Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Teknoloji - İslami Bilgiler - 22. Sayfa

 

TEKNOLOJİ

 

Ekonomik kalkınma ve büyüme literatü­ründe teknolojiye verilen yer ve önem son yıllarda büyük bir gelişme göstermiştir. II. Dünya Savaşından sonra değişik alanlarda­ki teknolojik gelişmenin sür'atle ilerlemesi, azgelişmişliğin temel nedenleri araşma "teknolojik değişme" ifadesinin sokulma­sına neden olmuştur.

Aslında teknolojik gelişme kavramı ikti­satçıların kafasında yeni doğmuş değildir. Klasik iktisatçılarda "zanaatın durumu" Marx'ta "gelişmenin motoru" olarak ele alı­nan teknolojik gelişme, Schumpter'de mü­teşebbisle birlikte iktisadi gelişmenin teme­lini teşkil ediyordu.

Teknoloji kavramı çok çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. En basit tarifine göre tekno­loji, üretilen mallardan ibarettir. Diğer bir deyişle teknoloji üretilen mallarla birlikte bu malın üretiminde kullanılan makina ve teçhizatı, emeği ve yönetimi de kapsamı içine almaktadır. Üçüncü bir tanımlamayla ise teknoloji; sadece bir üretimde bulunmak için kullanılması gerekli üretim faktörlerini ve bunlar arasındaki bileşim oranlarını gös­teren bir üretim fonksiyonu olarak tarif edi­lebilir. Buna göre:

Y= P(K, E)

şeklinde göstereceğimiz bir üretim fonk­siyonu aynı zamanda bir teknolojiyi de be­lirleyecektir. Daha açık bir deyimle, her­hangi bir maldan (Y) kadar üretmek için ne kadar kapital (K) ve ne kadar emek (E) ge­rekli olduğu ve bu iki faktörün ne oranda (K/E) birleşeceğini gösteren üretim fonksi­yonu aynı zamanda bir üretim tekniğini ve teknolojisini gösterir.

 

Teknolojik Gelişme Türü ile İlgili Yakla­şanlar

 

Teknolojik gelişmenin türlerini iktisat teorisinde dört grup alanda toplamak müm­kündür.

 

1- Soyutlanmış Teknolojik Gelişme:

 

 En basit teknolojik gelişme türü olan bu işlem­de, teknolojik gelişmeyi yatırımlardan ve dolayısıyla sermaye stokundan ayırmayı amaçlamaktadır. Nedeni ise teknolojik ge­lişmenin bir maliyet olmadan elde edilebil­mesini sağlamak ve türlü karmaşık ilişkile­rin ele alma güçlülüğünü ortadan kaldır­maktır.

Teknolojik gelişmenin bu şekilde alınışı model için olup nüfus artışı gibi, iktisat dışı nedenlerde belirlendiğinin var sayılmasına dayanır.

Teknolojik gelişmenin bu şekilde tanım­lanması, nötr teknolojik gelişmeyi ortaya koymaktadır.

Nötr Teknolojik gelişmenin 3 türlü tanı­mı yapılmakladır. Bunlardan ilki Hicks-tü­rü-nötr teknolojik gelişmedir ki bunun amacı teknolojik gelişme ile, faktörlerarası ikame esnekliğinin sonuçlarım ayırdetmek ve aralarındaki ilişkiyi açık hale getirmek­tir.

ikinci Tür Nötr Teknolojik Gelişme: Harrod-türü-nötr teknolojik gelişme olarak adlandırılır. Bundan amaç ise büyüme teo­risine uygun düşecek bir teknolojik gelişme kavramı bulmaktır.

Üçüncü Tür Nötr Teknolojik Gelişme ise solow~türü-nÖtr adını taşımaktadır. Bu tür­lü lan im lamanın amacı da, yine belirli baş­ka bir grup madde uygun teknolojik geliş­me kavramı bulmaktır.

