bilgi toplayabilmek için arz tabakalarının incelenmesini teklif ederek arkeoloji ve jeoloji ile bağlantı kurmaktan bahsetmesi fevkalâde ilginçtir. Bir raviye göre medeniyet, sanat, içtimaî ve iktisadî kanunlar insanın saadetini temin için göstermeye mecbur olduğu çabaların ürünüdür. O, eserlerinde tabiî ve iktisadî amiller kadar kendi ruhiyatından kaynaklanan âmillere de önem verir. Ona göre, beşer hayatında ahlâkî kanunların tesiri büyüktür. Akıllı ve olgun insan ebedî kıymetlerden ve maneviyattan haz duyar. Medeniyet, insanın kendisini, iradesi zayıf kişilerin tesirine kaptırmayıp, kendi iradesine sahip olmasıyla ayakta durur. Birûnî'nin bu sahada pek çok eseri varsa da, en meşhurlarından biri "Asâru'l-Bâkıye" sidir.
Tarih felsefesinin müstakil bir konu olarak ele alan en ünlü islâm âlimi İbn Haldun (öl. 1406)'dur. Bu konudaki fikirlerini "Ünvânu't-lber" adlı eserinin mukaddimesinde ele alır. İbn Haldun, tarihi, hikâyecilik ve mücerret nakilcilik olarak görmemiş, tarihî olayları sebep-sonuç ilişkisine göre ele almak gerektiğine ve tarih ki lap la rina girmiş olan hurafelerin ayıklanması icab ettiğine kanaat getirmiştir. Bunu sağlamak için iki ana kural ortaya koymuştun Birincisi, tarihî kaynaklan tenkit olup, bununla doğru olan haberleri asılsızlarından ayır-detmeyi amaçlamıştır. İkincisi de, târihî olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisini tespittir ki, bununla da olayların gerçek sebeplerini ve başka olayları nasıl etkilediğini ortaya çıkarmak istemiştir. Kısaca o bu tarih felsefesi yapmış içtimai tarihin ilk örneği denilmektedir.
îbnMiskeveyh (Ö. 1029),Tacüddines-Subkî (Ö. 1370),el-Makkarî(Ö. 1631) gibi fslam alimlerinin de tarihe dair ortaya koyduktan hususî görüşleri vardır.
Bizde îbn Haldun'u okuyarak tarihî olayları, içtimaî şartları gözönünde bulundurarak cesaretle ele alıp tenkidi-tahlili tarzda eser verenlerin başında Cevdet Pasa gelir. Fakat o, İbn Haldun'u okumakla kalmamış, buna ilaveten bu ilkelerin tarihî olaylara tatbikini başarmıştır. Cevdet Paşa, XIX. yüzyılın ünlü Türk bilginlerinden olup 1825-1895 yılları arasında yaşamıştır. Kısâs-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ'sı ile 12 ciltlik Tarih-i Cevdet'i tarihe dair meşhur çalışmaları arasındadır. Tarihî konulan işlerken hikâyeciliği bir yana bırakarak aralarındaki sosyo-ekonomik sebepleri araştırmaya ve bir tarih felsefesi ortaya koymaya çalışır. Devletin doğuşu, yükselişi ve çöküşü hakkında İbn Haldun'unkine yakın görüşleri vardır. Paşa'ya göre amaç, olaylan hikâye olarak nakletmek değil, olayların doğruluk ve yanlışlığını ve gerçek sebeplerini Öğrenmek suretiyle bunlardan ders almaktır.
Bundan başka, İbn Haldun, düşünce plânında Osmanlı döneminde Pirizâde Mu-hammed Sahibi Efendi (öl. 1749), Naimâ (öl. 1716), Müneccimbaşı (öl. 1631), Kâlib Çelebi (öl. 1657), Taşköprizâde (öl. 1553), Morali Samipaşazade Abdüllatif Subhİ (öl. 1886), Hayrullah Efendi (öl. 1866), Tunuslu Hayreddin Paşa (öl. 1890), Namık Kemal (öl. 1888) gibi tarihçilerin dikkatim çekmiştir. Cumhuriyet döneminde ise konu
üzerinde Muallim Cevdet, Zeki Velidi To-gan, Hilmi Ziya Ülken, Z. Fahri Fındıkoğlu, Nihat Falay, Ahmet Arslan, Ümit Hassan, Cemal Zeki ve Süleyman Uludağ gibi araştırmacılar çalışma yapmışlardır.
