| DA' |
Arabçada "bırak" mânasına emirdir. Meselâ: |
| DA' MÂ KEDER |
Keder veren şeyi bırak. |
| DÂ' |
(C: Edvâ) Maraz, hastalık. * Meşakkat, zahmet. |
| DÂ-ÜL-EFRENC |
Frengi hastalığı. |
| DÂ-ÜL-KALB |
Tıb: Kalb hastalığı, yürek çarpması. |
| DÂ-ÜS-SILÂ |
Sıla hasreti. Vatan hasreti. Kavuşma hasreti. |
| DA' |
Def'etmek, kovmak. Terketmek. |
| DAA |
Telef etmek, ziyan etmek. |
| DAAC |
Gözün çok siyah ve büyük olması. |
| DAAK |
Davarın ayağıyla kazılmış yer. |
| DAAR (DAÂRE) |
Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık. |
| DA'AT |
Horluk, zelillik. |
| DAB |
f. şan ve şeref, haysiyet. |
| DABAR (DIBÂR) |
(C: Debabir) Cemaat, topluluk. |
| DABB |
(C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. *
Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp
kan akar). * Hurma çiçeği. |
| DABBE |
(C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir. |
| DÂBBE |
Yürüyen mahluk. Debelenen. |
| DÂBBE-SÜVÂR |
f. Hayvana binen, binici. |
| DÂBBET-ÜL ARZ |
Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman
alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden
kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda,
gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm
var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla
bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge
âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil
kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle
bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği
ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların
akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat
olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet
büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir
tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül
arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek,
insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle
ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet,
iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.) |
| DA'BEL |
Kurbağa yumurtası. * Güçlü, kuvvetli deve. |
| DABENTÎ |
Güçlü, kuvvetli kimse. |
| DABGAM |
Arslan, esed. |
| DABH |
Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen
kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen
sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir
ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur. (E.T.) |
| DABIK |
Bir yerin adı. |
| DABİ' |
Yere yapışan, yere yapışıcı. |
| DABİ |
Kül, ramâd. |
| DABİB |
Akmak. Seyelân etmek. |
| DABİE |
Kişinin çoluk çocuğu. |
| DABİR |
Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok. |
| DABİRE |
Askerin bozulması. |
| DÂBİRET-ÜL İNSAN |
İnsanın ökçe siniri. |
| DÂBİRET-ÜT TUYUR |
Kuşların, ayakları arasındaki parmak. |
| DABK |
Kendisiyle kuş avlanan bir nesne. |
| DABN |
Dar nesne. |
| DABR |
Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak. |
| DABRAK |
şişman ve etli olmak. |
| DABS |
Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak. |
| DABS |
Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli. |
| DABS |
(C.: Ezbâs) El ile tutmak. |
| DABSEM |
Arslan, esed. |
| DABT |
Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. |
| DABUKA |
Pis. Necis. |
| DABURE |
Yer yüzünde gezen hayvanât. |
| DABV |
Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek. |
| DAC' $ (DUCU') |
Yan tarafını yere koyup yatmak. |
| DAC |
Çağırmak. |
| DA'CA' |
Gözü çok siyah ve büyük olan kadın. (müz: Edac) |
| DACC |
Hacıların hizmetkârı ve devecileri. * Hacılar ile birlikte giden,
fakat, hac maksudu olmayan bezirgân. |
| DACCE |
Bir kere çağırmak ve inlemek. |
| DA'CELE |
Gitmekte ve gelmekte tereddütlü olmak. |
| DACEM |
Eğrilik. |
| DACİ' |
İşlerinde kısaltan. * Yatak arkadaşı. |
| DACİA |
Çok fazla bulut. |
| DACİC |
Çağırış. * Sesi yükseltmek. |
| DACİN |
(C.: Devâcin) Evi öğrenmiş olan davar. |
| DACİR |
Gamkin ve gönlü dar kimse. * Bağırgan dişi deve. * Kederlenmek,
hüzünlenmek muztarib olmak. |
| DACNAN |
Tehame vilâyetinde bir dağ. |
| DACR(E) |
Darlık, kalbin sıkıntılı olması. |
| DACUC |
Çağıran. * İnleyen. * Sağarken incinen ve inleyen dişi deve. |
| DAD |
Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir. * Ebced hesabında sekizyüz
sayısına karşı gelir. |
| DÂD |
f. Adâlet. Hak, doğruluk. * İnsaf. * Vergi, ihsan, atiyye. * Ömür.
* Sızlanma. (Adâletle dâd arasında fark vardır; adâlet, binefsihi adâlet
edip zulmetmemektir. Dâd ise, başkasının zulmünü def ve izâle eylemektir.
L.R.) |
| DÂD-I HAK |
Hak vergisi, Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanı. |
| DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST |
Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir. |
| DÂD U SİTED |
Alış veriş. |
| DAD |
Doldurmak. |
| DA'D |
Husumet, düşmanlık. |
| DAD |
Oyun, lehv. |
| DA'DA |
Aklı ve fikri olmayan kişi. * Her nesnenin zayıfı. |
| DADA |
f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı. |
| DA'DA' |
"Güzel dur" mânasına gelir ve düşecek ve dayanacak yerde
söylenir. |
| DA'DAA |
Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek. * Sallamak. * Bir kimseye "güzel
dur" demek. * Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak. |
| DA'DAA |
Yakmak. Yıkmak. * Hor ve zelil etmek. * Perâkende etmek. |
| DADAN |
Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi. |
| DADAR |
f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar. |
| DADAŞ |
Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş. |
| DÂD-ÂVER |
f. Doğru, adaletli. |
| DÂD-BAHŞ |
f. Hakkı yerine getiren, adaletli. |
| DÂDE |
f. Verilmiş, vergi. |
| DÂDEN |
f. Vermek. |
| DÂDENDER |
f. Erkek üvey kardeş. |
| DÂDER |
f. Karındaş, kardeş, birâder. |
| DÂDER-ENDER |
f. Üvey kardeş. |
| DÂDGÂH |
Adliye. Hak yeri, adâlet yeri. |
| DÂD-GER |
f. Doğru, insaflı. |
| DADH |
Yemen baklası. |
| DÂDHAH |
f. Adalet isteyen. |
| DÂDİSTAN |
f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma. |
| DÂDRAD |
f. Allah (C.C.), Cenab-ı Hak. |
| DÂD-RES |
f. Yardımcı, yardıma yetişen. |
| DAELE (DUULE) |
Zayıf ve ince olmak. * Hor ve zayıf olmak. |
| DAF' |
Necis, pis. |
| DAFADİ |
Kurbağa. |
| DA'FAK |
Bol ve geniş olan şey. Vâsi. |
| DAFATE |
Ayağa giydikleri bir cins pabuç. * Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak.
* Bir oyun çeşidi. |
| DAFEF |
Çoluk çocuğun fazla oluşu. * Şiddet. * Darlık. * Hâcet. * Acele
etmek. |
| DAFEN |
Kısa boylu, ahmak adam. * İri gövdeli ahmak kimse. |
| DAFENDED |
şişman, ahmak adam. |
| DAFF |
Dar, zıyk. |
| DAFFAT |
Devesini kiraya veren deveci. |
| DAFFATA |
Metâ ve kumaş götüren deve. * Çokluk, cemaat. |
| DAFFE |
Yan, taraf. |
| DAFİ' |
Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran. * Cenâb-ı Hak. (C.C.) |
| DAFİA |
Def eden, muhafaza eden. |
| DAFİK |
Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen. |
| DAFİT |
Ahmak. |
| DAFN |
Ayakla tekme vurmak ve atmak. |
| DAFR |
Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak. * Vakarla yürümek.
* Def'etmek, kovmak. |
| DAFUF |
Sütü çok olan davar. |
| DAFV |
Tamam olmak. * Malın çok olması. |
| DÂG |
f. Yanık yarası. * İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan
damga. |
| DÂG-I DİL |
Gönül yarası. |
| DAGAL |
f. Hile. * Geçmez akçe, kalp para. * Hileci, hile yapan, dolandırıcı.
* Çerçöp. |
| DAGAL-BÂZ |
f. Hileci. |
| DAGAS |
Çok yemekten dolayı midenin dolması. |
| DAGB |
Harislik, hırslı oluş. * Ovmak. |
| DAGBUS |
(C.: Dagabis) Küçük hıyar. * Sirkeyle ve zeytin yağıyla yenen bir
ot. |
| DAĞDAĞA |
Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar. * Tereddüt etmek,
karar verememek. * Gıcıklamak. |
| DAGDAGA |
Dişi olmayan kadın. * Kurdun et yemesi. * Yemeği iki çene arasında
geve geve yemek. |
| DAĞDAR |
f. Pek acıklı, üzüntülü. * Gönlü yaralı. * Kızgın demirle nişan
vurulu. Damgalı. (Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde
hattâ bi-karar eyler beni, İttihadken savlet-i a'dâyı def'a çâremiz, ittihad
etmezse millet, dağdar eyler beni.) Yavuz Sultan Selim Hân. |
| DAĞDAR-I TEESSÜF |
Çok acı olup, teessüf edilen. |
| DAGF |
Almak. |
| DAGFASA |
Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne. |
| DAGISA |
(C: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik. * Sâfi
su. |
| DAĞISTAN |
f. Dağlık yer. * Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin
batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi. |
| DAĞIT |
Emin. * Nâzır, bakan. * Şiddet veren. * Üzüm toplamada kullanılan
âlet. |
| DAGI(YYE) |
Azgın, başkaldıran, isyan eden, âsi, anarşist. |
| DAGİ |
(Bak: Tâgi) |
| DAGİB |
Tavşan sesi. |
| DAGÎGA |
Sıvı hamur. |
| DAGİT |
Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu. |
| DAGM |
Isırmak. |
| DAGMA' |
Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun. |
| DAGMİRE |
Karıştırmak, halt. |
| DAGN |
Meyletmek, yönelmek. * Kin tutmak. |
| DAGR |
şiddetle def'etmek. * Bir yere girmek. |
| DAGRE |
Bir şeyi kapıp almak. |
| DAGS |
(C.: Adgas) Rüyâ karışıklığı. * Karışık olmak. |
| DAGŞ |
Hücum etmek. |
| DAGT |
Zahmet. Meşakkat. * Bir şeyi bir yere zorla sıkıştırmak. Sıkışmak. |
| DAGUL |
f. Dolandırıcı, hileci, hile yapan. |
| DAGV |
Kedi veya tilki çağırmak. |
| DAĞVARİ |
f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette. |
| DAGVE |
(C.: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak. |
| DAGZ |
Yutmak. * Defetmek. * İğrenmek. * Cimâ etmek. |
| DAG-ZEN |
f. Damga vuran, nişan koyan. * Kalb kıran, gönül kıran. |
| DAH |
f. Hizmetçi, uşak, cariye. * On (10). Aşer. * Korkak. Alçak, aşağılık,
âdi kimse. |
| DAHA' |
Kaba kuşluk vakti. |
| DAHAL |
Aldatmak, mekretmek. |
| DAHÂMET |
İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie. |
| DAHÂMET-İ KEBED |
Tıb: Karaciğer büyümesi. |
| DAHAMİS |
Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam. |
| DAHAS |
Kaypancak nesne. |
| DAHAS |
Davarın tırnağında olan bir verem. |
| DAHAYA |
(Dahiyye. C.) Kurbanlık hayvanlar. |
| DAHB |
Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek. |
| DAHC |
Gizlemek, örtmek. |
| DAHD |
Kahretmek. |
| DAHDAH |
Kısa boylu adam. |
| DAHDAH |
Küçük adımlı kimse. |
| DAHDAH |
(C.: Dahazıh) Arzu, istek. |
| DAHDAHA |
Yorulmak, yorultmak. * Yavaşlamak. * Muti etmek, emre itaat ettirmek.
* Hor etmek. |
| DAHDAHA |
Suyun dökülüp saçılması. * Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması. |
| DAHDAR |
Beyaz bez. |
| DAHH |
Yer altında bir şey gizlemek. |
| DAHH |
Bevlin uzaması. |
| DAHHAK |
Çok gülen. Çok gülücü. * İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim
bir hükümdarın adı. |
| DAHHAS |
(C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek. |
| DAHIK |
Gülen, gülücü. |
| DAHIKE |
(C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi. |
| DAHIS |
Tırnak yakınında olan bir verem hastalığı. |
| DAHIYE |
Nâhiye. |
| DAHİ |
Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi. |
| DAHİKE |
(C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri. |
| DÂHİL |
İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş. |
| DAHÎL |
Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet
ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf
olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil
olan. * Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçen kelime.
* Tıb: Vücud âzalarında birbirine girmiş ve sokulmuş olan mafsallar. |
| DAHİL |
(Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale
eylemek. |
| DAHİL |
Hayrette kalan kimse. |
| DAHİLE |
(C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü. |
| DAHİLEK |
Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.) |
| DAHİLEN |
İçten, içerden, dâhilden. |
| DAHİLİYE NAZIRI |
İçişleri Bakanı. |
| DAHİM |
f. Nasib ve rızık. |
| DAHİM |
(Dâhim) f. Taç. |
| DAHİM |
(Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan. |
| DAHİNE |
(C.Devâhin) Duman çıkan baca. |
| DAHİR |
(C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal. |
| DAHİR |
Dere, vâdi. * Dağ başı. |
| DAHİS |
Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini
sokan. * Bir meşhur atın adı. |
| DAHİS |
Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı. |
| DAHİS |
Kokmuş, kemiksiz et. * Semiz nesne. * Çok adet, fazla miktar. |
| DÂHİYE |
Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ.
Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise. |
| DÂHİYE-İ DEHYÂ |
Çok büyük belâ, musibet. |
| DÂHİYE-İ EDEB |
Edebiyatta dâhi olan, eşine az rastlanan büyük edib. |
| DÂHİYE-İ HARB |
Çok becerikli büyük kumandan. |
| DÂHİYE-İ HİLKAT |
Yaradılıştan dâhi olan. Hârika. |
| DAHİYYE |
Kurbanlık hayvan. |
| DAHK |
Tere yağı. * Bal. * Kar. * Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu. |
| DAHK |
Irak, uzak, baid. * Atmak. |
| DAHL |
Karışma, girme. * Nüfuz, te'sir. * Vâridat. * İrâd. İtiraz, ta'riz.
* Ayıp, töhmet. |
| DAHL (DUHL) |
(C.: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere. * Çukur yer. |
| DAHL |
Az miktar su. |
| DAHL |
Bir nesne az olmak. |
| DAHM |
İri, büyük, kocaman, cüsseli, kalın. |
| DAHM |
Şiddetle def'etmek. * Cemaatın kuvvetli olması. |
| DAHME |
f. Mezar, kabir. türbe. * Donanma geceleri atılan hava fişeği. |
| DAHMES |
Sirke tulumu. * Her nesnenin karası. |
| DAHN |
Fesâd. * Bulanıklık. |
| DAHNA |
Boz renkli. |
| DAHR |
Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma. |
| DAHR (DUHUR) |
Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk. |
| DAHR |
Kaplumbağa. * Dağbaşı. |
| DAHRECE |
(Dıhrâc) Yuvarlamak. |
| DAHS |
Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek. |
| DAHS |
Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak. * Fesad,
ifsâd. |
| DAHS |
Ön dişler ile ısırmak. |
| DAHS |
Ayağıyla tepinmek. |
| DAHTEN |
f. Bilmek. |
| DAHUK |
Geniş yol. |
| DAHUL |
Geyik tuzağı. * Canavar tuzağı. |
| DAHÜL |
f. Bostan korkuluğu. |
| DAHV |
Atmak, ramy. |
| DAHV |
Zâhir olmak, görünmek. |
| DAHVE |
İlk kuşluk vakti. Güneşin ufukta ilk yükselip yayılmaya başladığı
an. |
| DAHY |
(Dahv) Yayıp döşemek. * Deve kuşu yumurtası. (Bak: Udhiy) (968
hicri tarihinde vefat eden Ahter-i Kebir lugatının Müellifi, Kur'an-ı Kerimdeki
bu kelimeden dünyanın bir elips şeklinde, deve kuşu yumurtası biçiminde
yuvarlak olduğuna âdeta inanmış. Bu gün bilinen bu hakikatı bundan üç asır
evvel ifşa etmiştir.) (H. Basri Çantay) |
| DAHYA' |
Rûşen, parlak ve nurlu nesne. |
| DAHYA' |
(C.: Duhâ) Hayız görmez kadın. * Ağaç ismi. |
| DAHYE |
Kuşluk vaktinde kesilen koyun. |
| DAİ |
Dua eden, duacı. * Sebep. * Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek
yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder.
Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi de daidir. * Çağıran.
Müezzin. |
| DÂİB |
Âdet ve usulünde devam eden. (Bak: De'b) |
| DÂİBEYN |
Âdet ve usulünde devam eden iki şey. |
| DAİL |
İçen. Şârib. * Mahvolan. * Zaif. |
| DAİL |
Arık, zayıf, küçük hacimli. |
| DAİM |
Devam eden. (Daimî, daima, daimen şeklinde de söylenir.) |
| DAİMA |
(Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde. |
| DAİMÎ |
(Devam. dan) Sürekli, devamlı. |
| DAİN |
(Dâyin) Ödünç veren, borca veren. * Alacaklı. İkraz eden. |
| DAİN |
Asıl. * Mâden. * Doğruluk. |
| DAİN |
(C.: Daân) Yünlü olan koyun. |
| DAİR |
Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan. * Belli bir
şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik. |
| DAİRE |
Resmi hükümet makamlarından her biri. * Yazıhane. * Büyük bir idare
adamının makamı. * Ev veya apartman katı. * Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği
mahal. * Sınır içi. * Büro, büyük ev, konak. * Çember, düz yuvarlak şekil.
* Mat: Merkezden aynı uzaklıktaki noktaların çevirdiği düzlük parçası. *
Hezimet ve musibet. Beliye-i muhita. * Dönüp dolaşıp meydana gelen hâdise
ve inkılâb. |
| DAİRE-İ ÂFÂK |
Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat. |
| DAİRE-İ EHADİYET |
Allah'ın ehadiyetle tecelli ettiği dâire. (Bak: Ehadiyet) |
| DAİRE-İ ESBAB |
Sebepler dâiresi. Sebep ve kanunların bulunduğu yer olan maddi
âlem. |
| DAİRE-İ ESMÂ |
Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin sahası ve dairesi. |
| DAİRE-İ İMKÂN |
Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait
olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.) |
| DAİRE-İ MÜMKİNAT |
(Bak: Daire-i imkân) |
| DAİRE-İ RESMİYE |
Hükûmet dairesi, resmi daire. |
| DAİRE-İ VÜCUB |
Tebeddül ve tagayyür etmeyen ve mümkinat âleminden olmayan âlemler.
Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyye gibi. (Bak: Vücub âlemi) |
| DAİRE-İ VÜCUD |
Vücud ve varlık dairesi ve sahası. |
| DAİREVÎ |
Daire şeklinde. Daire gibi. |
| DAİREZEN |
Mehter takımında def çalan. |
| DAİYAN |
(Dâi. C.) Dua edenler, duacılar. |
| DÂİYE |
İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. * Mücib
ve sebep. * Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti. * Arzu, hırs.
* Dava. * Bahane. |
| DÂİYE-İ TEFEVVUK |
Üstünlük iddiası. |
| DAİYY |
Şu kimseye derler ki, bir kişi ona "oğlumdur" demiş olsun. |
| DA'K |
Ovmak. * Bir şeyi yumuşatmak. |
| DAKA' |
Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak. |
| DAK'A |
Toprak. |
| DAKA' |
Fakirlik. |
| DAKAİK |
(Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen
incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler. |
| DAKAİK-I FENNİYE |
f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları. |
| DAKAİK-İ UMUR |
f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve
mühim noktaları. |
| DAKAİK-AŞİNA |
f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek
ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan. |
| DAKAL |
Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya. |
| DAKDAK |
(C.: Dakâdık) Kısa boylu ve katı yürüyen kişi. |
| DAKDAKA |
Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması. |
| DAKDAKE |
Tez tez yürümek, hızlı yürümek. |
| DA'KE |
Deve sürüsü. |
| DA'KESE |
Mecusiler oyunundan bir oyun. ("destibend" de derler.) |
| DAKİK |
(Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak. |
| DAKİKA |
(C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan
beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle
başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere
ayrılırlar. |
| DAKİKA-BİN |
f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören. |
| DAKİKA-ŞİNAS |
İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen. |
| DAKİS |
Bir kimsenin aksırdığında ağzından saçılan tükrük. |
| DAKK |
Vurmak. * Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Kapı
çalma. |
| DAKK-ÜL BÂB |
Kapı çalmak. |
| DAKM |
Kırmak, kesr. |
| DAKR |
Vurmak, darb. |
| DAKVA(N) |
Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu. |
| DAL |
Ağacın ilk verdiği kol. * Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu
(Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de
denir. |
| DAL(L) |
Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan. * Azdırıcı,
sapkın. * Şaşkın. |
| DAL' |
Meyl. Eğrilik. Kuvvet. * Ağır yük götürmek. |
| DA'L |
İçmek, şirb. |
| DAL |
Semiz avrat. Şişman kadın. |
| DAL |
"Yaban sediri" denen bir ot. |
| DALAA |
Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet. |
| DALAL |
Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak. |
| DALALET |
İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet
yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında,
emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve
ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili,
bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik
eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini
işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.) |
| DALALETPİŞE |
Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib
eden. |
| DALDAL(E) |
Taşlı sert yer. |
| DALGAKIRAN |
t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek
için denizde yapılan set. |
| DALGIÇ |
t. Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan
şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. |
| DALI' |
Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri. |
| DALİF |
(C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını
birbirine yakın atan adam. |
| DALİL |
Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi. |
| DALİYE |
(C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü
dolaba "nâurâ" derler.) |
| DALKAVUK |
t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık
ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam. |
| DALL |
Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan. |
| DALL |
Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici. * Bildiren. |
| DÂLL-İ Bİ-L FEHVÂ |
(Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından
çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak. |
| DÂLL-İ Bİ-L İBARE |
(Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın
ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir,
hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere
verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara
da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda,
zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye
ile delâlet eder. (Ist. Fık. K.) |
| DÂLL-İ Bİ-L İKTİZA |
(Dâllibiliktiza) İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun
ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu
mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule
delâlet eden ibaredir. Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini
şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap" deyip o şahıs da evini medrese
yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur.
Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat" sonra "onu
benim nâmıma medrese yap" denilmiş olur. "Evini medrese yap"
emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça
öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için
evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir
bu muktezaya bi-l iktiza delâlet etmektedir. |
| DALL-İ Bİ-L İŞARE |
(Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak.Üç nevi
delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u
asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak
bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş
ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan
asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark
bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in
helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile
"bi-l işâre" delâlet etmiş olur. Yine bunun gibi bir malın abde
verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç
bir şahsa vermem" sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i
tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)"Evlâdın
nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin,
babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet
eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir."
(İst. Fık. K.) |
| DALLE |
Evini bilmeyip başka yere giden davar. |
| DALLÎN |
(Dâllûn) Sapkınlar. Müslümanlıktan ayrılanlar. Kur'an hakikatlerinden
ayrılıp sapanlar. |
| DALLİYET |
Delil oluş. İsbata vâsıta olmak. |
| DAM' |
(C.: Dümu-Edmu) Helâk olmak. * Göz yaşı. |
| DÂM |
f. Tuzak. ağ, hile. |
| DÂM-I ANKEBUT |
f. Örümcek ağı. Örümcek tuzağı. |
| DÂM-I BELÂ |
Bela tuzağı. |
| DAMA |
Deniz, bahr. |
| DAMACANA |
Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli
çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe. |
| DAMAR |
t. İstidad. Huy, tabiat, inat. * İnsan bedeninde kanın dolaştığı
yollar, şiryan. * Irk. * Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
* Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar. * Mermer
ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler. |
| DAMD |
Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek. |
| DAMECMEC |
Katı, şedid. * Uzun boylu bahil kimse. |
| DAMED |
Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak. |
| DÂMEN |
f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği. |
| DÂMEN-İ MUALLÂ |
Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek. * Mc: Yüksek namus sâhibi. |
| DAMEN-BUS |
f. Etek öpen. |
| DAMENE |
f. Dağ eteği, dağın çevresi. |
| DAMEN-GİR |
f. Eteğe yapışan, etek tutan. * Dâvacı, hasım, şikâyetçi. |
| DAMENÎ |
f. Eteklik. * Kadın başörtüsü. |
| DAMEN-KEŞ |
f. Feragat eden, eteğini çeken. |
| DAMGA |
Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak. * İşaret vurulan âlet.
Mühür. |
| DAMGA-İ VAHDET |
f. Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil. |
| DAMHAR |
Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse. |
| DAMIZ |
Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır. |
| DAMİA |
Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara. |
| DAMİC |
Karanlık. |
| DAMİĞA |
Dimağa işlemiş olan baş yarığı. (Bak: Amme) |
| DAMİK |
(C.: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet. |
| DAMİME |
(C.: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey. |
| DAMİN |
Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen. |
| DAMİNE |
Köyde olan hurma. |
| DAMİR |
(C.: Damâr) Kalb. * Niyyet. |
| DAMİR |
Zayıf, ince. |
| DAMİSE |
Örten, setreden. Defneden. |
| DAMİYE |
Tıb: Kanı akan yara. |
| DAMM |
Yapıştırmak. * Düşürmek. |
| DAMMAD |
Hastalara efsun okuyan kimse. |
| DAMPİNG |
ing. Bir pazarı elde etmek veya bir malı elden çıkartabilmek için
benzerlerinden çok düşük fiyatla satma. |
| DAMZ |
Susmak, sükut etmek. |
| DAMZER |
(C.: Damazir) Sütü az olan deve. * Sağlam ve sert yer. * Şişman
kadın. |
| DAN |
Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet
ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan $ : Mangal. Cüz-dan $ : Cüz kabı,
çanta. |
| DAN |
f. Tane. |
| DÂNÂ |
f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim. |
| DÂNÂ-İ BÎ-MÜDANÎ |
Eşsiz âlim. Zamanında emsali olmayan âlim. |
| DÂNÂ-İ YUNAN |
Eflatun. |
| DÂNÂYÎ |
f. Âlimlik, bilicilik. |
| DANE |
f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne. |
| DANE |
(Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu"
mânasında fiil. |
| DANENDE |
f. Bilgin, bilen, Haberli. |
| DANG |
f. Bir dirhemin altıda biri. |
| DANIK |
(C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her
kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar. |
| DANIŞTAY |
(Bak: Şurâ-yı devlet) |
| DANİ' |
Hor, zelil. |
| DANİK |
Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır. |
| DANİK |
Nezle. |
| DANİSTEN |
f. Bilmek. |
| DÂNİŞ |
f. Bilgi, ilim. Biliş. |
| DÂNİŞ-GEDE |
Üniversite. |
| DÂNİŞ-GER |
f. Alim, bilgin. |
| DANİŞÎ |
Alim, bilgin, bilgili. |
| DANİŞMEND |
(C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların
yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi. |
| DANİYE |
Yakında olan. |
| DANK |
(Dunuk) Darlık, dıyk. |
| DANKA' |
Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan. |
| DANTELA |
Fr. Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen
türlü biçimde ince örgü, dantel. |
| DANU' |
Evlâdı çok olmak. |
| DANV |
Oğul ve kız, veled. |
| DÂR |
Yer, mekân, konak. |
| DÂR-I BEKA |
f. Âhiret. Bâki olan yer. (Mâdem dünyada hayat var, elbette insanlardan
hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını su-i istimâl etmeyenler, Dâr-ı Beka'da
ve Cennet-i Bâkiye'de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. L.) |
| DÂR-ÜL AMÂN |
Sığınılacak, korunulacak yer. |
| DÂR-UL BELVÂ |
Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi. |
| DÂR-ÜL CİHAD |
İslâm sınırlarının haricindeki ülkeler. |
| DÂR-I CİNAN |
f. Cennet yurtları. Cennetler. |
| DÂR-I DÜNYA |
f. Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.) |
| DÂR-I EMÂN |
Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde
olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi. |
| DÂR-I FENÂ |
Dünya. Bu dünya. |
| DÂR-ÜL HARB |
(Bak: Dârülharb) |
| DÂR-ÜL HİCRE |
Hicret edilen yer. Medine şehri. |
| DÂR-ÜL HİKMET |
Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya. * Osmanlı
devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi. |
| DÂR-ÜL HİLÂFE |
Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde
İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi) |
| DÂR-ÜL HULD |
Baki olan yer. Cennetin bir bahçesi. Cennet. |
| DÂR-ÜL İKAB |
Cehennem. Çok azab çekilen yer. |
| DÂR-I İMTİHAN |
İmtihan yeri. * Dünya. * Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler
de aynı mânada kullanılır. (Bak: İmtihan)(Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhi
bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında,
birbirinden ayrılsın. Nasılki: Bir mâdene ateş veriliyor tâ, elmasla kömür,
altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı
İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde
olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik edilsin.
Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda; bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında,
beşerin tekemmülü için nazil olmuştur. Elbette şu dünyevi ve herkese görünecek
umur-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek
derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse; sırr-ı teklif bozulur.
S.) |
| DÂR-ÜL İSLÂM |
(Bak: Dârülislâm) |
| DÂR-ÜL KARAR |
Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül
Beka. |
| DÂR-ÜL MAARİF |
Sultan Mecid zamanında Valide Sultan'ın İstanbul'da Sultan Mahmud
türbesi civarında yaptırmış olduğu mekteb. |
| DÂR-ÜL MESAİ |
Çalışma yeri. Mesai yeri. Atölye. |
| DÂR-ÜL MÜLK |
Başkent, baş şehir. |
| DÂR-ÜN NEDVE |
Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı
bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan
Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat
ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.) |
| DÂR-I RİDDE |
Aslında Müslim iken sonradan irtidâd eden veya bir zaman İslâmiyeti
kabul etmiş iken sonradan mürted olan şahısların hâkim bulundukları yer.(Darürridde,
yani: Mürtedlerden müteşekkil bir taifenin istilâ ederek hakimiyetleri altına
aldıkları yerler, bazı ahkâm itibariyle dar-ı harbden ayrılır. Meselâ: Dar-ı
harb ahalisiyle musalâha akdi caiz olduğu hâlde, darürridde ahalisiyle caiz
olmaz. Çünkü riddetin devamına cevaz verilemez. Şu kadar var ki, bunlar
bir müddet düşünmek için mütareke talebinde bulundukları takdirde bakılır.
Eğer müslümanların hakkında hayırlı görülürse bu mütarekeye muvafakat edilir.
Ve eğer harb edilmesi daha muvafık görülürse bu mütarekeye muvafakat edilmez.Mütâreke
kabul edildiği takdirde mukabilinde bir bedel, bir haraç alınamaz. Zirâ
bu hâlde mütareke, bir akd-ı zimmete müşabih olur. Halbuki mürtedler, zimmete
kabul edilemezler. Bu mütarekenin öyle iki-üç günlük, geçici bir zaman için
olması icab etmez. Buna lüzumuna göre bir mühlet tayin edilir. (Ist. Fık.
K.) |
| DÂR-ÜS SAÂDE |
Saâdet yeri, saray. |
| DÂR-ÜS SALTANA(T) |
Saltanat yeri. İstanbul. |
| DÂR-ÜS SELÂM |
Cennet. Selâmet ve eminlik yeri. * Bağdatın eski ismi. |
| DÂR-ÜS SIHHA |
Hastahâne. |
| DAR-ÜŞ-ŞAFAKA |
İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise. |
| DÂR-ÜŞ ŞİFÂ |
Şifa yurdu, sağlık yurdu. * Tımarhâne. |
| DÂR-I ŞURA-YI ASKERÎ |
1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem
ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi.
Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan
bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu. |
| DÂR-I TEKLİF |
Dünya. Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olduğumuz yer olan
dünya. (Şu dâr-ı dünyâ meydân-ı imtihandır. Ve dâr-ı tekliftir. Hizmet yeridir.
Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. S.) |
| DÂR-ÜL ULÛM |
İlimler yurdu. Medrese. Ders görülen yer. |
| DÂR-I ZİMMET |
Müslümanların, ahid ve emânını ve himayesini kabul etmiş oldukları;
gayr-i müslimlere mahsus yerler. |
| DAR' |
(C.: Durâ-Duru) Davar emziği.DAR' : Men'etmek, engel olmak. * Ansızın
haberli olmak. * Eğrilik. |
| DÂR |
f. Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr $ : Bayrak
tutan. |
| DÂR Ü GİR |
Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng. |
| DARA' |
Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen. |
| DARA |
f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi.
* Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. |
| DAR'A' |
Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.) |
| DARA' |
Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar. |
| DARAA |
Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. *
Zayıf ve zelil olmak. |
| DARAB |
Koyu beyaz bal. |
| DARABAN |
Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma. |
| DARABAN-I KALB |
Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu. |
| DARABÂT |
(Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar. |
| DARABÂT-I ANİFE |
Şiddetli vuruşlar. |
| DARABİNE |
Kapı bekçileri. |
| DARAFE |
Çokluk, kesret. |
| DARAGIM |
(Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar. |
| DARAĞACI |
t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. |
| DARAKA |
(C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın
hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı. |
| DARAME |
Ucu ateşli kuru ot ve odun. |
| DARARE |
Gözsüzlük. |
| DARAS |
Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması. |
| DARAT |
f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım. |
| DARAVET |
Adet, alışıklık, alışkanlık. |
| DARAYÎ |
f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi
kumaş. |
| DARB |
(C.: Dürub) Kapı, bâb. * Büyük, geniş sokak. * Dâr-ı İslâmla dâr-ı
harp arasında olan sınır ve hudut. |
| DARB |
(C.: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak. * Beyan etmek. * Seyretmek.
* Nev, cins. * Benzer, nazir. * Eti hafif olan. |
| DARB-I HİYÂM |
Çadır kurma. |
| DARB-I SİKKE |
Para basma. |
| DARB-I UNK |
Boyun vurma. |
| DARBAM |
f. Direk, kiriş. |
| DAR-BAZ |
f. Canbaz. |
| DARBE |
(C.: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma. * Musibet, belâ, âfet, felâket. |
| DARBEHA |
Başını aşağı eğmek. * Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek. |
| DARBELE |
Bir yürüme çeşidi. * Davul çalmak. |
| DARBEN |
Döğerek, vurarak. * Çarparak. |
| DARBHANE |
Para basılan yer. |
| DARB-I MESEL |
Misâl olarak söylenen meşhur söz. Bir hâdiseye binaen söylenen
hikmetli söz. Ata sözü. |
| DARBÎZ |
Rutubetli tarla, sulak yer. |
| DARBUM |
Bizanslılar zamanında Eskişehir'in ismi. |
| DARB-ZEN |
f. Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. *
Kale döven. |
| DARC |
Yarmak, şakk. |
| DARE |
f. Vazife, görev, ödev. |
| DARENDE |
f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren. |
| DAREYN |
Her iki dünya. İki yurd. İki yer. |
| DARH |
Def'etmek, kovmak. Reddetmek. * Yer kazmak. |
| DARIT |
Yellenen, yellenici. |
| DARİ' |
Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç. |
| DARİ' |
Adımı geniş olan kişi. |
| DARÎ |
Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse. |
| DARİB |
(Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer.
* Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven. |
| DARİBE |
Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün. |
| DARİC |
Katı, şedid, şiddetli. |
| DARİCE |
Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.) |
| DARİH |
Kabir. Mezar. |
| DARİM |
Aç. * Tavşancıl yavrusu. |
| DARİM |
Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı. |
| DARİN |
Bir yerin adı. |
| DARİR |
(C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu
fakir kişi. |
| DARİS |
(Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş. |
| DARİS |
Çetin huylu kimse. |
| DARİŞ |
Siyaha boyanmış kara deri. |
| DARİYYE |
f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları
köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume. |
| DARM |
Şiddetli açlık. Oburluk. * Ateşin yakması. |
| DARR |
Süt, leben. * Nüzul. * Hayır ve amel çokluğu. |
| DARR |
Zarar, ziyan. |
| DARR |
Zararlı, zararı olan. |
| DARRA |
Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük. |
| DARRAB |
Akça kesici, dârp edici, para basan. |
| DARRE |
Bir miktar süt. |
| DARS |
Dişiyle tutup ısırmak. |
| DART |
Yellenmek. * Tez olmak. |
| DARU |
f. İlâç, deva, tiryak. |
| DARU-BERD |
f. Debdebe, ihtişam. |
| DARU-HANE |
f. İlâç satılan yer, eczahane. |
| DAR-ÜL-ACEZE |
Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu. |
| DAR-ÜL-FÜNUN |
Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite
kurulmuştur.) |
| DARÜL HARB |
(Dâr-ül harb) Harp yeri. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında
sulh akdedilmemiş memleket. Kâfirlerin ve onların gayr-i islâmi hükümlerinin
hâkim olduğu yer. (Bak: Şeair.) |
| DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE |
(Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk
ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli
ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için
12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm
Musa Kâzım Efendi'nin zamanda kurulmuştur.Ayrıca halkın her türlü dini ihtiyaçlarını,
ilmi bir metodla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri
ele almakta ve halkımızı dahilî ve haricî tehlikelere karşı tenvir etmekteydi.
Ecnebilerin sordukları suallere, komisyonlarda görüşülmek suretiyle resmen
cevap verildiği gibi; müracaat eden her müslümana da gerekli cevap veriliyordu.Osmanlı
İmparatorluğu'nun karışık ve Avrupa hayranlığının devlet müesseselerinin
her kademesinde revaçta olduğu bir zamada, ahlâk ve imanı elde tutmak, bu
teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi.Matbuatta İslâma yapılan
hücumlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli
cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları için de Dahiliye Nezareti'ne resmen
müracaat ediliyordu.Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ
ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu.
Bu zâtların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut
bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, kelâm ve ahlâk) girebilecek ilmî kariyere
(meslek) sahip olmaları icab ediyordu.Bu müesseseye "İslâm Akademisi"
veya "Yüksek İslâm Şurası" da diyebiliriz. Kuruluşu ile son derece
faydalı ve o nisbette hizmetleri olmuş bir teşkilâttır. Fakat kuruluş tarihi
olan 1918'den 1922'ye kadar devam etmekle, ancak dört senelik bir faaliyeti
olmuştur. |
| DARÜL İSLAM |
(Dâr-ül İslâm) İslâmiyet merkezi. Müslümanların hâkim olduğu yer. |
| DAR-ÜL KÜTÜB |
f. Kütübhâne, kitab evi. |
| DAR-ÜS SELAM |
Cennetin ikinci katı. * Cennet. Selâmet yeri. |
| DARVİNCİLİK |
19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye,
görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyla da anılan bu
görüşe göre; insan dâhil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı
olarak meydana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp
başkalaştığını, bu tesadüfî değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara
sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların
gittikçe mükemmelleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyundan
geldiğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hücrenin
kimyasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının basit bir yapı
taşı zannediliyordu. Bugün elektromikroskoplar sayesinde canlının kimyasal
ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların
sahip oldukları vasıfların hücre çekirdeğinde yer alan ve genlerin yapısını
meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde nasıl muhafaza edildiği
ve bunların nasıl babadan oğula geçtiği açıklanmıştır. Gerek genlerin, gerek
hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein molekülleri 20 çeşit amino asit
adı verilen daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana
gelmiştir. Amino asitlerin meydana gelişi bir yana DNA moleküllerinin ve
diğer protein moleküllerinin herbirinin tesadüfen meydana gelip gelemiyeceği
matematik olarak hesaplanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana
geliş ihtimali 1 sayısının önüne 240 tane sıfır koyarak elde edilen sayı
kadar molekül meydana gelse bunlardan yalnız biri işe yarıyan bir molekül
olabilirdi. Tesadüfen bu kadar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için
kâinatın ömrünün trilyonlarca defa daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha
doğrusu imkânsızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde tesadüfen
bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahilinde
değildir.Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca
yer yüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise
ilim ve akıl dışı bir vehimden başka birşey değildir. İlim adamlarının laboratuvarda
yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline
gelemiyeceği de ispatlanmıştır. Sirke sineği üzerinde yapılan deneyler sonunda
sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelmemiş, aksine kesik kanatlı,
hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütasyon"
denilen bir kazaya uğradıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor.
Kazaya uğrıyan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba
meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yaratan da birdir. O da atomdan
yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'tır. |
| DARZEM |
Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan. |
| DARZEME |
Çok ısırmak. |
| DÂS |
f. Orak. * Tuzak. * Sedef otu. |
| DÂS-I ZERRİN |
Altın orak. * Mc: Yeni ay. |
| DA'S |
Titremek. * Zayıf olmak, zayıflamak. |
| DA'S |
Cimâ etmek. * Süngü ile vurmak. * Az olan nesne ve eser. |
| DA'SA |
Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer. |
| DA'SA |
Yumuşak yer. |
| DASAR |
(Dâstâr) f. Tellal, simsar. |
| DASDASA |
Depretmek, tahrik. |
| DASE |
f. Orak. |
| DA'SERE |
Yıkmak. |
| DÂSİTÂN |
(Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir
veya nazım halinde yazı. * Şöhret. |
| DÂSİTÂNE-İ AŞK |
Aşk hikâyesi ve destanı. |
| DAŞ |
İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir.