 

2- Araştırarak öğrenme:

 

 Bu yaklaşımda teknolojik gelişmenin araştırmaya bağlı ol­duğu düşünülmektedir. Bu yaklaşıma göre teknolojik gelişmenin tek kaynağı bu amaç­la yapılan araştırmalardır. Burada sermaye birikimi ile teknolojik gelişme arasında teıc yönlü bir ilişki belirtilmemekte, birlikte or­taya çıkma durumu kabul edilmektedir.

 

3- Sermaya Birikimi-Teknolojik Geliş­me:

 

 Bu yaklaşımda teknolojik gelişme ile sermaye birikimi arasına fonksiyonel bir ilişki getirilmektedir. Bu ilişki teknolojik gelişmenin, sermaye birikiminin fonksiyo­nu olması biçimindedir. Yeni teknolojik ge­lişme tamamen sermaye birikiminin uyar­ması ile gerçekleşmektedir.

 

4- Teknolojik Gelişme-Sermaye Biriki­mi:

 

Bu yaklaşım üçüncü yaklaşımdaki ne­densellik ilişkisini tersine çevirerek elde edilmiştir. Bu yaklaşımda sermaye birikimi teknolojik gelişmenin fonksiyonudur. Bu­nunla birlikte bu yaklaşımda teknolojik ge­lişme sermayeden soyutlanmamıştır.

 

Teknolojik Açık

 

Teknolojik açık, iki ülkenin teknoloji se­viyeleri arasındaki fark olarak tarif edilir. Bu tarifteki "teknoloji seviyesi" kavramını iki ülkenin hem icat ve hem de yenilik sevi­yeleri arasındaki fark olarak düşünmek ge­rekir.

Teknolojik açık, bilimsel olarak iki ayn şekilde ölçülebilir. Birinci ölçü tarzına "ya­tırıma dönüştürülmeyen teknolojik açık" adı verilir ve çeşitli ülkelere ait üretim fonk­siyonları mukayese edilir. Bu amaçla ele alınan üretim fonksiyonu bir sektöre ait ola­bileceği gibi, topyekün ekonomiye de ait olabilir. İkinci ölçme usulüne ise "yatırıma dönüştürülmüş teknolojik açık" adı verilir.

Buna göre iki ülke arasındaki teknolojik açık her ülkenin sahip olduğu makina ve teçhizatın "yapılış yılı"na göre ölçülür. Böyle bir ölçü, son model makina ve teçhi­zatın eski modellere göre daha da üstün ol­duğu faraziyesine dayanır.

Teknoloji Transferi

 

Üretim tekniklerinin seçiminin geliş­mekte olan bir ülkenin ekonomik kalkın­masının ve istihdamının üzerinde çok bü­yük etkisi vardır. Çünkü o ülkenin istihdam hacmi, iş imkânları, üretimin çeşitliliği ve kapasitesi üretim tekniklerinin seçimine bağlı olmaktadır. Dolayısıyla çok uluslu şirketler yatırımlarda bulunacakları az ge­lişmiş ülkelerdeki gelişme ve işgücü politi­kaları üzerinde etkili olmaktadırlar. Bu et­kinin olumla ya da olumsuz olması yatırım­cı ülkenin çıkarları, ile bunlardan yararla­nacak olan ülkenin çıkarlarının birbirleriyle çakışmamasına bağlıdır.

Teknoloji transferi genellikle sanayi ül­kelerinde geliştirilen ve uygulanan üretim tekniklerinin hiç değiştirilmeden gelişme halindeki ülkelere transfer edilmesi şeklin­de ortaya çıkmaktadır.

Sanayileşmiş ülkelerde gerçekleştiril­miş olan bu tur üretim teknikleri muhakkak ki bu ülkelerde mevcut faktör ilişkilerinden esinlenmiştir. Sanayi ülkeleri nisbeten ser­mayenin yoğun olduğu ve doloyısıyla ser-maye-yoğun üretim tekniklerinin geliştiril­diği ülkelerdir. Teknolojilerin transfer edil­mek istendiği ülkeler ise emek-yoğun üre­tim tekniklerine sahiptir. Çünkü emek-yo­ğun bir üretim faktörünün mevcut olduğu bir ülkede sermaye-yoğun yatırımlara ön­celik ve önem verilmesi o ülkede emeğe verilen değerin azalmasına ve yerel kaynakla­rın kötü kullanılmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte sanayileşmiş ülkelerde uy­gulanan üretim tekniklerinin az gelişmiş ül­kelere aynen transfer edilmesinin de çeşitli nedenleri vardır.

