Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 4. Sayfa

 

YAKÎN

 

Kesinlikle bilinen, doğruluğu kesin olan, şüphe bulunmayan şey veya bilgi. Daha genel olarak, realiteye, gerçeğe uygun olan ve hiç bir şekilde aksinin olamayacağı­na inanılan şey. Bu manada hak ve doğru­nun ifadesi olan yakın, bilgisizlik, şüphe, taklit, hayal, zan ve vehimin zıddı dır.

Yakîn, kesin ve güvenilir, sağlam mana­larına gelmesinden dolayı felsefe dilinde "pekin" kelimesiyle de ifade edilmiştir. Yakîn teriminin batı dillerindeki karşılığı da aynı manaya gelen Lâtince "certus" dan türetilmiştir. Yakînin çok geniş bir kulla­nım alanı vardır. Mantıkî Yakîn, Psikolojik Yakîn, Manevî Yakîn, Kalbî Yakîn, Tabiî Yakîn, Tecrübî veya Duyusal Yakan, Meta­fizik Yakîn, Matematik Yakîn vb. den söz edilebilir.

Yakîn terimi özellikle Mantık ve Episte­moloji (Bilgi Felsefesi)'de kullanılmakta­dır. Mantıkta yakîn, îlme'I- Yakîn'i, bir akl-ı selîm için hiç şüpheye yer vermeyen bilgi­yi, değişmez inancı ifade eder. İslâm man­tıkçıları "Su havuzda nasıl durulursa yakîn bilgi ile de kalb öylece güvenle durulur" de­mişlerdir. Her hangi bir bilgi üstündeki bu güvene kesin kanaat da denir. Böyle bir yakîn, akıl yürütmeyle, önermeden öner­meye geçerek elde edilir; bu da aklın çeşitli akıl yürütme ve ispat yollarına dayanması demektir. Bu nedenle, bir aksiyomdan, bir prensipten çıkartılan herhangi bir sonucun, akıl için en azından bir aksiyom ve prensi­bin kendisi kadar değeri vardır.

Îlme'I- yakîn, yani doğruluğundan şüphe edilmeyen bilgi, felsefede epistemolojinin en büyük hedefidir. Antikçağ Yunan filo­zofları duyuların ve muhayyilenin bizi ya­nılttığını, onların bilgilerinin sanı (doxa) bilgisi, değişen ve güvenilir bilgiler olma­dığını ortaya koyduktan sonradır ki, yakîn (kesin bilgi), felsefenin en önemli mesele-terinden biri haline gelmiştir. O dönemde, Elea Okulu, sofist Protagoras, Gorgias ve daha bir çoğu, yakînin esaslarını sarsmaya başlamışlar ve bilgide yakîn yerine şüphe (şek, zan)'yi hakim kılmaya çalışmışlardır. Bu yıkıcı faaliyetler karşısında Sokrates fi­kirlerini ahlâk meselesi üzerinde yoğunlaş­tırmaya çalışmış ve nesneleri, objeleri araştırarak, seksiz şüphesiz bir bilgiyi orta­ya koymanın yollarını araştırmış, daha son­ra lan ise bu çaba, Eflatun ve Aristoteles ta­rafından tamamlanmaya çalışılmıştır.

Ortaçağda ise yakîn felsefesi, hem Ba-tı'da hem de Doğu'da kutsal kitapların buy-ruklarıyla bütünleştirilmek istenmiştir. Di­ğer bir ifadeyle, akıl ve naklin ortaklaşa or­taya koyduğu hakikat, ilim olarak görül­müştür. Burada, akıl ve naklin hep birbirini desteklediği ve hiçbir zaman aralarında her­hangi bir ihtilâfın bulunmadığı noktasından hareket edilmiştir. Bu konuda kelâmcılann ve filozofların aynı görüşü paylaştıkları söylenebilir.

Yeniçağda, bu çağın felsefesinin kuru­cusu sayılan Descartes ise "Yakîn" in ölçü­sünü aklî açıklıkta bulmuş ve doğrunun ger­çek ölçUsü olarak da Allah'ı kabul etmiştir. Malebranch, Descertes'in bu görüşünü da­ha da geliştirerek hakikatin açık-seçik ta­savvurlarla tam bir uygunluk içinde oldu­ğunu göstermeye çalışmıştır. Spinoza ise bu meseleyi ilahî hakikati devreye sokma­dan tem ellendirme çabasındadır. Leib-niz'de yakîn, Sebeblilik ve Yeter-Sebep gi­bi iki ilkeye dayanır.

