Muhtelif - 4. Sayfa
ZEKÂT
Zekâtın sözlük anlamı; temizlemek, büyütmek, çoğalmak ve bereketlenmektir. Malı çoğalttığı için zekâta bu ad verilmiştir. Dinî bir terim olarak İse şöyle tarif edebiliriz: "Belli bir malın belli bir kısmını belli yerlere vermektir." İslâm'ın beş şartından biri olan zekât, yukarıdaki tariften de anlaşılacağı üzere, belli bir miktarda mala sahip olan zengin m üs 1 umanların sorumlu bulundukları ilâhî bir emirdir. Bu miktar da nisap miktarı mal olup ileride açıklanacaktır. Zekâtın miktarı ise değişik ürünlere göre farklılık göstermektedir. Ticaret mallann-da 1/40, ziraî ürünlerde 1/10-1/20, madenlerle su ürünlerinde 1/5'tir. İslâm dini, sahibine gelir sağlayan tüm mallardan zekât vermeyi farz kılmış, böylece toplumda tam bir sosyal güvenlik ortamı meydana getirmiştir.
Zekât, İslâm'ın sosyal güvenlik alanında ortaya koyduğu çok önemli bir müsessese-dir. Zekât müessesesi, İslâm toplumunda yaşadığı halde gözetilmeye muhtaç olan tüm fertlerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek güce sahip bir müessesedir. Zekât müessesesi, korunmaya ve gözetilmeye muhtaç insanlara hitap etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumda yapılması gereken birçok hizmetlerin de yürütülebilmesine imkân sağlar. Zekât emri îslâm'ın ilk dönemlerinde bir müessese olarak yaşatılmış ve toplumdaki sosyal dengesizlikleri gidermiştir. Ancak, sonradan müessese hüviyeti bozularak fertlerin elinde, onların isteklerine bırakılmış bir İlâhî emir durumuna gelmiş, bu sebeple de kendisinden beklenen sonuçlar alınamamıştır. Bu bakımdan zekât denilince onu bir müessese olarak düşünmek gerekir.
İslâm'ın beş şartından biri olan zekât; dinî Ölçüler bakımından zengin sayılan her müslümana farzdır. Her sene zekâtını vermeyen kimse ile, gasp yolu ile haksız kazanç elde ederek malını çoğaltan kimse arasında herhangi bir fark yoktur. Toplumdaki sosyal dengesizliklerden kaynaklanan sorunların asıl sorumluları da zekât Ödemeyen kimseler olmaktadır. Allah Teâla bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Eğer tevbe edip namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirlerse, dinde kardeşleriniz olurlar." (Tevbe, 11) Başka bir âyette ise şöyle buyu-rulmaktadın "Eğer tevbe edip namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirlerse on lan n yollarını serbest bırakın." (Tevbe, 5) Yani zekâtlarını ödemeyenler, toplum içinde serbestçe dolaşma hakkına sahip değillerdir. Bu gibi kimseler, müslüman kardeşlik hakkını da elde edemezler. Zekât vermemek toplumsal dengeyi bozucu bir hareket olduğu için, İslâm'da bunun cezası çok ağır olarak nitelendirilmiştir, tslâm hak ve adalet ilkeleri üzerinde önemle durmuş, özellikle toplumda huzursuzluklara sebep olacak
olan davranışları şiddetle kötülemiştir. Zekâtını verip üzerindeki haklardan kurtulan kişi hem Allah larafmdan, hem de kullar tarafından sevilir. Zekâtını ve toplumun üzerindeki haklarını Ödemeyenler ise daima kötü bir iz bırakırlar, böyleleri insanlar tarafından sevilmezler. Bunlar Allah'ın rızasına erişemezler.