Bunların başında gelişmekte olan ülke­lerdeki araştırma ve geliştirme faaliyetleri­nin yok denecek kadar az olması gelir. Do­layısıyla bu ülkelerin kendi yapılarına uya­cak üretim tekniklerinin araştırılmasının maliyeti çok yüksek olacaktır. Belirli üre­tim teknikleri ise ürünün özelliği ve çeşitli­liği açısından kullanımı zorunlu olabilmek­tedir. Dolayısıyla bu ürünü elde edebilmek için sermaye-yoğun üretim tekniği yerine emek-yoğun üretim tekniğini ilave etmek imkan dahilinde olmamaktadır.

Bununla birlikte bütün bunlardan az ge­lişmiş ülkelerdeki üretim tekniklerinin hiç bir şekilde değiştirilmediği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Ender olmakla beraber üretim tekniğinde doğrudan yatırım yapılan ülkenin faktör ilişkilerini dikkate alan bazı intibakların yapıldığı haller de mevcuttur. Ancak bu intibakların çok daha düşük işçi­lik masraflarından daha fazla faydalanma­ya yönelik olduğu ve yapılan değişiklikle­rin işgücü yoğun bir üretim tekniğine geçişi zorunlu kılmadığı ifade edilmemektedir. Genel kanıya göre bu alanda başarı ile alı­nacak önlemler üretimin küçük kısımlara ayın lab i İni e si ve işlemlerin etkili şekilde geliştirilebilme derecesine bağlı kalmakta­dır.

Teknoloji transferi istihdam üzerinde de farklı etkiler meydana getirmektedir. Yapı­lan araştırmalarda sanayi sektörüne yapılan yabancı yaürımlann bu sektörleri hızla ge-

nişletmesine rağmen, istihdam hızı da aynı büyüklükte anmamaktadır. Çok uluslu şir­ketlerin gelişme halindeki ülkelerde (sana­yi sektörüne) yaptıkları doğrudan yatırım­ların büyük bir kısmı, az istihdam yaratan alanlar teşkil etmektedir. Bununla birlikte en fazla istihdam alanı sağlayacak olan ta­rım sektörüne yapılan yatırımlar çok düşük olmaktadır. Halbuki gelişmekte olan ülke­lerde istihdam sorununu çözmek için yatı­rımların fazla istihdam yaratacak olan alan­lara yapılması gerekmektedir.

Bununla birlikte imalat sanayiine yapı­lan yatırımların bu ülkelerde az da olsa is­tihdam yaratma açısından sağladığı katkılar gözardı edilemez. Genellikle bu sektöre ya­pılan yatırımlar ithalatı ikame edici bir fonksiyona sahip olduğu ve mevcut bir iş­yerini devir almak suretiyle değil de yeni bir fabrika kurma şeklinde gerçekleştirdiği taktirde bu alıntı etkinin daha da belirgin olarak ortaya çıktığı görülmektedir.

 

Teknolojik Değişme Çeşitleri

 

Teknolojik değişmeler eş-ürün-eğrileri-nin orijine yaklaşıp uzaklaşması veya kapi­tal ve emek miktarlarının ölçüldüğü eksen­lere yaklaşıp uzaklaşması ile gösterilebi­lir.

Etkisiz Teknolojik Değişim: Faktör fi­yatları değişmediği halde faktör prodükti­vitelerinin teknolojik gelişme nedeniyle artması, belli bir üretim seviyesine daha az faktör kullanarak ulaşmasını mümkün kıl­mıştır. Böyle bir durumda faktör bileşim oranları aynı kaldığı için bu tür teknolojik değişmeye "etkisiz teknolojik değişme" adı verilir.

