Muhtelif - 10. Sayfa
YAPI
Doğrudan gözlemlenebilir bir "hakikat" anlamında veya fonksiyon ve organizasyonun soyut bir şeması anlamında kullanılışına göre farklı anlamlar yüklenen yapı kavramı deneysel kullanımıyla, ilk anlamında gözlemlenebilir olguları niteler. Bu olgular "verilmiş"tir ve ekonominin mimarî yönünü oluşturur.
Herşeyden önce olgular nicelik taraftarıyla düşünülmelidirler. Yapı, bu durumda, zaman ve mekânda belli bir yer tutan ekonomik bir bütün anlamına gelen ilişkilerle nispetlerin bütünü anlamına gelebilir. Gene niceliksel yönüyle ele alındığında yapı, ekonominin bazı değişmeler karşısında takındığı tavn anlatır. Ekonometrik terimlerle düşünüldüğünde ise bu terim, ekonominin bazı değişkenlerle değişimini belirleyen kimi sabit çarpanların, eğilimlerin, vb.nin tümüne işaret eder.
Öte yandan yapı, gerçeğin niteliksel yönünü de tanımlayabilir. O zaman da ekonominin kurumsal özelliklerinin tanımı gündeme gelir ('çerçeve yapı' gibi).
Uzun vadeli düşünülürse yapı, statik verilerden müteşekkil bîr kümeye sokulamaz. Zira bu tutum, çok yavaş bir şekilde başka-laşan, değişen öğelerin de "yapısal" diye tanımlanmalarına neden olur. Daha genci olarak, ekonomik fenomenlerin peryodlar halinde düşünülmesi fikri, ayn ayn ele alınan fenomenlerin kategoriler halinde düşünülmesine yol açü. Bu çerçevede yapı, konjonktür terimine zıt olacak şekilde tanımlanmıştır.
G. Gourvitch'de sosyal yapı kavramının esas özelliği unsurların dinamik kombinasyonu olarak alınır. Bu arada yapı dinamiğinin incelenmesiyle elde edilen bazı kavranılan da unutmamak gerekir (hareket ettirici yapılar, yapısal limitler gibi).
Yapı, incelenen objenin soyut bir kullanım şekli olarak algılandığında, yapının mantıkî içeriği yapısalcılıkla edinilen birçok formla yakından ilişkili hale gelir. Jean Piaget'ye göre, bu arada tüm yapısalcıların amacı olan "kolay anlaşılırlık" gibi ortak bir ideal de vardır.
Yapı deneysel gerçeğin ötesinde bir yerdedir. İncelenen objenin hem varoluşunu, hem de hareketini belirleyen bir transformasyon sistemidir.
Yapının bütünsel bir Özelliği vardır ve bir takım unsurlardan meydana gelir. Ancak bu unsurların bağlı olduktan öyle bir içiçelik yasası vardır ki, bunların tek tek atomistik parçalara ayn I ma lan imkân haricindedir. Bu elemanlar bütüne, kendilerinde tek tek bulunan özelliklerden farklı özellikleri kazandırırlar.
Bir yapıya ait dönüşümler onun sınırlan dışına çıkamazlar, ama meydana gelmesine neden oldukları unsurlar da gene o yapının unsurlarıdırlar ve onun kurallarını muhafaza ederler. Şu halde, yapı otonomdur veya başka deyişle 'kapalı'dır.
L. Althusser'e göre Marks, kullandığı mantık sistemini belirsiz bırakmıştır, ama gerçekte iktisadî realitelere yapısal yaklaşımı ilk gerçekleştiren de o olmuştur.
(SBA)
Biribirine yardım etme, bir toplumdaki bireylerin karşılıklı olarak birbirlerinin ihtiyaçlarını giderecek şekildeki faaliyetlerine yardımlaşma denir.
İnsanın tek başına yaşayamaması, sosyal bir varlık olması ve toplumdaki işbölümü, onu diğer insanlarla yardımlaşmaya itmektedir. Çocuk daha doğduğu andan itibaren uzun bir süre başkalarının yardımına muhtaçtır. Anne-babasından yahut bir başkasından yardım görmediği sürece yaşayamaz. İşte insanlar sadece küçük yaşlarda değil, yetişkin bir kişi oldukları zaman da diğer insanların yardımına ihtiyaç duyarlar. Çünkü yardımlaşma toplum hayatının bir gereğidir.
Yardımlaşmanın kapsamı aile bireylerinden başlayıp, akrabalar, komşular ve toplumun diğer bireylerine doğru yaygınlaşır.
İlk topluluklardan itibaren bütün toplumlardaki özellikle dinî ve ahlâki kurallar, bazı farklılıklarla beraber, kişileri yardımlaşmaya teşvik eden esaslara sahiptir. Ancak tarihe bakıldığında, birçok toplumlarda insanların efendiler, köleler vb. şekilde sınıflara ayrıldığı ve yardımlaşmanın her sınıfın kendi bireyleri arasında olduğu, sınıflar arasında ise yardımlaşma yerine mücadelenin hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Batı toplumlarının tarihi bir anlamda sınıf-lararası mücadele ve savaş içinde geçmiştir.
Diğer taraftan İslâm dünyasına bakıldığında, İslâm dininin yardımlaşmayla ilgili kuralları nedeniyle, İslâm toplumunda yardımlaşmanın önemli boyutlara ulaştığı görülmektedir. İslâmiyet, iktisaden zayıf durumda olanlara, yani fakirlere yardımı farz kılmış (mecbur tutmuş), zengin olanların zekât vermesini İslâm'ın şartlarından saymıştır, îslâm dünyasında ortaya çıkan vakıflar muhtaç olanlara yardım için çeşitli alanlarla ilgili olarak kurulan kurumlardır. Ayrıca İslâm dini, "iyilik ve takvada (yasaklardan kaçınmada) yardtmlaşılmasını, günah işleme ve düşmanlık yapmada yardımlaş ılmaması gerektiğini" vurgulamıştır.
Günümüz modern toplumlarında, birey-lerarası yardımlaşma gittikçe yerini devletin oluşturduğu ve muhtaç olanlara yapılacak yardımların organize edildiği "sosyal güvenlik" kurumlarına bırakmaktadır. Sağlık sigortası, işsizlik sigortası, huzur evleri gibi. Modern toplumun giderek karmaşık-laşan teknolojik örgütlenmesi içerisinde, bireyin giderek manevi açıdan yoksullaşması sonucunda yardımlaşma duygusu zayıflamış, insanlar "yalnız kalabalıklar" haline dönüşmüşlerdir. Oysa İslâm, getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasî çerçeveyle bireyleri yalnızlıklarından kurtaracak ilâhi mesaja sahiptir ve günümüz İnsanının ihtiyacı olan bu 'müşfik' yaklaşımla modernleşmenin zayıflatıcı etkisine karşın giderek güçlenmeye devam etmektedir.
Hüseyin PEKER
İslami Okul Okulların En Önemlisi