Zekâtın gerek ferde, gerekse topluma yönelik birçok hedefleri vardır. Ana noktalan ile bu hedefleri aşağıda özetleyeceğiz:
1- Zekâtın en önemli hedeflerinden biri, paranın stok edilmesini önlemektir. Zekât emri, kişileri stokçuluktan kurtarıp yatırım yapmaya sevk eder. Zekât, nakdî varlıklar dışındaki malların da bir yıl elde tutulmasını, böylece toplumda sıkıntıya meydan verilmesini etkin bir biçimde önleyici nitelik taşımaktadır. Gerek nakdî varlıklar, gerekse diğer mallar zekât emri sayesinde stok edilmekten kurtarılır. Parasını ve malını bir yıl elinde tutanların sene sonunda bu mallardan hazır alarak ihtiyaç sahiplerine vermelerini sağlar. Bu durum gösteriyor ki, islâm müslümanı ister istemez parasını çalıştırmaya, çalıştırdığı parayı şuurlu bir şekilde işletmeye ve kazanç sağlamaya itiyor. Bu Özelliği ile zekât emri, ekonomik hayatla büyük bir hareket meydana getirir, ölü yatırımları Önler, tslâm stokçuluğun şiddetle karşısına çıkmıştır. Bir âyette yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Altın ile gümüşü stok edip bunları AJ-lah yolunda harcamayan lan, acıklı bir azap ile müjdele. Bir gün stok edilen o paralar cehennem ateşi haline getirilerek, stokçulann Ön tarafları, arka tarallan ve yan tarafları bunlarla dağlanacak ve kendilerine: "İşte bunlar sizin sadece kendiniz için stok ettik-lerinizdir, stok ettiklerinizi tadın" denilecek." (Tevbe, 60)
islâm alimleri, bu âyette bahsedilen stoktan kasdedilen mananın, zekâtı ödenmeyen mallan kapsadığında ittifak halindedirler.
2- Zekât mallan bereketlendirir. Zekât, mallan büyütmede ve bereket sağlamada ağaçlann dallarını seyreltmeye, bahçelerindeki fideleri ayıklamaya benzer. Ayıklanan fideler nasıl daha gür yetişirse, dallan seyreklenen meyve ağaçlannın meyveleri nasıl daha gür ve sağlam yetişirse, zekâtı verilen mallar da daha gür ve daha kuvvetli olur, daha çok verim sağlar. Bu nokta, bir âyette şöyle ifade buyuruluyor: "Allah faize verilen mallan eksiltir, zekâtı verilen malları ise çoğaltır." (Bakara, 268) Zekât fakirlerin alım gücünü artırdığı için, daha çok alış-veriş yapılmasına da sebep olur, dolayısıyla üretim yapan mal sahiplerinin mallarının tüketimine de etki eder.
3- Zekât cimriliği yok ederek toplum fertlerini cömertliğe sevk eder. İslâm, zekâtı emretmekle, cimrilik duvanm mecburi olarak yıkmıştır. Zekât veren kişilerin aynı zamanda hayırlara koşan kişiler olduğunu görmemiz, bunun en kuvvetli delillerinden biridir. Yüce Rabbimiz, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyuruyor; "Nefsinin cimriliğinden korunanlar, kurtuluşa erenlerdir." (Teğabün, 16) Cimri insanlar toplumda daima güçlüklerle karşılaşırlar. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak bir âyette şöyle buyuruyor: "Cimri olup kendini Allah'tan müstağni sayan, bir de iyilikleri inkâr edenleri güçlüklere sevk edeceğiz." (Leyi, 8)
Cimrilerin kötü akıbeti konusunda Allah Tealâ şöyle buyuruyor: "Allah'ın hazinesinden kendilerine verdiği malı harcamada cimri davrananlar, bu davranışlarının kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler.
