Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

E Gr: İstifham, Sorgu Edatı - İslami Bilgiler - Osmanlica - 5. Sayfa

E  Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi) * Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi. (Bak: Müennes)
EÂCİB  (U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
EÂCİB-İ DEHR  Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.
EACİM  (Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.
EADİ  (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
EALİ  (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
EAMM  Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
EARİB  (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
EARİZ  (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
EARR  Hörgücü küçük deve.
EASİR  (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
EÂZIM  (A'zam. C.) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar.
EÂZIM-I ESMÂ  İçinde çok isimlerin mânası bulunan, isimlerin en büyükleri. Cenab-ı Hakk'a mahsus isimlerin en mühim ve büyükleri.
EÂZIM-I MİLLET  Millet büyükleri.
EÂZIM-I ÜDEBÂ  Ediplerin, edebiyatçıların en büyükleri.
EAZZ  Galip. * Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler. 
EAZZ-İ AHİBBÂ  Dostların en azizi.
EB  (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced.
EB-İ MÜŞFİK  şefkatli baba, merhametli peder.
E'BA  Yükler, hamuleler, çuvallar.
EBAB  Bir yere gitmek için hazır olmak.
EBABİL  Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.) (Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe)
EB'AD  Çok uzak, en uzak, daha uzak.
EB'ÂD  (Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar.
EB'ÂD-I BÎNİHAYE  Sonsuz uzaklıklar.
EB'ÂD-I NÂMAHDUD  Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.
EB'ÂD-I SELÂSE  Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).
EBADİD  Müteferrik, dağınık.
EBAET  (C.: Abâ) Kamışlık yer. * Kamış.
EBAHH  Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)
EBAHİR  Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
EBAİD  (Eb'ad. C.) Yakın olmayan (hısım ve akraba.) * En uzak yerler.
EBALİS  (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
EBARİK  (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
EBARİK  Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
EBATIL  Böğürler, yanlar.
EBATİH  (Ebtah. C.) Kumlu dereler ve ırmaklar.
EBATİL  (Ubtule. C.) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler.
EBAZER  (Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî)
EBAZİR  (Ebzâr. C.) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.
EBB  (C.: Abâb) Kuru ot. Taze ot. * Mer'a, otlak, çayır. * Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
EBBAL  Deve çobanı.
EBBALE  Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
EBBAR  İğneci. İğne yapan veya satan kimse.
EBBAZ  Kaçma, ürkme. * Sıçrayıp atlayan karınca.
EBBED-ALLAH  (Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua.
EBCED  Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir.  $(Ebced) $(Hevvez) $(Hutti) $(Kelemen) $(Sa'fes) $(Kareşet) $(Sehaz) $(Dazig)Bu sekiz kelime bütün huruf-u hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften gayn harfine kadar, birden bine kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi değerler verilmiştir. Elif: 1, Bâ: 2, Cim: 3, Dal: 4, He: 5, Vav: 6, Ze: 7, Ha: 8, Tı: 9, Yâ: 10, Kef: 20, Lâm: 30, Mim: 40, Nun: 50, Sin: 60, Ayn: 70, Fe: 80, Sad: 90, Kaf: 100 Rı: 200, Şın: 300, Te: 400, Se: 500 Hı: 600, Zel: 700, Dad: 800, Zı: 900, Gayn: 1000 Şimdiki Arabcada alfabe bu sırayı tutmuyorsa da harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya uymak için Ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Hem birbirine benzeyen harfler bu sırada dizilmiştir. Eskiden İslâmlarda matematik ve fizikte bu harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz.
EBCEDHAN  f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi.
EBCED HESABI  Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den, âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir. Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in 34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir" ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10 + 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29. Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde $ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878 olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1 + 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. Ş.)
EBCEL  
EBCEL  Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. * Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.) 
EBDA'  (Bedi'. den) En bedi. Ziyade bedi' ve güzel. Daha çok dikkati çeken.
EBDAL  (Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.)
EBDAN  f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun.
EBDAN  (Beden. C.) Bedenler. Tenler.
EBECC  Patlak gözlü adam.
EBED  Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak. (Bak: Beka)Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan "kuvve-i hayâliye"ye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın. Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "Oh" yerine "Ah" diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envaına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. S.)(İnsanın fıtrat-ı zişuuru olan vicdanı saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim, kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed!... Ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur. Demek bu vicdanî olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-ı câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. S.)
EBED-ÜL-ÂBÂD  Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
EBED-ÜL ÂBİDÎN  Ebediyyen, sonsuz olarak.
EBEDD  Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.
EBEDEN  (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.
EBEDGÂH  f. Kabir, mezar.
EBEDHANE  f. Kabir, mezar.
EBEDÎ  Sonsuza ve ebediyete âit. Ebediyete dâir ve müteallik.(Kur'ân bize bu âlemin fâni, geçici olduğunu, herşeyin devamlı değiştiğini ve takdir edilen bir zaman sonunda sona erdiğini ve ereceğini belirtiyor. Madde âleminin bir başlangıcı ve sonu olduğunu bundan da anlıyoruz. Kur'ân, bize ebedî âlemin varlığını da haber veriyor, bu dünya hayatının ebediyet âlemine geçiş için bir hazırlık, tekâmül ve geçiş dönemi olduğunu, ebediyet âlemindeki hayata uygun bir varlık olmak için bu dünyada Allah'ın emir ve kanunlarına uygun yaşamak gereğini hatırlatıyor ve emrediyor.)
EBEDİYYEN  Ebedî olarak, ilel-ebed. * Hiç bir vakit, hiç bir zaman.
EBELET  Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık.
EBEN  Töhmetli, kabahatli kişi. * Adâvet, düşmanlık.
EBEN AN-CEDD  Babadan, dededen.
EBER  Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması.
EBERR  Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever. * Şenlikten uzak, bedevi.
EBES  Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş. $
EBEVEYN  Ana ile baba. (Eb ile ümm.)
EBGAZ  Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen.
EBH  Unutulan şeyi hatırlatmak.
EBHAK  Bir gözlü.
EBHAL  (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü. 
EBHÂR  (Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler.
EBHÂR-I VÂSİA  Geniş denizler.
EBHAR  Nefesi ve ağzı fena kokan adam.
EBHAS  Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.
EBHEKAN  Kuzu kulağı adı verilen ot. 
EBHEL  Ardıç ağacının yemişi. * Ardıç ağacının bir nevi
EBHEM  Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.
EBHER  En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.
EBHİRE  (Buhâr. C.) Dumanlar, buğular.
EBHUR  (Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar.
EBHUR  (Bahur. C.) Buharlar. Buğular.
EBİ  (Bak: Ebu)
EBİ-L BENÂT  Kızların babası.
EBİB  İri taneli yağmur.
EBİH  Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.
EBİL  Devenin hâllerinden anlıyan kimse.
EBİL  Nasârâ rahibi ve ekâbiri.
EBİL-ÜL EBİLÎN  İsa Peygamber (Aleyhisselâm)
EBİYE  İmtinâ edici, çekinen kadın.
EBKA'  Alaca karga.
EBKA  Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ)
EBKÂR  (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
EBKÂR-I EFKÂR  Evvelce söylenmemiş olan fikirler.
EBKEM  (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
EBKEMÎ  f. Dilsizlik, dili olmamak.
EBKEM Ü LÂL  Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
EBKEMİYET  Dilsizlik. Konuşamamazlık.
EBLAD  Eser.
EBLAĞ  En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ.
EBLAK  Rengârenk. * Alaca bulaca. * Alacalı at.
EBLAK-SÜVAR  f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit.
EBLEC  Açık kaşlı. * Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.
EBLED  Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse. * Açık kaşlı. * Şişman gövdeli kişi.
EBLEH  Ahmak. Bön. Budala.
EBLEHÂNE  f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
EBLEHÎ  f. Ahmaklık, saflık, bönlük.
EBLEHİYYET  Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.
EBLEK  f. Alacalı renk.
EBLEM  Kalın dudaklı adam.
EBLİM  Bal, asel.
EBLUÇ  f. Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri.
EBLUK  f. Münafık, iki yüzlü adam. * Şarlatan.
EBNÂ  (İbn. C.) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler.
EBNÂ-İ ÂDEM  Adem oğulları. İnsanlar.
EBNÂ-İ BEŞER  İnsan oğulları.
EBNÂ-İ CİNS  Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.
EBNÂ-ÜD DEHALİZ  Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar. 
EBNÂ-YI MAZİ  Mâzinin insanları.
EBNÂ-YI SEBİL  Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar.
EBNÂ-YI VATAN  Vatan evlâtları.
EBNİYE  (Bina. C.) Binalar. Yapılar.
EBNİYE-İ ATİKA  Eski binâlar.
EBNİYE-İ MÜRTEFİA  Yüksek binalar.
EBR  Ürkmek. Kaçmak.
EBR  f. Bulut.
EBR-İ BAHAR  Bahar bulutu.
EBR-İ BÂRÂN  Yağmur bulutu.
EBR-İ İHSAN  İhsan, lütuf bulutu.
EBRAC  Burçlar, kaleler.
EBRAH  Zor olmak, güç olmak.
EBRAK  Fazlaca parıltılı. * Taşlı, kumlu, balçıklı yer. * Alaca renkli at. * İki renkli lekeli bir şey.
EBRÂR  (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
EBRÂR-I ÜMMET  Ümmetin iyileri. Hayırlıları.
EBRAS  İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.
EBREC  Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.
EBRED  (Berd. den) Çok soğuk.
EBREHE  Peygamberimizin (A.S.M.) doğumundan elli gün kadar evvel Kâbenin tahribine gelen Habeş Ordu Kumandanının ismi. (Bak: Ebabil)(Fillerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim.İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim...İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün.Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.İsterdi ki; çeksin doğacak nura bir sed.Hem doğmadan ölsün diye "Mahbub-u Müebbed."Günlerce gidip Kâbeye hem yaklaşan orduBirdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu...Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahirden. Taş harbine başlar, pek acib hepsi birden.İndikçe havadan o muamma gibi taşlar Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ Olsun diye mahbuba nişan eyledi mevta. E.L.)
EBREK  En bereketli.
EBRENCEN  f. Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet eşyası.
EBRESİM  İbrişim.
EBRESİMÎ  İbrişimci.
EBREŞ  Alaca benekli at. * Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk.
EBRİC  Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.
EBRKÂR  f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.)
EBRU  f. Kaş. * Bir nevi dalgalı kumaş ve kâgıt ismi.
EBRUFERAH  f. Güler yüzlü.
EBRUVÂN  f. Kaşlar.
EBS  Sütü çok içmekten dolayı karnı şişmek.
EBSAR  (Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
EBTAH  (C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.
EBTAL  (Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.
EBTAL  (C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl.
EBTER  Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
EBTİNE  (Bâtın. C.) Çukur yer, kuytu yer.
EBU  Peder, baba, ata, eb.
EBU BEKİR-İ SIDDIK (R.A.)  Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz almış, nübüvvet sırlarının en samimi mahremi. Her şeyini, bütün malını İslâmiyet uğruna, Peygamberimize (A.S.M.) sadakati ile feda etmiş, sırf lillâh için çalışmış, hiç bir maaş kabul etmeden hilâfet makamında bulunmuş, İslâmın ilk Reis-i Cumhuru olmuştu. Seçimle başa geçmiş, zekât vermeği kabul etmemek ve irtidad etmek gibi hareketlere karşı mücadele etmişti. Kur'ân-ı Kerimin Sure ve Ayetlerini ilk def'a cem' edip bir cilt halinde toplamıştı. Hilâfeti zamanında Hz. Halid kumandasında İslâm Ordusu Suriye ve Şamı fethetmişti.
EBU CABİR  Ekmek.
EBU CA'DE  Kurt, zi'b.EBU CAFER $ Bin Abdullah Bin Cafer bin Ebî Tâlib (R.A.) : Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'dan 25 Hadis rivayet etmiştir. Kureyş'in Haşimî kolundandır. 80 senesinde 80 yaşında iken vefat etti. (R.A.)
EBU CA'FER  Sinek.
EBU CEHL  "Cehalet babası" demek olan bu kelime, Hazret-i Resul-i Ekrem (A.S.M.) zamanında, mu'cizeleri ve çok delilleri ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı puta tapan gururlu bir müşrikin lâkabıdır. Bedir Gazasında öldürüldü.
EBU CEMİL  Tere otu.
EBU DAVUD  (Bak: Kütüb-ü Sitte)
EBU-D DERDA  Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âmil olmadığı halde ilim sâhibi sayılamaz."
EBU EYYUB  Deve, cemel.
EBU EYYUB-İL ENSARÎ  Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir. (R.A.)
EBU HALİD  Köpek, kelb. * Canavar.
EBU HANİFE  (Bak: İmam-ı A'zam)
EBU HASAN-I ŞAZELÎ  (Bak: şazelî)
EBU HUMEYD  Ayı denilen canavar.
EBU HÜREYRE (R.A.)  Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.) (Bak: Ashab-ı Suffa)
EBU İKRİME  Güvercin kuşu.
EBU İYAZ SELEME BİN AMR BİN EL EKVÂ (R.A.)  Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.) 
EBUK  Kaçmış köle.
EBU KALEMUN  Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.)  Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU KAYS  Çakal.
EBU-L ALA-İ MAARRÎ  (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur. 
EBU-LA-ŞEY  Hiçbir şeyin babası. Hiç bir şeyi olmayan.
EBU-L AVN  Hurma.
EBU-L MEYMUN  Bal, asel.
EBU-L MİREH  Şeytan.
EBU-L MUHTAL  Katır, bağal.
EBU MANSUR-U MATÜRİDÎ  (Bak: Matüridî)
EBU NAFİ'  Sirke.
EBU-N NACİ'  Helva.
EBU-N NECM  Tilki.
EBU SAİD-İL HUDRÎ  Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
EBU LEHEB  (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı.
EBU-L EMİN  Tokluk, şiba'.
EBU-L FADL  Altun.
EBU-L HARİS  Arslan.
EBU-L HUSAYN  Tilki.
EBU-L İBER  Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.
EBU-L KA'KA'  Kuzgun.
EBU SABİR  Tuz, milh.
EBU SÜFYAN  (Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.
EBU SÜLEYMAN  Horoz.
EBU TALHA ZEYD BİN SEHL (R.A.)  Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)
EBU TALİB  (...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu, imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi- o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i, hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.)
EBU TAYYİB EL-MÜTENEBBİ  (Hi: 915 - 965) Kûfe'de doğdu. Bağdat'ta öldü. Büyük şairlerden olup, divanı vardır.
EBU-L VAKT  Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar.
EBU-T-TURAB  Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı.(Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)
EBÛÜ  "İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim" mânasına fiildir.
EBU ZA'FEL  Fil.
EBU ZENE  Maymun.EBU ZERR-İ GIFFARÎ $ Cündüb bin Cünâde (R.A.) : İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)
EBU ZİYAD  Eşek, hımar.
EBU ZÜBAB  Fâre.
EBU ZÜR'A  Domuz, hınzır.
EBU-Z ZEHEB  Çok zengin olan adam, altın babası.
EBVA'  Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci senesinde birinci defa olarak yapılan gazanın orada olmasıdır.
EBVÂB  (Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
EBVÂB-I MÜZEHHEB  Yaldızlı kapılar.
EBVÂB-I RAHMET  Rahmet kapıları.
