Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tevhid - İslami Bilgiler - 30. Sayfa

 

TEVHİD

 

Arapça bir kelime olup, sözcük olarak "birlemek', Özellikle Islâmî ilimlerin tedvin zamanında kazandığı teknik anlamıyla Zat, Sıfat ve Fiilleriyle bir Allah'a inanma ve ferdî ve toplumsal planda bütün hayatı bu inanca göre düzenleme demektir.

Kur'an-ı Kerim'in temel maksatlarından en önemlisi, Allah'ın varlığını ve birliğini, bir başka deyişle Kâinat1! yaratan ve idare edenin Rubûbiyet'i, Ulûhiyet'i ve Mâliki-yet'iyle yalnızca Allah olduğunu her sevi­yede ispatla ilân ve bilhassa cinler ve insan­lar gibi irade sahibi yaratıklara yine her se­viyede Allah'ı tanıtmak (ma'rifet)ür. Belki her ayette, hattâ her kelimede güdülen bu maksadın en özlü biçimde, Tevhîd Suresi de denilen thlâs Suresi'nde açıklandığı gö­rülür.

De: "O'dur".

İslâm tarihinde ma'rifet'in en derin ve en-füsî yolla tahsil edildiği Tasavvuf mekte-bince en çok tavsiye edilen zikir seldi işte bu 'O' Arapça asK şekliyle 'Hüve' ve "Lâ Hüve illâ Hû' (Yok o, ancak O var) olagelmiştir. İslâm'ın temeli olan Tevhîd, her yönüyle, zihnî, kalbî ve amelî, enfüsî ve afakî cihet-leriyle bu tıüve' lafzında gizlidir. Allah kar­şısında kişiyi isyana ve tekebbüre sevk eden "ben'in (ene) bırakılıp 'benliğin' (enaniyet) yırtılarak 'Hüve-O'nun gösterilmesinden, her bir zerreye uzanan ve her bir zerrede ta­sarrufta bulunan aym-Hüve'yi görmeye ka­dar kişilerin seviyesine göre mertebeleşen bir Tevhid vardır.

Bir avuç toprak, kabında çiçeklere sak­sılık eder; aynı yiyecek erkekte menî, dişide süt ve yumurtacık üremesine sebep olur­ken, aynı toprak binlerce çeşitte, renk ve tatta bitkiye analık eder. Eğer bu tabiata ve sebeplere havale edilse ya o kapta, toprakta veya yiyecekte küçük ölçülerde yüzer, bel­ki çiçekler, bitkiler, besinler adetince ma­nevî fabrikaların ve makinelerin bulunduğu ya da topraktaki, bedendeki veya besinler­deki her bir zerre ve hücrenin bütün o ayrı ayn çiçekleri, bitkileri ve bedenleri farklı farklı özellikleri ve hayatlar cihazlarıyla bildiği ve adeta bir ilâh gibi sınırsız ilim ve kudrete sahip olduğu kabul edilecektir. Yi­ne bunun gibi, Allah'ın emr ve iradesinin bir taşıyıcısı olan havanın her bir zerresi ve bir nefes kadar olan 'Hüve' lâfzındaki havada küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telsiz ve telgrafların, radyola­rın ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santrallan, alıcı ve vericileri bulunsun ve her bir zerre o hadsiz işleri be­raber ve bir anda yapabilsin; ya da havanın her bir zerresi, bütün telefon, telgraf ve tel­sizle konuşanların dillerini bilsin, karıştır­madan her birini anında ve aynı anda aktar­sın veya konuşanlar kadar manevî şahsiyet­lere ve kabiliyetlere sahip olsun; nasıl böyle bir durum muhallerin en muhaliyse, küfür, şirk ve materyalizm mesleği de aklen ve fii­len muhallerin en muhalidir. Öyleyse fcabul etmek gerekir ki, bütün su, hava ve toprak zerrelerinden her bir canlının hücrelerine, yerden yedi kat göklere ve bütün gezegen­lere kadar ilmi, iradesi, hükmü ve kudreti uzanan ve Kendi'nden hiç bir şeyin gizli ka­lamayacağı "Bir Hüve'nin varlığı mutlak za­rurettir ve gerçektir.

Evet, "O'dur"; O'ya doğrudan işarettir bu; bütün sebepleri 'isim'den öteye geçir­meyen ve yırtan Tevhid'e işaret vardır bun­da. 'Ene' perdesini sıyırıp 'O'nun karşısında Tevhid'e garkolan ehl-i Tevhid, "Lâ

Meşhûde illâ Hü-Ne görüyorsam, iç ve dış duyularım neye uzanıyorsa O'ndandır, O'nun tecellisidir" der.

"Allahü ehad."

