Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Yabancılaşma - İslami Bilgiler - 2. Sayfa

 

YABANCILAŞMA

 

Yabancılaşma terimi, günlük yaşantıda, bilimde ve felsefede çok değişik anlamlara sahiptir. Günlük ifadesiyle yabancılaşma, insanlardan ve toplumdan uzaklaşma, ayrı düşme, onlar ile bir temas noktasına sahip

1988 sonu itibariyle Türkiye'de Faaliyette Bulunan Yabancı Sermayeli Kuruluşların Sektörlere Dağılımı

 

Firma

Top. Yabancı

Toplam Sermayede

Sektörler

Sayısı

Ser. Payı (%)

Yabancı Sermaye Payı (%)

Tarım

41

5

65.39

Madencilik

17

1.13

59.47

İmalat Sanayii

323

53.43

43.80

Hizmetler

728

40.00

56.16

Toplam

1109

100

49.13

olamama anlamlarına gelmektedir.

Latince'de başkası, yabancı manasına gelen AHenus kökünden türeyerek batı dil­lerine alicnation şeklinde geçen yabancılaş­ma kavramı, hukukî kullanımıyla, bir mül­kiyetin, satış veya hediye gibi herhangi bir yolla bir kişiden başka bir kişiye intikali, mülkiyetin benzer yollarla el değiştirmesi anlamına gelmektedir. Psikiyatride yaban­cılaşma, genellikle normalden uzaklaşma, normalden bir sapış olarak görülmektedir ki, bu patolojik bîr durum, bir akıl hastalığı veya delilik olarak değerlendirilmektedir. Günümüz psikoloji ve sosyoloji teorileri İse yabancılaşma terimini, bir ferdin topluma, doğaya, diğer insanlara veya kendisine kar­şı duyduğu yabancılaşma hissi olarak ta­nımlamaktadırlar.

Yabancılaşma kavramının düşünce kay­naklarını Aydınlanmacilar'dan Rousseau, Schiller ve Geothe'de bulmakla birlikte, fel­sefî anlam ve yorumunu ilk olarak Hegel'de kazandığı bilinmektedir. Ancak bazı düşü­nürler, Hıristiyan Öğretinin ilk günah inancı ile tekfir (redemption) kavramının, He-gel'in yabancılaşma teorisinin bir ilk kop­yası, örneği veya başlatıcısı olduğunu iddia etmektedirler. Bu düşünürlere göre yaban­cılaşma kavramı, Batı düşünce tarihindeki ilk ifadesini, Eski Ahit'teki putperestlik kavramında bulmaktadır. Ayrıca bazı He-gel yorumcuları ve düşünürler de Hegel'de-ki mutlak zihnin kendisiyle yabancılaşması fikrinin köklerini, Platon'un idealann yüce dünyasının eksik ve kusurlu bir kopyası olan tabiat âlemi düşüncesine bağlamakta­dırlar. Hegel'in bu konudaki düşüncelerinin kaynaklan sorunu bir araştırma konusu ol­makla birlikte, Batı düşünce tarihinde ya­bancılaşma kavramanın in belirgin yorumculannın başında G.W.F. Hegel ve daha sonraki dönemlerde de Ludwig Feuerbach ile Kari Marx gelmektedir.

Hegel felsefesinin temel fikri, herşeyin, son tahlilde, Mutlak Fikir (mutlak zihin, ruh, Tann, geist) olduğu ve onun ile açık­landığı bir düşünme evresini dile getirir. Geist, ne nesnelerin bir birliği, ne de dura­ğan şeylerin bir toplamıdır. O, dinamik bir kendiliğîndenlik (kendi başına varolan) olup yabancılaşma ve uyuşmanın dönü­şümlü sürecinde genişleme gösterir ve ya­yılır. Doğa, sadece, bu mutlak zihnin (geist) kendisine yabancılaşmasının bir formu, bi­çimidir. Diğer bir ifadeyle doğa, kendisine yabancılaşmış zihnin bir tezahürüdür. İnsan ise uyuşma sürecinde (yabancılaşmanın an-ti-tezi anlamında) mutlaktır. Böylesi bir ba­kış açısının yorumuna göre bütün bir insan­lık tarihinin de insanın mutlak bilgisinin ve Mutlak'ın kendi bilgisinin daimi bir gelişi­mi olarak görüleceği de açıktır. Mutlağın kendi bilgisinden ise sonlu, sınırlı zihnin (insanın) yanında kendisinden haberdar ol­ma ve doğadaki yabancılaşmış suretinden kendisine dönme kastedilmektedir. Her ne kadar sonlu zihin, yani insan yabancılaşıyor olsa da onun temel özelliklerinden birisi de nesneleri üretebilmesi, nesnel dünyada kendisini ifade edebilmesidir. Ancak insan, fiziksel nesnelerde, kültürel ürünlerde ve sosyal müesseselerde kendisini nesnelleşü-rebiliyorsa da her nesnel leşti rme (objeetifi-kasyon, âfâkîl eştirme, dışlaştırma), zorun­lu olarak bir yabancılaşma örneğidir. Üre­tilmiş olan tüm insan ürünleri ve nesneler, üreticisine yabancılaşırlar. Böylesi bir ya­bancılaşma, insan İçin ve onun gelişim ev­resini tamamlayabilmesi için zorunludur. Bu, bir yerde, insanın alınyazısı, kaderidir.

