Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 3. Sayfa - Osmanlica

C  Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının kısaltılmış hali.
CÂ  f. Yer. Mekân. Mevki.
CÂ-Yİ BEHİŞTÎ  Cennet gibi yer. 
CÂ-Yİ İŞTİBAH  Tereddüt edilecek nokta.
CÂ-Yİ MÜLAHAZA  Düşünülecek nokta. Mülahaza edilecek mes'ele. 
CÂ-Yİ PENAH  Sığınılacak yer.
CÂ-Yİ RAHAT  Rahat edilecek yer.
CA'AB  Bileyci.
CAADET  Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile adı.
CAADET  Kıvırcıklık.
CA'AM  Tama' etmek.
CAAR  Sırtlan.
CA'B  Kazmak. * Atmak.
CABE  Bir cevap.
CA'BE  Ok torbası, sadak. 
CABECA  f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
CA'BER(E)  (C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse.
CABET  Cevap vermek.
CÂBİ  (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
CÂBİR  Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz. * Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı. * Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ  Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CABİYE  (C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında bir şehir adı.
CABLUS  f. Dalkavukluk, yaltaklanma. * Dalkavukluk eden, yaltaklanan. 
CABLUSÎ  f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık.
CA'CA'  (C.: Ceâci) Taşsız yer. * Zindan.
CA'CAA  Değirmen sesi. * İsteklerde zorluk vermek. * Devenin çökermesi. * Çökmüş deveyi kaldırmak.
CA'CERE  (C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.
CADD  (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D : Kıvırcık saç, şa're.
CADDE  Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
CADDE-İ KÜBRA  Büyük cadde. * Mc: En selâmetli yol. Kur'an yolu. Sahabe ve Peygamber vârisi olan büyük zatların, müçtehidlerin yolu.
CADI  Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.
CADİ  f. Safran.
CADİ  (C. Cüdât) Sâil, dilenci.
CADİB(E)  Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
CADİL  Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
CADİS(E)  Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
CADU  f. Büyücü, cadı. * Hortlak, gulyabani. * Acuze, çirkin kocakarı. * Çok güzel söz.
CADU-FENN  f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-GER  f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-SUHEN  f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F : Atmak, yere vurmak.
CAFCAF  f. Ahlâksız, iffetsiz kadın.CA'FER : Küçük akarsu, çay.CA'FERÎ : Şiilerden İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlı olduklarını iddia edenler.Bütün mânâsıyla İslâmiyet'e bağlı olup şeriatın emirlerine göre amel eden ve Âl-i Beyt'in büyük bir dinî şahsiyeti olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlılık iddiasının doğru olması için, o zat gibi olmağa ve Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sünnetlerini yaşamağa gayret göstermek lâzımdır.
CA'FER-İ SÂDIK  (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CAFÎ  Cefa eden, eziyet veren.
CAFİL  Yürürken çabuk olan kimse.
CAFÛN  Karpuz.
CAGER  f. Kuş kursağı.
CAH  (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
HUBB-U CAH  Makam ve mansıb sevgisi.
CAHAN  Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
CAHAR  Kuyunun içinin geniş olması.
CAHB  (C.: Echibe) Ebücehil karpuzu. * Korkudan dolayı kederli olmak.
CAHCAH  (C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi.
CAHCAHA  Gönlünde olan sırrını gizlemek. * Çağırmak. * Su sesi.
CAHD  Bile bile inkâr etme.
CAHD-I MUTLAK, CAHD-I MÜSTAĞRAK  Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin başına (Lem; $ ) ve (Len $) getirilerek olur.
CAHDEL  Semiz.
CAHDEM  (C.: Cehâdim) Ekin tarlası.
CAHDER  Kısa boylu.
CAHF  Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak.
CAHF  Övünme, fahr. * şeref.
CAHFEL  Dudakları kalın olan kimse. * Asker. * Zenginlik.
CAHFELE  (C.: Cehâfil) At dudağı.
CAHH  Ayakları uzun, yeşil çekirge.* Adamın beli bükülüp eğilmek.
CÂHIZ  Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam.
CAHÎ  (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.
CAHİD  Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden.
CAHİD  Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen.
CAHİF  Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi.
CAHİF  Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak. * Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker.
CAHİL  Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.) 
CAHİL-İ ANÛD  İnatçı cahil.
CAHİLANE  f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CAHİLE  (C.: Cevâhil) Değirmen çarkı.
CAHİLİYYET  Cahilliğe âit. * İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik" gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor. Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendilerine yeni putlar dikiyor ve kendi yaptıkları bu putlara kendileri tapıyor. (Bak: Yobaz.)
CAHİM  Çok sıcak yer.
CAHİM  Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem'in bir tabakası.
CAHİMÎ  Cehennem gibi.
CAHİYEN  Aşikâr olarak, alenen.
CAHİZ  Cesur, cesaretli, yiğit.
CAHL  Çekirge gibi bir büyük arı. * Büyük kırba. * Ters yuvarlayan bir böcek.
CAHMA'  Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.
CAHME  Nazar değdiren göz. * Kat kat ve şiddetli yanan ateş.
CAHMERİŞ  (C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası.
CAHRE  Şiddet ve kıtlık yılı. * Yemek.
CAHREME  Darlık. * Kötü ahlâk.
CAHSUK  f. Orak.
CAHŞ  (C.: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası. * Kolan eşeğinin erkeği.
CAHŞE  Eşek sıpasının dişisi. * Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip.
CAHÛD  (Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü kabul etmeyen. * Yahudi.
CAHÛF  Mağrur, kibirli, kendini beğenmiş.
CAHZEM  Gözleri büyük olan kimse.
CAİBE  (C.: Cevâib) Halkın ağzında gezen haber.
CAİL  Yapan, bir şey veren, kılan. * Yaratıcı. (Bak: Ca'l)
CAİL  Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden.
CAİR  Mâni, engel. * Eğri. * Çok, kesîr. * Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.
CAİZ  Mümkün, olur, olabilir. * Fık: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.
CAİZE  (Cevaz. dan) (C.: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği. * Hediye, armağan, bahşiş. * Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve bahşişler. 
CAKA  (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çekiyorlar.
CAL'  (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan. 
CÂL  Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı.
CA'L  Yaratmak, halk. * Almak. * İş işlemek. Yapmak. * Bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır:1- Tafak ve ahz (inşâ ve ikbal) mânasına; bir işi işlemeğe müteveccih olup başlamak ve işler olmak.2- Halketmek, yaratmak.3- Kavl ve irsal.4- Tehiyye ve tesviye (tanzim ve düzeltme).5- Takdir.6- Tebdil.7- Bir şeyi bir şeye dâhil etmek.8- Bir şeyi kalbe ilka ve İlhâm eylemek.9- İtikat.10- Tesmiye.11- Bir şeyi diğer bir şeyden icad ve tekvin.12- Bir şeyi bir sıfat ve hâletten diğer bir sıfat ve hâlete döndürmek, kılmak, tasyir.13- Bir nesne üzerine hükmeylemek gerek hak ve gerek bâtıl olsun - vaz'eylemek bir hususu bir kimse ile bir vecih üzere şartlaşmak ve azv ve nisbet eylemek ve hükm-ü şer'i. (L.R.)
CAL(İ)  f. Tuzak, ağ. * Misvak ağacı.
CA'LE  (C.: Cüul) Küçük hurma ağacı.
CALE  f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal.
CA'LÎ  Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.
CALİ'  Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam.
CALİB  Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
CÂLİB-İ DİKKAT  Dikkat çeken.
CÂLİB-İ MERHAMET  Merhamet çeken.
CALİF  Deri soyan, kabuk soyan.
CALİFE  Deri ile eti birlikte koparan yara.
CALİNOS  (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.
CALİS  (C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.
CA'LİYYAT  Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller.
CA'LİYYET  Yapmacık (olmak.)
CALİZ  f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası.
CALÛT  (Bak: Yûşâ A.S.)
CAM  f. Cam, şişe, bardak, sırça.
CAM-I GEVHERÎ  Billur kadeh. 
CAM-I MEMLÛ  Dolu kadeh.
CAM-I SEHER  Güneş, şems. 
CAM-I SİM  Sevgilinin çenesi.
CAM-I TEHÎ  Boş kadeh.
CAM-I ZERRİN  f. Altın kadeh. * Tas: Allah âşıkının kalbi. * Bir kasaba adı. * Bir şarab adı.
CA'MA  Yaşlı deve.
CAME  f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas.
CAME-İ FENA  Kefen.
CAME-İ HASSA  Tar: Osmanlı padişahlarının verdikleri elbiselik kumaşlar.
CAME-İ HAYAT  Hayat elbisesi, ömür. 
CAME-İ ÎDÎ  Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise. * Bayram elbisesi.
CAME-İ NEVRUZÎ  Rengârenk elbise. * Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler.
CAMEDAR  f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer.
CAME-DUZ  Terzi, elbise diken.
CAME-GÎ  f. Hâdim ve hizmetçilere verilen ücret ve elbise parası. * Tüfek fitili. * Elbiselik kumaş.* Hizmetkâr, hademe, hâdim.
CAMEHAB  f. Yatak.
CAMEKÂN  f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
CAMEŞUY  (C.: Câmeşuyân) f. Çamaşırcı, çamaşır yıkayan.
CAMGER  f. Cam yapan sanatkâr, camcı ustası.
CAMGÛL  f. Külhanbeyi.
CAMHANE  f. Cam fabrikası.
CAMÎ  (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.
CAMİ  İslâm mâbedi. İbadet yeri olan bina. * Cem'edici, toplayıcı, içine alan. * Cem'etmiş, toplamış bulunan, hâvi ve muhit olan. * Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm bütün evvel ve âhir güzel isim ve ahlâkı kendisinde cem'ettiğinden dolayı ona verilen bir isimdir. * Ehl-i Hadis ıstılahınca da; Buhâri Hadis kitabları gibi, babların sekizini birden cem' eden büyük hadis kitablarına da Câmi denir veya Sünen ismi verilir.
CAMİ-İ EMEVÎ  şam şehrinde büyük bir câmidir.
CAMİ-İ KEBİR  Büyük cami.
CAMİ-İ KUR'AN  Kur'an-ı Kerim'i toplayan mânâsında olup, Halife Hz. Osman (R.A.) kasdedilir.
CAMİ-ÜL MEHASİN  Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan.
CAMİA  Topluluk. Birlik. Kütle. * Dâr-ül fünûn.
CAMİD  (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
CAMİH  Başı sert hayvan.
CAMİİYYET  Câmi'lik, toplayıcılık. * Çok şeylerle alâkalılık. * Pek ziyâde mânâları ve şeyleri hâvi olmak.(Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnâ'yı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir; âdetâ kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasılki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de en küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlikıdır. L.)
CAMİL  Çobanla olan deve sürüsü.
CAMİS  Cansız, camid. * Letâfeti gitmiş olan elbise.
CAMİT  Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.
CAMİ-ÜL EZHER  Mısır'daki en büyük üniversitenin adı.
CAMİ-ÜL HURUF  Kitap te'lif eden, müellif, yazar.
CAMİ-ÜL KELİM  Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz.
CA'MUS  (C.: Ceâmis) Pis, necis.
CAMUS  Su sığırı. Manda. Kömüş.
CAN  f. Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerinin vazifesi bu olaylar arasındaki ilişkinin değişmeyen tarafını bulmaktır. Bunun ötesinde ilmin söyleyeceği bir sözü yoktur. Buna rağmen bazı kendini bilmez cahiller, ilim adını kötüye kullanarak ilmin sustuğu yerde kendileri konuşuyor ve hayat ve ruhu madde ile açıklamaya kalkışıyorlar. Oysa maddenin de ne olduğunu biliyor değildirler. Biz müslümanlar madde gibi hayat ve ruhun da Allah'ın kudretinin eserleri olduğunu biliyor, birini diğerinin yerine koymuyoruz. Allah görünen ve görünmeyen âlemler yaratmıştır. Onun kudretinin ve yaratmasının sınırı yoktur. Madde, yarattıklarının sadece bir çeşitidir. Varlığı maddeden ibaret sanmak aklı gözüne inmiş olan akılsızların batıl bir inancıdır. * Mc: Sevgili, dost.
CANA  f. Ey sevgili! Ey can!
CAN-AFERİN  f. Yaratıcı.
CANAN  f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar.
CANAVAR  f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
CAN-AVER  Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar. * Domuz, canavar, hınzır. * Zararlı hayvan.
CAN-AZAR  f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren.
CAN-BAHŞ  f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah.
CANBAZ  (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. * Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan. * Eskiden atlı fedai asker.
CANBELEB  Ölecek halde, canı dudakta. 
CANDADE  f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
CANDANE  f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin.
CANDAR  f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık.
CANE  f. Silah.
CAN-EFŞAN  f. Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden.
CAN-FERSA  f. Can dayanamıyacak derecede.
CANFEZA  Gönüle ferahlık veren, can artıran. * Ayın 23. gününe verilen ad.CAN-GÂH $_ : f. Can evi. * Can azaltıcı.
CAN-GEZA  f. Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü.
CAN-GÎR  f. Can sıkıcı, ruh sıkıcı.
CAN-GÜZAR  f. Cana dokunan, candan geçer olan.
CANHIRAŞ  f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren.
CANİ  Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, iradesini, rahmetini ilân edip dururlarken inkârcılar bunları tesadüfün, maddenin, tabiatın ve sebeplerin eseri sayıyor ve mânasız, gayesiz şeylermiş gibi göstererek onları mânen öldürüyor, sayısız cinayetler işliyorlar. Demek ki inkârcıların bu cinayetlerinin hesabını verecekleri bir mahkeme var ve olacaktır. (Bak: Ceza)
CANÎ  f. Candan sevilen.
CANİB  f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf.
CANİBEYN  İki taraf, iki cânib, iki yan.
CANİH(A)  (Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen.
CANİHA  Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği.
CANİŞİN  Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil.
CANKURTARAN  t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
CANN  Ateşten mahlûk cinlerin babası olan. * Bir beyaz yılan cinsi. * Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler. (Bak: Cinn)
CAN-NİSAR  f. Canını harcayan, canını fedâ eden.
CANPERVER  f. Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen. 
CANRÜBA  f. Gönül alan, gönül kapan dilber.
CANSİPER  (Cansupâr): f. Canını feda eden. 
CANSİPERANE  f. Canını feda edercesine.
CAN-SİTAN  f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel.
CANSUZ  f. Can yakıcı, yürek tutuşturan.
CANŞİKÂF  f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
CANŞİKÂR  f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
CAN-ŞİKEN  f. Azrâil (A.S.) 
CAR  Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.
CA'R  Yırtıcı kuşların pisliği.
CÂR  Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf. (Bak: Çarşaf)
CÂR  Çeken, sürükleyen. * Komşu. * Medet eden, yardımcı. * Müşteri.
CÂR-I ZİL KURBÂ  Yakın komşu.
CÂR-ÜL CÜNÜB  Yabancı kimse. Akrabadan olmayan.
CARİ  Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
CARİF  Yıkıp harap etmek.
CARİH  Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan.
CARİHA  (Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.
CARİM  Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan. * Kesen. * Hurma toplayan.
CARİN  Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu.
CARİS  Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
CARİYE  Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi. * Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.
CARR  Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer.
CARRE  Komşu kadını. * Yularından çekilen deve.
CARŞEB  f. Çarşaf, cilbab.
CARÛ(B)  f. Süpürge.
CÂRÛB-ZEN  f. Süpürücü, çöpçü.
CARUD  Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.
CARÛR  Sel arkı.
CARÛRE  Kapı ökçesinin yeri.
CA'S  Pis, necis.
CASELİK  Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik.
CASİM  Şam diyarında bir köyün adı.
CASİR  (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
CASİYE  Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını.
CÂSİYE SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.
CASLİK  (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi. * Çokluk, kesret.
CASS  Alçı taşı. * Kireç.
CASSAS  Sıvacı, kireççi. 
CAST  f. Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer.
CASÛM  Korkulu rü'ya, kâbus.
CASUS  (C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.
CA'SÛS  (C.: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu.
CASUS  Karpuz.
CAŞİRİYYE  Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
CAUB  Kısa adam.
CA'V  Deve ve koyun tersini toplamak.
CAVERS  Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı.
CÂVİD  (Câvidân, câvidâne, câvidânî) f. Sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut.
CÂVİDÂNE  f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik.
CÂY  f. Yer, makam, mevki.
CÂY-I DİKKAT  Dikkat edilecek nokta. Dikkat edilecek yer veya şey.
CÂY-I HAYRET  Hayret edilecek yer veya şey.
CÂY-I KARAR  Dinlenme, durma yeri.
CÂY-I MÜLÂHAZA  Düşünülecek nokta, düşünülecek yer.
CAY-BAŞ  f. İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken.
CAY-GÂH  f. Mevki, makam, rütbe. * Yer, mekân.
CAY-GİR  f. Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş.
CAYİ'  (C.: Ciya') Aç, acıkmış; aç olan.
CAYİD  Cömert, sahi.
CAYÎFE  Karın içine geçmiş olan yara.
CAYİHA  Şiddet. * Kıtlık. * Yemişe gelen âfet.
CAYİR  Cevir ve cefâ eden. Eziyet veren.
CAYMAK  t. Vazgeçmek. Sözünden dönmek.
CAY-MEND  f. Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan.
CAY-NİŞİN  f. Yer tutan. Birinin yerine geçen.
CA'Z  Yoğun, kalın nesne.
CA'ZERÎ  Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.
CAZGIR  Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.
CAZİ  Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi.
CAZİ'  Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.
CAZİB  Çekici, cazibeli. * Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.
CAZİBE  Çekme kuvveti. * Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal.(Hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir kanun-u Rabbanidir. Mek.)