EBVÂB-I SEMÂ  Semâ kapıları, gök kapıları.(78. surenin 18. ve 19. âyetlerinin tefsirinden bir kısmıdır:"O fasl günü o gündür ki, sura üfürülür. Yani sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da, (sure: 17, âyet: 71 mantukunca) her ümmet imamıyla çağırılarak derhal alay alay, ümmet ümmet, cemaat cemaat mahşere gelirsiniz ve o sırada, semâ açılmıştır. Nizâm-ı âlem değişmiş; bugün kapalı, sağlam bir bina olan semâ fethedilmiş; (sure : 69, âyet: 16 mazmununca inşikak edip yer yer açılmıştır da hep kapılar olmuştur. Her tarafı kapılardan ibaret gibi küşâd edilmiştir." E.T.)(7. surenin 40. âyetinin meâlinden bir parça: "Şüphe yok o kimselere ki, küfre düştüler ve bizim vâzıh âyetlerimizi tekzib ettiler, onların birer âyet-i İlâhiye olduğunu kabul etmediler ve onlara karşı tekebbürde bulundular, onlara imandan ve muktezasıyla amel etmekten kaçındılar. Onlar için gök kapıları açılmaz, onların duaları, amelleri kabul edilmez veya onların ruhları oralara yükselemez. Ve deve, iğnenin deliğine girinceye kadar; öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar; öyle mümkün olmayan bir hâdisenin vukuuna değin, yani hiçbir zaman cennete giremiyeceklerdir. Onların Cennet'e girmeleri, böyle vukuu muhâl birşeye muallaktır, onlar ebediyyen Cehennem'de muazzeb olup duracaklardır." Ömer Nasuhi Bilmen)
EBYAN  Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. * Yemekten tiksinen kişi.
EBYAT  (Beyt. C.) Beyitler. İki mısradan müteşekkil kısımlar.
EBYAZ  Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
EBZ  Ürkme, korkma. Kaçma, kaçış. * Aniden, birdenbire ölmek.
EBZA  Göğsü çıkık.
EBZAH  Göğsü çıkık.
EBZAR  (Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat.
EBZER  Üst dudağında sarkık derisi olan.
EBZÜN  Küvet, banyo. * İçinde yıkanılabilinen küçük havuz.
ECAHİL  (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
E'CAM  (Acem. C.) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar. * Acemiler.
ECAMİRE  Taifeler, kabileler, kavimler.
ECANİB  (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
ECBE  Alnı geniş olan adam.
ECC  (C.: İcâc) Devekuşu seğirtmek.
ECCE  (C.: İcâc) Sıcak fazla olmak. * Karışmak.
ECDA'  Burnu kesik olan kimse. * Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse.
ECDAD  (Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.
ECDAS  (Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar.
ECDEL  (C.: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.
ECDER  (Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib.
ECEBE  Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.
ECEL  Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah'ın takdir ettiği ömür.
ECEL-İ FITRÎ  Her mahlukun yaradılışı itibariyle Cenab-ı Allah (C.C.) tarafından tayin olunan vasati ömrü. * Biyolojik ömür.
ECEL-İ KAZÂ  (Bak: Ecel-i mübrem.)
ECEL-İ MEV'UD  Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm.
ECEL-İ MUALLAK  Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
ECEL-İ MÜBREM  Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel.
ECEL-İ MÜSEMMA  f. Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm.
ECEL-İ NÂ-GEHAN  Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat.
ECELİYYET  Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise.
ECELL  (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil.
ECELL-İ MAHLUKÂT  Mahlukların en üstünü. İnsan.
ECELL  Evet, neam, belî.
ECEM  (C.: Acâm) Çok fazla sıcak.
ECEME  (C.: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik. * Kamışlık.
ECEMM  Mızraksız adam. * Boynuzsuz koyun. * Etli kemik. * Bacasız ev.
ECEN  Suyun tadı ve rengi değişik olmak.
ECERRAN  İns ve cinn.
ECEŞŞ  Gür sesli.
ECFAN  (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
ECHAM  Gözü büyük ve kırmızı olan. * (Müe: Cahmâ)
ECHEL  Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil.
ECHELİYYET  Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.
ECİC  Ateş parlaması.
ECİL  İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan şey. * Bir yerde birikip toplanmış su.
ECİLLE  (Celil. C.) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.
ECİM  Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme. * Suyun necis olup bozulması. * Birini istemediği hâle koymak.
ECİNNE  (Cenin C.) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar.
ECİNNÎ  Cin taifesinden bir fert. (Bak: Cinn) 
ECİR  (Bak: Ecr) 
ECİR  Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.(Devletler, milletler muharebesi tabakat-ı nev-i beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zirâ, beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez. S.)
ECİRLİK  t. Ücretle çalışma, hizmetkârlık.
ECİRNÂ  (İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.)
ECİRNİ  (İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde).
ECL  İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada "Li" ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh $ : Allah için, Allah rızası için.
Lİ-ECL-İL-MASLAHA  İş icabı, maslahat için.
ECLA  Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel. * Başında kıl bitmeyen kel.
ECLA'  Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.
ECLAD  (Cild. C.) Hayvan derileri.
ECLAH  Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe. * Başı kel olan adam.
ECLEC  Yumru ve geniş alınlı.
ECLEF  (Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız.
ECLEL  Ulu ve büyük kimse. * Azam.
ECLİYET  Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş.
ECMA'  En toplu. Birikmiş. Ziyade birleşmiş.
ECMA  Üstü açık ev.
ECMAİN  Hepsi, cümlesi.
ECMAL  (Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler.
ECMAT  (Ecme. C.) Ormanlar, sık ağaçlı yerler.
ECME  (C.: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer.
ECMEL  (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.
ECNAB  (Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar.
ECNAD  (Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.
ECNÂS  (Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler.
ECNÂS-I MUHTELİFE  Çeşitli, türlü cinsler.
ECNEB  Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan. * Garib, yabancı, ecnebi. *Sert başlı at.
ECNEBİ  Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
ECNEBİYYET  Ecnebilik, yabancılık, gariblik.
ECNEF  Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam. * Beli eğri, kambur olan adam.
ECNİHA  (Cenah. C.) Kanatlar. Cenahlar. Taraflar.
ECR  (C.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. * Ahirete aid mükâfat, hayır ceza. * Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. * Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
ECR-İ MÜSEMMÂ  Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret.
ECRA'  (C.: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer.
ECRAM  (Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
ECRAM-I SEMAVİYE  Gök cisimleri, yıldızlar.
ECRAM-I ULVİYE  Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler.
ECRAS  (Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar.
ECREB  Uyuz hayvan veya insan.
ECRED  Tüysüz adam, köse. Genç. * Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi. * Tüyü yumuşak ve kısa olan at.
ECRİBE  (Cirâb. C.) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.
ECSAD  (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
ECSAM  (Cisim. C.) Cisimler.
ECSAM-I NÂMİYE  Büyüyüp yetişen cisimler. Nebat gibi büyüyenler.
ECSAM-I ULVİYE  Ulvi cisimler.
ECSEL  Karnı büyük olan kişi.
ECSEM  Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi.
E'CUBE  (Bak: U'cube)
ECUC  Işık veren, parlayan. Parlak nesne. * Suyun tuzlu ve acı olması.
ECÜME  Havuz.
ECVAD  (Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar.
ECVAF  (Cevf. C.) İçler. Kovuklar.
ECVED  En cömert. En sahi. Daha iyi.
ECVED-İ MENSUCAT  Dokumaların en iyisi.
ECVED-ÜN NÂS  İnsanların en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.) 
ECVEF  Ortası boş. Kof. * Mc: Boş kafalı. Çok cahil. * Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.
ECVİBE  (Cevab. C.) Cevaplar.
ECVİBE-İ MÜSKİTE  Susturucu cevaplar.
ECYAD  (Cîd. C.) Uzun boyunlar.
ECYAF  (Cife. C.) Kokmuş etler. Cifeler.
ECYAL  (Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller.
ECYED  Uzun boyunlu (adam.)
ECYEM  Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ)
ECZÂ  (Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. * Ciltlenmemiş kitab ve saire. * Cüz'ler, parçalar, kısımlar. * Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey.
ECZÂ-İ ASLİYE  Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.
ECZÂ-YI ŞERİFE  Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren otuz cüz.
ECZÂ-İ UNSURİYYE  Esas teşkil eden parçalar.
ECZÂ-İ ZÂİDE  Fazladan olan kısımlar, parçalar.
ECZAHANE  f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
ECZAL  (Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları.
ECZEB  Suyu geçirmeyen sağlam zemin.
ECZEM  (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan. * Parmakları veya eli kesik olan adam. 
ECZEM  Burnu kesilmiş.
EDÂ'  Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak. * Tarz. Üslub. * Şive. * Tekebbür. * Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir. (Bak: Kaza)
EDA-İ FERÂİZ  Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz vazifelerini ifa etmek.
EDA-YI DEYN  Borç ödeme.
EDA-YI SALÂT  Namazı vaktinde kılma.
ED'AC  Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey.
EDAKK  En dakik, pek ince, çok mühim.
EDAKK-I UMUR  İşlerin en mühimmi.
EDALL  (Bak: Adall) 
EDÂMALLAH  Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
EDANİ  (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
EDAT  Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip, kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
EDB  Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.
EDBAR  (Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.
EDBAR-ÜN NÜCUM  Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.
EDBAR-ÜS SÜCUD  Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz.
EDBES  Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.
EDD  (C.: Üdüd) Kuvvet. * Yetişmek. * Ric'at etmek.
EDDAİ  "Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen" meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.
EDEB  Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ. * Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek. * Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye. * Edebiyat ve ondan bahseden ilim.(Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür. Yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir. Fakd-ül ahbabdan gelmez. Lemeat)
EDEB-İ KELÂM  Söz güzelliği, söz zarifliği. * Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.
EDEB-İ MUÂŞERET  (Bak: Âdâb-ı muaşeret)
EDEB-AMUZ  Edeb öğreten. 
EDEBÎ  Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli, ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik.
EDEBİYAT  Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemektir. Demek ki edebiyatçı edepli olmalı, edepsizce söz ve yazılar edebiyat olamaz.(Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez.Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-i İlâhî suretinde bakmaz;Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırabatına, o edepsizleşmiş edeb (müsekkin, hem münevvim); hakiki fayda vermez. S.)
EDEBİYAT-I CEDİDE  1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına verilen ad.
EDEBİYAT YAPMAK  Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.
EDEBİYYUN  Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar.
EDEME  Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)
EDEVAT  (Edat. C.) Aletler. Takımlar, parçalar. * Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.
EDEVAT-I KİTABET  Yazı vasıtaları.
EDEYAN  f. Çok koşan hayvan.
EDFA  (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi. * Kanadı uzun kuş.
EDFER  İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.
EDGAM  Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk olan at.
EDHAK  Daha uzak, daha ırak.
EDHAN  (Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar.
EDHAR  Eb'ad ve erzel kimse.
EDHEM  (C.: Dühem-Edâhim) Karayağız at.
EDHİNE  (Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler.
EDİ  Küçük ve şerir (adam). * Küçük kap.
EDİB  Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan. * Edebli, terbiyeli.(Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumi-i müşterek-i milletten bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. İk. M.)
EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ  Eşsiz edebiyatçı.
EDİBÂNE  f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
EDİLLE  (Delil. C.) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları.
EDİLLE-İ AKLİYE  Akıl ile bulunan isbat vâsıtaları, akli deliler.
EDİLLE-İ ASLİYE  (Bak: Edille-i erbaa)
EDİLLE-İ ERBAA  (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)
EDİLLE-İ KATI'A  İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.
EDİLLE-İ KAVİYYE  Sağlam deliller.
EDİLLE-İ ŞER'İYE  (Bak: Edille-i erbaa)
EDİLLE-İ TÂLİYE  Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele, kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller.
EDİM  Sahtiyan, tabaklanmış deri. * Satıh, yüz, zemin.
EDİM-İ ARZ  Yer yüzü.
EDİMME  Derinin ikinci tabakası.
ED'İYE  (Duâ. C.) Duâlar.
ED'İYE-İ HAYRİYE  Hayırlı dualar.
ED'İYE-İ ME'SURE  Peygamberimiz (A.S.M.) ile, sahabelerden naklolunan te'sirli ve makbul duâlar.
EDİYYE  Az, kalil.
EDKEN  Bulanık, * Rengi siyaha yakın olan.
EDLEM  Karayağız, siyah adam. * Kara eşek. * Uzun yanaklı. * Uzun boylu.
EDM  Üns tutmak. * İttifak etmek, birleşmek. * Islâh etmek.
EDMAS  Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.
EDMEN  f. Hâlis ve katıksız misk.
EDMİGA  (Dimağ. C.) Beyinler, dimağlar.
EDMU'  Göz yaşları. Aberat. 
EDNA  Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. * Çok yakın.
EDNANÎ  (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
EDNAS  (Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.
EDNEF  Burnu kısa olan adam.
EDNİK  Çengel.
EDRA'  Vücudu beyaz, başı siyah olan at. * Hecin.
EDRED  Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.
EDREM  Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.) * Dişleri dökük adam. * Düz şey.
EDREM  f. Eğerin altına konulan keçe.
EDRENG  f. Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet.
EDSAK  Ağzı büyük olan adam.
EDSEM  Çok yağlı (şey.) 
EDSER  Gaflette bulunan, gafil adam.
EDV  Aldatmak, hud'a.
EDVA  (Da'. C.) İlletler, hastalıklar.
EDVAR  (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
EDVAR-I HAMSE  Beş devir, beş vakit.(Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır: Bir rü'yada demiştim: Devletler milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor. S.)
EDVAR-I SÂBIKA  Geçen zamanlar.
EDVAR-I SEB'A  Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.
EDVAR-PERDAZ  Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.
EDVEK  Devenin, misvak ağacını yemesi. * Bir yerde sâkin olmak. * Yaranın veremi sakin olmak.
EDVEŞ  Gözü dumanlı adam.
EDVİYE  (Devâ. C.) İlâçlar, devâlar.
EDVİYE-İ MÜESSİRE  Te'sirli ilaçlar.
EDYAK  (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
EDYAN  (Din. C.) Dinler.
EDYAN-I BÂTILA  Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
EDYAN-I MEFSUHA  Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi. (Bak: Mensuh.)
EDYAN-I SEMAVİYE  Allah tarafından gönderilmiş hak dinler.
EDYAR  (Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri.
EF'A  Engerek yılanı. * Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.
EFADIL  (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
EFAHİM  (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
EFAHİS  (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
EFAİ  (Ef'a. C.) Engerek yılanları.
EFAİK  (Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar.
EFAİM  Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.
EFAKİL  (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
EF'ÂL  (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
EF'ÂL-İ HASENE  İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.
EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE  Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN  Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.
EF'ÂL-İ SEYYİE  Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.
EFANİN  (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
EFARİT  (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
EFATİH  Mantar ve ona benzer bitkiler.
EFAVİC  (Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar.
EFAVİK  (Fuvâk. C.) Hıçkırıklar.
EFAVİYE  Yemeklere konulan kokulu baharat.
EFAYİK  (Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.
EFÂZIL  (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
EFÂZIL-I UKALÂ  Akıllıların en ileri gelenleri.
EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM  Büyük vekillerin bilgilileri.
EFDA'  Eli ve ayağı eğrilmiş.
EFDAH  (Fadih. den) Çok rezil, daha rezil.
EFDAL  (Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
EFDAL  Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
EFDALAN  Emn ile adâlet.
EFDALİYET  Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
EFDER  (Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları.
EFEK  Sarfetmek, harcamak.
EFEKK  Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.
EFEKTİF  Fr. Nakit para, elde bulunan para.
EFELL  Güdük kılıç.
EFENDİ  (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederler.)
EFERR  Çok koşan, pek çok kaçan.