 

Kapital Yoğun-Emek Yoğun Teknolojik Değişmeler

 

Eğer teknolojik değişme, faktör fiyatları değişmediği halde belli bir üretime ulaş­mak için eskisine oranla daha çok kapital ve daha az emek kullanılması sonucu doğurur­sa bu tür teknolojik değişmelere kapital yo­ğun veya emek tasarruf ettirici teknolojik değişmeler adı verilir.

Bunun tersi olursa, yani belli bir üretime ulaşmak için daha çok emek ve daha az ka­pital kullanmak mümkün olursa bu tür tek­nolojik değişmelere de "emek yoğun" veya "kapital tasarruf ettirici" teknolojik değiş­meler adı verilir.

Nur Z. KESKİN

TELEOLOJİ

 

Evreni, amaçlarla araçlar arasında bir ilişkiler sistemi olarak gören felsefe öğreti­si. Bir başka tanımıyla, İnsanın amaçlarım adalet ve mutluluk açısından ele alıp çözü­me kavuşturmak isteyen disiplin, yani tabi­at, insan ve toplumların amaçlara göre tes-bit edilerek yönetildiğini ileri süren felsefe teorisidir. Bunlar sadece insan davranışları­nı değil, tarih ve tabiat olaylarının da, tüme­lin (küllinin) olduğu kadar tek tek olayların da amaçlarla belirlenmiş ve yönetilmiş ol­duğunu kabul ederler.

Evrende her varlık ve olayın belirli bir amaca göre geliştiğini ve meydana geldiği­ni, hiç bir varlığın ve olayın boş yere ve maksatsız varolanılyacağını kabul eden te­leoloji, varlığın amacını araştırmayı kendi­sine bir görev saymıştır. Teleoloji, varlığı amaç-neden ilkesine göre açıklamaya çalış­tığı için Determinizm, Mekanizm, Madde-cüik ye Evrimci varlık Öğretilerine karşıttır. Çünkü amaçlılığın olduğu yerde, determi­nist ve mekanist varlık açıklamaları ve tesa­düf fikri tutunamaz. Zira nesnelerin ve ob­jelerin "neden" meydana geldiklerini açık­lamaya çalışan Determinizm'e karşı, varlık­ların hangi "amaç" için meydana geldikleri­ni araştıran amaçlılık anlayışı, evrende böy­lesine bir amaç güdebilecek üstün bir gücün varlığı inancına dayanmaktadır.

Amaç (Telos) düşüncesini felsefeye ilk getiren antik çağ tabiat filozofu Anaksago-ras'tır. Teleoloji terimini ilk kullanan ve fel­sefeye mal eden ise Alman filozofu Wolff (1679-1754)'dür. İlkçağ tabiat filozofu Anaksagoras (500-428) evrenin bir telos, bîr amaca göre meydana geldiğini düşünü­yordu. O, bu evreni meydana getiren ve yö­neten zihnî ilkeye "nous" adını vermiştir. Bu teleolojik görüşünden dolayı, Sokrates ve Platon Anaksagoras'ı, kendilerinden ön­ceki filozoflar arasında en "gerçek filozof diye nitelendirmişlerdir. Amaç (Telos) kav­ramı Anaksagoras'dan sonra çeşitli Yunan filozofları ve Özellikle Aristoteles tarafın­dan geliştirilmiştir. Aristoteles'in ünlü "En-telekheia"sı telos kökünden türetilmiştir. Aristoteles'de entelekheia, kendi içinde bir amaca sahip olan, kendisini görünüşlerinde gerçekleştiren öz, maddeye biçim (form, şekil) veren, mümkünü gerçek olana çevi­ren etkin ilkedir. Bu anlayışa göre, bütün ta­biat varlıkları amaçlarını kendi içlerinde, özlerinde taşırlar ve bu amaca göre biçim ve yapı kazanırlar. Cansız varlıklarda ise bu şuursuz bir amaçtır ve varlıkları daha Önce­den belirlenmiş bir maksada doğru gelişti­rir. Bunun için Aristoteles'e göre, tabiat be­lirli bir amaca göre oluşan bir süreçtir; böy­le bir sistemde tesadüfe hiçbir şekilde yer yoktur. Anaksagoras'ın "telos" ve dolayı­sıyla Aristoteles'in "entelekheia" kavramı daha sonra bütün idealist felsefelerin temel kavramı haline gelmiştir. Gaiyet veya amaçlılık (gaye-scbep) ilkesi daha yakın zamanlara kadar, pozitif tabiat bilimlerinde bile determinizm (neden-etki) yerine kulla­nılmaktaydı. Bütün tabiat olayları arasında geçerli olan yasa ve bağıntılar Aristoteles'in ortaya koymuş olduğu telos anlayışıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Farabi, îbni Sina, Aquino'lu Thomas, Leibniz, Buffon, Kant, Hegel, Heidegger vb. gibi düşünürler bu Aristotelesçi teleolojik anlayışı sürdürmüş­lerdir. Bunlardan Kant, bilimi kuran akıl alanında ideolojinin düşünülmez olduğu­nu söylerken, sanat ve organik tabiat görü­şünde bir iç amaçlılıktan (gaiyetten) söz et­mektedir. Amaçlılığa karşı ilk tepki ise İlk­çağda Demokritos atomculuğu, mekanizmi ve determinizmi ile başlamıştır. Onu Epi-kürcüler, Descartes, Robert Böyle, La Mettrie, Materyalistler, Spİnoza, Psikolog Kostyleff, J. Loeb vb. takip etmiştir. Bu me-kanist ve determinist görüş inşam bir "Ma-kina-Adam" (La Mettrie) olarak tanımla­mış, biyolojik (J. Loeb) ve ruhî olayları (Kostyleff) mekanizm ile açıklamakta ısrar etmişlerdir.