Allah, Kendisi'ne ibadet edilmesi gere­ken tek llâh'tır; yani, "Lâ Mal>ûde illâ Hû-O'ndan başka ibadet edilecek yoktur." O halde, Tevhîd, nasıl İnsanlar ve cinler dışın­daki bütün varlıklar Ona hiç isyansız ibadet ediyor, ancak O'nu teşbih edip, O'nun önün­de tapınmak için rükû ve secdeye varıyorsa, insanlarla cinlerin de ancak O'na ibadet et­melerini gerekli kılar. Bu noktanın daha iyi anlaşılması için şu hadisi nakletmek yerin­de olacaktır:

Cömertliğiyle meşhur Halem-i Taî'nin oğlu Adiy demiştir ki: "Resulü İlah'a gel­dim; boynumda altından bir haç vardı. Re­sul ullah Tevbe S üresi'ni okuyordu ve bana "Ey Adiy, şu boynundaki putu at" buyurdu, ben de attım. (Yahudiler) hahamlarını ve (hristiyanlar) ruhbanlarını Allah'tan başka rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa, Tek tlâh'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı, başka ilâh yok ancak O var" ayetine gelince, "Ya Rasullul-lah! Onlara ibadet etmezlerdi" dedim. Aleyhisselâtü ve's-Selâm buyurdu ki: "Al­lah'ın helâl kıldığını haram ederler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?" Ben de "evet" dedim. "İşte, bu onlara ibadettir" buyurdular.

"Alİahü' Samed"

Bu ayet. Tevhidin iki yönünü ifade et­mektedir

I. Tevhîd-i Rububiyyet Evet, bütün Kâi­nat "O'ndan başka yaratıcı, O'ndan başka Öldürüp diriltici ve hayat verici, O'ndan başka nzıklandıncı.... yoktur" der.

II. Tevhîd-i Kayyumiyyet. Bütün Kâinat varlığını sürdürmede, hayatını idamede, vücud ve bekada gerçek tesir sahibine ihti­yaç lisanıyla "O'ndan başka Kayyûm-haya-tı sürdüren, Kâinat'ı ayakta tutan, vücuda devam ve beka kazandıran yoktur" diye ilân eder.

"Lem yelid".

Bu ayette Tevhîd-i Celâli vardır. Bütün şirk çeşitlerini ve küfrü kökünden kesen bu ayet der ki: "Değişen, üreyen, bölünüp bir­leşen ne Yaratıcı olabilir, ne Yaşaucı. Öy­leyse, Yaratan, Yaşatan parçalardan oluş­madığı gibi parçalanma da kabul etmez. O, yarattıklarından, lacasa Kendi dışındaki hiç bir şeye benzemez; Zatıyla benzemediği gi­bi sıfatlarıyla da benzemez." Tevhid'in bu yönü kavranamadığındandır ki, insanların pek çoğu şirke düşmüşler; kimi peygam­berlerini (Yahudiler Hz. Üzeyr'i, Hristiyan-lar Hz. İsa'yı), kimi bir takım büyük zatları ve önderlerini (Gulât-ı Şia Hz. Ali'yi), kimi melekleri ve bir lakım ifrat ehli filozoflar da "On akıl" gibi suduriyet nazariyesiyle bir takım vehmî varlık lan ya Allah'tan türemiş veya doğmuş ya da ilâh kabul etmişlerdir.

"Velemyûled."

Tevhîd-i Sermedî'yi ilân eden bu ayet şöyle der:

"Vacib (varlığı kendinden ve zorunlu), kadîm ve ezelî... olmayan, yani zaman için­de ortaya çıkan, bir maddeden doğan, bir esastan ayrılan elbette Kâin al1 a sığınak, ya­ni İlâh olamaz. Bu bakımdan, Kâinat'taki hadiselerde Allah'ın, azametinin izzeti için, bir takım kendini bilmezlerin söz ve şikâ­yetleri Zatı'na uzanmasın diye fiillerine perde yaptığı sebeplere gerçek tesir ver­mek, yıldızlara veya putlara tapmak, tabiat'ı adeta yaratıcı, hakikî tesir sahibi ve san'at eseri yerine sanatkârın kendisi yapmak hep birer şirk çeşididir."

"Ve lem yeldin lehû küfüven ehad."

Bu ayette Tevhid'in tamamı vardır. Al­lah'ın ne Zat'ında eşinin, ne sıfatlarında benzerinin, ne de fiillerinde ortağının olma­dığını Tevhîd Suresi'nin bu son ayeti ilân et­mektedir.