Meselâ: Arka-daş $ : Refik. |
| DA'ŞERE |
Yıkmak. |
| DAŞTE |
f. Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. * Mâlik olmuş. |
| DAŞTEN |
f. Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. * Zabtetmek,
gasbetmek, almak. * Görüp gözetlemek. * Eskimek, yıpranmak, harab olmak,
köhneleşmek. |
| DAV' |
Hoş kokular kokmak. Depretmek.DAV' : Şule, ziya, ışık. |
| DAV' |
Kaymağı alınmış sığır sütünden yapılmış ekşi yoğurt ve ayran. |
| DA'VÂ |
Takib edilen fikir, iddia. * Bir kimsenin hakkını aramak üzere
mahkemeye müracaat etmesi. * Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp
veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek. * Mes'ele. * İnat. Ayak diremek.
* Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. * Bir kimseyi bir şeye sevketmek.
* Birisinin hâkimin huzurunda başka birisinden hak istemesi. |
| DA'VÂ-YI HALK |
Yaratmak iddiasında bulunmak, halk etmeyi, yaratmayı dâva etmek.
(Kâinatta hiçbir kimse da'vâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Halk eden
ancak Cenab-ı Hak'tır.)(Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi
kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmıyan kimse, kâinatta dâva-yı
halk ve iddia-yı icad edemez. Zira her şey, her şeyle bağlıdır. H.) |
| DA'VÂ-YI NÜBÜVVET |
Peygamberlik dava etmek. Peygamber olduğunu ilân etmek. |
| DAVACI |
t. Dava açan. |
| DAVAHİ |
Memleket köşeleri. |
| DAVAHİ-S SEB' |
Yedi kat gök. |
| DA'VAT |
(Duâ. C.) Duâlar, niyazlar, çağırışlar. (Bak: Ed'iye) |
| DAVAT |
Devenin başında olan verem. |
| DAVA VEKİLİ |
Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı
kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi. |
| DAVBAN |
Güçlü, büyük deve. |
| DAVC |
(C.: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması. |
| DAVDA' |
Meş'ale. * İnsan sesleri. |
| DÂVER |
Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir. * Âdil, insaflı ve doğru olan
hükümdar, vezir veya hâkim. |
| DÂVERÂNE |
f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim
ve vezirle alâkalı olan. |
| DÂVERÎ |
f. Hâkimlik, hükümdarlık. * Mahkeme ve dâvâ. * Kötü ile iyiyi birbirinden
ayırt etme. * Kavga, mücadele. |
| DA'VET |
Çağırma. Ziyafet. Duâ. * Bir fikri kabul ettirmek için deliller
söylemek. |
| DAVİTA |
Havuzun dibinde olan balçık. * Çöküklük. * Suyu çok olduğundan
elde durmayan sıvı hamur. |
| DAVİYE |
Otsuz çöl. |
| DAVKAA |
şişman ve ahmak olan kimse. |
| DAVLUMBAZ |
Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek
için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire. |
| DAVMERAN |
Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek. |
| DAVR |
Ziyan etmek, zarara girmek. |
| DAVTA |
Fakir.* Gövdeli, cesim. |
| DÂVUD (A.S.) |
Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir.
Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice
Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat
ettiği nakledilir. (Bak: Yuşa)(Telyin-i hadid, en büyük bir ni'met-i İlâhiyyedir
ki; büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyin-i hadid,
yâni demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak,
çıkarmak; bütün maddi sanâyi-i beşeriyyenin aslı ve anasıdır ve esası ve
mâdenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: "Büyük bir Resule, büyük
bir Halife-i Zemine, büyük bir mucize suretinde, büyük bir ni'met olarak;
telyin-i hadiddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek
ve bakırı eritmekle ekser sanâyi-i umumiyeye medar olmaktır." Mâdem
bir Resule; hem halife, yâni hem mânevi hem maddi bir hâkime, lisanına hikmet
ve eline san'at vermiş. Lisanındaki hikmete sarihan teşvik eder. Elbette
elindeki san'ata dahi tergib işareti var. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı
işaretiyle mânen diyor:"Ey beni-Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itâat eden
bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki; herşey'i kemâl-i
vuzuh ile fasledip hakikatını gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim
ki; elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına
mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir.
Hem hayat-ı içtimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekviniyeme
itâat etseniz o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürur-u zamanla
yetişir ve yanaşabilirsiniz." İşte beşerin san'at cihetinde en ileri
gitmesi ve maddi kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi; telyin-i
hadid iledir ve izâbe-i nühas iledir. Âyette nühas "kıtr" ile
tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor
ve şu hakikatın ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman
insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor... S.) |
| DAVUDÎ |
Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses. |
| DAVVE |
Ses, sadâ. |
| DAVVÎ |
Yurt tutmak. |
| DAVY |
Arıklık. * Zayıflık. |
| DAVZ |
Zulmetmek, zulüm yapmak. * Çiğnemek. |
| DAYE |
Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren. Dadı. Mürebbi. |
| DAYET |
Yan, taraf, cenb. |
| DAYF |
(C.: Ezyâf-Zuyuf-Zayfân) Misafir. * Meyletmek, yönelmek. |
| DAYFEN (DAYFÂN) |
Misafiriyle gelen kişi. |
| DAYGAM |
Arslan, esed. * Isırmak. |
| DAYI |
Tunus ve Cezayir'in, Osmanlı idaresinde bulunduğu sıralarda buraları
Osmanlılara tâbi olarak idare eden kimselere verilen ünvan. * Annenin erkek
kardeşi. |
| DAYİB |
İtaat eden, vakarlı ve ciddi kişi. |
| DAYİBAN |
Gece ile gündüz. |
| DAYİC |
Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse. |
| DAYİN |
Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren. (Bak: Dâin). |
| DAYİNE |
(C.: Davâyin) Dişi koyun. |
| DAYİS |
(C.: Dâsse) Hırsız. |
| DAYM |
Zulüm. Sıkıntı. İhtiyaç. |
| DAYYIK |
Pek dar. |
| DA'Z |
Cimâ etmek. |
| DA'Z |
Noksanlaştırmak. |
| DA'Z |
Def'etmek, kovmak. * Nikâh etmek. |
| DEAİM |
(Dıâme. C.) Destekler, payandalar, direkler. |
| DEAVİ |
(Davâ. C.) Dâvalar, mes'eleler. |
| DEB' |
Yumuşak yer. * Kuvvetle basmak. |
| DEB' |
Vurmak, darb. |
| DE'B |
Bir işde devam ve iltizamla emek çekip çalışmak. * Adet, usul,
tarz, kaide. * Şân. * Emir. * Kâr. * Tardeylemek. |
| DE'B-İ EDEB |
Edebî usul, kaide. Edeb kaidesi. Edebiyat âdeti, şekli, tarzı. |
| DEBABİC |
(Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar. |
| DEBABİS |
(Debbus. C.) Topuzlar. |
| DEBABUD |
İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi. |
| DEBAR |
Mahvolmak. Helâk olmak. |
| DEBAT |
(C. Debâ) Uçmayan çekirge. |
| DEBB |
Hareket etmek. * Ağır ağır yürümek. |
| DEBBABE |
Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank. |
| DEBBAĞ |
Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan. |
| DEBBE |
(C.: Debbât) Matara dedikleri su kabı. * Yağ. Bal ve macun koyacak
kaplar. |
| DEBBUS |
(C.: Debâbis) Topuz. |
| DEBDAB |
f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet. |
| DEBDEBE |
Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet. |
| DEBER |
Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması. |
| DEBEŞ |
Evin esası. |
| DEBH |
Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek. |
| DEBİB |
Yürümek. * Harekete geçmek. |
| DEBİR |
f. Müsteşar. * Kâtib, yazıcı. |
| DEBİSTAN |
f. Mekteb, okul. |
| DEBKEL |
Bir araya toplanmış mal. * Derisi kalın, çirkin kimse. |
| DEBL |
Küçük eşek. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek. |
| DEBR |
(C.: Dübur) Oğul kız topluluğu. * Bal arısı. |
| DEBRE |
(C.: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması. * Bir evlek
yer. * Vaktinden sonra gelmek. |
| DEBRETMEK |
t. (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak. |
| DEBS (DİBÂS) |
Dibekde buğday döğmek. |
| DEBSA' |
Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey. |
| DEBŞ |
Çekirgenin ot yemesi. |
| DEBUB |
Semizlik ve şişmanlığından dolayı yürüyemeyen deve. |
| DEBUR |
Batı rüzgârı. * Fırak, ayrılık. * Halef etmek. |
| DEBUS |
f. Topuz. |
| DECAC |
(C.: Dücüc) Tavuk. * Horoz, tavuk ve piliç cinsi. |
| DECACE |
(Dücâce, dicâce) Tavuk. |
| DECC |
Tavuğu çağırmak. |
| DECCAL |
Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği
Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir. Sahih
hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile, âhirzamanda
gelecek ve Risâlet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslâmiyeti tahribe çalışacak
ve dünyayı fesâda verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli
bir şahıstır. Bir hadis rivâyetinde üç deccal, diğerinde yirmiyedi deccal
geleceği Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından bildirilmiştir.
Âlem-i İslâmda muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının
ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivâvetleri tasdik etmektedir. Bu
din yıkıcılığının âhirzamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu
son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk'ı inkâra kadar
cür'et edip medeniyet-i beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cereyanlar bu
gaybi ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.) (Bak: Mehdi, Mesih, Mesih-üd-Deccal,
Süfyan)(Deccal'ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, fir'avunlaşmış, Allah'ı
unutmuş olduğundan; surî, cebbârâne olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş
bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevisi olan
dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesimdir. Rivayetlerde Deccal'a ait tavsifat-ı
müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir
ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında
tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun
şahs-ı mânevîsi gösterilmiş. M.) |
| DECDECE |
Tavuğa "bilibili" diye seslenmek. |
| DECECAN |
Ağırca, yab yab yürümek. |
| DECEN |
Çok yağmur. |
| DECL |
Örtmek. * Devenin katranlanması. * Karıştırmak, yalan söylemek.
Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. * Bâtılı hak gösteren.
* Mübâlâgalı fâili; Deccaldır. |
| DECN |
Bol yağmur, rahmet. * Havanın bulutlu olması. * Bir yerde mukim
olma. Bir yerde oturma. |
| DECRAN |
Neşeli, sevinçli, bahtiyar kimse. |
| DECUCAT |
Ayakları kısacık dişi deve. |
| DECV |
Nikâh. * Çok karanlık, zulmet. |
| DECYE |
(C.: Dücâ) Karanlık, zulmet. |
| DE'DA |
Her ayın son günü. * Şaban'ın son günü. * Çok karanlık gece. |
| DEDEKTİF |
Fr. Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis. |
| DEEB |
Âdet, usul, kaide, an'ane. |
| DEF' |
Ortadan kaldırmak, Öteye itmek. * Mâni' olmak. Savmak. Savunmak.
* Himaye etmek. * Fık: Bir dâvayı müdafaa için başka bir dâva açmak. |
| DEF-İ CU' |
Açlığı gidermek. Birşey yemek. |
| DEF-İ HÂCET |
Abdest bozmak. |
| DEF-İ ŞER |
Kötülüğü ve şerri def'etmek.(Bu günlerde, Kur'an-ı Hakîm'in nazarında,
imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm.
Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih emir dairesinde
hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih
olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu
takva olan, def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir
rüçhaniyet kesbetmiş. K.L.) |
| DEF-İ TABİÎ |
Bünyede ve içte olan şeyi, fıtrî ve normal şekilde dışarı atmak.DEF'
: (Defâ'-Defâe) Sıcaklık. |
| DEF'A |
Bir kerre. |
| DEF'A-İ ULÂ |
Birinci olarak, ilk defa. |
| DEFA |
Boynuz ve kanat uzunluğu. * Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi. |
| DEFAAT |
Kerreler, def'alar. Müteaddid. |
| DEFADI' |
(Dıfda. C.) Kurbağalar. |
| DEFAİN |
(Define. C.) Defineler. |
| DEF'ATEN |
Hemen, birdenbire âni olarak. Beklenmedik anda. Bir def'ada. |
| DEF'ATEYN |
İki kere, iki defa. |
| DEFATİR |
(Defter. C.) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar. |
| DEFATİR-İ RESMİYYE |
Resmi defterler. |
| DEFENNİ |
Alaca renkli bir cins elbise. |
| DEFER |
Koltuk kokusu gibi olan pis koku. * Yemeğe kurt düşmesi. |
| DEFF |
Yan, cenb. * Kolay. |
| DEFFE |
Yan, yüz. * Kitab cildinin iki tarafından herbiri. |
| DEF'Î |
Hemen, bir anda. |
| DEFİ' |
Kızgın olan nesne. |
| DEFİF |
Ağır ağır gitmek. * Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp
hareket ettirmesi. |
| DEFİN |
(Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü. |
| DEFİNE |
Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer.
* Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse. |
| DEFK |
Atmak. Dökmek. |
| DEFLASYON |
Fr. Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması. |
| DEFN |
Gömmek, gömülmek. Cenazenin mezara gömülmesi. |
| DEFN-İ EMVAT |
Ölülerin gömülmesi. |
| DEFN-İ MEYYİT |
Ölünün gömülmesi. |
| DEFR |
Kokmak. |
| DEFTER |
(C.: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden
alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan
beyaz kitab. Pusula. * Liste. |
| DEFTER-İ A'MÂL |
İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu
manevî defter.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli
bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok
acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi
haşr-i bahâride başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi
pek zâhirdir. Çünki her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var.
Fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat
etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla
beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda,
başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla gayet fasih
bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak,
yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. S.) |
| DEFTERDAR |
Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur.
Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine
bakan memur. |
| DEFTERDARLIK |
Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan
daire. |
| DEFVA |
Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.* Boynu uzun olan kadın. |
| DEGA |
f. Hile, habislik, dolandırıcılık. * Hilekâr, dolandırıcı, habis.
* Kalp para, bozuk akçe. |
| DEH |
f. İyi hoş. Lâtif, güzel. * Tabur. * Saf. |
| DEH |
f. On (10), aşer. |
| DEHA |
Yaymak, döşemek. |
| DEHA |
Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri
görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak. |
| DEHA-İ FENNÎ |
Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı
olmak. |
| DEHA-İ KUDSÎ |
Dinin derin hakikatlarını anlamakta yüksek mahareti olan dehâ.
Dinî dehâ. |
| DEHADAR |
f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş. |
| DEHAET |
Dahilik, dehâ sahibi olma. Zekilikte, anlayışlılıkta çok yüksek
olma. |
| DEHAK |
Kırmak, kesmek. * Acı çektirmek, azap etmek. |
| DEHAKÎN |
(Dihkan. C.) Köy ağaları. * Köylüler, çiftçiler. |
| DEHAL |
Aldatmak, mekir ve hile etmek. |
| DEHALET |
Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş. |
| DEHALİZ |
(Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar. |
| DEHAN |
(Dıhen- Dahen) f. Ağız, Fem. |
| DEHÂN-I TENG |
Ufak ağız. Dar ağız. |
| DEHANE |
f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı. |
| DEHANGÜŞA |
f. Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız. |
| DEHAR |
f. Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak. |
| DEHARİR |
Zamânın şiddetleri. |
| DEHARİS |
Belâ. Şiddet. |
| DEHAZ |
f. Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme. |
| DEHBEL |
Yemekte lokmanın büyük olması. * Bir kuş adı. |
| DEHDAK |
Kesmek. Kat'. |
| DEHDAN (DEHDEHÂN) |
Develerin bir yere toplanması. |
| DEHDEHE |
Yuvarlamak, döndürmek. |
| DEHDEHÎ |
f. Hâlis altun. |
| DEHEN |
f. Ağız. |
| DEHEN-ŞUY |
Ağız temizleme, ağız yıkama. |
| DEHHAŞE |
Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici. |
| DEHİŞT |
f. İttifak, ittihad, birlik. * Bir tarzda hareket, aynı şekilde
hareket. |
| DEHKEL |
Zahmet, meşakkat. * şiddetli ve meşakkatli zaman.DEHKEM Â : Yaşlı
adam. İhtiyar adam. |
| DEHL |
Zamandan bir saat. * Azca nesne. |
| DEHLES |
Kısa boylu kimse. |
| DEHLİZ |
(C.: Dehâliz) Hol, koridor. Ev ile kapı arası. |
| DEHLİZ-İ CİNAN |
Revak-ı uhreviye mânasında mecazî bir deyimdir. (Bak: Revâk-ı uhreviye). |
| DEHM |
(C.: Dühum) Ansızdan gelmek. * Çok fazla miktarda asker. * Çok
adet, kesret. |
| DEHMA |
Belâ. Zahmet * Çömlek. * Çok adet, kesret, sayı çokluğu. * Kadim,
eski. * Halis kırmızı koyun. * Koyu kızıl. |
| DEHMAK |
Kesmek, kat'. |
| DEHME |
Yumuşak yemek. |
| DEHMECE |
İhtiyar kişinin ayağında köstek var gibi yab yab yürümesi. |
| DEHMEKA |
Yumuşak ve güzel yemek. * Her nesnenin yumuşağı. |
| DEHMUS |
Cömert kişi. Kerim kimse. |
| DEHN |
Değnekle vurmak. * Yağmurun, yeri ıslatması. * Bir şeyi yağlamak.
* Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek. |
| DEHNA |
Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova. * Bir yer ismi. |
| DEHNEC |
Zümrüt gibi bir kıymetli taş. |
| DEHR |
Zaman, çok uzun zaman, ebedi. * Bin yıllık zaman. * Dünya. |
| DEHR-İ FÂNİ |
Fâni dünya, geçici dünya. |
| DEHR SURESİ |
Kur'ân-ı Kerim'in 76. suresi olup Sure-i İnsan, Ebrar, Emşac, Hel
Etâ Suresi de denir. |
| DEHRE |
f. (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak
için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak. |
| DEHRÎ |
Dehr ve zamana dair ve müteallik. DEHRİYE : Devre ait. Zamana dair
ve müteallik. * Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan
münkir ve imansız bir fırka. |
| DEHRİYYUN |
(Dehrî. C.) Dehriye fırkasından olanlar.DEHS (Dehâs) : İçine ayak
batan yumuşak yer. |
| DEH-SAL |
f. Gezegen, seyyare, yıldız. |
| DEH-SALE |
f. On yaşında. On yıllık. |
| DEHŞ |
f. Bulanıklık, karanlık. Zulümat. * Bir işe başlama. |
| DEHŞ(E) |
Tenbel olmak. |
| DEHŞET |
Korkup kaçılacak şey. Ürkmek, şaşmak. Korku ve telâş içinde olmak. |
| DEHŞET-EFŞAN |
f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü. |
| DEHŞET-ENGİZ |
f. Çok dehşet verici. Çok korkutucu. |
| DEHUN |
f. Hatırlama, ezber okuma. |
| DEHÜM |
f. Onuncu. |
| DEHVER |
Cem'etmek, toplamak. * Lokmayı büyük yapmak. |
| DEHY (DEHÂ) |
Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması. |
| DEHYA |
Te'kid için "Dahiye" lâfzına sıfat yapılır. "Dâhiye-i
dehya" gibi. |
| DEH-YEK |
f. Öşr, onda bir. |
| DEJENERE |
Fr. Bozulma, soysuzlaşma. |
| DEK |
t. Edat olup zaman ve mekân için kullanılır. "Hatta, tâ, kadar"
mânalarına gelir. Meselâ: Akşama dek çalıştım. |
| DEK |
f. Desise, hile, dolandırıcılık. * Sâil, dilenci. * Dilencilik.