Bu akılcı filozofların yakîn görüşüne mukabil, tecrübeci filozoflardan Berkeley ile Locke'u takip eden Hume ise yakîni de­ney dünyasında temellendirir. Kant da Hu­me gibi ilimlerdeki yakîni yalnız olaylar

dünyasında temellendirmeye çalışır. Reno-uvier (1815-1903)'in yolundan giden çağ­daş filozoflar ise "yakîn" e iradî unsuru da katarak, hür iradeye dayalı yeni bir yakîn anlayışını temellendirmeye çalışır.

Psikolojik (Psikoloji'de) yakîn, herhangi bir şeye veya duruma şuurun tanık olması­dır; buna vicdanî yakîn de denir. Bu durum, bir hükmü şüpheden arındırmış olarak doğ­ru kabul eden bir aklın halidir. Burada akıl şuurun tanıklığına inanmakla şuurlu bir yakîn gerçekleşir. Bu yakîn, açık veya delil­li bir hükme ait olabilir. Yakînin açık olma­sı halinde bedihî, zarurî, yakîn bizatihi ol­makta; delilli bir hükme ilişkin olması ha­linde ise delil vasıtasıyla veyahut akıl yü­rütmelerle neticeye gitmekte ve nazarî ol­maktadır.

Yakînin bir diğer çeşidi de Manevî Yakîn (Certitude Morale) dir ki, bu aynı za­manda, aklî yakîn, vüsûk diye de adlandırı­lır. Bazı filozoflar tarafından bu yakîn i'ti-kad, imanî yakîn, kanaat manalarına da kul­lanılır; bu, manevî ilkelere, kanunlara daya­narak vicdanın belirlediği bir yakîndir. Böyle bir yakînin gerçekleşmesinde aklın ve duyuların doğrudan bir etkisi yoktur. Meselâ "Çocukları diri diri toprağa göm­mek kötüdür" inancı, akıl ve duyulardan çok vicdandan kaynaklanmaktadır. Sokra-tes bu çeşit yakîni en büyük doğruluk Ölçü­sü olarak kabul eder. Manevî yakîn, bazı düşünürlerce inanç, imanı yakîn ve kanaat manalarında da kullanılmıştır. Meselâ "Fa­tih çok büyük bir komutandı" gibi tarihçi veya başka insanların şahitliğine inanmak­tan doğan kanaatler bu tür bir yakîni dile ge­tirir. Bütünün parçalarından büyük olduğu, annelerin çocuklarını sevdiği vb. gibi hu­suslarla ilgili hükümlerimiz de manevî

yakın içinde yer alır. Manevî yakîn içinde zikredebileceğimiz bir yakîn çeşidi de kalbî yakîndir. Bu da, aklın insanların şahadetine (mütevatir haberlere) inanmasıdır. Meselâ "Fatih İstanbul'u fethetmiştir", "İstanbul güzel ve kalabalık bir şehirdir" gibi hüküm­ler, büyük bir insan kitlesinin şahitliği neti­cesinde ortaya çıkmış hükümlerdir.

Aklın duyu verilerinin ve tecrübenin şa­hitliğine inanmasına ise tabiî yakîn, hissî yakîn, tecrübî yakîn (certitude physigue) veya bir ilim derecesi olarak "Ayne'l-Yakîn" denir. "Cisimler vardır", "Âlem mevcuttur", "Güneş ısıtır ve aydınlatır", "Ateş yakıcıdır" gibi hükümler bu tür yakî-ne ömek teşkil eder. Sağlam duyu organla­rının, müşahede ve tecrübenin bildirdiği bu bilgiler, başkalarının şehadetine dayanan haberlerden daha ikna ve tatmin edicidir. Ayrıca bu yakîn, duyu ve tecrübe dünyasını idare eden kanunların tamamına dayanır. Bir de kişi gördüğü, denediği şeye daha çok güvenir. Bu sebeple müşahedeye dayanan ayne'l-yakîn, akla ve habere dayanan ilme'l->ilkinden daha güven verici ve şüpheleri gi­dericidir. Mutlak yakın manasına kullanı­lan Matematiksel Yakînde de şek ve şüphe­ye yer yoktur. Bu, sayıların, kemiyetlerin (nicelik) nispetleri üzerine kurulan yakînde her türlü hatanın önüne geçildiğine inanılır. Çünkü Matematiksel yakîne aynı zamanda mantıkî yakîn de denilmektedir. Matema­tiksel (riyazi) yakînde niceliksel, mantıkî yakînde de niteliksel bir akıl yürütme kulla­nılmaktadır. Bu itibarla formel mantıktaki güvenilirlik matemaktiksel yakîn için de geçerlidir. Çünkü her ikisi de aynı metodla çalışır.