Keza Osmanlı döneminde Muhyiddin Kafıyeci, Ahmet Vefik Paşa, Gelenbevizâ-de Ahmet Tevfik Bey, Müşir Süleyman Paşa, Köprülüzâde Fuad, Akçuraoğlu Yusuf (20. yüzyılın birinci yansı) gibi kimselerin tarihte usûl ve alâkalı görüş ve çalışmaları vardır.
Tarihin arkeoloji, genel sosyoloji, sosyal psikoloji, hukuk, iktisat, antropoloji gibi ilim dallarıyla münasebeti vardır. Tarih ve coğrafyanın iç içeliğinden bir "tarihî coğrafya", felsefe ile münasebetinden de "tarih felsefesi" doğmuştur. Paleografi (eski yazılar ilmi), gcncoloji (şecere, ensâb, soysop ilmi), Vesaik ilmi (diplomatik), sphreagis-tique (mühürler ilmi), numismatik (meskukat ilmi), heraldik (armalar ilmi), kronoloji (takvim ilmi), etnografya (kavimler ilmi) ve filoloji (diller ve metinler ilmi) tarih için yardımcı ilimlerden sayılır.
Hüseyin ALGÜL • Tarih ve Kuran
Tarih'in konusu ve Kur'an'ın muhatabı insan olduğu için, meselenin insan nokta-i nazarından ele alınması gerekir.
Bireysel olarak insan hayatı, tüm insanlık hayatının bir mikro-örneğidir. însan olsun, insanlık olsun, bir zaman içerisinde hayatlarını sürdürürler. Bu zaman denen şey, biri için kısa, diğeri için daha uzuncadır.
Birey olarak insan, tüm insanlık yapısı içinde, bir hücre mesabesindedir. Organik
olarak, bir vücuttaki hücrelerin bireysel ömürleri, oluşturduktan vücuda nazaran nasıl kısa ise, insanlığa göre insanın durumu da aynı şekildedir.
Vücuttaki hücrelerin bir kısmı zamanla Ölürken, yerlerine başkaları oluşur; böylece vücut hayatiyetini idâme ettirir. Fakat öyle bir gün geliyor ki, ölen hücrelerin sayısı, doğan veya oluşan hücrelerin sayısından fazla olduğundan, vücut zayıflamaya; ve ölü hücrelerin vücudu tamamen sarmasıyla da, vücut hayatiyetini kaybederek ölüver-mektedir.
îşte insanlık da böyle bir vücut gibidir. İnsanlar, insanlık vücudunun hücrelerini oluştururlar. Bir kısmı ölürken, diğer bir kısmı doğuyor. Öyle bir gün gelecek ki, bu insanlık vücudu da ölecek, yok olacaktır. Mü'minler buna Kıyamet derler.
Tarihin konulan olan insan ve zamanı Allah yarattığından, insanın bu zaman içindeki hayat programını da Allah çizmiştir. İnsanoğlu, -bazılan inanmasa bile- bu programın dışına çıkamamaktadır; velevki aksi inançta olsun.
Bu programa göre insan, Allah'ın emriyle doğar, yaşar ve ölür. İnsan, ve dolayısıyle insanlık için, bundan başka bir ihtimâl -meselâ ebedî olarak yaşamak- sözkonusu değildir.
Tarihin konusunu insan ve zaman olarak tesbit ettikten sonra, Kur'an'a bakacak olursak, onun da konusunun aynı olduğunu görürüz.
önce tarihi ele alilim:
Şayet tarih, şimdiye dek anlaşıldığı gibi, bir "geçmiş olaylar kronolojisi" ise, ve bundan hiçbir yarar sağlamıyorsak, niçin bu ilmi öğrenmekle yorulalım, onu araştıralım ve hatta üniversitelerde okutalım?
O halde, her şeyden önce, tarihin hüviyetini ortaya koymaya çalışmamız lazımdır: Tarih nedir?
Gerçek manada tarih, insanı ideal olmaya götüren yoldur. însan bu yolda tekevvün eder, oluşur. Bu oluşum, en yüksek mertebeye (ahseni takvim) varma mücadelesidir.