Feuerbach, Hegel'in, insanın kendi ken­disine yabancılaşabileceği düşüncesini ka­bul etmekle birlikte, onun doğayı, mutlak zihnin kendisine yabancılaşmış bir formu ve insanı da uyuşma sürecindeki bir mutlak zihin olarak izahını reddeder. însan, kendi­sine yabancılaşmış bir şahsiyettir. O, insan­dan uzaklaştırılarak yabancılaştırılmış ve mutlaklaşünlmış olan insan özüdür. Doğa­nın, Tann'nın yabancılaşmış bir formu ol­duğu görüşü reddedildiği takdirde insanın da kendisine yabancılaşamayacağı açıktır. İnsan ancak, bir köle gibi, zorunlu olarak varolanı yarattığı zaman kendisine yaban­cılaşır, kendisinden uzaklaşır, insanın ken­disi ile uyuşması ise insanın yabancılaşmış bir sureti olan Tanrı fikrinin kaldırılması ile mümkündür.

Yabancılaşmanın üçüncü ve önemli ismi K. Marx, Hegel'i, insanın kendini meydana getirmesini bir yabancılaşma ve uyuşma sü­reci olarak kabul ettiğinden dolayı övmek­tedir. Fakat o, bu övgülerin ardından He­gel'i şiddetli bir eleştiriye de tâbi tutar. Bu eleştirilerin temel hareket noktasını ise He­gel'in nesneleri, birer yabancılaşma ile nes-nelleşmiş ve de insanı, bir kendi başına şuu­ra sahip bir varlık olarak gördüğü için nes­nelliğin inkârı ile yabancılaşmanın bastırıl­ması şeklinde tanımlaması oluşturmakta­dır. Ayrıca Marx, Feuerbach'ın dinî yaban­cılaşma fikrine yönelttiği eleştiriyi de kabul etmekle birlikte bu tür bir yabancılaşmayı, insanın kendisine yabancılaşma biçimleri­nin sadece bir türü olarak görmektedir. în­san, sadece dinsel anlamda kendisinin bir parçasını yabancılaştırmakla kalmayıp fel­sefî anlamda tüm ruhsal işlevlerinin ürünle­rini de yabancılaşıra bil ir. Örneğin, sağduyu, sanat, ahlâk v.b. gibi... Ayrıca insan, ti­carî alandaki ekonomik işlevlerinin para, sermaye v.b. ürünlerini yabancılaştırdığı gibi sosyal işlevlerinin ürünleri olan hukuk, devlet gibi sosyal müeesseseleri de yaban-cılaştınr.

İnsan sadece kendi faaliyetlerine ve bun­ların ürünlerine yabancılaşmakla kalmayıp aynı zamanda bu ürünlerin ürettikleri ikin­cil ürünlere, yani değerlerine, fiziksel dün­yaya ve diğer insanlara da yabancılaşabilir. Mant'a göre tüm bu yabancılaşma türlerinin tahlil sonucunda bir türe indirilebileceği açıkça görülmektedir. Bunlar sadece, insa­nın kendi kendisine yabancılaşmasının de* ğişik görünümlerinden ve insanın insanlı­ğından, "özü" ve "doğasından" uzaklaşma­sının ve bunlara yabancılaşmasının muhte­lif biçimleri olmaktan başka bir anlama gel­memektedir. Marx, kendisine yabancılaş­mış bir insanı, gerçek bir insan olarak gör­memekle birlikte, onu, insanî imkânları ve insanın tarihsel evrimini hatırlamayan, in­sanın tarihsel sürecinden ve bilincinden yoksun bir varlık olarak tanımlamaktadır. Yabancılaşmamış bir insan ise gerçek anla­mıyla bir insan olup pratiğin (praxis'in) öz­gür ve yaraücı bir oluşumu olarak kendisini yaratan ve tamamlayan bir varlıktır.