EFFAF  Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.
EFFAK  (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi.
EFFAK  Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
EFGAN  f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat.
EFGAR  (Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih.
EFGEN  (Figen) f. Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı.
EFGENDE  f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. * Biçare, zavallı, düşkün.
EFHAM  (Fahim. den) Çok büyük, pek büyük.
EFHAM  Anlayışlar, zihinler, anlamalar.
EFHAS  (Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları.
EFHAZ  (Fahz. C.) Akrabalar, yakın hısımlar.
EFHEM  Anlayışlı, kolay anlayan.
EFİD  (Eftid) : f. Medhedici, öven, sena eden. * Hayret edilecek, şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
EF'İDE  (Fuâd. C.) Kalbler. Gönüller.
EF'İDE-İ HÂLİSE  Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.
EFİH  Bir adamın beynine vurmak.
EFİK  Dibâgatı tamam olmamış deri.
EFİKA  Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.
EFİKE  (C.: Efâik) Yalan, dolan, iftira.
EFİL(E)  (C. Afâl-Efâil) Genç küçük deve.
EFİN  Çürük ceviz. * Zayıf fikirli ahmak kimse.
EFK  (Ufuk) Yalan söyleme. * Kaçmak. Bir işten sapmak.
EFK  Çok fazla atâ ve ihsan etmek. * Gitmek, zehab.
EFKAM  Eğri.
EFJÛL  f. Kandırma. * Kışkırtma, tahrik etme. * Dağınık, perâkende.
EFKAR  Pek fakir, çok fakir.
EFKAR-I FUKARA  Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
EFKÂR  (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
EFKÂR-I ÂLİYE  Yüksek düşünceler, fikirler.
EFKÂR-I ÂMME  Halkın düşüncesi ve fikirleri.
EFKÂR-I SÂİBE  Maksada uygun fikirler, doğru sözler.
EFKÂR-I UMUMİYE  (Bak: Efkâr-ı âmme)
EFKEL  (C.: Efâkil) Titremek.
EFL  Gurub etmek, batmak.
EFLAH  Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
EFLÂK  (Felek. C.) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
EFLAK  Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Romanya'yı meydana getiren asıl ülke (Merkezi Bükreş'tir.)
EFLATUN  Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur.
EFLATUNÎ  Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.
EFLATUNİYE  Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir.
EFLEC  (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş. * Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam. * Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.
EFLEC-ÜL ESNÂN  Seyrek dişli.
EFLES  Çok müflis, iflâs etmiş, züğürt.
EFLUD  Yetişkin, gürbüz (çocuk).
EFN  Noksan etmek. İçmek. * Sağmak. * Davarın sütü az olmak.
EFNAD  (Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar.
EFNAN  (Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar, şubeler.
EFNAN-I ELVAN  Renk çeşitleri.
EFNİYE  (Finâ. C.) Avlular.
EFRA'  İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi. * Kuruntulu, vesveseli adam. * Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)
EFRAD  (Ferd. C.) Fertler. Askerler.
EFRAD-I ADÎDE  Çok kalabalık fertler.
EFRAH  Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.
EFRAHTE  f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş.
EFRAK  Ayrılmış. * Çatal ibikli horoz.
EFRAN  Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur.
EFRAS  (Fers. C.) Atlar. Beygirler.
EFRAŞTE  f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış.
EFRAZ  f. Kaldırma. Yükseltme. Yüksek. Yukarı. Bülend.
EFRENC  (Fr: Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız.
EFRENCÎ (EFRENCİYYE)  Frenklere yani Avrupalılara mahsus ve aid. * Frengi hastalığıyla alâkalı ve münasebetdar.
EFREND  f. Debdebe, gösteriş, süs, bezek.
EFREZ  Arkası kambur gibi olan (adam.)
EFRUG  f. şu'le, nur, ziya, ışık.
EFRUHTE  f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. * Yanmış, tutuşmuş.
EFRUŞE  f. Un helvası.
EFRUZ  f. (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı.
EFSA  f. Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici.
EFSAH  Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade.
EFSAH-I FÜSEHÂ  Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.
EFSAK  En fâsık, çok edepsiz.
EFSAL  (Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.
EFSANE  Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
EFSANE-CUYÎ  f. Masal, efsane arayıcılık.
EFSANE-GU(Y)  Masal söyleyen, efsane anlatan.
EFSANE-PERDAZ  f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
EFSAR  f. Yular.
EFSED  Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü.
EFSER  f. Tâc. Padişah tâcı.
EFSUN  f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.)
EFSUNGER  f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse.
EFSUS  f. Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı.
EFSÜRDE  f. Soluk, donmuş, hissizleşmiş.
EFSÜRDE-DİL  f. Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb.
EFSÜRDE-DİMAG  f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz.
EFSÜRDE-GÂN  (Efsürde. C.) Duygusuz, gayretsiz adamlar.
EFSÜRDE-MİZAC  f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
EFŞAL  (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
EFŞAN  f. Dağıtan, saçan, serpen.
EFŞAR  f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.)
EFŞE  f. Bulgur.
EFŞÜRDE  f. Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.)
EFŞÜRE  f. Lübb, hülasa, öz, usâre.
EFŞÜRE-İ ENGÜR  Üzüm suyu.
EFTAH  Yassı burunlu.
EFTAH  Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.
EFTAN  f. Düşerek. Düşen.
EFTAR  (Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları.
EFTEL  (C. Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.
EFUK  Gezi ufanmış ok.
EFUR  Sıçrayıp seğirtme.
EFVAC  (Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.
EFVAF  Nâzik, ince kumaşlar.
EFVAG  Ağzı büyük olan adam.
EFVAH  Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.
EFVAH-I NÂRİYYE  Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
EFVAHÎ  f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
EFVEH  Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.
EFVEK  Yalancı, yalan söyleyen.
EFYAL  (Fil. C.) Filler.
EFYUN  f. Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon.
EFYUN-KEŞ  f. Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi.
EFZA'  (Fezâ. C.) Korku ile bağırıp çağırmalar.
EFZA  f. (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ $ : Hayret verici, hayret artıran.
EFZA'  Şiddetli, katı, eşed.
EFZAR  f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
EFZAYİŞ  f. Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür.
EFZÛD  f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden.
EFZUN  f. Fazla, çok ziyade.
EFZUNÎ  f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik.
EFZUNÎ-Yİ ÖMR  Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.
EFZUNTER  f. Daha fazla, daha çok.
EGALİT  (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
EGAMM  Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.
EGANİ  (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
EGANN  Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere.
EGARE  f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
EGARİB  Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
EGARR  Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)
EGBİYA  (Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar.
EGDİYE  (Gıdâ. C.) Gıdalar.
EĞE  Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.
EĞERÇİ  (Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da.
EGLAK  (Galak. C.) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.
EGLAL  (Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel. C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.
EGLEB  (Bak: Ağleb)
EGMAK  (Bak: A'mak)
EGMİS  (Gams. dan) Batır, daldır (meâlinde).
EGNAM  Koyunlar.
EGNİŞ  f. İnşa etme, bina yapma. Yapı meydana getirme.
EGNİYA  (Gani. C.) Zenginler.
EGO  Lât. Ben. Ene.
EGOİST  Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest.
EGOİZM  Fr. Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir.
EGOSANTRİZM  Fr. Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve eşya, isteği gibi kendisine davranmasa ağlamaya başlar. Herşeyin merkezi olduğu hissini taşır.İnançsız insanlar, bu çocuktan farklı mı düşünüyor? Her varlık kendi nefsine maliktir. Kendisi için çalışır, kendi zevki için çabalar, gayesi yaşamak ve varlağını devam ettirmektir diyen ve benliklerini dünyanın merkezi yapan, kendilerini firavun gibi tanrı sanan bu insanlar, egosantrik düşünüşten daha aşağı seviyede değiller mi?
EGRAZ  (Garaz. C.) Garazlar.
EGSAN  (Bak: Ağsân)
EGŞİYE  (Bak: Ağşiye)
EGTAŞA  Karartı.
EGTİYE  (Bak: Ağtiye)
EGUL  f. Hiddet ve öfke ile yan yan bakma.
EGVAL  (Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar. * Gulyabaniler.
EGVAR  (Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.
EGZOST  ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.
EHABB  Çok sevgili. En sevgili.
EHABB-I EHİBBA $  Dostların, ahbabların en sevgilisi.
EHABB-I EMVAL  Malların çok sevileni.
EHACC  Pek katı, çok sert şey.
EHACÎ  (Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
EHAD  Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak: Ehadiyyet)
EHAD-ÜL-ÂHÂD  Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.
EHADD  (Hadd. den) Çok keskin.
EHADD-İ SÜYUF  Kılıçların en keskini.
EHADİD  (Bak: Ahadid)
EHADİS  Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
EHADİS-İ KUDSİYE  (Bak: Hadis-i Kudsî)
EHADİS-İ MERFUA  (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ MEVZUA  (Bak: Hadis-i Mevzu')
EHADİS-İ MÜRSELE  (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ SAHİHA  (Bak: Hadis-i Sahih)
EHADİYYET  (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
EHADÜ HÜMA  Onlardan biri. Her ikisinden biri.
EHAFF  Çok hafif.
EHAFF-İ MÜCÂZÂT  Cezâların en hafif olanı.
EHAKK  Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.(Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. S.)
EHALİ  (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
EHAMM  Yakın. * Kara, esved.
EHANN  Genzinden konuşan kimse, hımhım.
EHASİN  Pek güzel, en güzel olan şeyler.
EHASİN-İ AHLÂK  Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
EHASS  En hasis. En bayağı.
EHASS  Daha uyanık. Daha hassas.
EHASS  Saçı dökülmüş kişi.
EHASS  Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın zıddıdır.)
EHASS-I ÂMÂL  Emellerin en hası.
EHASS-ÜL HAVÂS  En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.
EHATT  En ucuz, daha ucuz. * Daha cilâlı.
EHAVEYN  İki kardeş.
EHBAR  (Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar.
EHDÂB  (Hüdb. C.) Kirpikler.
EHDÂB-I MÜHTEZZE  Titrek kirpikler.
EHDAF  (Hedef. C.) Hedefler, nişan alınan yerler. * Yüksek yerler. * Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.
EHDAK  (Bak: Ahdâk)
EHDAM  İnce belli.
EHDEB  Kirpikleri sık ve uzun olan adam.
EHDER  Sarkık dudaklı.
EHEMM  Çok mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu. 
EHEMMİYET  Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.
EHEVAT  (Uht. C.) Kız kardeşler. * Kadın arkadaşlar. * Benzer şeyler.
EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ  Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.
EHİBBA  (Habib. C.) Habibler, dostlar, sevgililer.
EHİL  (Bak: Ehl)
EHİLLA  Dostlar, kardeşler. (Bak: Ahillâ)
EHİLLE  (Hilâl. C.) Hilâller. Yeni hilâl şeklinde olanlar.
EHİR  (Bak: Ahîr)
EHL  (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz. * Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline verilirse işler düzgün gider, sonuçtan herkes memnun olur. Eğer İslâma aykırı olarak ehliyet yerine eş, dost, adam kayırma, parti menfaati vs. bayağı, hasis düşüncelere yer verilirse ve işler ehliyetsizlere terkedilirse bundan herkes zarar görür.
EHL-İ ÂLEM  Âlemin ehli olan insanlar.
EHL-İ ARZ  Dünyadakiler. Yerdekiler.
EHL-İ BEYT  Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyade Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) evine mensub olanlar bu isimle anılırlar. (Bak: Âl-i Abâ)
EHL-İ BİD'A  (Bak: Bid'at)(Ehl-i bid'a, ecnebi inkılâbcılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebini beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak, Katolik Mezhebine göre ehl-i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebini iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebirinden istifade ederek, Katolik Mezhebini kısmen tahrip edip, Protestanlığı ilân ettiler.İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet-füruşlar diyorlar ki: "Mâdem Hristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu, bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hristiyan olarak yine kabul edildi. Öyle ise İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?.."Elcevap : Din-i İsevîde, yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruât-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sâir rüesâ-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından; esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, Şeriat-ı Hıristiyaniye nâmına örfi kanunlar, medeni düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzib çıkmaz. Halbuki : Din ve Şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan, Din-i İslâmın esasatını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'i âdâbını dahi bizzat o getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas din bâki kalabilsin. Belki; esâs-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya sâhib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şeriatın gösterdiği nazari düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. "Zaruriyat-ı diniye" denilen ve kabil-i te'vil olmıyan ve "muhkemat" denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medâr-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor. M.)
EHL-İ CEBR  Cebriyye, cebriyye fırkasından olan. (Bak: Ceberiye)
EHL-İ CEHL  Bilgisizler, câhiller.
EHL-İ DALÂLET  Dalâlette olanlar.
EHL-İ DİKKAT  Dikkatliler, dikkat sahipleri.
EHL-İ DİL  (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.
EHL-İ DİYÂNET  Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
EHL-İ DÜNYÂ  Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.
EHL-İ EBED  Ebedî olanlar, ebedîler.
EHL-İ EMSAR  Şehir halkı, kasaba halkı.
EHL-İ GAFLET  Gafletde olanlar. Gafiller.
EHL-İ GARET  Yağmacı, çapulcu.
EHL-İ HADARET  şehirlerde yaşayan. Medeni.
EHL-İ HAK  f. İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka, hakikata vâsıl olmuş olan.
EHL-İ HÂL  f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan.
EHL-İ HİBRE  f. Ehl-i vukuf. Bilirkişi. Meselenin künhüne vâkıf mütehassıs zât. 
EHL-İ HİDAYET  Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler.
EHL-İ HİKMET  Hikmet ehli, hikmet bilen.
EHL-İ HÜKÜMET  Hükümete mensup kimseler, milleti idare edenler.
EHL-İ IRZ  Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.
EHL-İ İHTİSAS  İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar. (Bak: İhtisas)
EHL-İ İLHAD  f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler.
EHL-İ İSLÂM  İslâm topluluğu. Müslümanlar.
EHL-İ İSTİĞRAK  Manevi bir coşkunlukla kendinden geçmiş hâle giren zatlar.
EHL-İ KELÂM  (Bak: Mütekellimîn)
EHL-İ İ'TİZAL  Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile)
EHL-İ KALB  (Bak: Ehl-i dil)
EHL-İ KEŞF  f. Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler.
EHL-İ KEŞF-İL KUBUR  Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.(Ehl-i keşf-il kuburun müşahedesiyle müteaddid vâkıatla, tahsil-i ulum ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi bir talebe-i ulum, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il kubur, vefat eden ve İlm-i Sarf ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu: $ "Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:"Â mübtedâdır, onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş. Ş.) 
EHL-İ KIBLE  Müslüman, kıble ehli.
EHL-İ KİTAB  f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.)
EHL-İ KUBUR  Kabir ehli. Ölüler.
EHL-İ KURA  Köylerde, kasabalarda yaşayan.
EHL-İ MEDER  Evde oturan. Medeni.
EHL-İ NAMUS  Namuslu kimse, namus ehli.
EHL-İ NÂR  Cehennemlik olan. Cehennem ehli.
EHL-İ NEFİY  Nefyedenler, aksini veya olmadığını iddia edenler.
EHL-İ NÜBÜVVET  Peygamberler.
EHL-İ RUM  f. Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler.
EHL-İ SALÂH  Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
EHL-İ SALİB  f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
EHL-İ SEKR  f. Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş. * Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali.
EHL-İ SEVAHİL  f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
EHL-İ SUFFA  (Bak: Ashab-ı Suffa)
EHL-İ SÛK  f. Çarşı halkı, esnaf.