CAZİBEDAR  f. Çekici, câzibeli.
CAZİBE KANUNU  Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.
CAZİM  Kat'i karar veren. * Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)
CAZİYE  Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.
CAZÛ  f. Cadı. Büyücü, sihirbaz.
CAZZ  Semiz,iri gövdeli adam.
CE'B  Kesbetmek, elde etmek, kazanmak. * Yaban eşeğinin büyüğü. * Kırmızı toprak boya. * Göbek.
CEB'  (C.: Cebeât) Kızıl mantar.* (C.: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
CEBABİRE  Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler.
CEBAE  Üstünde birşey düzeltilen ağaç.
CEBAN  Korkak, ürkek.
CEBANET  Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak: Sırat-ı müstakim)
CEBB  Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek. * Devenin hörgücünü kesmek.* Kökünden kesmek.
CEBBAN  (C.: Cebâbin) Peynirci.
CEBBAN(E)  Sahrâ. Bayram namazını kılacak yer. * Mezarlık.
CEBBAR  (Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.) * Zâlim, gaddar, müstebid, mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengiz, cebbar ve gaddar bir devlet adamı idi. * Koz: Gökyüzünün cenubunda bulunan bir yıldız kümesi.
CEBBARANE  Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
CEBBARÎ  Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden.
CEBCEB  Çok hasta deve yavrusu.
CEBE'  Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler.
CEBE  Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.
CEBECİ  f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub nefer.
CEBEL  Dağ, yüksek tepe. * Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse.
CEBEL-İ ARAFAT  Arafat Dağı.
CEBEL-ÜN NUR  Mekke dağlarından, Hira veya Hırra veya Harra Dağı. Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği dağ.
CEBELİSTAN  f. Dağlık, dağlık yer.
CEBE-PÛŞ  f. Zırh giyen.
CEBER (CEBERİYE)  (Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir.
CEBERUT  Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet.
CEBHA'  Büyük alınlı kadın.
CEBHANE  f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer.
CEBHE  Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer. * Alın. * Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı. * Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört yıldız arslan alnına benzetilmiştir. * Bir kavmin ve cemaatin seyyidi.
CEBHE-SÂ  Yüz süren.
CEBİN  (Cebân) Korkak. Cesaretsiz. * Alın.
CEBİN-SÂ(Y)  f. Alın sürücü, alın süren.
CEBİR  Zabtetmek. Zor. Kuvvet. * Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek. * Bâtıl bir fırka. * Mat: Harflerle yapılan hesab. * Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar.
CEBR-İ MÂFAT  Kaybedilen bir şeyin yerine başka bir şey bularak, onunla avunma.
CEBR-İ NOKSÂN  Noksanı tamamlama, eksiği ikmâl etme.
CEBİRE  Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar.
CEBİRE  f. Halkın bir işe hazırlık yapması.
CEBL  İhtira, ibda. Yoktan yaratma.
CEBRAİL  (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek (A.S.).
CEBRE  Kemik sarmakta kullanılan ağaç. * Tahta parçaları.
CEBREN  Zorla. Cebir ve kuvvet istimali ile. Kuvvet kullanarak.
CEBRÎ  Zorla icra olunan, rızası olmadan zorla yaptırılan. * Cebriye fırkasından olan.
CEBRİYE  Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi.
CEBUB  Sağlam yer. Muhkem. * Yeryüzü. * Katı ve galiz yer.
CEBZ  Çekmek, cezb.
CE'CEE  Geri durdurmak. * Deveyi suya çağırmak. * Eşek boncuğu denilen bir boncuk.
CED'  Burun, kulak, el kesmek. * Hapsetmek.
CED'A  Kestikten sonra geri kalan nesne. * Hapsetmek.
CEDA'  Kıtlık ve şiddet senesi.
CEDA  Bol yağmur, rahmet. * Hediye, ihsan. İn'âm. * Avantaj, kazanç.
CEDALE(T)  Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma.
CEDAVİ  f. Hizmetçi aylığı. 
CEDAVİL  (Cedvel. C.) Cedveller. * Su yolları. * Listeler.
CEDAYE  Geyik.
CEDB  Kısırlık. * Kusur.
CEDCED  Pek düz yer.
CEDD  Babanın babası veya ananın babası. * Büyüklük, azimlik. * Kat'edip geçmek. * Tâli'li olmak. * Kesmek.
CEDD-İ EMCED  En büyük cedd. En yaşlı, en büyük baba.
CEDDA'  Küçük memeli kadın. * Susuz çöl.
CEDDAT  (Cedde. C.) Nineler. Büyük anneler, anneanneler, babaanneler.
CEDDE  (C.: Ceddât) Büyük vâlide. Annâne, nine. * Yeni olmak.
CEDDE-İ FÂSİDE  Ananın anası, anneanne.
CEDDE-İ SAHİHA  Babanın anası, babaanne.
CEDED  Yassı, düz yer.
CEDEF  (C.: Ecdâf) Makbere, kabir, mezar. * Yemen diyarından gelir bir otun adı. (Bir kimse bu otu yese su içmeye muhtaç olmaz.)
CEDEL  Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik) * Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.
CEDEL-GÂH  f. Çekişme yeri. * Mc: Dünya.
CEDELÎ  Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı.
CEDEME  (C.: Cüdem) Yaramaz dişi koyun. * Kısa boylu erkek.
CEDERÎ  Vücutta çıkan çiçek hastalığı.
CEDES  Kabir, mezar.
CEDGARE  f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol.
CEDH  Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak. * Sütü su ile karıştırmak.
CEDİ  Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.) * Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.
CEDİB  Kıtlık olan yer.
CEDİD  Yeni, kullanılmamış.
CEDİDAN  Gece ile gündüz. * Yenilenen iki şey. Yenilenenler.
CEDİL  Devenin boynuna taktıkları ip.
CEDİLE  Kabile. * Nâhiye. * Kuş kafesi.
CEDİR  Lâyık, münasib, uygun. * Nihâyet, son. * Etrafı duvarlı yer.
CEDİYYE  (C.: Cedâyâ) Gövdeye yapışan kan.
CEDL  Yaratmak, halk. * Kuvvet. * Sağlam bükmek. * Azâ, organ, uzuv.
CEDR  (Cidr) Duvar. Hâil, perde, zar. * Bir ot adı.
CEDÛD  (C.: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun.
CEDVA  Bol yağmur, rahmet. * Armağan hediye.
CEDVAR  Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır.
CEDVEL  Liste. * Su kanalı. Kanal. * Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus âlet.
CEDY  (C.: Cidâ-Ecd) Oğlak. * Burç adı.
CEDYE  (C. Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.
CEEY  Su içmesi için deveyi çağırmak.
CEF'  Kenara çerçöp atmak. * Zâyi ve bâtıl olmak. * Koparmak. * Bir kabı eğip içindekini dökmek.
CE'F  Düşmek.
CEFA  Eziyet. Sıkıntı. Zulüm. * Bir şey yerinde durmayıp bir tarafa ayrılmak.
CEFA-DİDE  f. Cefa çekmiş, cefa görmüş.
CEFA ENDER CEFA  Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık.
CEFAF  Kuru olma, kuruma.
CEFAKAR  f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
CEFA-KEŞ  f. Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan.
CEFALE  İnsan topluluğu.
CEFA-PİŞE  f. Gaddar, cebbar, zâlim. * Sevgili, mâşuk, sevilen.
CEFASET  Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu.
CEFCAF  f. Hayâsız, ahlâksız kadın.
CEFCEF  Yüce, yüksek yer. * Katı yel.
CEFF  Kurumak.
CEFFAH  Mütekebbir kimse, gururlu kişi.
CEFFAR  (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.
CEFFE  Kalabalık, kütle. * Kalabalığın verdiği uğultu.
CEFFE-L KALEM  Düşünmeksizin, birden, hemen. * Kalemin yazısı kurumuş, silinmez. * Kat'i olan şey.
CEFFET  Cemaat, topluluk, çok adet.
CEFH  Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
CEFİF  Kuru, kurumuş.
CEFİR  Ok koyulan kap, mahfaza.
CEFL  Yağmuru yağmış bulut.
CEFLA  Umumi ziyafet.
CEFN  Göz kapağı. * Asma çubuğu. * Bıçak ve kılıç kını.
CEFNAK  Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.
CEFNE  (C.: Cifân) Su kabı, tekne, teşt. Büyük çanak.
CEFR  Dört aylık keçi oğlağı. * Geniş ve örülmemiş kuyu. (Bak: Cifr)
CEFV  Kaba muâmele.
CEFVE  Cefa, azar.
CEFVET  Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.
CEHABİZE  Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.
CEHAD  Sağlam, katı yer.
CEHAD  Nimet az olmak. * Ot uzamayıp kalmak. * Su az olmak.
CEHADET  Tezlik, acelecilik.
CEHALET  Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
CEHAM  Yağmur vermeyen bulut.
CEHAMET (CÜHUMET)  Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.
CEHAN  f. Cihân, dünya, küre-i arz, arz. * Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden.
CEHARET  Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
CEHBEZ  (C.: Cehâbize) Basiretli, ileri görüşlü kimse.
CEHCEHE  Çağırmak. * Irak etmek, uzaklaştırmak.
CEHD  Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması. * Azim, gayret, fedakârlık.* Takat.
CEHELE  (Cahil. C.) Câhiller. İlimden mahrum olanlar. Bilmeyenler. Nâdanlar.
CEHEMİYYE  Cebriye'den Cehm bin Safvan mezhebi üzere "Cennet ve Cehennem fânidir, iman mârifettir ve ikrar değildir" diyen bir tâife.
CEHENDE  f. Fırlıyan, sıçrayan. * Sıçramış, fırlamış.
CEHENDE-GÎ  f. Fırlayış, sıçrayış.
CEHENNEM  Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve onların yolundan giden bütün âlimler ve evliyalar kesin bir bilgi olarak bildirmişlerdir. Esasen Allah'ın adaleti cehennemi gerektirir. Ezenlerle ezilenler, haklılarla haksızlar, zâlimlerle mazlumlar, iyilerle kötüler, inananlarla inanmıyanlar, Allah'a kul olanlarla kula kul olanlar eşit olamaz. Allah'ın adaleti iyilere mükâfat, kötülere cezayı gerektirir. İnkarcılar hayatı mânasız bulmakla, ölümü de kendilerini ve bütün sevdiklerini yok eden ebedî bir idam saymakla daha hayatta iken cehennemin müjdecisi olan ruh bunalımını yaşıyorlar. İçki, kumar, zevk, eğlence, sefahet onları ruh bunalımından kurtaramıyor. Çağımız insanının huzursuzluğu ve mutsuzluğu, inançsızlıktan kaynaklanıyor. Onların bu halleri, inançsızlığın cezasının Cehennem olacağını gösteriyor.Cehennem'in yedi tabakasının isimleri: Sair, Sakar, Cahim, Hutame, Lâzı, Hâviye, Derk-i esfel.(Cehennem, azab yeri olan ateşin ism-i alemidir ve müennestir. Arabca "cehnam" kelimesinden me'huz, bu da cehm'den müştaktır. Cehm, galiz ve müstekreh olmak; cehnam, dibi görünmez derin kuyu demektir. E.T.)(Cehennem nerededir?Elcevap: $Cehennemin yeri, bâzı rivâyatla "Tahtel-Arz" denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, Arzın o medar-ı senevisi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arzın seyahat ettiği mesafe-i azimede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.Cehennem ikidir. Biri suğra, biri kübrâdır. İleride suğra, kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ, yerin altında, yâni merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül-Arz'ca malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi; yâni ikiyüz def'a ateş-i dünyeviden şedit ve rivayet-i hadise muvâfık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâya ait çok vezaifi, dünyada ve Alem-i Berzah'da görmüş ve ehâdislerle işaret edilmiştir. Âlem-i Âhirette, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevisindeki meydân-ı haşre döker; öyle de: İçindeki Cehennem-i Suğrâ'yı dahi Cehennem-i Kübrâ'ya emr-i İlâhi ile teslim eder. Ehl-i İtizâl'in bâzı imamları; "Cehennem sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hâzırda tamamiyle inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasip bir tarzda inkişaf etmediğinden galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilâyet derecesine getirmeli, veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tâyin edelim. $ Âhiret âlemi'ne ait menziller, bu dünyevi gözümüzle görülmez. Fakat bâzı rivâyâtın işaretiyle âhiretteki Cehennem bu dünyamızla münasebetdardır. Yazın şiddet-i hararetine $ denilmiştir. Demek bu dünyevi küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük Cehennem görülmez. Fakat İsm-i Hakim'in nuriyle bakabiliriz. Şöyle ki: Arzın medâr-ı senevisi altında bulunan Cehennem-i Kübrâ, yerin merkezindeki Cehennem-i Suğrâyı güya tevkil ederek bâzı vazaifini gördürmüş. Kadir-i Zülcelâl'in mülkü pek çok geniştir, hikmet-i İlâhiye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübrâ oraya yerleşir. Evet, bir Kadir-i Zülcelâl ve emr-i Künfeyekün'e mâlik bir Hâkim-i Zülkemal gözümüzün önünde kemâl-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arzı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyârâtiyle beraber arzın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şems-üş Şümûs tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nurani şâhidler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelâl'in kemâl-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki Cehennem-i Kübrâ'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş'al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yâni, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur verip, Cehennem'den nar ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakim ki: Dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelâl'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki, Küre-i Arz'ın kalbindeki Cehennem-i Suğrâ çekirdeğinde Cehennem-i Kübrâ'yı saklasın.Elhasıl: Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflisi, sakili aşağı tarafında; nuranisi, ulvisi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsûlat-ı mâneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsûlâtın nev'ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yâni habisâtı ve muzahrefâtı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı âlâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını açar.Amma Cennet ve Cehennem'in vücudları ise, Onuncu ve Yirmisekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözlerde gayet kat'i bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat'i ve yakîndir. M.)
CEHENNEM-İ SUĞRÂ  Küçük cehennem.
CEHENNEM-NÜMUN  f. Cehennem gibi çok azab verici.
CEHER  Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye "echer" derler)
CEHİR  (Cehr. den) (C.: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen. * Güzel, dikkate değer.
CEHİR-ÜS SAVT  Çok ve kuvvetli ses.
CEHİŞ  Halktan uzak olan.
CEHİZ  Karnından çocuk düşüren.
CEHL  Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.
CEHL-İ BASİT  Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik.
CEHL-İ MÜREKKEB  Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek.
CEHLİSTAN  f. Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer.
CEHR  Görünmek, zâhir olmak. * Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak. * Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.
CEHRE  Açıkta ve belli olan şeyler. * Pamuk ve ipek sarılan masura.
CEHREN  Açıktan, alenen.
CEHRET  Görünmek, zahir olmak.
CEHRETEN  Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.
CEHRÎ  Aleni ve yüksek sesle vâki olan şey.
CEHŞ (CÜHÜŞ)  Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.
CEHÛD  Cıfıt, yahudi.
CEHÛF  Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova.
CEHÛL  Pek çok câhil. (İnsan hayvanların aksine olarak hayata lâzım her şeye karşı câhildir. Her şeyi öğrenmeğe mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için sigayı mübalâğâ ile cehûldur. M.)
CEHÛLÂNE  Pek câhilcesine.
CEHÛŞ  Oğlan, sabi.
CEHVA'  Açık.
CEHVE  İnsanın dübür yeri.
CEHVERE  Zâhir olmak, görünmek.
CEHYER  Dişi ayı.
CEHZAM  Başı büyük, yuvarlak yüzlü kişi. * Esed, arslan.
CELÂ  Parlak, ruşen. Zâhir, açık.
CELÂ'  Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak. * Başkalarını çıkarmak. * Açık haber. * Ruşen olmak, parlamak.
CELÂ-YI VATAN  Doğduğu yerden ayrılma.
CEL'AB  Medine yakınında bir dağ. * Gözü çok iyi görmek.
CELAB  f. Salkım küpe.
CEL'ABE  Çok kuvvetli dişi deve.
CELABİB  (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür)
CELACİL  (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.
CEL'AD  Yoğun gövdeli şişman, kaba kimse.
CELADET  Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.
CELAFET  Kabalık, yontulmamışlık.
CELAH  Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi.
CELAHİZ  Kaba, ağır.
CELAİL  (Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler.
CELAL  (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım. * İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idrâk edilmekten celil olduğundan Celâl denir.(Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliyye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî iki türlü tecellisi vardır. Celâl ile Cemâlin sıfât-ı ef'âl âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder. Ef'âl âlemine tecelli edince; tahliye $ ile tahliye $ (tezyin ile tenzih) doğar. Asar ve a'mal âleminden âlem-i âhirete intiba' edince; lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da, cehennem ve nâr olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre inikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzâra taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, recâ ve havf husule gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın (C.C.) rahmetinden me'yus, ne de azabından emin olunsun. İ.İ.)
CELA'LA'  Kirpi.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH  (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ  (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi: 864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn Tefsiri denmiştir.
CELALÎ  Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi.
CELALLİ  Çok çabuk kızan kimse.
CELAZE  Sazların perdeleri.
CELB  Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
CELB-İ KULÛB  Kalbleri çekme, kalbleri kazanma.