Allah, oluşum ve parçalanma kabul et­mediğinden, sıfatlan da aynı şekilde olu­şum ve parçalanma kabul etmez, mürekkeb değil basittir. Bu yüzden, O'nun sıfatların­da, timinde, Kudretinde mertebe yoktur; nasıl olsun ki, mertebe müdahele sonucu­dur; meselâ, aczin m iidahclesiyle kudrette mertebe meydana gelir. Allah'ın kudretine acz müdahele edemez ki, Kudret'te mertebe olsun; bu yüzden, bir zerreyi yaraüp idare etmekle, büyük bir gezegeni, hattâ Kâi-nat'ın tamamını yaratıp idare etmek arasın­da O'nun Kudreti açısından hiç bir fark yok­tur; o halde, zerreyi yaratamayan Kâinat'ı, Kâinat'ı yaratamayan da zerreyi yaratamaz. Aynı şekilde, ilmine de asla cehalet müda­hele edemediğinden, ilminde de mertebe yoktur; bu bakımdan, O parçayı da bütünü de, zerreyi de kürreyi de aynı derecede ve aynı şekilde bilir. Diğer sıfatlan da aynen bunun gibidir.

Kâinat'ta bir şey her şeyle, her şey de bir şeyle ilgili ve bağlantılıdır; bir şeyin her şe­ye, her şeyin bir şeye bakan bir yüzü vardır. Nasıl insanda her hücre birbiriyle ve bede­nin tamam ıyle alâkalıysa, Kâinat Kita-bı'ndaki her bir harf, her bir kelime ve her bir cümle de birbiriyle ve Kâinat'ın tama-mıyle öylece alâkadardır. Nasıl böyle bütün varlıklarda O'nun, Zat-ı Ulûhiyyet'in sikke­si varsa, yani Vahidiyyet sözkonusuysa, ay m şekilde, her bir varlıkta aynı Zat'ın pek çok isminin birden tecellisi de Ehadiyyet sikkesini ilân etmektedir.

îman, akide ve amel olarak en özlü bi­çimde "Lâ İlahe ill'Allah" Kelime-i Tev-hid'inde anlam ve ifadesini bulan Tevhid, hiç bir zaman "Bir Allah vardır" deyip, son­ra da O'nun mülkünü sebeplere, tabiata, putlara, insanlardan veya cinlerden bir ta­kım 'üstün' kabul edilen varlıklara, tağutlara ve şeytanlara taksim ve isnad etmek, bütün bunları sayısız ortaklar hükmünde mercî ta­nımak ve her şeyin yanında hazır olan tlâhî İrade, ilim, Hüküm ve Kudret'i bilmemek ve tanımamak, O'nun emir ve yasaklarım hiçe saymak, sıfatlarını, gönderdiği elçile­rini ve nebilerini reddetmek demek değil­dir. Allah'ı sıfatlarıyla, isimleriyle ve fiille­riyle tüm Kâinat'ın şahidliğine dayanarak kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdi­ği emir ve yasaklara göre davranıp hayatın her safhasında O'nun hükümlerini uygula­maktır Tevhîd. Kişilerin de Tevhid karşı­sında, bir çekirdekten la büyük hurma ağa­cına, güneşin eldeki aynada görülen misa­linden ta deniz yüzündeki aksine ve bizzat kendine kadar mertebe ve inkişafları örne­ği, mertebe ve inkişafları vardır.

Kâinat, zerrelerden kürrelere kadar Al­lah'ın isimlerinin tecellisiyle varlık kazan­maktadır. Fırtınalı bir deniz, zelzeleli bir zemin O'nun Azîz, Cebbar ve Celîl isimleri­ni anar veya bu isimler denizde fırtınalar, zeminde zelzeleler koparırken, yeryüzünde şefkat ve merhametle terbiye edilen yavru­cuklar Cemîl ve Rahîm isimlerini zikret­mekte, Güneş, ismini Nur isminden alırken, bahar mevsimi Hannân, Mennân, Musav-vir, Müzeyyin, Cemîl, Muhsin, Lâtif, Ke­rim, Rahîm... isimleriyle O'nu teşbih et mektedir. Bunun gibi, her bir insanda O'nun