Bu anlamıyla tarih, insan oluşumunun ilmidir. "Bütün insanların hakikati tek bir insan, yani Adem (a.s.)'dır. Milyonlarca fert, insan adında, hakiki bir vücutta toplanır, îşte insan denen bu yaratık, devamlı oluşum halindedir. Ve bu insan olma, öyle bir gerçektir ki, belli bir zaman biriminde ve belli bir ilmî cereyan içerisinde tarihtir. Başka bîr deyişle, tarih ilmi, insanın kendi kendisini tanımasıdır; geçmiş hadiseler, zamana bağlı olaylar veya geçmiş zaman değil! Bundan dolayı tarih, gerçeğin oluşumunun incelenmesidir ki, insan adına tarihte şekil alıyor. Ve bu insan oluş, geçmişten şimdiye dek devam etmiş olup, şimdiden sona kadar da devam edecektir. İşte bu devam etme, tarihî bir devam etmedir ki, bu yol, ideal insanın tahakkukunu intâc eder. İşte tarihin üstünlüğü budur."
Beşeriyet târihinde, yeni devri kültür ve ilim itibariyle eski devirden ayıran meselelerden biri de, tarih ilminin eski kavram ve manasıyla, bugünkü insanın ve bugünkü ilmin tarihten aldığı anlam ihtilâfıdır. Eskilerde -ki bugün dahi halkın çoğunluğu, hatta okumuş ve aydınlar bile o eski kavramlara bağlıdır- tarih, hadiselerin tamamı ve geçmişte yapılan savaş veya antlaşmalardır. Tarih, bir hadisenin oluş zamanı da demektir. Meselâ doğum tarihi; yani falan gün, ay ve sene ki, onda birisi dünya geldi. Doğum için, elbette bu da bir tarihtir. Bir kisinin hayat tarihi, belli bir zaman içerisinde o kişinin hayatında meydana gelmiş hadiselerin tamamıdır. Yine bu anlamda tarih, bir milletin başından geçmiş olan hadiselerin, mesela savaşlar, siyasî, iktisadî olaylar; zelzele, sel ve kıtlık gibi tabiî afetlerin tamamıdır. Bütün bunlar, tarihin muhtevasını eski manasıyla ifade ederler. Bu manada tarih, geçmiş olayların bir kronolojisi oluyor ki, herkesin kafasını kurcalayan şu soru akla geliyonBunları öğrenmenin faydası nedir? Bugün yaşamakta olan insan için, hâl'de, yani onun zamanında meydana gelen hadiselerin değeri olduğundan, bu hadiseleri duymak ister. Bütün insanlar gelecekle irtibatlı olduklarından, şimdinin insanı, geleceğin insanını tanımayı arzular. Ve gelecek (âti), sonraki zamanda bizi bekleyen bir vakıadır. Her zaman olduğu gibi zamanı üçe ayıracak olursak; Mazi yok olmuştur. Yani olup bitmiş vğe geride kalmış bir olaylar toplamıdır. Hâl'in ise gerçekliği, yani varlığı vardır. Çünkü bu, içinde yaşadığımız vakıaların toplamıdır ve dolaylı veya dolaysız olarak bunlarla temas halindeyiz ve üzerimizde müessirdirler. Gelecek de öyle bir zamandır ki, bizden sonra yaşayacak neslimiz veya nesillerimiz mutlaka ona kavuşacaklardır. Bunun İçindir ki, hâl ve geleceğin bilinmesi zaruridir. Çünkü hâl, içinde yaşadığımız, gelecek de, içinde yaşayacağımız bir zamandır. Şurası muhakkaktır ki, hâl'İ tanıyan bir nesil için bu tanım, onun hayat tarzına, onun gelecek yaşamı ve ulaşmayı umut etliği hedefe varmak için gerekli olan bütün ihtiyaçlarına onu kavuşturur. Aynı şekilde, bu tanımla, kendisi veya toplumu için gelecekte tehlike ihtimâli gösteren olayların vereceği zarar ve ziyana karşı kendini korur.