Marx'ın yabancılaşma ile ilgili görüş ve yorumlan, onun 1844'te yazdığı Ekonomik ve Felsefî Elyazmalan'nda mevcut bulun­maktadır. Bu eserde Marx, emeğin ve işbö­lümünün yabancılaşmanın bir tezahürü, bir göstergesi olduğu görüşünü açıklamıştır. Emek, insanın yeni ve kendince bir dünya yaratması sürecinde tabiat ile girdiği ilişki­leri dile getirmektedir. Bu ilişki sonucunda yaratılan insan ürünleri ise insandan ayn bir varlığa sahiptir. Çalışan ve bir emek sarfeden insan, bu üründen mahrum kalmakla bir yabancılaşma içine girmektedir. Emeği­nin karşılığını alamayan bir insanın, bu ürünleri elinde bulunduranlara boyun eğ­mesi sonucunda ekonomik bir yabancılaş­ma sözkonusu olur. Bu tür bir yabancılaşma emeğin yabancılaşmasıdır.

Çağımızda yabancılaşma terimi çeşitli düşünürlerin görüşleri ile farklı yorumla­malara tâbi tutularak, yüzyılımızın önemli kavramlarından birisi haline gelmiştir. Pek-çok sosyal ve psikolojik olay, bu kavram ile açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak, bu kavra­mın açıklanması ise zorluklan ve muhtelif yorumlan bünyesinde banndırmaktadır. Bu yorumların ve tanım denemelerinin ilki bir varoluşçu filozof olan J.P. Sartre'a ait­tir.

Sartre, insanda varlığın özden önce gel­diğini söylerken, insanın kendi kendisini yaratması üzerinde duruyor ve onun bir öz­gür iradeye sahip olduğunu belirtmek İsti­yordu. Ancak insanın özünde ise, Sartre on­tolojisinin temel kavramlarından birisi olan kendinde varlığa ulaşma özlemi gizlidir. Bu da dünyanın ve İnsan dışındaki diğer varlık­ların insana, yani kendisi için varlığa bir müdahalesi, onun özgürlüğünü kısıtlaması durumudur. Bu durumda insan, kendisine yabancılaşmış bir konuma sürüklenecektir. Sartre'daki bu yabancılaşma teması, onun saçma (absürde) kavramı ile de yakın bir ilişki içindedir.

Son yıllarda yabancılaşma konusu üze­rinde düşünen ve tanım denemelerine giri­şen önemli isimlerden birisi Gwynn Nett-ler'dir. O yabancılaşmayı, normal bir insa­nın belirli bir psikolojik durumu olarak gör­mekte ve yabancılaşmış bir insanı da toplu­muna ve beraberinde getirdiği kültüre karşı

dostça olmayan bir tutum takınması, onlar­dan uzaklaşması şeklinde tanımlamaktadır. "A Measure of Alienation", s. 672) (Yaban­cılaşmanın Ölçüsü), Murray Levin'e göre yabancılaşmış bir insanın temel özelliği, toplumdaki haklı rolünü gerçekleştireme­yeceği inancını taşımasıdır,"Man Alone", s. 227. (Yal"12 insan) Stanley Moore için ise yabancılaşma terimi, üyelerinin, kollektif faaliyetleri kontrol etmelerinin yerine, ken­dilerinin bu faaliyetlerin neticeleri tarafın­dan kontrol edildikleri ve belirlendikleri toplumlarda sosyal yapı tiplerine ve birey­sel bilinçlerin özelliklerine göndermede bulunur. "The Critigue of Capitaiist De-mocracy", s. 125 (Kapitalist Demokrasinin Eleştirisi), E. Fromm ise yabancılaşmayı, bireyin kendi fiziksel ve ahlaksal gücüne ve zenginliğine sahip olamama, kendisini baş-kalanna her açıdan bağımlı hissetmesi hâli­dir şeklinde açıklamaktadır. "The Sane So-ciety"(Ma'kül Toplum).

Ali DÖLEK