EHL-İ SÜNNET  f. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir.
EHL-İ ŞEKAVET  İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.
EHL-İ ŞİA  şia ehli. (Bak: şia) 
EHL-İ ŞUHUD  f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar.
EHL-İ TAHKİK  Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler. * Tahkik ehli.
EHL-İ TAKİB  Takip edenler, peşinden gidenler.
EHL-İ TEŞEYYU'  şiilik iddia edenler. (Bak: şia)
EHL-İ TEVHİD  Cenab-ı Hakk'ın birliğini bilip inanan ve sadece bir Allah'a bağlanıp ibadet eden kimse. (Bak: Tevhid)
EHL-İ UKUL  Akıllılar, akıl sâhibleri.
EHL-İ VEBER VE BÂDİYE  Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
EHL-İ VİFAK  Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.
EHL-İ VUKUF  Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.
EHL-İ ZEVK  Zevklenenler, lezzet alanlar. * Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla, kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar.
EHL-İ ZİMMET  İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi.
EHLEB  Kuyruğu kıllı olan at.
EHLEN VE SEHLEN  Hoş geldiniz, safâ geldiniz (meâlinde söylenir.)
EHLÎ  Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.
EHLİYYET  Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
EHLULLAH  Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
EHME  f. Eksik, nâkıs noksan. * Bulunuş.
EHNAME  f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme.
EHRAM  Mısır'da Firavunların piramit şeklindeki mezarları.
EHRAM-I MÜREBBAÎ  Dörtgen piramit. Dört köşeli ehram.
EHRAM-I MÜSELLESÎ  Üçgen piramit.
EHRAMEN  f. şeytan, iblis. * Dev.
EHRAS  Dilsiz. (Bak: Ahras)
EHRE  Büyük ağızlı.
EHRED  Yırtık şey. (Üstbaş hakkında kullanılır.)
EHRİMAN  (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi.
EHSA  Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse.
EHSÂS  (Hiss. C.) Hisler, duygular.
EHSÂS-I RAKİKA  İnce hisler, ince duygular.
EHŞA  Karındaki iç uzuvlar. Karında olan.
EHTAT  Bir bölük cemaat.
EHTEM  Ön dişi gedik olan.
EHUN  f. Toprakta meydana gelen delik, yarık.
EHVA  (Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan.
EHVA  (Heva. C.) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler. * Kasdetmek. * Atmak.
EHVAL  (Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
EHVAL-İ MUHAVVİFANE  Dehşetli korkular.
EHVAR  f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam.
EHVEC  En muhtaç, pek muhtaç. (Bak: Ahvec)
EHVEC  Uzun boylu ahmak adam.
EHVEK  Ahmak kimse.
EHVEL  Korkunç nesne.
EHVEN  Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi. * Zararı az olan. En zararsız.
EHVEN-ÜŞ ŞER  Ehven-i şerreyn de denir. İki şerli işin veya şeyin daha az zararlısı. (Bak: Adalet-i izafiye)
EHVENİYET  Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık.
EHVER  f. Sevgili, mâşuk.
EHYA  (Bak: Ahyâ)
EHYA  Ucuzluk.
EHYAN  (Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân)
EHYEB  Daha heybetli, daha büyük.
EHYEF  İnce belli ve yakışıklı genç. * Çelimli at.
EHYEMİN  (Heyeman. C.) Âşık olmalar, şaşkınlıklar.
EHYUN  Örümcek, ankebut.
EHZA'  Ok mahfazası içinde sona kalan ok.
EHZAB  (Bak: Ahzab)
EİMME  (İmam. C.) İmamlar. (Bak: İmam)
EİMME-İ ÂLÎŞAN $  Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
EİMME-İ DİN  Din imamları, müçtehidler, müceddidler.
EİMME-İ EHL-İ BEYT  Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.
EİMME-İ ERBAA  Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)
EİMME-İ İSNÂ AŞER  On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.
EİMME-İ SELÂSE  Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.
EİMME-İ VERESE  Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.
EİNNE  (İnân. C.) Yularlar. Dizginler.
EİZZE  (Aziz. C.) Azizler. 
EJAH  f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce.
EJDER  (Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan.
EJGAN  (Ejgehân) : f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan.
EJHAN  f. Tenbel.
EJİR  f. Akıllı, uyanık, açık göz.
EKABB  İnce belli.
EKÂBİR  (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
EKÂBİR-İ ULEMÂ  En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
EKADİH  (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
EKAHİ  (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
EKALİM  (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
EKALİM-İ BÂRİDE  Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKALİM-İ HÂRRE  Sıcak iklimler, ülkeler.
EKALİM-İ SEB'A  Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
EKALL  Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
EKALL-İ KALİL  Azın azı, pek az, en az.
EKALLİYET  (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
EKAM  (Ekme. C.) Tepeler, bayırlar.
EKANİM  (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
EKANİM-İ SELÂSE  Üç unsur. (Bak: Teslis) 
EKARİB  Akrabalar. Yakın hısımlar.
EKARİM  (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
EKASIR  (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
EKASİ  (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
EKASİ-İ BİLÂD  Uzak beldeler, en uzak şehirler.
EKASİM  (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
EKASİRE  (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
EKASİS  (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
EKATİ  (Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri.
EKAVİL  (Akvâl. C.) Kaviller, sözler.
EKAVİL-İ BÂTILA  Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.
EKAVİL-İ KÂZİBE  Uydurma ve yalan sözler.
EKAZİB  Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.
EKAZZ  Yeleksiz ok.
EKBA'  (Kibâ. C.) Süprüntüler.
EKBAD  (Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler.
EKBER  Daha büyük, en büyük.
EKBER-ÜL KEBÂİR  Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
EKBES  Alnı yumru ve başı büyük kimse.
EKDÂR  (Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler.
EKDÂR Ü ÂLÂM  Kederler, acılar.
EKDAS  (Küds. C.) Küdsler. Hurmalar.
EKDER  Bulanık. * Bozrenkli.
EKELE  (Âkil. C.) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.
EKEME  Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.
EKERAT  Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.
EKESS  Ufak dişli, küt dişli.
EKFA'  (Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.
EKFAL  (Bak: Akfâl)
EKFAN  (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
EKHAL  (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler.
EKHEB  Gök renkli, mavi renkli.
EKHEL  Gözü sürmeli.* Baş ve gövde damarı.
EKİD(E)  Sağlam, metin, muhkem. * Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.
EKİDEN  Metin, muhkem ve sağlam şekilde. * Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen. * Mükerreren, tekrar olarak.
EKİLE  Yenmiş, yenilmiş yemek.
EKİNOKS  Fr. Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu.
EKİR  (C.: Ekere) Ekinci.
EKKAF  Eğerci, semerci.
EKKAL  Çok yeyici, obur.
EKKE  Pek sıcak gün.
EKL  Yemek yeme.
EKL Ü ŞÜRB  Yeyip içme.
EKLE  Bir kere doyana kadar yemek.
EKLEF  Yüzü çilli olan adam. * Koyu renkli arslan.
EKLEKTİZM  yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.
EKLİPTİK  Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.
EKMAM  (Kimm. C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları. 
EKMAM  (Kümm. C.) Elbisenin kolları, yenleri, kol ağızları.
EKME  (C.: Ekemât-Üküm) Yüksek yer.
EKMEH  Anadan doğma kör. * Tepe,bayır, yüksek yer.
EKMEHİYYET  Ekmehlik, anadan doğma körlük.
EKMEL  Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
EKMEL-İ ENBİYA  Nebilerin en mükemmeli, Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.)
EKMEL-İ MAHLUKAT  Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i Kâinat) 
EKMELÂNE  Ekmel olana yakışacak şekilde.
EKMELİYYET  Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.
EKNAN  (Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.
EKNUN  f. şimdi, el'an, hâlâ.
EKOL  (Fr. Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. * Bir üstadın talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı.
EKOLALİ  yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı, Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın bulmalıdır.
EKOLOJİ  yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran biyoloji kolu.
EKONOMİ  yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve faaliyetler. Bu faaliyetlere hâkim olan kaideleri inceleyen ilim.İktisadî hâdiseler istihsal (üretim), istihlâk (tüketim), mübadele (değişim) ve tevzi (bölüşüm, dağıtım) olmak üzere dört çeşite ayrılır. İktisat ilmi bu hâdiselerin birbirleriyle olan ilişkileri, müvazeneleri (dengeleşimleri), teşkilâtlanma ve idaresi bakımlarından şekillerini inceletmekte ve hâdiselerin matematikî olarak mümkün modellerini bulmaya çalışmaktadır. Günümüzde iktisat politikaları büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. İktisadî politikalar, bugünkü dünyamızda iki ana sisteme ayrılmıştır. 1- Kapitalizm; 2- Sosyalizm. Bunlar arasında zikredilen "karma ekonomi" şekli esas itibariyle bunlardan birine dâhil edilmektedir. İslâm iktisat sistemi bunlardan esastan ayrılmaktadır. Bu iki sistem, dünya hayatını esas alan maddeci sistemlerdir.Kapitalist sistem, emeği ferdî sermayeye sosyalist sistem, emeği devlet tahakkümüne bağlar. Kapitalist sistemde sermaye sahipleri, sosyalist sistemde devlet ve toplum adına bir grup hakim olur. Her iki sistem istismar "sömürme" ve tahakküme dayandığı için cemiyet hayatında anarşiyi ve ihtilâlleri doğurmakta, insanlık, barış, huzur ve saadete ulaşamamaktadır.İslâmiyet ise kapitalizmin ferdin istismarını; sosyalizmin kollektif tahakküm ve istismarını ortadan kaldırır. Herkesin kazancı, emeğine göre olur.
EKPEK-ÜL KÜPEKA  Köpeklerin en köpeği. * Çok âdilik ve alçaklık. 
EKRA'  (Bak: Ker') 
EKRAD  Kürdler.
EKRAM  Küçük burunlu. * Küçük boylu.
EKRAN  Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.
EKREH  Çok iğrenç, en kerih.
EKREH-İ MAHLUKAT  Mahlukların en kerihi, en iğrenci.
EKREM  Çok cömert, daha kerim, en kerim.(Arkadaş! Şu Zat-ı Nurâni (A.S.M.) mürşid-i imâni, Resul-i Ekrem (A.S.M.) bak nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. M.N.)
EKREM-ÜL EKREMÎN  Ekremlerin en ekremi. Cenab-ı Hak (C.C.)
EKREMANE  Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
EKREMİYYET  Ekremlik, ekrem olma hâli.
EKSA  Üstüste pek çok giyinen (adam.)
EKSANTRİK  Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. * Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.
EKSEH  Aksak kimse.
EKSELANS  Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan.
EKSEM  Büyük karınlı, şişman adam.
EKSER  Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok.
EKSERİ  f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle.
EKSERİYA  (Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere, alel-ekser.
EKSERİYET  (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.
EKSERİYET-İ MUTLAKA  f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
EKSERİYET-İ SÜLÜSAN  Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.
EKSERİYETLE  Daha ziydesiyle. Çoklukla.
EKSİBE  (Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri kum yığınları.
EKSİYYE  f. Boza.
EKSPER  Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse.
EKSPRES  ing. Seyahatı esnasında ancak büyük duraklarda duran ve çok hızlı giden vasıta.
EKŞEF  Açık nesne. * Savaşta kalkanı olmayan kimse.
EKŞEM  Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam). * Pars denilen vahşi hayvan.
EKTAD  Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller, temsiller, örnekler.
EKTAF  (Ketif. C.) Omuzlar. Omuz kemikleri, kürek kemikleri.
EKTAR  (Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.
EKTEM  Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse. * Büyük karınlı ve şişman olan adam.
EKUL  (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.
EKULÂNE  f. Oburcasına.
EKULÎ  Oburluk.
EKULÜ  Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.)
EKULÜ KEMÂ KÂLE  Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
EKVA  Daha kuvvetli, en kuvvetli.
EKVA'  Eli eğri olan.
EKVAB  Küpler, kadehler. Sırçalar.
EKVAH  (Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.
EKVAN  (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
EKVAR  (Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları.
EKVAS  (Kevs. C.) Yaşmaklar.
EKVATOR  Fr. Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. * Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember.
EKVAZ  (Kûz. C.) Kâseler, bardaklar, kadehller.
EKYAL  (Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
EKYAS  (Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı kimseler.
EKYES  Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli adam.
EKZEB  Büyük iftira, büyük yalan, uydurma.
EKZEF  (Kazf. den) Çok iftira eden. Başkası hakkında çok aleyhde yalan söyleyen.
ELÂ  Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında.
ELA'  Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.
EL-ACEB  Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey.
EL-AKS-ÜL MÜSTEVÎ  Man: Mevzuu mahmul ve mahmulü de mevzu kılmak. "İnsan hayvandır" kaziyesinde her iki kelimenin yerlerini değiştirerek "Bazı hayvan insandır" dediğimiz şeklindeki kaziyenin adıdır.
EL-ÂLÂ  Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler.
EL-AMAN  Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).
EL-AN  Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda.
ELASS  Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.
EL'AS  Gök dudaklı.
ELASTİK  Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan.
ELASTİKİYYET  Fr. Esneklik. Elâstiklik.
ELB  Sürmek. Reddetmek. * Cem'etmek, toplamak.
ELBAB  (Lübb. C.) Akıllar.
EL-BAB-ÜL EVVEL  Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı.
ELBETTE  (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer.
EL-BUĞZU FİLLAH  Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi. M.)
ELBÜRZ  f. Kafkas sıradağlarının en yükseği. * Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. * Uzun boylu ve yakışıklı kimse.
ELCEZİRE  Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.
ELCİME  (Licâm. C.) Hayvanların ağızlarına takılan gemler.
EL-CÜZ'Î  Man: Mânası, mefhumu başkalarına şâmil olmayan, yani tek mâlum ferde âid olan kelime.
ELEDD  Sert çarpışan kimse. Metin. * Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.
ELEKTRİK-İ MUDİ  (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.
ELEKTROLİZ  Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.
ELEKTRON  yun. Atomda negatif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet)
ELEM  Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir meded bir yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: vicdanı binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?.. İ.İ.)
ELEM-İ DEMBEDEM  Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.
ELEM-İ YE'S  Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı.
ELEMAN  (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.
ELEM-NAK  Elem verici.
ELEM-NÜMUD  Elem gösteren, elemli.
ELEM-ZEDE  f. Acılı. Kederli. Dertli.
ELEMZEDE-GÂN  (Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler.
ELENDES  şiddetli savaş eden kimse.
ELENG  f. Sur, duvar, siper. * Kale ve istihkâm askeri.
ELES  Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Mecnun olmak.
EL-ESİRRE  Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü.
ELEST  $ Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.) (Bak: Bezm-i elest, Kalubelâ)
ELET  Noksanlaştırmak. Eksiltmek. * Hapsetmek. * Yemin vermek.
ELETT  Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi.
EL-EVVEL  İbtidası olmayıp, herşey üzerine sâbık olan.
EL-EYS  Vücud. Varlık. Büyük cisim. (Bak: Leys, Eys)
ELEZZ  (Leziz. den) Çok lezzetli, en leziz.
ELEZZ-İ ET'İME  Yemeklerin en lezzetli olanı.
ELF  1000 Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir).
ELF-İ EVVEL  Peygamberimizin hicretinden sonra geçen bin yıl.
ELF-İ SÂNİ  İkinci bin.
ELFAF  Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler.
EL-FATİHA  Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya işâret için söylenir. (Bak: Fâtiha)
ELFAZ  (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
ELFAZ-I CEMİLE  Güzel sözler.