Cimrilik yaparak harcamadıklan o mallar Kıyamet gününde boyunlarına halka yapılacaktır." (Al-i Imran, 180)
4- Zekât insanı iyilikseverliğe götürür. Bir kimsenin iyiliksever olması için, en çok sevdiği malından fedakârlıkta bulunması gerekir. Bir kimsenin değer vermediği bir malını vermesi aslında İyilikseverlik değildir. Asıl iyilikseverlik, kişinin en çok sevdiği malından harcamada bulunmasıdır. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Sevdiklerinizden harcamada bulunmadıkça iyilikseverlik mertebesine ulaşamazsınız. Neyi harcarsanız, Allah Tealâ onu biliyor." (Al-i Imran, 92)
5- Zekât verenler ilah! bir teminat altındadır. Bununla ilgili olarak Allah Tealâ şöyle buyuruyor: "îman edip iyi işler yapanlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler için Allah katında lâyık oldukları mükâfat vardır. Onlar için ne korku vardır, ne de bir üzüntü." (Bakara, 276)
6- Zekât kulu Allah'a yaklaştırarak itaatkâr kılar. Ruh yapısını güçlendiren ibadetler Allah'a yaklaşmanın sebeplerinin bir bölümünü teşkil eder. Allah'a esas yaklaşma malî ibadetlerle, toplumun maddî yapısını güçlendiren sosyal güvenlik emirlerini yerine getirmekle mümkündür. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor "İyilik ve takva, sadece yüzünüzü doğu ve batı yönlerine çevirmekle olmaz. Esas takva Allah'a ve Ahiret gününe inanan, meleklere, kitaplara inanan ve sevdiği malını akrabaya, fakirlere, yolculara (darda kalıp) isteyenlere, kölelere verenlerin; namazlarını kılan, zekâtlarım veren, sözleşince sözünde duran, sıkıntılı anlarında, zorda ve darda kalınca, savaş esnasında sabredenlerin yaptık-lan işlerdir. İşte gerçekten doğru kimseler bunlardır. Allah'tan sakınan takva sahipleri de bunlardır." (Bakara, 177)
7- Zekât mallan temizler. Dolayısıyla toplumu da temizler. Zekât malı manevî kirlerden temizler. Bu sebeple zekât ne alan kişi için bir kirlenmeye sebeptir, ne de toplumun kirlenmesine sebeptir. Zekâtın kiri malın içindedir. Eğer zekâtı verilirse o mal yıkanmış hale getirilmiş olur. Zekâtı alan kişi bundan zarar görmez. Zekât vermekle malın sahibi kirlerden temizlenmiş olur. Bu kirler de, çekememe, kıskançlık, düşmanlık gibi manevî kirlerdir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.) şöyle buyuruyor: "Bu sadakalar insanların kirlerinden başka bir şey değildir." (Müslim, K. Zekât: 168) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmak-tadır: "Allah Tealâ zekâtı, ancak geride kalan mallan temizlemek için farz kılmıştır." (Ebu Dâvud, K. Zekât'32)
8- Zekât mallan koruma altına alır. Hz. Peygamber (s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Mallannızı zekât vererek koruma altına alınız, hastalarınızı sadaka vererek tedavi ediniz. Dalgalar halinde inen belâları Allah'a dua ve yakanşta bulunarak geri çeviriniz." (Terğîb: 1/520)
9- Zekât toplumda bir orta sınıfın oluşmasını sağlar. Bir müessese olarak düşündüğümüz takdirde, her sene zekât bütçesinde toplanan büyük miktardaki para ve aynî mallar, kısa zamanda ihtiyaç sahiplerine ve gerekli hizmetlere harcanırsa, her yıl fakir ve muhtaçların sayısında azalma olur. Her sene zenginlerin sayısında artış meydana gelir. Böylece her yıl toplumda büyük bir rahatlama kaydedilir. Sadece öncelikli şartlar oluştuğunda Türkiye için her yıl toplanması gerekli zekât, öşür ve humus miktarlarının bütçenin en az yansı kadar olacağını
düşünürsek, orta sınıfın çoğalmasındaki süratin derecesini daha kolay ölçebiliriz. Zekât müessesesi sayesinde toplum çok kısa zamanda fakirlik probleminden kurtulur.