CELB-İ SURET  Uzakta olan bir şeyin sûretini resmini yanına getirmek.(... Hz. Süleyman (A.S.) taht-ı Belkıs'ı yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: "Gözünü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim." olan hâdise-i hârikaya delalet eden şu âyet: $İlâahir işaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar etmek mümkündür. Hem vakidir ki: Risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hz. Süleyman (A.S.) hem masumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak için ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk'a itimad edip, Süleyman'ın (A.S.) lisan-ı ismetiyle istediği gibi o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak'dan istese ve kavanin-i adetine ve inayetine tevfik-i hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek, taht-ı Belkıs Yemende iken, Şamda aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleriyle beraber sesleri de işitilmiştir. İşte, uzak mesafede celb-i surete ve savta haşmetli bir sûrette işaret ediyor ve mânen diyor: Ey ehl-i Saltanat! Adalet-i tâmme yapmak isterseniz Süleymanvâri, ruy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki; Bir hakim-i adalet-pişe, bir padişah-ı raiyetperver, aktar-ı memleketine her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes'uliyet-i mâneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir. Cenab-ı Hak, şu ayetin lisan-ı remziyle mânen diyor ki: Ey beni-adem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tâmme yapmak için, ahvâl ve vukuat-ı zemine bizzat ıttıla veriyorum. Ve madem herbir insana, fıtraten zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim. Elbette o kabiliyete göre ruy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'en yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillû manen erişebilir. Öyle ise, şu azim nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubudiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki: Ruy-i zemini, her tarafı, herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz. S.)
CELBİZ  f. Kement, ilmik. * Gammâz, koğucu, ara bozucu.
CELBNAME  f. Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı.
CELBÛ  f. Nâneye benzer bir ot, sebze.
CELBÛB  f. Sarmaşık (bitkisi.)
CELCA'  Boynuzsuz koyun.
CELCELE  Çan sesi. * Gök gürültüsü. * Depretmek. * Gitmek.
CELCELUTİYE  Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir.
CELD  Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır. * Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği cihetle "celde" adını almıştır.
CELDA  Sür'at. Çabukluk. * şecaat.
CELDE  Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
CELE  Başın ön tarafının saçı dökülmek.
CELEB  Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir. * Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi.
CELEB  f. Fahişe. Orospu. * Çan.
CELECE  (C.: Cülec) Kafa, baş.
CELED  Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve. * Muhkem yer. * Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.
CELEF  Yerden balçık küremek ve gidermek.
CELEM  Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.
CELENFEA  Şişman karınlı büyük deve.
CELENZA  Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.
CELESAT  (Celse. C.) Meclisler, celseler.
CELEVAT  (Cilve. C.) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar.
CELEVLA'  Mekân ismi.
CELH  Doldurmak, dolu olmak.
CELHE  (C.: Cülâhet) Gidermek. Yerinden ayırmak. * Nâhiye.
CELİ  Parlak, açık, âşikâr, meydanda. * Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.
CELİB  Satmak için bir yerden toplanılan şeyler. * Esir, köle, cariye. Satılık esir.
CELİD  Fazla celâdetli, bahadır. * Rutûbetli, kırağı, çiğ. * Buz.
CELİL  Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.
CELİL-ÜŞ-ŞÂN  şan ve şerefi pek büyük.
CELİS  Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey.
CELİS  Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan.
CELİYYAT  (Celi. C.) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler.
CELL  (C.: Cülûl) Yerden birşey toplamak. * Gemi yelkeni.* Yaşlı olmak. * Kadr ve mertebesi büyük olmak. * Celil, büyük, ulu.
CELLAD  İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam. * Mc: Merhametsiz.
CELLALE  Necaset yiyen sığır.
CELLE  Deve ve koyun tersi. * Az olarak insan pisliğinden kinâye olur.
CELLE  "Celil oldu, celil olsun" meâlinde ve Celle Celâluhu diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir.
CELM  Kesmek, kat'etmek. * Ululuk, büyüklük.
CELMED  Kaya. Taş.
CELSE  Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar olan müzakere müddeti. * Bir def'a akd-i meclis etmek. Oturuş, bir def'a oturmak. * Fık: İki secde arasında bir def'a $ diyecek kadar oturmak.
CELSE-İ ALENİYYE  Açık oturum.
CELU  f. Şakacı, lâtifeci kimse. * Kebap şişi.
CELVET  Yerini, yurdunu terketme. * Tas: Abdin fenâfillah olup halvetten ayrılması.
CELVETİYE  Eskiden mevcud bir tarikat ismi.
CELZ  Seyretmek.
CEM  Hükümdar, melik, şah. * Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı. * İskender'in bir ismi.
CEM'  (C.: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar. * Az olarak cemaat için isim olur. * Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma. * Gr: Arabçada (ve tesniye olmayan dillerde) ikiden çok olan şeylere delâlet eden kelime. (Kitabın başındaki cemi' hakkındaki izahata bakınız) * Tas: Bütün eşyayı Cenab-ı Hak ile görerek kendi havl ve kuvvetinden teberri etmek. 
CEM-ÜL CEM  Gr: Bir defa cemi'olan kelimenin tekrar bir defa daha cemi olması. (Evliya; Evliyalar gibi.) * Tas: Vahdet-i vücuda dalmak. Bekabillah, Cenab-ı Hak'ta fâni olmak.
CEM-İ MÜENNES  Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonundaki müennes alâmeti olan (e "t") kaldırılıp yerine (ât) getirilir. Müslime(t) : Müslimât gibi.
CEM-İ MÜENNES-İ SÂLİM  Gr: Sonu ( $ ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi.
CEM-İ MÜKESSER  Gr: Cemi yapılacağı zaman müfredinin şekli bozularak yapılan cemi. Kaide dışı yapılan, kaideye uymadan yapılan cemi. Kitab; kütüb, gibi.
CEM-İ MÜZEKKER  Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonuna (în, ûn) getirilerek yapılan cemi: Müslimîn, müslimûn gibi.
CEM-İ SAHİH (SÂLİM)  Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür. Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama.
CEM-İ ZIDDEYN  İki zıddın birlikte bulunması. (Bak: İçtima-ı zıddeyn)
CEMAAT  Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük. * Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali. * Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbirine bağlı insan topluluğu.
CEMAAT-İ ÇİLİNGİRÂN-I HÂSSA  Tar: Saraydaki çilingirlik işlerini yapmakla muvazzaf sanatkârlar zümresi.
CEMAAT-İ HADEME-İ EHL-İ HİREF  Tar: Saray işlerini yapmakla vazifelendirilmiş sanatkârlar zümresi.
CEMAAT-I MÜCELLİDÂN-I HÂSSA  Tar: Saraydaki kitabları ciltlemekle vazifeli sanatkârlar.
CEMAD  Cansız ve kurumuş olmak. * Yağmur yağmayan yer. * Sütü olmayan deve. * Donmuş, katı cisim.
CEMADAT  Katı cisimler, cansızlar.
CEMADÎ  f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim.
CEMAET  Her nesnenin şahsı ve cüssesi.
CEMAHİR  (Cumhur. C.) Cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA  Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler.
CEMAHİR-İ MÜTTEHİDE  Birleşmiş devletler. Müttehid cumhuriyetler.
CEMAL  Yüz güzelliği. Fertteki güzellik. * Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi. * Hak ile söylenen doğru söz. * Hüsün. (... Bir cemal sâhibi, dâima hüsn ü cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu ister. Çünkü dâimi bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister. M.N.)
CEMAL-İ BÎ-MİSAL  Misâli, benzeri olmayan güzellik. (Bak: Celâl)
CEMALULLAH  Allah'ın cemâli.CEMAM : Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.
CEMAMİH (CEMÛH)  Başı sert, yavuz at.
CEM'AN  Bir yere toplamak suretiyle, toplanmış olarak.
CEM'ARE  Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş.
CEMAŞ  Kadın ile oynaşan kişi.
CEMAZİYEL AHİR  Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)
CEMAZİYEL EVVEL  Arabi ayların beşincisidir. * Bir kişinin mazisi, geçmişi.
CEMCEME  Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe.
CEMD  Donmak.
CEMDER  f. Bir cins bıçak veya kama.
CEMED  Dondurmak. * Buz, kar.
CEMEDÎ  (Cemed. den) Buz gibi, çok soğuk, bârid.
CEMEL  Erkek deve. İbil.
CEMEL VAK'ASI  Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakatinde yirmibin kişi olduğu hâlde karşı karşıya gelinmiş ve muhârebe sonunda her iki taraftan içlerinde sahabeden birçok zatla beraber onbin kişi şehid edilmiştir. Bu muharebede Hz. Talha ve Zübeyr de şehâdete nâil olmuşlardır. Bu muhârebeye Cemel Vak'ası denilmesinin sebebi: Hz. Aişe'nin mahfelini bir deve üzerine koydurarak ve kendisi ve bu mahfelde gayet mestûre bir şekilde oturup harp yerine maiyetindeki sahabelerle beraber gittiği için ve harbin en şiddetlisi bu devenin etrafında meydana geldiği içindir. (Bak: Sahabe)(Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mâhiyeti nedir? Muhariblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?Elcevap: Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Aişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ Aleyhim Ecmain) arasında olan muharebe; adâlet-i mahzâ ile, adâlet-i izâfiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:Hazret-i Ali, adâlet-i mahzâyı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzâya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye'ye girdikleri için adâlet-i mahzânın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münâkaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Mâdem sırf "Lillâh" için ve İslâmiyet'in menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir. İkisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hz. Ali'nin içtihadı musib ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azâba müstahak değiller. Çünki: İçtihad eden hakkı bulsa iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevab alır. Hatâsından mâzurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: $Yâni: Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kal etme. Çünki hem katil ve hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.Adâlet-i mahzâ ile adâlet-i izafiyenin izâhı şudur ki: $Âyetin mâna-yı işârisiyle; bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir.Adâlet-i izâfiye ise, küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehven-üş-şer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat, adâlet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.İşte İmam-ı Ali Radiyallahü Anh, adâlet-i mahzâyı şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muârızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var." diye adâlet-i izâfiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbab ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. M.)
CEMEN  f. Çardak.
CEMERAT  (Cemre. C.) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.
CEMH  Sür'at yapmak, hız yapmak. * Huruç etmek, çıkmak.
CEMH  Gururlanmak, kibirlenmek.
CEMİ'  Cümle, hep, bütün. * Gr: Çokluk bildiren kelime. Çoğul.
CEM'Î  (Cem'. den) Cemiyete mahsus, cemiyetle alâkalı.
CEMİAN  Bütün, hep.
CEM-İ EZDAD  Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması.
CEMİL  Güzel. * Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri.
CEMİL-İ ALE-L ITLAK  (Cemil-i alelıtlak) Her cihetle çok güzel ve mükemmel.
CEMİL-İ ZÜLCELAL  Celal sâhibi, cemil olan Cenab-ı Allah (C.C.)
CEMİLE  Hoşa gitmek için yapılan hareket.
CEMİLEKÂR  f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan.
CEMİR  Zaman, dehr.
CEMİŞ  Saçı yolunmuş. * Ot bitmeyen yer.
CEM'İYYAT  (Cemiyet. C.) Cemiyetler.
CEM'İYYET  (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et. * Bir yere cem' olma. * Mânevi birlik teşkil eden cemaat. * Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müsteniden ve hükmî şahsiyyeti hâiz olarak kurdukları teşekkül. (T.H.L.) * Tas: Zihnin yalnız Cenab-ı Hak ile meşguliyet hali. * Edb: Tenasübü veya tezadı dolayısıyla birbirine uyan kelimeleri veya zıd olan kelimeleri beraber aynı ifade içinde bulundurmak. (Edebiyat Lügatı'ndan bir misal:Bir tâir-i kudsîyi uçurdun yuvasından.Bir lâne-i sevdayı tebah eyledin ey mevt.Bir tûde türaba çevirip cism-i latifin.Bir haclegehi hâk-i siyah eyledin ey mevt."Tair, uçurdun, lâne, tûde, türab, hâk" lâfızları arasında tenasüb vardır."Bir tûde türab" ile "Cism-i latif" "haclegeh" ile "hâk-i siyah" arasında tezad vardır. Buna, sözün cem'iyyetli olması denilir.
CEM'İYYET-İ AKVÂM  (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ilk Birleşmiş Milletler Cemiyetinin bizdeki adıdır.
CEM'İYYET-İ HATIR  Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu bulunması. Hasr-ı fikir etmek.
CEM'İYYET-İ KELÂM  Kelâmın câmi olması. Müteaddid mânası bulunan kelâm, söz.
CEM'İYET-İ MUHAMMEDÎ  (Bak: İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti)
CEM'İYYETGÂH  f. Toplantı yeri, toplanılacak yer.
CEML  Yağ eritmek.
CEMM  Çokluk. Mecmu. * Kuyuda biriken su. * Hırs ve tama ile mal biriktirmek.
CEMM-İ GAFİR  Büyük cemâat, insan kalabalığı. Ekseriyet. * Muhâfızlar.
CEMMA  Boynuzsuz koyun.
CEMMAL  Deveci, deve süren, deve sürücüsü.
CEMMAZ  Hızlı giden.
CEMMAZ-SÜVAR  f. Hızlı giden bineğe binen kimse.
CEMR  İnsanların bir araya toplanması. * Atın sıçrayarak yürümesi. * Ateş ve küçük taş vermek. * Bir kimseyi def etmek, kovmak.
CEMRA  Kuvvetli dişi deve.
CEMRE  (C.: Cimâr) Şiddetli karanlık. * Ateşli kömür parçası, kor. * İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık. * Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.
CEMRE-İ SÂLİSE  Üçüncü cemre ki, toprağa düşer.
CEMRE-İ SÂNİYE  İkinci cemre ki, suya düşer.
CEMRE-İ ULÂ  Birinci cemre ki, havaya düşer.
CEMREVİYYE  Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.
CEMR-ÜL GADA  Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru.
CEMŞ  Saçı yolmak veya traş etmek. * Gizli ses. * Parmaklarının uçları ile çekmek. * Gazel söylemek. * Oynaşmak.
CEMŞASB  f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.)
CEMUM  Yorga at. * Yürürken eşinen at.
CEM-UL CEVAMİ'  Eski medreselerde okutulan Dört Hak Mezhebin fıkıh usûlünü içine alan, Usûl-i Fıkh'ın en son kitabı. Müellifi Şâfiî âlimlerinden İbn-üs Sübkî'dir.
CENA'  Arka yumruluğu. Kamburluk.
CENA  Yemiş toplamak. * Cem'etmek, toplamak.
CENAB  (C.: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi. * Cânib. * Nâhiye.
CENAB  Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya (A.S.M.)... gibi.
CENAB-I HAKK  Allah.
CENABET  Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık.
CENADİF  Şişman, kısa boylu kimse.
CENAH  Kanat, taraf, kısım. (Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. Mün.)
CENAH-I TÂİR  Kuş kanadı.
CENAH-I ZÜBAB  Sinek kanadı.
CENAHEYN  (Cenah. dan) İki kanat, iki yan, iki cenah. * İki hususiyetli.
CENAİB  (Cenayib) (Cenibe. C.) Yedek hayvanlar, yedek binekler.
CENAN  Gönül. Ruh. Kalb. Can.
CENANÎ  Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci şahıs sigası ile "kalbim" mânasınadır.)
CENAZE  (C.: Cenâiz) İnsan ölüsü.
CENB  Yan taraf. Koltuk altının aşağısı. * Def'etmek, kovmak. * Müştak olmak. * Bir yere gitmek için bir yere inmek. * Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muztarib bulunmak. * Büyük ve çok olan. * Engin taraf. * Şetmetmek, söğmek. (L.R.)
CENBÎ  Yan tarafa âit.
CENBİYYE  Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar.
CENCENE  Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.
CENDEL  Nehirlerde bulunan ve büyükçe olan kaya.
CENDERE  yun. Tazyik. Baskı, basınç. * Dar dere, boğaz. * Kalın oklava. * Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet. * Mc: Sıkı ve dar yer.
CENEB  Susuzluktan böğrü ciğere yapışmak.
CENEDİL  (C.: Cenâdil) Taşlı yer. * Yuvarlak taş.
CENEF  Hata ve cehilden dolayı haktan meyletmek. * Zulmetmek.
CENEN  Mezar, kabir.CENG $ (CENK) : f. Top, tüfek ile harbetmek. Muharebe. Kavga. Harb. Savaş.
CENGAVER  (C.: Cengâverân ) f. Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden.
CENG-AZMÜDE  f. Savaş tecrübesi olan kişi.
CENG-CÛ  f. Kavgacı, dövüşçü, cenkçi.
CENGEL  f. Orman. Ağaç topluluğu.
CENGELİSTAN  f. Sık ağaçlık, orman, sazlık yer.
CENGİZ  (Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen bir kimsedir. Milâdi 1229'da ölmüştür. Asrının deccalıdır. (Bak: Celaleddin-i Harzemşah)
CENGİZİYAN  f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler.
CENH  Kuşun kanadını vurması.
CENÎ  Devşirilmiş, koparılmış olan. Meyve toplanması ve alınması.
CENİB  Garip. * Hurmanın iyisi.
CENİBE  (C.: Cenâib) Yedek hayvanı.
CENİN  (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk. * Gizli ve mestur, saklı olan şey.
CENİVER  f. Sırat köprüsü.
CENK  (Bak: Ceng)
CENN  (Cünün) Bir şeyi setretmek, gizlemek. * Ana karnındaki cenin, gizli olmak.
CENNÂN  Bahçıvan.
CENNÂT  (Cennet. C.) Cennetler.
CENNÂT-I ADN  Adn cennetleri. Hulûd üzere ikamet ve temekkün edilen cennetler. (Kamus Tercümesi.)