ELFİRAK  Ayrılma, ayrılık sözü.
ELFİYE (ELFİYYE)  Edb: Bin beyitli kaside.
ELFÜ-ELFİ  Bin kere bin.
ELGA  Dolaşık. * Boynuzluluk.
ELGAF  Sık otlar ve ağaçlar.
ELGAZ  (Lügaz. C.) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
ELGIBTA  Gıpta olunur, gıpta ederim.
ELH  İbadet.
ELHA  Malâyâni ve boş konuşan. * Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve. * Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)
ELHAF  Kirli, pis.
EL-HAK  Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten. * Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden. * Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.
EL-HAKKU YA'LÛ  Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.
ELHAL  şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.
EL-HALİM  Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)
ELHAMDÜ-LİLLAH  Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir. (Bak: Hamd, Sübhanallah)(Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevi neticesi, Kur'anın nassiyle, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada "Elhamdülillah" yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhiyi ve iltifat-ı Rahmâni'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevi, Cennet'te gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassiyle, Kur'an'ın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin iktizasiyle sabittir. S.)
ELHAN  (Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler.
ELHAN-I ŞİTA  Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri.
ELHASIL  Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
EL-HAYY  Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)
ELHAZ  (Lahz. C.) Göz ucu ile bakışlar.
EL-HAZER  Sakın! Sakınınız! (manasınadır)
ELHUBBU-LİLLAH  Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir. Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir. (Bak: Mana-yı harfî)
ELHÜKMÜ-Lİ-L EKSER  Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.
ELHÜKMÜ-LİLLAH  Hüküm Allah'ındır.
ELİBAB  Durdurmak. Lâzım olmak.
ELİBBA'  (Lebib. C.) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.
ELİF  Birinci harf-i hecânın adı. (Bak: Ebced) * (Ülfet. den) : Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder.
ELİF  Munis, sahip, dost.
EL-İHSAN ALE-L İHSAN $  İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
ELİL  İnlemek, enin.
ELİM  (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.
EL-İNSAF  İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim.
ELİPS  Fr. Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır.
EL-İYAZÜ-BİLLAH  Allah'a sığınır, Allah'a iltica ederiz. Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâ).
ELİYY  Çok yemin eden adam.
ELİZ  f. Sıçrama. * Çifte, tekme.
ELKAB  (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
EL-KARİA  Kıyâmet.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH  Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
ELKEN  Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.
ELKISSA  Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.
ELL  Hastanın inlemesi. * Harbe ile vurmak. * Sürmek. Sâfi. * Sür'at etmek, hız yapmak.
ELLEYS  Mutlak hiçlik. Adem-i sırf.
ELLEZİ  Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir. (Bak: Mevsule)
ELMA  Karamtıl dudaklı. * Çok koyu gölge.
ELMA'  (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.
EL-MACİD  Allah (C.C.)
ELMAH(İ)  Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi.
ELMAS  Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)
ELMAS  Küçük kaşlı olan.
ELMAS-PARE  Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
ELMAS-RİZE  Elmas kırıntısı, döküntüsü.
ELMAS-TIRAŞ  Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.
ELMAZ  Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.
EL-MECİD  Esmâ-i İlâhiyedendir.
EL-MİNNETÜ LİLLAH  Minnet ancak Allah'ındır. "Ancak Allah'a minnet edilir."
EL-MÜHEYMİN  Her şeye dikkat edip koruyan ve emin eden (Allah C.C.)
ELSA'  Sık dişli. * Sin telâffuz edecek yerde sâ telâffuz eden. Râ yerine yâ telâffuz eden (meselâ "er" diyecek yerde "ey" demek gibi.)
ELSEN  Fasih ve düzgün konuşan.
ELSİNE  (Lisan. C.) Diller. Lisanlar.
ELSİNE-İ ENAM  Mahlukatın dilleri. Halkın dilleri.
ELSİNE-İ GARBİYYE  Batı dilleri, garb lisanları.
ELSİNE-İ MUHTELİFE  Çeşitli ve birbirinden farklı diller.
ELSİNE-İ SELÂSE  Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça.
ELSİNE-İ ŞARKİYE  Doğu dilleri.
ELSİNE-İ TERKİBİYE  Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)
ELT  Noksanlaştırmak. Hapsetmek. * Yemin vermek.
ELTA'  Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan.
ELTAF  (Lutf. C.) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.
ELTAF  Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif.
ELTİ  t. İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi.
ELUF  Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.
ELUH  Kasem, and, yemin.
ELUK  Sefir, büyük elçi.
ELUKE  Risalet.
ELULE  Semiz, besili koyun. 
ELVAH  (Levha. C.) Levhalar. Tablolar.
ELVAH-I ÂLEM  Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları.
ELVAH-I MAHFUZA  (Bak: Hafiziyyet, Levh-i Mahfuz)
EL-VALİ  Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.)
ELVAN  (Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler.
ELVAN-I İBADET  İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir. S.)
ELVAN-I SEB'A  Yedi renk.
ELVE  Yemin etmek, kasem.
ELVEDA  Allah'a emânet olun. Allah'a ısmarladık (yerine söylenen bir ta'birdir).
EL-VEHHAB  Allah (C.C.) 
ELVES  Zayıf kimse. * Ahmak kimse.
ELVİYE  (Livâ. C.) Livâlar, sancaklar, bayraklar.
ELVİYE-İ MÜTEMEVVİCE  Dalgalanan bayraklar.
ELYAF  (Lif. C.) Lifler.
ELYAK  Daha münâsib. Daha lâyık.
ELYASA (A.S.)  Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.
ELYE  (C.: Eleyât) Koyun kuyruğu. * Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.
ELYEL  Çok karanlık gece.
ELYES  Bahadır, yiğit. 
ELYEVM  Bugün. Hâlâ. (Bak: Yevm)
ELZEM  Daha lâzım. Çok lâzım. Ziyade mucib. * Küçük parmaklı.
ELZEMİYYET  Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.
EM  Soru sorma mânasında atıf edatıdır. İstifham elifi mânasına da gelir. "Yahut, belki, yoksa" kelimeleriyle tercüme edilebilir.
EM'Â  (Miâ. C.) Bağırsaklar.
EM'Â-İ GALİZA  Kalın bağırsaklar.
EM'Â-İ RAKİKA  İnce bağırsaklar.
EMACİD  (Emced. C.) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler.
EMAK  Uzun, tavil.
EM'AK  (Meak. C.) Göz pınarları.
EMÂKİN  (Mekân. C.) Yerler. Mekânlar.
EMÂKİN-İ MUKADDESE  Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.
EMALE  (Bak: İmâle)
EMALİC  (Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.
EMALİS  (İmlis"e". C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller.
EMAM  Bir şeyin ön tarafı.
EMAN  Korkusuzluk. * Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman)
EMANAT  (Emanet. C.) Emanetler.
EMANET  Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey. * Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen. * Osmanlılar Devrinde bazı devlet dairelerine verilen isim. Şehr emâneti, Rusumat emâneti gibi...(Dinimiz, emaneti ehline bırakmamızı emreder. İdare makamları da birer emanettir. Hz. Ömer (R.A.) halifelik makamına getirilince şöyle demiştir: "Ey insanlar! Ben Allah ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun." Demek ki müslüman hata ve haksızlık karşısında pasif kalamaz.)
EMANETDAR  f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
EMANETDARÎ  f. Emanetçilik.
EMANETEN  Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
EMAN-HAH  f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen.
EMANİ  Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f. Eminlik, korkusuzluk.
EMANİ-İ MAHSUSA  Hususi arzular, özel maksatlar.
EMARAT  Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
EMARAT-I HASENE  İyi alâmetler.
EMARE  Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.(Gizli olan umura Şeriat emarelere göre hükmeder. İ.İ.)
EMARET  Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
EMARİD  (Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler.
EMASİL  (Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler.
EM'AT  Gövdesinde kılı olmayan kimse. * Tüyü dökülen kurda "zi'b-i em'at" derler.
EM'AZ  (C.: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer.
EMAZİR  (Mezir. C.) Kuvvetli ve azamet sahibi olanlar.
EMBEL  Kılıcı ve silahı olmayan. * Eyer üstünde doğru oturamayan. * Boynu eğri olan.
EMBRİYOLOJİ  yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne kadar iklim, fizik ve kimyevi şartlar, beslenme şartlarında değişmeler olmuştur. Allah, yarattıklarına karşı çok merhametli ve lütufkâr olduğu için zor şartlarda canlıların yok olmaması için vücutlarında gerekli değişikliklerle donatmıştır. Meselâ: Kutup tilkisinin kışın karlı ortama uyması için tüyleri beyaz, baharda ve yazın ise boz olur. D.D.T. gibi kimyevi ilaçlarla böceklerin tamamen imhâ olmaması için bir müddet sonra böcekler bir muâfiyet "bağışıklık" kazanıyorlar. Bunun gibi, canlılar âleminde rahmet eseri sayısız hikmetli hâdiseler var. Bu, hâdiselere "İçgüdü" "Mütasyon", "evrim" gibi bir takım isimler takıp tesadüfle izah etmek imkânı yoktur.
EMCAD  (Mecid. C.) şeref, onur ve haysiyet sahibleri.
EMCED  (Mecid. den) Pek büyük, daha büyük, şerefi şânı çok olan.
EMCED-İ EMÂCİD  şereflilerin şereflisi, en şerefli.
EMCER  Karnı büyük kimse.
EMDEŞ  Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse.
EME  (C.: İmâ-İmât) Câriye, kadın köle.
EME  Unutmak, nisyân. * İkrar etmek.
EMED  Son, nihayet. Gayet. Encam, intihâ. 
EMEDD  (Medd. den) Daha uzun, pek uzun, daha tavil.
EMEDD-İ A'MÂR  Ömürlerin en uzun olanı.
EMEK-DAR  f. Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi. Eski ve sadık hizmetçi.
EMEL  Ricâ, ümid, şiddetli istek. Ummak. * Gaye. (İnsanları canlandıran emeldir, öldüren ye'istir. M.)
EMENE  Emn, emniyet, eminlik.
EMERE  (C.: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler.
EMERR  Pek acı.
EMESS  Çok fazla temâs eden, dokunan. En çok messeden.
EMEVİ DEVLETİ  Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir. (Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife Muhammed bin Mervan (2. Mervan) dır. Bu devirde kavmiyetçilik İslâmiyete çok zararlar vermiştir. Yine bu devirde Din-i Mübinin aktar-ı İslâmda yayıldığını unutmamak icab eder. Doğuda Türkistan ve Endonezya, kuzeyde Kafkasya, batıda Anadolunun yarısı, İspanya ve Kuzey Afrika Emevi topraklarına katıldı. Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt'e ettikleri zulüm ve akıttıkları kan sebebiyle çıkan isyanlar devleti zayıflattı. Abbâsi taraftarları ile kavi bir ekseriyet Abbasi tarafına geçti. Horasan'lı Ebu Müslim, Emevi Devletini bir muharebede Abbasilere devretti. Böylece Emeviler tarihe karışmış oldu. (Bak: Endülüs, Muaviye)
EMGAZ  Kırmızı, kızıl nesne, ahmer. * Aşkar at. * Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler.
EMHAK  Donuk beyaz.
EMHAL  (Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar.
EMHAR  (Mehr. C.) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar. * (Mühür. C.) Taylar, at yavruları.
EMİHE  Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.
EMİME  Bir cins ot. * Demirci çekici.
EMİN  Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz. * Kendisinden korkulmayan. * Kendine inanılan. İtimat edilen. * İnanan, güvenen. * Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.
EMİR  (Bak: Emr)
EMİR  Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi. * Büyük ve meşhur bir soydan gelen. * Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen. * Zengin.
EMİR-ÜL CEYŞ  Serasker, serdar, başkumandan.
EMİR-ÜL MA'  Amiral. Deniz kuvvetlerinde albaydan büyük rütbede bulunan subaylar.
EMİR-ÜL MÜ'MİNÎN  Müminlerin, İslâmların işlerinde emir ve tedbir eden reis. Halife. İslâm Devlet Reisi.
EMİRANE  f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi.
EMİRBER  f. Subayların kıt'a ve daire dışında emirlerinde bulunan erler.
EMİRKULU  Aldığı emri yapmağa mecbur olan, verilen emri yerine getirmekle görevli kimse.
EMİRNAME  f. Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı.
EMKİNE  (Mekân. C.) Mekânlar, hâneler, evler, mahaller, mevkiler, yerler.
EMKİNE-İ CEDİDE  Yeni evler. 
EMLA'  (Mele'. C.) Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.
EMLAH  (Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel.
EMLAH  (Milh. C.) Tuzlar.
EMLAK  (Mülk. C.) Mülkler. İnsanın tasarrufunda bulunan yerler. * Melekler.
EMLED  En genç, çok körpe ve nazik vücut veya dal (Müennesi: Meldâ)
EMLES  Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan.
EMLET  Mülk etmek. Çiftlendirmek, tezvic.
EMM  Kasdetmek.
EMMÂ  (Şart edâtıdır) "Lâkin, ancak şu kadar var ki" meâlinde.
EMMÂ-BA'DÜ  "Bundan sonra" manasına olup bir başlangıç hitabından sonra söylenir. Buna fasl-ı hitab denir.
EMMARE  Emreden. Zorlayan. Cebreden.
EMN  Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.
EMN Ü ÂSÂYİŞ  Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.
EMN Ü EMÂN  Korkusuzluk ve emniyet hâli.
EMN Ü EMÂNET  Emniyet ve eminlik.
EMNİYET  (Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik. * İtimad, güvenme, inanma. * Polis ve zabıta teşkilâtı.
EMNİYET-İ TÂMME  Tam bir emniyet ve korkusuzluk.
EMPERYALİZM  Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler.
EMR  İş buyurma. * Buyurulan şey. * Madde, husus, hâdise.
EMR-İ ADEMÎ  Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER  Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
EMR-İ HAK  Hakk'ın emri, Allah'ın emri. Ölüm.
EMR-İ HÂS  Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş.
EMR-İ İLAHÎ  Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.)
EMR-İ İSTİHBABÎ  Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir. * Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.
EMR-İ İ'TÂ  Verme emri. Verilme emri.
EMR-İ İTİBÂRÎ  Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri)
EMR-İ KÜFRÎ  İmansızlığa ait bir iş ve bir husus.
EMR-İ KÜN  "Kün" emri. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği "Ol" mânasına gelen "Kün" emri. Allah (C.C.) bir şeye "Ol" diye emretse, (Yani, "Kün" dese) o şey derhal olur. (Yâni, "Fe Yekun")
EMR-İ MAAŞ  Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.
EMR-İ MÜŞKİL  Zor iş, müşkil emir.
EMR-İ NİSBÎ  Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan emir.
EMR-İ TEKVİNÎ  Yaradılışa ait İlâhi kanun ve nizam. Tekvine dair işler, hâdiseler, maddeler. Fıtri kanunlar ve Âdetullahın tazammun ettiği emirler. (Meselâ ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor. Zekânın i'tası ilmi emrediyor. İstidadın bulunması zekâyı, aklın verilmesi ma'rifetullahı, kudretin verilmesi çalışmayı, cesaretin verilmesi cihadı mânen ve tekvinen emrediyor. İ.İ.)
EMR-İ VÂKİ'  Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.
EMRAN  (Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.
EMRAZ  (Maraz. C.) Hastalıklar. Marazlar.
EMRAZ-I AKLİYE  Akıl hastalıkları.
EMRAZ-I ASABİYE  Sinir hastalıkları.
EMRAZ-I AYNİYYE  Göz hastalıkları.