Maziyi tanımaya gelince; yok olmuş, bir daha tekrar etmiyecek olan ve olmayacak olanı tanımanın ne yararı var? Bu, tarih ilmini baştan sona saran öyle bir sorudur ki, bilhassa 18 ve 19. yüzyıl münevverlerinin çoğunu tarih ilmine karşı kötümser bir hale getirdi. Fakat birden bire beşeri ilimlerde büyük bir devrim oldu ki bu devrim, tarihin anlamında yapılan değişikliktedir.
Tarih nokta-ı nazarından, Batı'da olduğu gibi, bizde de iki mânâ ve mefhum vardır ki, mânâ ve mefhum itibariyle birbirlerine hiç benzememektedirler. Bunlardan birine göre tarih, geçmişteki bir hal veya olay-dır;haçlı seferleri, Napolyon'un doğumu veya ortaya çıkışı, Avrupa'ya yapılan akınlar, müslümanlar tarafından İstanbul'un fethi veya müslümanların İspanya'da yıkılışı gibi. Fakat tarihin bir başka manası da vardır ki, o da şudur: Tarih öyle ilmî bir hakikat ve bir vakıadan ibarettir ki, zamanın içinde cereyan etmekte, özel bir akışla seyretmekte ve değişmez ilmî kanunlarla hareket etmektedir. Zaman akışı içindeki bu hareket süreci boyunca meydana gelen sapma ve değişikliklerin, değişmez ve müşahhas ilmî kanunlar ve amillerle karşılaşması ve bir bütün halinde olan bu gerçeğin tahlili hep tarihtir.
Tarih nasıl Allah'ın yarattığı değişmez kanunlara göre geçmişte akuysa, gelecekte de, bu değişmez kanunlar muvacehesinde hareket ve değişikliğe uğruyor, işte münevver insanın, bu değişmez kanunları, geçmişten geleceğe olan bu akışı iyi tanıması lazımdır ki, bu ilmî bilgiye dayanarak kendine, milletine, toplumuna ve bütün insanlara -ki isteyerek veya istemeyerek bu akışın içindedirler- bir yaşam programı ve gelecek için takibedeceği yolu gösterebilsin!
İşte tarihin ikinci manası budur. Bu ikinci manasında tarih, bir kişinin veya bir memleketin doğum tarihi, hayatı; bazı kişilerin, şu veya bu tarihte, şu veya bu şehire geliş günleri ve nihayet, İki devlet arasında yapılmış olan -çoğu kez gizli- antlaşmalar değildir.
Bu ikinci manasında tarih, kaynağı bilinmeyen bir nehirdir ki, insanın yeryüzündeki hayatının başlangıcıdır, tşte yatağı zaman olan bu nehir, Allah'ın yarattığı müşahhas ve belirli kanunlara dayanarak hâre kadar akıyor. Ve geçmişten şimdiye kadar akan bu nehir, bilinen ve müşahhas bir geleceğe devam edecek. Bu durumda insan, fikrî ve felsefî olarak o yatakta akan tarihin değişmez kanunlarına müdahale edip onları gereği gibi tanıyabilse, öylece bu zamanı ve dolayısiyle geleceği bilecektir. Çünkü hâl, tarihin oraya kadar geldiği zamandır, yani hâl'i tarih meydana getirmiştir. Çünkü tarihin geçmişini bilirsek, onun gelecekte ne tarafa akacağını da tahminen söyleyebiliriz. Meselâ, şark toplumu, batı toplumu ve hatta topyekün insan toplumunun nereye gidecek ve nerelerden geçeceğini de tahmin edebiliriz, Ve ancak bu tahminden sonra tarihin akış yatağına müdahale edebiliriz. Bunu bi len bir tarihçi, yalnız kendini, geçmişini ve halini değil, belki o kanunlara dayanarak kendi geleceği ve beşer toplumunu istediği şekilde yönlendirir. însan hayatıyla akmaya başlamış olan bu nehri güzel tanıyan bir kimse, onu gelecekte istediği tarafa akıtır.