CENNET  Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân ve mesken. Cennet'in varlığını bütün peygamberler, onların yolundan giden âlimler ve ermiş kişiler, evliyalar ittifakla haber vermişlerdir. Esasen Allah'ın adaleti, Cehennem gibi Cennet'in de varlığını gerektirir. İnananlar, ölümün; ebedî bir hiçlik değil, ölümsüzlüğe geçiş, sevdikleriyle buluşacakları âhiret âlemine bir yolculuk olduğuna inanıyorlar ve bunalım içinde değil; mutluluk içindedirler. İnananların ve iyilerin bu hâlleri Cennet'in varlığını gösteren hayattaki belirtilerinden biridir.Cennetin tabakaları : Dâr-ül-Celâl, Dâr-üs-Selâm, Cennet-ül Me'va, Cennet-ül Huld, Cennet-ün Naim, Cennet-ül Firdevs, Cennet-ül Adn, Cennet-ül Vesile. (Bak: Âhiret)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki; Cennet'te bir adama beş yüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyeviyenin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap: Nasılki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve batınî duygulariyle o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve zîruhlar bulunmaları o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar. Aynen öyle de fakat binler derece yüksek herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtivâ eden has bahçesinden başka, umumî Cennet'ten beşyüz sene genişliğinde birer hususî Cennet'i vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla Cennet'e ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususî ve geniş Cennetini ziynetlendiriyorlar. Evet bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zâikasıyla, sair duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika o baki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i basıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa ziynetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevablar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
CENNETMEKÂN  "Yeri cennet olası, makamı cennet olan" meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.
CENNUR  Arpa ve buğday döğdükleri yer.
CENTİLMEN  ing. Kibar erkek, çelebi, görgülü kişi.
CENUB  Güney. Şimalin zıddı olan taraf.
CENUBÎ  Cenuba âit, güney tarafında, cenûba dair ve müteallik.
CEPHANE  (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı.
CE'R (CUÂR)  Tazarru etmek, yalvarmak. * Çağırmak.
CER'  Suyu yudumlayarak içme.
CER  f. Yarık, çatlak.
CER'A  Kumlu, otsuz yer.
CERA'  Suyu sora sora içmek.
CERAB  Torba, dağarcık.
CERAD  Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu.
CERADE  (C.: Cerâd) Çekirge.
CERAHAT  Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
CERAHOR  Tar: Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara verilen isim.
CERAİD  (Ceride. C.) Cerideler. Gazeteler.
CERAİD-İ YEVMİYYE  Günlük gazeteler.
CERAİM  (Cerime. C.) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler.
CERAİM-İ MÜŞTEREKE  Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar.
CERA'KUK (CERA'KİK)  Ekşi yoğurt.
CERAM  Hurma çekirdeği. * Kuru hurma.
CERAME  Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet.
CERAMİKA  Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
CERAYE  Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.
CERAYET  Câriyelik hâli.
CERAZET  Oburluk.
CERBA  Uyuz kadın.
CERBAN  Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.
CERBEYA  Mağrib ile şimâl arasında esen yel.
CERBEZE  Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme. * Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye.(Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda kullanıldığı halde; Türkçede: Beceriklilik ve konuşma kabiliyeti gibi medhedilir bir sûrette geçmektedir.)(... Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabâvettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise, hikmettir ki hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinab eder. İ.İ.)(... Cerbeze nedir?C- Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sümbüllendirerek hasenata galib etmektir...Meselâ: Bir aşiretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsil edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa...Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-i zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hâzırda sudurunu tasavvur etse acaba, evvelki adam ne derece mustakzer; ikinci adam ne derece müteaffin... Hattâ hayal, gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeğe hakkı olmayacaktır.İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa der. Hakikaten cerbeze, envaiyle garâibin makinesidir.Görülmüyor mu ki, cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında, umum kâinat, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülüşüyor... veyahut, çocuğunun vefatıyla matem tutan bir validenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti nazarında umum kâinat, hüzün-engizâne ağlaşıyor. Tuluât)
CERBEZE-ÂLÛD  Cerbezeli. Cerbeze ile olan faaliyet.
CERBİYYE  Uyuz böcekleri.
CERCAR  Yaban maydanozu.
CERCER  (C.: Cerâcir) Kağnı.
CERCERE  Deve sesi.
CERCİS  (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine devam etmiştir. Kendisine düşmanlık eden kavim ateşle helâk edilmiştir. En sonunda yine Cercis Aleyhisselâm şehid edilmiştir.
CERD  Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme. * Ot ve ağaç yetişmeyen yer.
CERDA  Mahrum, çıplak. * Tüysüz, dazlak. * Çorak, verimsiz toprak, arazi. * Karıştırılmamış.
CERDAHL  Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden.
CERDAK(A)  (C.: Cerâdik) Yufka ekmeği.
CEREA  (C.: Cere') Ot bitmeyen kumlu yer.
CEREB  Uyuz hastalığı, uyuzluk.
CEREB-NAK  f. Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi.
CEREC  Yüzüğün, parmağa geniş olması. * Taşlı, sert yer. * Muztarib. Iztırab ve acı çeken.
CERECE  Büyük, geniş yol. * Ulu yol.
CERED  f. Yaralı, mecrûh.
CERED  Çıplak olma.
CEREF  Bir kimsenin, kederden dolayı tükrüğünü yutkunup durması.
CEREM  Ayrılmak. * Günâh. Cinâyet. * Hurma toplarken yere düşenleri yemek.
CERENFEŞ  Yanları etli ve büyük olan kişi.
CERENG  f. Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi.
CERES  Çan. * Zindan, hapis yeri. * Hayvanın boynuna asılan çıngırak.
CERES-DAR  f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı.
CEREŞ  Bir şeyi iri dövme, iri öğütme.
CEREVHAK  İplik yumağı.
CEREYÂN  Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. * Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.
CEREYÂN-I HEVÂ  Hava akımı.
CEREZ (CÜRÜZ)  Suyu kesik olan. * Otsuz yer.
CEREZ  Davarın art sinirinde olan bir hastalık.
CERF  Ahzetmek, almak. * Yıkmak, harap etmek. * Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.
CERGAND  f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak yer.
CERGE  f. Bir mevki'de bulunan insan topluluğu.
CERH  Yara. * Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak. * Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek. * Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek. * Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi. * Kesb u kâr eylemek. Kazanmak.
CERH-İ AMÛD  Bir kimseyi her ne ile olursa olsun, haksız olarak kasden yaralamak.
CERHA  Yaralı, yaralanmış.
CERHETMEK  Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
CERİ'  (Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan.
CERİ'-ÜL LİSÂN  Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen.
CERİB  Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.
CERİB  İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü. * Dönüm. * Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü.
CERİD  (C.: Cerâyid) Hurma budağı. * Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.
CERİD(E)  Çorak ve verimsiz yer.
CERİDE  f. Yalnız, tenhâ.
CERİDE  Gazete. * Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter.
CERİDE-İ HAVÂDİS  1840'da Çörçil ismindeki bir İngiliz tarafından çıkarılan ilk hususî gazete.
CERİH  (Cerh. den) Mecruh. Yaralanmış, yaralı.
CERİHA  Yara. Çürüklük.
CERİHA-DÂR  f. Cerihalı, yaralı.
CERİM  Kabahatli, câni, suç işlemiş. * (C.: Cirâm) Kuru hurma. * Hurma çekirdeği.
CERİME  Suçludan alınan para cezası, cereme. * Günah, zenb, suç.
CERİN  (C.: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri.
CERİR  (C.: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip.
CERİRE  Kabahat, suç.
CERİR-İ TABERÎ  (Bak: Taberî)
CERİŞ  İri bulgur. * İri dövülmüş tuz.
CERİZ  Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi.
CERM  (C.: Cürüm) Bir cins Arap sandalı. * Kat'. Kesme. * Günahkâr olma, günah işleme. * Koyun kırkma. * Sıcak, sıcaklık.
CERMEN  Germen, Alman.
CERMÜZE  f. Sefer ve misafirlik.
CERR  Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb. * Para almak. * Uçurum. * Kale hendeği.
CERR-İ MAGNEM  Menfaat celbetmek.
CERRAH  Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.
CERRAHHÂNE  Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE  Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CERRAHÎ  Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
CERRAR  Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır giden. * Traktör.
CERRARE  Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
CERRE  (C.: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak. * Ağaçtan yaptıkları su kabı.
CERRE ÇIKMA  Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.
CERS (CİRS)  Gizli ses. * Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi. * Bir miktar zaman.
CERŞ  Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma.
CERUR  Çok miktar yemek.
CERUZ  Obur, çok yiyen.
CERV  Küçük meyve. * Vahşi hayvan yavrusu. Enik.
CERVEL  Taş.
CERY  Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.
CERZ  Kat', kesme. * Yok etme, mevcudiyetini kaldırma. * Katletme, öldürme.
CERZE  (C.: Cürüz) Yaş ot bağı.
CE'S  Korkutmak, tahvif.
CESA  Bir kimsenin elinin, çalışmaktan dolayı iri ve katı olması.
CESALE  Çokluk, kesret.
CESAMET  İrilik. Büyük olma, cesim olma.
CESARET  Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
CESARET-İ MEDENİYE  Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.
CESASET  Tecessüs, casusluk. Merak.
CESCAS  Kılı çok olan. * Bir otun adı.
CESED  Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
CESED-İ MİSALÎ  Misalî ve lâtif bir cesed. Varlığı maddî olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden.
CESİM  İri vücudlu. * Kebir. Ehemmiyetli. Büyük.
CESİS(E)  Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler).
CESK  f. Mihnet, keder, elem, gam, tasa. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
CESL  Kıllı kimse. * Çok nesne, kesir.
CESLE  Kara karınca.
CESM  Devam etmek, mülâzemet.
CESR(E)  Büyük deve.
CESS  Koparmak. * Bal mumu. * İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış olan şey.
CESS  Araştırma, tahkik etme, soruşturma. * El ile yoklama. * Yapışmak.
CESSAME  Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse.
CESSAS  Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi.
CESSAS  Kireç ile bina yapan. Badanacı.
CESSASE  Kruvazör, harp gemisi.
CEST  f. Sıçrayış, atlayış.
CESTAN  f. Atlıyan, sıçrayan.
CESTE  f. Azar azar, bir parça. * Sıçrayış, atlayış. Hatve.
CESTE CESTE  Azar azar, parça parça, kısım kısım.
CESTEN  f. Atlamak, sıçramak. Kaçmak, kurtulmak. Atılmak.
CESUR(E)  (Cesâret. den) Cesaretli, yiğit.
CESURÂNE  f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle.
CEŞ  f. Mavi boncuk.
CEŞA'  Çok hırslı olmak.
CEŞER  Davarı otlamaya çıkarmak. 
CEŞİB  Kaba ve galiz nesne.
CEŞİR  Kir.
CEŞİR  Büyük çuval. * Ev önünde davar yürüyecek yer.
CEŞİŞ  Bulgur.
CEŞİŞE  Bulgur yemeği.
CEŞM  Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.
CEŞN  f. Ziyafet, şölen. * Îd, bayram.
CEŞŞ  Dövmek. * Kırmak. * Vurmak, darp. * Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.
CEV  f. Arpa.
CEVA'  Geniş. * Hasta. * Kokmuş su. * Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.
CEV'A  Bir kere acıkmak.
CEVAB  Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. * Kabul etmemek. Reddetmek. * (Câbiye. C.) Havuzlar.
CEVAB-I KAT'Î  Kesin ve kat'i söz, kesin cevap.
CEVAB-I NÂ-SAVAB  Doğru olmayan karşılık. Yanlış cevab.
CEVAB-I RED  Red cevâbı verip kabul etmemek. Reddetmek. Kabul etmemek yolunda söylenen söz.
CEVABAT  (Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.
CEVABEN  Karşılık ve cevap olarak.
CEVABÎ  Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler.
CEVAD  (Cevvad) Çok çok ihsan eden. Çok cömert.
CEVADD  (Câdde. C.) Caddeler, büyük ve işler yollar, tarikler.
CEVAHİR  (Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.
CEVAHİR-İ FERD  (Cevher-i ferd. C.) Cevher-i ferdler. Zerreler, atomlar.
CEVAHİR-ÜL-KELİMAT  Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan 108 sahifelik bir lügat kitabının adı.
CEVAİB  Halk arasında gezen haberler.
CEVAİZ  (Câize. C.) Câizeler, verilen bahşişler, armağanlar.
CEVÂMİ'  Toplu olan şeyler. * Câmi'ler. Mescidler.
CEVÂMİ-ÜL KELİM  Lâfızları az, mânâsı çok kelâmlar, sözler, ibâreler, fıkralar. (Bak: Câmi-ül kelim)
CEVAMİD  (Câmid. C.) Cansız, donmuş şeyler.
CEVAMİS  (Câmus. C.) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları.
CEV'AN  (Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş.
CEVANİB  (Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar.
CEVANİB-İ ERBAA  Dört taraf.
CEVARİ  (Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler, kadınlar.
CEVARİH  El, ayak gibi vücud azaları.(Cevârih, cârihanın cem'idir ki, esasen cerhden me'huz olup te'sir mânası mülâhazasıyla kâsibe mânasına isim olmuştur. Cevarih, kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve ağız gibi yaralayıcı âlet olan azaya cevarih denildiği gibi, av tutan yırtıcı hayvanlara ve kuşlara dahi kevasib ve cevarih denilir ki, burada murad budur. E.T.)
CEVAR-ÜL KÜNNES  Seyyar yıldızlar. (Ütarid, Zühre, Merih, Müşteri, Zuhal.) (Bak: Hunnes)
CEVASİS  (Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
CEVAZ  Müsaadeli. Ruhsat, izin. Câiz olma. * Yol, tarik ve meslek.
CEVAZ-I ŞER'Î  Şer'an câiz olma. Şeriatça yasak olmayan husus.
CEVAZİNC  Nilüfer çiçeği. 
CEVB  Kesmek. * Yırtmak. * Mesafe almak.
CEV-BE-CEV  f. Azar azar.
CEVCA'  Uzun ayaklı adam.
CEVCEM  Kızıl gül, verd-i ahmer.
CEVDER  f. Öküz.
CEVDET  İyilik. Güzellik. Kusursuzluk. * Bir kimsenin, başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapması. * Cömertlik. * Susuz olma.
CEVDET-İ FEHM  Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.
CE'VE  (C.: Cââ-Cevâ) Çömlek. * Örtü.
CEVEBE  (C.: Cüveb) Bulut aralığı. * Dağ aralığı.
CEVEF  Bolluk.
CEVELÂN  Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
CEVELÂN-I DEM  Kanın vücudda dolaşması.
CEVELÂNGÂH  Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.
CE'VET  Kıtlık. * Bir şeyin üzerine örtülen. * Üzerine tencere konulan örtü. * Çömlek.
CEVF  Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu. * Orta, yarı. * Kof.
CEVF-İ LEYL  Gece yarısı.
CEVH  Akmak. * Koparmak.
CEVH  Ulaşmak. * Bittih-i şamî denilen karpuz.
CEVHAN  Hurma kuruttukları yer.
CEVHER  Bir şeyin özü, esası. * Kıymetli taş. * Çelik üzerindeki nakış. * Edb: Noktalı harf. * Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih. * Harflerin noktası. * Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muhtaç olmayan varlık. Allah'a inanan filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah. Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah'ı cevher olarak vasıflandırmak noksan bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah'ın sıfatlarından "kıyam-ı binefsihi: varlığı kendinden olan" sıfatını belirtebilir. Allah'ı sıfatları ve isimleriyle tanımak icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kubul ederler. Oysa madde Allah'ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır. Madde ve enerjiye hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi yaratan Allah'dır.
CEVHER-İ FERD  Zerre, en küçük cisim. Atom.
CEVHER-İ ULVÎ  Ateş, nâr. * En yüksek cevher. * Ruh.
CEVHER-DÂR  f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç.
CEVHERE  Bir, tek cevher.
CEVİ  Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz. * Kokmuş su.
CEVİ  f. Akarsu, nehir, dere, çay.
CEVİN(E)  f. Arpadan yapılmış şey. Arpa unu.
CEVİR  (Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm. * Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.
CEVL  Tavaf etme.
CEVLAN  Şam'da bir dağ. 
CEVLE  Dönmek.
CEVN  Ak, ebyaz, beyaz. * Kara, esved. (Ezdattandır)
CEVREB  (C.: Cevârib, Cevâribe) Çorap.
CEVS  Kaba, büyük nesne.
CEVS  Bir şeyi arayıp istemek.
CEVSAK  Kasr, köşk, konak.
CEVSE  Köşk, kasr, konak.
CEVSEK  f. Düğme.
CEVŞ  (C.: Cevâşin) Demir gömlek. * Göğüs. * Orta.
CEVŞEN  Zırh.
CEVŞEN-İ KEBÎR  Büyük zırh. Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) vahiyle gelen en azîm ve en mühim bir münâcâtın ismidir. Bu harika münâcât, mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtının fevkindedir. Bin hâsiyeti olan ve bin Esmâ-i Hüsnâ'yı içine alan emsalsiz bir münâcât-ı Peygamberiyedir.
CEVŞEN-PÛŞ  f. Zırhlı, zırh giyen.
CEVŞİR(E)  f. Arpa çorbası. * Çulha.
CEVV  Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ. * Ev veya odanın içi.
CEVV-İ HEVÂ  Hava boşluğu.
CEVV-İ SEMÂ  Gökyüzü. Gök boşluğu. Fezâ. (Cevv-i âsuman da denir.)
CEVVAD  (Bak: Cevâd)
CEVVAL  Dâim hareket hâlinde olan.
CEVVAZ  Malı toplayıp hayır ve tasadduk etmeyen kimse.
CEVVÎ  Gök boşluğuna âit. Cevve dâir.
CEVZ  (C.: Ecvâz-Cevzât) Ceviz. * Her nesnenin ortası.
CEVZ-İ BEVVÂ  Hindistan cevizi.
CEVZ (CEVZÂN)  Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek. * Sallana sallana yürümek.
CEVZA  Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.