EMRAZ-I DAHİLİYE  Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.
EMRAZ-I EFRENCİYE  Frengi hastalıkları, efrenci marazları.
EMRAZ-I İNTANİYYE  Mikroplu ve ateşli hastalıklar.
EMRAZ-I KALBİYE  Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!.. M.N.)
EMRAZ-I NİSAİYE  Kadın hastalıkları.
EMRAZ-I SÂRİYE  Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.
EMRE  Ak gözlü, beyaz gözlü.
EMRED  Henüz tüyü bitmemiş, sakalı gelmemiş olan genç.
EMREŞ  şerli, kötü kimse.
EMRET  Kaşının kılı dökülmüş kimse. * Yeleksiz ok.
EMRÎ  (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.
EMS  Dünkü gün.
EMSAH  Yürürken uylukların birbirine sürtmesi.
EMSAL  (Misâl. C.) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar. * Mat: Kat sayı. * (Mesel. C.) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
EMSAR  (Mısr. C.) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.
EMSEL  (Misil. C.) İmtisale şayan olan. Tam benzer. Efdal, ekrem ve eşref olan.
EMSEN  Bevlin akması.
EMSİLE  (Misâl. C.) Misaller. Örnekler. * Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.
EMSİYE  (Mesâ. C.) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları.
EMŞAC  (Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
EMŞAK  Yürürken uylukların birbirine sürtmesi
EMT  Yüksek yer. Küçücük tepecikler. * Doldurma.
EMTAR  (Matar. C.) Yağmurlar.
EMTEN  Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem.
EMTİA  (Meta'. C.) Ticaret malları.
EMTİA-İ ECNEBİYE  Yabancı memleket malları.
EMTİA-İ TİCARİYYE  Tüccar malları.
EMUMİYYE  Analık.
EMUN  Kuvvetli, dayanıklı deve.
EMVÂC  (Mevc. C..) Dalgalar.
EMVÂC-ÜL BİHÂR  Denizlerin dalgaları.
EMVAH  (Ma'. C.) Sular.
EMVAL  (Mal. C.) Mallar.
EMVAL-İ BÂTINA  Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları.
EMVAL-İ GAYR-İ MENKULE  Bir yerden başka yere taşınamıyan, sabit olan mallar. (Dükkan, ev, tarla...gibi.)
EMVAL-İ MENKULE  Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa, karyola, perde, çakı... gibi.)
EMVAL-İ METRUKE  Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş mallar.
EMVAL-İ ZÂHİRE  Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.
EMVAT  (Meyyit. C.) Meyyitler. Ölüler.
EMYA(N)  f. Para kesesi, içine para konulan torba, çanta.
EMYAL  (Mil. C.) Miller. (Bak: Mil)
EMYAL-İ BAHRİYYE  Deniz milleri. 6080 kadem, yani 1852 metreden ibaret olan deniz mesafesi.
EMYUS  Anason dedikleri ot. * Kendisinden tuz meydana getirilen taş ki, Türkçe ona "tuz taşı" derler.
EMZA  Çok te'sirli olan, çok müessir. * Hükmü çok geçen. * Kat'i, şüphesiz.
EMZAH  Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.
EMZER  Katı gönüllü, katı kalbli kimse.
EMZER  Karnı büyük olan, şişman.
EMZİCE  (Mezc. den) Mizaclar, tabiatlar, huylar, meşrebler.
ENA  Ermek, idrak. * Saat. 
ENA'  Eğlenmek.
ENABİB  (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
ENABİK  (İnbik. C.) İnbikler.
ENACİL  (İncil. C.) İnciller.
ENADİD  Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
ENAET  Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.
ENAFİS  (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
ENAHİD  f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
ENAK  Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.
ENAM  Halk. Bütün mahlukat.
EN'AM  Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar. * Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
ENAMİL  (Enmele. den) Parmak uçları.
EN'AMTE  Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde).
ENANİYET  (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)
ENAR  f. Nar meyvesi.
ENASE  Demirin yumuşak olması.
ENASİ  (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
ENASİYA  Bir mürekkeb ilâç.
ENB  Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak.
ENBAHUN  f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale.
ENBAN(E)  f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta. 
ENBAR  f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi.
ENBAR  (Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, oda.
ENBAŞTE  f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış.
ENBAZ  (Nebez. C.) Namlar, lâkablar, takma adlar, soyadları.
ENBAZ  f. Ortak, şerik, eş.
ENBAZÎ  f. Şeriklik, ortaklık.
ENBEL  En şerefli.
ENBER  Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.
ENBERUT  f. Armut.
ENBESTE  f. Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. * Uyuşmuş, miskinleşmiş insan.
ENBESTE-DEM  f. Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse.
ENBİR  f. Yaş ve kuru çamur.
ENBİRE  f. Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler.
ENBİYA  (Nebi. C.) Nebiler. Peygamberler (Aleyhimüsselâm.)(Eğer suâl etseniz ki: Bi'set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El hükmü lil-ekser" kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer, şerdir; hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa... toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye mâruz kaldığı vakit, su-i mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki: "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu?" Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz. Hem meselâ : Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu?" Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.İşte nev'-i beşer bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücâhede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya... ve milyonlarla evliya... ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti. M.)
ENBİYA SURESİ  Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
ENBUB  f. Minder, döşek, yatak. Döşeme.
ENBUDE  f. İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş.
ENBUH  f. Ziyade, çok, kalabalık. * Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. * Meclis, kurultay. * Kalın, yoğun. * Duvarın yıkılıp dökülmesi.
ENBUŞE  Patates gibi yerden çıkarılan şeyler. * Ağaç kökleri.
ENBÛY  f. Koklama, koku alma.
ENBUZEN  f. Asıl, esas, madde.
ENBÜR  f. Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet.
ENBÜRE  f. Dere, çay. * Tüyü dökülmüş olan hayvan. * Dolap beygiri. * İşkembe.
ENCAD  (Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar.
ENCÂM  Son, nihayet, netice.
ENCÂM-I KÂR  İşin neticesi, amelin sonu.
ENCAS  (Necis. C.) Pisler. Necis şeyler.
ENCERE  Gemi lengeri.
ENCİN  f. Tane tane, ufak ufak, parça parça. * Sıvacı.
ENCİR(E)  f. İncir meyvesi.
ENCUH  (Encug) f. Kıvrım. * Buruşmuş, solmuş meyve.
ENCÜM  (Necm. C.) Yıldızlar. Necmler.
ENCÜMEN  f. Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon.
ENCÜMEN-İ DÂNİŞ  Akademi. İlim encümeni.
ENCÜMEN-GÂH  f. Cemiyet, meclis.
ENDA'  Yüksek, yüce, âlâ. * (Nedâ. C.) Nedâlar, çiğler, şebnemler.
ENDAD  (Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.(Vahdaniyet ve kudret-i İlâhiye bu kadar âyât-ı fiiliye ve kavliyesiyle zâhir ve bâhir iken, buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, nazirler tutarlar ki onları Allah gibi severler. Emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan ederler. Şübhe yok ki böyle yapmak gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın, mâna-yı uluhiyette onları Allaha ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açığa vururlar. Firavunlara, nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mâbud nâmını vermekten çekinmezler, Rabbimiz, tanrımız derler. Ve hatta İlâhlarının tevellüd ve tevâlüdüne kail olarak onlara aynı cinsten, mâbud payesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. Diğer bir kısmı da tasrih etmeden aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler, veliyy-i nimet tanırlar, onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını kazanmağa çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile mâbud pâyesi verilen endâd o kadar çeşitlidir ki; bir taş, bir mâden parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut, tâ, yıldızlara, ruhlara, meleklere kadar çıkar.Filvaki servet, haşmet, kuvvet, câh u ikbâl, güzellik, hüsün gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onun uğrunda herşeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu nokta-i şirkin putperestlik esasını, beşeriyetin en büyük yarasını teşkil eder.Hasılı, reislerini ve büyüklerini Allah sever gibi sevenler ve onları, Allahın emirlerine muhalif olan emirlerini dinliyerek Allah'a isyan edenler; bunları Allah'a nazir ve emsâl kabul etmiş olurlar ki, bütün putperestlik esası, bu muhabbet tarzındadır. E.T.) (Bak: Put, Sanemperest)
ENDAD Ü EZDAD  Benzerler ve zıtlar.
ENDAHT  (Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak.
ENDAHTE  f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış.
ENDAM  f. Beden. Vücud. * Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. * Letafet. İntizam ve üslub.
ENDAM-I MEVZUN  Düzgün endam, düzgün beden.
ENDAMÎ  f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli.
ENDAR  f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa.
ENDAVE  f. Sıvacı malası. * Şikâyet.
ENDAYİŞ  f. Yaldızlama, sıvama.
ENDAYİŞGER  f. Yaldızcı, sıvacı.
ENDAZ  f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dehşet-endaz $ : Dehşet verici, korkutucu.
ENDAZE  f. Ölçü, mikyas. * Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) * Tahmin, takdir. * Derece, mertebe. * Mc: Hesap.
END-BEND  f. Utanmış, mahcub. * Boğum boğum, kısım kısım, parça parça.
ENDEK  f. Az, kalil. * Yaşı küçük, küçük yaşlı.
ENDEME  f. Mazideki sıkıntıları hatırlama, geçmişdeki ıztırabları tahattur etme.
ENDER  (Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman yeri.
ENDER  (Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde.
ENDEREZ  f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub.
ENDERÎ  Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı.
ENDERUN  İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
ENDİŞ  Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş $ : Her işin sonunu düşünen.
ENDİŞE  f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
ENDİŞE-İ İSTİKBAL  Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği düşünmek.
ENDİŞE-İ MEVT  Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.
ENDİŞNAK  f. Endişeli, kederli, meyus, sıkıntılı, düşünceli.
ENDİYE  (Neda. C.) Çiyler, şebnemler.
ENDUH  (Endüh) : f. Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü.
ENDUH-GÜSAR  f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren.
ENDUH-NÂK  f. Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü.
ENDUHTE  f. Biriktirmiş, biriktirilmiş. Kazanmış, kazanılmış, Hazırlanmış. * Ödenmiş.
ENDUZ  f. Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar.
HİKMET-ENDUZ  Hikmet kazanan.
ENDÜLÜS  (Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika yoluyla İspanyaya geçerek Emevilerin orada devamı sayılabilecek Endülüs Emevi devletini kurdu. El-Dahil (muhacir) lakabiyle maruf Abdurrahmandan itibaren lll. Hişamla sona ermek üzere 16 halife gelip geçmiştir. lll. Abdurrahman'a kadar Kurtuba emirliği diye adlandırılan bu devlete bu hükümdar zamanında Emdülüs Emevi Hilâfeti nâmı verildi. Hükümdar, Emir-ül Mü'minîn ünvanını aldı. Bu devir; ilim ve irfanın zirveye ulaştığı, Avrupalıların ilim tahsili için Endülüs'e akın ettikleri devirdir. Bundan sonra Emevilerin inhitat ve sukut devri başlar. Ne kadar çalışırlarsa da kaderin fetvasıyla icraatı sona erer. (Bak: Emevi)
ENDÜSTRİ  Fr. Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâlde ve çok miktarda yapılan imalâttır.
ENE  Ben. * Gr: Birinci şahıs zamiri. (Bak: Enaniyet)
ENERJİ  Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı.
ENES  Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır.
ENES İBN-İ MALİK  Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir. (R.A.)
ENF  Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ. * Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi. * Bir şeyin sivri yeri. * Bir şeyin en şerefli olan yeri.
ENFA'  Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
ENFAL  Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
ENFAL SURESİ  Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
ENFAR  (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
ENFAS  (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
ENFAS-I HAYRİYYE  Hayırlı nefesler.
ENFAS-I MA'DUDE  Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.
ENFES  Daha hoş. Çok hoş. Daha iyi. Pek nefis.
ENFES-İ ÂSÂR  Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
ENFEZ  En nüfuzlu, daha tesirli.
ENFÎ  Burunla ilgili.
ENFİYE  Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.
ENFLASYON  Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi.
ENFÜS  (Nefs. C.) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
ENFÜSÎ  Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)(İ'lem eyyüh-el-aziz! Afaki mâlumat, yâni; hâriçten, uzaklardan alınan mâlumat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma bizzat vicdâni bir şuura mahal olan enfüsi ve dâhili mâlümat ise evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden hârice bakmak lâzımdır. M.N.)
ENGAM  f. Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.)
ENGAME  f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. * Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği.
ENGAR  f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş.
ENGARE  f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
ENGAZ  f. San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
ENGEL  f. İlik, düğme. * Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse.
ENGEL  t. (Bak: Mâni')
ENGİHTE  f. Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış.
ENGİŞT  f. Kömür.
ENGİŞTAL  f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi.
ENGİZ  f. Koparan, karıştıran, tahrib eden.
ENGİZİSYON  Fr. XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. * Çok ağır ve çok zâlimce cezâya hükmeden mahkeme. * Çok ağır işkence.
ENGÛR  f. Üzüm.
ENGÛREK  f. Gözbebeği.
ENGÜBİN  f. Bal.
ENGÜJ  f. Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu.
ENGÜRUS  Macar. * Macaristan.
ENGÜŞT  f. Parmak.
ENGÜŞT-İ KİHİN  Serçe parmak.
ENGÜŞT-İ MUHANNÂ  Kınalı parmak.
ENGÜŞT-İ NİL  Fakirlik, fukaralık.
ENGÜŞT-İ SÜTÜRG  Baş parmak.
ENGÜŞTANE  f. Dikiş yüksüğü.
ENGÜŞTE  f. Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba.
ENGÜŞT HAİDEN  f. Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. * Mahvetmek. * Parmakla göstermek.
ENHA  (Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar, tarikler.
ENHAR  (Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür)
ENHAR-I AMÎKA  Derin olan nehirler.
ENHAS  En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em.
ENHÜR  (Nehr. C.) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular. (Bak: Enhar)
ENİD  Ham. * Henüz olmamış çığ nesne. * Değişik olmak.
ENİK(A)  Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.
ENİN  Acı ve sızıdan inleyiş.
ENİNDÂR  f. İnleyen, enin eden.
ENİR  Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.
ENİS(E)  (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili. * Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır. * Yaban horozu.
ENİS-İ DİL  Gönül dostu.
ENİSAN  f. Boş ve mânasız yalan söz.
ENİSE  Ateş, nar, od.
ENİSE  f. Donmuş, pekişmiş şey.
ENİSUN  Türkçede hafifleterek "anason" derler.
ENİŞE  f. Hafiye, gizli polis. * Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. * Dalkavuk, yaltakçı.
ENİT  Hased etmek.
ENKA  Daha temiz, en pâk.
ENKAD  Bir alaca kuşun adı.
ENKAL  İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
ENKAS  En noksan, çok noksan, pek eksik.
ENKAZ  Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
ENKAZ-I REMİME  Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.
ENKAZ-I ÜMMİD  Ümit yıkıntısı, ye'se düşme.
ENKEB  Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen. * Yanında oku ve yayı olmayan kişi.
ENKER  (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.
ENLEM  (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş İslâm âlimidir. Avrupa'da bu ölçme, 800 yıl sonra 1736 yılında yapılmıştır.
ENMA  (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.
ENMAR  (Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar.
ENMAS  Kaşının kılları az olan kişi.
ENMELE  (C.: Enâmil) Parmak ucu.
ENMUZEC  Nümune, misâl, örnek.
ENNANE  Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
ENNE  Çok inleyen.
ENNE  Gr: Kat'iyyet bildirir ve kelimenin başına getirilir. (Bak: İnne)
EN-NUR  Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi dolayısıyla bir ismi.