Bir nehrin zorunlu olarak bir yatağı olduğu gibi, tarihin de zorunlu olarak bir yatağı vardır ki, bu, zamandır. Şu şekilde ki, bu nehrin falan dağdan başlayıp, çeşitli yataklardan; meselâ, kumlu, topraklı, kireçli, taşlı yataklardan; inişli, çıkışlı, dere ve tepelerden geçen akışı, anlamsız ve tasadüfî bir hareket değildir. Aksine, bir müşahhas kanuna dayanarak -ki özellikle bu nehirde su, toprak, derinlik, yükseklik, yerin ve suyun terkibi ve bu akışın beraber getirdiği ilave elemanlar o yatağı belirtiyor-, bu hususları bilen bir insan, bu nehrin gelecekte ne tarafa; bataklığa mı, denize mi, kuma mı gidecek, bunu tahmin edebilir. Ve bu tahminde bulunabilen insan; toprak, su, nehrin yatağı ve suyun hareket kanunlarına dayanarak, bataklığa akan nehri, çayıra; veya tuzlu denize akan nehri bir yeşilliğe, bir tarlaya çevirebilir, tşte o zaman insan, tarihin zorunlu yalağını -ki onu kendi haline bırakırsa akıp gedecek- kendi ilmiyle değiştirip, onu istediği yöne çevirir.
Netice olarak diyebiliriz ki, tarihin konusu, geçmiş olayların bir araya getirilmiş hikâyelerinden ibaret değildir. Onun konusu insandır; ve gayesi bu insanı Allah'ın rızası doğrultusunda yetiştirmektir.
Tarih ne zaman başlar?
Tarih, Cenâb-i Hakk'ın Hz. Adem (a.s.)'ı yaratmasıyla başlar. İslâm inancına göre Hz. Adem (a.s.) hem ilk insan, hem de ilk peygamberdir. Hz. Adem'e verilen din de İslâm dinidir. Dolayısiyle îslâm Tarihi, bu ilk müslümanla başlar; ve ondan sonra gelen bütün peygamberleri içine alır. Hz. Adem (a.s.)'la başlayan bu şümullü tarih, Kıyamet kopuncaya kadar da devam edecektir.
Allah, Hz. Adem'in şahsında insanı yarattıktan sonra, onu kendine temsilci (halife) ilan ederek, onun şahsında insanı şereflendirdi; bütün yaratıklardan üstün kıldı:
"Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettikten onlar bunu yüklenmekten çekindiler. İnsana (gelince, o tuttu) bunu sırtına yükledi. Çünkü o çok zu-lümkâr, çok cahildir." (Ahzab, 72).
Hz. Adem'e teklif edilen "emanet" hakkında çeşitli rivayetler olmasına rağmen, bunlardan en çok kabul edileni, Allah'ın, peygamberleri vasıtasıyla gösterdiği yolda yürümek, O'nun emir ve nehiylerine uymaktır. Bütün mahlûkât böyle bir mes'uli-yet altına girmek istemediği halde, Hz. Adem'in şahsında bu kutsal vazifeyi kabullenen insan, böylece yaratıkların en şereflisi, (eşrefu'l-mahlûkât) olmuştur.
Hz. Adem'in bu büyük emanet ve mes'uliyeti yüklenmesiyle beraber başlayan İslâm tarihi, aslında tüm dünya tarihidir. Çünkü yukarıda dediğimiz gibi, Hz. Adem sadece ilk peygamber değil, aynı zamanda ilk müslümandır. Ve ilk insan olması hasebiyle insanlık tarihi onunla başlar. İş te, bütün bilgileri bize veren Kur'anla tarih ilişkisi bu zamanda başlar.
Hz. Adem'le başlayan tarih, onun oğulları Habil ve Kabil zamanında iki kutuba ayrılmış ve bu iki kutup günümüze kadar gelmiş, Kıyamete kadar da devam edecektir. Bu iki kutup, Allah tarafından Hz. Adem'e verilen emaneti kabul edenlerle, kabul etmeyenlerdir. Başka bir tabirle Allah nizamına inananlarla, inanmayanlar, ve nihayet Kur'an'ın deyişiyle Hakk ile Bâtıl kutuplarıdır.
Habil kutbunda olanlar, daima Hakk'ı yani Allah davasını; Kabil kutbunda olanlar da daima tağutlan ve Allah nizamının düşmanlığını savunmuşlardır.