CEVZAK  f. Kederlenme, elemlenme.
CEVZEKA  (C.: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı.
CEVZEKÎ  Koza satıcısı.
CEVZEL  (C.: Cevâzil) Güvercin yavrusu. * İğne deliği.
CEVZENİC  Cevizli helva.
CEVZİNE  Cevizli helva.
CE'Y  Isırmak.
CEYA'  Yağmur.
CEYAR  Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet.
CEYB  (C.: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı. * Yaka. * Kalb.* Geo: Sinüs.
CEYD  (C.: Ecyed) Uzun boylu olmak.
CEYDER  Kısa boylu.
CEY'E  Gelmek.
CEYEŞAN  Kaynamak. * Hışm etmek.
CEYL  (C.: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim. * Nesil, batın, kuşak. * Yengeç.
CEYLAN  Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.
CEYŞ  Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a. * Dolup taşmak. * Ses, sadâ.
CEYŞ-ÜL AZÎM  Büyük ordu. Binikiyüz kişilik askeri kuvvet.
CEYVAD  f. İttika', günahtan sakınma.
CEYYİD  İyi, güzel, hoş. Saf.
CEYZ  Döndürmek. * Dar etmek.
CEZ'  Dereyi enine kesmek.
CEZ'  Ağaç kökü, ağaçların alt kısımları.
CEZ  f. Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası.
CEZ'(A)  Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.
CEZA'  Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür göstermek.
CEZA  Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab. * Gr: Şart cümlelerinde ikinci kısım. (Bak: Şart)
CEZA-YI AMEL  Yapılan işin karşılığı.
CEZA-ÜŞ ŞART  Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.
CEZA'  (C.: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir). * İki yaşına girmiş koyun. * Arslan, esed. * Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek.
CEZ'A  Az nesne.
CEZAEN  Cezâ olarak.
CEZAİR  (Cezâyir) (Cezire. C.) Cezireler, adalar. * Kuzey Afrikada Fas ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir.
CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER  Ege Denizindeki oniki adalar.
CEZALET  Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir. (Edb. S.)
CEZALET-İ BEYANİYE  Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CEZALET-İ NAZMİYE  Kur'an-ı Kerim'deki kelime ve harflerin harika bir ahenk ve münâsebet ile nazm ve tertibindeki cezâlet.
CEZAZE  Ekin biçmek. * Hurma kesmek. * Kıl ve yün kırkmak.
CEZB  Kendine doğru çekme. * İçme.
CEZBE  Tas: Meczubiyet, istiğrak. Allah'ı hatırlayıp Allah sevgisi ile kendinden geçer bir hale gelme.
CEZBEDAR  f. Cezbeli, çekici.
CEZBE-EDA  f. Cezbeli olmak. Çekici olmak
CEZBETMEK  Çekmek, ikna etmek, sevdirmek.
CEZEA  (C.: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve. * İki yaşına girmiş koyun. * Üç yaşına girmiş sığır ve at.
CEZEB  Adamın ağzında tükrüğü kesilmek. * Hayvanın sütü az olmak.
CEZEBAT  (Cezbe. C.) Cezbeler. (Bak: Cezbe)
CEZEL  Yoğun ve kuru odun ağacı. * Kesmek, kat'.
CEZEL  (C.: Cezlan) şâd olmak.
CEZER  Havuç. * Aslanın yediği et.
CEZF (CÜZÂF)  Bir şeyi ölçmeden tartmadan almak.
CEZF  Kesmek. * Sürmek. * Evmek.
CEZH  Hediye, atâ, bahşiş vermek.
CEZİA  (C.: Cezâyi) Koyun sürüsü.
CEZİL  Bol. Çok. * Edb: Peltek ve bozuk olmayan kelime.
CEZİM  (Bak: Cezm)
CEZİR  (Bak: Cezr)
CEZİRE  Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası.(Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)
CEZİRET-ÜL ARAB  Arabistan yarımadası.
CEZL  Kalın odun. Tomruk. * Sağlam. Metin. * Güzel ve muhkem fikir. * Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime. * Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.
CEZLAN  Saadetli, mutlu, sevinçli.
CEZM (CİZM)  Her nesnenin aslı. * Ağacın kökü. * Kesmek, kat'.
CEZM  (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak. * Kesmek. * Niyet. Tahmin. Takdir. * İlzam. * İcâbe. * Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve sükûnet üzere okumak.
CEZMA  Kulağı kesik koyun. * Kulağı delik koyun.
CEZME  Bir kere yemek.
CEZME  Kamçı. * Ağaç parçası. * İp parçası.
CEZMEN  Kestirip atmak sûretiyle.
CEZMÎ  Kat'î niyet ve karara ait. Cezm.
CEZR  Kök, asıl, temel. Bünyâd. * Kesmek. * Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur. (Bak: Meczur) * Derya, deniz. * Arı kovanından bal almak. * Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz ve ırmak sularının çekilip kabarması. Buna "med ve cezir" hâdisesi denir.
CEZR-İ VETEDÎ  Kazık kök. Kazık gibi yere derinliğine giden kök. (Havuç gibi.)
CEZRE  Kasaplık koyun, keçi gibi davar. * Semiz koyun.
CEZRÎ  Köklü. Kat'î. Köke âit ve müteallik.
CEZU'  Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.
CEZUR  (C.: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)
CEZZ  Kesmek, biçmek.
CEZZAB  Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.
CEZZAF  Ağ ile balık tutan balıkçı.
CEZZAR  Zâlim. Gaddar. Kanlı. * Deve kasabı.
CIHRE  (C.: Cihar-Echâr) Bir kimseye sığınmak.
CIRANTA  yun. Poliçeyi, senedi devir ve havale eden şahıs.
CIVATA  Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.
CİAL  (C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.
CİALE (CA'YİLE)  Rüşvet.
CİAR  Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.
CİBA  f. Odun.
CİBA  Toplanmış, birikmiş su.
CİBAB  Car dedikleri kaftan. * Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)
CİBAH  (Cebhe. C.) Cebheler, alınlar.
CİBAL  (Cebel. C.) Dağlar.
CİBAL-İ MÜBÂHA  Huk: Hiç bir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlar.
CİBAL-İ ŞÂHİKA  Yüksek dağlar.
CİBAVE  Toplamak. Cem'etmek.
CİBAYAT  (Cibâyet. C.) Vergi, câbilikler, gelir toplamalar.
CİBAYET  Vergilerin, devlet gelirlerinin tahsili. * Büyük vakıfların ayrı vazifeliler tarafından idare edilen kısımları.
CİBİLL  (C.: Cibillât) Yaratılmak. * İnsanlardan bir grup.
CİBİLLEN KESİRA  Çok insanlar.
CİBİLLET  Huy, fıtrat, yaradılış, tabiat, cibilliyet. 
CİBİLLÎ  Cibilliyet. Yaratılıştan olan. Asıl maya, huy, tabiat, tıynet. 
CİBLET  Yaratılmak.
CİBR  Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak.
CİBRÎL  Cebrâil, Ruhül Kudüs. Cenâb-ı Hakdan (C.C.) Peygamberimize (A.S.M.) vahiy getiren melek.
CİBS  Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse. * Alçı taşı, kireç.
CİBT  Put, sanem, salib.
CİBVE  Toplamak. Cem'etmek.
CİD  Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun.
CİDAD  Hurma kesecek vakit.
CİDAL  Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza. * Muharebe. Cenk. Kavga.
CİDALCU  f. Harpçi. Kavgacı.
CİDALE  (Bak: Cedalet)
CİDAR  Duvar. * İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.
CİDD  Çalışmak. Ciddiyetle yapmak.
CİDDEN  Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak.
CİDDÎ  Gerçek. Hakikat. * Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi. * Mühim.
CİDDİYAT  Hakiki sözler. Ciddiyetler.
CİDDİYET  Ciddîlik. * Ağırbaşlılık, sakin hâllilik. * Ehemmiyet.(Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikata yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur. İ.İ.)
CİDE  Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.CİF : ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.
CİFAN  (Cefne. C.) Çanaklar.
CİFAR  (Cefr. C.) Geniş kuyular.
CİFE  Kokmuş et, ölü hayvan, leş. 
CİFE-GÂH  f. Leş ile, lâşe ile dolu olan yer.* Mc: Dünya.
CİFNE  (C.: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas. * Bağ çubuğu.
CİFR  (Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere, ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir. (Bak: Ebced, İlm-i Cifir)
CİĞER  f. Ciğer. Bağır. * Keder, sıkıntı, elem. * Avaz.
CİĞER-DÂR  f. Yürekli, ciğerli, cesâretli.
CİĞER-DER  f. Ciğer söken, ciğer parçalıyan.
CİĞER-DÛZ  f. Ciğeri delip geçen.
CİĞER-FÜRÛŞ  f. Ciğerci, ciğer satan.
CİĞER-GÛŞE  f. Evlât, yavru. * Sevgili. Mâşuk.
CİĞER-HÛN  f. Ciğeri kanlı. Çok acıklı.
CİĞER-PÂRE  f. Sevgili yavru, evlâd.
CİĞER-SÛZ  f. Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür.
CİĞER-ŞÜKÂF  f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
CİHAD  (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe. Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza, Kelimetullah'ı i'lâ, küfr-ü mutlakın ve küffarın (süfyan ve deccalın) fitnelerini def ile hâkimiyet-i Hakkı te'min eylemek. (Bu mücahede, zamanımızda kılıçla değildir. Kılıçla olan cihad, din hükümlerinin câri olduğu dar-ı İslâmın hâricinde yapılabilir. Bununla berâber bu mezkur maddî ve mânevî cihad, değişen şartlara bağlıdır.)Kur'an-ı Kerim'de 9. sûrenin 24. âyetinin çok kısa bir meâli şöyledir:"De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, akraba ve kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenleriniz, evleriniz size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allahın emri (lâyık olduğunuz cezası ve felâketi) gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez."Cihada dair pekçok âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler vardır.(Cihâd-ı diniye farzdır; bu zamanda muzaaf farz-ı ayndır. M.)(Cihad, mertebe-i şehadetin merdivenidir. Lemeât.)(Bütün ümmet için ve bilhassa, İslâm ve Kur'an hizmetinde fedakâr ve sebatkâr çalışan mücâhidler için dâima tazeliğini koruyan Tebük Seferindeki bir hâdiseyi, bazı kısımlarını aynen alıyoruz.Bu hâdisede, çok çeşitli ders ve ibretler vardır. Ezcümle: Maddi ve manevi cihadda, bir tekâsül ve ihmâlin bilhassa kendi şahsi hayatına temâyül gösterip özürsüz olarak cihaddan geri kalmakla, mücâhid cemaatin cihad ruhuna ve fedakârâne sebatına fütur getirmek ve kuvve-i mâneviyeyi kırmağa sebep olmak gibi büyük mes'uliyetler bulunduğundan, cihad ruhuna zararlı düşen bu gibi fiil ve hareketler, cemaatça ve bilhassa ileri gelen kimseler tarafından takbih edilerek, bu tarz hissiyatların inkişafına meydan vermemek.Hem ihlâs ile ve sadece Allah rızası için çalışmanın şiddetli imtihanlarından geçmekle azami sadakat dersini vermek gibi ehemmiyetli çok hikmetleri ihtivâ eder:(...Resulullah ile müslümanlar, gaza hazırlığıyla meşgul oldular. Ben de onlarla beraber yola hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden akşam üzeri döner gelirdim. Ve kendi kendime: "Hazırlanmağa kudretim, vaktim müsaittir." derdim. Bu ihmâlcilik bende durmayıp devam etmişti.Resulüllah gazaya gittikten sonra çarşıya, pazara çıktığım ve halk arasında dolaştığım sıra beni en fazla mahzun ve mükedder eden bir şey vardı. O da halk arasında (imanı yerinde, vücudu zinde kimse) görmemekliğim; ancak ya nasiyesine nifak damgası vurulmuş kimselerden bir kişi yahut da mâlül olup da Allah Teâlâ'nın mazur gördüğü bir mü'min görürdüm.Sonra Resulüllah bir sabah Medine'ye teşrif buyurdu. Resulüllah bir seferden geldiğinde ilk iş olarak mescide girmek ve orada iki rekât namaz kılmak, sonra halkın: Hoş geldiniz temennilerini kabul etmek için oturmak itiyadında idi. Bu defa da bu âdetini yerine getirip mescidde oturunca Tebük Seferi'ne gitmeyip arda kalanlar Resulüllah'a gelerek özür dilemeye ve yemin ile özürlerini te'yid etmeğe başladılar. Bunlar seksen kadar er kişiydiler. Resulüllah bunların hallerine göre özürlerini ve biatlerini kabul ve onlar için istiğfar buyurdu. Ve bunların iç yüzünü ve hakikatını Allah Tealâ'ya havale eyledi. Bu arada ben de huzura geldim. Ve Resulüllah'a selâm verince gazablı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana: Gel dedi. Ben de yürüyüp vardım, tâ önünde oturdum. Bana: "Seni nasıl bir mâni geri bıraktı? Sen Akabe'de arkana biat almış değil mi idin?" buyurdu. Ben de şöyle cevap verdim: "Evet, vallahi, Ya Resulüllah! Size nusret etmeğe söz verdim. Vallahi benim seferden tahallüfüm hakkında arzedecek hiç özrüm yoktur. Vallahi ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit daha kuvvetli ve daha suhûletli değildim." Bu maruzatım üzerine Resulüllah (A.S.M.) "Hakikaten bu, doğru söyledi. Ey Ka'b! Haydi kalk; Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle!" buyurdu.Resulüllah, kendisinden seferde geri kalanlardan bizim işte şu üçümüzle konuşmaktan müslümanları nehyetti. Halk da bizden çekindiler ve bize yüzlerini ekşittiler. Hatta bana yeryüzü yabancılaştı, bu hakidan benim bildiğim toprak değildi. Bu hâl üzere elli gün kaldık. İki arkadaşım halktan çekildiler ve evlerinde oturup ağlamakla vakit geçirdiler. Fakat, ben onların daha genci ve daha salâbetlisi idim. Bu cihetle ben evimden çıkardım. Ve mescide gidip müslümanlarla beraber namazda hazır bulunurdum. Ve sokaklarda, çarşıda dolaşırdım. Halbuki hiçbir kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Resulüllah'ın meclisine varır ve kendine selâm verirdim. Ve içimden: Acaba Resulüllah selâmıma mukabele ederek dudaklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı? derdim. Sonra namazı Resulüllah'ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra o bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Nihayet halkın cefasından ıztırab çektiğim bu hâl uzayınca bir gün gittim. Tâ Ebu Katâde'nin bahçe duvarından aştım. Ebu Katâde, amcam oğlu ve halk arasında beni en çok seven bir zat idi. Vardım, ona selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Ben: "Ey Ebu Katâde! Allah adına and vererek sana sorarım: Benim Allah'ı ve Resulüllah'ı sevdiğimi bilir misin?" dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar and verdim. Allah aşkına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına and verdim. Bu defa: "Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Artık döndüm, duvardan aştım.Kâ'b bin Mâlik rivayetine devam ederek der ki: Birgün Medine çarşısında gidiyordum. Medine'ye zahire satmağa gelen Şam ahalisinden nebeti bir fellâh, bir ekinci: "Ka'b bin Malik'i bulmağa bana kim delâlet eder?" diye soruyordu. Bunun üzerine halk ona beni göstermeğe başladılar. Nihayet nebeti kişi bana geldi. Ve Gassan Meliki'nden bir mektup verdi. Bakınca: (Emma ba'dü) den sonra bu mektupta şöyle yazıldığını gördüm: Haber aldığıma göre sahibin (Peygamber), sana cefa ve eza ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide tahkir ve tezlil için yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şânına lâyık bir surette hürmet ve ihsanda bulunuruz. Bu mektubu okuyunca, bu da öbürüsü gibi bir belâdır, dedim. Hemen bu sayfayı ocağa attım, ocakta yaktım.Nihayet bu elemli elli günden kırk günü geçtiğinde bir gün baktım ki Resulüllah'ın gönderdiği bir zat, (Huzeyme bin Sâbit) bana geliyor. Huzeyme gelip, bana: "Resülullah sana kadınından ayrılmanı emrediyor!" dedi. Ben de: "Kadınımı boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?" dedim. O da: "Hayır, boşama, yalnız ondan ayrı bulun, kadınına yaklaşma." dedi.Resulüllah, Huzeyme ile iki arkadaşım Murar ile Hilâl'e de bunun gibi emir göndermişti. Bu emir üzerine kadınıma, haydi ehline (baban ailesi yanına) git, Allah bu iş hakkında hükmedinceye kadar, onların yanında bulun! dedim.Bundan sonra on gün daha durdum. Tâ ki Resulüllah'ın bizimle halkı görüşmekten menettiği tarihten itibaren elli günümüz dolmuştu. Vakta ki ellinci günün sabahında sabah namazını kıldım. Ve evlerimizden birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir hâlde bulunuyordum ki, Allah Telâlanın (Tevbe sûresinde) zikrettiği vechile hayatım bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile başıma dar gelmişti. İşte bu sırada Sili dağı üzerinde en yüksek sesiyle: "Ey Ka'b bin Mâlik, müjde!." diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen secdeye kapandım. Ve anladım ki darlık gitmiş, genişlik gelmiştir. Ve Resulüllah sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini (nedametlerimizin kabulünü) ilân etmiştir de, halk bize müjdelemeğe koşmuştur. Arkadaşlarım tarafına da bir takım müjdeciler gitmişlerdi. Bana da bir kişi (Zübeyr bin Avvam) müjdelemek üzere atını sürmüştü. Ve Eslem kabilesinden bir müjdeci (Hamza bin Amr) da koşup Sili dağının üstüne çıkmıştı. Bunun sesi attan sür'atli idi. Sevimli sesini işittiğim bu müjdeci bana gelince üzerimdeki iki kat elbisemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o gün bundan başka elbisem yoktu. (Ebu Katade'den) iğreti iki kat elbise alıp giydim. Hemen Resulüllah'a (A.S.M.) koştum. Ashab, beni takım takım karşıladılar. Tevbemin kabulünü (günahtan beraatimi) tebrik ediyorlar ve: Allahın, tevbeni kabul buyurması sana kutlu olsun! diyorlardı.Ka'b rivayetine devam ederek der ki: Nihayet mescide girdim. Resulüllah oturmuştu. Etrafında ashab çevrelenmişti. Hem Talha bin Ubeydullah kalktı, koşarak geldi, musafaha etti, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden Talhadan başka kimse bana ayağa kalkmadı. Talha'nın bu lütfunu unutmam.Ka'b der ki: Vaktaki Resulüllah'a (A.S.M.) selâm verdim. Mübârek yüzü meserretten şimşek çakar gibi şakır bir hâlde bana: "Bir günün hayır ve saâdeti ile müjde sana ey Ka'b ki, annen doğurduğu günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı!" buyurdu. Ben: "Yâ Resulallah! Bu tebşir, tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?" dedim. Resulullah: Hayır, benim tarafımdan değil, doğrudan Allah tarafından! buyurdu. Esasen Resul-ü Ekrem, taraf-ı İlâhiden tesrir buyurulduğu zaman mübarek yüzü parlardı, hatta o, bir ay parçasına benzerdi. Biz de meserretli bir vahiy geldiğini onun bu sevimli simasından anlardık.Vaktaki Resulüllah'ın huzurunda oturdum. - Ya Resulallah, Allah ve Resulullah'ın rızası için halis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmak ve malımın hepsini fukaraya dağıtmak istiyorum. Bu istek, tevbemin kabulü icabındandır dedim. Resulullah (A.S.M.): "Hayır, malının bir kısmını kendine alıkoy. Bu senin için daha hayırlıdır!" buyurdu. Ben de "Şu Hayber'deki hissemi alıkorum" dedim.) (S.B.M.)