Pozitif tabiat bilimlerinin gelişmesi, dü­şünürlerin tabiata, tekrar nesnel varlığa dönmesiyle "amaç-neden" ilkesi yerine "neden-etki" ilkesi hakim olmaya başlamış, böylece maddeci ve bilimci determinist an­layış ile idealist ve metafizik teleolojik an­layış arasında kapatılması imkânsız bir uçurum meydana gelmiştir. Çünkü deter­minizm bir nesnenin nasıl meydana geldiği sorusuna açıklık getirir; amaçlılık İse niçin, ne amaç ile meydana geldiği sorusunu cevaplandırmaya çalışır. Bu yüzden de teleo­loji tabiattaki amaçlan belirleyen üstün bir ilkenin, Allah'ın veya aklın mevcudiyetini gerektirir. Bu anlayışa göre herhangi bir varlığın yapısını ve gelişimini belirleyen onun nedeni değil, amacıdır. Bu amacı da Allah koymuştur. Fasulyeyi fasulye yapan, fasulye tohumu oluşu değil, Tann'nın tayin etmiş olduğu fasulyeleşme amacıdır.

Bu sübjektif amaçlılığın karşısında yer alan objektif ve bilimsel amaçlılık ise tama­men maddîdir. Tabiattaki amaçlılığın maddî nedenleri bulunduğu ve bu amacın Çevreye en iyi bir biçimde uyma olayından ibaret olduğu Danvin tarafından ortaya ko­nulmaya çalışılmıştır. Bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki değişmeler, onların, hayatın değişen şartlarıyla karşılıklı olarak etkileş­mesinden meydana gelir. Determinizmi ka­bul etmeyenler karşısında yer alan bilimci ve maddeci anlayışa göre, eğer insanlar ta­biat ve toplumdaki nedenselliği keşfetme-miş olsalardı, hiçbir davranışta bulunamaz­lardı, dolayısıyla bilim de yapamazlardı. Bilindiği gibi pozitif tabiat bilimleri tama-miyle nedensellik anlayışının ürünüdür. Bu bilimlerin teorideki temsilcisi olan dialek-tik materyalizm, özellikle canlı organizma­ların anatomik yapılarındaki ve davramşla-rındaki amaçlılığın temelinde objektif ve maddî sebeplerin yattığını göstermiştir. Danvin nazariyesi işte bunu ispatlamaya çalışan bir çabanın ürünüdür. Buna göre hayvan ve bitkilerdeki değişiklikler, çevre şartlanndaki değişiklikler sebebine daya­nır. Çevre değişikliklerine uyma zarureti, tabiî ayıklanmayla gerçekleşir ve soyaçe-kimle kuşaktan kuşağa geçerek canlı orga­nizmaların yapısında bir amaçlılık meyda­na getirir. Canlı organizmalardaki her oluşum hayatı sürdürme amacına dayanır; ama bu amaçlılık, zaman içinde tamamen objek­tif ve maddî sebeplerle meydana gelmiştir. Bu amaçlılık içinde en köklü olanı da hayatı ve nesli devam ettirme amacıdır.