öyle anlar olmuştur ki, Hz. Adem'in şahsında Allah'a kulluk yapacaklarına dair o büyük emaneti, yani mes'uliyeti yüklenen insan, Allah'ı unutmuş; insanlara, putlara
hayvanlara kulluk yapmış, onlara tapınıştır. Fakat Allah da bunları unutmayacağını, onlara büyük cezalar vereceğini buyuruyor:
"O halde şu gününüzde kavuşmayı unuttuğunuza mukabil tadın azabı! Doğrusu (şimdi) Biz de sizi unuttuk! Yapmakta (ısrar) ettiğiniz (kötülükler) yüzünden tadın o ardı arası kesilmeyen azabı!" (Secde, 14). insanoğlu böyle olduğu içindir ki, Allah onu varlıkların en güzeli, en şereflisi (ahse-ni-takvim) (Tin, 4) yarattığı halde, bilahare onu en aşağılık (esfel-i safilin) (Tin, 5) bir dereceye indirmiştir.
Kur'an Tarih İlişkisi
Yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşılıyor ki, İslâmiyet ve insanlık içice, girift bir haldedir. Her ikisi üzerinde mutlak bir tasarruf sahibi olan Allah; insanı, sadece kendisine kulluk etmesi için yaratmış ve bu kulluğun nasıl yerine getirileceği hususunda da İslâm'ı insana hayat nizamı, hayat düzeni olarak vermiştir. Bu nizamı açıklamak, tebliğ etmek üzere de tarih boyunca peygamberler gönderilmiştir. Bunu bir tabloda gösterecek olursak, aşağıdaki şekil karşımıza çıkar:
(A) noktasında Hz. Adem'in yaratılma-sıyla insanlık larihi başlamış ve (B) oku istikametindeki zaman yatağında akıp gelmiş ve akmasına bir müddet daha devam edecektir. İnsanoğlu, dairenin (x) ve (y) yaylan arasında akan tarih yatağından dışarıya çıkamamakta; ve dini, düşüncesi, ırkı, yapısı, ideolojisi ne olursa olsun, bu selin içinde mecburen akmaktadır. Dolayısiyle inananı, inanmayanı içiçedir. Ancak mecburi olan bu akışın içindeki doğru yolu (ki bu, Allah'ın emrettiği yoldur) göstermek için Al-
124.000
lah, (1), (2), (3).....(124.000) noktalarında
peygamberler göndermiştir.
Sayılarının 124 000 olduğu rivayet edilen bu peygamberler, devamlı olarak insanları kulluğa davet edip, tağutlara yani Allah'a ve O'nun buyruklarına ters düşen her şeye tapmaktan alıkoymaya çalışmışlardır.
Bu yolda her türlü işkence ve zorluklara maruz kalan peygamberler, davalarından vazgeçmemişler; işkencelere uğrama, sürülme, zindana atılma pahasına mücadelelerini sürdürmüşlerdir.
İnsanları Allah'ın istediği gibi yaşatmaktan başka hiçbir gayeleri olmayan peygamberlerle, devamlı olarak tağut rejimleri uğraşmış, Allah'ın mesajının insanlara ulaşmasına mani olmuşlardır. Bu târih yatağında, tağutlar hiçbir zaman inananları rahat bırakmamışlar ve her iki taraf arasında sürekli bir mücadele olmuştur. Tarihi oluşturan bu mücadele, Hakk'la bâtıl mücadelesi, peygamberler-tağutlar çatışması, Allah nizamını isteyenlerle, şeytan ve tağut nizamım arzulayanlar arasındaki sonsuz ve kıyamete dek sürecek olan kavgadır.
İşte günümüze kadar, zaman zaman yatağı içinde akmış olan bu iki kutup insanlarının birbirleriyle olan mücadelesi, tarihi
oluşturmuştur. Böylece süregelen insanlık tarihi, tablodaki (M) noktasına gelmiş, ve önünde çok kısa bir müddet olan (N) zaman dilimi kalmıştır. Yani insanlık ve dolayısiy-le tarih, (N) zaman diliminin bitmesiyle son bulmuş olacak ve inananların tabiriyle, kıyamete gelinmiş olacaktır.
işte, geriye kalmış olan bu (N) zaman dilimini, Allah'ın arzuladığı şekilde yaşamak için, insanoğlunun geçmişi, yani tarihi çok iyi bilip değerlendirmesi, yorumlaması lazımdır. Bunun en güzel yorumunu da Kur'an ve onun tatbikçisi, Hz. Muhammed (s.) yapmıştır. Ve insanlar -istemeseler de-bu son zamanı yaşayacaklar ve hesabını vereceklerdir. İşte Kur'an bu şekilde tarihe müdahale edip ona gerçek yorumunu getiriyor.