CİHAD-I ASGAR  Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.
CİHAD-I EKBER  Nefis ile mücadele.
CİHAD-I MANEVÎ  İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.
CİHADÎ  (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
CİHAN  f. Dünya, kâinat, âlem.
CİHAN-ÂRÂ  f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
CİHAN-BÂN  f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar.
CİHAN-BİN  f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz.
CİHAN-CU(Y)  f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar.
CİHAN-DEĞER  f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
CİHAN-DİDE  f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar.
CİHAN-EFRUZ  f. Cihanı, dünyayı aydınlatan.
CİHAN-FÜRUZ  Cihanı aydınlatan.
CİHAN-GERD  f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
CİHAN-GİR  f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih.
CİHAN-NEVRED  f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan.
CİHAN-NÜMA  f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası.
CİHAN-PENAH  Cihanın koruyucusu olan.
CİHAN-PESEND  f. Cihana meydan okuyan.
CİHAN-SÂLÂR  f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CİHAN-SİTAN  f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar.
CİHAN-SÛZ  f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden.
CİHAN-ŞÜMÛL  f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan.
CİHANİYAN  f. Dünya ahalisi olan insanlar.
CİHAR  f. (Bak: Çâr)
CİHAR  (Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma.
CİHAREN  (Cehr. den) Alenen, açık olarak.
CİHAR-I YAR-I GÜZİN  f. Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm)
CİHAS  Kalabalık, müzâhame.
CİHÂT  (Cihet. C.) Cihetler, taraflar, yönler.
CİHÂT-I ERBAA  Dört cihet.
CİHÂT-I SELASE  Üç uzunluk: En, boy, yükseklik.
CİHÂT-I SİTTE  Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)
CİHAZ  Âlet ve edevat.* Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz. * Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.
CİHAZAT  (Cehâzât) (Cihâz. C.) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat.
CİHET  (C: Cihât) Yan, yön, taraf. * Sebeb, mucib. * Vesile, bahane. * Evkafça olan vazife, maaş. * Yer, mahâl, semt.
CİHET-İ RÜCHANİYET  Üstünlük ciheti.
CİHET-ÜL VAHDET  Birlik ciheti.
CİHET-ÜL VAHDET-İ İTTİHAD  Birleşmenin birlik ciheti. Yani birleştiren temel unsur. Birleştiren ve birleşilen esas.
CİHNAM  Derin kuyu.
CİL  Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.
CİLÂ  Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
CİLÂ-BAHŞ  Parlaklık veren, parlatan.
CİLAHİK  Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CİLANGER  f. Çilingir.
CİLAS  Beraber oturma.
CİLAZ  Kamçının ucuna bağlanan kayış.
CİLAZ  Toz, gubâr.
CİLBAB  Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
CİLBEND  Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.
CİLD  Deri. * Meşin. * Kitab kabı. * (Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi. * Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.
CİLD-GER  f. Ciltçi, mücellit.
CİLDİYYE  Cilt hastalıkları bölümü.
CİLEN BA'DE CİLİN  Devirden devire, asırdan asıra.
CİLF  Boş küp.* Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı. * Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı. * Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun. * Her nesnenin parçası. * Hoyrat, kaba. Ayak takımından.
CİLFE  Kalem yongası.
CİLHABE  Büyük olan şey, kebîr.
CİLL  Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, "anız" derler.
CİLLE  Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.
CİLLEVEZ  İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar.
CİLM(E)  Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.
CİLNAR  (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
CİLSE  Bir çeşit vurmak.
CİLT  (Bak: Cild)
CİLVAH  Geniş ve dolu olan deve.
CİLVAZ  (C.: Celâvize) Kethudâ. Reis.
CİLVE  Esmâ-i İlâhînin tecellisi. * Tecelli. * Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
CİLVE-İ İRÂDE  İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet. (İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. S.)
CİLVEGÂH  (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
CİLVEGER  f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden.
CİLVEKÂR  f. Cilveli. Nâzenin. 
CİLVEKÜNÂN  f. Cilve yaparak.
CİLVENÜMÂ  f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden.
CİLVESAZ  f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan.
CİLVEZET  Mâni olmak. Men'etmek.
CİLZ  Süngü demiri. * Kamçının ucundan tuttukları yer.
CİLZE  (C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.
CİM  ( harfinin arapça adı olup ebced hesabında üç sayısının karşılığıdır.
CİM  Gulamperest olan kimse.
CİMA'  Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek.
CİMAH  Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi.
CİMAL  (Cemel. C.) Erkek develer.
CİMAM  Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.
CİMAR  Toplu kabile. * Süvari alayı.
CİMNASTİK  yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman. Beden terbiyesi.
CİMRİ  f. Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü olmak tavsiye edilir. Başkasına muhtaç duruma düşürecek cömertlik de doğru değildir. (Bak: İktisad)
CİMSE  Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.
CİN  (Bak: Cinn)
CİNAB  Hayvanlara vurulan damga ve nişan.
CİNAÎ  (Cinâiyye) Cinayetle alâkalı.
CİNAN  (Cennet. C.) Cennetler.
CİNAN-I ULÛM  İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri.
CİNARE  Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
CİNAS  Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas" denir.
CİNAS-I MUHARREF  Edb: Yalnız harflerde beraberlik, harekelerde ayrılık bulunan cinâs. (merd, mürd gibi.)
CİNAS-I NÂKIS  Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.)
CİNAS-I TAMM  Edb: Lâfızda, harekelerde ve harflerde eksiklik ve ziyâdelik bulunmayan cinâs. Kır (kırmaktan emir), kır (çöl); yaz (yazmaktan emir), yaz (mevsim).
CİNAYAT  (Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
CİNAYET  Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
CİNAYET-KÂR  f. Cinayet işleyen.
CİNAZE  Tabut. İçine cenaze konulan sandık.
CİNCİN(E)  (C: Cenâcin) Göğüs kemiği.
CİNH  Gece karanlığı.
CİNN  Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur. İnsanlar gibi dinin bir kısım emirlerini yapmakla ve bazı yasaklarından kaçınmakla yükümlüdürler. Kıyamet ve haşirden sonra cinlerden de dünya imtihanını kazananlar Cennet'e, kaybedenler Cehennem'e girecektir. Kâinat ve içindeki bütün varlıklar hakkında, en birinci söz söyleme hakkı; onların yaratıcısı ve mâliki olanındır. Çünki "Yapan bilir, öyleyse bilen konuşur" bir kaidedir. Cinlerin varlığını da, evvelâ; Kur'an-ı Kerimden öğreniyoruz. Ayrıca Peygamberimiz Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) gelen sahih rivayetler ve ashabının cinleri görmesi ve görüşmesi hâdiseleri de pek çoktur. Cinlerin pekçok cinsleri vardır. Bunlar lâtif yaratıklar oldukları için gaybî haberler getirmekte kullanılabilirler. Fakat Hazret-i Peygamber'den (A.S.M.) sonra cinlerin gaybî âlemden haber hırsızlamaları Cenab-ı Hak tarafından menedilmiştir.Cinlerin, kötülüğe sevkedenlerine şeytan-ı cinnî de denilir. * Lügatta: Bir şeyi hisseden, setretmek, gizlemek mânasına gelir.
CİNN SÛRESİ  Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
CİNNET  Delilik.
CİNNÎ  Cinn taifesinden olan.
CİNS  Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.
CİNS-İ LATİF  Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın.
CİNSÎ  Zırh yapıcı.
CİNSÎ  Cinsle ilgili, cinsle alâkalı.
CİNSİYET  Bir kavim ve kabileye mensub olma. * Bir cins ile alâkalı olma.
CİNUN (CİNAN)  Gece karanlık olmak.
CİNZAB  Yaban havucu.
CİR  f. Aşağı, alt. * Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri.
CİRAB  (C.: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık.
CİRAHA  (C.: Cirâh-Cirâhât) Yara.
CİRAN  Komşular. * Müşteriler.
CİRAN  (C.: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.
CİRANTA  yun. Bir senedi ciro eden kimse.
CİRAR  (Cerre. C.) Toprak testiler.
CİRAYE  Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri.
CİRBAN  Yaka.
CİRBET  Ekinlik, mezra.
CİRCİR  Maydanoz.
CİRCİS  (Bak: Cercis) 
CİRCİS  Mühür yapılan mum. * Toprak. * Küçük üvez.
CİRE  f. Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para.
CİR'ET  (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * İkdâm etmek.
CİRET  Komşuluk.
CİRF  Büyük nesne.
CİRÎ  Yılan balığı. (Fâriside mermahi derler.)
CİRİS  Sazan balığı.
CİRİŞ  Ceset.
CİRİT  Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.
CİRİYYA  Tabiat, mizac, fıtrat, yaradılış. * Huy, haslet.Adet, alışkanlık.
CİRM  Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. * Cansız cisim. * Yıldız.
CİRMAN  Organlarla birlikte vücut.
CİRO  ing. Bir senet veya havalenin alacaklı tarafından diğeri namına çevrilmesiyle üzerine buna dair şerh verilmesi.
CİRRE  Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş. * Yapağı denilen yün.
CİRRİYYE  Kursak.
CİRS  Temel, kök, menşe, kaynak, menba.
CİRSAM  Divanelik, delilik. * Öldürücü zehir. * Zatülcenb.
CİRŞAB  Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak.
CİRYAL  Altının kırmızılığı. * Bir cins kırmızı boya. * Temiz renk. * Şarap.
CİRYE  Suyun akması ve şırıldaması. * Cereyan.
CİSAD  Kan. Safran.
CİSİM  (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.
CİSM-İ NÂTIK  Söz söyleyen cisim. Konuşan cisim. İnsan.
CİSM-İ NİZÂR  Zayıf vücud.
CİSMANÎ  (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.
CİSMANİYET  Cismânilik. Maddi beden sahibi olmak hâli.(Sual : Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin, ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için bir haşr-i cismâni neden icab ediyor?Elcevab : Çünki, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat, masnuat-ı İlâhiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı camiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de cismaniyet, en câmi, en muhit, en zengin bir ayine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde, enva-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı; tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyyettedir. S.)( $ âyetinin sarahat-ı kat'iyesiyle: İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada numunesini tatmış olduğu cismani lezzetleri cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi âzaların ettikleri hâlis şükürler ve hususi ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismani lezzetler ile verilecektir. Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan o derece cismani lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka te'viller ile mâna-yı zâhiriyi kabul etmemek imkân hâricindedir. ş.)
CİSMEN  Cisim itibariyle, cisim olarak. Vücutça, bedence.
CİSR  (C.: Cüsûr-Ecsür) Köprü. Ağaçtan olan köprü.
CİSR-İ MUALLÂK  Asma köprü. 
CİVAN  f. Cevan. Taze. Genç.
CİVANAN  (Civân. C.) f. Gençler.
CİVANÎ  f. Gençlik.
CİVANMERD  Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
CİVAR  Çevre, yöre, etraf. * Yakın yer, yakın komşu.
CİVARİYYET  Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.
CİVE  f. Civa. (Hg) 
CİVELEK  Tar: Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi kullanılan gençler. * Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç.
CİYA'  (Câyi'. C.) Karınları acıkmış olanlar, açlar.
CİYADET  Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik.
CİYEF  (Cife. C.) Lâşeler, leşler. Cifeler.
CİYET  Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.
CİZ'  Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı. * Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar. (Bak: Hanin-i ciz')
CİZ'-UN NAHL  Hurma ağacının kökü, kütüğü.
CİZ'  Derenin dar ve kısık yeri.
CİZAL  Hurma toplama.
Cİ'ZARE  Kısa boylu tıknaz kimse.
CİZARET  Deve kasaplığı.
CİZE  Dere kenarı.
CİZFE  Küçük sürü.
CİZİRMAN  Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.
CİZL  (C.: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.
CİZLE  Bir büyük yığın hurma.
CİZME  Deve sürüsü. * Koyun sürüsü.
CİZMİR  Ağaç kütüğü.
CİZN  Kök. * Ağaç kütüğü.
CİZYE  Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. (Bak: Haraç)
CİZYEDÂR  f. Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci.
COĞRAFYA  Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan başka; hayvanat, nebâtât, ziraat, tarih, matematik gibi çeşitli mevzularla alâkalı coğrafya kolları da vardır.
CONTA  Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.
COP  Polis ve polis görevlisi askerlerin taşıdığı, kauçuktan yapılma sopa.
CÖMERT  Eli açık, ikramcı, kerem sahibi.
CU  f. Custen fiilinin emir kökü. Gelecek misâlde olduğu gibi birleşik kelimeler yapılır.
AFV-CU  Afv isteyen. Afv arayan.
CU  f. Akarsu, ırmak, nehir, çay.
CU'  Açlık.
CU'AN  (Cu'. dan) Aç olarak, acıkmış olarak.
CU'BUB  (C: Ceâbib) Fitil ucu. * Çirkin ve kısa boylu adam.
CU'BUS  Ebleh, ahmak.
CUCE  f. Civciv.
CUD  Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye ve imaniye hizmetinde mutemed zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı.
CUD U KEREM  Cömertlik, eli açıklık.
CUDİ  Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi. * Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
CUDİ-İ İSLÂMİYET  Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi.
CUD U SEHAVET  Cömertlik ve eli açıklık, sahilik.
CUG  f. Öküz boyunduruğu.
CUGD  Baykuş.
CUHAF  Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzır. * Çok yemekten şişip ishal olmak. * Ölmek, mevt.
CUHALE  İğne deliği.
CUHAM  İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.
CUHDUB  (C.: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge.
CUHFE  Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.
CUHR  Yer deliği.
CUHUZ  Çıkmak, huruç.
CU'L  Ücret, mukabil, karşılık. * Ayak kirası. * Padişahın etbâından aldığı mal.
CUL  f. Çaylak.
CUL  (C.: Ecvâl) Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı.
CULAH  f. Örümcek, ankebut. * Çulha, yâni dokuyucu, nessâc.
CUM'A  Toplanma. * Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine aykırıdır. Yahudiler ve hristiyanlar haftalık dinî törenleri için cumartesi ve pazar günü serbest oldukları halde, müslümanlara aynı hakkın tanınmaması hakiki medeniyete zıttır. 
CUM'A-İ ATİK  (Eski Cum'a) Osmanlılar zamanında, Bulgaristan'da Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge.
CUM'A-İ BÂLÂ  (Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi.
CUM'A SÛRESİ  Kur'an-ı Kerim'in 62. ve Medine-i Münevvere'de nâzil olan sûresi.
CUM'AT  (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
CUMEAT  (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
CUMHUR  Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.
CUMHUR-U AVAM  Halk tabakası.
CUMHUR-U MUHADDİSÎN  Hadis alimleri sınıfı.
CUMHUR-U MÜ'MİNÎN  İmanlılar sınıfı.
CUMHUR-U NÂS  İnsanların ekserisi, halk kalabalığı. 
CUMHUR-U ULEMÂ  Âlimler cemaatı. Âlimler sınıfı. (Bir fikre dâvet cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir, yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Mek.)
CUMHURİYET  Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatbik şekli vardır.1- Parlementer hükûmet: Hükûmeti meclisler karşısında bağımsız sayan şekil.2- Meclis hükûmeti: Hükûmeti meclise bağlı sayan şekil.3- Başkanlık hükûmeti: Devlet ve hükûmet başkanı aynı kişidir ve halk tarafından seçilir. Hükûmeti başkan kurar, başkan değiştirir. Başkan meclislere karşı bağımsızdır. (Amerika'daki gibi.) (Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karıncı ve arı milletleri Cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara veriyorum. Sonra dediler: Sen selef-i sâlihine muhalefet ediyorsun? Cevâben diyordum: Hülefâ-i Râşidîn hem halife hem Reis-i cumhur idiler. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahâbe-i kirama elbette Reis-i Cumhur hükmünde idi. Fakat, mânâsız isim ve resim değil, belki, hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar Cumhuriyetin reisleri idiler. Ş.)(Cumhuriyet ki: Adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. H.)