Zekâtın Hükmü
Zekât'm hükmü farz olup Kitap, Sünnet ve Icma-i Ümmetle sabittir. Kur'an-ı Ke-rim'in 34 yerinde zekât emri vardır. Zekâun farz oluşu, altı yerde aynı ifade ile tekrarlanan şu ayet-i kerime ile sabittir: "Namazı kılın, zekâtı verin." (Bakara, 34,83)
Zekâtın farz oluşunun delillerinden biri de, zekâtın bizzat Hz. Peygamber (s.) tarafından alınıp gerekli yerlere dağıtılmasını emreden şu ayet-i kerimedir: "Müminlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarını tezkiye etmiş olasın. Onlara dua et. Zira senin duan müminler için bir huzur vesilesidir." (Tevbe, 103)
Hz. Peygamber (s.) de, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor "İslâm, Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muham-med'in Allah'ın kulu ve elçisi bulunduğuna şahitlik etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Hacca gitmen, Ramazan'da oruç tut-mandtr." (Buharı, K. Zekât)
İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (s.) Muazb.Ce-bel'i Yemen'e vali gönderirken kendisine şu emri vermiştir: "Yemen halkım Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına ve benim Allah'ın elçisi olduğuma şahitlik etmeye davet et. Bu hususta sana itaat ederlerse, onları günde beş vakit namaz kılmaya davet et Bu hususta da sana itaat ederlerse Allah'ın kendilerine mallarından zekât vermeyi farz kıldığını bildir. Zekât zenginlerden alınıp fakirlere verilir." (Müslim, 11/675)
Zekâtın farz olmasının şartlan şunlardır;
1-Nisap miktan mala sahip olmak: Nisap miktarı mal, dinî bakımdan zengin sayılacak kadar mal demektir. Bu miktar Hz. Peygamber (s.) dönemindeki ekonomik şanlara uygun olarak şu şekilde sınırlandırılmıştır: Ticarî mallar, para, hayvancılık, ziraat ve madencilik.
Para ile ticarî mallarda zenginlik için ölçü, o günün parası olan dinar ve dirhemler cinsinden iki türlü tayin edilmişti. Altın para olan dinarlardan yirmi adet, gümüş para olan dirhemlerden 200 adet. Yani o günün ekonomik şartlarında senelik zarurî İhtiyaçları dışında bir kimsenin 200 dirhem parası, yahut 20 dinar altın parası, yahut bunlar değerinde ticarî malı bulunan müslüman zengin sayılmaktaydı. Günümüzde TL. cinsinden zekât nisabının hesaplanması için, o günkü dinar ve dirhemlerin hakikî satın alma gücünün hesap edilmesi ve ona göre bir Ölçü belirlenmesi gerekir.
Hayvancılık alanında: Develerden zengin sayılmanın asgarî ölçüsü beş deve, sığırlardan en az iki yaşını doldurmuş 30 sığır, koyunlardan en az bir yaşına girmiş kırk koyundur. Bu sayılan hayvanların herbirin-den en az bu kadar mala sahip olan kişiler dinî bakımdan zengin olup bunların zekât vermeleri gerekir. Beş deveden bir koyun, 30 sığırdan bir dana, kırk koyundan bir koyun zekât vermek gerekir.
Ziraî ürünlerde zenginlik ölçüsü, bir tondur. İster sebze ve meyve olsun, ister tarım ürünleri olsun, ister dayanıklı ister dayanıksız olsun, topraktan elde edilen tüm ürünlerden 1/10 nispetinde zekât Ödemek gerekir. Buna öşür denmektedir. Alimler arasında teferruatta farklı görüşler varsa da tercih edilen görüş budur. Ziraaüe ilgili tüm masraflarla, kişinin geçim masrafları hesap edilip çıkarıldıktan sonra hasat sonunda elinde eğer bir ton ürün varsa, bunun 1/10'u olan 100 kilosunu anında fukaraya, yahut gerekli yerlere zekât olarak ödemesi gerekir.