Eşyanın mahiyetine ve mutlak kanunlara dayanarak elde edilen yakîne, yani akluı aksiyomlara, ilk aklî hakikatlara inanmasına Metafizik yakîn denir. Bir de düşünmeksi­zin, akıl yürütmeksizin, duyu ve tecrübeye dayanmaksızın elde edilen bir çeşit yakîn vardır ki, buna "Hakka'l-Yakîn" denir. Bu­rada kalp ile seçilen, bizzat duyulan, basiret ile müşahade edilen ve yaşanarak elde edi­len imanı bilgi söz konusudur. Metafizik yakînde olduğu gibi, bu yakînde de bir şe­yin mahiyet ve hakikati böyle bir yakîn ile bilinebilir. Bu hakikat mertebesine muta­savvıflara göre ancak ma'rifet ehli ve arifler ulaşabilir ve bu mertebeye "Zevk-i Vic­danî" de denir.

Yakîn teriminin çeşitleri oldukça fazla­dır. Bunları belli bir sisteme göre sınıfla­mak ise oldukça zordur. Bu saydığımız yakîn çeşitleri yanında, ferdî veya umumî tecrübeye dayanan "Ihtibarî Yakîn", aynı zamanda hem tecrübeye, hem de akla daya­nan "Muhtalit Yakîn", düşünen nefsin sırf coşma kaabiliyetini dile getiren "Ruhî Yakîn", "Hakikî Yakîn", "Afakî Yakîn" vb. gibi daha bir çok yakîn çeşitleri vardır. Yakînin bütün bu çeşitlerinin doğrulğu ke­sin, seksiz şüphesiz manalarına geldiğini söylemek oldukça zordur. Çünkü yakînin çeşitli tarifleri değişik kesinlik anlayışlarını ortaya koymaktadır. Meselâ "yakîn, haki­kati bizzat kendisinin sahip olduğuna ve onun üzerinde tasarrufta bulunduğuna ina­nan, i'tikat eden zihnin halidir, diye bir tarif yaptığımızda, buradaki i'tikat kelimesinin oldukça kapalı bir kelime olduğunu görü­yoruz. Çünkü bu durumda hakikat en karar­sız görüşten, en mutlak rıza ve kabule kadar gidebilir. Böyle bir değişkenlik ise inancın, itikadın etimolojik ve semantik esasına ters düşmektedir.

Filozofların manevî yakîn diye nitelendirdikleri, zaman zaman itikat, imanı yakîn; zaman zaman da, kanaat manasına kullanılan bu yakın de kesin doğrulan vere­cek nitelikte değildir. Zira bu yakîn vicda­nın belirlediği bir yakîndir; vicdan ise aldığı eğitime göre davranışlar geliştirir. İyi eği­tilmemiş bir vicdan, ma'şeri (umumî) vic­danın aksine kararlar verebilir. Aynca bu yakînin kanaat manasına kullanılması da hakikat anlayışının değişkenliğini ortaya koyar. Böyle bir yakînde ne ilme'l-yakînlik, ne ayne'l-yakînlik ne de hakke'l-yakînlik vardır.

Netice itibariyle her meslek, her grup kendine göre bir yakîn anlayışı ortaya koy­maktadır. Bunların tek ortak noktası ise herbirinin kendi anlayışını doğru kabul ederek onlara yakîn demeleridir. Böyle bir yaklaşım, kesinlik, değişmezlik ifade etme­si gereken bir kavramda, göreliği ortaya koymaktadır. Halbuki, göreli bir yakîne, vakıaya uygun, değişmeyen ve hakikat de­nilemez.

Hüsamettin ERDEM