Böyle bir son, yani hesap günü olmazsa, dünya ezilmişlerinin, Kur'an'ın tabiriyle mustad'afların hakkını kim soracaktı?
Böyle bir gün, yani hesap günü, yani herkesin dünyada yaptıklarının hesabını vereceği Kıyamet günü olmasaydı, bu haklan yenmiş olan zavallı insanların "ah"ları tarih selinin diplerinde kaybolup gidecek, unutulacaktı. Ama bunları unutmayan, tahayyül edilebilecek en küçükhaksızlığın hesabını soracak olan, kendi yolunu bırakıp, tağutlann yoluna sapanlara hak ettikleri cezayı verecek olan bir Allah var.
O gün gerçek iyi, gerçek kötüden ayrılacak, herkesin ne olduğu ortaya çıkacaktır. Münafık kim, sömürgeci kim, müslüman kim, kâfir kim, zalim kim, mazlum kim, herkes bilinecek ve herkes ona göre hakkettiği ceza ve mükâfatı bulacaktır. Allah şöyle buyuruyor:
"Hükümranlık elinde olan Allah yücedir ve O her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi
iş işlediğini belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan O'dur." (Mülk, 2). Bir başka ayette de şöyle buyuruyor:
"Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin? Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Zulmeden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.'1 (Şu'arâ, 225-227).
Böylece tarih, insanoğlunun, Kıya-met'te Yaratıcı'sına sunacağı amel defteridir. Tüm insanlığın yaptıkları da, bir Hakk-Bâtıl defterinde toplanıyor ki, insanlığın tarihi budur.
Kur'an'ın Tarihe Verdiği Değer
Gayesi, her türlü cahiliye adet ve inancına karşı bir inkılâb olan İslâm, Mekke'de doğdu. Bir Kur'an tabiri olan cahiliye, kısaca Allah'a zıt olan inanç sistemi ve hayat nizamıdır. Yani İslâm öncesi Mekke'sinde, temeli pula tapıcılık olan dini yaşantı.
Ne gariptir ki, tüm bu cahiliye dünyasım îslâmî inkılabla yıkacak olan insan, ümmî, yani okuma yazması olmayan bir insandır. Ve dünyayı sarsacak olan bu inkılabın sahibi ümmî insana Allah tarafından gelen ilk vahiy ve de ilk emir, "oku!" emri ve ayetidir. Bu ayet, aynı zamanda kalemin de övgüzü-nü yapıyordu. (Alak, 1-4)
O halde, tarihin ilk belirtilerini bizzat Kur'an-ı Kerim'de görüyoruz. Çünkü Kur'an, insan hayatının sadece manevî yönünü değil, tüm sosyal hayatının temel çizgilerini taşıyor ki, bunlar tarihle çok yakından ilgili, belki de bizim anladığımız manada, tarihin kendisidir.
Tarihin başlangıcı olan yaratılışı düşünmelerini insana emrediyor Allah... Tarihin ibret kaynağı olduğu, bunu görmek için de seyahat yapılmasını emrediyor Kur'an... Ve tarihin ışığını Kur'an'da buluyoruz:
De ki: "Yeryüzünde dolaşın; Allah'ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün." İşte Allah aynı şekilde ahiret yaratmasını da yapacaktır. Doğrusu Allah her şeye kadirdir." (Ankebut, 20). Bir başka ayette şöyle buyu-ruluyor:
"Ey Muhammedi De ki: "Yeryüzünde dolaşın da daha öncekilerden çoğu putperest olanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın." (Rum, 42). Bu ayette, eskiden beri inananlarla inanmayanlar mücadelesinin devam ettiği, inanmayanların daima çoğunlukla okluk lan ve fakat daima bu çoğunluğun hüsrana uğratıldığı belirtiliyor. Bir diğer ayette de dünyayı ifsad eden yalancıların sonunun ne olduğu hakkında bilgi edinmek için Allah yine seyahati emrediyor:
"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da, yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! "(En'âm, 11).