Dahilî amaçlılık olarak da nitelendirilen böyle bir amaçlılık yeni biyoloji ve tıbta da gittikçe yerleşmektedir. Bu amaçlılık anla­yışına göre, canlı varlıklarda her uzvun be­lirli bir amaç ve hedefe yönelik olduğu, uzuvlar arasında bir uzlaşma, dayanışma ve yardımlaşmanın bulunduğu kabul edilir. Bu durumu insan organizması en iyi şekilde or­taya koymaktadır. Canlı varlıklar meka­nizmden ziyade finalizm ile açıklanabilir­ler. Organizmaların kendi kendilerini yeni­lemesi, onarması ve düzenlemesi ancak amaçlılık ilkesiyle açıklanabilir. Manuk'da akıl ilkelerinden söz edilirken, nesnel dün­yanın açıklanmasında Nedensellik ve Amaçlılık ilkelerinin kullanılması gerekti­ği üzerinde durulur. Yani varlıkların bu il­kelerle açıklanabileceği belirtilir.

Teleolojinin ahlâk ile de bir ilgisinin ol­duğu görülmektedir. Çünkü Lapie'nin de dediği gibi, insanı teleoloji, adalet ve mut­luluk nazariyeleri olgunlaştım. Mutluluğu yükseltmek amaçlılığın esas dayanağıdır. Zira her varolan bir amaca bağlı olarak ya­ratılmıştır; amaçsız hiçbir şey yoktur.

İslâm düşüncesinde ve temel kaynak olan Kur'ân-ı Kerim'de hiç bir şeyin boş ye­re yaratılmadığı, her şeyin belli bir amaç için yaratıldığı ve bütün varlıkların da insa­nın emrine amade kılındığı, insanın ise iba­det, erdem, mükemmellik ve olgunluk vb.ni gerçekleştirmek için yaratıldığı belirtil­mektedir. Aynca evrende görülen düzen ve uyumun tâbi olduğu ilke olan amaçlılığa dikkat çekilerek bunlar üzerinde düşünülmesi, bunlardan Allah'ın kudret ve azameti­ne dair deliller çıkarılması istenmektedir. Allah'ın varlığını ispat etmede kullanılan teleolojik delil de bu çeşittendir. Allah'ın varlığını ispatta kullanılan bu delil, ontolo-jik ve kozmolojik deliller dediğimiz, bilim­sel, felsefi ve kelamı akıl yürütmelere daya­nan delillerden daha kolay anlaşılmaktadır. Burada; "her düzen bir düzenleyiciyi gerek­tirir" akıl yürütmesinden hareket edilerek ve tabiattaki düzene bakılarak Allah'ın var­lığının ispat edilmeye çalışılması, teleolojik delili ortaya koyar. Bu delil, doğrudan doğ­ruya evren ve tabiattaki düzen ve uyuma da­yanmaktadır. Evrendeki amaçlılığı inkâr, Allah'ı inkâr demektir, diğer bir ifadeyle, evrenin mekanizm ve tesadüfler tarafından idare edilmesi demektir ki, bu da mantıkî bir çelişkiyi doğurur ve bütün kutsal kitap­lara da aykırıdır. Varlıktaki metafizik amaçlılık ilahî bir düzenlemenin sonucudur ve bunun üstünde de bir düzenleyici (nâzım) düşünülemez.

Hüsamettin ERDEM