ENSA  (Nesy. C.) Unutmalar, nesyler.
ENSAB  (Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar.
ENSAB  (Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri putlar.
ENSAB  Doğru boynuzlu.
ENSAC  (Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc)
ENSAF  (İnsaf. dan) Daha insaflı, çok acıyan, en merhametli.
ENSAF  (Nısf. C.) Nısıflar, yarımlar.
ENSAL  (Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.
ENSAR  (Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm) Ensârullah da denir. (Bak: Ashab)
ENSEB  En lâyık, çok münasib, tam yerinde.
ENŞAT  Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.
ENTAK  (Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren.
ENTE  Sen. (Bak: Şahıs zamiri) 
ENTELLEKTÜEL  Fr. (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili.
ENTERESAN  Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
ENTERNE  Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse.
ENTİMEM  yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek söylenmiştir ve yalnız (Orucu bozdu) kaziyesinden hareket edilerek sonuç çıkarılmıştır.
ENTRİKA  İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap.
ENUK  Kartal kuşu.
ENUŞA  f. Mecusi mezhebi. * Sevinç, sürur, neş'e. * Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık.
ENUŞE  f. Hoş, mes'ut, saadetli. * Genç padişah. * şarab, içki.
ENÜK  Kurşun.
EN'ÜM  (Ni'met. C.) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar. * Medine-i Münevverede bir mevki ismi.
ENVA'  (Nev'. C.) Neviler, çeşitler, türler.
ENVA'-I KESİRE  Çok çeşitler, çok neviler.
ENVAH  (Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.
ENVAR  (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
ENVEK  (C.: Nevkâ) Ahmak.
ENVER  En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
ENYAB  Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri.
ENZA'  Kılsız, tüysüz kimse.
ENZAD  (Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak tabakaları.
ENZAL  (Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.
ENZAM  Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.
ENZAR  (Nazar. C.) Bakışlar, görüşler. Seyr.
ENZAR-I DİKKAT  Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
EPİK  Fr. Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi.
EPSAN  f. Bileği taşı.
EPÜRNAK  f. Delikanlı, genç yiğit, bahadır.
ER  f. Eğer, şâyet, ise, olsa, olur ise... mânalarına gelir.
ER  Erken, geç değil.
ERABET  Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
E'RAC  Anadan doğma topal, aksak.
ERACİF  Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe)
ERACİF VE EKÂZİB  Yalan ve uydurma sözler.
ERACİH  (Urcuha. C.) Salıncaklar.
ERACİZ  (Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.
ERADÎN  (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
ERAHH  Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.
ERAİK  (Erike. C.) Tahtlar. Koltuklar.
ERAK  Uykusuzluk.
ERAKK  Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.
ERAKK-I HİSSİYAT  Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
ERAMİL(E)  (Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.
ER'AN  Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ)
ERANİB  (Erneb. C.) Tavşanlar.
ERANİB  (Ernebe. C.) Burun uçları.
ER'AS  Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.
ERAS  Başı büyük olan kimse.
ERASS  Sık dişli.
ERAVEND  f. şevk, arzu, istek, taleb. * şan, nam, şöhret, meşhur olma.
ERAYİS  (Eris. C.) Çiftçiler, ekinciler.
ERAZİL  (Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.
ERBAA  Dört.
ERBAB  f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef.
ERBAB  (Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.
ERBAB-I DENÂET  Alçak ve rezil kimseler.
ERBAB-I GARAZ  f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
ERBAB-I SİYER  Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.
ERBAH  (Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler.
ERBAİN  Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
ERBAİYYET  Dört olmak.
ERBAŞ  Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.
ERBAUN  Kırk sayısı.
ERBED  Boz renkli.
ERC  f. Kıymet, kadr, değer. * Gergedan.
ERC  Uzunluğuna yapılan ev.
ERCA  (Recâ. C.) Taraflar, yönler, cihetler.
ERCA  Çok rica edilen, pek fazla taleb edilen, çok istenilen.
ERCAF  (C.: Eracif) Yalan haber.
ERCAH  Daha üstün, daha râcih.
ERCAL  (Ricl. C.) Ayaklar.
ERCAN  Fars diyarında bir yerin adı.
ERCEL  Büyük ayaklı kişi. * Ayakları siğilli olan at.
ERCEN  Dübüründe zahmeti olan deve.
ERCİL  bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi.
ERCİYE  Arkaya, sonraya bırakılan şey.
ERCMENDÎ  f. Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem.
ERCUZE  (Bak: Kaside-i Ercuze) 
ERCÜL  (Ricl. C.) Ricller, ayaklar.
ERCÜMEND  f. Muhterem, şerefli. Muazzez.
ERCÜVAN  Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey.
ERD  f. Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. * Un.
ERDA  Ağaç kurdu.
ERDE  Çürük nesne.
ERDEB  f. Muharebe, ceng, cidâl, kavga.
ERDEB  Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.
ERDEM  Usta gemici.
ERDEN  Bir nevi kumaş.
ERDİYE  (Rıdâ. C.) Baş örtüleri.
ERD-ŞİR  f. Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır.
EREB  Hâcet, ihtiyaç. San'at.
EREC  Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.
EREDA  (C.: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve.
ER'EF  Daha rauf, çok şefkatli.
EREK  Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.
EREN  t. Yetişen. Ermiş. Veli.
EREN  Sevinmek, sürur.
ERENDAN  f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir.
ERENDİZ  Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı.
ERES  Çiftçilik, çiftçi olma.
ER'ES  Başı büyük, kocakafa.
ERETT  Peltek adam, kekeme kimse.
ERFA'  Daha yüksek, çok ulvi, en yüce.
ERFA'-I DERECÂT  Derecelerin en yükseği. 
ERFAK  En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
ERFEŞ  Nefsî isteklerine düşkün olan. * Kulakları uzun ve kaba (adam).
ERGA(B)  (Ergav) : f. Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. * Su akıtmak için açılan yol, ark.
ERGAD  Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.
ERGAL  Sünnet olmamış kişi.
ERGAN  Söz dinlemek.
ERGANDE  f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş.
ERGAVAN  Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.
ERGEN  (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğrenir. Ve iyi alışkanlıklar edinirse ergenlik çağında bunlara daha kolay uyar.
ERGİDE  f. Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş.
ERGİDE-NİGÂH  f. Öfkeli, hiddetli bakış.
ERGİMEK  (Bak: Zeveban etmek)
ERGUN  f. Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at.
ERGÜVAN  Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)
ERHA  (Rehâ. C.) El değirmenleri.
ERHAB  Vâsi, geniş, açık.
ERHAM  (Rahim. C.) Döl yatakları, rahimler. * Yakın hısımlar, akrabalar.
ERHAM  En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
ERHAM-ÜR RÂHİMÎN  Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
ERHAM  Başı beyaz olan at.
ERHAS  (Rahis. den) Pek ucuz.
ERİC  Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.
ERİD  Besili, semiz.
ERİH  Râyiha-i tayyibe. Temiz ve güzel koku.
ERİKE  Taht. Padişahın tahtı. * Oturulacak yer. Koltuk.
ERİKE-ÂRÂ  f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
ERİKE-NİŞİN  f. Tahtta oturan.
ERİKE-PİRÂ  f. Tahtı süsleyen, pâdişah.
ERİS  f. Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu.
ERİS(Î)  Çiftçi, çift süren, ekinci.
ERİŞ  f. Bilek. * Arşın, endaze.
ERİŞ  Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet. * Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.
ERK  Tıb: Uykusuzluk hastalığı.
ERK  Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz.
ERKA  Ziyade yükselen. Çok yükselen.
ERKAB  Boynu kalın olan adam veya arslan.
ERKABAN  Uzun boyunlu.
ERKAH  (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
ERKAM  Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar.
ERKAM-I AŞERE  Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
ERKAM-I CÜMEL  Ebced hesabı.
ERKÂN  (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
ERKÂN-I ASKERİYE  Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
ERKÂN-I DEVLET  Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
ERKÂN-I HARB  Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
ERKÂN-I İSLÂMİYE  İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
ERKÂN-I SALÂT  Namazın rükünleri.
ERKÂN-I SEB'A  Yedi rükün.
ERKAN  Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
ERKAM  (C.: Erâkım) Alaca yılan.
ERKAŞ  (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
ERKAT(A)  (C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.
ERKE  Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.
ERKEB  Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse. * Bir dizi diğerinden büyük olan deve.
ERM  Bükmek.
ERMAGAN  f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye.
ERMAH  (Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler, mızraklar.
ERMAM  (Rimme. C.) Çürük kemikler.
ERMAN  f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet.
ERMAN-HÂR  f. Pişman olan, nedamet eden.
ERMAS  Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar.
ERMAS  Gözü çapaklı kişi.
ERMED  Kül rengi, gri. Boz renkli nesne. * Gözü ağrıyan adam.
ERMEDA  Ateş külü.
ERMEL  (C.: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun. * Kadını olmayan erkek.
ERMELE  (C.: Erâmil) Erkeği olmayan kadın.
ERMENİ  Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumculuk ve ticaret gibi işleri elde etmişlerdir. Ermeniler nerede varsa, bugün kendi dillerini konuşmaktadırlar. Anadolu'da yaşayanların bir kısmı Türkçe ve Kürtçeyi de iyi bilirler.
ERMİDA'  Kül.
ERMİYE  (Remi. C.) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar.
ERMUN  f. Gündelikçiye verilen peşin ücret.
ERNEB  Tavşan. * Kadın ziynetlerinden biri. * İri fare.
ERNEBE  (C.: Eranib) Burun ucu.
ERRAC  Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.
ERRAHİM  En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
ERRE  f. Tahta kesecek dişli âlet, bıçkı. (Küçüğüne verilen testere ismi bundan gelir.)
ERRE-HÂNE  f. Bıçkı yeri, hızar.
ERRE-KEŞ  f. Bıçkıcı.
ERREZZAK  Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.) 
ERS  f. Gözyaşı.
ERS  Ekmek.
ERSAD  (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
ERSAH  Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt.
ERSEM  Üst dudağı beyaz olan at.
ERSEN  f. Meclis, kongre, cemiyet.
ERSUSA  Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan kavuk, büyük sarık.
ERŞ  Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet. * Fışkırmak. * Tırmalamak. * Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.
ERŞAH  Cin fikirli adam.
ERŞED  Her hali daha iyi olan. * Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.
ERŞEM  Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam). * Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.
ERTA  Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar.
ERTEL  Peltek adam.
ERUME  (C.: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba. * Ağacın ve boynuzun kökleri.
ERVA'  Çok güzel olan genç. * Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam. * Korkmak.
ERVAH  (Ruh. C.) Ruhlar. Canlar.
ERVAH-I HABİSE  Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
ERVAH-I TAYYİBE  İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
ERVAH  Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. * Adımları birbirine yakın olan.
ERVAK  (Revk. C.) Revkler, perdeler, örtüler. * Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.
ERVAK  Sâfi nesne. * Uzun dişli adam.
ERVAM  (Rumi. C.) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar. * Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar.
ERVEB  Yoğurt.
ERVEC  Halk içinde çok geçen şey.
ERVENAN  Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.
ERVEND  f. Tecrübe, deneme, sınama. * şeref, şan, şöhret, nam ve itibar, haysiyet.
ERYAF  (Rif. C.) Verimli, mamur, düz ve ekini bol olan yerler.
ERZ  f. Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar.
ERZAK  (Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
ERZAK-I ASKERİYYE  Askere verilen erzak.
ERZAL  (Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler.
ERZAN  f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde.
ERZANÎ  f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
ERZANİŞ  f. Hayır ve iyilikler.
ERZE  Çam ağacı.
ERZE  f. Samanlı sıva çamuru. * Çamdan çıkarılan zift.
ERZE-GER  f. Sıvacı.
ERZEL  Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil.
ERZEL-İ NÂS  İnsanların en rezili, en fenası.
ERZEL-İ ÖMR  İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
ERZEN  Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç. * Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.
ERZENÎN  f. Darı ekmeği.
ERZİDE  f. Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey.
ERZİZ  f. Kalay.
ES  Koyuna iys iys demek.
ESA'  Atmak.
ESA  Merhem, tiryak, ilâç.
ES'AB  (Sa'b. dan) Pek zor, çok zor.
ES'AB-I UMUR  İşlerin en zor olanı.
ESABE  (C.: Esâib) Bir nevi ağaç.
ESABİ'  (İsbi'. C.) Parmaklar.
ESABİ-ÜL KADEM  Ayak parmakları.
ESABÎ'  (Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar.
ES'ABÎ  Gayet güzel ve beyaz göz.
ES'AD  Daha mes'ud, en bahtiyar. Daha said olan. En mes'ud.
ESADD  Menedici.
ESAFİL  (Esfel. C.) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok alçak olanlar.
ESAHH  En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan $
ESAKIF  (Üskuf. C.) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler.
ESAKİF  (Eskef. C.) Eskiciler, kunduracılar.
ESAKK  Yürürken dizlerini birbirine vuran.
ESAL  Tâzim etmek, övüp medhetmek.
ES'AL  Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse.
ESALE  Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak.
ESALİB  (Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler.
ESAM  Günah. * Günah için olan cezâ.
ESAME  Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.
ESAMİ  İsimler, adlar.
ESAMM  (C.: Summun) Kulağı sağır olan. * Katı taş.
ESANİD  İsnadlar. Senedler.
ESANS  Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
ES'AR  (Sı'r. C.) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları.
ES'AR  (Su'r. C.) Yiyecek içecek artığı.
ESAR  Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış.
ESARET  Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
ESARET-İ HAYVANÎ  Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
ESARİR  Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler.
ESAS  Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESAS  Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler. * Mal. Rızık.
ESASAT  (Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler.
ESASE  f. Gözucu ile bakma.
ESASEN  Kendiliğinden, aslından, temelinden.
ESASİYYE  Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.
ESATÎN  Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler. * Mc: İleri gelen kimseler.
ESATİR  İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. * Saflar. Sıralar.
ESATİR-ÜL EVVELÎN  İlk zamanlara ait efsâneler.
ESATÎZ  (Esâtîze) : (Üstaz. C.) Usta başıları. Bir işin tedbirinde, öğretilmesinde önderlik edenler.
ESATT  (C.: Sitât) Köse.
ESAVİD  (Sevâd. C.) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar.
ESB  At, beygir, feres.
ESB-İ SABÂ-REFTER  f. Rüzgâr gibi giden at.
ESB-İ TÂZİ  Arap atı.
ESBAB  (Sebeb. C.) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar. (Evet, izzet ve azamet ister ki; esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki; esbab, ellerini çeksinler te'sir-i hakikiden. M. N.)(Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı, temin eden bir nizamı kâinatta vaz'etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhasa insanı da, o daire-i esbaba mürâat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab, daire-i itikada galip ise de; Ahirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken; tabiatiyle, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu'tezile olur ki, te'siri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyle, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhalefet eder. İ.İ.)
ESBAB-I FESHİYYE  Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler.
ESBAB-I HAKİKİYE  Gerçek sebepler, hakiki sebepler.
ESBAB-I MÛCİBE  Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler.
ESBAB-I MUHAFFİFE  (Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici sebebler.
ESBAB-I MÜCBİRE  İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler.
ESBAB-I MÜŞEDDİDE  Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)
ESBAB-I NAKZİYYE  Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren sebepler. Bozma sebepleri.
ESBAB-I NÜZUL  İnmesinin sebebleri. * Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler.
ESBAB-I SAHİHA  Doğru ve sahih sebepler.
ESBAB-I SÜBUTİYE  İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri.