Kur'an Tarih Ayrılmazlığı
Kur'an'ın muhatabı Hz. Muhammet) (s.a.v.), dolayısiyle müslümanlar ve tüm insanlıktır. Beşeriyetin muhatab olduğu bu ilâhî kitab, insanların sadece Allah'a kulluk yapmaları için yaratıldıklarını buyuruyor.
"Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmetle değil) ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyât, 56).
Dikkat edilecek olursa, bu ayet-i kerimede "illâ" harfiyle hasr vardır. Yani ayette söylenenin aksine bir hareket muhaldir. Velevki inanmayanlar buna karşı olsun.
Allah, insanları kesinlikle kendisine kulluk yapmaları için yarattığından ve insanlar da bu kulluğu yerine getirmekle mükellef olduklarından, İslâm denen bu kulluğun bir programı da lâzımdır ki, o da Kur'an'dır.
Allah, İslâm'ı Kur'an denen ilahî kitapla insanlara bildirmiştir. İslâm, yani Allah'ın istediği kulluğu yerine getirme yolu, Kur'an'la bilinir. Kur'an olmadan, ne tslâm olur ne de müslüman. İslâm olmayınca, onun tarihi, yani beşer tarihi nasıl olsun?
İslâm, sadece ibadetler manzumesi olan bir din değil, tarihin konusu olan insan hayatının her yönüyle ilgili bir ilâhî yaşam kaynağıdır. Dolayısiyle İslâm'ı, tahrife uğramış dinlerle, batıl dinlerden herhangi birisi gibi kabul edemeyiz. Bu dinler sadece insanın manevî yönüyle ilgilidirler. İslâm ise insan hayatının tümünü düzenler.
Hz. Muhammed (s.a.v.) hem Peygamber, hem devlet reisi ve hem de ordusunun başkomutanıydı... Ve bütün bu vasıfları kendinde toplayan Hz. Peygamber (s.)'e, izleyeceği yolu gösteren kaynak Kur'an'dır. Kur'an, onun hem yasama, hem ibadet rehberidir. Onunla devletini idare eder, onunla dinin temellerini öğretirdi. Mücadelesinin tüm ışığı Kur'an'dı. İşte bu mücadele tarihinin kaynağı, aynı zamanda beşerî hayatın kaynağıdır.
Hz. Muhammed (s.)'in şahsındaki Islâmî inkılabın temeli olması bir yana; Kur'an aynı zamanda ondan önceki peygamberlerin-tarihlerini (kıssalarını), yani insanlık tarihini kapsamaktadır. Butlun böyle olduğunu görmek için, Kur'an'ı bir defa incelemek yeter. Bu incelemede, Kur'an ayetlerinin çoğunun, ideal insanı yetiştirmek için anlatılan tarihî hadiseler (kıssalar) olduğu kolaylıkla müşahede edilecektir. Araştırmamız sınırlı olduğu için, misaller vererek konuyu uzatmak istemiyoruz.
İnsanoğlunun hayat çizgisi üzerinde, ölümüne dek verdiği mücadele, imtihan onun tarihidir. Tüm insanlığın tarihi olan bu çizginin doğru yolunu Kur'an gösterdiğinden, insan yaşamının ve bu yaşamın programı olan tarihinin tek kaynağı Kur'an'dır.
O halde, sonuç olarak diyebiliriz ki, tarih Kur'an'dan aynlamayan, onunla kaim, insanı ideale götüren bir ilimdir. Kur'an, insanın yaşam rehberi olduğundan; ideal bir dünya için, devlet reisleri; tarihi, yani Kur'an'ı bilecekler ki, eski yönetimlerin iyi ve kötü taraflarını dikkate alarak devletlerini Allah'ın rızası doğrultusunda yönetebilsinler; bakanları tarihi, yâni Kur'an'ı bilecekler ki, onu yanlış yola gölürmesinler, komutanları tarihi, yani Kur'an'ı bilecekler ki, gereksiz yere savaşmasınlar, ve nihayet vatandaşlar tarihi, yani Kur'an'ı iyi bilecekler ki, Allah'tan başkasına kul olmasınlar!
İhsan Süreyya SIRMA Bk. Tarih Felsefesi
İslami Okul Okulların En Önemlisi