CUMHURİYET-PERVER  f. Cumhuriyetçi, cumhurcu.
CUMHUR REİSİ  Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi.
CUMU'  Toplanmalar. Cemi'ler.
CUMUAT  (Cum'a. C.) Perşembe gününden sonra gelen günler. Cum'alar.
CU'MUS  Pis, necis.
CUN (CUNİ)  Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.
CÛNE  (C.: Cuven) Attarların kutusu ve tablası.
CUR  Belde ismi.
CUR'A  Tek yudum. Bir içimlik. Bir yudumluk.
CUR'ATEN  Bir yudumluk.
CURH  (Curha) Yara. Yaralama.
CURNAL  (Bak: Jurnal)
CUŞ  f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek.
CUŞACUŞ  f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sûrette.
CÛŞAK  f. Kaynama.
CUŞAN  f. Coşup kaynayan.
CÛŞ-AVER  f. Coşturucu, coşmaya sebep olucu.
CUŞİDE  f. Coşmuş, kaynamış.
CUŞİR(E)  f. Dokumacı.
CUŞİŞ  f. Kaynama, coşma.
CUŞ U HURUŞ  f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma.
CU'ŞUM  Galiz, kısa boylu adam.
CU'ŞUŞ  (C.: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu.
CUUDET  Kıvırcıklık.
CUUR  Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı.
CUY  f. Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay.
CUYA(N)  f. Arayan, arayıcı.
CUYBAR  f. Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. * Irmak kenarı.
CUY-ÇE  f. Küçük ırmak.
CUYEM  f. (Cüsten, aramak mastarından "arıyorum, ararım" mânasınadır.) (Bak: Cû) 
CUYENDE  f. Arayıcı, araştırıcı, isteyen.
CÜBA'  Korkak.
CÜBAB  Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.
CÜBAR  Ziyan olmak. Heder olmak. * Üçüncü gün.
CÜBB  Kuyu. * Küp. Kulpsuz desti. * Vaktiyle zindan gibi kullanılan çukur, susuz kuyu.
CÜBBE  (C: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas.
CÜBCÜBE  (C.: Cebâcib) Korkutmak. * Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti. * Çok su. * Erimiş yağ.
CÜBCÜBİYYE  İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına "cübcübî" derler.)
CÜBLE  Hörgüç.
CÜBN  (Cübün) Ürkeklik. Korkaklık. Korkak olmak. * Peynir.
CÜBNE  Korkaklık.
CÜBNÎ  Peynirci. * Peynir hâlinde olan şey.
CÜBU'  Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Yönelmek, rücu etmek.
CÜBÜLL  (C: Cübüllât) Yaratılmak, hilkat. * Kesir, çok.
CÜBÜN  Peynir. * (Cebin. C.) Alınlar.
CÜ'CÜ'  Gemi göğsü. Kuş göğsü.
CÜDA  f. Ayrılık. Ayrılmış. 
CÜDA'  Ölüm. Mevt. * Hayvana muzır olan otlak, çayır.
CÜDAD  Çulha yumağı. * Eski kaftan. * Küçük ağaç.
CÜDAT  (Câdi. C.) Dilenciler, sâiller.
CÜDAYİ  f. İftirak, ayrılık.
CÜDCÜD  (C.: Cedâcid) Orak kuşu derler bir büyük böcek ki yaz aylarında öter.
CÜDD  Cem'etmek, toplamak. * Yol üstünde olan kuyu.
CÜDDET  (C.: Cüded) Dağ arasındaki yol. * Şekil, tarz, işaret. * Çizgi.
CÜDED  Dağ yolları. Yol gibi olan izler. * Bir rengi diğer renkten ayıran çizgi.
CÜDERA'  (Cedir. C.) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.
CÜDERE  (C: Cüder) Ur dedikleri yumru. (İnsan bedeninde çıkar) 
CÜDERÎ  Kabarcık denilen hastalık. * Çiçek hastalığı.
CÜDRAN  (Cedr. C.) Duvarlar.
CÜDUBE  Kıtlık.
CÜDÜR  (Cidâr. C.) İnce deriler, zarlar. * Duvarlar, setler.
CÜFAEN  Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.
CÜFAF  Kurumuş.
CÜFAFE  Dağılmış kuru ot.
CÜFAL  Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak. * Kıllı kimse. * Bol.
CÜFALE  Su kenarında olan çörçöp.
CÜFF  İçi boş olan şey. Kof. * Dimağa işlemiş olan baş yarığı. * Hurma çiçeğinin kabuğu. * Cemaat, topluluk. * Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.
CÜFRE  Bir şeyin ortası. Mezar. * Boşluk. Çukur. * Göğsün içerisi. Sadır.
CÜFT  f. Tek olmayan. Eşi olan. Çift.
CÜFTE  f. Benzer, eş, denk, müsavi. * İnsan veya hayvan sağrıs. * Hayvan çiftesi.
CÜFUR  Zayıf olmak.
CÜHAL  Zehir.
CÜHD  Kuvvet, tâkat.
CÜHELA  (Câhil. C.) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler.
CÜHERA  (Câhir. C.) Yüksek sesle açık olarak söylenenler.
CÜHHAL  (Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller.
CÜHUD  Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek. * Peygamberimiz Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. (Türkçedeki "cıfıt" kelimesi bundan gelir.) * Bir kimseyi bahil bulmak.
CÜLAB  Gülsuyu, cüllâb. * İshal veren şerbet, müshil.
CÜLAHEK  f. Örümcek, ankebut. * Küçük dokumacı.
CÜLAL  (Celil) Ulu, büyük nesne, azim.
CÜLALE  Büyük dişi deve.
CÜLAZÎ  Kocaman ve kuvvetli. İriyarı. * Hâdim, hademe, hizmetkâr. * Kilise veya manastır uşağı. * Papaz veya keşiş.
CÜLB (CİLB)  Su olmayan bulut.
CÜLBAN  Burçak dedikleri hububat cinsi.
CÜLBE  Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.
CÜLCÜL  (C.: Celâcil) Ufak çıngırak, küçük çan.
CÜLCÜLÂN  Susam.
CÜLCÜLÂN-I HABEŞE  Beyaz haşhaş.
CÜLESA  (Celis. C.) Beraber oturanlar.
CÜLHAB  Dere, vâdi.
CÜLHUB  Dizleri büyük olan kadın.
CÜLL  (C.: Cilâl-Ecille) Çul. * Gül. * Her nesnenin büyüğü ve muazzamı. 
CÜLLA  (C.: Cilel) Büyük emir.
CÜLLAB  f. Cülâb, gülsuyu.
CÜLLAH  Çok sel.
CÜLLAS  (Câlis. C.) Cülus edenler, oturanlar.
CÜLLE  Hurma koydukları kap. * Hurma yükü.
CÜLMUD  Kaya.
CÜLMÜD  Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse.
CÜLUBE  Başka yerden satmaya getirilen şey.
CÜLUD  (Cild. C.) Ciltler, hayvan derileri.
CÜLUL  Kişinin, yerinden başka yere çıkması.
CÜLUS  Oturuş. Oturma. * Padişahın taht'a oturması.
CÜLUS-U HÜMÂYUN  Padişahın taht'a oturma merâsimi.
CÜLUSİYYE  Taht'a çıkan hükümdarlar veya padişâhlar için yazılmış yazı veya söylenmiş şiir. * Hükümdarın tahta çıktığı ilk gün verdiği bahşiş.
CÜLÜBAN  Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap.
CÜLÜNBAK  Diş gıcırtısı. * Kapı gıcırtısı.
CÜLZA  Sağlam deve.
CÜMA'  Toplamak. Cem'etmek.
CÜMÂDE  Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı.
CÜMÂD-EL-ÂHİRE  Arabi ayların altıncısının adı.
CÜMÂD-EL-ÛLÂ  Arabi ayların beşincisi. Cemazi-yel-evvel.
CÜMAH  Kibirlenmek.
CÜMALE (C.: Cümâlât) Gemi urganı.
CÜMAME  (C.: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar.
CÜMAN  İri inci.
CÜMANE  Tek inci.
CÜMASE  Soğuk, berd.
CÜMAZ  Gümüşlü boncuk.
CÜMBÜŞ  (Bak: Cünbiş)
CÜMCÜME  (C.: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası. * Ağaç çanak. * Arabdan bir kabile.
CÜMD  Taş.
CÜMD  (C.: Cümâd-Ecmâd) Yüce, sağlam mekân.
CÜMEL  (Cümle. C.) Cümleler. Birden fazla anlama gelen sözler. Mecmular. (Bak: Cümmel)
CÜMHURE  İçi boş kemik.
CÜMLE  Hep, bütün, tam. * Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.
CÜMLE-İ ASABİYE  Tıb: Sinir sistemi.
CÜMLE-İ CEZÂİYE  Şart cümlesinin ikinci kısmı. Misâl: "Eğer lügatı rehber edinirsen, kelimelerin mânasını anlarsın" cümlesindeki "kelimelerin mânasını anlarsın" cümlesi, cümle-i cezâiyedir.
CÜMLE-İ FİİLİYE  f. Fiil ile başlayan arabça cümle. Fiil cümlesi.
CÜMLE-İ İHBÂRİYE  (Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi.
CÜMLE-İ İSMİYE  f. İsimle başlayan arabça cümle. İsim cümlesi.
CÜMLE-İ MU'TERİZE  Cümlenin mânasını açıklamak için parantez içine yazılan cümle.
CÜMLE-İ MÜSTE'NEFE  Kendinden önceki cümleden bağımsız, müstakil cümle.
CÜMLE-İ ŞARTİYE  (Bak: şart) 
CÜMLE-İ TEFSİRİYE  (Cümle-i müfessire) "Yâni, meselâ" gibi sözlerle başlayıp önceki cümleyi açıklayan cümle.
CÜMLE-İ ÛLÂ  Birinci cümle. Evvelki cümle.
CÜMLE KAPISI  Sarayın büyük kapısı. * Dış kapı.
CÜMLE ŞİRÂN-I CİHÂN  f. Cihânın bütün arslanları.
CÜMLETEN  Bütün, hep, kâffeten, cemian, hep birden.
CÜMMA'  Bir araya gelerek toplanmış şey, küme.
CÜMMAH  Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi) 
CÜMMAR  Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.
CÜMMEL  (Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced. (Bak: Ebced) * Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı.
CÜMMET  Suyun biriktiği yer. * Başta toplanan saç. * Omuzlara inen saç.
CÜMMEYZ  İncire benzer bir yemişin adı.
CÜMRE  Süvari alayı, bin atlı cemaat.
CÜMSE  Hurma koruğu.
CÜMUD  Donuk. Katı. Sert. * Mc: Gayretsiz. * Soğukluk.
CÜMUD-U AYN  Göz donukluğu.
CÜMUDİYE  Büyük buz dağ. Glâsiye. Buzul. Aysberg.
CÜMUM  Suyu çok olan kuyu. * Su kuyuda çok olmak (mânâsına mastardır).
CÜMÛS  Donmak.
CÜMZA  Seri davar.
CÜMZAN  Hurma nevilerinden bir hurma.
CÜMZE  Toplanmış hurma.
CÜNABE  f. İkiz çocuk.
CÜNAF  Kuruluk.
CÜNAH  Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, "günah" kelimesinin aslı budur. (E.T.) (Bak: Günah)
CÜNBÂN  f. "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân $ : Kuyruk sallayan.
CÜNBİDE  f. Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş.
CÜNBİŞ  f. Kımıldanma, hareket. * Zevk, eğlence, cünbüş.
CÜNBİŞ-İ ZEMİN  Deprem, zelzele, yer sarsıntısı.
CÜNBİŞ-GEH  f. Cünbüş yeri, eğlence yeri.
CÜNBUH  Kalın, uzun ve yüksek nesne. * Büyük bit.
CÜNBÜDE  Kümbet, kubbe.
CÜNBÜŞ  Zevk, eğlence. * Hareket, kımıldanma. * Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu: Cünbiş'tir).
CÜNBÜZ  Kemer, kubbe, kümbet.
CÜND  Er, asker. Ordu. * Bir kimsenin yardımcıları. * Şehir.
CÜNDÎ  Süvâri, sipâhi, ata iyi binen, binici.
CÜNDEB  (Cündüb) Bir nevi çekirge. * Mc: Yağmacı.
CÜNDUH  Büyük çekirge.
CÜNDÜB  (C.: Cenâdib) Bir nevi çekirge.
CÜ'NE  Hokka.
CÜNEYD  Küçük asker. Askercik.
CÜNEYD-İ BAĞDADÎ  (Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir. (K.S.)
CÜNH  Koruma, esirgeme, himâye ve muhafaza etme.
CÜNHA  Suç, kabahat. Te'dib cezâsına müstahak olanın suçu.
CÜNNAB  Bitişik olan iki yemiş.
CÜNNAR  Çınar.
CÜNNET  Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. * Kalkan.
CÜNU'  Yüzü üstüne düşürmek.
CÜNUD  (Cünd. C.) Askerler. Ordu.
CÜNUDULLAH  Allah'ın ordu ve askerleri. (Zerrattan seyyarata kadar bütün mahlukat, Allah'ın emrine tabi birer ordu ve asker gibidir. Mukaddes Kur'an ve iman hizmetinde cansiperane ve ihlâs ve feragatla cehd ü gayret eden müslümanlar da Cünudullah ünvanına mazhardırlar.)
CÜNUH  Yöneliş, meyil.
CÜNUN  Delilik, cinnet. Delirmek. * Çok olmak. * Otun uzaması.
CÜNÜB  Cenabetlik. Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hâli. * Irak, uzak, baid.
CÜR'A  Bir yudumluk su. İçim, yudum.
CÜRADE  Soyulmuş nesne.
CÜRAF  Sel yolu. Selin aktığı mecrası.
CÜRAH  Yara.
CÜRAHÜM  İri gövdeli davar.
CÜR'A-RİZ  f. Damla damla döken.* Bir çeşit ibrik.
CÜRAŞE  Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.
CÜRAZ  Keskin.
CÜRAZ  Polat. Demir.
CÜRBÜZ  İnsanlar arasında fesâdçılık yapan gaddâr kişi.
CÜRCANÎ  (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde oluyor: Eş-Şeyh Ebu Bekir Abdulkahir bin Abdurrahman. Bütün cihetleri ile beğenilen bir zat olmuştur. Hakkında deniyor ki: Namazda iken evine bir hırsız girse, bulduğu bir takım şeyleri alır. Cürcanî hırsızı gördüğü halde namazına devam eder ve bozmaz... Vefat tarihi Hi.471 senesidir. (K.S.)
CÜRCANÎ  (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Seyyid Şerif Cürcanî'dir. (K.S.)
CÜRCE  (C.: Cürâc) Heybeye benzer bir kap.
CÜRCUR  Deve başı.
CÜRD  Tüysüz, kılsız. * Cilt hastası (deve). * Tüyleri kısa olan (at). * Bitki örtüsü olmayan (arazi). * Piyâdesiz (süvâri).
CÜRDAN  At ve eşek zekeri.
CÜRDE  Çorak bölge. * Çıplak vücut. * Atlı asker.
CÜRDE ASKERİ  Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.
CÜR'ET  Yiğitlik, cesaret. Korkmayarak ileri atılmak.
CÜR'ETKÂR  f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.
CÜR'ET-YÂB  f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr.
CÜREZ  (C: Cirzân) Tarla faresi.
CÜRF  Dere kenarında selin, dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır bir vaziyette bulunur. (E.T.) * Estiyan adı verilen bir ot.
CÜRFÜŞ  Yanları etli olan şişman kimse.
CÜRH  (C.: Cüruh) Yara.
CÜRHA  Birtek yara. * şehadette yani şahidlikte bir tek hükümsüzlük sebebi.
CÜRHÜM  Yemende bir kabile.
CÜRM  (Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.
CÜRM-Ü MEŞHUD  Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)
CÜRMANE  f. Ceza, mücâzat.
CÜRM-NAK  f. Suçlu, kabahatli.
CÜRMUK  (C.: Cerâmik) Çizme.
CÜRMUZ  Küçük havuz.
CÜRN (CERİN)  (C: Cüren) Hurma kurutulan ve harman yapılan yer.
CÜRRE  Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan. * Uçan her çeşit kuşun erkeği. * Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)
CÜRRE-BAZ  f. Atmaca kuşu. * Erkek şahin veya akdoğan. * Hızla uçan ok.
CÜRSUM  (C: Cerâsim) Her nesnenin aslı.
CÜRSUME  (Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik. * Gırtlak kapağı. * Karınca yuvası.
CÜRSUME-İ DIRAHT  Ağacın kökü.
CÜRSUN  Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.
CÜRŞ  Yemen diyarında bir yerin adı. * Başı tırnakla taramak.
CÜRŞU'  Büyük karınlı deve.
CÜRUB  Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler.
CÜRUH  (Cürh. C.) Yaralar.
CÜRUM  Sıcak, çukur yer.
CÜRÛN  Bezin eskimesi. * Yumuşak olmak. * Bir nesne aşınmak. * Alışkanlık, itiyat.
CÜRÜF  Uçurum, yar.
CÜRÜZ  Verimsiz çorak yer.
CÜRVAZ  Karnı büyük olan kişi.
