| C |
Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının
kısaltılmış hali. |
| CÂ |
f. Yer. Mekân. Mevki. |
| CÂ-Yİ BEHİŞTÎ |
Cennet gibi yer. |
| CÂ-Yİ İŞTİBAH |
Tereddüt edilecek nokta. |
| CÂ-Yİ MÜLAHAZA |
Düşünülecek
nokta. Mülahaza edilecek mes'ele. |
| CÂ-Yİ PENAH |
Sığınılacak yer. |
| CÂ-Yİ RAHAT |
Rahat edilecek yer. |
| CA'AB |
Bileyci. |
| CAADET |
Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile
adı. |
| CAADET |
Kıvırcıklık. |
| CA'AM |
Tama' etmek. |
| CAAR |
Sırtlan. |
| CA'B |
Kazmak. * Atmak. |
| CABE |
Bir cevap. |
| CA'BE |
Ok torbası, sadak. |
| CABECA |
f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde. |
| CA'BER(E) |
(C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse. |
| CABET |
Cevap vermek. |
| CÂBİ |
(Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan
tahsildar. |
| CÂBİR |
Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz.
* Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı.
* Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi. |
| CÂBİR-ÜL-ENSARÎ |
Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir.
Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i
Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı
sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur.
Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe
biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır. |
| CABİYE |
(C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında
bir şehir adı. |
| CABLUS |
f. Dalkavukluk, yaltaklanma. * Dalkavukluk eden, yaltaklanan. |
| CABLUSÎ |
f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık. |
| CA'CA' |
(C.: Ceâci) Taşsız yer. * Zindan. |
| CA'CAA |
Değirmen sesi. * İsteklerde zorluk vermek. * Devenin çökermesi.
* Çökmüş deveyi kaldırmak. |
| CA'CERE |
(C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip
yerler. |
| CADD |
(Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D : Kıvırcık saç, şa're. |
| CADDE |
Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah. |
| CADDE-İ KÜBRA |
Büyük cadde. * Mc: En selâmetli yol. Kur'an yolu. Sahabe ve Peygamber
vârisi olan büyük zatların, müçtehidlerin yolu. |
| CADI |
Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın
gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren
kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların
kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır. |
| CADİ |
f. Safran. |
| CADİ |
(C. Cüdât) Sâil, dilenci. |
| CADİB(E) |
Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören. |
| CADİL |
Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin. |
| CADİS(E) |
Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak,
gelir getirmeyen boş arazi. |
| CADU |
f. Büyücü, cadı. * Hortlak, gulyabani. * Acuze, çirkin kocakarı.
* Çok güzel söz. |
| CADU-FENN |
f. Büyücü, sihirbaz. |
| CADU-GER |
f. Büyücü, sihirbaz. |
| CADU-SUHEN |
f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F : Atmak, yere vurmak. |
| CAFCAF |
f. Ahlâksız, iffetsiz kadın.CA'FER : Küçük akarsu, çay.CA'FERÎ
: Şiilerden İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlı olduklarını iddia edenler.Bütün
mânâsıyla İslâmiyet'e bağlı olup şeriatın emirlerine göre amel eden ve Âl-i
Beyt'in büyük bir dinî şahsiyeti olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine
bağlılık iddiasının doğru olması için, o zat gibi olmağa ve Hz. Muhammed'in
(A.S.M.) sünnetlerini yaşamağa gayret göstermek lâzımdır. |
| CA'FER-İ SÂDIK |
(Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı. |
| CAFÎ |
Cefa eden, eziyet veren. |
| CAFİL |
Yürürken çabuk olan kimse. |
| CAFÛN |
Karpuz. |
| CAGER |
f. Kuş kursağı. |
| CAH |
(Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar. |
| HUBB-U CAH |
Makam ve mansıb sevgisi. |
| CAHAN |
Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk. |
| CAHAR |
Kuyunun içinin geniş olması. |
| CAHB |
(C.: Echibe) Ebücehil karpuzu. * Korkudan dolayı kederli olmak. |
| CAHCAH |
(C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi. |
| CAHCAHA |
Gönlünde olan sırrını gizlemek. * Çağırmak. * Su sesi. |
| CAHD |
Bile bile inkâr etme. |
| CAHD-I MUTLAK, CAHD-I MÜSTAĞRAK |
Arab gramerinde menfî olan iki geniş zaman sigası. Muzari fiillerinin
başına (Lem; $ ) ve (Len $) getirilerek olur. |
| CAHDEL |
Semiz. |
| CAHDEM |
(C.: Cehâdim) Ekin tarlası. |
| CAHDER |
Kısa boylu. |
| CAHF |
Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak. |
| CAHF |
Övünme, fahr. * şeref. |
| CAHFEL |
Dudakları kalın olan kimse. * Asker. * Zenginlik. |
| CAHFELE |
(C.: Cehâfil) At dudağı. |
| CAHH |
Ayakları uzun, yeşil çekirge.* Adamın beli bükülüp eğilmek. |
| CÂHIZ |
Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu
için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam. |
| CAHÎ |
(Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde
olan. |
| CAHİD |
Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din
düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden,
vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. Kur'an ve İman hakikatlarının
neşrinde çalışmak suretiyle mücahede eden. |
| CAHİD |
Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen. |
| CAHİF |
Kişinin kendi yanında olan şeylerin çokluğundan fahirlenmesi. |
| CAHİF |
Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak.
* Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker. |
| CAHİL |
Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya
ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını
ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.) |
| CAHİL-İ ANÛD |
İnatçı cahil. |
| CAHİLANE |
f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. |
| CAHİLE |
(C.: Cevâhil) Değirmen çarkı. |
| CAHİLİYYET |
Cahilliğe âit. * İslâmiyet'ten önceki câhiliye devrine âit. Cahiliyet
sadece İslâmiyet öncesine ait değildir. Bu gün "tabiatçılık, maddecilik"
gibi çeşitli adlarla eski puta tapıcılık daha da yobazlaşarak devam ediyor.
Allah'ı inkâr ederken tabiatı ve maddeyi onun yerine koyarak kendilerine
yeni putlar dikiyor ve kendi yaptıkları bu putlara kendileri tapıyor. (Bak:
Yobaz.) |
| CAHİM |
Çok sıcak yer. |
| CAHİM |
Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan
ateş. * Cehennem'in bir tabakası. |
| CAHİMÎ |
Cehennem gibi. |
| CAHİYEN |
Aşikâr olarak, alenen. |
| CAHİZ |
Cesur, cesaretli, yiğit. |
| CAHL |
Çekirge gibi bir büyük arı. * Büyük kırba. * Ters yuvarlayan bir
böcek. |
| CAHMA' |
Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın. |
| CAHME |
Nazar değdiren göz. * Kat kat ve şiddetli yanan ateş. |
| CAHMERİŞ |
(C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası. |
| CAHRE |
Şiddet ve kıtlık yılı. * Yemek. |
| CAHREME |
Darlık. * Kötü ahlâk. |
| CAHSUK |
f. Orak. |
| CAHŞ |
(C.: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası. * Kolan eşeğinin erkeği. |
| CAHŞE |
Eşek sıpasının dişisi. * Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip. |
| CAHÛD |
(Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü
kabul etmeyen. * Yahudi. |
| CAHÛF |
Mağrur, kibirli, kendini beğenmiş. |
| CAHZEM |
Gözleri büyük olan kimse. |
| CAİBE |
(C.: Cevâib) Halkın ağzında gezen haber. |
| CAİL |
Yapan, bir şey veren, kılan. * Yaratıcı. (Bak: Ca'l) |
| CAİL |
Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden. |
| CAİR |
Mâni, engel. * Eğri. * Çok, kesîr. * Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden. |
| CAİZ |
Mümkün, olur, olabilir. * Fık: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi
bir fiil veya akit. |
| CAİZE |
(Cevaz. dan) (C.: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği. * Hediye, armağan, bahşiş.
* Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine
karşılık olarak verilen para, hediye ve bahşişler. |
| CAKA |
(Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket
davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır.
Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara
düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada
da çekiyorlar. |
| CAL' |
(Câli') Terbiyesiz.
Kötü konuşan. |
| CÂL |
Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı. |
| CA'L |
Yaratmak, halk. * Almak. * İş işlemek. Yapmak. * Bu kelime Kur'ân-ı
Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır:1- Tafak ve ahz (inşâ ve ikbal) mânasına;
bir işi işlemeğe müteveccih olup başlamak ve işler olmak.2- Halketmek, yaratmak.3-
Kavl ve irsal.4- Tehiyye ve tesviye (tanzim ve düzeltme).5- Takdir.6- Tebdil.7-
Bir şeyi bir şeye dâhil etmek.8- Bir şeyi kalbe ilka ve İlhâm eylemek.9-
İtikat.10- Tesmiye.11- Bir şeyi diğer bir şeyden icad ve tekvin.12- Bir
şeyi bir sıfat ve hâletten diğer bir sıfat ve hâlete döndürmek, kılmak,
tasyir.13- Bir nesne üzerine hükmeylemek gerek hak ve gerek bâtıl olsun
- vaz'eylemek bir hususu bir kimse ile bir vecih üzere şartlaşmak ve azv
ve nisbet eylemek ve hükm-ü şer'i. (L.R.) |
| CAL(İ) |
f. Tuzak, ağ. * Misvak ağacı. |
| CA'LE |
(C.: Cüul) Küçük hurma ağacı. |
| CALE |
f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan,
sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal. |
| CA'LÎ |
Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid. |
| CALİ' |
Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam. |
| CALİB |
Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan. |
| CÂLİB-İ DİKKAT |
Dikkat çeken. |
| CÂLİB-İ MERHAMET |
Merhamet çeken. |
| CALİF |
Deri soyan, kabuk soyan. |
| CALİFE |
Deri ile eti birlikte koparan yara. |
| CALİNOS |
(Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun
adı. |
| CALİS |
(C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan. |
| CA'LİYYAT |
Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller. |
| CA'LİYYET |
Yapmacık (olmak.) |
| CALİZ |
f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası. |
| CALÛT |
(Bak: Yûşâ A.S.) |
| CAM |
f. Cam, şişe, bardak, sırça. |
| CAM-I GEVHERÎ |
Billur kadeh. |
| CAM-I MEMLÛ |
Dolu kadeh. |
| CAM-I SEHER |
Güneş, şems. |
| CAM-I SİM |
Sevgilinin çenesi. |
| CAM-I TEHÎ |
Boş kadeh. |
| CAM-I ZERRİN |
f. Altın kadeh. * Tas: Allah âşıkının kalbi. * Bir kasaba adı.
* Bir şarab adı. |
| CA'MA |
Yaşlı deve. |
| CAME |
f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas. |
| CAME-İ FENA |
Kefen. |
| CAME-İ HASSA |
Tar: Osmanlı padişahlarının verdikleri elbiselik kumaşlar. |
| CAME-İ HAYAT |
Hayat elbisesi, ömür. |
| CAME-İ ÎDÎ |
Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise. * Bayram elbisesi. |
| CAME-İ NEVRUZÎ |
Rengârenk elbise. * Bahar geldiğinde açan çeşitli çiçekler. |
| CAMEDAR |
f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer. |
| CAME-DUZ |
Terzi, elbise diken. |
| CAME-GÎ |
f. Hâdim ve hizmetçilere verilen ücret ve elbise parası. * Tüfek
fitili. * Elbiselik kumaş.* Hizmetkâr, hademe, hâdim. |
| CAMEHAB |
f. Yatak. |
| CAMEKÂN |
f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık. |
| CAMEŞUY |
(C.: Câmeşuyân) f. Çamaşırcı, çamaşır yıkayan. |
| CAMGER |
f. Cam yapan sanatkâr, camcı ustası. |
| CAMGÛL |
f. Külhanbeyi. |
| CAMHANE |
f. Cam fabrikası. |
| CAMÎ |
(Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı:
Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir. |
| CAMİ |
İslâm mâbedi. İbadet yeri olan bina. * Cem'edici, toplayıcı, içine
alan. * Cem'etmiş, toplamış bulunan, hâvi ve muhit olan. * Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtu Vesselâm bütün evvel ve âhir güzel isim ve ahlâkı kendisinde
cem'ettiğinden dolayı ona verilen bir isimdir. * Ehl-i Hadis ıstılahınca
da; Buhâri Hadis kitabları gibi, babların sekizini birden cem' eden büyük
hadis kitablarına da Câmi denir veya Sünen ismi verilir. |
| CAMİ-İ EMEVÎ |
şam şehrinde büyük bir câmidir. |
| CAMİ-İ KEBİR |
Büyük cami. |
| CAMİ-İ KUR'AN |
Kur'an-ı Kerim'i toplayan mânâsında olup, Halife Hz. Osman (R.A.)
kasdedilir. |
| CAMİ-ÜL MEHASİN |
Güzel vasıfları huyları kendinde toplamış bulunan. |
| CAMİA |
Topluluk. Birlik. Kütle. * Dâr-ül fünûn. |
| CAMİD |
(Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız. |
| CAMİH |
Başı sert hayvan. |
| CAMİİYYET |
Câmi'lik, toplayıcılık. * Çok şeylerle alâkalılık. * Pek ziyâde
mânâları ve şeyleri hâvi olmak.(Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta
umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnâ'yı kendinde gösteren bir câmi
âyine-i ehadiyyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne
getirir; âdetâ kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi
çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasılki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen
bir kudretin eseri olabilir; öyle de en küçük bir zihayatı halkeden, elbette
umum kâinatın Hâlikıdır. L.) |
| CAMİL |
Çobanla olan deve sürüsü. |
| CAMİS |
Cansız, camid. * Letâfeti gitmiş olan elbise. |
| CAMİT |
Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya
verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır. |
| CAMİ-ÜL EZHER |
Mısır'daki en büyük üniversitenin adı. |
| CAMİ-ÜL HURUF |
Kitap te'lif eden, müellif, yazar. |
| CAMİ-ÜL KELİM |
Vecize. Kısa olup çok mânaya gelen söz. |
| CA'MUS |
(C.: Ceâmis) Pis, necis. |
| CAMUS |
Su sığırı. Manda. Kömüş. |
| CAN |
f. Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri,
maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır.
Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların
tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerinin vazifesi
bu olaylar arasındaki ilişkinin değişmeyen tarafını bulmaktır. Bunun ötesinde
ilmin söyleyeceği bir sözü yoktur. Buna rağmen bazı kendini bilmez cahiller,
ilim adını kötüye kullanarak ilmin sustuğu yerde kendileri konuşuyor ve
hayat ve ruhu madde ile açıklamaya kalkışıyorlar. Oysa maddenin de ne olduğunu
biliyor değildirler. Biz müslümanlar madde gibi hayat ve ruhun da Allah'ın
kudretinin eserleri olduğunu biliyor, birini diğerinin yerine koymuyoruz.
Allah görünen ve görünmeyen âlemler yaratmıştır. Onun kudretinin ve yaratmasının
sınırı yoktur. Madde, yarattıklarının sadece bir çeşitidir. Varlığı maddeden
ibaret sanmak aklı gözüne inmiş olan akılsızların batıl bir inancıdır. *
Mc: Sevgili, dost. |
| CANA |
f. Ey sevgili! Ey can! |
| CAN-AFERİN |
f. Yaratıcı. |
| CANAN |
f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar. |
| CANAVAR |
f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt. |
| CAN-AVER |
Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar. * Domuz, canavar, hınzır. *
Zararlı hayvan. |
| CAN-AZAR |
f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren. |
| CAN-BAHŞ |
f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah. |
| CANBAZ |
(C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
* Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan.
* Eskiden atlı fedai asker. |
| CANBELEB |
Ölecek halde, canı dudakta. |
| CANDADE |
f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan. |
| CANDANE |
f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin. |
| CANDAR |
f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu,
emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık. |
| CANE |
f. Silah. |
| CAN-EFŞAN |
f. Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden. |
| CAN-FERSA |
f. Can dayanamıyacak derecede. |
| CANFEZA |
Gönüle ferahlık veren, can artıran. * Ayın 23. gününe verilen ad.CAN-GÂH
$_ : f. Can evi. * Can azaltıcı. |
| CAN-GEZA |
f. Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü. |
| CAN-GÎR |
f. Can sıkıcı, ruh sıkıcı. |
| CAN-GÜZAR |
f. Cana dokunan, candan geçer olan. |
| CANHIRAŞ |
f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren. |
| CANİ |
Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan.
Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son
veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar.
Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini,
ilmini, iradesini, rahmetini ilân edip dururlarken inkârcılar bunları tesadüfün,
maddenin, tabiatın ve sebeplerin eseri sayıyor ve mânasız, gayesiz şeylermiş
gibi göstererek onları mânen öldürüyor, sayısız cinayetler işliyorlar. Demek
ki inkârcıların bu cinayetlerinin hesabını verecekleri bir mahkeme var ve
olacaktır. (Bak: Ceza) |
| CANÎ |
f. Candan sevilen. |
| CANİB |
f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf. |
| CANİBEYN |
İki taraf, iki cânib, iki yan. |
| CANİH(A) |
(Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen. |
| CANİHA |
Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği. |
| CANİŞİN |
Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil. |
| CANKURTARAN |
t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta.
* Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans. |
| CANN |
Ateşten mahlûk cinlerin babası olan. * Bir beyaz yılan cinsi. *
Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler. (Bak:
Cinn) |
| CAN-NİSAR |
f. Canını harcayan, canını fedâ eden. |
| CANPERVER |
f. Kalbi ferahlandıran.
Ruha hoş gelen. |
| CANRÜBA |
f. Gönül alan, gönül kapan dilber. |
| CANSİPER |
(Cansupâr): f. Canını
feda eden. |
| CANSİPERANE |
f. Canını feda edercesine. |
| CAN-SİTAN |
f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel. |
| CANSUZ |
f. Can yakıcı, yürek tutuşturan. |
| CANŞİKÂF |
f. Can yaralayıcı, can yırtıcı. |
| CANŞİKÂR |
f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub. |
| CAN-ŞİKEN |
f. Azrâil (A.S.) |
| CAR |
Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya
mükerrer kullanılır. |
| CA'R |
Yırtıcı kuşların pisliği. |
| CÂR |
Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf. (Bak: Çarşaf) |
| CÂR |
Çeken, sürükleyen. * Komşu. * Medet eden, yardımcı. * Müşteri. |
| CÂR-I ZİL KURBÂ |
Yakın komşu. |
| CÂR-ÜL CÜNÜB |
Yabancı kimse. Akrabadan olmayan. |
| CARİ |
Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber
ve mütedavil olan. |
| CARİF |
Yıkıp harap etmek. |
| CARİH |
Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan. |
| CARİHA |
(Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı. |
| CARİM |
Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan.
* Kesen. * Hurma toplayan. |
| CARİN |
Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu. |
| CARİS |
Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran. |
| CARİYE |
Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi.
* Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden
kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi. |
| CARR |
Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer. |
| CARRE |
Komşu kadını. * Yularından çekilen deve. |
| CARŞEB |
f. Çarşaf, cilbab. |
| CARÛ(B) |
f. Süpürge. |
| CÂRÛB-ZEN |
f. Süpürücü, çöpçü. |
| CARUD |
Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında
Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten
önce yaşamıştır. |
| CARÛR |
Sel arkı. |
| CARÛRE |
Kapı ökçesinin yeri. |
| CA'S |
Pis, necis. |
| CASELİK |
Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik. |
| CASİM |
Şam diyarında bir köyün adı. |
| CASİR |
(Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli. |
| CASİYE |
Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını. |
| CÂSİYE SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
Şeriat, Dehir Suresi de denir. |
| CASLİK |
(Cesâlik) Nasrâniler hakîmi. * Çokluk, kesret. |
| CASS |
Alçı taşı. * Kireç. |
| CASSAS |
Sıvacı, kireççi. |
| CAST |
f. Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer. |
| CASÛM |
Korkulu rü'ya, kâbus. |
| CASUS |
(C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini
gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir
devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet
menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse. |
| CA'SÛS |
(C.: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu. |
| CASUS |
Karpuz. |
| CAŞİRİYYE |
Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği. |
| CAUB |
Kısa adam. |
| CA'V |
Deve ve koyun tersini toplamak. |
| CAVERS |
Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı. |
| CÂVİD |
(Câvidân, câvidâne, câvidânî) f. Sermedî, sonu olmayan, sonsuz,
dâimî, lâyemut. |
| CÂVİDÂNE |
f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik. |
| CÂY |
f. Yer, makam, mevki. |
| CÂY-I DİKKAT |
Dikkat edilecek nokta. Dikkat edilecek yer veya şey. |
| CÂY-I HAYRET |
Hayret edilecek yer veya şey. |
| CÂY-I KARAR |
Dinlenme, durma yeri. |
| CÂY-I MÜLÂHAZA |
Düşünülecek nokta, düşünülecek yer. |
| CAY-BAŞ |
f. İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken. |
| CAY-GÂH |
f. Mevki, makam, rütbe. * Yer, mekân. |
| CAY-GİR |
f. Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş. |
| CAYİ' |
(C.: Ciya') Aç, acıkmış; aç olan. |
| CAYİD |
Cömert, sahi. |
| CAYÎFE |
Karın içine geçmiş olan yara. |
| CAYİHA |
Şiddet. * Kıtlık. * Yemişe gelen âfet. |
| CAYİR |
Cevir ve cefâ eden. Eziyet veren. |
| CAYMAK |
t. Vazgeçmek. Sözünden dönmek. |
| CAY-MEND |
f. Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan. |
| CAY-NİŞİN |
f. Yer tutan. Birinin yerine geçen. |
| CA'Z |
Yoğun, kalın nesne. |
| CA'ZERÎ |
Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse. |
| CAZGIR |
Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını
okuyarak onları meydana çıkaran kimse. |
| CAZİ |
Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi. |
| CAZİ' |
Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları
serilen ağaç. |
| CAZİB |
Çekici, cazibeli. * Hoş görünüşlü olup dikkati çeken. |
| CAZİBE |
Çekme kuvveti. * Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal.(Hareket harareti,
hararet kuvveti, kuvvet câzibeyi tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiyye, bir
kanun-u Rabbanidir. Mek.) |
| CAZİBEDAR |
f. Çekici, câzibeli. |
| CAZİBE KANUNU |
Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur.
Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı;
kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker. |
| CAZİM |
Kat'i karar veren. * Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin
başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim"
denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem"
harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.) |
| CAZİYE |
Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan. |
| CAZÛ |
f. Cadı. Büyücü, sihirbaz. |
| CAZZ |
Semiz,iri gövdeli adam. |
| CE'B |
Kesbetmek, elde etmek, kazanmak. * Yaban eşeğinin büyüğü. * Kırmızı
toprak boya. * Göbek. |
| CEB' |
(C.: Cebeât) Kızıl mantar.* (C.: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar
kap ki, içine su koyarlar. * Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
| CEBABİRE |
Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler. |
| CEBAE |
Üstünde birşey düzeltilen ağaç. |
| CEBAN |
Korkak, ürkek. |
| CEBANET |
Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak:
Sırat-ı müstakim) |
| CEBB |
Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek. * Devenin
hörgücünü kesmek.* Kökünden kesmek. |
| CEBBAN |
(C.: Cebâbin) Peynirci. |
| CEBBAN(E) |
Sahrâ. Bayram namazını kılacak yer. * Mezarlık. |
| CEBBAR |
(Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir
olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını
ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.) * Zâlim, gaddar, müstebid,
mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengiz, cebbar
ve gaddar bir devlet adamı idi. * Koz: Gökyüzünün cenubunda bulunan bir
yıldız kümesi. |
| CEBBARANE |
Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda. |
| CEBBARÎ |
Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden. |
| CEBCEB |
Çok hasta deve yavrusu. |
| CEBE' |
Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler. |
| CEBE |
Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen. |
| CEBECİ |
f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub
nefer. |
| CEBEL |
Dağ, yüksek tepe. * Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl
kimse. |
| CEBEL-İ ARAFAT |
Arafat Dağı. |
| CEBEL-ÜN NUR |
Mekke dağlarından, Hira veya Hırra veya Harra Dağı. Peygamberimize
(A.S.M.) ilk vahyin geldiği dağ. |
| CEBELİSTAN |
f. Dağlık, dağlık yer. |
| CEBE-PÛŞ |
f. Zırh giyen. |
| CEBER (CEBERİYE) |
(Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan
çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir. |
| CEBERUT |
Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret,
celadet. Fart-ı kibir ve azamet. |
| CEBHA' |
Büyük alınlı kadın. |
| CEBHANE |
f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı
harbiye ve bunların bulunduğu yer. |
| CEBHE |
Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer. * Alın. * Bir
binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı. * Gökteki ayın menzillerinden
birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört yıldız arslan alnına
benzetilmiştir. * Bir kavmin ve cemaatin seyyidi. |
| CEBHE-SÂ |
Yüz süren. |
| CEBİN |
(Cebân) Korkak. Cesaretsiz. * Alın. |
| CEBİN-SÂ(Y) |
f. Alın sürücü, alın süren. |
| CEBİR |
Zabtetmek. Zor. Kuvvet. * Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek.
* Bâtıl bir fırka. * Mat: Harflerle yapılan hesab. * Tıb: Fevkalâde ameliyat,
kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar. |
| CEBR-İ MÂFAT |
Kaybedilen bir şeyin yerine başka bir şey bularak, onunla avunma. |
| CEBR-İ NOKSÂN |
Noksanı tamamlama, eksiği ikmâl etme. |
| CEBİRE |
Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar. |
| CEBİRE |
f. Halkın bir işe hazırlık yapması. |
| CEBL |
İhtira, ibda. Yoktan yaratma. |
| CEBRAİL |
(Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.)
bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı
vahiyle getiren melek (A.S.). |
| CEBRE |
Kemik sarmakta kullanılan ağaç. * Tahta parçaları. |
| CEBREN |
Zorla. Cebir ve kuvvet istimali ile. Kuvvet kullanarak. |
| CEBRÎ |
Zorla icra olunan, rızası olmadan zorla yaptırılan. * Cebriye fırkasından
olan. |
| CEBRİYE |
Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi. |
| CEBUB |
Sağlam yer. Muhkem. * Yeryüzü. * Katı ve galiz yer. |
| CEBZ |
Çekmek, cezb. |
| CE'CEE |
Geri durdurmak. * Deveyi suya çağırmak. * Eşek boncuğu denilen
bir boncuk. |
| CED' |
Burun, kulak, el kesmek. * Hapsetmek. |
| CED'A |
Kestikten sonra geri kalan nesne. * Hapsetmek. |
| CEDA' |
Kıtlık ve şiddet senesi. |
| CEDA |
Bol yağmur, rahmet. * Hediye, ihsan. İn'âm. * Avantaj, kazanç. |
| CEDALE(T) |
Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma. |
| CEDAVİ |
f. Hizmetçi aylığı. |
| CEDAVİL |
(Cedvel. C.) Cedveller. * Su yolları. * Listeler. |
| CEDAYE |
Geyik. |
| CEDB |
Kısırlık. * Kusur. |
| CEDCED |
Pek düz yer. |
| CEDD |
Babanın babası veya ananın babası. * Büyüklük, azimlik. * Kat'edip
geçmek. * Tâli'li olmak. * Kesmek. |
| CEDD-İ EMCED |
En büyük cedd. En yaşlı, en büyük baba. |
| CEDDA' |
Küçük memeli kadın. * Susuz çöl. |
| CEDDAT |
(Cedde. C.) Nineler. Büyük anneler, anneanneler, babaanneler. |
| CEDDE |
(C.: Ceddât) Büyük vâlide. Annâne, nine. * Yeni olmak. |
| CEDDE-İ FÂSİDE |
Ananın anası, anneanne. |
| CEDDE-İ SAHİHA |
Babanın anası, babaanne. |
| CEDED |
Yassı, düz yer. |
| CEDEF |
(C.: Ecdâf) Makbere, kabir, mezar. * Yemen diyarından gelir bir
otun adı. (Bir kimse bu otu yese su içmeye muhtaç olmaz.) |
| CEDEL |
Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek
için çekişme. (Diyalektik) * Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb
eden kıyastır. |
| CEDEL-GÂH |
f. Çekişme yeri. * Mc: Dünya. |
| CEDELÎ |
Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı. |
| CEDEME |
(C.: Cüdem) Yaramaz dişi koyun. * Kısa boylu erkek. |
| CEDERÎ |
Vücutta çıkan çiçek hastalığı. |
| CEDES |
Kabir, mezar. |
| CEDGARE |
f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol. |
| CEDH |
Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak. * Sütü su ile karıştırmak. |
| CEDİ |
Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba
doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.) * Keçinin erkek yavrusu, erkek
oğlak. |
| CEDİB |
Kıtlık olan yer. |
| CEDİD |
Yeni, kullanılmamış. |
| CEDİDAN |
Gece ile gündüz. * Yenilenen iki şey. Yenilenenler. |
| CEDİL |
Devenin boynuna taktıkları ip. |
| CEDİLE |
Kabile. * Nâhiye. * Kuş kafesi. |
| CEDİR |
Lâyık, münasib, uygun. * Nihâyet, son. * Etrafı duvarlı yer. |
| CEDİYYE |
(C.: Cedâyâ) Gövdeye yapışan kan. |
| CEDL |
Yaratmak, halk. * Kuvvet. * Sağlam bükmek. * Azâ, organ, uzuv. |
| CEDR |
(Cidr) Duvar. Hâil, perde, zar. * Bir ot adı. |
| CEDÛD |
(C.: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun. |
| CEDVA |
Bol yağmur, rahmet. * Armağan hediye. |
| CEDVAR |
Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır. |
| CEDVEL |
Liste. * Su kanalı. Kanal. * Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus
âlet. |
| CEDY |
(C.: Cidâ-Ecd) Oğlak. * Burç adı. |
| CEDYE |
(C. Cedâyât) Eyer altına konulan keçe. |
| CEEY |
Su içmesi için deveyi çağırmak. |
| CEF' |
Kenara çerçöp atmak. * Zâyi ve bâtıl olmak. * Koparmak. * Bir kabı
eğip içindekini dökmek. |
| CE'F |
Düşmek. |
| CEFA |
Eziyet. Sıkıntı. Zulüm. * Bir şey yerinde durmayıp bir tarafa ayrılmak. |
| CEFA-DİDE |
f. Cefa çekmiş, cefa görmüş. |
| CEFA ENDER CEFA |
Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık. |
| CEFAF |
Kuru olma, kuruma. |
| CEFAKAR |
f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa
çekmiş mânalarında da kullanılır. |
| CEFA-KEŞ |
f. Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan. |
| CEFALE |
İnsan topluluğu. |
| CEFA-PİŞE |
f. Gaddar, cebbar, zâlim. * Sevgili, mâşuk, sevilen. |
| CEFASET |
Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu. |
| CEFCAF |
f. Hayâsız, ahlâksız kadın. |
| CEFCEF |
Yüce, yüksek yer. * Katı yel. |
| CEFF |
Kurumak. |
| CEFFAH |
Mütekebbir kimse, gururlu kişi. |
| CEFFAR |
(Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse. |
| CEFFE |
Kalabalık, kütle. * Kalabalığın verdiği uğultu. |
| CEFFE-L KALEM |
Düşünmeksizin, birden, hemen. * Kalemin yazısı kurumuş, silinmez.
* Kat'i olan şey. |
| CEFFET |
Cemaat, topluluk, çok adet. |
| CEFH |
Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek. |
| CEFİF |
Kuru, kurumuş. |
| CEFİR |
Ok koyulan kap, mahfaza. |
| CEFL |
Yağmuru yağmış bulut. |
| CEFLA |
Umumi ziyafet. |
| CEFN |
Göz kapağı. * Asma çubuğu. * Bıçak ve kılıç kını. |
| CEFNAK |
Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı. |
| CEFNE |
(C.: Cifân) Su kabı, tekne, teşt. Büyük çanak. |
| CEFR |
Dört aylık keçi oğlağı. * Geniş ve örülmemiş kuyu. (Bak: Cifr) |
| CEFV |
Kaba muâmele. |
| CEFVE |
Cefa, azar. |
| CEFVET |
Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık. |
| CEHABİZE |
Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar. |
| CEHAD |
Sağlam, katı yer. |
| CEHAD |
Nimet az olmak. * Ot uzamayıp kalmak. * Su az olmak. |
| CEHADET |
Tezlik, acelecilik. |
| CEHALET |
Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz
olma. Cahillik. |
| CEHAM |
Yağmur vermeyen bulut. |
| CEHAMET (CÜHUMET) |
Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak. |
| CEHAN |
f. Cihân, dünya, küre-i arz, arz. * Sıçrayan, fırlayan, acele ve
çabuk hareket eden. |
| CEHARET |
Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği. |
| CEHBEZ |
(C.: Cehâbize) Basiretli, ileri görüşlü kimse. |
| CEHCEHE |
Çağırmak. * Irak etmek, uzaklaştırmak. |
| CEHD |
Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim
olması. * Azim, gayret, fedakârlık.* Takat. |
| CEHELE |
(Cahil. C.) Câhiller. İlimden mahrum olanlar. Bilmeyenler. Nâdanlar. |
| CEHEMİYYE |
Cebriye'den Cehm bin Safvan mezhebi üzere "Cennet ve Cehennem
fânidir, iman mârifettir ve ikrar değildir" diyen bir tâife. |
| CEHENDE |
f. Fırlıyan, sıçrayan. * Sıçramış, fırlamış. |
| CEHENDE-GÎ |
f. Fırlayış, sıçrayış. |
| CEHENNEM |
Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh
kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara
ve mahlukata kul olanların işledikleri cürüm ve suçtan dolayı İlâhi adaletle
ceza görecekleri yer. Cehennem'in varlığını bütün geçmiş peygamberler ve
onların yolundan giden bütün âlimler ve evliyalar kesin bir bilgi olarak
bildirmişlerdir. Esasen Allah'ın adaleti cehennemi gerektirir. Ezenlerle
ezilenler, haklılarla haksızlar, zâlimlerle mazlumlar, iyilerle kötüler,
inananlarla inanmıyanlar, Allah'a kul olanlarla kula kul olanlar eşit olamaz.
Allah'ın adaleti iyilere mükâfat, kötülere cezayı gerektirir. İnkarcılar
hayatı mânasız bulmakla, ölümü de kendilerini ve bütün sevdiklerini yok
eden ebedî bir idam saymakla daha hayatta iken cehennemin müjdecisi olan
ruh bunalımını yaşıyorlar. İçki, kumar, zevk, eğlence, sefahet onları ruh
bunalımından kurtaramıyor. Çağımız insanının huzursuzluğu ve mutsuzluğu,
inançsızlıktan kaynaklanıyor. Onların bu halleri, inançsızlığın cezasının
Cehennem olacağını gösteriyor.Cehennem'in yedi tabakasının isimleri: Sair,
Sakar, Cahim, Hutame, Lâzı, Hâviye, Derk-i esfel.(Cehennem, azab yeri olan
ateşin ism-i alemidir ve müennestir. Arabca "cehnam" kelimesinden
me'huz, bu da cehm'den müştaktır. Cehm, galiz ve müstekreh olmak; cehnam,
dibi görünmez derin kuyu demektir. E.T.)(Cehennem nerededir?Elcevap: $Cehennemin
yeri, bâzı rivâyatla "Tahtel-Arz" denilmiştir. Başka yerlerde
beyan ettiğimiz gibi Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı
haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, Arzın
o medar-ı senevisi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri,
perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arzın seyahat ettiği mesafe-i
azimede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer,
nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar
gözümüzün önünde olup göremiyoruz.Cehennem ikidir. Biri suğra, biri kübrâdır.
İleride suğra, kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi,
ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ, yerin altında, yâni merkezindedir.
Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül-Arz'ca malûmdur ki: Ekseriya
her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze
kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin
derece-i harareti câmi; yâni ikiyüz def'a ateş-i dünyeviden şedit ve rivayet-i
hadise muvâfık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâya
ait çok vezaifi, dünyada ve Alem-i Berzah'da görmüş ve ehâdislerle işaret
edilmiştir. Âlem-i Âhirette, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevisindeki
meydân-ı haşre döker; öyle de: İçindeki Cehennem-i Suğrâ'yı dahi Cehennem-i
Kübrâ'ya emr-i İlâhi ile teslim eder. Ehl-i İtizâl'in bâzı imamları; "Cehennem
sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hâzırda tamamiyle inbisat
etmediğinden ve sekenelerine tam münasip bir tarzda inkişaf etmediğinden
galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri
dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilâyet
derecesine getirmeli, veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz
olmalı ki yerlerini görüp tâyin edelim. $ Âhiret âlemi'ne ait menziller,
bu dünyevi gözümüzle görülmez. Fakat bâzı rivâyâtın işaretiyle âhiretteki
Cehennem bu dünyamızla münasebetdardır. Yazın şiddet-i hararetine $ denilmiştir.
Demek bu dünyevi küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük Cehennem görülmez.
Fakat İsm-i Hakim'in nuriyle bakabiliriz. Şöyle ki: Arzın medâr-ı senevisi
altında bulunan Cehennem-i Kübrâ, yerin merkezindeki Cehennem-i Suğrâyı
güya tevkil ederek bâzı vazaifini gördürmüş. Kadir-i Zülcelâl'in mülkü pek
çok geniştir, hikmet-i İlâhiye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübrâ oraya
yerleşir. Evet, bir Kadir-i Zülcelâl ve emr-i Künfeyekün'e mâlik bir Hâkim-i
Zülkemal gözümüzün önünde kemâl-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış;
azamet-i kudret ve intizam ile Arzı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyârâtiyle
beraber arzın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i rububiyetiyle,
bir ihtimale göre Şems-üş Şümûs tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik
lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nurani şâhidler yapmış;
onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı
Zülcelâl'in kemâl-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden
uzak değildir ki Cehennem-i Kübrâ'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının
kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş'al etsin;
hararet ve kuvvet versin. Yâni, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur
verip, Cehennem'den nar ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir
kısmını ehl-i azâba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakim ki: Dağ
gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı
Zülcelâl'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki, Küre-i Arz'ın kalbindeki
Cehennem-i Suğrâ çekirdeğinde Cehennem-i Kübrâ'yı saklasın.Elhasıl: Cennet
ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir
dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i
kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır.
Süflisi, sakili aşağı tarafında; nuranisi, ulvisi yukarı tarafındadır. Hem
şu seyl-i şuunatın ve mahsûlat-ı mâneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin
mekânı ise, mahsûlâtın nev'ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem
ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır.
Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yâni habisâtı
ve muzahrefâtı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı âlâdadır. Hem lütuf ve kahrın,
rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir.
Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını açar.Amma
Cennet ve Cehennem'in vücudları ise, Onuncu ve Yirmisekizinci ve Yirmidokuzuncu
Sözlerde gayet kat'i bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar
deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin
mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları
kadar kat'i ve yakîndir. M.) |
| CEHENNEM-İ SUĞRÂ |
Küçük cehennem. |
| CEHENNEM-NÜMUN |
f. Cehennem gibi çok azab verici. |
| CEHER |
Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye "echer" derler) |
| CEHİR |
(Cehr. den) (C.: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak
söylenen. * Güzel, dikkate değer. |
| CEHİR-ÜS SAVT |
Çok ve kuvvetli ses. |
| CEHİŞ |
Halktan uzak olan. |
| CEHİZ |
Karnından çocuk düşüren. |
| CEHL |
Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik,
gençlik. |
| CEHL-İ BASİT |
Bilmediğini bilmek sûretiyle olan câhillik. |
| CEHL-İ MÜREKKEB |
Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek. |
| CEHLİSTAN |
f. Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer. |
| CEHR |
Görünmek, zâhir olmak. * Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek
veya okumak. * Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık
kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde
sesin çıkmasına denir. |
| CEHRE |
Açıkta ve belli olan şeyler. * Pamuk ve ipek sarılan masura. |
| CEHREN |
Açıktan, alenen. |
| CEHRET |
Görünmek, zahir olmak. |
| CEHRETEN |
Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa. |
| CEHRÎ |
Aleni ve yüksek sesle vâki olan şey. |
| CEHŞ (CÜHÜŞ) |
Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak. |
| CEHÛD |
Cıfıt, yahudi. |
| CEHÛF |
Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova. |
| CEHÛL |
Pek çok câhil. (İnsan hayvanların aksine olarak hayata lâzım her
şeye karşı câhildir. Her şeyi öğrenmeğe mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç
olduğu için sigayı mübalâğâ ile cehûldur. M.) |
| CEHÛLÂNE |
Pek câhilcesine. |
| CEHÛŞ |
Oğlan, sabi. |
| CEHVA' |
Açık. |
| CEHVE |
İnsanın dübür yeri. |
| CEHVERE |
Zâhir olmak, görünmek. |
| CEHYER |
Dişi ayı. |
| CEHZAM |
Başı büyük, yuvarlak yüzlü kişi. * Esed, arslan. |
| CELÂ |
Parlak, ruşen. Zâhir, açık. |
| CELÂ' |
Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden
çıkmak. * Başkalarını çıkarmak. * Açık haber. * Ruşen olmak, parlamak. |
| CELÂ-YI VATAN |
Doğduğu yerden ayrılma. |
| CEL'AB |
Medine yakınında bir dağ. * Gözü çok iyi görmek. |
| CELAB |
f. Salkım küpe. |
| CEL'ABE |
Çok kuvvetli dişi deve. |
| CELABİB |
(Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol
olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür) |
| CELACİL |
(Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar. |
| CEL'AD |
Yoğun gövdeli şişman, kaba kimse. |
| CELADET |
Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet,
metânet. |
| CELAFET |
Kabalık, yontulmamışlık. |
| CELAH |
Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi. |
| CELAHİZ |
Kaba, ağır. |
| CELAİL |
(Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler. |
| CELAL |
(Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
* İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı
Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok
şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idrâk
edilmekten celil olduğundan Celâl denir.(Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı
ezeliyye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî iki türlü tecellisi vardır.
Celâl ile Cemâlin sıfât-ı ef'âl âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün
ve heybet tezâhür eder. Ef'âl âlemine tecelli edince; tahliye $ ile tahliye
$ (tezyin ile tenzih) doğar. Asar ve a'mal âleminden âlem-i âhirete intiba'
edince; lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da, cehennem ve nâr olarak tecelli
eder. Sonra âlem-i zikre inikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere
iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve
nehye taksimine sebep olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib
ve terhib, tebşir ve inzâra taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, recâ
ve havf husule gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki
muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin,
havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın (C.C.) rahmetinden me'yus,
ne de azabından emin olunsun. İ.İ.) |
| CELA'LA' |
Kirpi. |
| CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH |
(Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah
soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır.