* Sağlam, metin, muhkem. * Çatma, tokuşma. |
| DEKA' |
(C.: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.* Kaygan
yer. |
| DEKAİK |
(Bak: Dakaik) |
| DEKAKİN |
(Dükkân. C.) Dükkânlar. |
| DEKAMETRE |
yun. On metrelik uzunluk birimi. |
| DEKAN |
Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı. |
| DEKAR |
Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi. |
| DEK-BAZ |
f. Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı. |
| DEKDAK |
(C.: Dekâdik) Kum yığını. |
| DEKDEKE |
Yerin deprenmesi. * Sancıma. * Def etme, kovma. |
| DEKELE |
Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim. |
| DEKİK |
Tam bir yıl. |
| DEKK |
(C.: Dekeke) Vurmak. * Dökmek. * Parça parça etmek. Delil. |
| DEKKE |
Ufalanmak. Pâre pâre olmak. * Vurmak, döğmek. * Seki, sofa. |
| DEKKEN |
Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak. |
| DEKOR |
Fr. Süs. Bir sahneyi mütenasib bir nizamla süslemek. |
| DEKORATÖR |
Fr. Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr. |
| DEKOVİL |
Fr. Ray aralığı 60 cm. yahut daha az olan küçük demiryolu. |
| DE'L |
Aldatmak. * Ahdi bozmak, sözü tutmamak. |
| DELAB |
(Dülâb) (C.: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen
su çekmeğe mahsus çark. |
| DELAİL |
(Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.(... Cay-ı hayrettir
ki; Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) mübalağasız binler vecihte, binler çeşit insan,
herbiri bir tek mu'cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı
ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ... birer alâmeti ile iman getirdikleri
hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri
imana getiren bütün o binler delâil-i Nübüvveti nakl-i sahih ile ve âsâr-ı
kat'iyye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi dalâlete
sapıyorlar. M.) |
| DELAİL-İ ÂFÂKİYE |
Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller. |
| DELAİL-İ AKLİYE |
Aklı ile bulunan deliller. Akla âid deliller. |
| DELAİL-İ ENFÜSİYE |
Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi
ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri
isbat eden delillerdir. |
| DELAİL-İ KALBİYE |
Kalbe âid deliller. Kalb ile bilinen deliller. |
| DELAİL-İ NAKLİYE |
Nakil yolu ile gelen deliller. (Bak: Delil-i naklî) |
| DELAİL-İ NÜBÜVVET |
Peygamberliğin hak olduğuna dair olan deliller.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm iddiâ-yı Nübüvvet etmiş; Kur'an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş
ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizat-ı bâhireyi göstermiştir. O
mu'cizât, hey'et-i mecmuasiyle, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücudları
kat'idir. Kur'an-ı Hakîm'in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği
sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizatın vücudlarını
ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba'larını
kandırmak için, hâşâ sihir demişler.Evet, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.)
yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mu'cize ise; Hâlik-ı Kâinat
tarafından O'nun dâvasına bir tasdiktir; $ hükmüne geçer. Nasılki sen bir
padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: "Padişah beni filân
işe me'mur etmiş." Senden o dâvaya bir delil istenilse; padişah "Evet"
dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de: Âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla
değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'i, daha sağlam, senin dâvanı
tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâva etmiş ki:
"Ben, şu kâinat Hâlik'ının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir
âdetini, benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız;
beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız; bir parmağımın
işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor,
şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki - üç adama ancak kâfi geldiği
halde; işte ikiyüz - üçyüz adamı tok ediyor." Ve hâkezâ... yüzer mu'cizatı
böyle göstermiştir.Şimdi, şu Zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti
yalnız mu'cizatına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum
harekâtı ve ef'âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, siret ve sureti, sıdkını
ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur ulemâ-i Beni İsrâiliyeden Abdullah
İbn-i Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
simasını görmekle: "Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!"
diyerek imana gelmişler.Çendan muhakkikîn-i ulema, delail-i nübüvveti ve
mu'cizatı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delâil-i nübüvvet
vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın
nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i i'cazdan
başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bin bürhanını gösteriyor. M.) |
| DELAİL-İ ZÂHİRİYE |
Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller. |
| DELAK |
Sansar. |
| DELAL |
Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum. |
| DELALAT |
(Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar. |
| DELALET |
Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara
yardım etmek. * İşaret. |
| DELALET-İ SELÂSE |
Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye,
delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu,
yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın
tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına
delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın
bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu
mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir
mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât,
müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi;
zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile;
zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i
tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna
da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. |
| DELALET-İ ZÂTİYE |
Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle
olan delâlet, şahidlik. |
| DE'LAN |
Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi. |
| DELAS |
Yumuşak ve berrak şey. |
| DEL'AS (DEL'AK) |
Büyük, kuvvetli deve. |
| DELDEL |
(Deldâl) Deprenmek. |
| DELE |
(C.: Delâ) Kova. |
| DELEC |
Gecenin evvelinden gitmek. |
| DELEF |
Tekaddüm etmek, ileri geçmek. Önde bulunmak. |
| DELEHMES |
Arslan. * Bahâdır, kahraman. * Çeri. * Kuvvetli kişi. * Çok karanlık
olan gece. |
| DELES |
Karanlık. * Yaz sonunda yapraklanır bir ot. * Bir şeyi gizlemek. |
| DELH |
Heder olmak, boşa ve faydasız olarak gitmek. |
| DELİ' |
Âsan yol, kolay olan yol. |
| DELİF |
Yavaş yürümek. |
| DELİK |
Hurma ve yağdan yapılan bir yemek. * Oğmaç aşı. * Rüzgârın yerden
savurup tozuttuğu toprak. |
| DELİK |
f. Gül tohumu. |
| DELİL |
Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını
isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Beyyine. Bürhan. |
| DELİL-İ AKLÎ |
Akıl yolu ile bulunan delil. Nakil yolu ile olmadan, düşünülerek
bulunan delil. |
| DELİL-İ ARŞÎ VE SÜLLEMÎ |
Eski mantıkta Vahdaniyyet-i İlâhiyyeyi ve teselsülün muhaliyyetini
isbat bahislerinde geçen delillerdendir. |
| DELİL-İ İHTİRA' |
Cenab-ı Hakk'ın yeniden icad ederek yarattığı şeylerden meydana
gelen, kendi zâtına mahsus delil. Buna misâl olarak birini zikredebiliriz:(Cenâb-ı
Hak hususi eserlerine menşe ve kendisine lâyık kemâlâtına me'haz olmak üzere
her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine
sonsuz olarak uzanıp giden, hiçbir nev' yoktur. Çünkü bütün enva'; imkândan
vücub dâiresine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır.
Ve âlemde görünen şu tegayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudusu,
yani, yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudusu zaruret-i
akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyyeti cihetine gidilemez.Ve
keza, ilm-ül hayvanat ve ilm-ün nebatatta isbat edildiği gibi, envâın sayısı
iki yüz bine bâliğdir. Bu nev'ler için birer âdem ve birer evvel baba lâzımdır.
Bu evvel babaların ve âdemlerin dâire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan
olduklarına nazaran behemehâl, vasıtasız, kudret-i İlâhiyyeden vücuda geldikleri
zaruridir. Çünkü, bu nev'lerin teselsülü, yani, sonsuz uzanıp gitmeleri
bâtıldır. Ve bazı nev'lerin başka nev'lerden husule gelmeleri tevehhümü
de bâtıldır. Çünkü, iki nev'den doğan nev, alelekser ya akimdir veya nesli
inkıtaa uğrar. Tenâsül ile bir silsilenin başı olamaz.Hülâsa: Beşeriyet
ve sâir hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada
kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir. İ.İ.) |
| DELİL-İ İMKÂNİ |
İmkâna âit olan delil. $âyeti ile işaret edilmiştir. Bu delilin
hülâsası: "Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında,
gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-i mütenahi imkânlar,
ihtimâller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre gayr-i
mütenâhi yollardan muayyen bir yola süluk eder. Ve gayr-i mahdut hâllerden
bir vaziyete girer. Ve gayr-i ma'dut sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır.
Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada, harekete başlar ve vazife
olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac
eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit
hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin
mâcerası, lisan-ı hâliyle, Sani'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte
her bir zerre, müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücuduna delâlet ettiği
gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya herhangi bir mürekkebe
cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre
Sâni'ine olan delâletini muhafaza eder. İ.İ.) |
| DELİL-İ İNAYET |
Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet
ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki
eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.(Sâniin
vücud ve vahdetine işaret eden delillerden biri de İnayet delili'dir. Bu
delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan
kurtarıp bütün hususâtını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan
ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei,
bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Ayât-ı Kur'aniye,
bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh,
bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren
bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi,
O nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini
nefyeder.Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan
âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumi bir araştırma ile de o nizamı
elde etmeye kadir değilsen, insanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin
birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan
fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan
o yüksek nizamı göresin.Evet, kâinatın herbir nev'ine dâir bir fen teşekkül
etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti
ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın
külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir imâme var. Külliyetle
söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise,
umumi bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin
külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir
fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp
sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri
göstermekle Sâniin kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Adeta vehim şeytanlarını
tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri
delip yakan birer yıldızdırlar.Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı
araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur.Göz ile görünmeyen
bir mikrob, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i
İlâhiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi, mütesavidir.
İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği
zaruridir. O illet ise, esbab-ı tabiiyye değildir. Çünki, o makinedeki ince
nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiyye ise; ilimsiz, şuursuz,
câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden
neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu,
Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin
de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir
hurafedir ki, meşhur sofestaiyi bile utandırıyor. Maahaza, esbab-ı maddiyede
esas ittihaz edilen kuvve-i câzibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kabiliyeti
olmıyan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar
birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları câiz değildir. Fakat, câzibe
ve dâfia kanunlarından maksat âdâtullah ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiyye
ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyye ise, câizdir. Lâkin kanunluktan
tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umur-u itibariyyeden umur-u
hakikiyyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartiyle makbuldür. Aksi
takdirde câiz değildir.Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebini
hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile
gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh
ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zâhir ve
okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde
"Delil-ül-İnaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen
sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki, insanları
tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül-inaye'yi tavsiye ediyorlar.
Ve ni'metleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o
yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz
şu âyet $cümleleriyle o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara
veriyorlar. İ.İ.) |
| DELİL-İ İNNÎ |
(Bak: Bürhan-ı innî) |
| DELİL-İ NAKLÎ |
Kur'an, Hadis-i Şerif veya diğer mukaddes kitaplardaki verilen
haberler ile olan delil. |
| DELİL-İ SÜLLEMÎ |
(Bak: Delil-i arşî, Arş ve süllem) |
| DELK |
Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak. |
| DELK |
f. Eski ve yamalı elbise. Dervişlerin giydikleri eski aba. * Kılıcı
kınından çıkarmak. |
| DELL (DİLÂL) |
Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk. |
| DELLAK |
(Delk. den) Hamamlarda müşterileri keseleyip yıkayan kimse, tellâk. |
| DELLAL |
İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden.
* Hakka davet eden. |
| DELS |
Karanlık, zulmet. * Bir şeyi saklamak, gizlemek. * Sonbaharda yapraklanan
bir ot çeşiti. |
| DELTA |
yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize
veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım. |
| DELUK |
Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve. * Kınından çıkması
kolay olan kılıç. |
| DELV |
(Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç. * Oniki
burçtan birinin adı. |
| DELZ |
Vurmak, darb. |
| DEM' |
Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz
yaşı. |
| DEM |
Kan. |
| DEM |
f. Nefes. Soluk. * Ağız. * Nazar. * An, vakit, saat. * Koku. *
Kibir, gurur. * Âli, yüksek. * Körük. |
| DEM-İ CİVÂNÎ |
Gençlik çağı. |
| DEMA |
f. Her zaman. Vaktâki. * Soluk. Nefes. Hastalık sebebiyle tez tez
solumak. * Ürpermek. * Dem. An. |
| DEM'A |
Bir damla göz yaşı. |
| DEMADEM |
f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit. |
| DEMAGOG |
yun. Demagoji yapan kimse. |
| DEMAGOJİ |
yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek
sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak.
Halk avcılığı. Cerbeze. |
| DEMAK |
Tipi (Kış gününde rüzgârın karı her tarafa savurmasıdır.) |
| DEMAL |
Ters. * Ekşimiş hurma. |
| DEMAME |
Çirkinlik. |
| DEMAN |
f. Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. * Vakit, zaman. An. *
Bağırıp çağırma, feryat, figân. * Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim.
* Kükremiş. |
| DEM'AN |
İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap. |
| DEMAN(İ) |
Ters, terslik. |
| DEMANKEŞ |
f. Zaman, müddet, vakit, an. |
| DEMAR |
f. Helâk, mahv, telef, ölüm, mevt. |
| DEMAR-ÂVER |
f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden. |
| DEM'A-RİZ |
f. Ağlıyan, gözyaşı döken. |
| DEMBEDEM |
f. Bazan. Vakit vakit. Arasıra. |
| DEM-BESTE |
f. Sesi soluğu kesilmiş, susmuş. |
| DEMC |
Dühul etmek, girmek. * Mestur olmak, örtünmek. |
| DEMCELE |
(C.: Demâcil) Şişman kadın. * Huyu, hilkati güzel, iyi kadın. |
| DEMDEM |
Yüce, yüksek yer. |
| DEMDEME |
f. Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. * Sinek vızıltısı.
* Öğütmek. Sürte sürte ezmek. * Azab vermek, eziyet etmek. * Hile. * Davul.
* şöhret, nam, ün. |
| DEME |
f. Ateş körüğü. |
| DEMEKMEK |
Katı, şedid. * Çok kuvvetli kimse. |
| DEMENDAN |
f. Cehennem. * Ateş, nar. |
| DEMENDE |
f. Saldırıp kükreyen. * Üfleyen. |
| DEMES |
(C.: Dimâs) Yumuşak kumlu yer. |
| DEMEŞK (DİMEŞK) |
Şam şehri. * Yürüğen kuvvetli, seri deve. |
| DEMEVÎ |
Kana dâir, kana mensub ve müteallik. * Mc: Asabi, sinirli. Kanın
çokluğu sebebi ile hâsıl olan mizaç. |
| DEMG |
Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak. * Güneşin
sıcaklığı dimağa tesir etmek. |
| DEM-GÜZAR |
f. Yaşayan, vakit geçiren. |
| DEMİM(E) |
Çirkin ve kısa boylu kimse. |
| DEMK |
Hız. Sür'at. |
| DEM-KEŞ |
f. Nefes çeken, soluk çeken. * Devamlı öten bir güvercin cinsi.
* Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. * Bazı kuşların, kübbül gibi
uzun uzun ötenleri. * Şarap içen. |
| DEM-KEŞİDE |
f. Kafadar, arkadaş. |
| DEML |
Yeri terslemek. * Yara, cerh. |
| DEMLES |
Kaba, galiz nesne. |
| DEMMA' |
Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse. |
| DEMNE |
f. Fırın ve ocak bacası. |
| DEMODE |
Fr. Modası geçmiş, kimse kullanmaz hâle gelmiş olan. |
| DEMOKRASİ |
yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan
hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun
iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız
hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır.
Kanunları kendisi yapar, suçluları kendisi muhakeme eder, idareyi kendisi
yürütür. Bu usül ancak küçük cemiyetlerde tatbik imkânına sahiptir. 2- Yarı
vasıtasız hükümet şekli: Halk re'yi ile temsilciler meclisi seçilir. Meclisin
çıkardığı kanunların tatbik edilebilmesi için halkın re'yine baş vurulması
(referandum) şarttır.3- Temsil hükümet şekli: Cumhuriyet. Halk seçim yolu
ile hakimiyet ve iktidarı, belli bir zaman için seçtiği temsilciler meclisine
devreder. İktidarı halk adına meclisler kullanır.Demokrasinin temsil şekli
olan cumhuriyetin de üç ayrı tatbik şekli vardır. 1- Meclis hükümeti sistemi:
Hükümet, meclis iradesiyle teşekkül eder. Eğer hükümet meclisin itimadını
kaybederse meclis tarafından düşürülür. 2- Parlementer hükümet sistemi:
Hükümetle, meclis, belli ölçüler içinde birbirine karşı müstakildir. 3-
Başkanlık hükümeti sistemi: Hükümet başkanını halk seçer. Başkan, hükümet
üyelerini kendisi tâyin eder ve kendisi azleder.Demokrasi, hukuk devletine
ve millet ekseriyetinin hakimiyetine dayalı olup kişi veya azınlık hâkimiyetini
reddeder.Demokrasinin temellerine aykırı olmayan herhangi bir inanış ve
fikir sahibi olanlar, kendi inanış ve fikrini halka kabul ettirmek için
zor kullanmak veya idareyi ele geçirmek için zorlama ve isyana teşebbüs
veya açıkça teşvik etmemek şartıyla her türlü inanış ve fikri; neşir, tebliğ
ve telkin etmek serbestliğini kabul eden devlet şeklidir. |
| DEMOKRAT |
Demokrasi taraftarı. |
| DEMOKRATİK |
Fr. Demokrasiye uygun. |
| DEMRAG |
Çok kırmızı olan. |
| DEMS |
Örtmek. Defnetmek, gömmek. |
| DEM-SAZ |
f. Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş. |
| DEM-SAZÎ |
f. Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık. |
| DEMŞİNAS |
f. Hikmetli davranan, akıllı. |
| DEMUK |
Sür'atli, seri, hızlı. |
| DEM VURMAK |
t. Bir şeyden gelişigüzel bahsetmek. |
| DEMY |
Kan, dem. |
| DEN' |
Horluk, zelillik. |
| DENA' |
Arkanın yumru olması, kamburluk. |
| DENAET |
Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac. * Asılsızlık, aslı
olmamak. |
| DENAET-KÂRÂNE |
f. Alçakçasına, alçakça. |
| DENANİR |
(Dinar. C.) Dinarlar. |
| DENASET |
Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık. |
| DENASET-İ AHLÂK |
Ahlâk kirliliği, ahlâksızlık. |
| DENAVET |
Yakın olmak, yakınlık. |
| DENAYA |
(Bak: Deniyyât) |
| DENDANE |
f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi. |
| DENDENE |
f. Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş
söylenen söz. |
| DENEF |
İyileşmeyen hastalık. |
| DENEN |
Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması. * Kolları çok kısa olmak.
* Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması. |
| DENES |
(C.: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. |
| DENEY |
(Bak: Tecrübe) |
| DENEYCİLİK |
(Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin
kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin
ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi
dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve
müşahhası bize verir. Akıl ise, mücerredi, umumiyi, kaide ve prensipleri
verir. Din ise tecrübe ve akıl ile beraber bunların alanını aşan hakikatleri
verir. Hakikat, tecrübe ve akılla sınırlı değildir. İslâm akla ve tecrübeye
yer verir fakat bunların sınırları içinde hapsolmaz. Müslüman geniş görüşlüdür,
dar görüşlü teorilere bağlı düşünmez. |
| DENG |
f. Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. * İki
katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. * Pergel noktası. |
| DENİ |
(C.: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız. * Dünyaya âit, fâni ve
geçici. * Yakın, karib. |
| DENİ' |
Hor, zelil. |
| DENİE |
Eksik, noksan, nakise. |
| DENİS |
Kirli, paslı. |
| DENİYYAT |
(Denâya) (Denî. C.) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler. |
| DENİYYE |
Kaftan düğmesi, elbise düğmesi. |
| DENN |
(C.: Denân) Küp. |
| DEPRESYON |
Fr. Maddi veya manevi çöküntü. İç sıkıntısı. |
| DERA |
f. Çan, çıngırak. |
| DERAHİM |
(Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar. |
| DERAHİS |
Şiddetler. |
| DER-AKAB |
f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde. |
| DER-AMED |
f. Gelir. |
| DER-AN |
f. Derhâl, o anda, hemen. |
| DERARE |
Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi. |
| DERARİ |
f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler. |
| DERAZ |
f. Uzun, tavil. |
| DERB |
(Dürb) Bir şeyi âdet edinmek. * Dadanmak, alışmak. * Haslet, cür'et.
* Tecrübe etmek. * Denemek. |
| DER-BAN |
f. Kapıcı, kapıya bakan. |
| DER-BAR |
f. Ev kapısı. |
| DERBAR-I SAADET-KARAR |
İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu
için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.) |
| DER-BEDER |
f. Serseri, kapı kapı dolaşan. * Dağınık, perişan. |
| DER-BEND |
f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut.
Kale. * Anahtarsız kapı. |
| DER-BENDÇİ |
Kale veya hudut muhafızı. |
| DER-BEST(E) |
f. Kapalı kapı. * Kapanmış susmuş. |
| DERC |
İçine almak. Katmak. * Kitaba koymak. * Nakışlı kâğıt üzerine yazılan
yazı. * Hattatın yazılmış kâğıt tomarı. |
| DERCAN |
f. Can içinde. |
| DERCAN ETMEK |
Can içine almak, hayatını ona vermek. |
| DERÇİN RESMİ |
Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi. |
| DERD |
f. Tasa, keder, kaygı. * Hastalık, illet. |
| DERD-İ DİL |
Gönül tasası, gönül gamı. |
| DERD-İ MAİŞET |
Geçinmek derdi ve zorluğu. Maişet derdi. |
| DERD-İ SER |
Sıkıntı, baş derdi, başağrısı. |
| DERDA |
f. Yazık! Vah vah! |
| DERDAB |
Sadâ, ses. |
| DERDAK |
(C.: Derâdik) Küçük çocuklar. * Her şeyin küçüğü. |
| DERDAR |
Servi ağacından bir sınıf. |
| DERD-AŞİNA |
f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi. |
| DERDEBİS |
Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi. |
| DERD-DEST |
Elde. Elde etmek, yakalamak, tutmak. Ahz. * Yapılmakta ve rüyet
edilmekte olan. |
| DERDMEND |
f. Tasalı, kaygılı, dertli. |
| DERDNAK |
f. Dertli, kederli, kaygılı, tasalı. |
| DERDUR |
Su çevriği, girdab. * Derin çukur yer. |
| DEREBEYİ |
Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden,
devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
* Mc: Asi, zorba. |
| DERECAT |
(Derece. C.) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler. |
| DERECAT-I KURBİYE |
Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri. |
| DERECAT-I ŞEMSİYE |
Eski Kozmoğrafyaya göre; güneşi döndüğü farzedilen dâirenin on
iki burca tekabül eden kısımları. |
| DERECE |
(C.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim.