Musavvir, Müzeyyin, Cemîl, Semî, Basîr, ÂHm, Muhyî, Mümît, Kadir gibi isimleri te­cellî halindeyken, her bir insan veya her bir varlık türünde ise, o insan veya türün kendi­ne has karakter ve fonksiyonunu belirleyen bir isim öne çıkmış olarak bulunur. O insan veya türün bir bakıma 'nefs'ini işte bu isim oluşturur. Yeryüzü hayatında bir bakıma kişilerin güç, zekâ, zevk, karakter, mizaç, hattâ renk, meslek ve ırk bakımından da farklılığına kaynaklık eden bu tecellinin ge­risinde yine O'nun birliği yatmaktadır. Na­sıl, gece karanlığında görünmeyen varlıklar Güneş'in şualarının üzerlerindeki tecellile­riyle dıştan şekil, renk, çeşitli özellikler ve fonksiyon bakımından ayrı ayn görünüyor ve aslında hepsini bu şekilde zahirde farklı gösteren tek bir güneşin şualanysa, (Gök­lerde ve yerde en büyük mesel Allah'ındır) bunun gibi, nefsleriyle, bir takım zahirî özellikleriyle ayn ayn olan varhklann bu ayrılıklarının ötesinde ise, hepsine varlığını kazandıran Bir Allah vardır. O halde, aslo-lan, yeryüzü hayatı için gerekli olan bu farklılıklar değil, hepsinin üzerinde görülen Ehadiyyet sikkesinin sahibi Zat'a ibadetle, O'nu tevhidle Tevhid üzere olmaktır. Nefsî çokluklan ve izafîlikleri aşıp, 'ruhî-manevî-ilâhî' olanda birleşmekle, daha açık bir de­yişle, Bir Allah'ın hükümlerine teslimiyet ve O'na ibadetle Tevhid ve dolayısıyle hu­zur gerçekleşecektir.

ALI ÜNAL

• Kelâmda, Allah'ın gerçek tek olup, her türlü ortak ve benzerden münezzeh olduğu­na inanmak demektir. Kelâmcılar, yeni ol­ma, yaratılmayı (hads) ısbat ettikten sonra, Allah'ın kıdem sıfatının bu hads'den yani yeni olma ve yaratılmadan tenzih ederler. Aslında tevhid İslâm dininde kelâm il­minin müteradifi olup, bütün akaid erkanı­nın esasını teşkil eder.

Tasavvufta ise tevhid yeni olan, yaratı­lanla yaratanı bir tek varlık olarak görme manasına gelmektedir (bk. Rusuh al-Din İs­mail b. Ahmet al-Ankaravi, Minhac al-fu-kara, İstanbul, 1286, s. 287). Sufılere göre, hadsi isbata gitme, gerçek birlemeye (tev­hid) engel olur. Zira yeni olan veya yaratı­lan şeyler, Allah'ın muhtelif şekillerde bir­birini takip eden tecelliler ile çeşitli isim ve sıfatlar altında gözükmesinden ibarettir. Onlara göre, yaratılmış olan şeyler Allah'ın muhtelif aynalardaki görünüşüdür.

Tevhid'in muhtelif eserlerdeki derecele­ri aynı olmakla beraber, her derecedeki şek­line verilen ad farklıdır. Tevhid'in bilgi de­recelerinin ilm el-yakin, ayn el-yakin ve hakk el-yakin gibi derece itibariyle birbirin­den farklı üç şekli vardır: îlmî tevhid (et-tevhid el-ilmi), göz ve vecd ile tevhid (et-tevhid el-ayni el-vicdani), Hakk ile tevhid (et-tevhid ür-rahmani). Birincisi, bir takım bilgi ve delillerle Allah'ın birliğini tasdik et­meden İbaret olup, iman için şart olduğun­dan buna et-tevhid el-imanî adı da verilir. Aynca halka mahsus bir tevhid olduğun­dan, halk tevhid'i manasına tevhid el-amme denir. Bu şekildeki tevhid, insanı, sadece Allah'a açıkça ortak koşmaktan (eş-şirk el-celi) kurtarır. Kul, bu tevhid derecesiyle sa­dece Allah'ın birliğini bilmiş olur. Allah'ın birliğini akıl ile kabul eden, Allah'tan başka bir varlık olmadığına, Allah'tan başka hiç­bir varlıkta fiil, sıfat ve zat bulunmadığına inananların tevhid'ine ise, has tevhid mâna­sına et-tevhid el-hass denir. İkincisi, Al lah'ın birliğini zevk ve görme ile bilme olup, üç derecesi vardır: fiilleri birleme

(tevhid ü'l-ef al), sıfatlan birleme (tevhid ül-sıfat), zâtı birleme (tevhid üz-zât). Bun­lardan birincisi, varlıkta Allah'tan başka hiçbir müessir kabul etmeyip, bütün sebep­leri reddetmekten, ikincisi Allah'ın sıfatını mutlak kabul edip, başkasının sıfatını red­detmekten veya her türlü kuvvet ve kudre­tin Allah'ın her şeye şamil olan kudretinde gark ve her türlü ilmin Allah'ın zatından başka hiçbir zat, fiil ve sıfat tanımamaktan ibarettir. Bu üçüncü tevhid'e en has olan tevhid mânasına et-tevhid el-ahass denilir. Rahmani tevhid ise, Allah'ın birliğini, biz­zat onun içinde yok olmakla bilmektedir. Tevhid, aynca Allah'a doğru yolculuğa çıkanların içinde bulunmaları gereken en son hal (makam veya menzil)'dir.

(SBA)