O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân
korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar
mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı
halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine
muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine
karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir
dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek
şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından
ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah
harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın;
Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle,
cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam,
muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı
teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.) |
| CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ |
(Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır.
Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da
vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir
oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır.
Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi:
864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn
Tefsiri denmiştir. |
| CELALÎ |
Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle
alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya
verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri
471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi. |
| CELALLİ |
Çok çabuk kızan kimse. |
| CELAZE |
Sazların perdeleri. |
| CELB |
Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek. |
| CELB-İ KULÛB |
Kalbleri çekme, kalbleri kazanma. |
| CELB-İ SURET |
Uzakta olan bir şeyin sûretini resmini yanına getirmek.(... Hz.
Süleyman (A.S.) taht-ı Belkıs'ı yanına celbetmek için vezirlerinden bir
âlim-i ilm-i celb dedi: "Gözünü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda
o tahtı hazır ederim." olan hâdise-i hârikaya delalet eden şu âyet:
$İlâahir işaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzar
etmek mümkündür. Hem vakidir ki: Risaletiyle beraber saltanatla müşerref
olan Hz. Süleyman (A.S.) hem masumiyetine, hem de adaletine medar olmak
için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak için
ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu'cize suretinde
Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk'a itimad edip, Süleyman'ın
(A.S.) lisan-ı ismetiyle istediği gibi o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı
Hak'dan istese ve kavanin-i adetine ve inayetine tevfik-i hareket etse,
ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek, taht-ı Belkıs Yemende iken,
Şamda aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht
etrafındaki adamların suretleriyle beraber sesleri de işitilmiştir. İşte,
uzak mesafede celb-i surete ve savta haşmetli bir sûrette işaret ediyor
ve mânen diyor: Ey ehl-i Saltanat! Adalet-i tâmme yapmak isterseniz Süleymanvâri,
ruy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki; Bir hakim-i
adalet-pişe, bir padişah-ı raiyetperver, aktar-ı memleketine her istediği
vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes'uliyet-i mâneviyeden kurtulur
veya tam adalet yapabilir. Cenab-ı Hak, şu ayetin lisan-ı remziyle mânen
diyor ki: Ey beni-adem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i
tâmme yapmak için, ahvâl ve vukuat-ı zemine bizzat ıttıla veriyorum. Ve
madem herbir insana, fıtraten zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim.
Elbette o kabiliyete göre ruy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını
dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse
de, nev'en yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillû manen
erişebilir. Öyle ise, şu azim nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim
sizi, vazife-i ubudiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki: Ruy-i
zemini, her tarafı, herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size
işittiren bir bahçeye çeviriniz. S.) |
| CELBİZ |
f. Kement, ilmik. * Gammâz, koğucu, ara bozucu. |
| CELBNAME |
f. Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı. |
| CELBÛ |
f. Nâneye benzer bir ot, sebze. |
| CELBÛB |
f. Sarmaşık (bitkisi.) |
| CELCA' |
Boynuzsuz koyun. |
| CELCELE |
Çan sesi. * Gök gürültüsü. * Depretmek. * Gitmek. |
| CELCELUTİYE |
Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden,
aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından
te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas mânası; bedi' demektir. |
| CELD |
Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır. * Fık: Muhsen olmayan mükellef
zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı
ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani derisi üzerine tatbik edildiği
cihetle "celde" adını almıştır. |
| CELDA |
Sür'at. Çabukluk. * şecaat. |
| CELDE |
Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş. |
| CELE |
Başın ön tarafının saçı dökülmek. |
| CELEB |
Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara
satan tacir. * Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi. |
| CELEB |
f. Fahişe. Orospu. * Çan. |
| CELECE |
(C.: Cülec) Kafa, baş. |
| CELED |
Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve. * Muhkem yer. * Samanla doldurulup
anası önüne koyulan buzağı derisi. |
| CELEF |
Yerden balçık küremek ve gidermek. |
| CELEM |
Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü. |
| CELENFEA |
Şişman karınlı büyük deve. |
| CELENZA |
Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi. |
| CELESAT |
(Celse. C.) Meclisler, celseler. |
| CELEVAT |
(Cilve. C.) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar. |
| CELEVLA' |
Mekân ismi. |
| CELH |
Doldurmak, dolu olmak. |
| CELHE |
(C.: Cülâhet) Gidermek. Yerinden ayırmak. * Nâhiye. |
| CELİ |
Parlak, açık, âşikâr, meydanda. * Kur'an harfleri ile yazılan bir
çeşit yazı. |
| CELİB |
Satmak için bir yerden toplanılan şeyler. * Esir, köle, cariye.
Satılık esir. |
| CELİD |
Fazla celâdetli, bahadır. * Rutûbetli, kırağı, çiğ. * Buz. |
| CELİL |
Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek. |
| CELİL-ÜŞ-ŞÂN |
şan ve şerefi pek büyük. |
| CELİS |
Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey. |
| CELİS |
Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan. |
| CELİYYAT |
(Celi. C.) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler. |
| CELL |
(C.: Cülûl) Yerden birşey toplamak. * Gemi yelkeni.* Yaşlı olmak.
* Kadr ve mertebesi büyük olmak. * Celil, büyük, ulu. |
| CELLAD |
İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam. * Mc: Merhametsiz. |
| CELLALE |
Necaset yiyen sığır. |
| CELLE |
Deve ve koyun tersi. * Az olarak insan pisliğinden kinâye olur. |
| CELLE |
"Celil oldu, celil olsun" meâlinde ve Celle Celâluhu
diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında
söylenir. |
| CELM |
Kesmek, kat'etmek. * Ululuk, büyüklük. |
| CELMED |
Kaya. Taş. |
| CELSE |
Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar
olan müzakere müddeti. * Bir def'a akd-i meclis etmek. Oturuş, bir def'a
oturmak. * Fık: İki secde arasında bir def'a $ diyecek kadar oturmak. |
| CELSE-İ ALENİYYE |
Açık oturum. |
| CELU |
f. Şakacı, lâtifeci kimse. * Kebap şişi. |
| CELVET |
Yerini, yurdunu terketme. * Tas: Abdin fenâfillah olup halvetten
ayrılması. |
| CELVETİYE |
Eskiden mevcud bir tarikat ismi. |
| CELZ |
Seyretmek. |
| CEM |
Hükümdar, melik, şah. * Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı. * İskender'in
bir ismi. |
| CEM' |
(C.: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek
mânasına mastar. * Az olarak cemaat için isim olur. * Toplama. Bir yere
getirme, biriktirme. Yığma. * Gr: Arabçada (ve tesniye olmayan dillerde)
ikiden çok olan şeylere delâlet eden kelime. (Kitabın başındaki cemi' hakkındaki
izahata bakınız) * Tas: Bütün eşyayı Cenab-ı Hak ile görerek kendi havl
ve kuvvetinden teberri etmek. |
| CEM-ÜL CEM |
Gr: Bir defa cemi'olan kelimenin tekrar bir defa daha cemi olması.
(Evliya; Evliyalar gibi.) * Tas: Vahdet-i vücuda dalmak. Bekabillah, Cenab-ı
Hak'ta fâni olmak. |
| CEM-İ MÜENNES |
Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonundaki müennes alâmeti olan
(e "t") kaldırılıp yerine (ât) getirilir. Müslime(t) : Müslimât
gibi. |
| CEM-İ MÜENNES-İ SÂLİM |
Gr: Sonu ( $ ât) eki ile biten cemi'ler. Meselâ: Müminât: (Kadın
mü'minler, mümineler) Sâdıkât, Hafiyyât, Sâlihât gibi. |
| CEM-İ MÜKESSER |
Gr: Cemi yapılacağı zaman müfredinin şekli bozularak yapılan cemi.
Kaide dışı yapılan, kaideye uymadan yapılan cemi. Kitab; kütüb, gibi. |
| CEM-İ MÜZEKKER |
Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonuna (în, ûn) getirilerek yapılan
cemi: Müslimîn, müslimûn gibi. |
| CEM-İ SAHİH (SÂLİM) |
Gr: Bu cemi yapıldığı zaman müfredinin şekli bozulmaz. İki türlüdür.
Cem-i müzekker, Cem-i müennes. * Mat: Toplama. |
| CEM-İ ZIDDEYN |
İki zıddın birlikte bulunması. (Bak: İçtima-ı zıddeyn) |
| CEMAAT |
Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük. * Fık: Bir
imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet
teşkil eden ahali. * Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre
tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbirine
bağlı insan topluluğu. |
| CEMAAT-İ ÇİLİNGİRÂN-I HÂSSA |
Tar: Saraydaki çilingirlik işlerini yapmakla muvazzaf sanatkârlar
zümresi. |
| CEMAAT-İ HADEME-İ EHL-İ HİREF |
Tar: Saray işlerini yapmakla vazifelendirilmiş sanatkârlar zümresi. |
| CEMAAT-I MÜCELLİDÂN-I HÂSSA |
Tar: Saraydaki kitabları ciltlemekle vazifeli sanatkârlar. |
| CEMAD |
Cansız ve kurumuş olmak. * Yağmur yağmayan yer. * Sütü olmayan
deve. * Donmuş, katı cisim. |
| CEMADAT |
Katı cisimler, cansızlar. |
| CEMADÎ |
f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim. |
| CEMAET |
Her nesnenin şahsı ve cüssesi. |
| CEMAHİR |
(Cumhur. C.) Cumhuriyetler. |
| CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA |
Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler. |
| CEMAHİR-İ MÜTTEHİDE |
Birleşmiş devletler. Müttehid cumhuriyetler. |
| CEMAL |
Yüz güzelliği. Fertteki güzellik. * Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı
ile tecellisi. * Hak ile söylenen doğru söz. * Hüsün. (... Bir cemal sâhibi,
dâima hüsn ü cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu
ister. Çünkü dâimi bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun
da devamını ister. Bu da âhireti ister. M.N.) |
| CEMAL-İ BÎ-MİSAL |
Misâli, benzeri olmayan güzellik. (Bak: Celâl) |
| CEMALULLAH |
Allah'ın cemâli.CEMAM : Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek.
İstirahat etmek. |
| CEMAMİH (CEMÛH) |
Başı sert, yavuz at. |
| CEM'AN |
Bir yere toplamak suretiyle, toplanmış olarak. |
| CEM'ARE |
Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş. |
| CEMAŞ |
Kadın ile oynaşan kişi. |
| CEMAZİYEL AHİR |
Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel,
Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan,
şevval, Zilkade, Zilhicce'dir) |
| CEMAZİYEL EVVEL |
Arabi ayların beşincisidir. * Bir kişinin mazisi, geçmişi. |
| CEMCEME |
Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe. |
| CEMD |
Donmak. |
| CEMDER |
f. Bir cins bıçak veya kama. |
| CEMED |
Dondurmak. * Buz, kar. |
| CEMEDÎ |
(Cemed. den) Buz gibi, çok soğuk, bârid. |
| CEMEL |
Erkek deve. İbil. |
| CEMEL VAK'ASI |
Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber
Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha
ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu
harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin
refakatinde yirmibin kişi olduğu hâlde karşı karşıya gelinmiş ve muhârebe
sonunda her iki taraftan içlerinde sahabeden birçok zatla beraber onbin
kişi şehid edilmiştir. Bu muharebede Hz. Talha ve Zübeyr de şehâdete nâil
olmuşlardır. Bu muhârebeye Cemel Vak'ası denilmesinin sebebi: Hz. Aişe'nin
mahfelini bir deve üzerine koydurarak ve kendisi ve bu mahfelde gayet mestûre
bir şekilde oturup harp yerine maiyetindeki sahabelerle beraber gittiği
için ve harbin en şiddetlisi bu devenin etrafında meydana geldiği içindir.
(Bak: Sahabe)(Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mâhiyeti
nedir? Muhariblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?Elcevap:
Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr
ve Aişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ Aleyhim Ecmain) arasında olan muharebe;
adâlet-i mahzâ ile, adâlet-i izâfiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:Hazret-i
Ali, adâlet-i mahzâyı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine
gitmek için içtihad etmiş. Muârızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i
İslâmiye adâlet-i mahzâya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri
zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye'ye girdikleri için adâlet-i
mahzânın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar"
denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münâkaşa-i içtihadiye
siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Mâdem sırf "Lillâh"
için ve İslâmiyet'in menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe
tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.
İkisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hz. Ali'nin içtihadı musib
ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azâba müstahak değiller. Çünki:
İçtihad eden hakkı bulsa iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad
sevabı olarak bir sevab alır. Hatâsından mâzurdur. Bizde gayet meşhur ve
sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: $Yâni: Sahabelerin muharebesinde
kıyl ü kal etme. Çünki hem katil ve hem maktûl ikisi de ehl-i Cennettir.Adâlet-i
mahzâ ile adâlet-i izafiyenin izâhı şudur ki: $Âyetin mâna-yı işârisiyle;
bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun
selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır,
küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin
selâmeti için bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez.
Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir.Adâlet-i izâfiye ise,
küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara
almaz. Ehven-üş-şer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat,
adâlet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez, gidilse
zulümdür.İşte İmam-ı Ali Radiyallahü Anh, adâlet-i mahzâyı şeyheyn zamanındaki
gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu.
Mukabilleri ve muârızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı
var." diye adâlet-i izâfiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği
sâir esbab ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. M.) |
| CEMEN |
f. Çardak. |
| CEMERAT |
(Cemre. C.) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar. |
| CEMH |
Sür'at yapmak, hız yapmak. * Huruç etmek, çıkmak. |
| CEMH |
Gururlanmak, kibirlenmek. |
| CEMİ' |
Cümle, hep, bütün. * Gr: Çokluk bildiren kelime. Çoğul. |
| CEM'Î |
(Cem'. den) Cemiyete mahsus, cemiyetle alâkalı. |
| CEMİAN |
Bütün, hep. |
| CEM-İ EZDAD |
Birbirine zıd şeylerin bir arada bulunması. |
| CEMİL |
Güzel. * Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri. |
| CEMİL-İ ALE-L ITLAK |
(Cemil-i alelıtlak) Her cihetle çok güzel ve mükemmel. |
| CEMİL-İ ZÜLCELAL |
Celal sâhibi, cemil olan Cenab-ı Allah (C.C.) |
| CEMİLE |
Hoşa gitmek için yapılan hareket. |
| CEMİLEKÂR |
f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan. |
| CEMİR |
Zaman, dehr. |
| CEMİŞ |
Saçı yolunmuş. * Ot bitmeyen yer. |
| CEM'İYYAT |
(Cemiyet. C.) Cemiyetler. |
| CEM'İYYET |
(Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et. * Bir yere cem' olma. * Mânevi
birlik teşkil eden cemaat. * Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla,
ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir
şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müsteniden ve hükmî
şahsiyyeti hâiz olarak kurdukları teşekkül. (T.H.L.) * Tas: Zihnin yalnız
Cenab-ı Hak ile meşguliyet hali. * Edb: Tenasübü veya tezadı dolayısıyla
birbirine uyan kelimeleri veya zıd olan kelimeleri beraber aynı ifade içinde
bulundurmak. (Edebiyat Lügatı'ndan bir misal:Bir tâir-i kudsîyi uçurdun
yuvasından.Bir lâne-i sevdayı tebah eyledin ey mevt.Bir tûde türaba çevirip
cism-i latifin.Bir haclegehi hâk-i siyah eyledin ey mevt."Tair, uçurdun,
lâne, tûde, türab, hâk" lâfızları arasında tenasüb vardır."Bir
tûde türab" ile "Cism-i latif" "haclegeh" ile "hâk-i
siyah" arasında tezad vardır. Buna, sözün cem'iyyetli olması denilir. |
| CEM'İYYET-İ AKVÂM |
(Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ilk
Birleşmiş Milletler Cemiyetinin bizdeki adıdır. |
| CEM'İYYET-İ HATIR |
Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu bulunması. Hasr-ı fikir etmek. |
| CEM'İYYET-İ KELÂM |
Kelâmın câmi olması. Müteaddid mânası bulunan kelâm, söz. |
| CEM'İYET-İ MUHAMMEDÎ |
(Bak: İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti) |
| CEM'İYYETGÂH |
f. Toplantı yeri, toplanılacak yer. |
| CEML |
Yağ eritmek. |
| CEMM |
Çokluk. Mecmu. * Kuyuda biriken su. * Hırs ve tama ile mal biriktirmek. |
| CEMM-İ GAFİR |
Büyük cemâat, insan kalabalığı. Ekseriyet. * Muhâfızlar. |
| CEMMA |
Boynuzsuz koyun. |
| CEMMAL |
Deveci, deve süren, deve sürücüsü. |
| CEMMAZ |
Hızlı giden. |
| CEMMAZ-SÜVAR |
f. Hızlı giden bineğe binen kimse. |
| CEMR |
İnsanların bir araya toplanması. * Atın sıçrayarak yürümesi. *
Ateş ve küçük taş vermek. * Bir kimseyi def etmek, kovmak. |
| CEMRA |
Kuvvetli dişi deve. |
| CEMRE |
(C.: Cimâr) Şiddetli karanlık. * Ateşli kömür parçası, kor. * İlkbaharda
suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık. * Hacıların Mina Vâdisinde
şeytan taşlamaları. |
| CEMRE-İ SÂLİSE |
Üçüncü cemre ki, toprağa düşer. |
| CEMRE-İ SÂNİYE |
İkinci cemre ki, suya düşer. |
| CEMRE-İ ULÂ |
Birinci cemre ki, havaya düşer. |
| CEMREVİYYE |
Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle,
muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler. |
| CEMR-ÜL GADA |
Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru. |
| CEMŞ |
Saçı yolmak veya traş etmek. * Gizli ses. * Parmaklarının uçları
ile çekmek. * Gazel söylemek. * Oynaşmak. |
| CEMŞASB |
f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.) |
| CEMUM |
Yorga at. * Yürürken eşinen at. |
| CEM-UL CEVAMİ' |
Eski medreselerde okutulan Dört Hak Mezhebin fıkıh usûlünü içine
alan, Usûl-i Fıkh'ın en son kitabı. Müellifi Şâfiî âlimlerinden İbn-üs Sübkî'dir. |
| CENA' |
Arka yumruluğu. Kamburluk. |
| CENA |
Yemiş toplamak. * Cem'etmek, toplamak. |
| CENAB |
(C.: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi. * Cânib. * Nâhiye. |
| CENAB |
Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı
Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya (A.S.M.)... gibi. |
| CENAB-I HAKK |
Allah. |
| CENABET |
Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık. |
| CENADİF |
Şişman, kısa boylu kimse. |
| CENAH |
Kanat, taraf, kısım. (Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın
nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O
iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde
taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. Mün.) |
| CENAH-I TÂİR |
Kuş kanadı. |
| CENAH-I ZÜBAB |
Sinek kanadı. |
| CENAHEYN |
(Cenah. dan) İki kanat, iki yan, iki cenah. * İki hususiyetli. |
| CENAİB |
(Cenayib) (Cenibe. C.) Yedek hayvanlar, yedek binekler. |
| CENAN |
Gönül. Ruh. Kalb. Can. |
| CENANÎ |
Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci
şahıs sigası ile "kalbim" mânasınadır.) |
| CENAZE |
(C.: Cenâiz) İnsan ölüsü. |
| CENB |
Yan taraf. Koltuk altının aşağısı. * Def'etmek, kovmak. * Müştak
olmak. * Bir yere gitmek için bir yere inmek. * Birisinin sevdiğinden dolayı
kararsız ve muztarib bulunmak. * Büyük ve çok olan. * Engin taraf. * Şetmetmek,
söğmek. (L.R.) |
| CENBÎ |
Yan tarafa âit. |
| CENBİYYE |
Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına
takarlar. |
| CENCENE |
Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak. |
| CENDEL |
Nehirlerde bulunan ve büyükçe olan kaya. |
| CENDERE |
yun. Tazyik. Baskı, basınç. * Dar dere, boğaz. * Kalın oklava.
* Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet. * Mc: Sıkı
ve dar yer. |
| CENEB |
Susuzluktan böğrü ciğere yapışmak. |
| CENEDİL |
(C.: Cenâdil) Taşlı yer. * Yuvarlak taş. |
| CENEF |
Hata ve cehilden dolayı haktan meyletmek. * Zulmetmek. |
| CENEN |
Mezar, kabir.CENG $ (CENK) : f. Top, tüfek ile harbetmek. Muharebe.
Kavga. Harb. Savaş. |
| CENGAVER |
(C.: Cengâverân ) f. Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden. |
| CENG-AZMÜDE |
f. Savaş tecrübesi olan kişi. |
| CENG-CÛ |
f. Kavgacı, dövüşçü, cenkçi. |
| CENGEL |
f. Orman. Ağaç topluluğu. |
| CENGELİSTAN |
f. Sık ağaçlık, orman, sazlık yer. |
| CENGİZ |
(Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri
ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen
bir kimsedir. Milâdi 1229'da ölmüştür. Asrının deccalıdır. (Bak: Celaleddin-i
Harzemşah) |
| CENGİZİYAN |
f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler. |
| CENH |
Kuşun kanadını vurması. |
| CENÎ |
Devşirilmiş, koparılmış olan. Meyve toplanması ve alınması. |
| CENİB |
Garip. * Hurmanın iyisi. |
| CENİBE |
(C.: Cenâib) Yedek hayvanı. |
| CENİN |
(Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk. * Gizli ve
mestur, saklı olan şey. |
| CENİVER |
f. Sırat köprüsü. |
| CENK |
(Bak: Ceng) |
| CENN |
(Cünün) Bir şeyi setretmek, gizlemek. * Ana karnındaki cenin, gizli
olmak. |
| CENNÂN |
Bahçıvan. |
| CENNÂT |
(Cennet. C.) Cennetler. |
| CENNÂT-I ADN |
Adn cennetleri. Hulûd üzere ikamet ve temekkün edilen cennetler.