2- Elde bulunan mal senelik zarurî harcamalardan artmış bulunmak. Mal eğer kişinin senelik zarurî harcamalarından artma-mışsa, bu mal yok hükmünde olduğu için, sahibine zekât ve öşür gerekmez. Senelik zarurî harcamalar şunlardır: Kişinin içinde barınacağı ev, ev eşyası, bir yıllık yiyecek, bir yıllık giyecek masrafları, (Bu masraflar kişinin hem kendisi için, hem de aile fertleri için sözkonusudur.), çocukların tahsil masrafları, hastalık ve ilâç masrafları, seyahat masrafları, ilim adamının kitapları için yaptığı tüm harcamalar, binek. Bu bineğin yerini günümüzde çoğunlukla özel otomobil almıştır. Ancak zarurî olan ihtiyaç normal bir otomobildir. Eğer otomobil lüks ise o takdirde bunun da zekâtının hesap edilip ödenmesi gerekir. Çünkü şeriat zarurî harcamaları zekâttan muaf tutmuş, fakat lüks harcamaları zekâttan muaf tutmamıştır. Lüks bir otomobil ile lüks bir daire ve ev zarurî ihtiyaç değildir.
3- Mal üzerinden bir yıllık zaman suresi geçmiş bulunmak. Dinî yönden kişinin zengin sayılabilmesi için, nisap miktan mal eline geçtiği andan itibaren bir yıl hiç eksilmeden elinde kalmış bulunması şarttır. Şayet böyle bir mal eğer elde bir yıl kalmamışsa, örnek olarak 11 ay 29 gün elinde kalmış da son gün elden çıkmışsa, bu maldan ötürü zekât vermek gerekmez.
4- Mal büyümeye müsait olmak. Zekâtta büyüme ve çoğalma şartı vardır.
Büyümeye ve çoğalmaya müsait olmayan mallardan zekât vermek gerekmez. Büyüme ve çoğalma da iki türlü olur Biri ticaret yolu ile çoğalma, diğeri üreme yolu ile çoğalmadır. Büyümeye ve üremeye müsait olmayan tezgah, işyeri, dükkan, mesken, traktör, biçer-döver ve benzeri zarurî ihtiyaçlar ise zekâta tabi değildir. Çünkü bunlar çoğalmaya müsait değildir. Bunun gibi binek hayvanlarından da zekât vermek gerekmez.
5- Mala el konulmuş olmamak. Nisap miktarı malın zekâta tabi olması için, haciz ve benzeri yollarla bu mala el konulmuş olmaması gerekir. Bir kimsenin kendisini zengin edecek kadar malı bulunduğu halde, bu mala haciz konulmuş, yahut devlet tarafından el konulmuş, yahut bir zalim kişi tarafından gasbedilmişse, tasarruf yetkisi elinde bulunmadığı için, bu kişi zekât vermek zorunda değildir.
6- Mal, kişinin mülkiyet ve tasarrufunda bulunmalıdır. Mülkiyet hakkı kişinin elinde bulunmayan mallardan ötürü zekât vermek gerekmez. Bunun örneği, devletin mülkiyet hakkını alması, yahut başka bir devletin emri altındaki bir malın tasarruf yetkisinin elinden alınmış bulunması gibi durumlardır.
7- Mal temel ihtiyaçlardan artmış bulunmak. Temel ve zarurî ihtiyaçlar ise yukarıda açıklanmıştır. Ancak zarurî ihtiyaçları karşılayabilen mallardan ötürü zekât vermek gerekmez.
8- Borçlu bulunmamak. Malı bulunan, fakat buna karşılık borcu bulunan kimseye zekât vermek farz değildir. Ancak, borcu düşüldükten sonra elde zengin edecek kadar mal kalırsa o takdirde zekât vermek farz olur.
9- Harcama ehliyetine sahip bulunmak. Harcama yetkisine sahip bulunmayan çocuk, deli ve mahcur kimselerin zekât vermeleri gerekmez. Böyle kimselerin çeşitli yollarla sahip oldukları mallarının zekâtını onlar adına veli veya vasileri öder.