360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar. * Termometrenin bölündüğü kısımların
beheri. Mertebe, paye. * Miktar, rütbe. |
| DERECE-İ HARARET |
Isı derecesi. |
| DERECE-İ SÜLLEM |
Merdiven basamağı. |
| DERECE-İ ŞUHUD |
İmanı ve mânevi hakikatları, mânevi terakki yoluyla görmek seviyesinde
olan iman mertebesi. |
| DERED |
Ağızda diş olmamak. |
| DEREK |
Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan
suya değmesin diye) * Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.) |
| DEREKA |
(C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan. |
| DEREKÂT |
Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler. |
| DEREKE |
Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe. * Sıfırın altındaki derece.
Düşüklük. |
| DEREKE-İ MİRKAT |
Merdivenin en alt basamağı. |
| DEREKÎ |
Gerileme. |
| DEREM |
f. Akçe, para. |
| DEREM |
Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması
ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi. * Ağızdan dişlerin dökülüp
yerini et bürüyüp belirsiz olması. * Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine
yakın atması. |
| DEREMAN |
Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim"
derler). |
| DEREM-GÜZİN |
f. Sarraf. |
| DEREM-SERA |
f. Para basılan yer. |
| DEREN |
Kir, vesah. |
| DERENDE |
f. Yırtan, yırtıcı. |
| DERER |
Kasdetmek. |
| DERES |
Nişanın belirsiz olması. * Kaftanın eskimesi. * Evin köhne olması. |
| DERGÂH |
(Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura
girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi. |
| DERGÂH-I ÂLÎ |
Padişah kapısı. Yüksek dergâh. |
| DERGÂH-I MUALLÂ |
Büyük kapı. * Mc: Saray. |
| DERGİŞ |
f. İzdiham, çok kalabalık. * Bir zerdali cinsi. |
| DERH |
Men etmek, engel olmak. |
| DERHAL |
f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden. |
| DER-HAST |
f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida. |
| DER-HATIR |
Hatırda. |
| DERHEM |
f. Karışık, karmakarışık. * Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken.
* İncinme. |
| DERHİŞTE |
f. Cömertlik, sehavet. |
| DERHOR |
f. Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd
da denir.) |
| DERHUŞ |
f. Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste. |
| DERİ |
f. Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der"
ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.)
* Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. |
| DERİÇE |
f. Küçük kapı, oyma kapı. Pencere. |
| DERİDE |
f. Yırtık, yırtılmış. |
| DERİR |
Yürügen davar. |
| DERİS |
(C.: Dirsân) Eski kaftan, eski elbise. |
| DERİYYE |
Avcıların gizlenip av gözledikleri yer. |
| DERK |
En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak. * Anlamak. |
| DERK-İ DEKAİK |
İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama. |
| DERKAA |
Kaçmak, firar. |
| DER-KÂR |
f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan. |
| DER-KEMİN |
f. Pusu bekleyen, pusuda olan. |
| DER-KENAR |
Kenarda bulunan, hâşiye. Bir sahifenin kenarına çıkarılan yazı. |
| DERKETMEK |
Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak. |
| DERMA' |
Topuğu belli olmayan, şişman kadın. * Tavşan. * Kırmızı yapraklı bir
acı ot. |
| DERMAN |
f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet. |
| DERMANDE |
(c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı. |
| DERMEK |
Çok beyaz olan un. * Beyaz ekmek. |
| DERMEYAN |
(Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada. |
| DERMEYAN ETMEK |
Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek. |
| DERNEK |
Eğlence için yapılan toplanma. * Düğün. * Cemiyetler kanununa göre
kurulmuş cemiyet. |
| DER-NİYAM |
f. Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta. |
| DERPEY |
f. Hemen, ardı sıra. |
| DERPİŞ |
f. Önde olan, göz önünde bulunan. |
| DERR |
İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır. * Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin
zâtı. * Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra,
iyi olup düzelmesi. |
| DERRACE |
Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile
örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet. |
| DERRAK |
(Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik. |
| DERRAR |
Yün eğerdikleri iğ. |
| DERS |
Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi
bilen birisinden azar azar alınan vazife. * Akıl. |
| DERS-İ İBRET |
İbret dersi. Göz ve fikir açacak hâdise. |
| DER-SAADET |
f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi. |
| DERSEC |
Mercimek. |
| DERS-HAN |
f. Ders okuyan, talebe, öğrenci. |
| DERSHANE |
f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri. |
| DERS-İ AMM |
Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese
talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan. * Asistan. * Herkese ders
vermeğe salâhiyetli âlim. |
| DER-TESBİH |
Tesbihde, duâda, zikirde. |
| DERUC |
Hızlı esen rüzgâr, fırtına. |
| DERUHDE |
f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş. |
| DERUN |
f. İç taraf. Dâhil. * Kalb. |
| DERUNÎ |
f. Gönülden, içten. |
| DERVA(H) |
f. Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. * Başaşağı asılmış. * Lâzım, zaruri,
lüzumu olan, gerekli. |
| DERVAH |
f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. *
Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur
olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık. |
| DERVAZE |
f. Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı. |
| DERVÂZE-İ NUŞ $ |
Mc: Ağız. |
| DERVİŞ |
f. Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. * Kimsesiz, fakir. * Mâneviyâtla
gönlü zengin olan fakir. * Mürid veya şeyh. |
| DERVİŞÂN |
(Derviş. C.) f. Dervişler. |
| DERVİŞÂNE |
f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir
bir surette. |
| DERY |
Bilmek. |
| DERYA |
f. Deniz, bahr. |
| DERYA-YI AHDAR |
Yeşil deniz. * Mc: Sema, gök. |
| DERYA-YI EBYAZ |
Akdeniz. |
| DERYA-YI ESVED |
Karadeniz. |
| DERYA-YI UMMAN |
Açık deniz. Umman Denizi. Okyanus. |
| DERYAB |
f. Akıllı, anlayışlı, müdrik. |
| DERYA-BEND |
f. Liman. * Tersane. |
| DERYAÇE |
f. Göl, küçük deniz. |
| DERYA-MİSAL |
Deniz gibi çok olan, denizi andıran. |
| DERYAN |
Bilmek, ilim. |
| DERYA-NEVERD |
f. Denizde dolaşan, denizde gezen. |
| DERYANİYE |
Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi. |
| DERYA-NUŞ |
f. Çok fazla içki içen. |
| DERYUZ |
f. Dilencilik. |
| DERZEN |
f. İğne. |
| DE'S |
Yemek. |
| DES' |
Def'etmek kovmak. * Ağız dolusu kusmak. |
| DES |
f. Eş, eşit, müsâvi, benzer, denk. |
| DE'SA |
Câriye. |
| DESAİS |
(Desise. C.) Vesveseler, desiseler. Gizli hileler. |
| DESAİS-İ ŞEYTANİYYE |
şeytanca desiseler, hileler. |
| DESAK |
Bir kabın dolduktan sonra taşıp dökülmesi. |
| DESATİR |
(Düstur. C.) Düsturlar, kaideler. (Desatir-i hikmet, nevamis-i
hükümetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda
müsmir olamaz. M.) |
| DESATİR-İ ÂLİYE |
Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler. |
| DESATİR-İ HİKMET |
Hikmet düsturları. Hikmet ve maslahatın iktiza ettirdiği kaideler. |
| DESÂTİR-İ İLMİYE |
İlmin düsturları. İlmin icab ettirdiği kaideler. |
| DESÂTİR-İ İSLÂMİYE |
İslâma ait kaide ve düsturlar. |
| DESEM |
(C.: Düsum) Yağ. * Uyuz. |
| DESEN |
Fr. Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine
çizilmişi. * Bir kumaşı süsleyen şekiller. |
| DESFAN |
(C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi. |
| DESİ' |
İki omuz arasında boyun battığı yer. |
| DESİA |
Atâ, bahşiş, hediye. * Huy, hulk, tabiat. |
| DESİK |
Dolu nesne. |
| DESİMETRE |
Fr. Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi. |
| DESİS |
(C.: Desâyis) Gizlenmiş, gizli. |
| DESİSE |
Gizli hile, oyun. |
| DESİSEKÂR |
f. Hileci, hile yapan. |
| DESİSEKÂRÂNE |
f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette. |
| DESKERE |
(C.: Desâkir) Dağ başında olan harab kale. * Küçük köy. |
| DESKERE |
f. Şehir ve kasaba, il ve ilçe. * Hasta insan, eşya vs. taşımaya
yarayan tahta. |
| DESMA |
Siyah olan nesne. |
| DESMERE |
(C.: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale. |
| DESPOT |
yun. Rum piskoposu. * Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi. |
| DESR |
(C.: Dusur) Bürünmek, örtünmek. * Çok olan mal. |
| DESR |
Def'etmek, kovmak. |
| DESS |
Yavaş yağan yağmur. * Acıtıcı derecede dövmek. * Def'etmek. |
| DESS |
Gizlenmek. * Örtmek. |
| DESSAS |
Çok aldatıcı, çok desiseci. |
| DESSE |
Toprak içinde gömülüp yatan bir nevi yılan. |
| DEST |
(C.: Düsut) Dört bucaklı yastık ve elbise. * Hile. |
| DEST |
f. El, yed. * Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. * Düstur. * Tasallut.
* İkmâl. * Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. |
| DEST-İ GAYBÎ |
f. Görünmez el, inâyet-i İlâhi. * Mc: Allah'ın yardımı. |
| DEST-İ İSTİBDAD |
İstibdadın verdiği azap, istibdadın eli. |
| DEST-İ RAST |
Sağ el, sağ taraf. |
| DEST Ü PÂ(Y) |
El ve ayak. |
| DESTAK |
Şarabın beyazlığı ve dökülmesi. |
| DEST-ALAY |
f. Bulaşık el, bulaşmış el. |
| DESTAN |
f. (Dest. C.) Eller. * Hikâyeler, masallar. * Hile, tezvir, mekir. *
Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı. |
| DESTAR |
f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent. |
| DESTAR-I HÜMAYUN |
Pâdişah sarığı. |
| DESTARBEND |
f. Sarık saran, sarıklı. |
| DESTAR-ÇE |
f. Mendil. |
| DEST-BE-DEST |
f. Elden ele, el ele. * Peşin satış. * Birbirine bitişik olan. |
| DEST-BUS |
f. El öpme. |
| DEST-BESTE |
f. El bağlamış, eli bağlı. |
| DEST-BÜRD |
f. Kuvvet, kudret. * Üstünlük, zafer, muvaffakiyet. |
| DEST-DİRAZ |
f. El uzatan, zulmeden. * Sarkıntılık etme, el uzatma. |
| DESTE |
f. Tutam, bağ, demet, kabza. * Muin, mededkâr. * Süpürge. * Küstah. |
| DESTEC |
Desti. * Kola takılan bilezik. |
| DESTE-ÇUB |
f. Sopa, değnek. |
| DESTE-DAD |
f. El veren, yardım eden. |
| DESTE-DAD-I TESLİM |
f. Teslim elini veren, itaat eden, uyan. |
| DESTEK |
f. Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda,
dayanak. * Küçük el. * Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet. |
| DEST-ERRE |
El bıçkısı. Testere. |
| DEST-GÂH |
f. İş yeri, tezgâh. * İktidar, servet, kuvvet. |
| DEST-GİR |
f. Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir. |
| DEST-GÜŞA |
f. Avuç açan el açan. |
| DEST-GÜZAR |
f. İmdada yetişen, yardım eden, yardımcı. |
| DEST-HUŞ |
f. Oyuncak. |
| DESTİ |
f. Testi. |
| DESTİNE |
f. Bilezik, el bileziği. |
| DEST-KEŞ |
f. Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. * Kazanç.
Kâr. * Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. * Dilenci. * Bir işten
vazgeçen. |
| DEST-MAL |
f. Elbezi. |
| DEST-MAYE |
f. Sermaye, elde olan şey. |
| DEST-MUZE |
f. Armağan, hediye. |
| DEST-PAK |
f. Fakir, fukara. * Mendil. * Dindar. |
| DEST-RENC |
f. El emeği. El ile yapılan iş. * Ücret, kazanç, kâr. |
| DEST-RES |
f. İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. * Kudret, zenginlik, iktidar. |
| DESTROYER |
ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi. |
| DEST-SUZE |
f. Nişanlı kız. |
| DESTUR (DÜSTUR) |
Asıl. * Kanun. * Vezir-i azam, baş vezir. |
| DESTUR |
f. İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. * Allah'ın
inayeti. |
| DEST-VANE |
f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına
taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı. |
| DEST-VAR(E) |
f. Çoban değneği. Baston. * El bileziği. * Ele benzer, el gibi, el
kadar. |
| DEST-YAR |
f. Yardımcı, muin. Arka. |
| DEST-YARÎ |
f. Yardım, muavenet. |
| DEST-ZEN |
f. Tutunma. * El uzatma. |
| DEŞİŞE |
Bulgur. |
| DEŞNE |
f. Hançer. |
| DEŞNE-İ SUBH |
Tan yeri. (Bu tabir, tan yerinin ilkönce hançer şeklinde göründüğünden
kinaye olarak denmiştir.) |
| DEŞT |
f. Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. |
| DEŞT-İ HAYAT |
Hayat çölü. |
| DEŞT-İ KIPÇAK |
Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step. |
| DETEKTİF |
(Bak: Dedektif) |
| DETERMİNANT |
Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel
tablo. |
| DEV |
şeytan, ifrit, cin.DE'V : Aldatmak, hud'a. |
| DEVA |
İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda. |
| DEVABB |
(Dabbe. C.) Binek hayvanları. Hayvanlar. * Yürüyenler. |
| DEVAC |
f. Üste örtünecek şey. Yorgan. |
| DEVADAR |
f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren. |
| DEVAHİ |
(Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ
sahipleri. |
| DEVAHİL |
(Dâhile. C.) İçler, batınlar. |
| DEVAHİN |
(Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar. |
| DEVAÎ |
(Devâiye) İlâç cinsinden. İlâca âit ve müteallik. Devaya dâir. |
| DEVAİ |
(Dâiye. C.) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât. |
| DEVAİR |
(Dâire. C.) Daireler. Resmî işlerin görüldüğü yerler. |
| DEVAİR-İ ASKERİYE |
Askerî daireler. |
| DEVAİR-İ DEVLET |
Devlet daireleri. |
| DEVAİR-İ MÜTEDAHİLE |
İç içe daireler. |
| DEVAİR-İ RESMİYE |
Resmî daireler. |
| DEVALÜASYON |
Fr. Paranın değerinin düşürülmesi. |
| DEVAM |
Bir halde bulunma, sürekli olma, daimîlik. * Bir işe veya bir
memuriyete gidip gelme. * Sebat. |
| DEVAN |
f. Hızlı yürüyen, koşan, seğirten. |
| DEVA NA-PEZİR |
Devâsı bulunmaz hastalık. |
| DEVANİK |
(Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri. |
| DEVAR |
Baş dönmesi hastalığı. |
| DEVARİ' |
(Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler. |
| DEVA-SAZ |
f. Çâre bulan, ilâç tertip eden. |
| DEVAT |
(C.: Devâyât) Divit. |
| DEVAVİN |
(Divân. C.) Divânlar, eski şairlerin şiirlerini topladıkları kitablar. |
| DEVB |
Kötü hâl. |
| DEVBEL |
Bir karar üzere durup büyümeyen küçük eşek. |
| DEVDAT |
Çocukların oyun oynadığı yer. |
| DEVDERÎ |
Kısa boylu cariye. |
| DEVENDE |
f. Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan. |
| DEVERAN |
Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek. |
| DEVERAN-I DEM |
Kan dolaşımı, kan deveranı. |
| DEVERAN-I DÜNYA |
Dünyanın dönüp devretmesi. |
| DEVF |
Suda ıslamak. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Misk ezmek. |
| DEVH |
Hor, hakir olmak. Hor, hakir etmek. * Kahretmek. |
| DEVHA |
(C.: Devah-Devâyih) Büyük ağaç. |
| DEVİR |
(Devr) (C: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine
geçirmek. * Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri
hatırlama. * Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme. * Seyahat. Bir memleketi
dolaşmak. * Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi. * Aktarma, bir şeyin
bir kaptan veya bir yerden diğerine nakli. * Bir şeyin diğerine teslimi. *
Bir bölük veya takım askerin teftiş veya emniyeti muhafaza için dolaşması. *
Bazı ehl-i tarikatın dönerek ettikleri zikir, sema. * Müzikte, her ölçüye
verilen isim olup, umumiyetle büyük ölçüler ve peşrevler için kullanılır. *
Tas: Dünyaya gelme (Nüzul), geldiği yere dönme hali (Uruc). * Dairevî bir
hareket. Bir şeyin diğer bir şey etrafında dönmesi. Dolaşmak. * Müddet.
Zaman. Çağ. * Bir şeyi başkasına devretmek. * Biri birisini icad etmek.