(Kamus Tercümesi.) |
| CENNET |
Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve
İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân
olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye
erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân
ve mesken. Cennet'in varlığını bütün peygamberler, onların yolundan giden
âlimler ve ermiş kişiler, evliyalar ittifakla haber vermişlerdir. Esasen
Allah'ın adaleti, Cehennem gibi Cennet'in de varlığını gerektirir. İnananlar,
ölümün; ebedî bir hiçlik değil, ölümsüzlüğe geçiş, sevdikleriyle buluşacakları
âhiret âlemine bir yolculuk olduğuna inanıyorlar ve bunalım içinde değil;
mutluluk içindedirler. İnananların ve iyilerin bu hâlleri Cennet'in varlığını
gösteren hayattaki belirtilerinden biridir.Cennetin tabakaları : Dâr-ül-Celâl,
Dâr-üs-Selâm, Cennet-ül Me'va, Cennet-ül Huld, Cennet-ün Naim, Cennet-ül
Firdevs, Cennet-ül Adn, Cennet-ül Vesile. (Bak: Âhiret)(Mühim bir taraftan
ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki; Cennet'te bir adama beş yüz senelik
bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyeviyenin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap:
Nasılki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var.
Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve batınî duygulariyle o
dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der.
Başka mahlukat ve zîruhlar bulunmaları o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları
gibi bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar.
Aynen öyle de fakat binler derece yüksek herbir mü'min için binler kasır
ve hurileri ihtivâ eden has bahçesinden başka, umumî Cennet'ten beşyüz sene
genişliğinde birer hususî Cennet'i vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden
hissiyatıyla, duygularıyla Cennet'e ve ebediyete lâyık bir surette istifade
eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri
gibi, kuvvet verirler. Ve hususî ve geniş Cennetini ziynetlendiriyorlar.
Evet bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan
ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından;
ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zâikasıyla, sair duygularıyla istifade
ettiği gibi; aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade
eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika o baki memlekette
bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan
ancak istifade edebilen bir kuvve-i basıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz
senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa ziynetli memlekete
lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı
sevablar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk
alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.) |
| CENNETMEKÂN |
"Yeri cennet olası, makamı cennet olan" meâlinde olup,
vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir. |
| CENNUR |
Arpa ve buğday döğdükleri yer. |
| CENTİLMEN |
ing. Kibar erkek, çelebi, görgülü kişi. |
| CENUB |
Güney. Şimalin zıddı olan taraf. |
| CENUBÎ |
Cenuba âit, güney tarafında, cenûba dair ve müteallik. |
| CEPHANE |
(Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza
edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı. |
| CE'R (CUÂR) |
Tazarru etmek, yalvarmak. * Çağırmak. |
| CER' |
Suyu yudumlayarak içme. |
| CER |
f. Yarık, çatlak. |
| CER'A |
Kumlu, otsuz yer. |
| CERA' |
Suyu sora sora içmek. |
| CERAB |
Torba, dağarcık. |
| CERAD |
Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu. |
| CERADE |
(C.: Cerâd) Çekirge. |
| CERAHAT |
Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan
(ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim. |
| CERAHOR |
Tar: Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara
verilen isim. |
| CERAİD |
(Ceride. C.) Cerideler. Gazeteler. |
| CERAİD-İ YEVMİYYE |
Günlük gazeteler. |
| CERAİM |
(Cerime. C.) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler. |
| CERAİM-İ MÜŞTEREKE |
Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar. |
| CERA'KUK (CERA'KİK) |
Ekşi yoğurt. |
| CERAM |
Hurma çekirdeği. * Kuru hurma. |
| CERAME |
Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet. |
| CERAMİKA |
Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı. |
| CERAYE |
Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek. |
| CERAYET |
Câriyelik hâli. |
| CERAZET |
Oburluk. |
| CERBA |
Uyuz kadın. |
| CERBAN |
Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz. |
| CERBEYA |
Mağrib ile şimâl arasında esen yel. |
| CERBEZE |
Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı
ve haksız sözlerle hakikatı gizleme. * Beceriklilik, fetânet ile temyiz
ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye.(Bu
kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda kullanıldığı
halde; Türkçede: Beceriklilik ve konuşma kabiliyeti gibi medhedilir bir
sûrette geçmektedir.)(... Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabâvettir
ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki; hakkı bâtıl,
bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat
mertebesi ise, hikmettir ki hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl
bilir, içtinab eder. İ.İ.)(... Cerbeze nedir?C- Müteferrik büyük işlerde,
yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni,
bir seyyieyi sümbüllendirerek hasenata galib etmektir...Meselâ: Bir aşiretin
herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân
ederek birden bir şahısta o muhassalı temsil edip, başka efradı ona kıyas
ederek, o nazar ile baksa...Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i
keriheyi, cerbeze ile tayy-i zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı
hâzırda sudurunu tasavvur etse acaba, evvelki adam ne derece mustakzer;
ikinci adam ne derece müteaffin... Hattâ hayal, gözünü kapasa, vehim dahi
burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeğe hakkı olmayacaktır.İşte
şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar,
bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa der. Hakikaten cerbeze, envaiyle
garâibin makinesidir.Görülmüyor mu ki, cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında,
umum kâinat, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülüşüyor...
veyahut, çocuğunun vefatıyla matem tutan bir validenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti
nazarında umum kâinat, hüzün-engizâne ağlaşıyor. Tuluât) |
| CERBEZE-ÂLÛD |
Cerbezeli. Cerbeze ile olan faaliyet. |
| CERBİYYE |
Uyuz böcekleri. |
| CERCAR |
Yaban maydanozu. |
| CERCER |
(C.: Cerâcir) Kağnı. |
| CERCERE |
Deve sesi. |
| CERCİS |
(A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra
gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir.
Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid
defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine devam
etmiştir. Kendisine düşmanlık eden kavim ateşle helâk edilmiştir. En sonunda
yine Cercis Aleyhisselâm şehid edilmiştir. |
| CERD |
Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme. *
Ot ve ağaç yetişmeyen yer. |
| CERDA |
Mahrum, çıplak. * Tüysüz, dazlak. * Çorak, verimsiz toprak, arazi.
* Karıştırılmamış. |
| CERDAHL |
Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden. |
| CERDAK(A) |
(C.: Cerâdik) Yufka ekmeği. |
| CEREA |
(C.: Cere') Ot bitmeyen kumlu yer. |
| CEREB |
Uyuz hastalığı, uyuzluk. |
| CEREB-NAK |
f. Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi. |
| CEREC |
Yüzüğün, parmağa geniş olması. * Taşlı, sert yer. * Muztarib. Iztırab
ve acı çeken. |
| CERECE |
Büyük, geniş yol. * Ulu yol. |
| CERED |
f. Yaralı, mecrûh. |
| CERED |
Çıplak olma. |
| CEREF |
Bir kimsenin, kederden dolayı tükrüğünü yutkunup durması. |
| CEREM |
Ayrılmak. * Günâh. Cinâyet. * Hurma toplarken yere düşenleri yemek. |
| CERENFEŞ |
Yanları etli ve büyük olan kişi. |
| CERENG |
f. Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. |
| CERES |
Çan. * Zindan, hapis yeri. * Hayvanın boynuna asılan çıngırak. |
| CERES-DAR |
f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı. |
| CEREŞ |
Bir şeyi iri dövme, iri öğütme. |
| CEREVHAK |
İplik yumağı. |
| CEREYÂN |
Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
* Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet
ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden
farklı sahalarda olabilir. |
| CEREYÂN-I HEVÂ |
Hava akımı. |
| CEREZ (CÜRÜZ) |
Suyu kesik olan. * Otsuz yer. |
| CEREZ |
Davarın art sinirinde olan bir hastalık. |
| CERF |
Ahzetmek, almak. * Yıkmak, harap etmek. * Yerden bel veya kürekle
bir şey atmak. |
| CERGAND |
f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak
yer. |
| CERGE |
f. Bir mevki'de bulunan insan topluluğu. |
| CERH |
Yara. * Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak. * Bir
kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek. * Birisinin fikrini çürütüp
kabul etmemek. * Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin
şâhidin şehâdetini reddetmesi. * Kesb u kâr eylemek. Kazanmak. |
| CERH-İ AMÛD |
Bir kimseyi her ne ile olursa olsun, haksız olarak kasden yaralamak. |
| CERHA |
Yaralı, yaralanmış. |
| CERHETMEK |
Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış
veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin
veya cereyanın fikrini kabul etmemek. |
| CERİ' |
(Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan. |
| CERİ'-ÜL LİSÂN |
Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen. |
| CERİB |
Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz. |
| CERİB |
İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben
216 litrelik bir hacim ölçüsü. * Dönüm. * Eni ve boyu 60 arşın olan arazi
ölçüsü. |
| CERİD |
(C.: Cerâyid) Hurma budağı. * Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı. |
| CERİD(E) |
Çorak ve verimsiz yer. |
| CERİDE |
f. Yalnız, tenhâ. |
| CERİDE |
Gazete. * Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter. |
| CERİDE-İ HAVÂDİS |
1840'da Çörçil ismindeki bir İngiliz tarafından çıkarılan ilk hususî
gazete. |
| CERİH |
(Cerh. den) Mecruh. Yaralanmış, yaralı. |
| CERİHA |
Yara. Çürüklük. |
| CERİHA-DÂR |
f. Cerihalı, yaralı. |
| CERİM |
Kabahatli, câni, suç işlemiş. * (C.: Cirâm) Kuru hurma. * Hurma
çekirdeği. |
| CERİME |
Suçludan alınan para cezası, cereme. * Günah, zenb, suç. |
| CERİN |
(C.: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri. |
| CERİR |
(C.: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip. |
| CERİRE |
Kabahat, suç. |
| CERİR-İ TABERÎ |
(Bak: Taberî) |
| CERİŞ |
İri bulgur. * İri dövülmüş tuz. |
| CERİZ |
Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi. |
| CERM |
(C.: Cürüm) Bir cins Arap sandalı. * Kat'. Kesme. * Günahkâr olma,
günah işleme. * Koyun kırkma. * Sıcak, sıcaklık. |
| CERMEN |
Germen, Alman. |
| CERMÜZE |
f. Sefer ve misafirlik. |
| CERR |
Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb. * Para almak. * Uçurum. * Kale
hendeği. |
| CERR-İ MAGNEM |
Menfaat celbetmek. |
| CERRAH |
Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör. |
| CERRAHHÂNE |
Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli
okul. |
| CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE |
Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi,
cerrahhânesi. |
| CERRAHÎ |
Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili. |
| CERRAR |
Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya
ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır
giden. * Traktör. |
| CERRARE |
Sarı renkte küçük ve zehirli akrep. |
| CERRE |
(C.: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak. * Ağaçtan yaptıkları
su kabı. |
| CERRE ÇIKMA |
Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb,
Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak,
namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları. |
| CERS (CİRS) |
Gizli ses. * Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi. * Bir miktar
zaman. |
| CERŞ |
Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma. |
| CERUR |
Çok miktar yemek. |
| CERUZ |
Obur, çok yiyen. |
| CERV |
Küçük meyve. * Vahşi hayvan yavrusu. Enik. |
| CERVEL |
Taş. |
| CERY |
Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan. |
| CERZ |
Kat', kesme. * Yok etme, mevcudiyetini kaldırma. * Katletme, öldürme. |
| CERZE |
(C.: Cürüz) Yaş ot bağı. |
| CE'S |
Korkutmak, tahvif. |
| CESA |
Bir kimsenin elinin, çalışmaktan dolayı iri ve katı olması. |
| CESALE |
Çokluk, kesret. |
| CESAMET |
İrilik. Büyük olma, cesim olma. |
| CESARET |
Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk. |
| CESARET-İ MEDENİYE |
Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet
harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai
münasebetlerde girişkenlik. |
| CESASET |
Tecessüs, casusluk. Merak. |
| CESCAS |
Kılı çok olan. * Bir otun adı. |
| CESED |
Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud. |
| CESED-İ MİSALÎ |
Misalî ve lâtif bir cesed. Varlığı maddî olmayan fakat cinsinin
cesedine benzeyen beden. |
| CESİM |
İri vücudlu. * Kebir. Ehemmiyetli. Büyük. |
| CESİS(E) |
Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler). |
| CESK |
f. Mihnet, keder, elem, gam, tasa. * Musibet, belâ, âfet, felâket. |
| CESL |
Kıllı kimse. * Çok nesne, kesir. |
| CESLE |
Kara karınca. |
| CESM |
Devam etmek, mülâzemet. |
| CESR(E) |
Büyük deve. |
| CESS |
Koparmak. * Bal mumu. * İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış
olan şey. |
| CESS |
Araştırma, tahkik etme, soruşturma. * El ile yoklama. * Yapışmak. |
| CESSAME |
Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse. |
| CESSAS |
Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi. |
| CESSAS |
Kireç ile bina yapan. Badanacı. |
| CESSASE |
Kruvazör, harp gemisi. |
| CEST |
f. Sıçrayış, atlayış. |
| CESTAN |
f. Atlıyan, sıçrayan. |
| CESTE |
f. Azar azar, bir parça. * Sıçrayış, atlayış. Hatve. |
| CESTE CESTE |
Azar azar, parça parça, kısım kısım. |
| CESTEN |
f. Atlamak, sıçramak. Kaçmak, kurtulmak. Atılmak. |
| CESUR(E) |
(Cesâret. den) Cesaretli, yiğit. |
| CESURÂNE |
f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle. |
| CEŞ |
f. Mavi boncuk. |
| CEŞA' |
Çok hırslı olmak. |
| CEŞER |
Davarı otlamaya çıkarmak. |
| CEŞİB |
Kaba ve galiz nesne. |
| CEŞİR |
Kir. |
| CEŞİR |
Büyük çuval. * Ev önünde davar yürüyecek yer. |
| CEŞİŞ |
Bulgur. |
| CEŞİŞE |
Bulgur yemeği. |
| CEŞM |
Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek. |
| CEŞN |
f. Ziyafet, şölen. * Îd, bayram. |
| CEŞŞ |
Dövmek. * Kırmak. * Vurmak, darp. * Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek. |
| CEV |
f. Arpa. |
| CEVA' |
Geniş. * Hasta. * Kokmuş su. * Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı
kalbin yanması. |
| CEV'A |
Bir kere acıkmak. |
| CEVAB |
Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. * Kabul etmemek.
Reddetmek. * (Câbiye. C.) Havuzlar. |
| CEVAB-I KAT'Î |
Kesin ve kat'i söz, kesin cevap. |
| CEVAB-I NÂ-SAVAB |
Doğru olmayan karşılık. Yanlış cevab. |
| CEVAB-I RED |
Red cevâbı verip kabul etmemek. Reddetmek. Kabul etmemek yolunda
söylenen söz. |
| CEVABAT |
(Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil
sözler. |
| CEVABEN |
Karşılık ve cevap olarak. |
| CEVABÎ |
Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler. |
| CEVAD |
(Cevvad) Çok çok ihsan eden. Çok cömert. |
| CEVADD |
(Câdde. C.) Caddeler, büyük ve işler yollar, tarikler. |
| CEVAHİR |
(Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler,
çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar. |
| CEVAHİR-İ FERD |
(Cevher-i ferd. C.) Cevher-i ferdler. Zerreler, atomlar. |
| CEVAHİR-ÜL-KELİMAT |
Şemsi adındaki bir zat tarafından Arapçadan Türkçeye kaleme alınan
108 sahifelik bir lügat kitabının adı. |
| CEVAİB |
Halk arasında gezen haberler. |
| CEVAİZ |
(Câize. C.) Câizeler, verilen bahşişler, armağanlar. |
| CEVÂMİ' |
Toplu olan şeyler. * Câmi'ler. Mescidler. |
| CEVÂMİ-ÜL KELİM |
Lâfızları az, mânâsı çok kelâmlar, sözler, ibâreler, fıkralar.
(Bak: Câmi-ül kelim) |
| CEVAMİD |
(Câmid. C.) Cansız, donmuş şeyler. |
| CEVAMİS |
(Câmus. C.) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları. |
| CEV'AN |
(Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş. |
| CEVANİB |
(Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar. |
| CEVANİB-İ ERBAA |
Dört taraf. |
| CEVARİ |
(Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler,
kadınlar. |
| CEVARİH |
El, ayak gibi vücud azaları.(Cevârih, cârihanın cem'idir ki, esasen
cerhden me'huz olup te'sir mânası mülâhazasıyla kâsibe mânasına isim olmuştur.
Cevarih, kevasib demektir. Bunun için el, ayak ve ağız gibi yaralayıcı âlet
olan azaya cevarih denildiği gibi, av tutan yırtıcı hayvanlara ve kuşlara
dahi kevasib ve cevarih denilir ki, burada murad budur. E.T.) |
| CEVAR-ÜL KÜNNES |
Seyyar yıldızlar. (Ütarid, Zühre, Merih, Müşteri, Zuhal.) (Bak:
Hunnes) |
| CEVASİS |
(Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri
öğrenip bilenler. |
| CEVAZ |
Müsaadeli. Ruhsat, izin. Câiz olma. * Yol, tarik ve meslek. |
| CEVAZ-I ŞER'Î |
Şer'an câiz olma. Şeriatça yasak olmayan husus. |
| CEVAZİNC |
Nilüfer çiçeği. |
| CEVB |
Kesmek. * Yırtmak. * Mesafe almak. |
| CEV-BE-CEV |
f. Azar azar. |
| CEVCA' |
Uzun ayaklı adam. |
| CEVCEM |
Kızıl gül, verd-i ahmer. |
| CEVDER |
f. Öküz. |
| CEVDET |
İyilik. Güzellik. Kusursuzluk. * Bir kimsenin, başkasının işini
güzelce ve kusursuz olarak yapması. * Cömertlik. * Susuz olma. |
| CEVDET-İ FEHM |
Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği. |
| CE'VE |
(C.: Cââ-Cevâ) Çömlek. * Örtü. |
| CEVEBE |
(C.: Cüveb) Bulut aralığı. * Dağ aralığı. |
| CEVEF |
Bolluk. |
| CEVELÂN |
Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme. |
| CEVELÂN-I DEM |
Kanın vücudda dolaşması. |
| CEVELÂNGÂH |
Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı. |
| CE'VET |
Kıtlık. * Bir şeyin üzerine örtülen. * Üzerine tencere konulan
örtü. * Çömlek. |
| CEVF |
Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu. * Orta, yarı. * Kof. |
| CEVF-İ LEYL |
Gece yarısı. |
| CEVH |
Akmak. * Koparmak. |
| CEVH |
Ulaşmak. * Bittih-i şamî denilen karpuz. |
| CEVHAN |
Hurma kuruttukları yer. |
| CEVHER |
Bir şeyin özü, esası. * Kıymetli taş. * Çelik üzerindeki nakış.
* Edb: Noktalı harf. * Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek
yazılan manzum tarih. * Harflerin noktası. * Fls: Varlığı kendinden olan,
var olmak için kendi dışında başka birşeye muhtaç olmayan varlık. Allah'a
inanan filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah.
Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah'ı cevher olarak vasıflandırmak noksan
bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah'ın sıfatlarından "kıyam-ı binefsihi:
varlığı kendinden olan" sıfatını belirtebilir. Allah'ı sıfatları ve
isimleriyle tanımak icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi
kubul ederler. Oysa madde Allah'ın yarattığı âlemlerden sadece biridir.
Fizik ilmi maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir.