10- Hür ve müslüman olmak. Müslüman olmayanlara zekât vermek farz değildir. İslâm devletinin sınırları içinde yaşayan gayr-i m üs! i inlerin mallarından zekât değil cizye ve haraç alınmaktadır. Bunların miktarı ise zekâtın miktarından daha fazladır. Artırılıp eksiltilebilir. Köleler de zekât vermekle sorumlu değillerdir. Çünkü kölenin kendisi başkasının mülküdür. Eline geçirdiği mallar da başkasınındır. Dolayısıyla kendileri için zekât sorumluluğu yoktur.
Zekâtın Verileceği Yerler
Zekâtın verileceği yerler sekiz sınıf olup Tevbe suresinin 60. ayetinde açıklanan şu yerlerdir:
1- Fakirler Fakirler sınıfından kimlerin kasdedildiği konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bunların zekât ve-remiyecek ölçüde mala sahip olan ve zekât alabilen kimseler olduğunu söyleyebiliriz.
2- Miskinler Bu sınıfın belirlenmesi konusunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. Yirmi dört saatlik yiyeceği bulunmayanlar, yahut Kitap ehli gayri müslimlerin fakir ve muhtaçları olduğunu söyleyenler de vardır.
3- Zekât işlerinde çalışanlar: İslâm'ın ilk dönemlerinde zekât müessese olarak vardı. Bu müessesenin birçok görevlileri, çalışanları, amir ve memurları vardır. Zekât müessesesinin tam olarak işleyebilmesi için, İslâm bu müessesede çalışanlara, toplanan zekâtlardan belli bir hisse ayırmıştır. Bu çalışanların fakir olması şartı yoktur. Zengin de olsalar, çalışmalarının karşılığı olarak kendilerine, toplanan zekâtlardan belli bir miktarda maaş verilmesi öngörülmektedir. Bu maaşın miktarı konusunda farklı görüşler olmakla beraber, geçimi rahatlıkla sağlayacak ve zekât mallarında gözü kalmayacak şekilde ayarlanması gerektiği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Böylece İslâm'ın çok önemli bir sosyal güvenlik müessesesinin ayakta durması sağlanmıştır.
4- Müellefe-i Kulûb: Bunlar İslâm'a karşı yumuşatılmak, zararsız hale getirilmek, yahut İslâm'da sebat ettirilmek istenen kimselerdir. Hz. Peygamber (s.) hayatta bulunduğu sürece, bu türden bazı kimselere zekât fonundan hisse ayırarak onları İslâm devletine kazandırmış, yahut İslâm'a ve zayıf m üsl umanlara karşı zararlarını önlemiştir. Daha sonra Hz. Ebu Bekir döneminde, Hz. Ömer'in girişimi ile müellefe-i kûlûba zekât verilmesinden vaz geçilmiş, bunun için İslâm'ın kuvvetlenmiş olduğu gerekçe olarak gösterilmiştir. İslâm'ın ve m üsl Limanların zayıf düştüğü dönem ve bölgelerde ise bu sınıfın yeniden ihyası gerekir.
5- Köleler Bugün İslâm dünyasında hukukî köle bulunmamaktadır.
6- Borçlular: Bunlar fakir ve miskinler sınıfından ayrı olup Özellikle Allah yolundaki hizmetler için borçlanan kimselerdir. Toplumda ortaya çıkan anlaşmazlıktan gidermek, diyet tazminatı gibi ağır para cezasına çarptırılan kimselere yardım etmek için, zengin olduğu halde borçlanan kimselerdir. Böyle kimselere borçları kadar zekâttan yardım yapılabilir. Borçlular sınıfı, genel çerçevede Allah'a itaat yolunda borçlanan kimseleri kapsamakla beraber,
geçimi İçin borçlanan kimseleri de içine alır.