(Bak: Hudus) |
| DEVR-İ ÂLEM |
Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek. |
| DEVR-İ BÂTIL |
Man: Kısır devir. Bir hükmü ikinci bir hüküm ile, bunu da birincisi ile
isbatlamaya çalışma yolu. |
| DEVR-İ EBVAB |
Kapı kapı gezip dolaşmak. |
| DEVR-İ FELEK |
(Bak: Devr-i zaman) |
| DEVR-İ KASIR |
(Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre. |
| DEVR-İ LÂLE |
Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı. |
| DEVR-İ MİHNET |
Dünya, cihan, küre-i arz. |
| DEVR-İ SÂBIK |
Bir önceki hükümet. Geçmiş devir. |
| DEVR-İ TEFRİH |
Kuluçka devri. |
| DEVR-İ TERAKKİ |
İlerleme devri. |
| DEVR-İ ZAMAN |
(Devr-i felek) Tali, kader. şans. |
| DEVİR DAİRESİ |
Denizde geminin çeşitli hızla ve muhtelif dümen açısı ile çizdiği
dâire. |
| DEVİRLİ |
Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik. |
| DEVİR VE TESELSÜL |
Davanın delile ve delilin davaya taalluk etmesiyle kaziyenin dönüp
dolaşıp yine eski hâline gelerek hallolunamaması. |
| DEVİYE |
Otsuz sahrâ. Otu olmayan çöl |
| DEVİYY |
Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar. |
| DEVK |
Döğmek. * Karışmak. |
| DEVKE (DEVEKE) |
Karışmak, ihtilât. |
| DEVKES |
Arslan. * Çok adet, çok miktar. |
| DEVLE (DÜVLE) |
"Devlet" kelimesinin Arapça tabirlerde geçen bir şekli. * İki asker
muharebe ettiklerinde birinin diğerine galip olması. (Düvlet malda; devlet
harpte ve mertebede kullanılır.) |
| DEVLET |
Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu
siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı,
takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti
bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî
mülkiyet, şahsî teşebbüs ve serbest rekabete dayanan, iktidar ve hâkimiyetin
kapitalist sınıfın elinde bulunduğu devlet şeklidir.2- Sosyalist ve Komünist
Devlet : Şahsî mülkiyeti ortadan kaldıran, yerine işçi sınıfı adına devlet
mülkiyetini ikame eden, işçi sınıfı hâkimiyeti namı ile komünist partisi
diktatörlüğünü getiren devlet şeklidir.Bu iki devlet şeklinin iktisad
siyasetleri ile siyasî iktidar ve hâkimiyet anlayışları farklı olmakla
beraber devlet idaresinde dine yer vermemekte birleşirler.3- Faşist Devlet:
Menfî milliyet ve unsuriyet fikrini siyasette hâkim kılan, şahsî teşebbüse
müsaade eden; fakat devletin vesayeti ve hâkimiyeti altına alan, meslek
zümreleri adına iktidar ve hâkimiyeti tek parti ve şefinin eline veren
devlet şeklidir.4- Teokratik Devlet: Hâkimiyet ve iktidarın, ruhban
sınıfının elinde bulunduğu bir devlet şeklidir. Daha çok Hristiyan âleminde
asırlar boyunca bu devlet şekli cemiyet ve milletlere hükmetmiş, fakat
tahrif edilmiş İncil'e sâhib oldukları ve İlâhî iktidar ve hâkimiyet yerine
ruhban sınıfının hâkimiyet ve iktidarını ikame ettikleri için, insanın
fıtratındaki hakikatı taharri ve hürriyet fikri galebe çalarak bu devlet ve
idare şekli Fransız ihtilâliyle yıkılmış, fakat ihtilâlciler ve muakibleri
beşeriyeti yeniden ıztırablara dûçar eden kapitalist, sosyalist ve faşist
sistemlerden başka birşey getirememişlerdir. Çünki hareket ve istinad
noktaları beşerî fikir ve ölçüler olup materyalist (maddeci) dünya
görüşlerinin zarurî neticesi olarak teavün yerine cidal; hak yerine kuvvet;
iktisat yerine ihtiyaçları tezyid ve tahrik ettiklerinden beşeriyetin huzur
ve saadetlerini bozdular.5- İslâm Devleti: İktidar ve hâkimiyeti milliyet ve
unsuriyet, yahut içtimaî sınıflarda veya ruhban sınıfında değil; yalnız
Allah'ta kabul eder. Halkı veya siyasî temsilcisi olan kişiyi yahut
meclisleri, İlâhî iktidar ve hâkimiyetin tatbikçi memurları olarak kabul
eder.(Zaman-ı sâbıkta revabıt-ı içtima ve levazım-ı taayyüş ve fevaid-i
medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalil adamların
fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı
içtima o kadar tekessür etmiş ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüt etmiş ve
semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet
hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i
Şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o
devleti taşıyabilir ve idare ve terbiye edebilir. R.N.) |
| DEVLET-İ ÂLİYE |
Osmanlı İmparatorluğu. |
| DEVLET-ABADÎ |
f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda
kullanılan bir çeşit kâğıt. |
| DEVLETÇİLİK |
Halk işlerinin, hususan büyük sanayi ve ziraatin devlet vasıtası ile
işletmesi usulü. Cemiyetin umuma âid olan işleri ve bu işler için lâzım
gelen teşkilât, müessese ve sâirelerini devlet eliyle yapılmasını kabul eden
idâre sistemi. * Halkın hususi teşebbüslerini veya büyük müesseselerini
devlete devretmek fikri. (Bunun ifratı fertlere ve millete zulümdür ve
dinsizlik rejimi olan komünizme giden bir usuldür.) |
| DEVLETHANE |
f. Ev, köşk, konak. |
| DEVLETLİ (DEVLETLÜ) |
f. Eskiden vezir ve müşir gibi büyük rütbeli kimselere verilen bir
ünvan. |
| DEVLETLÜ NECÂBETLÜ |
Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir. |
| DEVLETLÜ RE'FETLÜ |
Eskiden seraskerler için kullanılan ünvan. |
| DEVLETLÜ SEMÂHATLÜ |
Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan. |
| DEVLETLÜ UTUFETLÜ |
Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan. |
| DEVLET-MEAB |
Devletin saadet ve ihtişamının sığınacağı yer, hükümdar. |
| DEVLET-MEDAR |
Büyüklük merkezi olan (hükümdar) |
| DEVLET Ü İKBAL |
Ulviyet ve iyi tâlih. |
| DEVR |
(Bak: Devir) |
| DEVR-İ DİL-ÂRÂ |
En hoş devir. Gönlü hoş eden zaman. |
| DEVR |
f. Casus, hafiye. |
| DEVRAK |
Şarap ölçeği. |
| DEVRAN |
Devir, felek, zaman, deveran, dünya. |
| DEVRANÎ |
Deverana âit ve müteallik. |
| DEVRE |
(C.: Devrât) Dönüş dönme, dönem. * Birkaç yıldan meydana gelen zaman
süresi. * Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir
iletken yolun tamamı. |
| DEVR-HAN |
f. Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi. |
| DEVRİY |
(Devriyye) Geceleri gezen kol takımı, gezici karakol. * Bülbül,
karatavuk, sığırcık ve bu gibi kuşların dahil olduğu sınıf. |
| DEVRİYYE |
Osmanlı İmparatorluğu devrinde ilmiye sınıfına mahsus bir pâye. |
| DEVS |
Ziynet etmek, süslemek. * Bir şeyi ayağı ile basıp çiğnemek. |
| DEVSERE |
Büyük, semiz, kuvvetli deve. |
| DEVŞ |
Fâsid olmak. |
| DEVV |
Otsuz çöl. |
| DEVVAR |
Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen. * Gerdân. * Kâbe-i
Muazzama'nın bir adı. * Haremden alıp beraber tavaf edilen taş. |
| DEVVARE |
Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel. |
| DEYABÜZ |
İki ırgaçla dokunan bez. |
| DEYACİR |
(Deycür. C.) Karanlıklar, zulümatlar. |
| DEYBUB |
Koğucu, dedikoducu. |
| DEYCUC |
(C.: Deyâcic) Karanlık, zulmet. |
| DEYCUR |
(C.: Deyâcir) Karanlık. |
| DEYDAN |
Edep. * Âdet. |
| DEYDEN |
Edep. * Âdet. |
| DEYDENET |
Âdet, usul. |
| DEYDENUN |
Toplamak. * Haslet, huy, âdet. * Oyun. |
| DEYH |
(C.: Diyeha) Hor ve rezil olmak. |
| DEYKU' |
Katı, şedid. |
| DEYLEM |
Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer. * Belâ. * Zahmet. * Düşman. *
Türaç kuşunun erkeği. * Cemaat. * Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî"
derler. |
| DEYMAS |
(C.: Deyâmis) Hamam. * Alçak zemin. |
| DEYMUM |
Devamlı, berkarar, zevalsiz. |
| DEYMUMET |
Daimlik, devam, dâimiyet. |
| DEYMUMÎ |
Devamlılık, devam, dâimiyet. |
| DEYN |
Borç. Verilmesi lâzım gelen şey. * Fık: Zimmetinde sâbit olan şey. |
| DEYN-İ HÂL |
Huk: Herhangi bir vakte bağlı ve te'hir edilmeyen borç. |
| DEYR |
(C.: Edyâr) Kilise, manastır. * Âlem-i insaniyet, insanlık âlemi. |
| DEYRANÎ |
Manastır adamı. |
| DEYRHANE |
f. Kilise, manastır. |
| DEYSAK |
(C.: Deyâsik) Uzun yol. * Beyaz olan şey. |
| DEYSAN |
Cömertlik. |
| DEYSEM |
Köpekten olmuş kurt eniği. * Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir
ot. |
| DEYSEME |
İnci. |
| DEYYAN |
Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar.
Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak. |
| DEYYAR |
Bir kimse. Ehad. * Yurt sahibi birisi. * Manastır sahibi. |
| DEYYAS |
Kaba, galiz olan kimse. |
| DEYYUS |
Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam. |
| DE'Z |
Boğmak. * Bir şeyi doldurmak. |
| DIA |
Rahat. |
| DIAME |
(C.: Diam-Deâyim) Evin direği. * Ulu, şerif kişi, seyyid. |
| DIAYET |
Dâvet. |
| DIBABE |
Yumuşak nesne. |
| DIB'AN |
(C.: Dabâin-Dıbâ) Erkek sırtlan. |
| DIBATR |
Katı nesne. |
| DI'BİL |
Belâ. * Meşakkat, güçlük. |
| DIBK |
Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez. * Ağaç
posası. |
| DIBNE |
Gülmek. * Maymun sesi. |
| DIDD |
(C.: Ezdad) Mugâyir, aykırı. * Düşman. * Nazir, misil, benzer. |
| DI'F |
(C.: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı. |
| DIFDA' |
(C.: Defâdı') Kurbağa. |
| DIFDI' (DIFDA') |
(C.: Dafâdi) Kurbağa. |
| DIFFE |
Irmak ve kuyu kenarı. |
| DIGS |
(C.: Edgas) Yaş ve kuru karışık bir tutam ot. * Te'vili sahih olmayan
karışık rüya. |
| DIHAM |
(Dahm. C.) Kalın ve iri olan şeyler. |
| DIHAS |
Çok, kesir. * Eskimeye yakın olan. |
| DIHH |
Güneş, şems. |
| DIHK |
Gülme. |
| DIHK-ÂVER |
f. Güldüren, güldürücü. |
| DIHL |
Kısa boylu, tıknaz kimse. |
| DIHLE |
Bir kişinin her işine karışan has adamı. |
| DIHRAC |
(Dahrece) Yuvarlama. |
| DIHRIS |
(C.: Dehâris) Terzilerin kullandığı tiriz denen cisim. |
| DIHVENNE |
Habis kimse. * Semiz kısa boylu, tıknaz kişi. |
| DIHYE |
Sahabeden bir zâtın adı. (R.A.) |
| DI'ÎL |
Ölüme yakın olan hasta deve. * Kurbağa yumurtası. |
| DIÎN |
Asıl. * Maden. |
| DI'ÎS |
Süngü ile çok vuran kimse. |
| DIKAK |
Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı. * Şirden adı verilen bağırsak. |
| DIKÎS |
Akılsız kadın. |
| DIKK |
Yufka gibi ince olan şey. * Bir nevi sıtma. |
| DIKKA |
(C.: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak. * Uzaklaşmış olan şey. |
| DIKRAR |
(C.: Dekârir) Koğucu, dedikoducu. * Belâ. Zahmet. * Yalan söz. *
Fuhşiyât. |
| DIL' |
Karpuz veya kavun dilimi. * Tıb: Kaburga kemiği. * Geo: Dik kenar.
Kenar. |
| DIL'-İ KÂZİB |
Tıb: Göğüs kemiğine dayalı beş adet küçük kaburga kemiği. |
| DILAMİS |
Yumuşak ve berrak olan şey. |
| DI'LİYE |
Deve kuşunun dişisi. |
| DIMAD |
Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez. |
| DIMAR |
Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi. * Bir daha sâhibinin
eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal. * Sonraya bırakılan vâde.
Müddeti hudutsuz borç. * Gizli. |
| DIMIŞK |
(Bak: Dimişk) |
| DIMN |
Her nesnenin arası. * Koltuk. |
| DIMS |
Duvar temeli. |
| DINA |
İzdihamlık, kalabalık, çokluk. |
| DINN(E) |
Bahillik. |
| DINTAR |
Çok yaşamış kertenkele. |
| DIR' |
(C.: Dırâ'- Duru') Cevşen. Cenkte, muharebede giyilen zırh. |
| DIRAB |
Erkek dişiye aşmak. * Küçük dağlar. |
| DIRAHŞAN |
f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar. |
| DIRAHT |
f. Ağaç. Şecer. |
| DIRAK |
(Daraka. C.) Deriden mâmul kalkanlar. |
| DIRAM |
Ateşin alevlenmesi. * Ateşin alevi. * Odun parçası, tahta parçası
(tezcek ateş tutuşup alevlenir.) |
| DIRAR |
Ziyân yetiştirmek. |
| DIRAZ |
f. Uzun. |
| DIRAZ-DEST |
f. El uzatan. El uzunluğu. |
| DIRAZÎ |
f. Uzunluk. |
| DIREFS |
İpek. * Katı, sağlam nesne. * Büyük iri yapılı adam. * Büyük deve. |
| DIRGA |
Sıvı, balçık. |
| DIRGAM |
(C.: Darâgım) Arslan, esed, gazanfer, şir, leys, haydar. |
| DIRHAMİ |
Bir dirhem. |
| DIRR |
Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek. |
| DIRRE |
(C.: Direr) Sütün çokluğu. * Sütün akanı. * Turra. * Kırbaç. |
| DIRRİZ |
Bahil kimse. * Kısa boylu, âdi kadın. |
| DIRS |
Azı dişi. * Katı, muhkem yer. * Az yağmur. * Kötü huy. |
| DIRS |
(C.: Derâsa-Edrâs) Kertenkele, fare ve kedi gibi hayvanların eniği. |
| DIRV(E) |
Av öğrenmiş olan köpek yavrusu. * Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer
bir ağaç. |
| DI'S |
Kum. * Kumdan yığılmaş yumuşak tepe. |
| DI'VE |
Nesep dâvâsı etmek. * Yalan dâvâ etmek. |
| DIYA |
Helak olmak, telef olmak. |
| DIYK |
(Bak: Dîk) |
| DI'ZABE |
Kısa boylu ve eti çok olan kimse. |
| Dİ |
f. Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün. |
| DİABE |
Davet. |
| DİAE |
Şehadet parmağı. |
| DİAM(ET) |
Binaya vurulan destek, direk, payanda. * İleri gelen, makamca yüksek
olan baş başkan, reis, şef. |
| DİBAC |
(C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez. |
| DİBACE |
f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz. |
| DİBAGAT |
Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi. |
| DİBARE |
(C.: Dibâr) Bir evlek yer. |
| DİBBÎC |
Bir, ehad. |
| DİBBÎH |
Bir, ehad. |
| DİBG |
Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak. |
| DİBL |
Belâ ve zahmet. |
| DİBR |
Çokluk. |
| DİBRE |
Çokluk. |
| DİBS (DİBİS) |
Pekmez. Hurma pekmezi. Bal. * Çok cemaat. |
| DİBSA' (DEBSÂ) |
Dişi çekirge. |
| DİCAC |
Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri
izâle eder. |
| DİDA' |
Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması. * Ay sonu. |
| DİDAKTİK |
yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici. |
| Dİ'DAN |
Devenin çok yelmesi. * Bir şeyi örtmek. |
| DİDAR |
f. Mülâkat, görüş. * Görünme. * Yüz. Çehre. * Görüş kuvveti, göz. *
Açık, meydanda. |
| DİDAR-I HÜRRİYET |
Hürriyetin güzel yüzü. |
| DİDAR-I PÂK |
Temiz yüz. |
| DİDE |
f. Göz, ayn, çeşm. * Görmek. * Gözcü. * Göz bebeği. * Göz ucu. |
| DİDE-BÂN |
Gözcü, bekçi, nöbetçi. |
| DİDE-GİRYAN |
Teessürle ağlayan göz. Ağlayarak. |
| DİF |
(C.: Edfâ) Çok hararet. * Derin duvar. * Deveden gelen fayda, menfaat. |
| DİFAF |
Hazırlandırmak. |
| DİFL |
Zakkum ağacı. * Katran. Zift. |
| DİFLA |
Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne. |
| DİFNAS |
Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) DİG : f. Topraktan yapılmış
tencere, çömlek. |
| DİGER |
f. Başka, diğer, öteki. |
| DİGER-BÂR |
f. Başka zaman, başka defa. |
| DİGER-BİN |
f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi. |
| DİGER-GUN |
f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk. |
| DİGER-KÂM |
f. Başkalarını düşünen. |
| DİGER-RUZ |
f. Diğer gün, başka gün. |
| DİH |
f. Köy, karye. * On sayısı. |
| DİH |
f. "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ:
Ârâm-dih $ : Rahatlık veren. |
| DİH |
(C.: Diha) Hurma salkımı. |
| DİHAK |
Dolu bardak. |
| DİHAN |
Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar. |
| DİHAT |
(Dih. C.) f. Köyler, karyeler. |
| DİHÇE |
f. Küçük köy. * Çiftçi, köylü. |
| DİHDA |
Yuvarlamak. Döndürmek. |
| DİH-DAR |
f. Köy ağası. |
| DİH-GAN |
f. Ekinci, çiftçi, köylü. |
| DİH-HÜDA |
f. Köy kâhyâsı, köy ağası. |
| DİHI |
Köyle ilgili, köylü, köye mensub. |
| DİHİM |
f. Taç. |
| DİHİŞ |
f. Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye. |
| DİHKAN (DÜHKAN) |
(C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli
olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı. |
| DİHLAS |
Arslan. * Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse. |
| DİHLİZ |
(C.: Dehâliz) Ev ile kapı arası. |
| DİK |
Horoz. |
| DİK-ÜL EFRAF |
Çatal ibikli horoz. |
| DÎK |
Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren. |
| DÎK-UL ELFAZ |
İfade zorluğu. Gayet ince ve derin ve ruhen hissedilen bazı mânaların
ifade edilemeyişi. |
| DÎK-UN NEFES |
Nefes darlığı. |
| DİKKAT |
İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme. |
| DİKKAT-İ NAZAR |
İnceden inceye düşünme ve bakma. Bakış inceliği. |
| DİKTA |
Lât. Diktatörlerin davranışları. * Hiç ses çıkarmadan yerine
getirilecek emir. |
| DİKTATÖR |
Fr. Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı
olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. |
| DİKTE |
Fr. Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. * Karşı
koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme. |
| DİL |
t. Lisan, zeban. * Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu. *
İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat. * Muhtelif âlât ve
edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları. * Coğ: Denizin içine
uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası. * Mc: Gıybet, mezemmet,
dedi-kodu, çekiştirme.(İnsanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı;
bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere,
meyvelere, fâidelere âlet oluyor.. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı
bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlâhiyyenin
matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve
ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak; elbette gayet parlak ve
kat'i bir surette ihatalı ilme delâlet ve şehadet eder. Birtek dil,
hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse; hadsiz lisanlar ve hadsiz
zihayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde
nihayetsiz bir ilme delâlet ve şehadet ve Allâm-ül Guyub'un daire-i ilminden
ve hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbirşey yoktur diye ilân ederler. ş.) |
| DİL |
f. Gönül, kalb, niyet. * Cesâret, yürek. * Mandıra, ağıl. |
| DİL-İ ÂVÂRE |
Serseri gönül. |
| DİL-İ DERYA |
Denizin ortası. |
| DİL-İ DİVANE |
Divâne gönül, deli gönül. |
| DİL-İ PÜR-ÂTEŞ |
Ateşli gönül. |
| DİL-İ SUZAN |
Yanık, ateşli gönül. |
| DİL-İ ŞEB |
Gecenin ortası, gece yarısı. |
| DİL-İ VİRAN |
Harap gönül, yıkık gönül. |
| DİL-İ ZÂR |
Zavallı gönül. |
| DİL-ÂGÂH |
f. Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. |
| DİLAHİS |
Leşker, asker. Çeri başı. |
| DİLALET |
Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe. |
| DİL-ÂRÂM |
f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan. |
| DİL-ÂRÂ(Y) |
f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren. |
| DİLAS |
(C.: Düles) Hızlı, seri. |
| DİLAS (DELİS) |
Yumuşak ve berrak olan nesne. |
| DİL-ÂSÂ |
f. Gönlü rahatlandıran, avutan. |
| DİL-ASUDE |
f. Kalbi rahat. |
| DİL-AŞUB |
f. Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. * Kalbi meftun
eden güzel. |
| DİL-ÂVER |
f. Yiğit. Cesaretli. Yürekli. * Gönül alıcı. |
| DİL-ÂVERÂN |
(Dil-aver. C.) Dilaverler, yürekliler, yiğitler. |
| DİL-AVİZ |
f. Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber. |
| DİL-AZAD |
f. Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan. |
| DIL-AZAR |
f. Gönlü inciten, hatır kıran. |
| DİL-AZURDE |
f. İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış. |
| DİL-BAZ |
f. Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren. |
| DİL-BEND |
f. Gönül bağlıyan, seven. |
| DİL-BER |
f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber. |
| DİL-BESTE |
f. Kalbi bağlı, âşık. |
| DİL-CU(Y) |
f. Gönül çeken, gönül arıyan. |
| DİL-DADE |
f. Gönül vermiş, âşık. |
| DİL-DAR |
f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk. |
| DİLDİL |
f. Iztırab, acı, elem, sıkıntı, azab. İnilti. |
| DİLDİL-KÜNÂN |
İnleyenler, acı çekenler, ıztırab çekenler. |
| DİL-DUZ |
f. Kalbe batan, gönül delen. |
| DİL-DÜZD |
f. Gönül çalan. |
| DİLE |
f. Dil, gönül, kalb yürek. * Gönül sahibi. |
| DİL-EFRUZ |
(Dilfiruz) f. Kalbi yakan, gönül parlatıcı. |
| DİLEKÇE |
(Bak: İstida) |
| DİL-FERAH |
f. Sevinçli, gönlü rahat. |
| DİL-FİGAR |
f. Gönlü yaralı, âşık. |
| DİL-FİRİB |
f. Gönlü aldatan, câzibeli. |
| DİL-GERM |
f. Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış. |
| DİL-GİR |
f. Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. * Gücenmiş olan, kırgın. |
| DİL-GÜŞA |
f. İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. * Türk musikisinde bir
mürekkeb makam. |
| DİL-HAH |
f. Gönül talebi, gönül arzusu. |
| DİL-HARAB |
f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış. |
| DİLHAS (DÜLÂHİS) |
Arslan. Çeri kimse. |
| DİL-HIRAŞ |
f. Yürek parçalıyan, tırmalıyan. |
| DİL-HUN |
f. Kalbi yaralı, yüreği kanlı. Mükedder, mağmum. |
| DİL-HURREM |
f. Neş'eli, gönlü sevinçli. |
| DİL-HUŞ |
f. Yüreği rahat, gönlü hoş. |
| DİLİR |
(C.: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli. |
| DİLİRÂN |
(Dilir. C.) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler. |
| DİLİRÂNE |
f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına. |
| DİLİRÎ |
f. Mertlik, yiğitlik, yüreklilik. |
| DİL-KEŞ |
f. Gönlü çeken, kalbi cezbedici. |
| DİL-KUB |
f. Gönül zedeliyen, vuran. |
| DİL-MÜRDE |
f. Duygusuz, kalbi ölmüş. |
| DİL-NİŞİN |
f.Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş. |
| DİL-NÜVAZ |
Gönül okşayan. |
| DİL-RİŞ |
f. Dertli, kalbi yaralı, gönlü yaralı. |
| DİL-RÜBA |
f. Gönül alan, gönül kapan. |
| DİL-SAZ |
f. Gönül yapan. |
| DİL-SİR |
f. Gözü gönlü tok. |
| DİL-SİTAN |
f. Gönül alan. |
| DİL-SUZ |
Gönül yakan. |
| DİL-ŞAD |
f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş. |
| DİL-ŞİKAF |
f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı. |
| DİL-ŞİKEN |
f. Can sıkıcı, kalb kırıcı. |
| DİL-ŞİKESTE |
f. Kalbi kırık, gönlü kırılmış olan. |
| DİL-ŞÜDE |
f. Gönlü gitmiş. Âşık. |
| DİL-ŞÜKÜFTE |
f. Gönlü açılmış, ferahlamış. |
| DİL-TENG |
f. Sıkıntılı, kederli, gönlü darda olan. |
| DİL-TENGÎ |
f. Gönlü darlığı, iç sıkıntısı. |
| DİL-TEŞNE |
f. Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş. |
| DİLÜVİYUM |
Jeo: Nehirlerin en eski alüvyonlarına verilen isim. |
| DİM |
f. Yüz, yanak, çehre, surat. |
| DİMA' |
Göz yaşı akan yerlerin izi. |
| DİMA' |
(Dem. C.) Kanlar. |
| DİMA |
f. (Bak: Demâ) |
| DİMAĞ |
Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)(Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis
ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur sonra tasavvur gelir.Sonra gelir
taakkul, sonra tasdik ediyor sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam sonra
itikad gelir.İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir
hâlet; salâbet itikaddan.Taassub iltizamdan, imtisal iz'andan, tasdikten
iltizam, taakkulde bitaraf, bibehre tasavvurda.Tahayyülde safsata hasıl
olur, mezcine eğer olmaz muktedir.Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her
demde, sâfi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli...S.) |
| DİMAM |
Çocukların yüzlerine sürülen ilâç. * Sevap. |
| DİMAR |
Helâk, mahv. |
| DİMASE |
Yumuşak. * Asanlık, kolaylık. |
| DİME |
(C.: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar
sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur. |
| DİMEN |
Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı. |
| DİMİŞK |
Şam şehri. Suriye'nin başkenti. |
| DİMİŞKÎ |
Şam şehriyle alâkalı. Şam'a ait ve müteallik. * Şam'da yapılan ve güzel
san'atlarda kullanılan bir nevi kâğıt. |
| DİMKİS |
İbrişim. |
| DİMMET |
Deve ve koyun tersi. |
| DİMN |
Deve ve koyun tersi.* Selin getirdiği çörçöp. |
| DİMNE |
f. Tilki. |
| DİMNE |
(C.: Dimen) Ters. * Duvar temeli. * Kin, düşmanlık. * Süprüntülük. |
| DİN |
Ceza, ivaz. * İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak
tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır.
Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş
şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır.
İnsanların cemiyet hayatında barış içinde ve kardeşçe yaşamalarını sağlar,
hakiki saadete ulaştırır. Dinin zayıfladığı cemiyetlerde ırkçılık ve
ihtilâlci ideolojiler yayılır. Milletin birlik ve dirliği bozulur. * Cenab-ı
Hakk'ın Dergâh-ı Uluhiyyetine kulluk edasına vesile ve medar olan ibadet,
İslâm, şeriat. * Millet. * Âdet, hâl, siyaset. * Hesab. * Kahr, galebe,
istilâ. * Mâlik olmak. Aziz olmak. * İtaat etme. Verâ, takvâ. Mâsiyet ve
ikrah ve hizmet. * Hüküm, kazâ ve ihsân. * Bir şeyi âdet eylemek, de'b. *
Siret ve tarikat. * Tedbir ve tevhid. * Melik, mülk. * Birisini hoşlanmadığı
şeye sevketmek. *Ist: Allah ile kul ve kullar arasındaki münasebetleri
tanzim eden nizam. |
| DİN-İ FERİD |
Tek ve benzersiz olan hak din. İslâm dini.(Bernard Shaw demiş: "Din-i
Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet
acib ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din;
tek, yektâ, emsalsiz bir din-i ferid olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın
etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yâni: Islah ve istihale tarzında
tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir
ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum
ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: "Muhammed (A.S.M.)
insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık namı, O'na verilmek lâzımdır." M.) |
| DİN |
(Dyne) Fr. Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir
santimetre artıran kuvvet ölçüsü. |
| DİNAK |
İri gövdeli, şişman kadın. |
| DİNAMİK |
yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler
arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup
dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet
tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi, bir
oluşu olan. Hareketle birlikte te'sirli kuvveti de olan. |
| DİNAMO |
yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet. |
| DİNAN |
Küpler. |
| DİNAR |
Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para. |
| DİNDAR |
f. Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine
getiren, mütedeyyin. |
| DİNDARANE |
Dindar bir kimseye yakışacak tarzda. |
| DİNEN |
Din bakımından, diyanet noktasından, dince. |
| DİNKAS |
İfsad etmek, bozmak. |
| DİNNABE |
Kısa boylu kimse. |
| DİNNAME |
Kısa boylu. |
| DİNNEME |
Kısa boylu. |
| DİNPERVER |
f. Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi. |
| DİNYA |
Emmi oğlu, amca oğlu. |
| DİPLOMAT |
yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında
milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı. * Becerikli, söz söyliyebilen. |
| DİR' |
Zırh, demirden gömlek. * Kadın gömleği. |
| DİRAHŞ |
f. Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık. |
| DİRAHŞAN |
f. Parlıyan, parlak. |
| DİRAHŞENDE |
f. Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan. |
| DİRAHT |
f. Ağaç. Şecer. |
| DİRAHT-I MEYVEDÂR |
Meyve veren, yemişli ağaç. |
| DİRAK |
Tâbi olmaklık, itaat etmeklik. |
| DİRAN |
(Dâr. C.) Evler, hâneler. |
| DİRASE |
Kitab okumak. * Elbiseyi eskitmek. * Gizli yol. * Harmanda buğday
döğmek. * Uyuz olan deveyi katranlamak. |
| DİRAYET |
Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak. * Fetanet. Temkin ve
tecrübeye dayanan akıl. |
| DİRAYETKÂR |
f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı. |
| DİRAYETLİ |
Kavrayışlı, zeki, bilgili, anlayışlı. |
| DİR-BAZ |
f. Uzun zaman, uzun müddet, uzun. |
| DİRDİH |
Yaşlı, pir, ihtiyar kişi. |
| DİRDİM |
Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve. |
| DİREFŞ |
f. Alem, bayrak, sancak. |
| DİREKTİF |
Fr. Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü,
hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir. |
| DİREKTUVAR |
Fr. Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen
idare şekli. |
| DİREM |
(Dirhem) f. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram
ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta
büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. * Eskiden kullanılan ve beş kuruş
değerindeki gümüş para. Akça. |
| DİREM-SERA |
f. Darbhâne, para basılan yer. |
| DİRENG |
f. Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. * Dinlenme, karar, istirahat,
aram. |
| DİREV |
f. Ekin biçme, hasat. |
| DİREV-GER |
f. Ekin biçen, orakçı. |
| DİRHA |
Süngü ile oynadıkları halka. |
| DİRHAM |
(C.: Derâhim) Kuruş. |
| DİRHEM |
(Bak: Direm) |
| DİRHEVS |
Katı, şiddetli nesne, şedid. |
| DİRİĞ |
f. Men'etmek, korumak, esirgemek. * Eyvâh, yazık. |
| DİRİGA |
f. Yazık, eyvahlar olsun! |
| DİRİN(E) |
f. Eski, kadim. |
| DİRİTNOT |
(Diritnavt) ing. Büyük harp gemisi. |
| DİRKİTE |
Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.) |
| DİRVAS |
Büyük deve. * Boynu kalın olan adam. * Arslan. * Köpek ve devenin sütü. |
| DİRYAK |
Tiryâk, ilâç. |
| DİRZ |
(C.: Duruz) Dünya nimetleri. * Lezzet. |
| DİSAM |
Şişe ağzına konulan tıpa. * Yaraya bağlanan bez. * Kulak içine sokulan
şey. * Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç. |
| DİSAR |
(C.: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise. * Yatak çarşafı. * Arapçada
elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan
sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır. |
| MERHAMET-DİSAR |
Çok merhametli, acıma hissi fazla olan. |
| DİSAR |
(C.: Düsür) Kenet, urgan, halat, perçin, mismar. |
| DİSE |
f. Kişi, şahıs, zât, fert. |
| DİSİPLİN |
Fr. Uyulması lâzım gelen kaide ve yasaklar. * Nizam ve intizam te'mini
için zihnî, ahlâkî, ruhî, cismanî tâlim ve terbiye. |
| DİSKALİFİYE |
Fr. Müsabaka dışı bırakılmış. |
| Dİ-ŞEB |
Dün gece. |
| DİV |
f. Dev. * İblis, şeytan. * Cinn, ifrit. |
| DİVAN |
Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap. * Büyük meclis.
Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer. |
| DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE |
Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında
kurulan ilk nizâmiye mahkemesi. |
| DİVAN-I ÂLÎ |
Yüce divân. |
| DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ |
Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine
kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü
üzerine kaldırılmıştır. |
| DİVAN-I EŞ'ÂR |
Şiirler divanı, şiirler kitabı. |
| DİVAN-I HARP |
Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp
suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis. |
| DİVAN-I HÜMÂYUN |
f. Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet
meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül
İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu. |
| DİVAN-I İLÂHÎ |
Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü. |
| DİVAN-I NÜBÜVVET |
Peygamberler cemaati, peygamberler meclisi. |
| DİVANÇE |
f. Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir
mecmuası. |
| DİVAN DURMAK |
Huzurda hazır olarak beklemek. |
| DİVANE |
f. Deli. Aklı başında olmayan. |
| DİVANE-GÎ |
f. Delilik, divânelik. |
| DİVANE-REV |
f. Çılgın, delicesine davranan. |
| DİVANHANE |
f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda.
Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon. |
| DİVAR |
f. Duvar. |
| DİVÂR-GER |
f. Duvarcı. |
| DİV-BAD |
f. Şiddetli rüzgâr, kasırga, fırtına. * Divanelik, delilik, cinnet. |
| DİV-BEÇE |
f. Deve yavrusu. |
| DİV-CAME |
f. Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi. |
| DİV-ÇE |
f. Sülük. * Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. * Ağaç kurdu,
güve. * Arka kaşağısı. |
| DİVE |
f. İpek böceği. |
| DİVEK |
f. Ağaç kurdu, güve. |
| DİVER |
f. Ev sahibi. |
| DİVİT |
Yazı yazmak için kullanılan hokka ve kalemi bir arada ihtiva eden
mahfaza. |
| DİYAF |
Bir mevzi. |
| DİYANET |
Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din
emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri. |
| DİYAR |
(Dâr. C.) Memleket. |
| DİYAR-I ÂHAR |
Başka, diğer memleket. |
| DİYAR-I GURBET |
f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket. |
| DİYAR-I KÜFR |
İslâm ülkelerinden hariç olan memleketler. |
| DİYAR-I RUM |
f. Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu. |
| DİYAS(E) |
Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek. * Kılıcı ruşen etmek, kılıcı
parlatmak. |
| DİYAT |
(Diyet. C.) Diyetler. (Bak: Diyet) |
| DİYEKE |
(Dîk. C.) Dîkler, horozlar. |
| DİYER |
(Dâr. C.) Dârlar, hâneler, evler. |
| DİYET |
Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine
ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası. * Para, değer. Kıymet. |
| DİYET-İ KÂMİLE |
Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden
alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir. |
| DİYET |
Tar: Almanya'yı meydana getiren devletlerin özel parlamentolarına
verilen isim. |
| DİZ |
f. Kal'a, sur. |
| DİZ(E) |
f. Levn, renk. |
| DİZA |
Noksanlaştırmak. * Eziyet vermek. * Ezâ etmek. * Hor ve hakir etmek. |
| DİZÇEK |
Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh. |
| DİZDAR |
f. Kale muhafızı, kale ağası. |
| DOĞA |
(Bak: Tabiat) |
| DOĞA ÖTESİ |
(Bak: Metafizik) |
| DOĞMA |
yun. Fikir, rey. * Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir. |
| DOĞMATİZM |
(Bak: Nassiye) |
| DOK |
ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz. * Ticari
eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo. |
| DOKTRİN |
yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y. * Fls: Bir
sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat
okulunun fikirlerinin tümü. |
| DOLAP |
(C.: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner
makine. * Her çeşit döner çark, çıkrık. * İçine eşya vesaire konulan raflı
veya rafsız göz. * Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye
mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmezlerdi. * İşlerin
idaresi. * Mc: Hile, hile ile iş görme. |
| DOLUNAY |
t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık
görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri. * Bedir. |
| DOMANİÇ |
Kambur. Tümsekli, fırlak. |
| DOMİNYON |
ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan
deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim. |
| DOST |
(C.: Dostân) f. Sevilen insan, muhib, yâr. * Erkek veya kadın sevgili,
mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. * Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık
oldukları Allah. |
| DOSTAN |
(Dost. C.) Dostlar. |
| DOSTANE |
f. Dostça, dostlukla. |
| DOSTÎ |
f. Dostluk. |
| DOZ |
Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı. * Tıb:
Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı. * Ölçü,
miktar. |
| DÖNÜM |
919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü. |
| DÖVİZ |
Fr. Yabancı devlet parası. * Yabancı ülkelerde ecnebi paralarla
ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler. |
| DRAM |
yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi. * Müthiş bir vakıa. Musibet,
felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket. |
| DRAMATİK |
yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı. * Temsil yapılmak üzere
yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi,
gülünç olanına da Komedi denir. |
| DU' |
(C.: Ezvâ-Zayân) Erkek baykuş. |
| DUA |
Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru. * Salât, namaz.
* Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve
istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak. * Peygamber'e (A.S.M.) salavat
getirmek. * Birisini çağırmak. * Birisini bir şeye sevketmek. * Bir kimseyi
bir isimle tesmiye etmek. * Söz, kelâm. * Okumak.(... Duâ ubudiyyetin
ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü, duâ eden adam duâsı ile
gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime
ıttılaı var ve bilir; en uzak maksadlarımı yapabilir; benim her halimi
görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki
benim sesimi de işitiyor, bütün o şeyleri O yapıyor ki en küçük işlerimi de
Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum...Duânın en güzel, en lâtif, en leziz, en
hazır meyvesi, neticesi şudur ki: "Duâ eden adam bilir ki; birisi var ki,
onun sesini dinler; derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder; Onun
eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir
Kerim Zât var; ona bakar, ünsiyet verir... M.)(Duâ-yı kavli-i ihtiyarînin
makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahud daha
evlâsı verilir.Meselâ: Birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenâb-ı Hak,
Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duâsı kabul olunmadı"
denilmez. "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir. Hem bâzan kendi
dünyasının saâdeti için duâ eder. Duâsı âhiret için kabul olunur. "Duâsı
reddedildi." denilmez. Belki, "Daha enfa bir sûrette kabul edildi." denilir.
Ve hâkezâ... Mâdem Cenâb-ı Hak Hakim'dir, biz ondan isteriz, o da bize cevap
verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele der. Hasta tabibin hikmetini
ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato
verir. "Tabib beni dinlemedi." denilmez. Belki âh ü fizârını dinledi,
işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi. M.) (Mü'minin
mü'mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?Elcevap : Esbâb-ı kabul dairesinde
olmalı. Çünkü, bâzı şerait dahilinde duâ makbul olur, şerait-i kabulün
içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Duâ edileceği vakit,
istiğfar ile mânevi temizlenmeli: sonra makbul bir duâ olan Salâvat-ı
Şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine Salâvat getirmeli. Çünkü,
iki makbul duânın ortasında bir duâ makbul olur. Hem $ yâni "Gıyaben ona duâ
etmek"; hem hadiste ve Kur'an'da gelen me'sur duâlarla duâ etmek. Meselâ: $
$ gibi câmi duâlarla duâ etmek, hem hulus ve huşu ve huzur-u kalb ile duâ
etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki-i
mübârekede, hususan mescidlerde, hem cum'ada, hususan saat-i icabede, hem
şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem Ramazan'da, hususan
leyle-i Kadir'de duâ etmek kabule karin olması rahmet-i İlâhiye'den kaviyyen
me'muldür. O makbul duânın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut duâ
olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı
maksad yerine gelmezse, duâ kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir
surette kabul edilmiş denilir. M.)(Dördüncü nevi ki; en meşhurudur...Bizim
duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve
kalîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı,
müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hâl ile müsebbebi Cenab-ı
Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek
hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevad-ı Mutlak'ın
isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i
mutlakadır. İkinci kısım: lisan ile, kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği
bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en
tatlı meyvesi, şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırât-ı
kalbini işitir, herşey'e eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir..
Aczine merhamet eder, fakrına medet eder."İşte ey âciz insan ve ey fakir
beşer! Duâ gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı
olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış âlâ-yı illiyyin-i insaniyete çık,
bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i
küllî ve bir vekil-i umumî gibi $ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol!... S.) |
| DUÂ-YI HAYR |
Hâyırlı dua, hayır isteyen dua. |
| DUÂ-YI FİİLÎ |
Fiil ile yapılan dua. Yâni: İstenilen şeyin sebeplerini yerine
getirmeye çalışmak. |
| DUÂ-YI KAVLÎ |
Sözle yapılan dua ki bildiğimiz meşhur duâlardır. |
| DUÂ-YI MÜSTECAB |
Kabul olunan dua. |
| DUÂGÛ |
(Duâhân) f. Duâ okuyan. Duâ eden. |
| DUAT |
(Dâî. C.) Duâ edenler. Allah'a yalvaranlar. * Dâvet edenler. |
| DUBAN |
Duman. |
| DUBU' |
Yapışmak. |
| DU'CE |
Gözün büyük ve siyah olması. |
| DUCRET |
Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret. |
| DUCRET-VER |
f. Sıkıntılı. |
| DÛÇAR |
f. Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. * Ulaşmış. |
| DUD |
f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa. |
| DUD |
Kurt, böcek. |
| DUD-İ HARİR |
İpek böceği. |
| DUD-ALUD |
f. Dumanlı. |
| DUDE |
f. Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. * İs'inden mürekkeb yapılan çıra. |
| DUDE |
Kurtcağız, küçük solucan, böcek. |
| DÛD-HÂNE |
f. Kabile, silsile, hânedan, soysop. |
| DUDHAR |
f. Kelebek. * Aşçı, yemek pişiren kimse. * Külhancı. |
| DUDMAN |
f. Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret. |
| DUDU |
Hanım, kadın, hatun. |
| DUDU |
(Tuti) Dudu kuşu, papağan. |
| DUG |
f. Ayran. |
| DUGA |
Akılsız kadın. |
| DUGA' |
Kedi miyavlaması. * Tilki sesi. * Zelil, hakaret görmüş kimsenin sesi. |
| DUGAB |
Tavşan sesi. |
| DUGAGA |
Ahmak, akılsız kişi. |
| DUGATA |
Eğri bir ağaç cinsi. |
| DUGD |
f. Gelin, yeni evlenmiş kız. |
| DUGMERAN |
Kara, esved. |
| DUGMUS |
(C.: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı. |
| DUGN |
Karanlık, zulmet. |
| DUGTA |
şiddet. * Meşakkat, zorluk. |
| DUH |
f. Kız, kerime, duhter. * Havai fişek. * Hasır otu, hasır sazı. |
| DUH |
f. Çorak, otsuz ve çıplak arazi. * Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve
dazlak. * Yapraksız ve meyvasız ağaç. * Hasırotu. |
| DUHA |
Kuşluk vakti. * Güneş. * Vuzuh ve beyan. * Kur'ân-ı Kerim'in 93.
Suresinin adı. Vedduhâ da denir. |
| DUHALA |
(Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar. |
| DUHAN |
Duman. Tütün. * Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. * Mc: Gaflet ve
dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib
olan şerre, duhan tesmiye ederler. * Kıtlık ve kuraklık. |
| DUHAN-I ATEŞ |
Ateşin dumanı. |
| DUHAN-I MÜBİN |
Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır.
Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve
kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve
gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı
görünür. Bir de Arab, galib olan şerre, duhan tesmiye eder. Nitekim dumanlı
hava tâbirini biz de kullanırız.) (E.T.) |
| DUHAS |
Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere
yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.) |
| DUHH |
Tütün. |
| DUHL |
(C.: Dehâhil) Ufak kuşlar. |
| DUHMESAN |
Kara yağız, iri yapılı adam. * Akılsız adam. |
| DUHN |
Darı. |
| DUHNE |
Tohum tânesi, tek tâne. * Darı. |
| DUHRUCE |
(C.: Dehâric) Yellengen böceğinin yuvarladığı ters. * Deve kuşunun
yavrusu. |
| DUHSEMAN |
Kara yağız, iri vücutlu adam. |
| DUHT |
f. Kız, kerime. |
| DUHTE |
f. Sağılmış. * İğne ile dikilmiş. |
| DUHT-ENDER |
f. Üvey kız. * Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi. |
| DUHTER |
f. Kız. |
| DUHTER-İ HİNDÎ |
Hindistanlı kız. |
| DUHTERE |
f. Bekârlık, kızlık. |
| DUHTERÎ |
f. Kızlık, bekârlık. |
| DUHUK |
Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve. |
| DUHUL |
İçeri girme. İçeri dahil oluş. |
| DUHUL-İ MUZAFFERÂNE |
Muzafferce giriş. |
| DUHUL Ü HURUC |
İçeri girip çıkma. |
| DUHULİYE |
Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret
malından alınan vergi. * Bir yere girmek için verilen para. |
| DUHUR |
Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma. |
| DUHUR |
Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik. |
| DUHUS |
Bâtıl olmak. |
| DUHYE |
Kuşluk vakti kesilen kurban. |
| DU'K |
Zayıf adam. |
| DUKA |
Eskiden Avrupa'ca pek yüksek bir asalet ünvanı idi. |
| DUKAK |
(C.: Dekâyık) İnce nesne. * Un. * Zor, güç. |
| DULL |
Helak.DUM $ (Devâm) : Sâbit ve sâkin olmak. |
| DU'MA |
Ulu yol. |
| DUMR |
Zayıflık. * Hafiflik. |
| DUMU' |
(Dem'. C.) Göz yaşları. |
| DUMUR |
Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan
dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz
gitmek. |
| DUMUR |
Büyüyüp gelişememek. Zayıflıktan, hayvanların karnının içeri çökmesi. |
| DU'MUS |
(C.: Deâmis) Rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı. |
| DUMUZ |
Susma, sükut. |
| DÛN |
Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda. |
| DÛN |
Gayrı, diğer, maadâ. |
| DUNAK |
Nezle. |
| DUNE |
Hastalık. |
| DUNEHU HART-ÜL KATAT |
"Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir
tabirdir. |
| DUN-HİMMET |
Gayretsizlik, himmetsizlik. (Bak: Himmet.) |
| DÛN-PERVER |
f. Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların
ilerlemelerine yardımcı olan. |
| DURA-DUR |
f. Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya. |
| DURAH |
Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur. |
| DURAT |
Yellenme. |
| DUR-BAŞ |
f. "Uzak ol!" anlamına gelen bir emir. * Değnek, sopa, âsa. |
| DURBE |
Âdet, haslet. * Cür'et. * Tecrübe. |
| DUR-BİN |
f. Uzak gören. Uzağı gösteren âlet. |
| DUR-BİNÎ |
f. İlerisini görürlük, uzağı görmeklik. |
| DURC |
İçine inci ve altın konulan küçük hokka. |
| DUR-DEST |
f. Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun. |
| DURE |
Hakir ve şânı küçük olan adam. |
| DUR-ENDİŞ |
f. Önceden görüp düşünen. Tedbirli. Her şeyin ilerisini evvelden
mülâhaza eden. İlerisini düşünen. |
| DURÎ |
f. Uzaklık. |
| DURİT |
Kovmak, def etmek. |
| DUR-NÜMA(Y) |
f. Uzağı gösteren. |
| DUR-NÜVİS |
f. Uzağı yazan. Telgraf. |
| DURR |
Zayıflık. Hâli yaramaz olmak. |
| DURRE |
(C.: Dür-Dürrât-Dürer) İnci. |
| DURU' |
(Dır. C.) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler. |
| DURU' |
Uzak, ırak, baid. |
| DURUB |
(Darb. C.) Döğmeler, vurmalar, darblar. |
| DURUB-U EMSAL |
Meşhur sözler. Darb-ı meseller. Ata sözleri. |
| DURUS |
Kuyu örülen taş. |
| DUR Ü DİRAZ |
Uzun uzadıya. |
| DÛŞ |
f. Omuz. Ketif. * Dün gece. * Âlem-i menâm, rüya âlemi. * Mütesadif ve
mütelâki olan. |
| DÛŞ AZMAK |
Rüyâda iken kirlenmek, ihtilâm olmak. |
| DUŞAB |
f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez. |
| DUŞİZE |
(C.: Duşizegân) f. Kız, bâkire. El değmemiş. |
| DU'ŞUKA |
Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur. |
| DUUD(E) |
Nezle olmak. |
| DUVA |
Baykuş sesi. |
| DUZ |
f. Dikici, diken, dikmiş. |
| ÇUVAL-DUZ |
Çuval dikmeye yarayan iğne. |
| DUZAH |
f. Cehennem. Tamu. * Mc: Keder. Külfet. |
| DUZAHÎ |
f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani. |
| DUZAH-MEKÂN |
f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık. |
| DUZENE |
f. Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi. |
| DÜ-ÂLEM |
İki dünya. Dünya ve âhiret. |
| DÜ-BÂLÂ |
f. İki kat. |
| DÜ-RU |
İki yüzlü. |
| DÜABE |
Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun. |
| DÜBAR |
Çarşamba günü. |
| DÜBAR(E) |
f. İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme. |
| DÜBB |
Ayı. |
| DÜBB-Ü ASGAR |
Küçük ayı denen ve Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız
kümesi. |
| DÜBB-Ü EKBER |
Büyük ayı tâbir edilen, kutup yıldızı ile beraber etrafındaki yedi
yıldız. |
| DÜBBA' |
Kabak. |
| DÜBBE |
Yol, tarik. |
| DÜBEYT |
f. İki beyitten müteşekkil rübainin diğer ismi. |
| DÜBLE |
Beyaz helva parçası. * Büyük lokma. |
| DÜBR |
(Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. * Bir işin nihayeti, sonu. * Bir şeyin
arkası, gerisi. |
| DÜBSE |
Siyaha benzeyen kırmızılık. |
| DÜBSİYY |
Kumruya benzer bir kuş. |
| DÜ'BUB |
Zayıf nesne. * Çirkin huylu, kısa boylu kimse. * Kolay yol. * Uzun at.
* Karınca nevinden bir nev. * Hububattan bir cins. |
| DÜBUL |
Su arkı. |
| DÜ'BUS |
Ahmak. |
| DÜCA |
Zulmet, karanlık. |
| DÜCAC |
Galebe ile çağrışmak. * İnlemek. * Aldatmak, kandırmak. |
| DÜCACE |
(Bak: Decace) |
| DÜCALE |
Katran. |
| DÜCCE |
Fazla karanlık, ziyade zulmet. |
| DÜCCE-İ LÜCCE |
Denizin engin karanlığı. |
| DÜCİ |
(Dücye. C.) Karanlıklar, zulümat. |
| DÜ-CİHAN |
İki cihan. Dünya ve âhiret. |
| DÜCME |
Karanlık, zulmet. |
| DÜCNE |
(C.: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık. |
| DÜCUN |
Bulutun göğü bürüyüp örtmesi. |
| DÜCÜC |
(Decâc. C.) Tavuklar. Tavuk, horoz ve piliç cinsleri. |
| DÜCÜNNE |
(C.: Dücünnât) Bulut kat kat olma. * Karanlık, zulmet. * Yağmur yağma. |
| DÜCYE |
(C.: Dücâ) Bal arısının kovanı. * Avcılar kümesi. * Zulmet, karanlık. |
| DÜDEN |
Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu. |
| DÜ-DİDE |
f. İki göz. |
| DÜ-DİLÎ |
f. Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak. |
| DÜELLO |
İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve
şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma. |
| DÜF |
(C.: Düfuf) Def. |
| DÜF'A |
(C.: Difâ) Çok çabuk akan su. |
| DÜFAK |
Bir şeyin dolu olması. |
| DÜFFA' |
Büyük sel. |
| DÜFN |
Gömülmüş kuyu. |
| DÜFUK |
Atılmak. * Dökülmek. |
| DÜ-GANE |
f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift. |
| DÜ-GİTİ |
f. İki âlem. Dünya ve âhiret. |
| DÜHAT |
Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı
ve zekâ sahibi olanlar. |
| DÜHDÜN |
Bâtıl nesne. |
| DÜHDÜR |
Bâtıl nesne. |
| DÜHME |
Siyahlık, karalık. |
| DÜHN |
Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ. |
| DÜHRİYY |
Yaşlı, ihtiyar, müsinn. |
| DÜHÛR |
Devirler, zamanlar. Dünyalar. |
| DÜHÜL |
f. Davul. |
| DÜKA' |
Deve öksürüğü. |
| DÜKAS |
Uyuklamak. |
| DÜKNE |
Siyâha benzer bir renk. |
| DÜLAKE |
Davar emziğinde kalan süt bakiyesi. |
| DÜLBE |
(C.: Düleb) Çınar ağacı. |
| DÜLBENT |
f. Tülbent. |
| DÜLCE |
(Delce) Gece vakti bir yere gitmek. |
| DÜLDÜL |
Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali
(R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur. |
| DÜLFİN |
Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık. |
| DÜLKE |
Küçük bir canavar. |
| DÜLU' |
Huruç etmek, çıkmak. |
| DÜLUK |
Batma, güneş batması. |
| DÜLUK-UŞ ŞEMS |
Güneşin batışı. |
| DÜ'LUL |
(C.: Dâlil) Belâ, zahmet, dâhiye. |
| DÜM |
f. Kuyruk. |
| DÜMA |
(Dümye. C.) Suretler. Küçük putçuklar. |
| DÜMA' |
Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş. * Bahar günlerinde
üzüm çubuğundan akan su. |
| DÜMAC |
Çok sağlam nesne. * Gizli örtülü olan şey. |
| DÜMAN |
Yemişin çürüklü olması. * Ekine su düşüp, kesilmek. |
| DÜMASİR |
(Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve. |
| DÜM-BÜRİDE |
f. Kuyruğu kesik. |
| DÜM-ÇE |
f. Kısa kuyruk, kuyrukçuk. |
| DÜMDAR |
f. Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve
askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. * Mc: Son
zamanlarda gelen büyük evliyâullah. |
| DÜMEL (DÜMMEL) |
Tıb: Büyük kan çıbanı. |
| DÜMLUK |
Yassı, yuvarlak taş. |
| DÜMLUS |
Berrak, yumuşak nesne. |
| DÜMLÜC |
Doğan kuşu. * Kan alacak yer. |
| DÜMME |
Arap oyunlarından bir oyun ismi. * Yol, tarik. |
| DÜMU' |
(Dem'. C.) Gözyaşları. |
| DÜMUK |
Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek. |
| DÜMUR |
Destursuz olarak eve girmek. |
| DÜMUS |
Geceleyin çok karanlık olmak. |
| DÜ-MUY |
f. Saçına sakalına kır düşmüş adam. |
| DÜMYE |
(C.: Dümâ) Oyun. * Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem. |
| DÜNB(E) |
f. Kuyruk. |
| DÜNBAL(E) |
f. Kuyruk. |
| DÜNBEK |
f. Bekçi davulu. * Dümbelek. |
| DÜ-NİM(E) |
f. İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış. |
| DÜNU' |
Horluk, hakirlik. |
| DÜNÜVV |
Ulaşmak, yakın olmak. |
| DÜNYA |
(Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı. * Şimdiki
âlemimiz. (Ahirete veya ölüme en yakın olmasından bu isim verilmiştir.)
(Dünyâ, âhiretin tarlasıdır. Bir kitab-ı Samedanîdir. Hem bir mezraadır. Hem
birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Hem seyyar bir
ticaretgâhtır. Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Hem bir misafirhânedir.)(Ehl-i
dalâletin vekili der ki, ehadisinizde dünya tel'in edilmiş. "Cife" ismiyle
yâdedilmiş. Hem bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir
ediyorlar. "Fenadır, pistir" diyorlar. Halbuki: Sen bütün kemalât-ı
İlâhiyyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan
bahsediyorsun?Elcevap : Dünyanın üç yüzü var: Birinci Yüzü : Cenab-ı Hakk'ın
esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara
ayinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu
yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.İkinci yüzü : Âhirete
bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet'in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu
yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete
lâyıktır.Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve
ehl-i dünyanın mel'abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü:
Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve
ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir.Kur'ân-ı Hakim'in kâinattan ve
mevcudattan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise; evvelki iki yüze
bakar. Sahabelerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki
yüzdedir. Şimdi dünyayı tahkir edenler dört sınıftır:Birincisi : Ehl-i
mârifettir ki, Cenab-ı Hakk'ın mârifetine ve muhabbet ve ibadetine sed
çektiği için tahkir eder.İkincisi : Ehl-i âhirettir ki ya dünyanın zaruri
işleri onları amel-i uhreviden men'ettiği için veyahut şuhud derecesinde
imân ile Cennetin kemalât ve mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin
göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdar mehâsini varsa, Cennetin
mehâsinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.Üçüncüsü : Dünyayı tahkir eder.
Çünkü; eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden
ileri geliyor.Dördüncüsü : Dünyayı tahkir eder. Zira dünya, eline geçiyor.
Fakat durmuyor gidiyor. O da kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder.
"Pistir" der. Şu tahkir ise; o da, dünyanın muhabbetinden ileri geliyor.
Halbuki, makbul tahkir odur ki; hubb-u âhiretten ve mârifetullah'ın
muhabbetinden ileri gelir.Demek makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı
Hak, bizi onlardan yapsın. Âmin. S.) (Bak: Alessevri velhut) |
| DÜNYADÂR |
f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına
fazla meyilli olan. |
| DÜNYALIK |
t. Zenginlik, para ve mal. |
| DÜNYAPEREST |
f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen.
Maddiyatı çok seven. |
| DÜNYEVÎ |
(Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile
alâkalı. |
| DÜ-PA |
İki ayaklı. |
| DÜR |
(Bak: Dürr) |
| DÜRAHİS |
Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan. |
| DÜRAMİH |
Yürürken sallanan kişi. |
| DÜRB |
(Bak: Derb) |
| DÜRBE |
Âdet. Haslet. * Cür'et ve mümareset. Tecrübe. |
| DÜRC(E) |
Kutu, kutucuk, küçük kutu. * Mücevherat kutusu. * Hokka gibi olan ağız,
biçimli ağız. |
| DÜRC-İ ZER |
Altın kutusu. |
| DÜRD(E) |
f. Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım. |
| DÜRDAKIS |
Başla boyun arasında olan kemik. |
| DÜR-DANE |
f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk. |
| DÜRDÎ |
f. Çöküntü, tortu. |
| DÜRDÜR |
Dişin kök yeri. * Çocukların dişlerinin çıkıp bittiği yer. |
| DÜRECE |
Süllem, merdiven. * Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz
olan bir kuş.) |
| DÜRER |
(Dürr. C.) f. Büyük inciler. |
| DÜRER-İ SEMAVÎ |
Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler. |
| DÜRER-BÂR |
İnciler yağdıran. * Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen. |
| DÜRHAMİN |
Belâ. Zahmet, meşakkat. |
| DÜRNUK |
(C.: Derânik) Bir cins döşek. |
| DÜRR |
(Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi. |
| DÜRRE-İ BEYZÂ |
f. Parlak, büyük inci. |
| DÜRR-İ CÂN |
f. Canın incisi. Çok sevgili. |
| DÜRR-İ DIRAHŞÂN |
Parlak inci. |
| DÜRR-İ MEKNUN |
Mahfazalı parlak inci. |
| DÜRR-İ MİSÂL |
f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı. |
| DÜRR-İ NÂB |
Beyaz, parlak inci. |
| DÜRR-İ ŞİRAB |
İri, büyükçe inci. |
| DÜRR-İ YEGÂNE |
Eşi ve benzeri bulunmayan tek inci. |
| DÜRR-İ YEKTA |
f. Benzeri olmayan, tek inci. * Mc: Hz. Peygamber (A.S.M.) |
| DÜRR-İ YETİM |
f. Sadef içinde tek olan inci. * Mc: Hz. Peygamber Muhammed (A.S.M.) |
| DÜRRACE |
(C.: Derrâc) Türac denilen kuş. |
| DÜRRAE |
(C.: Derâri) Ferâce, kaftan, elbise. |
| DÜRRAT |
(Dürre. C.) Büyük, iri inci taneleri. |
| DÜRR-DANE |
(Bak: Dürdâne) |
| DÜRR-EFŞAN |
f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız. |
| DÜRRÎ |
Dürr'e mensub, inci ile ilgili. |
| DÜRŞE |
Hâcet, ihtiyaç. |
| DÜRU' |
(Dır'. C.) Zırh gömlekler. |
| DÜRUC |
Dürmek. * Geçmek. * Koymak. |
| DÜRUD |
f. Dua, medih, tahiyye, selâm. * Ekin biçme. * Yontmuş ağaç, kereste. |
| DÜRUG |
f. Yalan, Doğru olmayan söz. |
| DÜRUG-ZEN |
f. Yalancı. |
| DÜRUR |
İnmek. * Akmak, seyelân. |
| DÜRUS |
(Ders. C.) Dersler. * Müfret olarak: Bir şeyin eseri mahv ve müzmahil
olmak. |
| DÜRUS-İ NÂFİA |
Faydalı olan dersler. |
| DÜRÜST |
f. Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. * Doğru, hatasız. * Bütün, tam. |
| DÜRÜSTÎ |
f. Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. |
| DÜRÜŞT |
f. Katı, kalın, yağun. * Kaba, sert. |
| DÜRÜŞTÎ |
f. Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk. |
| DÜRYE |
Bilmek. |
| DÜRZİ |
(C.: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve
sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet
fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır. |
| DÜSME |
Toz bulaşmış olan nesne. * Adi, alçak kimse. |
| DÜSSE |
Başa soğuk geçmek. |
| DÜSSE |
Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun. |
| DÜSTUR |
f. Umumi kaide. Kanun, nizam. * Örnek, nümune * Üslub. İzin, müsaade. *
Mu'teber ve mu'temed kimse. * Destur. |
| DÜSUM |
(Desem. C.) Yağlar. |
| DÜ'SUR |
(C.: Deâsir) Yıkılmış havuz. |
| DÜSUR |
Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma. * Kaftan
eskime. * Ev köhne olma. |
| DÜSÜR |
(Disar. C.) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını
birbirine bağlayan rabıtalar. |
| DÜSÜR |
(Disar. C.) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler. * Yatak çarşafları. |
| DÜŞ |
f. (Bak: Dûş) |
| DÜŞAB |
f. Pekmez. |
| DÜ-ŞAH(İ) |
f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç. |
| DÜŞENBİH |
f. Haftanın ikinci günü, pazartesi. |
| DÜŞEŞ |
f. İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi. |
| DÜŞİN(E) |
f. Dün gece. |
| DÜŞNAM |
f. Sövme, sövüp sayma, ta'n. |
| DÜŞVAR |
f. Müşkil. Güç. Zor. |
| DÜŞVAR-GER |
f. Dağ. |
| DÜŞVARÎ |
f. Zorluk, güçlük, suubet. |
| DÜ-TA |
İki kat. |
| DÜVAB |
İşi birbirine ulaştırmak. |
| DÜVAL |
f. Tasma, kayış. |
| DÜVAM |
Sabit ve sakin olmak. |
| DÜVAR |
Baş çevrilme. |
| DÜ-VAZDEH |
f. Oniki. |
| DÜVEL |
(Devlet. C.) Devletler. |
| DÜVEL-İ MUAZZAMA |
f. Büyük devletler. Düvel-i muazzama-i İslâmiyye gibi. |
| DÜVEL-İ MÜ'TELİFE |
Anlaşmış devletler. Birinci Cihan Harbinde: İngiltere, Fransa, Rusya ve
İtalya. |
| DÜVEL-İ MÜTTEFİKA |
f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler. |
| DÜVELÎ |
(Düveliyye) Devletlerle alâkalı. |
| DÜ-VİST |
f. İki yüz. |
| DÜVUK |
Ahmaklık, hamâkat. |
| DÜ-VÜM(İN) |
f. İkinci, saniyen. |
| DÜVVAC |
Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac. |
| DÜVVAME |
Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak. |
| DÜYUN |
(Deyn. C.) Borçlar. |
| DÜYUNAT |
(Düyun. C.) Borçlar. |
| DÜZD |
(C.: Düzdân) f. Sârık, hırsız. |
| DÜZDAN |
(Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak. |
| DÜZDÂNE |
f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. |
| DÜZDÎ |
f. Hırsızlık, sirkat. |
| DÜ-ZEBAN |
f. İki dilli. |
| DÜZEÇ |
(Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Tesviye âleti) |
| DÜZENBAZ |
Hile yapan, aldatıcı. |
| DÜZİNE |
On iki parçadan ibaret takım. |
| DÜZLEM |
(Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Müstevi) |
| DÜZTABAN |
t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve
hızlı yürüyemezler. |