Madde de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da
vardır. Madde ve enerjiye hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi
yaratan Allah'dır. |
| CEVHER-İ FERD |
Zerre, en küçük cisim. Atom. |
| CEVHER-İ ULVÎ |
Ateş, nâr. * En yüksek cevher. * Ruh. |
| CEVHER-DÂR |
f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden
kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli
kılıç. |
| CEVHERE |
Bir, tek cevher. |
| CEVİ |
Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden
gelen bir hastalık, maraz. * Kokmuş su. |
| CEVİ |
f. Akarsu, nehir, dere, çay. |
| CEVİN(E) |
f. Arpadan yapılmış şey. Arpa unu. |
| CEVİR |
(Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm. * Tas: Tarikat adamının
ruhen ilerlemesine mâni olan şey. |
| CEVL |
Tavaf etme. |
| CEVLAN |
Şam'da bir dağ. |
| CEVLE |
Dönmek. |
| CEVN |
Ak, ebyaz, beyaz. * Kara, esved. (Ezdattandır) |
| CEVREB |
(C.: Cevârib, Cevâribe) Çorap. |
| CEVS |
Kaba, büyük nesne. |
| CEVS |
Bir şeyi arayıp istemek. |
| CEVSAK |
Kasr, köşk, konak. |
| CEVSE |
Köşk, kasr, konak. |
| CEVSEK |
f. Düğme. |
| CEVŞ |
(C.: Cevâşin) Demir gömlek. * Göğüs. * Orta. |
| CEVŞEN |
Zırh. |
| CEVŞEN-İ KEBÎR |
Büyük zırh. Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) vahiyle gelen
en azîm ve en mühim bir münâcâtın ismidir. Bu harika münâcât, mârifetullahda
terakki eden bütün âriflerin münâcâtının fevkindedir. Bin hâsiyeti olan
ve bin Esmâ-i Hüsnâ'yı içine alan emsalsiz bir münâcât-ı Peygamberiyedir. |
| CEVŞEN-PÛŞ |
f. Zırhlı, zırh giyen. |
| CEVŞİR(E) |
f. Arpa çorbası. * Çulha. |
| CEVV |
Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ. * Ev veya odanın içi. |
| CEVV-İ HEVÂ |
Hava boşluğu. |
| CEVV-İ SEMÂ |
Gökyüzü. Gök boşluğu. Fezâ. (Cevv-i âsuman da denir.) |
| CEVVAD |
(Bak: Cevâd) |
| CEVVAL |
Dâim hareket hâlinde olan. |
| CEVVAZ |
Malı toplayıp hayır ve tasadduk etmeyen kimse. |
| CEVVÎ |
Gök boşluğuna âit. Cevve dâir. |
| CEVZ |
(C.: Ecvâz-Cevzât) Ceviz. * Her nesnenin ortası. |
| CEVZ-İ BEVVÂ |
Hindistan cevizi. |
| CEVZ (CEVZÂN) |
Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek. * Sallana sallana
yürümek. |
| CEVZA |
Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan
iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer. |
| CEVZAK |
f. Kederlenme, elemlenme. |
| CEVZEKA |
(C.: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı. |
| CEVZEKÎ |
Koza satıcısı. |
| CEVZEL |
(C.: Cevâzil) Güvercin yavrusu. * İğne deliği. |
| CEVZENİC |
Cevizli helva. |
| CEVZİNE |
Cevizli helva. |
| CE'Y |
Isırmak. |
| CEYA' |
Yağmur. |
| CEYAR |
Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet. |
| CEYB |
(C.: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı. * Yaka. * Kalb.* Geo:
Sinüs. |
| CEYD |
(C.: Ecyed) Uzun boylu olmak. |
| CEYDER |
Kısa boylu. |
| CEY'E |
Gelmek. |
| CEYEŞAN |
Kaynamak. * Hışm etmek. |
| CEYL |
(C.: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim. * Nesil, batın, kuşak.
* Yengeç. |
| CEYLAN |
Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir
kara hayvanı, gazâl. |
| CEYŞ |
Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil
bir askeri kıt'a. * Dolup taşmak. * Ses, sadâ. |
| CEYŞ-ÜL AZÎM |
Büyük ordu. Binikiyüz kişilik askeri kuvvet. |
| CEYVAD |
f. İttika', günahtan sakınma. |
| CEYYİD |
İyi, güzel, hoş. Saf. |
| CEYZ |
Döndürmek. * Dar etmek. |
| CEZ' |
Dereyi enine kesmek. |
| CEZ' |
Ağaç kökü, ağaçların alt kısımları. |
| CEZ |
f. Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası. |
| CEZ'(A) |
Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir
süs taşıdır. |
| CEZA' |
Hüzünle ağlayıp sızlanmak. Sabırsızlık yüzünden telâş ve teessür
göstermek. |
| CEZA |
Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab.
* Gr: Şart cümlelerinde ikinci kısım. (Bak: Şart) |
| CEZA-YI AMEL |
Yapılan işin karşılığı. |
| CEZA-ÜŞ ŞART |
Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki,
"ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır. |
| CEZA' |
(C.: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması
caizdir). * İki yaşına girmiş koyun. * Arslan, esed. * Hayvana yulaf vermeyip
hapsetmek. |
| CEZ'A |
Az nesne. |
| CEZAEN |
Cezâ olarak. |
| CEZAİR |
(Cezâyir) (Cezire. C.) Cezireler, adalar. * Kuzey Afrikada Fas
ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir. |
| CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER |
Ege Denizindeki oniki adalar. |
| CEZALET |
Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim,
büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle
veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı
bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeğe uygun
kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi..
Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifâdelerde cezâlet var, denir.
(Edb. S.) |
| CEZALET-İ BEYANİYE |
Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet. |
| CEZALET-İ NAZMİYE |
Kur'an-ı Kerim'deki kelime ve harflerin harika bir ahenk ve münâsebet
ile nazm ve tertibindeki cezâlet. |
| CEZAZE |
Ekin biçmek. * Hurma kesmek. * Kıl ve yün kırkmak. |
| CEZB |
Kendine doğru çekme. * İçme. |
| CEZBE |
Tas: Meczubiyet, istiğrak. Allah'ı hatırlayıp Allah sevgisi ile
kendinden geçer bir hale gelme. |
| CEZBEDAR |
f. Cezbeli, çekici. |
| CEZBE-EDA |
f. Cezbeli olmak. Çekici olmak |
| CEZBETMEK |
Çekmek, ikna etmek, sevdirmek. |
| CEZEA |
(C.: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve. * İki yaşına girmiş koyun.
* Üç yaşına girmiş sığır ve at. |
| CEZEB |
Adamın ağzında tükrüğü kesilmek. * Hayvanın sütü az olmak. |
| CEZEBAT |
(Cezbe. C.) Cezbeler. (Bak: Cezbe) |
| CEZEL |
Yoğun ve kuru odun ağacı. * Kesmek, kat'. |
| CEZEL |
(C.: Cezlan) şâd olmak. |
| CEZER |
Havuç. * Aslanın yediği et. |
| CEZF (CÜZÂF) |
Bir şeyi ölçmeden tartmadan almak. |
| CEZF |
Kesmek. * Sürmek. * Evmek. |
| CEZH |
Hediye, atâ, bahşiş vermek. |
| CEZİA |
(C.: Cezâyi) Koyun sürüsü. |
| CEZİL |
Bol. Çok. * Edb: Peltek ve bozuk olmayan kelime. |
| CEZİM |
(Bak: Cezm) |
| CEZİR |
(Bak: Cezr) |
| CEZİRE |
Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası.(Üç tarafı su
ile çevrili kara parçasına yarımada denir.) |
| CEZİRET-ÜL ARAB |
Arabistan yarımadası. |
| CEZL |
Kalın odun. Tomruk. * Sağlam. Metin. * Güzel ve muhkem fikir. *
Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime. * Kâmil, dirayet sahibi,
akıllı ve olgun adam. |
| CEZLAN |
Saadetli, mutlu, sevinçli. |
| CEZM (CİZM) |
Her nesnenin aslı. * Ağacın kökü. * Kesmek, kat'. |
| CEZM |
(Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak. * Kesmek. * Niyet.
Tahmin. Takdir. * İlzam. * İcâbe. * Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi
sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden
çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve sükûnet üzere okumak. |
| CEZMA |
Kulağı kesik koyun. * Kulağı delik koyun. |
| CEZME |
Bir kere yemek. |
| CEZME |
Kamçı. * Ağaç parçası. * İp parçası. |
| CEZMEN |
Kestirip atmak sûretiyle. |
| CEZMÎ |
Kat'î niyet ve karara ait. Cezm. |
| CEZR |
Kök, asıl, temel. Bünyâd. * Kesmek. * Mat: Kendi misline darbolunmakla
(çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir.
Dokuz, üçün meczuru'dur. (Bak: Meczur) * Derya, deniz. * Arı kovanından
bal almak. * Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz ve ırmak sularının
çekilip kabarması. Buna "med ve cezir" hâdisesi denir. |
| CEZR-İ VETEDÎ |
Kazık kök. Kazık gibi yere derinliğine giden kök. (Havuç gibi.) |
| CEZRE |
Kasaplık koyun, keçi gibi davar. * Semiz koyun. |
| CEZRÎ |
Köklü. Kat'î. Köke âit ve müteallik. |
| CEZU' |
Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad
bekleyen. |
| CEZUR |
(C.: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak
yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.) |
| CEZZ |
Kesmek, biçmek. |
| CEZZAB |
Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden. |
| CEZZAF |
Ağ ile balık tutan balıkçı. |
| CEZZAR |
Zâlim. Gaddar. Kanlı. * Deve kasabı. |
| CIHRE |
(C.: Cihar-Echâr) Bir kimseye sığınmak. |
| CIRANTA |
yun. Poliçeyi, senedi devir ve havale eden şahıs. |
| CIVATA |
Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca
potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar. |
| CİAL |
(C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte
kullanılan bez. |
| CİALE (CA'YİLE) |
Rüşvet. |
| CİAR |
Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen
ip. |
| CİBA |
f. Odun. |
| CİBA |
Toplanmış, birikmiş su. |
| CİBAB |
Car dedikleri kaftan. * Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.) |
| CİBAH |
(Cebhe. C.) Cebheler, alınlar. |
| CİBAL |
(Cebel. C.) Dağlar. |
| CİBAL-İ MÜBÂHA |
Huk: Hiç bir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlar. |
| CİBAL-İ ŞÂHİKA |
Yüksek dağlar. |
| CİBAVE |
Toplamak. Cem'etmek. |
| CİBAYAT |
(Cibâyet. C.) Vergi, câbilikler, gelir toplamalar. |
| CİBAYET |
Vergilerin, devlet gelirlerinin tahsili. * Büyük vakıfların ayrı
vazifeliler tarafından idare edilen kısımları. |
| CİBİLL |
(C.: Cibillât) Yaratılmak. * İnsanlardan bir grup. |
| CİBİLLEN KESİRA |
Çok insanlar. |
| CİBİLLET |
Huy, fıtrat,
yaradılış, tabiat, cibilliyet. |
| CİBİLLÎ |
Cibilliyet. Yaratılıştan olan. Asıl maya, huy, tabiat, tıynet. |
| CİBLET |
Yaratılmak. |
| CİBR |
Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak. |
| CİBRÎL |
Cebrâil, Ruhül Kudüs. Cenâb-ı Hakdan (C.C.) Peygamberimize (A.S.M.)
vahiy getiren melek. |
| CİBS |
Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse. * Alçı taşı, kireç. |
| CİBT |
Put, sanem, salib. |
| CİBVE |
Toplamak. Cem'etmek. |
| CİD |
Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun. |
| CİDAD |
Hurma kesecek vakit. |
| CİDAL |
Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza. * Muharebe. Cenk. Kavga. |
| CİDALCU |
f. Harpçi. Kavgacı. |
| CİDALE |
(Bak: Cedalet) |
| CİDAR |
Duvar. * İki yeri birbirinden ayıran zar, perde. |
| CİDD |
Çalışmak. Ciddiyetle yapmak. |
| CİDDEN |
Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak. |
| CİDDÎ |
Gerçek. Hakikat. * Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi. * Mühim. |
| CİDDİYAT |
Hakiki sözler. Ciddiyetler. |
| CİDDİYET |
Ciddîlik. * Ağırbaşlılık, sakin hâllilik. * Ehemmiyet.(Ahlâk-ı
âliyeyi ve yüksek huyları hakikata yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran,
ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak
olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur. İ.İ.) |
| CİDE |
Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.CİF
: ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu
gösteren bir kısaltma. |
| CİFAN |
(Cefne. C.) Çanaklar. |
| CİFAR |
(Cefr. C.) Geniş kuyular. |
| CİFE |
Kokmuş et, ölü hayvan, leş. |
| CİFE-GÂH |
f. Leş ile, lâşe ile dolu olan yer.* Mc: Dünya. |
| CİFNE |
(C.: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas.
* Bağ çubuğu. |
| CİFR |
(Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere,
ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir. (Bak: Ebced,
İlm-i Cifir) |
| CİĞER |
f. Ciğer. Bağır. * Keder, sıkıntı, elem. * Avaz. |
| CİĞER-DÂR |
f. Yürekli, ciğerli, cesâretli. |
| CİĞER-DER |
f. Ciğer söken, ciğer parçalıyan. |
| CİĞER-DÛZ |
f. Ciğeri delip geçen. |
| CİĞER-FÜRÛŞ |
f. Ciğerci, ciğer satan. |
| CİĞER-GÛŞE |
f. Evlât, yavru. * Sevgili. Mâşuk. |
| CİĞER-HÛN |
f. Ciğeri kanlı. Çok acıklı. |
| CİĞER-PÂRE |
f. Sevgili yavru, evlâd. |
| CİĞER-SÛZ |
f. Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür. |
| CİĞER-ŞÜKÂF |
f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren. |
| CİHAD |
(Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile,
mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (C.C.) yolunda muharebe.
Din için çalışmak. Erkân-ı imâniye ve esasât-ı diniyeyi muhafaza ve imânı
takviye için cehd ve gayret etmek. Şeriat-ı Garrâ'nın ahkâmını muhafaza,
Kelimetullah'ı i'lâ, küfr-ü mutlakın ve küffarın (süfyan ve deccalın) fitnelerini
def ile hâkimiyet-i Hakkı te'min eylemek. (Bu mücahede, zamanımızda kılıçla
değildir. Kılıçla olan cihad, din hükümlerinin câri olduğu dar-ı İslâmın
hâricinde yapılabilir. Bununla berâber bu mezkur maddî ve mânevî cihad,
değişen şartlara bağlıdır.)Kur'an-ı Kerim'de 9. sûrenin 24. âyetinin çok
kısa bir meâli şöyledir:"De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz,
zevceleriniz, akraba ve kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından
korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenleriniz, evleriniz size
Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allahın
emri (lâyık olduğunuz cezası ve felâketi) gelinceye kadar bekleyin. Allah
öyle fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez."Cihada dair pekçok âyet-i
kerimeler ve hadis-i şerifler vardır.(Cihâd-ı diniye farzdır; bu zamanda
muzaaf farz-ı ayndır. M.)(Cihad, mertebe-i şehadetin merdivenidir. Lemeât.)(Bütün
ümmet için ve bilhassa, İslâm ve Kur'an hizmetinde fedakâr ve sebatkâr çalışan
mücâhidler için dâima tazeliğini koruyan Tebük Seferindeki bir hâdiseyi,
bazı kısımlarını aynen alıyoruz.Bu hâdisede, çok çeşitli ders ve ibretler
vardır. Ezcümle: Maddi ve manevi cihadda, bir tekâsül ve ihmâlin bilhassa
kendi şahsi hayatına temâyül gösterip özürsüz olarak cihaddan geri kalmakla,
mücâhid cemaatin cihad ruhuna ve fedakârâne sebatına fütur getirmek ve kuvve-i
mâneviyeyi kırmağa sebep olmak gibi büyük mes'uliyetler bulunduğundan, cihad
ruhuna zararlı düşen bu gibi fiil ve hareketler, cemaatça ve bilhassa ileri
gelen kimseler tarafından takbih edilerek, bu tarz hissiyatların inkişafına
meydan vermemek.Hem ihlâs ile ve sadece Allah rızası için çalışmanın şiddetli
imtihanlarından geçmekle azami sadakat dersini vermek gibi ehemmiyetli çok
hikmetleri ihtivâ eder:(...Resulullah ile müslümanlar, gaza hazırlığıyla
meşgul oldular. Ben de onlarla beraber yola hazırlanmak için sabahleyin
evden çıkıp dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden akşam üzeri döner gelirdim. Ve
kendi kendime: "Hazırlanmağa kudretim, vaktim müsaittir." derdim.
Bu ihmâlcilik bende durmayıp devam etmişti.Resulüllah gazaya gittikten sonra
çarşıya, pazara çıktığım ve halk arasında dolaştığım sıra beni en fazla
mahzun ve mükedder eden bir şey vardı. O da halk arasında (imanı yerinde,
vücudu zinde kimse) görmemekliğim; ancak ya nasiyesine nifak damgası vurulmuş
kimselerden bir kişi yahut da mâlül olup da Allah Teâlâ'nın mazur gördüğü
bir mü'min görürdüm.Sonra Resulüllah bir sabah Medine'ye teşrif buyurdu.
Resulüllah bir seferden geldiğinde ilk iş olarak mescide girmek ve orada
iki rekât namaz kılmak, sonra halkın: Hoş geldiniz temennilerini kabul etmek
için oturmak itiyadında idi. Bu defa da bu âdetini yerine getirip mescidde
oturunca Tebük Seferi'ne gitmeyip arda kalanlar Resulüllah'a gelerek özür
dilemeye ve yemin ile özürlerini te'yid etmeğe başladılar. Bunlar seksen
kadar er kişiydiler. Resulüllah bunların hallerine göre özürlerini ve biatlerini
kabul ve onlar için istiğfar buyurdu. Ve bunların iç yüzünü ve hakikatını
Allah Tealâ'ya havale eyledi. Bu arada ben de huzura geldim. Ve Resulüllah'a
selâm verince gazablı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana: Gel dedi. Ben
de yürüyüp vardım, tâ önünde oturdum. Bana: "Seni nasıl bir mâni geri
bıraktı? Sen Akabe'de arkana biat almış değil mi idin?" buyurdu. Ben
de şöyle cevap verdim: "Evet, vallahi, Ya Resulüllah! Size nusret etmeğe
söz verdim. Vallahi benim seferden tahallüfüm hakkında arzedecek hiç özrüm
yoktur. Vallahi ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit daha
kuvvetli ve daha suhûletli değildim." Bu maruzatım üzerine Resulüllah
(A.S.M.) "Hakikaten bu, doğru söyledi. Ey Ka'b! Haydi kalk; Allah hakkında
hükmedinceye kadar bekle!" buyurdu.Resulüllah, kendisinden seferde
geri kalanlardan bizim işte şu üçümüzle konuşmaktan müslümanları nehyetti.
Halk da bizden çekindiler ve bize yüzlerini ekşittiler. Hatta bana yeryüzü
yabancılaştı, bu hakidan benim bildiğim toprak değildi. Bu hâl üzere elli
gün kaldık. İki arkadaşım halktan çekildiler ve evlerinde oturup ağlamakla
vakit geçirdiler. Fakat, ben onların daha genci ve daha salâbetlisi idim.
Bu cihetle ben evimden çıkardım. Ve mescide gidip müslümanlarla beraber
namazda hazır bulunurdum. Ve sokaklarda, çarşıda dolaşırdım. Halbuki hiçbir
kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Resulüllah'ın meclisine varır
ve kendine selâm verirdim. Ve içimden: Acaba Resulüllah selâmıma mukabele
ederek dudaklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı? derdim. Sonra namazı
Resulüllah'ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim
sıra o bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi.
Nihayet halkın cefasından ıztırab çektiğim bu hâl uzayınca bir gün gittim.
Tâ Ebu Katâde'nin bahçe duvarından aştım. Ebu Katâde, amcam oğlu ve halk
arasında beni en çok seven bir zat idi. Vardım, ona selâm verdim. Vallahi
selâmımı almadı. Ben: "Ey Ebu Katâde! Allah adına and vererek sana
sorarım: Benim Allah'ı ve Resulüllah'ı sevdiğimi bilir misin?" dedim.
Sustu, cevap vermedi. Tekrar and verdim. Allah aşkına sordum. Yine sükut
etti. Üçüncü bir daha Allah adına and verdim. Bu defa: "Allah ve Resulü
daha iyi bilir!" dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Artık
döndüm, duvardan aştım.Kâ'b bin Mâlik rivayetine devam ederek der ki: Birgün
Medine çarşısında gidiyordum. Medine'ye zahire satmağa gelen Şam ahalisinden
nebeti bir fellâh, bir ekinci: "Ka'b bin Malik'i bulmağa bana kim delâlet
eder?" diye soruyordu. Bunun üzerine halk ona beni göstermeğe başladılar.
Nihayet nebeti kişi bana geldi. Ve Gassan Meliki'nden bir mektup verdi.
Bakınca: (Emma ba'dü) den sonra bu mektupta şöyle yazıldığını gördüm: Haber
aldığıma göre sahibin (Peygamber), sana cefa ve eza ediyormuş. Allah seni
hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide tahkir ve tezlil için
yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şânına lâyık bir surette hürmet
ve ihsanda bulunuruz. Bu mektubu okuyunca, bu da öbürüsü gibi bir belâdır,
dedim. Hemen bu sayfayı ocağa attım, ocakta yaktım.Nihayet bu elemli elli
günden kırk günü geçtiğinde bir gün baktım ki Resulüllah'ın gönderdiği bir
zat, (Huzeyme bin Sâbit) bana geliyor. Huzeyme gelip, bana: "Resülullah
sana kadınından ayrılmanı emrediyor!" dedi. Ben de: "Kadınımı
boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?" dedim. O da: "Hayır, boşama,
yalnız ondan ayrı bulun, kadınına yaklaşma." dedi.Resulüllah, Huzeyme
ile iki arkadaşım Murar ile Hilâl'e de bunun gibi emir göndermişti. Bu emir
üzerine kadınıma, haydi ehline (baban ailesi yanına) git, Allah bu iş hakkında
hükmedinceye kadar, onların yanında bulun! dedim.Bundan sonra on gün daha
durdum. Tâ ki Resulüllah'ın bizimle halkı görüşmekten menettiği tarihten
itibaren elli günümüz dolmuştu. Vakta ki ellinci günün sabahında sabah namazını
kıldım. Ve evlerimizden birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir hâlde
bulunuyordum ki, Allah Telâlanın (Tevbe sûresinde) zikrettiği vechile hayatım
bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile başıma dar gelmişti. İşte
bu sırada Sili dağı üzerinde en yüksek sesiyle: "Ey Ka'b bin Mâlik,
müjde!." diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen
secdeye kapandım. Ve anladım ki darlık gitmiş, genişlik gelmiştir. Ve Resulüllah
sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini (nedametlerimizin
kabulünü) ilân etmiştir de, halk bize müjdelemeğe koşmuştur. Arkadaşlarım
tarafına da bir takım müjdeciler gitmişlerdi. Bana da bir kişi (Zübeyr bin
Avvam) müjdelemek üzere atını sürmüştü. Ve Eslem kabilesinden bir müjdeci
(Hamza bin Amr) da koşup Sili dağının üstüne çıkmıştı. Bunun sesi attan
sür'atli idi. Sevimli sesini işittiğim bu müjdeci bana gelince üzerimdeki
iki kat elbisemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o
gün bundan başka elbisem yoktu. (Ebu Katade'den) iğreti iki kat elbise alıp
giydim. Hemen Resulüllah'a (A.S.M.) koştum. Ashab, beni takım takım karşıladılar.