CÜRYAZ  (C: Cerâyız) Karnı büyük olan.
CÜRZ  (C: Cirzan) Köstebek.
CÜRZUM  (C: Cürâzim) Çok yiyen kişi.
CÜSACİS  Büyük deve. * Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.
CÜSAD  Karın ağrısı.
CÜSAL  Tarla kuşu.
CÜSALE  Sonbaharda dökülen yapraklar.
CÜSAM  Büyük, geniş. Eni fazla olan.
CÜSAM  Uykuda gelen ağırlık, kâbus.
CÜSES  (Cüsse. C.) Cüsseler, gövdeler, bedenler, cisimler, kalıplar, cesetler.
CÜSEYM  Cisimcik. Küçük cisim.
CÜSEYMAT  (Cüseym. C.) Küçük cisimler, cisimcikler.
CÜSMAN  Organlarla birlikte vücudun tamamı. * Her nesnenin cismi ve cesedi.
CÜSSE  Gövde, kalıp, beden.
CÜSSE-DÂR  f. İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi.
CÜST  f. Araştırma, arama.
CÜST Ü CU  Arayıp sorma, araştırma, arama.
CÜSU  Diz üstünde çökmek. 
CÜSU'  Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik.
CÜSUM  (Cisim. C.) Cisimler. Ecsam.
CÜSUM  Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak. * Uykuda gelen ağırlık. Kâbus. * Oturmak.
CÜSUR  (Cisr. C.) Köprüler. 
CÜSÜVV  Kurumak, yebs. * Donmak, cümud.
CÜSVE  Bir yere biriktirilmiş taş.
CÜSY  Diz üstüne çökmek.
CÜŞA'  Çok yemekten dolayı genirmek.
CÜŞEM  Deve göğsü.
CÜŞRE  Öksürük. * Göğüs sertliği.
CÜŞU'  Durmak, kıyam. * Huruç etmek, çıkmak. * Hafif yay.
CÜŞUR  Sabah yerinin ağarması.
CÜ'ŞUŞ  Göğüs. Sadır.
CÜŞÜM  Kısa boylu, tıknaz kimse.
CÜVAD  Susamak.
CÜVAL  f. Çuval.
CÜVALİK  (C.: Cevâlik) Çuval.
CÜVAN  (Bak: Civân)
CÜVAR  (Civâr) Yakınlık. Komşuluk. * Himâyet, korumak. * Riâyet. * Süt emen deve yavrusu. * Karga sesi. * Öküz avazı.
CÜVEYRE  Küçük câriye, câriyecik.
CÜVVET  Kırba yaması. * Bir parça yer. * Siyaha yakın boz renk. * Demir pası.
CÜYUD  (Cid. C.) Gerdanlar, boyunlar.
CÜYUŞ  (Ceyş. C.) Ceyşler, askerler, neferler, erler. Ordular.
CÜZ  Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası. * Kitab forması. * Küllün mukabili. * Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası. * Kanaat. İktifâ eylemek. * Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak. * Kız evlâdı.
CÜZ-İ ASGAR  En küçük cüz. En ufak parça.
CÜZ-Ü FERD  Bir varlıktan veya bir vücuddan bir parça. * Atom. (Bak: Cüz-i lâyetecezzâ).
CÜZ-İ İHTİYAR  Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.(Halbuki; o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kesbden başka hiçbir şey elinden gelmez. Îman o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip herşeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi. S.)
CÜZ-İ İRADE  İradeden bir cüz. Allah tarafından insana verilen irade. (Bak: İrâde)
CÜZ-İ LÂYETECEZZÂ  Bir daha bölünmeyen en küçük parça. En küçük cisim parçası. Tecezzisi kabil olmayan. Atom. Yani parçalansa, maddîlikten çıkıp kanun-u İlâhî ile bir nevi kuvvete inkılâb eder.
CÜZ-Ü TAMM  Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.
CÜZAE  Bıçak sapı.
CÜZAF  Götürü pazar.
CÜZAM  (Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir deri hastalığı.
CÜZAME  Hasaddan sonra ekinden bâki kalan ekin.
CÜZARE  Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)
CÜZAZ  Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.
CÜZAZE  (C.: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek.
CÜZAZE  Bez kırpıntısı.
CÜZBEND  Bir çeşit cüzzam hastalığı. * Ciltçi.
CÜ'ZER  (C.: Câzer) Geyik buzağısı. * Yaban sığırının buzağısı.
CÜZEYR  Kök dalı, ince kök.
CÜZEYRE  Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası.
CÜZHAN  f. Kur'ân-ı Kerim cüzlerini okuyan kimse.
CÜZ'İ  Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.
CÜZ'İYYAT  Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar.
CÜZ'İYYET  Azlık, cüz'î oluş.
CÜZVE  (Cezve-Cizve) (C: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası. * Ateş közü.
CÜZUR  (Cezr. C.) Kökler.
CÜZZAM  (Bak: Cüzam) 
CÜZZET  Kaftan.
Ç  Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında "cim" harfi gibi üç sayısının karşılıdır.
ÇABA  Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
ÇABÜK  f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
ÇABÜK-HIRÂMÂN  f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
ÇABÜK-REV  f. Çabukça giden.
ÇAÇARON  İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
ÇAÇELE  f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
ÇADER-İ KUHLÎ  Sema, gök. * Karanlık gece.
ÇAĞ  Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim. * Yaş. * Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.* Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)
ÇAĞATAY  Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.
ÇAĞDAŞ  (Bak: Asrî)
ÇAĞDIŞI  Askerliğe alınma çağı dışında. * Çağın fikirlerine felsefesine uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları zaman şimdi bunu benimseyenlerin zavallılıkları da anlaşılmış olacaktır. Körükörüne çağın her düşüncesini benimsemek, müslümana yakışmaz. (Bak: Asrî)
ÇAĞLA  (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.
ÇAĞLAR  Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
ÇAĞRIŞIM  Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de aklı gelmesi gibi...
ÇAĞZ  f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti.
ÇÂH  (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
ÇÂH-I BÜN  Kuyu dibi.
ÇÂH-I YUSUF  Hz. Yusufun (A.S.) kardeşleri tarafından atılmış olduğu kuyu.
ÇÂH-I ZEMZEM  Zemzem kuyusu.
ÇAK  f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman.
ÇAK  f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. * Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde.
ÇAKACAK  f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
ÇAKALOZ  Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
ÇAKÇAK  Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.
ÇÂKER  f. Kul, köle.
ÇÂKERÂNE  f. Kölecesine, köle gibi.
ÇÂKERÎ  f. Abd'e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
ÇAKMAKLI  Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
ÇAKŞIR  İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki tüy.
ÇAKUÇ  f. Çekiç.
ÇAL  İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.
ÇALA  İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
ÇALAB  t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
ÇALAK  f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
ÇALAKÎ  f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
ÇAL-AT  Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.
ÇALBUS  f. Dalkavuk, yaltakçı.
ÇALÇENE  t. Durmayıp konuşan, geveze.
ÇALGI  Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)
ÇALIM  Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
ÇÂLİK  f. Çelik çomak oyunu.
ÇÂLİŞ  f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
ÇAM  f. Eğrilme, bükülme. * Salınma.
ÇÂME  f. şiir ve gazel. Manzume.
ÇÂME-GÛY  f. Şair. 
ÇAMULARİ  Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
ÇANE  f. Çene.
ÇAP  f. Basma, baskı, tab.
ÇAPAR  Postacı.
ÇAPKUN  Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.
ÇAPLUS  f. Dalkavuk, yaltakçı.
ÇAPÛL  f. Yağma, saldırı.
ÇAPÛLCU  Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.
ÇAR  (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
ÇÂR  f. Dört. Cihâr. 
ÇÂR-BÂLİŞ(T)  f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
ÇÂR-CİHET  Dört cihet. Cihat-ı erbaa.
ÇÂR-ÇEŞM  Dört göz.
ÇÂR-ÇİZ  Dört şey.
ÇAR-DEH  f. Ondört.
ÇÂRE  f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık.
ÇARE-İ HALÂS  Kurtuluş çaresi.
ÇÂRE-CU  f. Çâre arıyan.
ÇÂRE-SÂZ  f. Çâre bulan.
ÇAR-EBRU  Dört kaş. * Bıyığı yeni gelmiş delikanlı.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ  Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇAR-GÂH  f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.
ÇAR-GUŞE  f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
ÇARH  Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
ÇARH-I AHDAR  Gök kubbe. 
ÇARHA  f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
ÇARIYAR  (Bak: Çaryâr) 
ÇARİÇE  (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
ÇARK  f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek işleyen âlet. * Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, eflâk. * Baht. Talih. şans.
ÇARK-I FELEK  Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü. * Mc: Tâlih, baht. * Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği. * Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.
ÇARMIH  f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.
ÇAR NAÇAR  f. İster istemez, mecburiyetle.
ÇARPA  f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
ÇARSU  f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
ÇARŞAF  Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanılagelmiştir. Çeşitli renklerde olabilir. Çarşaf kadar ucuz ve pratik İslâma uygun başka bir giyecek yapılmadığı için, çarşaf giyenleri kınamak çok haksızlıktır. Çarşaf zengin ve fakir ayrımını kaldırır. İç giyimi örttüğü için ailelerin birbirine özenerek israfa düşmelerini, gösterişi, çekememezlikleri ve bundan doğan huzursuzlukları önler. Ferâce, car, cilbab denen örtüler de, bu tarz örtü çeşitlerindendir. (Bak: Tesettür)
ÇAR-ŞEB  f. Cilbab, ferace, çarşaf. 
ÇAR-ŞENBİH  f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
ÇAR-TAK  f. Çardak. * Dört köşe çadır. 
ÇARTA(RE)  f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
ÇÂRUB  f. Süpürge.
ÇÂRUB-ZEN  f. Süpürücü.
ÇARUĞ  f. Çarık.
ÇAR U YEK  Dörtte bir.
ÇARÜM  f. Dördüncü.
ÇAR-YAR  Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.
ÇAR-YARÎ  f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
ÇAR-YEK  f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
ÇAR-ZEBAN  f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
ÇAŞ  f. Tahıl yığını, hububat.
ÇAŞİT  Casus.
ÇAŞNİ  Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
ÇAŞT  f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
ÇAVELE  f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk.
ÇAVUŞ  Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi. * Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker. * İşçilerin başları, şefleri.
ÇE  f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir.
BAĞ-ÇE  Küçük bağ, bahçe. 
ÇE  (Bak: Çi) 
ÇEÇ  f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba.
ÇEÇEK  f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben.
ÇEH  f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı.
ÇEH  f. Kuyu, çukur.
ÇEHAN  f. Damlıyan, damlayıcı. 
ÇEHÂR  f. Dört, erbaa.
ÇEHÂR-DEH  f. Ondört.
ÇEHÂR-GÂNE  f. Dört unsur.
ÇEHÂR-PÂ  f. Dört ayaklı hayvan.
ÇEHARÜM  f. Dördüncü.
ÇEHRE  f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil, zahir.
ÇEHRE-NÜMUD  f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici.
ÇEHRE-PERDAZ  f. Ressam.
ÇEK  Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer.
ÇEKAN  f. Damlamış, damlıyan.
ÇEKİ  Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.
ÇEKİDE  f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. * Damlamış.
ÇEKİMSER  t. Taraf tutmayan.
ÇEKRE  f. Küçük su damlası. Su serpintisi.
ÇELEBİ  Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan.
ÇELE-ÇEPE  f. Sağa sola.
ÇELENK  f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.)
ÇELİPA  f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi.
ÇEM  f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün. * Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış.
ÇEMBER  (Bak: Çenber)
ÇEMEN  Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
ÇEMENİSTAN  f. Bahçe, çimenlik.
ÇEMENZAR  f. Yeşillik, çayır.
ÇENBER  f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. * Başa ve boyna bağlanan yemeni. * Esirlik, bağlılık, kölelik. * Geo: Bir düzlemde bulunan sabit noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği geometrik şekil.
ÇEND  f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir şeyin yüzde biri.
ÇENDAN  f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
ÇENDÎ  f. Bir müddet, biraz.
ÇENDİN  f. Kaç, kadar, ne kadar, bu kadar. 
ÇENEB  f. Sünnet.
ÇENG  f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü.
ÇENGAR  f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
ÇENGEL  f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer.
ÇENGİ  Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.
ÇEP  f. Sol, yanlış, falso. 
ÇEPEL  Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.
ÇEP-ENDAZ  f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi.
ÇEPER  Cidar, duvar.
ÇEP ŞÜDEN  f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek.
ÇEP Ü RAST  Sağ ve sol.
ÇERA  f. Niçin, niye böyle? * Mer'a. Otlak.
ÇERAG  f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer'a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
ÇERAGAN  f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
ÇERAG-ÇEŞM  f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
ÇERAKİSE  (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
ÇERAM  f. Otlak.
ÇERA-ZAR  f. Otlak, çayır. 
ÇERB  f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
ÇERB-AHUR  f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
ÇERB-DEST  f. Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk.
ÇERBÎ  f. Tatlılık, yumuşaklık.
ÇERB-PEHLU  f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
ÇERES  f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer'a, otlak. * Üzüm teknesi.
ÇERH  f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
ÇERHİDEN  f. Kendi etrafında dönmek.
ÇERKES  Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
ÇERM  f. Hayvan ve insan derisi. Post.
ÇESPAN  Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
ÇESPİDE  f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır.
ÇEŞ  f. "Deneyen, sınayan, tadına bakan" mânâsına gelerek kelimelere eklenir.
ÇEŞAN  f. Topuz, gürz.
ÇEŞENDE  f. Tadıcı, tadan, tadına bakan.
ÇEŞİDE  f. Tadmış. Tadılmış olan.
ÇEŞİDEN  f. Lezzetine bakmak. Tadmak.
ÇEŞM  f. Göz. Ayn. Dide.
ÇEŞM-İ ÂHU  Ceylân gözü. 
ÇEŞM-İ BED  Kem göz.
ÇEŞM-İ DİL  Basiret. Kalb gözü.
ÇEŞM-İ GAZUB  Kızgın bakış.
ÇEŞM-İ GİRYÂN  Ağlayan göz.
ÇEŞM-İ HOŞ-NİGÂH  Güzel bakışlı göz.
ÇEŞM-İ İSTİKBÂL-BİNÎ  Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.
ÇEŞM-İ MEST  Sarhoş göz, mest olmuş göz.
ÇEŞM-ZAHM  Nazar değme.
ÇEŞMAN  (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
ÇEŞM-AŞİNA  f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
ÇEŞM-AVİZ  f. Yüz örtüsü, peçe.
ÇEŞM-DAR  f. Bekliyen, gözliyen.
ÇEŞM-DERİDE  f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
ÇEŞN  (Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen.
ÇETE  Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik. * Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı.
ÇETİN  Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç.
ÇETR  f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye.
ÇETR-İ ANBERİN  Karanlık gece.
ÇETR-İ NUR  Güneş, şems.
ÇETU  f. Perde, örtü.
ÇETUK  f. Serçe kuşu.
ÇEVGAN  f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
ÇEVİK  t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen.
ÇEVİK ÇALAK  Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
ÇEYREK  f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek) 
ÇIFITLIK  Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık.
ÇIĞIR  t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol. * Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.(... Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer...L.)
ÇIMACI  Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
Çİ  (Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de kullanılır.
ÇİDE  f. Devşirilmiş, toplanmış.
Çİ-GUNE  f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü.
ÇİHAR  f. Dört. (Bak: Çâr) 
ÇİHİL  f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla.
ÇİL  (Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok.
ÇİLE  f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.
ÇİLEHÂNE-İ UZLET  Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.
ÇİLEKEŞ  Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken.
ÇİLLE  Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile)
ÇİM  f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler.
ÇİN  f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım.
ÇİN-İ CEBİN  Alın buruşuğu. Alın kırışığı.
ÇİN-İ EBRU  Kaş çatıklığı.
ÇİN  f. "Derleyen, toplayan" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
HUŞE-ÇİN  Başak toplayan.
ÇİNE  f. Kuş yemi.
ÇİNENDE  f. Devşiren, toplayan, toplayıcı.
ÇİN-İ MAÇİN  Çin ve Çin'in güney kısmı.
ÇİPİL  Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel.
ÇİRAG  f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird. * Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi.
ÇİRE  f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur.
ÇİRE  f. Niçin? Çerâ?
ÇİRE-DEST  f. Becerikli, eli işe yatkın olan.
ÇİREGÎ  f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik.
ÇİRK  Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan.
ÇİRK-ÂB  f. Pis su.
ÇİRKÂF  f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
ÇİRKİN  f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara.
ÇİSAN  f. Ne gibi? Nasıl?
ÇİSTAN  f. Bilmece.
ÇİZ  f. Şey. Nesne.
ÇOLPA  f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan. * Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız.
ÇOPRA  Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı su balığı.
ÇÖMEZ  Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.
ÇUB  f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp.
ÇUBAN  f. Çoban, sığırtmaç.
ÇUBE  f. Oklava.
ÇUBEK  f. Değnek, sopa. Davul tokmağı.
ÇUG  f. Su arkı. * Boyunduruk.
ÇUHADAR  Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
ÇUN  f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.
ÇUNAN  f. Öyle böyle.
ÇUNİN  f. Böyle.
ÇUN Ü ÇİRA  f. Nasıl ve niçin.
ÇUVALDIZ  Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
ÇÜ  f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk.
ÇÜN  f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice.
ÇÜNAN  f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
ÇÜNBEK  f. Atlama, sıçrama.
ÇÜNKİ  f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki.
ÇÜST  f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı.
ÇÜSTÎ  f. Atiklik, çeviklik, çabukluk.