Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 10. Sayfa

 

YAPI

 

Doğrudan gözlemlenebilir bir "hakikat" anlamında veya fonksiyon ve organizas­yonun soyut bir şeması anlamında kullanı­lışına göre farklı anlamlar yüklenen yapı kavramı deneysel kullanımıyla, ilk anla­mında gözlemlenebilir olguları niteler. Bu olgular "verilmiş"tir ve ekonominin mimarî yönünü oluşturur.

Herşeyden önce olgular nicelik tarafta­rıyla düşünülmelidirler. Yapı, bu durumda, zaman ve mekânda belli bir yer tutan eko­nomik bir bütün anlamına gelen ilişkilerle nispetlerin bütünü anlamına gelebilir. Gene niceliksel yönüyle ele alındığında yapı, ekonominin bazı değişmeler karşısında ta­kındığı tavn anlatır. Ekonometrik terimler­le düşünüldüğünde ise bu terim, ekonomi­nin bazı değişkenlerle değişimini belirle­yen kimi sabit çarpanların, eğilimlerin, vb.nin tümüne işaret eder.

Öte yandan yapı, gerçeğin niteliksel yö­nünü de tanımlayabilir. O zaman da ekono­minin kurumsal özelliklerinin tanımı gün­deme gelir ('çerçeve yapı' gibi).

Uzun vadeli düşünülürse yapı, statik ve­rilerden müteşekkil bîr kümeye sokulamaz. Zira bu tutum, çok yavaş bir şekilde başka-laşan, değişen öğelerin de "yapısal" diye ta­nımlanmalarına neden olur. Daha genci olarak, ekonomik fenomenlerin peryodlar halinde düşünülmesi fikri, ayn ayn ele alı­nan fenomenlerin kategoriler halinde düşü­nülmesine yol açü. Bu çerçevede yapı, konjonktür terimine zıt olacak şekilde tanım­lanmıştır.

G. Gourvitch'de sosyal yapı kavramının esas özelliği unsurların dinamik kombinas­yonu olarak alınır. Bu arada yapı dinamiği­nin incelenmesiyle elde edilen bazı kav­ranılan da unutmamak gerekir (hareket etti­rici yapılar, yapısal limitler gibi).

Yapı, incelenen objenin soyut bir kul­lanım şekli olarak algılandığında, yapının mantıkî içeriği yapısalcılıkla edinilen bir­çok formla yakından ilişkili hale gelir. Jean Piaget'ye göre, bu arada tüm yapısalcıların amacı olan "kolay anlaşılırlık" gibi ortak bir ideal de vardır.

Yapı deneysel gerçeğin ötesinde bir yer­dedir. İncelenen objenin hem varoluşunu, hem de hareketini belirleyen bir transfor­masyon sistemidir.

Yapının bütünsel bir Özelliği vardır ve bir takım unsurlardan meydana gelir. An­cak bu unsurların bağlı olduktan öyle bir içiçelik yasası vardır ki, bunların tek tek atomistik parçalara ayn I ma lan imkân hari­cindedir. Bu elemanlar bütüne, kendilerin­de tek tek bulunan özelliklerden farklı özel­likleri kazandırırlar.

Bir yapıya ait dönüşümler onun sınırlan dışına çıkamazlar, ama meydana gelmesine neden oldukları unsurlar da gene o yapının unsurlarıdırlar ve onun kurallarını muhafa­za ederler. Şu halde, yapı otonomdur veya başka deyişle 'kapalı'dır.

L. Althusser'e göre Marks, kullandığı mantık sistemini belirsiz bırakmıştır, ama gerçekte iktisadî realitelere yapısal yaklaşı­mı ilk gerçekleştiren de o olmuştur.

(SBA)

Biribirine yardım etme, bir toplumdaki bireylerin karşılıklı olarak birbirlerinin ihti­yaçlarını giderecek şekildeki faaliyetlerine yardımlaşma denir.

İnsanın tek başına yaşayamaması, sosyal bir varlık olması ve toplumdaki işbölümü, onu diğer insanlarla yardımlaşmaya itmek­tedir. Çocuk daha doğduğu andan itibaren uzun bir süre başkalarının yardımına muh­taçtır. Anne-babasından yahut bir başkasın­dan yardım görmediği sürece yaşayamaz. İşte insanlar sadece küçük yaşlarda değil, yetişkin bir kişi oldukları zaman da diğer insanların yardımına ihtiyaç duyarlar. Çün­kü yardımlaşma toplum hayatının bir gere­ğidir.

Yardımlaşmanın kapsamı aile bireyle­rinden başlayıp, akrabalar, komşular ve toplumun diğer bireylerine doğru yaygınla­şır.

İlk topluluklardan itibaren bütün top­lumlardaki özellikle dinî ve ahlâki kurallar, bazı farklılıklarla beraber, kişileri yardım­laşmaya teşvik eden esaslara sahiptir. An­cak tarihe bakıldığında, birçok toplumlarda insanların efendiler, köleler vb. şekilde sı­nıflara ayrıldığı ve yardımlaşmanın her sı­nıfın kendi bireyleri arasında olduğu, sınıf­lar arasında ise yardımlaşma yerine müca­delenin hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Batı toplumlarının tarihi bir anlamda sınıf-lararası mücadele ve savaş içinde geçmiş­tir.

Diğer taraftan İslâm dünyasına bakıldı­ğında, İslâm dininin yardımlaşmayla ilgili kuralları nedeniyle, İslâm toplumunda yar­dımlaşmanın önemli boyutlara ulaştığı gö­rülmektedir. İslâmiyet, iktisaden zayıf durumda olanlara, yani fakirlere yardımı farz kılmış (mecbur tutmuş), zengin olanların zekât vermesini İslâm'ın şartlarından say­mıştır, îslâm dünyasında ortaya çıkan va­kıflar muhtaç olanlara yardım için çeşitli alanlarla ilgili olarak kurulan kurumlardır. Ayrıca İslâm dini, "iyilik ve takvada (ya­saklardan kaçınmada) yardtmlaşılmasını, günah işleme ve düşmanlık yapmada yar­dımlaş ılmaması gerektiğini" vurgula­mıştır.

Günümüz modern toplumlarında, birey-lerarası yardımlaşma gittikçe yerini devle­tin oluşturduğu ve muhtaç olanlara yapıla­cak yardımların organize edildiği "sosyal güvenlik" kurumlarına bırakmaktadır. Sağ­lık sigortası, işsizlik sigortası, huzur evleri gibi. Modern toplumun giderek karmaşık-laşan teknolojik örgütlenmesi içerisinde, bireyin giderek manevi açıdan yoksullaş­ması sonucunda yardımlaşma duygusu za­yıflamış, insanlar "yalnız kalabalıklar" ha­line dönüşmüşlerdir. Oysa İslâm, getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasî çerçeveyle bi­reyleri yalnızlıklarından kurtaracak ilâhi mesaja sahiptir ve günümüz İnsanının ihti­yacı olan bu 'müşfik' yaklaşımla modern­leşmenin zayıflatıcı etkisine karşın giderek güçlenmeye devam etmektedir.

Hüseyin PEKER