Tevbemin kabulünü (günahtan beraatimi) tebrik ediyorlar ve: Allahın, tevbeni
kabul buyurması sana kutlu olsun! diyorlardı.Ka'b rivayetine devam ederek
der ki: Nihayet mescide girdim. Resulüllah oturmuştu. Etrafında ashab çevrelenmişti.
Hem Talha bin Ubeydullah kalktı, koşarak geldi, musafaha etti, elimi sıktı
ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden Talhadan başka kimse bana ayağa
kalkmadı. Talha'nın bu lütfunu unutmam.Ka'b der ki: Vaktaki Resulüllah'a
(A.S.M.) selâm verdim. Mübârek yüzü meserretten şimşek çakar gibi şakır
bir hâlde bana: "Bir günün hayır ve saâdeti ile müjde sana ey Ka'b
ki, annen doğurduğu günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı!" buyurdu.
Ben: "Yâ Resulallah! Bu tebşir, tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından
mı?" dedim. Resulullah: Hayır, benim tarafımdan değil, doğrudan Allah
tarafından! buyurdu. Esasen Resul-ü Ekrem, taraf-ı İlâhiden tesrir buyurulduğu
zaman mübarek yüzü parlardı, hatta o, bir ay parçasına benzerdi. Biz de
meserretli bir vahiy geldiğini onun bu sevimli simasından anlardık.Vaktaki
Resulüllah'ın huzurunda oturdum. - Ya Resulallah, Allah ve Resulullah'ın
rızası için halis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmak ve malımın
hepsini fukaraya dağıtmak istiyorum. Bu istek, tevbemin kabulü icabındandır
dedim. Resulullah (A.S.M.): "Hayır, malının bir kısmını kendine alıkoy.
Bu senin için daha hayırlıdır!" buyurdu. Ben de "Şu Hayber'deki
hissemi alıkorum" dedim.) (S.B.M.) |
| CİHAD-I ASGAR |
Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma. |
| CİHAD-I EKBER |
Nefis ile mücadele. |
| CİHAD-I MANEVÎ |
İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı
koymak. |
| CİHADÎ |
(Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan
Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke. |
| CİHAN |
f. Dünya, kâinat, âlem. |
| CİHAN-ÂRÂ |
f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen. |
| CİHAN-BÂN |
f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar. |
| CİHAN-BİN |
f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz. |
| CİHAN-CU(Y) |
f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar. |
| CİHAN-DEĞER |
f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli. |
| CİHAN-DİDE |
f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar. |
| CİHAN-EFRUZ |
f. Cihanı, dünyayı aydınlatan. |
| CİHAN-FÜRUZ |
Cihanı aydınlatan. |
| CİHAN-GERD |
f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen. |
| CİHAN-GİR |
f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih. |
| CİHAN-NEVRED |
f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan. |
| CİHAN-NÜMA |
f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her
tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654
(Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası. |
| CİHAN-PENAH |
Cihanın koruyucusu olan. |
| CİHAN-PESEND |
f. Cihana meydan okuyan. |
| CİHAN-SÂLÂR |
f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah. |
| CİHAN-SİTAN |
f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar. |
| CİHAN-SÛZ |
f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden. |
| CİHAN-ŞÜMÛL |
f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı
kaplayan. |
| CİHANİYAN |
f. Dünya ahalisi olan insanlar. |
| CİHAR |
f. (Bak: Çâr) |
| CİHAR |
(Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma. |
| CİHAREN |
(Cehr. den) Alenen, açık olarak. |
| CİHAR-I YAR-I GÜZİN |
f. Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm) |
| CİHAS |
Kalabalık, müzâhame. |
| CİHÂT |
(Cihet. C.) Cihetler, taraflar, yönler. |
| CİHÂT-I ERBAA |
Dört cihet. |
| CİHÂT-I SELASE |
Üç uzunluk: En, boy, yükseklik. |
| CİHÂT-I SİTTE |
Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.) |
| CİHAZ |
Âlet ve edevat.* Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz. * Cenazenin kaldırılması
için lâzım olan eşya. |
| CİHAZAT |
(Cehâzât) (Cihâz. C.) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat. |
| CİHET |
(C: Cihât) Yan, yön, taraf. * Sebeb, mucib. * Vesile, bahane. *
Evkafça olan vazife, maaş. * Yer, mahâl, semt. |
| CİHET-İ RÜCHANİYET |
Üstünlük ciheti. |
| CİHET-ÜL VAHDET |
Birlik ciheti. |
| CİHET-ÜL VAHDET-İ İTTİHAD |
Birleşmenin birlik ciheti. Yani birleştiren temel unsur. Birleştiren
ve birleşilen esas. |
| CİHNAM |
Derin kuyu. |
| CİL |
Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak. |
| CİLÂ |
Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura. |
| CİLÂ-BAHŞ |
Parlaklık veren, parlatan. |
| CİLAHİK |
Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne. |
| CİLANGER |
f. Çilingir. |
| CİLAS |
Beraber oturma. |
| CİLAZ |
Kamçının ucuna bağlanan kayış. |
| CİLAZ |
Toz, gubâr. |
| CİLBAB |
Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür) |
| CİLBEND |
Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan
şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır. |
| CİLD |
Deri. * Meşin. * Kitab kabı. * (Masdar olarak) Kitabın dikilip
kap geçirilmesi. * Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri. |
| CİLD-GER |
f. Ciltçi, mücellit. |
| CİLDİYYE |
Cilt hastalıkları bölümü. |
| CİLEN BA'DE CİLİN |
Devirden devire, asırdan asıra. |
| CİLF |
Boş küp.* Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı. * Kuru ekmek
parçası. Kuru ekmek kenarı. * Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş
koyun. * Her nesnenin parçası. * Hoyrat, kaba. Ayak takımından. |
| CİLFE |
Kalem yongası. |
| CİLHABE |
Büyük olan şey, kebîr. |
| CİLL |
Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, "anız" derler. |
| CİLLE |
Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm. |
| CİLLEVEZ |
İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar. |
| CİLM(E) |
Üzüm çubuğundan kestikleri değnek. |
| CİLNAR |
(Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği. |
| CİLSE |
Bir çeşit vurmak. |
| CİLT |
(Bak: Cild) |
| CİLVAH |
Geniş ve dolu olan deve. |
| CİLVAZ |
(C.: Celâvize) Kethudâ. Reis. |
| CİLVE |
Esmâ-i İlâhînin tecellisi. * Tecelli. * Güzellere yakışır duruş
ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş. |
| CİLVE-İ İRÂDE |
İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi
bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet.
(İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını
ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan
evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u
emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini
hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz.
S.) |
| CİLVEGÂH |
(Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri. |
| CİLVEGER |
f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden. |
| CİLVEKÂR |
f. Cilveli. Nâzenin. |
| CİLVEKÜNÂN |
f. Cilve yaparak. |
| CİLVENÜMÂ |
f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden. |
| CİLVESAZ |
f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan. |
| CİLVEZET |
Mâni olmak. Men'etmek. |
| CİLZ |
Süngü demiri. * Kamçının ucundan tuttukları yer. |
| CİLZE |
(C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer. |
| CİM |
( harfinin arapça adı olup ebced hesabında üç sayısının karşılığıdır. |
| CİM |
Gulamperest olan kimse. |
| CİMA' |
Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek. |
| CİMAH |
Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi. |
| CİMAL |
(Cemel. C.) Erkek develer. |
| CİMAM |
Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması. |
| CİMAR |
Toplu kabile. * Süvari alayı. |
| CİMNASTİK |
yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman.
Beden terbiyesi. |
| CİMRİ |
f. Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan
ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik,
müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy olarak bilinir. Cömertlik
ve tutumluluk ise övünülen ahlâkî vasıflardandır. Cömertlikte de ölçülü
olmak tavsiye edilir. Başkasına muhtaç duruma düşürecek cömertlik de doğru
değildir. (Bak: İktisad) |
| CİMSE |
Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş. |
| CİN |
(Bak: Cinn) |
| CİNAB |
Hayvanlara vurulan damga ve nişan. |
| CİNAÎ |
(Cinâiyye) Cinayetle alâkalı. |
| CİNAN |
(Cennet. C.) Cennetler. |
| CİNAN-I ULÛM |
İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve
yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri. |
| CİNARE |
Esterâbâd ile Cürcân arasına derler. |
| CİNAS |
Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı,
telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması.
Bunu yapmaya "tecnis" denir, o kelimelere de "cinas"
denir. |
| CİNAS-I MUHARREF |
Edb: Yalnız harflerde beraberlik, harekelerde ayrılık bulunan cinâs.
(merd, mürd gibi.) |
| CİNAS-I NÂKIS |
Edb: Cinaslı kelimelerin birinde veya birkaç harfin ziyade olması
suretiyle yapılan cinas. (dem, âdem gibi.) |
| CİNAS-I TAMM |
Edb: Lâfızda, harekelerde ve harflerde eksiklik ve ziyâdelik bulunmayan
cinâs. Kır (kırmaktan emir), kır (çöl); yaz (yazmaktan emir), yaz (mevsim). |
| CİNAYAT |
(Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler. |
| CİNAYET |
Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni) |
| CİNAYET-KÂR |
f. Cinayet işleyen. |
| CİNAZE |
Tabut. İçine cenaze konulan sandık. |
| CİNCİN(E) |
(C: Cenâcin) Göğüs kemiği. |
| CİNH |
Gece karanlığı. |
| CİNN |
Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim
sekenesidir. Akıl ve şuur sâhibi olup pekçok şer ve isyan yapabildikleri
gibi "Peygamberlerin ve semâvî kitabların irşadlarıyla" insana
yetişememekle beraber terakki edip yüksek kemâlatlara çıkabilen mahluktur.
İnsanlar gibi dinin bir kısım emirlerini yapmakla ve bazı yasaklarından
kaçınmakla yükümlüdürler. Kıyamet ve haşirden sonra cinlerden de dünya imtihanını
kazananlar Cennet'e, kaybedenler Cehennem'e girecektir. Kâinat ve içindeki
bütün varlıklar hakkında, en birinci söz söyleme hakkı; onların yaratıcısı
ve mâliki olanındır. Çünki "Yapan bilir, öyleyse bilen konuşur"
bir kaidedir. Cinlerin varlığını da, evvelâ; Kur'an-ı Kerimden öğreniyoruz.
Ayrıca Peygamberimiz Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) gelen sahih rivayetler ve
ashabının cinleri görmesi ve görüşmesi hâdiseleri de pek çoktur. Cinlerin
pekçok cinsleri vardır. Bunlar lâtif yaratıklar oldukları için gaybî haberler
getirmekte kullanılabilirler. Fakat Hazret-i Peygamber'den (A.S.M.) sonra
cinlerin gaybî âlemden haber hırsızlamaları Cenab-ı Hak tarafından menedilmiştir.Cinlerin,
kötülüğe sevkedenlerine şeytan-ı cinnî de denilir. * Lügatta: Bir şeyi hisseden,
setretmek, gizlemek mânasına gelir. |
| CİNN SÛRESİ |
Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. |
| CİNNET |
Delilik. |
| CİNNÎ |
Cinn taifesinden olan. |
| CİNS |
Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak. |
| CİNS-İ LATİF |
Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın. |
| CİNSÎ |
Zırh yapıcı. |
| CİNSÎ |
Cinsle ilgili, cinsle alâkalı. |
| CİNSİYET |
Bir kavim ve kabileye mensub olma. * Bir cins ile alâkalı olma. |
| CİNUN (CİNAN) |
Gece karanlık olmak. |
| CİNZAB |
Yaban havucu. |
| CİR |
f. Aşağı, alt. * Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış
deri. |
| CİRAB |
(C.: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık. |
| CİRAHA |
(C.: Cirâh-Cirâhât) Yara. |
| CİRAN |
Komşular. * Müşteriler. |
| CİRAN |
(C.: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı
çukuruna kadar olan yer. |
| CİRANTA |
yun. Bir senedi ciro eden kimse. |
| CİRAR |
(Cerre. C.) Toprak testiler. |
| CİRAYE |
Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri. |
| CİRBAN |
Yaka. |
| CİRBET |
Ekinlik, mezra. |
| CİRCİR |
Maydanoz. |
| CİRCİS |
(Bak: Cercis) |
| CİRCİS |
Mühür yapılan mum. * Toprak. * Küçük üvez. |
| CİRE |
f. Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para. |
| CİR'ET |
(Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * İkdâm etmek. |
| CİRET |
Komşuluk. |
| CİRF |
Büyük nesne. |
| CİRÎ |
Yılan balığı. (Fâriside mermahi derler.) |
| CİRİS |
Sazan balığı. |
| CİRİŞ |
Ceset. |
| CİRİT |
Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa
mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit
oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi. |
| CİRİYYA |
Tabiat, mizac, fıtrat, yaradılış. * Huy, haslet.Adet, alışkanlık. |
| CİRM |
Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. * Cansız cisim. * Yıldız. |
| CİRMAN |
Organlarla birlikte vücut. |
| CİRO |
ing. Bir senet veya havalenin alacaklı tarafından diğeri namına
çevrilmesiyle üzerine buna dair şerh verilmesi. |
| CİRRE |
Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş. * Yapağı denilen yün. |
| CİRRİYYE |
Kursak. |
| CİRS |
Temel, kök, menşe, kaynak, menba. |
| CİRSAM |
Divanelik, delilik. * Öldürücü zehir. * Zatülcenb. |
| CİRŞAB |
Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak. |
| CİRYAL |
Altının kırmızılığı. * Bir cins kırmızı boya. * Temiz renk. * Şarap. |
| CİRYE |
Suyun akması ve şırıldaması. * Cereyan. |
| CİSAD |
Kan. Safran. |
| CİSİM |
(Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu,
genişliği ve derinliği olan şey. |
| CİSM-İ NÂTIK |
Söz söyleyen cisim. Konuşan cisim. İnsan. |
| CİSM-İ NİZÂR |
Zayıf vücud. |
| CİSMANÎ |
(Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani
karşılığı. Maddi ve cisimli olmak. |
| CİSMANİYET |
Cismânilik. Maddi beden sahibi olmak hâli.(Sual : Kusurlu, noksaniyetli,
mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin, ebediyetle ve cennetle ne alâkası
var? Madem, ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için
bir haşr-i cismâni neden icab ediyor?Elcevab : Çünki, nasıl toprak suya,
havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat, masnuat-ı İlâhiyenin
bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin mânen fevkine
çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı camiiyet itibariyle,
tezekki etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi..
öyle de cismaniyet, en câmi, en muhit, en zengin bir ayine-i tecelliyât-ı
esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana
çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde,
enva-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı
hissedip tanımazdı; tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatını
hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem gayet
mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar,
yine cismaniyyettedir. S.)( $ âyetinin sarahat-ı kat'iyesiyle: İnsan, en
ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada numunesini tatmış olduğu cismani lezzetleri
cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi âzaların
ettikleri hâlis şükürler ve hususi ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus
cismani lezzetler ile verilecektir. Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan o derece cismani
lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka te'viller ile mâna-yı
zâhiriyi kabul etmemek imkân hâricindedir. ş.) |
| CİSMEN |
Cisim itibariyle, cisim olarak. Vücutça, bedence. |
| CİSR |
(C.: Cüsûr-Ecsür) Köprü. Ağaçtan olan köprü. |
| CİSR-İ MUALLÂK |
Asma köprü. |
| CİVAN |
f. Cevan. Taze. Genç. |
| CİVANAN |
(Civân. C.) f. Gençler. |
| CİVANÎ |
f. Gençlik. |
| CİVANMERD |
Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman. |
| CİVAR |
Çevre, yöre, etraf. * Yakın yer, yakın komşu. |
| CİVARİYYET |
Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş. |
| CİVE |
f. Civa. (Hg) |
| CİVELEK |
Tar: Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi
kullanılan gençler. * Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç. |
| CİYA' |
(Câyi'. C.) Karınları acıkmış olanlar, açlar. |
| CİYADET |
Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik. |
| CİYEF |
(Cife. C.) Lâşeler, leşler. Cifeler. |
| CİYET |
Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su. |
| CİZ' |
Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma
ağacı. * Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar. (Bak: Hanin-i ciz') |
| CİZ'-UN NAHL |
Hurma ağacının kökü, kütüğü. |
| CİZ' |
Derenin dar ve kısık yeri. |
| CİZAL |
Hurma toplama. |
| Cİ'ZARE |
Kısa boylu tıknaz kimse. |
| CİZARET |
Deve kasaplığı. |
| CİZE |
Dere kenarı. |
| CİZFE |
Küçük sürü. |
| CİZİRMAN |
Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır. |
| CİZL |
(C.: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk. |
| CİZLE |
Bir büyük yığın hurma. |
| CİZME |
Deve sürüsü. * Koyun sürüsü. |
| CİZMİR |
Ağaç kütüğü. |
| CİZN |
Kök. * Ağaç kütüğü. |
| CİZYE |
Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan
alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. (Bak:
Haraç) |
| CİZYEDÂR |
f. Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci. |
| COĞRAFYA |
Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden
olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî
Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada:
Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan başka;
hayvanat, nebâtât, ziraat, tarih, matematik gibi çeşitli mevzularla alâkalı
coğrafya kolları da vardır. |
| CONTA |
Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını
te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey. |
| COP |
Polis ve polis görevlisi askerlerin taşıdığı, kauçuktan yapılma
sopa. |
| CÖMERT |
Eli açık, ikramcı, kerem sahibi. |
| CU |
f. Custen fiilinin emir kökü. Gelecek misâlde olduğu gibi birleşik
kelimeler yapılır. |
| AFV-CU |
Afv isteyen. Afv arayan. |
| CU |
f. Akarsu, ırmak, nehir, çay. |
| CU' |
Açlık. |
| CU'AN |
(Cu'. dan) Aç olarak, acıkmış olarak. |
| CU'BUB |
(C: Ceâbib) Fitil ucu. * Çirkin ve kısa boylu adam. |
| CU'BUS |
Ebleh, ahmak. |
| CUCE |
f. Civciv. |
| CUD |
Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini,
durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti.
Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye ve imaniye hizmetinde mutemed
zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı. |
| CUD U KEREM |
Cömertlik, eli açıklık. |
| CUDİ |
Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın
ismi. * Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı. |
| CUDİ-İ İSLÂMİYET |
Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını
ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi
Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi. |
| CUD U SEHAVET |
Cömertlik ve eli açıklık, sahilik. |
| CUG |
f. Öküz boyunduruğu. |
| CUGD |
Baykuş. |
| CUHAF |
Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzır. * Çok yemekten
şişip ishal olmak. * Ölmek, mevt. |
| CUHALE |
İğne deliği. |
| CUHAM |
İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık. |
| CUHDUB |
(C.: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge. |
| CUHFE |
Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler. |
| CUHR |
Yer deliği. |
| CUHUZ |
Çıkmak, huruç. |
| CU'L |
Ücret, mukabil, karşılık. * Ayak kirası. * Padişahın etbâından
aldığı mal. |
| CUL |
f. Çaylak. |
| CUL |
(C.: Ecvâl) Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına
kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı. |
| CULAH |
f. Örümcek, ankebut. * Çulha, yâni dokuyucu, nessâc. |
| CUM'A |
Toplanma. * Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü
olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı
vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine aykırıdır. Yahudiler ve hristiyanlar
haftalık dinî törenleri için cumartesi ve pazar günü serbest oldukları halde,
müslümanlara aynı hakkın tanınmaması hakiki medeniyete zıttır. |
| CUM'A-İ ATİK |
(Eski Cum'a) Osmanlılar zamanında, Bulgaristan'da Şumnu ile Razgrat
arasında yer alan meşhur bir bölge. |
| CUM'A-İ BÂLÂ |
(Yukarı Cum'a) Osmanlılar devrinde, Selânik Vilâyetinin Serez sancağındaki
bir kaza merkezi. |
| CUM'A SÛRESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 62. ve Medine-i Münevvere'de nâzil olan sûresi. |
| CUM'AT |
(Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar. |
| CUMEAT |
(Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar. |
| CUMHUR |
Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler.
* Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere
toplanmış kum, toprak. |
| CUMHUR-U AVAM |
Halk tabakası. |
| CUMHUR-U MUHADDİSÎN |
Hadis alimleri sınıfı. |
| CUMHUR-U MÜ'MİNÎN |
İmanlılar sınıfı. |
| CUMHUR-U NÂS |
İnsanların ekserisi,
halk kalabalığı. |
| CUMHUR-U ULEMÂ |
Âlimler cemaatı. Âlimler sınıfı. (Bir fikre dâvet cumhur-u ulemânın
kabulüne vâbestedir, yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Mek.) |
| CUMHURİYET |
Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen
hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği
temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini,
(hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden
farklı üç tatbik şekli vardır.1- Parlementer hükûmet: Hükûmeti meclisler
karşısında bağımsız sayan şekil.2- Meclis hükûmeti: Hükûmeti meclise bağlı
sayan şekil.3- Başkanlık hükûmeti: Devlet ve hükûmet başkanı aynı kişidir
ve halk tarafından seçilir. Hükûmeti başkan kurar, başkan değiştirir. Başkan
meclislere karşı bağımsızdır. (Amerika'daki gibi.) (Orada benden sordular
ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden
başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki
tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli
bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini
karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular,
ben dedim: Bu karıncı ve arı milletleri Cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine
hürmeten tanelerini karıncalara veriyorum. Sonra dediler: Sen selef-i sâlihine
muhalefet ediyorsun? Cevâben diyordum: Hülefâ-i Râşidîn hem halife hem Reis-i
cumhur idiler. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahâbe-i kirama
elbette Reis-i Cumhur hükmünde idi. Fakat, mânâsız isim ve resim değil,
belki, hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar
Cumhuriyetin reisleri idiler. Ş.)(Cumhuriyet ki: Adalet ve meşveret ve kanunda
inhisar-ı kuvvetten ibarettir. H.) |
| CUMHURİYET-PERVER |
f. Cumhuriyetçi, cumhurcu. |
| CUMHUR REİSİ |
Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi. |
| CUMU' |
Toplanmalar. Cemi'ler. |
| CUMUAT |
(Cum'a. C.) Perşembe gününden sonra gelen günler. Cum'alar. |
| CU'MUS |
Pis, necis. |
| CUN (CUNİ) |
Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş. |
| CÛNE |
(C.: Cuven) Attarların kutusu ve tablası. |
| CUR |
Belde ismi. |
| CUR'A |
Tek yudum. Bir içimlik. Bir yudumluk. |
| CUR'ATEN |
Bir yudumluk. |
| CURH |
(Curha) Yara. Yaralama. |
| CURNAL |
(Bak: Jurnal) |
| CUŞ |
f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek. |
| CUŞACUŞ |
f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sûrette. |
| CÛŞAK |
f. Kaynama. |
| CUŞAN |
f. Coşup kaynayan. |
| CÛŞ-AVER |
f. Coşturucu, coşmaya sebep olucu. |
| CUŞİDE |
f. Coşmuş, kaynamış. |
| CUŞİR(E) |
f. Dokumacı. |
| CUŞİŞ |
f. Kaynama, coşma. |
| CUŞ U HURUŞ |
f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma. |
| CU'ŞUM |
Galiz, kısa boylu adam. |
| CU'ŞUŞ |
(C.: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu. |
| CUUDET |
Kıvırcıklık. |
| CUUR |
Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı. |
| CUY |
f. Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay. |
| CUYA(N) |
f. Arayan, arayıcı. |
| CUYBAR |
f. Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. * Irmak kenarı. |
| CUY-ÇE |
f. Küçük ırmak. |
| CUYEM |
f. (Cüsten, aramak mastarından "arıyorum, ararım" mânasınadır.)
(Bak: Cû) |
| CUYENDE |
f. Arayıcı, araştırıcı, isteyen. |
| CÜBA' |
Korkak. |
| CÜBAB |
Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü. |
| CÜBAR |
Ziyan olmak. Heder olmak. * Üçüncü gün. |
| CÜBB |
Kuyu. * Küp. Kulpsuz desti. * Vaktiyle zindan gibi kullanılan çukur,
susuz kuyu. |
| CÜBBE |
(C: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış
kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas. |
| CÜBCÜBE |
(C.: Cebâcib) Korkutmak. * Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük
desti. * Çok su. * Erimiş yağ. |
| CÜBCÜBİYYE |
İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına "cübcübî"
derler.) |
| CÜBLE |
Hörgüç. |
| CÜBN |
(Cübün) Ürkeklik. Korkaklık. Korkak olmak. * Peynir. |
| CÜBNE |
Korkaklık. |
| CÜBNÎ |
Peynirci. * Peynir hâlinde olan şey. |
| CÜBU' |
Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Yönelmek, rücu etmek. |
| CÜBÜLL |
(C: Cübüllât) Yaratılmak, hilkat. * Kesir, çok. |
| CÜBÜN |
Peynir. * (Cebin. C.) Alınlar. |
| CÜ'CÜ' |
Gemi göğsü. Kuş göğsü. |
| CÜDA |
f. Ayrılık. Ayrılmış. |
| CÜDA' |
Ölüm. Mevt. * Hayvana muzır olan otlak, çayır. |
| CÜDAD |
Çulha yumağı. * Eski kaftan. * Küçük ağaç. |
| CÜDAT |
(Câdi. C.) Dilenciler, sâiller. |
| CÜDAYİ |
f. İftirak, ayrılık. |
| CÜDCÜD |
(C.: Cedâcid) Orak kuşu derler bir büyük böcek ki yaz aylarında
öter. |
| CÜDD |
Cem'etmek, toplamak. * Yol üstünde olan kuyu. |
| CÜDDET |
(C.: Cüded) Dağ arasındaki yol. * Şekil, tarz, işaret. * Çizgi. |
| CÜDED |
Dağ yolları. Yol gibi olan izler. * Bir rengi diğer renkten ayıran
çizgi. |
| CÜDERA' |
(Cedir. C.) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar. |
| CÜDERE |
(C:
Cüder) Ur dedikleri yumru. (İnsan bedeninde çıkar) |
| CÜDERÎ |
Kabarcık denilen hastalık. * Çiçek hastalığı. |
| CÜDRAN |
(Cedr. C.) Duvarlar. |
| CÜDUBE |
Kıtlık. |
| CÜDÜR |
(Cidâr. C.) İnce deriler, zarlar. * Duvarlar, setler. |
| CÜFAEN |
Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere. |
| CÜFAF |
Kurumuş. |
| CÜFAFE |
Dağılmış kuru ot. |
| CÜFAL |
Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak.
* Kıllı kimse. * Bol. |
| CÜFALE |
Su kenarında olan çörçöp. |
| CÜFF |
İçi boş olan şey. Kof. * Dimağa işlemiş olan baş yarığı. * Hurma
çiçeğinin kabuğu. * Cemaat, topluluk. * Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük
ve eski kırba. |
| CÜFRE |
Bir şeyin ortası. Mezar. * Boşluk. Çukur. * Göğsün içerisi. Sadır. |
| CÜFT |
f. Tek olmayan. Eşi olan. Çift. |
| CÜFTE |
f. Benzer, eş, denk, müsavi. * İnsan veya hayvan sağrıs. * Hayvan
çiftesi. |
| CÜFUR |
Zayıf olmak. |
| CÜHAL |
Zehir. |
| CÜHD |
Kuvvet, tâkat. |
| CÜHELA |
(Câhil. C.) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler. |
| CÜHERA |
(Câhir. C.) Yüksek sesle açık olarak söylenenler. |
| CÜHHAL |
(Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller. |
| CÜHUD |
Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek. * Peygamberimiz
Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını
okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. (Türkçedeki "cıfıt" kelimesi
bundan gelir.) * Bir kimseyi bahil bulmak. |
| CÜLAB |
Gülsuyu, cüllâb. * İshal veren şerbet, müshil. |
| CÜLAHEK |
f. Örümcek, ankebut. * Küçük dokumacı. |
| CÜLAL |
(Celil) Ulu, büyük nesne, azim. |
| CÜLALE |
Büyük dişi deve. |
| CÜLAZÎ |
Kocaman ve kuvvetli. İriyarı. * Hâdim, hademe, hizmetkâr. * Kilise
veya manastır uşağı. * Papaz veya keşiş. |
| CÜLB (CİLB) |
Su olmayan bulut. |
| CÜLBAN |
Burçak dedikleri hububat cinsi. |
| CÜLBE |
Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri. |
| CÜLCÜL |
(C.: Celâcil) Ufak çıngırak, küçük çan. |
| CÜLCÜLÂN |
Susam. |
| CÜLCÜLÂN-I HABEŞE |
Beyaz haşhaş. |
| CÜLESA |
(Celis. C.) Beraber oturanlar. |
| CÜLHAB |
Dere, vâdi. |
| CÜLHUB |
Dizleri büyük olan kadın. |
| CÜLL |
(C.: Cilâl-Ecille) Çul. * Gül. * Her nesnenin büyüğü ve muazzamı. |
| CÜLLA |
(C.: Cilel) Büyük emir. |
| CÜLLAB |
f. Cülâb, gülsuyu. |
| CÜLLAH |
Çok sel. |
| CÜLLAS |
(Câlis. C.) Cülus edenler, oturanlar. |
| CÜLLE |
Hurma koydukları kap. * Hurma yükü. |
| CÜLMUD |
Kaya. |
| CÜLMÜD |
Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse. |
| CÜLUBE |
Başka yerden satmaya getirilen şey. |
| CÜLUD |
(Cild. C.) Ciltler, hayvan derileri. |
| CÜLUL |
Kişinin, yerinden başka yere çıkması. |
| CÜLUS |
Oturuş. Oturma. * Padişahın taht'a oturması. |
| CÜLUS-U HÜMÂYUN |
Padişahın taht'a oturma merâsimi. |
| CÜLUSİYYE |
Taht'a çıkan hükümdarlar veya padişâhlar için yazılmış yazı veya
söylenmiş şiir. * Hükümdarın tahta çıktığı ilk gün verdiği bahşiş. |
| CÜLÜBAN |
Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap. |
| CÜLÜNBAK |
Diş gıcırtısı. * Kapı gıcırtısı. |
| CÜLZA |
Sağlam deve. |
| CÜMA' |
Toplamak. Cem'etmek. |
| CÜMÂDE |
Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı. |
| CÜMÂD-EL-ÂHİRE |
Arabi ayların altıncısının adı. |
| CÜMÂD-EL-ÛLÂ |
Arabi ayların beşincisi. Cemazi-yel-evvel. |
| CÜMAH |
Kibirlenmek. |
| CÜMALE |
(C.: Cümâlât) Gemi urganı. |
| CÜMAME |
(C.: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük
inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar. |
| CÜMAN |
İri inci. |
| CÜMANE |
Tek inci. |
| CÜMASE |
Soğuk, berd. |
| CÜMAZ |
Gümüşlü boncuk. |
| CÜMBÜŞ |
(Bak: Cünbiş) |
| CÜMCÜME |
(C.: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası. * Ağaç çanak. * Arabdan bir
kabile. |
| CÜMD |
Taş. |
| CÜMD |
(C.: Cümâd-Ecmâd) Yüce, sağlam mekân. |
| CÜMEL |
(Cümle. C.) Cümleler. Birden fazla anlama gelen sözler. Mecmular.
(Bak: Cümmel) |
| CÜMHURE |
İçi boş kemik. |
| CÜMLE |
Hep, bütün, tam. * Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz. |
| CÜMLE-İ ASABİYE |
Tıb: Sinir sistemi. |
| CÜMLE-İ CEZÂİYE |
Şart cümlesinin ikinci kısmı. Misâl: "Eğer lügatı rehber edinirsen,
kelimelerin mânasını anlarsın" cümlesindeki "kelimelerin mânasını
anlarsın" cümlesi, cümle-i cezâiyedir. |
| CÜMLE-İ FİİLİYE |
f. Fiil ile başlayan arabça cümle. Fiil cümlesi. |
| CÜMLE-İ İHBÂRİYE |
(Cümle-i haberiye de denir) Bir hâdiseyi, bir nesneyi bildiren
cümle. Bunun zıddı: cümle-i inşâiyedir; emir ve nehiyleri bildirmek gibi. |
| CÜMLE-İ İSMİYE |
f. İsimle başlayan arabça cümle. İsim cümlesi. |
| CÜMLE-İ MU'TERİZE |
Cümlenin mânasını açıklamak için parantez içine yazılan cümle. |
| CÜMLE-İ MÜSTE'NEFE |
Kendinden önceki cümleden bağımsız, müstakil cümle. |
| CÜMLE-İ ŞARTİYE |
(Bak: şart) |
| CÜMLE-İ TEFSİRİYE |
(Cümle-i müfessire) "Yâni, meselâ" gibi sözlerle başlayıp
önceki cümleyi açıklayan cümle. |
| CÜMLE-İ ÛLÂ |
Birinci cümle. Evvelki cümle. |
| CÜMLE KAPISI |
Sarayın büyük kapısı. * Dış kapı. |
| CÜMLE ŞİRÂN-I CİHÂN |
f. Cihânın bütün arslanları. |
| CÜMLETEN |
Bütün, hep, kâffeten, cemian, hep birden. |
| CÜMMA' |
Bir araya gelerek toplanmış şey, küme. |
| CÜMMAH |
Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi) |
| CÜMMAR |
Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından
çıkar ve araplar onu yerler. |
| CÜMMEL |
(Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced. (Bak:
Ebced) * Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın
gemi halatı. |
| CÜMMET |
Suyun biriktiği yer. * Başta toplanan saç. * Omuzlara inen saç. |
| CÜMMEYZ |
İncire benzer bir yemişin adı. |
| CÜMRE |
Süvari alayı, bin atlı cemaat. |
| CÜMSE |
Hurma koruğu. |
| CÜMUD |
Donuk. Katı. Sert. * Mc: Gayretsiz. * Soğukluk. |
| CÜMUD-U AYN |
Göz donukluğu. |
| CÜMUDİYE |
Büyük buz dağ. Glâsiye. Buzul. Aysberg. |
| CÜMUM |
Suyu çok olan kuyu. * Su kuyuda çok olmak (mânâsına mastardır). |
| CÜMÛS |
Donmak. |
| CÜMZA |
Seri davar. |
| CÜMZAN |
Hurma nevilerinden bir hurma. |
| CÜMZE |
Toplanmış hurma. |
| CÜNABE |
f. İkiz çocuk. |
| CÜNAF |
Kuruluk. |
| CÜNAH |
Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve
alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, "günah" kelimesinin
aslı budur. (E.T.) (Bak: Günah) |
| CÜNBÂN |
f. "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket
eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân $ : Kuyruk
sallayan. |
| CÜNBİDE |
f. Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş. |
| CÜNBİŞ |
f. Kımıldanma, hareket. * Zevk, eğlence, cünbüş. |
| CÜNBİŞ-İ ZEMİN |
Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. |
| CÜNBİŞ-GEH |
f. Cünbüş yeri, eğlence yeri. |
| CÜNBUH |
Kalın, uzun ve yüksek nesne. * Büyük bit. |
| CÜNBÜDE |
Kümbet, kubbe. |
| CÜNBÜŞ |
Zevk, eğlence. * Hareket, kımıldanma. * Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu:
Cünbiş'tir). |
| CÜNBÜZ |
Kemer, kubbe, kümbet. |
| CÜND |
Er, asker. Ordu. * Bir kimsenin yardımcıları. * Şehir. |
| CÜNDÎ |
Süvâri, sipâhi, ata iyi binen, binici. |
| CÜNDEB |
(Cündüb) Bir nevi çekirge. * Mc: Yağmacı. |
| CÜNDUH |
Büyük çekirge. |
| CÜNDÜB |
(C.: Cenâdib) Bir nevi çekirge. |
| CÜ'NE |
Hokka. |
| CÜNEYD |
Küçük asker. Askercik. |
| CÜNEYD-İ BAĞDADÎ |
(Hicri: 207-298) Şafii Hz.lerinin talebesinden ders almıştır. Zamanın
kutbu sayılmıştır. 30 defa yaya olarak hacca gitmiştir. Büyük velilerdendir.
(K.S.) |
| CÜNH |
Koruma, esirgeme, himâye ve muhafaza etme. |
| CÜNHA |
Suç, kabahat. Te'dib cezâsına müstahak olanın suçu. |
| CÜNNAB |
Bitişik olan iki yemiş. |
| CÜNNAR |
Çınar. |
| CÜNNET |
Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. * Kalkan. |
| CÜNU' |
Yüzü üstüne düşürmek. |
| CÜNUD |
(Cünd. C.) Askerler. Ordu. |
| CÜNUDULLAH |
Allah'ın ordu ve askerleri. (Zerrattan seyyarata kadar bütün mahlukat,
Allah'ın emrine tabi birer ordu ve asker gibidir. Mukaddes Kur'an ve iman
hizmetinde cansiperane ve ihlâs ve feragatla cehd ü gayret eden müslümanlar
da Cünudullah ünvanına mazhardırlar.) |
| CÜNUH |
Yöneliş, meyil. |
| CÜNUN |
Delilik, cinnet. Delirmek. * Çok olmak. * Otun uzaması. |
| CÜNÜB |
Cenabetlik. Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hâli. * Irak,
uzak, baid. |
| CÜR'A |
Bir yudumluk su. İçim, yudum. |
| CÜRADE |
Soyulmuş nesne. |
| CÜRAF |
Sel yolu. Selin aktığı mecrası. |
| CÜRAH |
Yara. |
| CÜRAHÜM |
İri gövdeli davar. |
| CÜR'A-RİZ |
f. Damla damla döken.* Bir çeşit ibrik. |
| CÜRAŞE |
Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar. |
| CÜRAZ |
Keskin. |
| CÜRAZ |
Polat. Demir. |
| CÜRBÜZ |
İnsanlar arasında fesâdçılık yapan gaddâr kişi. |
| CÜRCANÎ |
(Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük
âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası
da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu
Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi
şu şekilde oluyor: Eş-Şeyh Ebu Bekir Abdulkahir bin Abdurrahman. Bütün cihetleri
ile beğenilen bir zat olmuştur. Hakkında deniyor ki: Namazda iken evine
bir hırsız girse, bulduğu bir takım şeyleri alır. Cürcanî hırsızı gördüğü
halde namazına devam eder ve bozmaz... Vefat tarihi Hi.471 senesidir. (K.S.) |
| CÜRCANÎ |
(Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan)
civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders
okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan
Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi
bu Seyyid Şerif Cürcanî'dir. (K.S.) |
| CÜRCE |
(C.: Cürâc) Heybeye benzer bir kap. |
| CÜRCUR |
Deve başı. |
| CÜRD |
Tüysüz, kılsız. * Cilt hastası (deve). * Tüyleri kısa olan (at).
* Bitki örtüsü olmayan (arazi). * Piyâdesiz (süvâri). |
| CÜRDAN |
At ve eşek zekeri. |
| CÜRDE |
Çorak bölge. * Çıplak vücut. * Atlı asker. |
| CÜRDE ASKERİ |
Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker. |
| CÜR'ET |
Yiğitlik, cesaret. Korkmayarak ileri atılmak. |
| CÜR'ETKÂR |
f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek. |
| CÜR'ET-YÂB |
f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr. |
| CÜREZ |
(C: Cirzân) Tarla faresi. |
| CÜRF |
Dere kenarında selin, dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde
kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır
bir vaziyette bulunur. (E.T.) * Estiyan adı verilen bir ot. |
| CÜRFÜŞ |
Yanları etli olan şişman kimse. |
| CÜRH |
(C.: Cüruh) Yara. |
| CÜRHA |
Birtek yara. * şehadette yani şahidlikte bir tek hükümsüzlük sebebi. |
| CÜRHÜM |
Yemende bir kabile. |
| CÜRM |
(Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket. |
| CÜRM-Ü MEŞHUD |
Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü) |
| CÜRMANE |
f. Ceza, mücâzat. |
| CÜRM-NAK |
f. Suçlu, kabahatli. |
| CÜRMUK |
(C.: Cerâmik) Çizme. |
| CÜRMUZ |
Küçük havuz. |
| CÜRN (CERİN) |
(C: Cüren) Hurma kurutulan ve harman yapılan yer. |
| CÜRRE |
Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek,
atılgan. * Uçan her çeşit kuşun erkeği. * Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın
başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.) |
| CÜRRE-BAZ |
f. Atmaca kuşu. * Erkek şahin veya akdoğan. * Hızla uçan ok. |
| CÜRSUM |
(C: Cerâsim) Her nesnenin aslı. |
| CÜRSUME |
(Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik. * Gırtlak
kapağı. * Karınca yuvası. |
| CÜRSUME-İ DIRAHT |
Ağacın kökü. |
| CÜRSUN |
Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç. |
| CÜRŞ |
Yemen diyarında bir yerin adı. * Başı tırnakla taramak. |
| CÜRŞU' |
Büyük karınlı deve. |
| CÜRUB |
Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler. |
| CÜRUH |
(Cürh. C.) Yaralar. |
| CÜRUM |
Sıcak, çukur yer. |
| CÜRÛN |
Bezin eskimesi. * Yumuşak olmak. * Bir nesne aşınmak. * Alışkanlık,
itiyat. |
| CÜRÜF |
Uçurum, yar. |
| CÜRÜZ |
Verimsiz çorak yer. |
| CÜRVAZ |
Karnı büyük olan kişi. |
| CÜRYAZ |
(C: Cerâyız) Karnı büyük olan. |
| CÜRZ |
(C: Cirzan) Köstebek. |
| CÜRZUM |
(C: Cürâzim) Çok yiyen kişi. |
| CÜSACİS |
Büyük deve. * Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması. |
| CÜSAD |
Karın ağrısı. |
| CÜSAL |
Tarla kuşu. |
| CÜSALE |
Sonbaharda dökülen yapraklar. |
| CÜSAM |
Büyük, geniş. Eni fazla olan. |
| CÜSAM |
Uykuda gelen ağırlık, kâbus. |
| CÜSES |
(Cüsse. C.) Cüsseler, gövdeler, bedenler, cisimler, kalıplar, cesetler. |
| CÜSEYM |
Cisimcik. Küçük cisim. |
| CÜSEYMAT |
(Cüseym. C.) Küçük cisimler, cisimcikler. |
| CÜSMAN |
Organlarla birlikte vücudun tamamı. * Her nesnenin cismi ve cesedi. |
| CÜSSE |
Gövde, kalıp, beden. |
| CÜSSE-DÂR |
f. İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi. |
| CÜST |
f. Araştırma, arama. |
| CÜST Ü CU |
Arayıp sorma, araştırma, arama. |
| CÜSU |
Diz üstünde çökmek. |
| CÜSU' |
Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik. |
| CÜSUM |
(Cisim. C.) Cisimler. Ecsam. |
| CÜSUM |
Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak.