7- Allah Yolundaki Hizmetler Zekâtın verileceği yerlerin en önemlisi ve sürekli olanı Allah yolundaki hizmetler sınıfıdır. Çünkü zekât müessesinden yardım alarak fakirler ve miskinler sınıfı ortadan kalkabilir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz döneminde böyle olmuş, toplumda zekât verilecek bir fakir kişi kalmamış, zekâtlar bu gibi Allah yolundaki hizmetlere harcanmaya başlanmıştır. Fakir ve miskinler sınıfının tamamen ortadan kalktığı zamanlarda toplanan zekâtlar sürekli olarak Allah yolundaki hizmetlere harcanmak suretiyle zekât emrinin fonksiyonu ebedi olarak devam eder. Allah yolundaki hizmetleri kısaca zikretmekte yarar görmekteyiz:
a) Allah yolunda t'lâ-i Kelimetullah için savaşacakların silah, teçhizat ve mühimmatını sağlamak, böylece İslâm ordusunun güçlenmesini sağlamak, Bulgaristan, Rusya, Afganistan, Filistin ve benzeri İslâm dünyasında ezilen milletlerin müstemleke-ci zalim düşmanlarına karşı güçlenmelerini sağlamak için zekât fonundan Allah yolunda harcama yapılabilir. Bu gibi harcamalara her asırda ihtiyaç vardır. Zekât müessesesinden yapılan en önemli harcamalardan biri de bu gibi harcamalardır.
b) İslâm kültürünün yayılması için harcamalarda bulunmak. Kültür savaşı cephelerdeki savaşlar kadar önemlidir. Küfür, şirk, zulüm ve hertürlü kötülük cehaletten kaynaklanmaktadır. İslâm medeniyeti, İslâm kültürü ile dünyaya yayılmıştır. Her asırda İslâm'ın değerlerinden yararlanabilmek için, İslâm kültürünü çok iyi araştırmak ve topluma yaymak gerekir. Bunun için resmî ve Özel ilmî müesseselere, kiilüphanelere, matbaalara, çağın getirdiği teknik araçlara şiddetle ihtiyaç vardır. Bununla beraber, islâm kültürünü ortaya çıkaracak ve her asırda yaşayan müslümanlann anlayacağı şekilde anlatmak için ilim adamlarına ihtiyaç vardır.
8- Zekâtın verileceği yerlerin sekizincisi ve sonuncusu yolculardır. Yolculuk esnasında beklenmedik bir durum ile karşılaşıp parasız kalan, yahut sığınacak bir yer bulamayan müslümanlara zekâttan karşılıksız yardım yapılabilir. Bu gibi kimseler memleketlerinde zengin de olsalar, garip oldukları için, ihtiyaç durumunda zekât fonundan karşılıksız yardım alabilirler. İslâm seyahati lüks saymamış, bilâkis çeşitli ayetlerde müslümanlann yeryüzünü dolaşmaları ve gördükleri tarihî eserlerden ibret almaları, böylece görgü-bilgilerini anırmaları tavsiye edilmiştir. Seyahatin müsl umanlar açısından önemli bir faydası da İslâm kültürünün yayılmasını sağlamaktır. Çünkü müs-lüman gittiği yere kültürünü de götürecektir. Dolayısıyla islâm'ın tanınması ve bilinmesine katkıda bulunmuş olacaktır, İşte bu ve benzeri sebeplerle tslâm, kurduğu zekât müessesesinden zengin de olsalar yolcuların yararlanmasını mubah kılmıştır.
Zekâtlar, yolcular ve savaşanlar dışında zengin olan kimselere verilemez. Bunun gibi Allah yolunda olmayan, Allah'a inanmayan kişi ve kuruluşlara verilemez. Zekât paralan ile Allah'a karşı günah işleyen kişilere de zekât verilemez. Bir kimse oğluna, babasına, dedesine, torununa zekât veremez.
Y. Vehbi YAVUZ
İslami Okul Okulların En Önemlisi