* Uykuda gelen ağırlık. Kâbus. * Oturmak. |
| CÜSUR |
(Cisr. C.) Köprüler. |
| CÜSÜVV |
Kurumak, yebs. * Donmak, cümud. |
| CÜSVE |
Bir yere biriktirilmiş taş. |
| CÜSY |
Diz üstüne çökmek. |
| CÜŞA' |
Çok yemekten dolayı genirmek. |
| CÜŞEM |
Deve göğsü. |
| CÜŞRE |
Öksürük. * Göğüs sertliği. |
| CÜŞU' |
Durmak, kıyam. * Huruç etmek, çıkmak. * Hafif yay. |
| CÜŞUR |
Sabah yerinin ağarması. |
| CÜ'ŞUŞ |
Göğüs. Sadır. |
| CÜŞÜM |
Kısa boylu, tıknaz kimse. |
| CÜVAD |
Susamak. |
| CÜVAL |
f. Çuval. |
| CÜVALİK |
(C.: Cevâlik) Çuval. |
| CÜVAN |
(Bak: Civân) |
| CÜVAR |
(Civâr) Yakınlık. Komşuluk. * Himâyet, korumak. * Riâyet. * Süt
emen deve yavrusu. * Karga sesi. * Öküz avazı. |
| CÜVEYRE |
Küçük câriye, câriyecik. |
| CÜVVET |
Kırba yaması. * Bir parça yer. * Siyaha yakın boz renk. * Demir
pası. |
| CÜYUD |
(Cid. C.) Gerdanlar, boyunlar. |
| CÜYUŞ |
(Ceyş. C.) Ceyşler, askerler, neferler, erler. Ordular. |
| CÜZ |
Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası. * Kitab forması. * Küllün
mukabili. * Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası. * Kanaat. İktifâ eylemek.
* Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak. * Kız evlâdı. |
| CÜZ-İ ASGAR |
En küçük cüz. En ufak parça. |
| CÜZ-Ü FERD |
Bir varlıktan veya bir vücuddan bir parça. * Atom. (Bak: Cüz-i
lâyetecezzâ). |
| CÜZ-İ İHTİYAR |
Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak
veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği.
Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek
cihetinde imtihan eder.(Halbuki; o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî
hem âciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kesbden başka hiçbir
şey elinden gelmez. Îman o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip
herşeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini devlet hesabına
istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi. S.) |
| CÜZ-İ İRADE |
İradeden bir cüz. Allah tarafından insana verilen irade. (Bak:
İrâde) |
| CÜZ-İ LÂYETECEZZÂ |
Bir daha bölünmeyen en küçük parça. En küçük cisim parçası. Tecezzisi
kabil olmayan. Atom. Yani parçalansa, maddîlikten çıkıp kanun-u İlâhî ile
bir nevi kuvvete inkılâb eder. |
| CÜZ-Ü TAMM |
Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası.
Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey. |
| CÜZAE |
Bıçak sapı. |
| CÜZAF |
Götürü pazar. |
| CÜZAM |
(Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir
deri hastalığı. |
| CÜZAME |
Hasaddan sonra ekinden bâki kalan ekin. |
| CÜZARE |
Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.) |
| CÜZAZ |
Kesilmiş ve parçalanmış olan şey. |
| CÜZAZE |
(C.: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek. |
| CÜZAZE |
Bez kırpıntısı. |
| CÜZBEND |
Bir çeşit cüzzam hastalığı. * Ciltçi. |
| CÜ'ZER |
(C.: Câzer) Geyik buzağısı. * Yaban sığırının buzağısı. |
| CÜZEYR |
Kök dalı, ince kök. |
| CÜZEYRE |
Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası. |
| CÜZHAN |
f. Kur'ân-ı Kerim cüzlerini okuyan kimse. |
| CÜZ'İ |
Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan.
Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan. |
| CÜZ'İYYAT |
Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde
ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar. |
| CÜZ'İYYET |
Azlık, cüz'î oluş. |
| CÜZVE |
(Cezve-Cizve) (C: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası. * Ateş közü. |
| CÜZUR |
(Cezr. C.) Kökler. |
| CÜZZAM |
(Bak: Cüzam) |
| CÜZZET |
Kaftan. |
| Ç |
Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında "cim"
harfi gibi üç sayısının karşılıdır. |
| ÇABA |
Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç. |
| ÇABÜK |
f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif. |
| ÇABÜK-HIRÂMÂN |
f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen. |
| ÇABÜK-REV |
f. Çabukça giden. |
| ÇAÇARON |
İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze. |
| ÇAÇELE |
f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç. |
| ÇADER-İ KUHLÎ |
Sema, gök. * Karanlık gece. |
| ÇAĞ |
Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim. * Yaş. * Boy, kamet, tenâsüb,
lüzumu derece semizlik.* Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ,
Yakınçağ.) |
| ÇAĞATAY |
Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr
taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları
Doğu Türkçesine verilen isimdir. |
| ÇAĞDAŞ |
(Bak: Asrî) |
| ÇAĞDIŞI |
Askerliğe alınma çağı dışında. * Çağın fikirlerine felsefesine
uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları
dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı
öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları
zaman şimdi bunu benimseyenlerin zavallılıkları da anlaşılmış olacaktır.
Körükörüne çağın her düşüncesini benimsemek, müslümana yakışmaz. (Bak: Asrî) |
| ÇAĞLA |
(Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi. |
| ÇAĞLAR |
Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle,
çağlayan. |
| ÇAĞRIŞIM |
Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile
kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir.
Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur.
Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in
de aklı gelmesi gibi... |
| ÇAĞZ |
f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat
bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti. |
| ÇÂH |
(Çeh) f. Kuyu. Çukur. |
| ÇÂH-I BÜN |
Kuyu dibi. |
| ÇÂH-I YUSUF |
Hz. Yusufun (A.S.) kardeşleri tarafından atılmış olduğu kuyu. |
| ÇÂH-I ZEMZEM |
Zemzem kuyusu. |
| ÇAK |
f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman. |
| ÇAK |
f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri.
* Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde. |
| ÇAKACAK |
f. Silahlı çatışmadan çıkan ses. |
| ÇAKALOZ |
Çakıltaşı atan bir nevi küçük top. |
| ÇAKÇAK |
Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri. |
| ÇÂKER |
f. Kul, köle. |
| ÇÂKERÂNE |
f. Kölecesine, köle gibi. |
| ÇÂKERÎ |
f. Abd'e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik. |
| ÇAKMAKLI |
Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski
tüfek çeşitlerinden biri. |
| ÇAKŞIR |
İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki
tüy. |
| ÇAKUÇ |
f. Çekiç. |
| ÇAL |
İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna
işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at.
* Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak,
şiddetle yakalamak. |
| ÇALA |
İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını
bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak. |
| ÇALAB |
t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab. |
| ÇALAK |
f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi
çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık. |
| ÇALAKÎ |
f. Çeviklik, süratlilik, tezlik. |
| ÇAL-AT |
Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at. |
| ÇALBUS |
f. Dalkavuk, yaltakçı. |
| ÇALÇENE |
t. Durmayıp konuşan, geveze. |
| ÇALGI |
Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni
hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.) |
| ÇALIM |
Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı. |
| ÇÂLİK |
f. Çelik çomak oyunu. |
| ÇÂLİŞ |
f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı
durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme. |
| ÇAM |
f. Eğrilme, bükülme. * Salınma. |
| ÇÂME |
f. şiir ve gazel. Manzume. |
| ÇÂME-GÛY |
f. Şair. |
| ÇAMULARİ |
Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi. |
| ÇANE |
f. Çene. |
| ÇAP |
f. Basma, baskı, tab. |
| ÇAPAR |
Postacı. |
| ÇAPKUN |
Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi. |
| ÇAPLUS |
f. Dalkavuk, yaltakçı. |
| ÇAPÛL |
f. Yağma, saldırı. |
| ÇAPÛLCU |
Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı. |
| ÇAR |
(Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı. |
| ÇÂR |
f. Dört. Cihâr. |
| ÇÂR-BÂLİŞ(T) |
f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları
dört katlı şilte. * Dört unsur. |
| ÇÂR-CİHET |
Dört cihet. Cihat-ı erbaa. |
| ÇÂR-ÇEŞM |
Dört göz. |
| ÇÂR-ÇİZ |
Dört şey. |
| ÇAR-DEH |
f. Ondört. |
| ÇÂRE |
f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden
çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık. |
| ÇARE-İ HALÂS |
Kurtuluş çaresi. |
| ÇÂRE-CU |
f. Çâre arıyan. |
| ÇÂRE-SÂZ |
f. Çâre bulan. |
| ÇAR-EBRU |
Dört kaş. * Bıyığı yeni gelmiş delikanlı. |
| ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ |
Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından
olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir. |
| ÇAR-GÂH |
f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya,
küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır. |
| ÇAR-GUŞE |
f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön. |
| ÇARH |
Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka.
* Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih. |
| ÇARH-I AHDAR |
Gök kubbe. |
| ÇARHA |
f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık
gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap. |
| ÇARIYAR |
(Bak: Çaryâr) |
| ÇARİÇE |
(Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı. |
| ÇARK |
f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap
çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır.
Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek işleyen âlet. * Koz: Birbiri içinde
dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, eflâk. * Baht. Talih. şans. |
| ÇARK-I FELEK |
Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü. * Mc: Tâlih, baht. *
Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği. * Bir
nevi sarmaşıklı nebat çiçeği. |
| ÇARMIH |
f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş,
haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. |
| ÇAR NAÇAR |
f. İster istemez, mecburiyetle. |
| ÇARPA |
f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar. |
| ÇARSU |
f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar. |
| ÇARŞAF |
Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların
kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların
örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin
fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanılagelmiştir.
Çeşitli renklerde olabilir. Çarşaf kadar ucuz ve pratik İslâma uygun başka
bir giyecek yapılmadığı için, çarşaf giyenleri kınamak çok haksızlıktır.
Çarşaf zengin ve fakir ayrımını kaldırır. İç giyimi örttüğü için ailelerin
birbirine özenerek israfa düşmelerini, gösterişi, çekememezlikleri ve bundan
doğan huzursuzlukları önler. Ferâce, car, cilbab denen örtüler de, bu tarz
örtü çeşitlerindendir. (Bak: Tesettür) |
| ÇAR-ŞEB |
f. Cilbab, ferace, çarşaf. |
| ÇAR-ŞENBİH |
f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü. |
| ÇAR-TAK |
f. Çardak. * Dört köşe
çadır. |
| ÇARTA(RE) |
f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe. |
| ÇÂRUB |
f. Süpürge. |
| ÇÂRUB-ZEN |
f. Süpürücü. |
| ÇARUĞ |
f. Çarık. |
| ÇAR U YEK |
Dörtte bir. |
| ÇARÜM |
f. Dördüncü. |
| ÇAR-YAR |
Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.)
lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla
anılırlar. |
| ÇAR-YARÎ |
f. Çar-yâra ait. Sünnîlik. |
| ÇAR-YEK |
f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye
denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir. |
| ÇAR-ZEBAN |
f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. |
| ÇAŞ |
f. Tahıl yığını, hububat. |
| ÇAŞİT |
Casus. |
| ÇAŞNİ |
Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar,
tadımlık. |
| ÇAŞT |
f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti. |
| ÇAVELE |
f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk. |
| ÇAVUŞ |
Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya
muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında
çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi. * Onbaşıdan
üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker. * İşçilerin başları, şefleri. |
| ÇE |
f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir. |
| BAĞ-ÇE |
Küçük bağ, bahçe. |
| ÇE |
(Bak: Çi) |
| ÇEÇ |
f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba. |
| ÇEÇEK |
f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben. |
| ÇEH |
f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı. |
| ÇEH |
f. Kuyu, çukur. |
| ÇEHAN |
f. Damlıyan, damlayıcı. |
| ÇEHÂR |
f. Dört, erbaa. |
| ÇEHÂR-DEH |
f. Ondört. |
| ÇEHÂR-GÂNE |
f. Dört unsur. |
| ÇEHÂR-PÂ |
f. Dört ayaklı hayvan. |
| ÇEHARÜM |
f. Dördüncü. |
| ÇEHRE |
f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil,
zahir. |
| ÇEHRE-NÜMUD |
f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici. |
| ÇEHRE-PERDAZ |
f. Ressam. |
| ÇEK |
Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim
ki, Osmanlı metinlerinde "çeh" diye geçer. |
| ÇEKAN |
f. Damlamış, damlıyan. |
| ÇEKİ |
Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık
ölçüsü. |
| ÇEKİDE |
f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri.
* Damlamış. |
| ÇEKİMSER |
t. Taraf tutmayan. |
| ÇEKRE |
f. Küçük su damlası. Su serpintisi. |
| ÇELEBİ |
Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi,
Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ
soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan. |
| ÇELE-ÇEPE |
f. Sağa sola. |
| ÇELENK |
f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya
madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti.
(Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.) |
| ÇELİPA |
f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi. |
| ÇEM |
f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün.
* Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış. |
| ÇEMBER |
(Bak: Çenber) |
| ÇEMEN |
Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan
yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot. |
| ÇEMENİSTAN |
f. Bahçe, çimenlik. |
| ÇEMENZAR |
f. Yeşillik, çayır. |
| ÇENBER |
f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. *
Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını
çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. * Başa ve boyna bağlanan
yemeni. * Esirlik, bağlılık, kölelik. * Geo: Bir düzlemde bulunan sabit
noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği geometrik şekil. |
| ÇEND |
f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir
şeyin yüzde biri. |
| ÇENDAN |
f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar. |
| ÇENDÎ |
f. Bir müddet, biraz. |
| ÇENDİN |
f. Kaç, kadar, ne
kadar, bu kadar. |
| ÇENEB |
f. Sünnet. |
| ÇENG |
f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü. |
| ÇENGAR |
f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya. |
| ÇENGEL |
f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer. |
| ÇENGİ |
Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle
çingene kızlarındandır. |
| ÇEP |
f. Sol, yanlış, falso. |
| ÇEPEL |
Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu. |
| ÇEP-ENDAZ |
f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi. |
| ÇEPER |
Cidar, duvar. |
| ÇEP ŞÜDEN |
f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek. |
| ÇEP Ü RAST |
Sağ ve sol. |
| ÇERA |
f. Niçin, niye böyle? * Mer'a. Otlak. |
| ÇERAG |
f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer'a. *
Otlama. * Tekaüd. * Talebe. |
| ÇERAGAN |
f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. |
| ÇERAG-ÇEŞM |
f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu. |
| ÇERAKİSE |
(Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı. |
| ÇERAM |
f. Otlak. |
| ÇERA-ZAR |
f. Otlak, çayır. |
| ÇERB |
f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz,
imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. |
| ÇERB-AHUR |
f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse. |
| ÇERB-DEST |
f. Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk. |
| ÇERBÎ |
f. Tatlılık, yumuşaklık. |
| ÇERB-PEHLU |
f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı. |
| ÇERES |
f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer'a, otlak. * Üzüm
teknesi. |
| ÇERH |
f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök.
* Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü
doğan kuşu. |
| ÇERHİDEN |
f. Kendi etrafında dönmek. |
| ÇERKES |
Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse. |
| ÇERM |
f. Hayvan ve insan derisi. Post. |
| ÇESPAN |
Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır. |
| ÇESPİDE |
f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. |
| ÇEŞ |
f. "Deneyen, sınayan, tadına bakan" mânâsına gelerek
kelimelere eklenir. |
| ÇEŞAN |
f. Topuz, gürz. |
| ÇEŞENDE |
f. Tadıcı, tadan, tadına bakan. |
| ÇEŞİDE |
f. Tadmış. Tadılmış olan. |
| ÇEŞİDEN |
f. Lezzetine bakmak. Tadmak. |
| ÇEŞM |
f. Göz. Ayn. Dide. |
| ÇEŞM-İ ÂHU |
Ceylân gözü. |
| ÇEŞM-İ BED |
Kem göz. |
| ÇEŞM-İ DİL |
Basiret. Kalb gözü. |
| ÇEŞM-İ GAZUB |
Kızgın bakış. |
| ÇEŞM-İ GİRYÂN |
Ağlayan göz. |
| ÇEŞM-İ HOŞ-NİGÂH |
Güzel bakışlı göz. |
| ÇEŞM-İ İSTİKBÂL-BİNÎ |
Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset
ve basiretle ileriyi bilen nazar. |
| ÇEŞM-İ MEST |
Sarhoş göz, mest olmuş göz. |
| ÇEŞM-ZAHM |
Nazar değme. |
| ÇEŞMAN |
(Çeşm. C.) Çeşmler, gözler. |
| ÇEŞM-AŞİNA |
f. Göz aşinalığı olan, tanıdık. |
| ÇEŞM-AVİZ |
f. Yüz örtüsü, peçe. |
| ÇEŞM-DAR |
f. Bekliyen, gözliyen. |
| ÇEŞM-DERİDE |
f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız. |
| ÇEŞN |
(Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen. |
| ÇETE |
Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik.
* Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı. |
| ÇETİN |
Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç. |
| ÇETR |
f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye. |
| ÇETR-İ ANBERİN |
Karanlık gece. |
| ÇETR-İ NUR |
Güneş, şems. |
| ÇETU |
f. Perde, örtü. |
| ÇETUK |
f. Serçe kuşu. |
| ÇEVGAN |
f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. *
Baston, ucu eğri değnek. |
| ÇEVİK |
t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen. |
| ÇEVİK ÇALAK |
Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden. |
| ÇEYREK |
f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek) |
| ÇIFITLIK |
Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık. |
| ÇIĞIR |
t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol.
* Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.(...
Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata
muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün
hareketi şer ve tahrib hesabına geçer...L.) |
| ÇIMACI |
Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa. |
| Çİ |
(Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de
kullanılır. |
| ÇİDE |
f. Devşirilmiş, toplanmış. |
| Çİ-GUNE |
f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü. |
| ÇİHAR |
f. Dört. (Bak: Çâr) |
| ÇİHİL |
f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla. |
| ÇİL |
(Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok. |
| ÇİLE |
f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı
bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün. |
| ÇİLEHÂNE-İ UZLET |
Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer. |
| ÇİLEKEŞ |
Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken. |
| ÇİLLE |
Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda
aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile) |
| ÇİM |
f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler. |
| ÇİN |
f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım. |
| ÇİN-İ CEBİN |
Alın buruşuğu. Alın kırışığı. |
| ÇİN-İ EBRU |
Kaş çatıklığı. |
| ÇİN |
f. "Derleyen, toplayan" mânâlarına gelir ve birleşik
kelimeler yapılır. |
| HUŞE-ÇİN |
Başak toplayan. |
| ÇİNE |
f. Kuş yemi. |
| ÇİNENDE |
f. Devşiren, toplayan, toplayıcı. |
| ÇİN-İ MAÇİN |
Çin ve Çin'in güney kısmı. |
| ÇİPİL |
Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel. |
| ÇİRAG |
f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird.
* Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi. |
| ÇİRE |
f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur. |
| ÇİRE |
f. Niçin? Çerâ? |
| ÇİRE-DEST |
f. Becerikli, eli işe yatkın olan. |
| ÇİREGÎ |
f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik. |
| ÇİRK |
Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan. |
| ÇİRK-ÂB |
f. Pis su. |
| ÇİRKÂF |
f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz. |
| ÇİRKİN |
f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara. |
| ÇİSAN |
f. Ne gibi? Nasıl? |
| ÇİSTAN |
f. Bilmece. |
| ÇİZ |
f. Şey. Nesne. |
| ÇOLPA |
f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan.
* Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız. |
| ÇOPRA |
Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı
su balığı. |
| ÇÖMEZ |
Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse.
Talebe yamağı. |
| ÇUB |
f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp. |
| ÇUBAN |
f. Çoban, sığırtmaç. |
| ÇUBE |
f. Oklava. |
| ÇUBEK |
f. Değnek, sopa. Davul tokmağı. |
| ÇUG |
f. Su arkı. * Boyunduruk. |
| ÇUHADAR |
Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin
haricinde emre hazır bulunan hademe. |
| ÇUN |
f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet,
zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir. |
| ÇUNAN |
f. Öyle böyle. |
| ÇUNİN |
f. Böyle. |
| ÇUN Ü ÇİRA |
f. Nasıl ve niçin. |
| ÇUVALDIZ |
Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne. |
| ÇÜ |
f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk. |
| ÇÜN |
f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice. |
| ÇÜNAN |
f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi. |
| ÇÜNBEK |
f. Atlama, sıçrama. |
| ÇÜNKİ |
f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki. |
| ÇÜST |
f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam,
mükemmel, düzgün. Yakışıklı. |
| ÇÜSTÎ |
f. Atiklik, çeviklik, çabukluk. |