ESBAB-I TABÎİYE  Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet)
ESBABPEREST  Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler, günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır! ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
ESBAK  Geçenki, geçen, evvelki, önceki. Daha önce geçmiş olan. Evvel gelen.
ESBAN  Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü. * Kadınların, yüzlerini örtükleri peçe, tül.
ESBAT  Rahatlar, huzurlar. * Haftanın son günleri.
ESBAT  (Sıbt. C.) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları. * Beni İsrâil kabileleri.
ESBEL  Bıyıkları uzun olan adam.
ESBİL  f. At hırsızı, at çalan.
ESBRAN  f. At süren, süvâri, at koşturan.
ESBRİZ  (Esb-riz) f. At koşusu. * Savaş meydanı.
ESBSÜVAR  (Esb-süvâr) f. Ata binmiş.
ESBTAZ  f. At koşturucu, at koşturan. * At koşturacak meydan, saha. * Her şemsî ayın onsekizinci günü.
ESCA'  (Sec'. C.) Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan uygunlukları, vezinli nesirler.
ESCAL  (Secel. C.) İçi su dolu kovalar.
ESCER  Kırmızı gözlü kimse. * Su biriken yer.
ESDAF  Sadefler, inci kabukları. * Midye ve isridye gibi deniz mahluklarının şeffaf, parlak kabukları.
ESDAK  (Sıdk. dan) Çok sadık, doğru ve emniyetli kimse.
ESDİKA  Sâdıklar, sâdık olanlar.
ESED  Arslan, şir.
ESEDD  Sağlam, kavi, muhkem.
ESEDÎ  Arslana aid. * Üzerinde arslan resmi bulunan mâdeni para.
ESEDULLAH  Allah'ın arslanı. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, lâkabı.
ESEF  Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
ESEFA  Vâ esefâ! Eyvah, yazık! 
ESEF-HAN  f. Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden.
ESEF-NAK  f. Hüzünlü, acıklı, esefli.
ESEKK  Tavşan. * Kulağı kesik olan. * Küçük kulaklı. * Kulağı işitmeyen. Sağır.
ESELE  (C.: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı. * Asıl.
ESELE  (C. Eselât) Dil ucu. * Urgan ucu. Uzun süngü.
ES'ELÜKE  Senden isterim (meâlinde). 
ESENN  Daha yaşlı, en yaşlı. İhtiyar.
ESER  Yapı, birinin meydana getirdiği şey. * Bir hususa dâir Peygamberimizden (A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul. * Bir şeyin varlığına delâlet eden te'sir. * Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi.
ESER-İ DEST  El eseri, kendi kuvvet ve kudretinin eseri.
ESER-İ HAYAT  Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.
ESER-İ SAN'AT  San'at eseri. San'at değeri olan eser.
ESER-İ CEDİD  Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı idi.
ESER  Serçe kuşu. Usfur. * Göbeğinde illeti olan.
ESFA  En saf, pek safi, pek temiz.
ESFA  Alnı dar at. * Tez yürüyüşlü katır.
ESFAD  (Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar.
ESFAR  (Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler.
ESFAR-I BAHRİYYE  Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
ESFAR-I BAÎDE  Yolculuklar, uzak seferler.
ESFAT  (Sefet. C.) Sepetler.
ESFEL  En sefil, çok sefil, en alçak, en aşağı, çok fenâ.
ESFEL-İ SÂFİLÎN  Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler.
ESFEL-İ SÂFİLÎN-İ HISSET  Alçaklığın en aşağı derecesi.
ESFELİYYET  Aşağılık, âdilik, alçaklık.
ESHA'  Türlü türlü, günâ gûn, rengârenk.
ESHA  (Sahi. den) Çok cömert, fazla eli açık, pek sahi kimse.
ESHAB  (Bak: Ashâb) 
ESHAB  Çekmek, cezb.
ESHAL  Misvak ağacı.
ESHAM  (Sehm. C.) Oklar. * Nasibler, hisseler.
ESHAM-I UMUMİYE  Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse bedelleri.
ESHAM  Küçük katreli yağmur. * Kara nesne, esved.
ESHAM  Kara nesne.
ESHAR  Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.
ESHAR-I BAHAR  Bahar sabahları.
ESHED  Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi.
ESHEL  Çok kolay, daha kolay, asan.
ESHEL-İ TARİK  En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
ESHEL-İ UMUR  İşlerin en kolayı.
ESHER  Uyanık kimse.
ESHİYA  (Sahi. C.) Cömertler, sahiler.
ESİ  (C: Esât) İlaç yapmak.
ESİD  Ev önü. * Bağlanmış kapı.
ESİF  Kederli, esefli, tasalı, gamlı.
ESİHHA'  (Sahih. C.) Özürsüz olanlar, sıhhati yerinde ve vücudu sıhhatte olan kimseler.
ESİL  Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.
ESİL  Parlak, uzun ve dolgun yüz. * Doğru şey.
ESİL  (C.: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit. * Kavi, muhkem, sağlam.
ES'İLE  (Sual. C.) Sualler. Bir şey istemeler. Sorular.
ES'İLE-İ SİTTE  Altı suâl. * Risale-i Nur Külliyatından Mektubat Mecmuasında bir küçük risâlenin adı.
ESİM  (İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı kişi.
ESİNNE  (Sinân. C.) Kılıçlar, seyfler. * Süngüler. * Bileği taşları.
ESİR  Birbirine yakın olmak, mütekarib.
ESİR  Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz seyyal madde.("İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın arşı su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. İ.İ.)
ESİR  Kul, köle. Harpte teslim alınan düşman. Teslim olan. 
ESİR-İ HARB  Harp esiri, harpte esir edilmiş olan.
ESİRÂNE  f. Esirce, kölece.
ESİRE  Seçkin, güzide. * İlim bakiyyesi.
ESİRÎ  Esirlik, kölelik, kulluk.
ESİRÎ  Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif.
ESİRRE  Tahtlar, oturulacak yerler. * Milletin belli başlı ileri gelenleri.
ESİS  Asıl esas, hak, doğru. * Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler.
ESİS  Titremek. * Küp veya desti saksısı ki, içinde reyhan ekerler.
ESİS  Çok olan şey, kesir.
ESKAB  Delmek. * Ateş yakmak.
ESKAF  Uzun boylu, iri kimse.
ESKAL  (Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
ESKAL  (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı.
ESKAM  (Sakam. C.) İlletler, hastalıklar, dertler.
ESKEF  (C: Esâkif) Kunduracı, eskici.
ESKEFE  Kapı basamağı, eşik.
ESKİMO  Grönland, Alaska ve Kuzey Kanada'da yaşayan bir kavmin adı.
ESL  Dikenli ağaç. * Süngü. * Hasır otu.
ESL  Karaılgın ağacı.
ESLÂF  (Selef. C.) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
ESLÂF-I İZÂM  Evvelce gelmiş olan büyük zâtlar. (İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfii gibi)
ESLAH  En sâlih, en iyi. (Bak: Aslah)
ESLAHAKALLAH  Allah seni ıslâh etsin.
ESLAK  Ağaç, şecer.
ESLAS  (Sülüs. C.) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar.
ESLEB  İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta. * Süprüntü, moloz.
ESLEM  Daha sağlam, en selâmetli, en sâlim.
ESLEM-İ TARİK  Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
ESLİHA  (Silâh. C.) Silâhlar. Muharebe ve cenk âlet ve edevâtı.
ESLİHA-İ ATİKA  Eski silâhlar, eski tip silâhlar.
ESLİHA-İ CÂRİHA  Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi silahlardır).
ESLİHA-İ CEDİDE  Yeni silâhlar.
ESLİHA-İ NÂRİYYE  Ateşli silâhlar.
ESLİHA-İ SAKİLE  Top gibi ağır silâhlar.
ESMA'  Kulaklar. İşitmeler. 
ESMA'  Adlar. Nâmlar. İsimler.
ESMA-ÜL HÜSNA  Allah'ın isimleri. Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatları. Aşağıdaki fıkrada Esma-i Hüsna'dan bazıları zikrediliyor:(... Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen ve içindeki mevcudat, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemâl-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zâtın, Hakîm ismine ve Mürebbi ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zâtın Vâris, Bâis isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyi ve Muhsin" ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahim'in cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dört yüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libâsı ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile Hak ve Rahman, Rezzak ve Rahim, Kerim ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak unutmıyarak, iltibas etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder...İşte böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hâkim-i Mutlak, Kâdir-i Külli Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir? S.)
ESMA-İ İLÂHİYE  Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.)
ESMA-İ MEVSULE  Vasleden isimler. (Bak: İsm-i mevsule)
ESMA-İ MÜBHEME  Tek başına bir mâna ifade etmeyen isimler. Arabcada: (Ellezine) gibi kelimeler esma-i mübhemeden olduğundan onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet sılasına aittir.
ESMA-İ ZÂTİYE  Zâta ait isimler. * Allah'ın zâtına ait isimleri.(Zât-ı Vâcib-ül-Vücud'un bin bir esmasından bir kısmına "Esma-i Zâtiye" denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes'i gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. "Allah, Ehad, Samed, Vâcib-ül-Vücud" gibi çok esmâ var. Bir kısmına da "Esmâ-i Fiiliye" tâbir edilir ki, çok nevileri var. Meselâ: "Gaffâr, Rezzak, Muhyi, Mümit, Mün'im, Muhsin" R.N.)
ESMA-İ ZÜRUF  Gr: Zarf olan isimler. Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku' bulduğunu ifade eden kelimelerdir. Bunlar Arapçada (maa, kabl, ba'd, ind) gibi kelimelerdir.
ESMAH  Çok cömert, pek eli açık, en semahatli.
ESMAK  (Semek. C.) Semekler, balıklar.
ESMAN  (Sümn-Semen. C.) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri. * Sekizde birler.
ESMAR  (Semer. C.) Meyveler, Yemişler.
ESMAR  (Semer. C.) Masallar. Akşam sohbetleri.
ESMAT  (C.: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.
ESMER  Siyaha, karaya çalan kumral renk.
ESNA  Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.
ESNA-İ HARB  Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.
ESNA-İ TESADÜM  Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.
ESNA  Daha parlak. En parlak.
ESNA'  Bülent, yüksek, yüce, ulvi.
ESNAF  Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
ESNAH  (Sinh. C.) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.
ESNAM  (Sanem. C.) Putlar. Tapılan heykeller. Suretler. Sanemler.
ESNAMPEREST  Puta tapan, putperest.
ESNAN  (Sinn. C.) Dişler. * Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet, Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.)
ESNİYE  (Senâ. C.) Övmeler. Senâlar. Medhetmeler.
ESR  Esir etmek. * Muhkem bağlamak. * Takviye etmek. (Bak: Esir) * Göbeğinde illeti olan.
ESRA'  Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri. * (C.: Esâri) Asma filizi. * Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.
ESRAR  (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. * Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. * Elinde ve el ayasında olan hatlar.
ESRAR-I HAFİYYE  Gizli ve saklı sırlar.
ESRAR-I HÜSN Ü ÂN  Güzelliğin sırları.
ESRAR-ENGİZ  f. Esrarlı, gizli, ürperti verici.
ESRAR-KEŞ  f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen.
ESREM  Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi.
ESRİK  Sarhoş, mest. * Azgın, kızgın. * Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız, tâkatsiz.
ESRÜM  Dişi dökük olan kimse.
ESS  Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması.
ESSALAVAT  Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve salâvâtlar. (Bak: Salâvat)
ESSEBEBÜ KELFAİL  (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.)
EST  Ayakları uzun olan.
ESTA'  (Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan.
ESTAĞFİRULLAH  Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.) (Bak: İstiğfar)
ESTAN(E)  f. İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer.
ESTAR  Örtüler, perdeler.
ESTAR  (Satr. C.) Yazı dizileri, satırlar.
ESTEH  f. Çekirdek. * Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne.
ESTEÎN  Yardım isterim, istiâne ederim (meâlinde fiil olup, müfred birinci şahıstır.)
ESTER  Katır.
ESTERVEN  f. Çocuk doğurmayan, kısır kadın.
ESTİNE  f. Yumurta.
ESÛF  Fazlaca eseflenen, pek üzülen, çok kederlenen, çok fazla acıyan, yufka yürekli.
ESUK  Deli koyun.
ESUM  Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.
ESUS  Katı, sağlam, muhkem nesne.
ESVA'  (Sâ'. C.) Kuyular, çukur yerler. * Ölçekler.
ESVAB  (Sevb. C.) Sevbler, giyecekler, giyimler.
ESVAF  (Suf. C.) Suflar, koyun yünleri.
ESVAK  (Sûk. C.) Çarşılar. Pazarlar.
ESVAK  Uzun incikli.
ESVAR  (Sur. C.) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar. * Ziyafetler, şölenler.
ESVAT  (Savt. C.) Sesler. Savtlar.
ESVE'  Yaramaz nesne.
ESVED  Çok siyah. kara renkli olan.
ESVED-ÜL-KALB  (Bak: Süveydâ) 
ESVEDEYN  İki siyah mânâsına gelen bu kelime, yılanla akreb için kullanılır.
ESVEL  Karnı sarkık olan erkek. (Müe: Sevlâ)
ESVİDE  (Sevâd. C.) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar. * Çok mallar, fazla mülkler.
ESY  Tasa, keder, hüzün.
ESYAF  (Seyf. C.) Seyfler, kılıçlar.
ESYAH  (Seyh. C.) Nehirler, akarsular. * Çizgili elbiseler.
ESYAN  Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.
EŞA  (C.: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü.
EŞAİM  (Eş'em. C.) En şomlar, en uğursuzlar.
EŞAİRE  (Eş'ari. C.) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan sünnet ehlinin bir kısmı.
EŞAKK  Meşakkatli, zahmetli.
EŞ'AL  Kuyruğu beyaz olan at.
EŞAM  f. Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut.
EŞ'AR  (C.: Eşâir) En iyi şâir. * Kılı çok olan kimse. * Davarın tırnağı çevresinde olan kıl.
EŞ'AR  (Şa'r. C.) Kıllar. Tüyler. Tüycükler. * (Şiir. C.) Şiirler, manzum ve güzel yazılar.
EŞ'ARÎ  Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir.
EŞ'AS  Saçı dağınık olan. * Saçı dökülmüş kişi.
EŞAVİZ  Halk. Millet. Nâs. 
EŞBAH  (Şebâh. C.) Şahıslar, cisimler, vücudlar. * Büyük kapılar. * Uzaktan görünen karaltılar, hayâller. * Renk, levn.
EŞBAH  (şibh. C.) Benzeyenler. şibihler. Nazirler.
EŞBAL  (Şibl. C.) Arslan yavruları.
EŞBEH  Daha çok benzeyen. Pek benzeyen.
EŞBEH  Mert, yiğit, kabadayı, cesur kimse. (Bu tâbir bilhassa yeniçeriler hakkında kullanılırdı.)
EŞBÛ  f. Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer.
EŞCA'  Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli. * Parmak ardlarının sinirleri.
EŞCAN  (Şecen. C.) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar, ıztırablar.
EŞCAR  (Şecer. C.) Ağaçlar.
EŞCAR-I BAĞ  Bahçenin, bağın ağaçları.
EŞCAR-I MÜSMİRE  Meyve ağaçları.
EŞDAK  Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık. * Büyük ağızlı.
EŞEBB  Arasından geçmek mümkün olmayan ağacın sıklığı.
EŞEDD  Daha şiddetli. Çok fazla şiddetli. Pek fazla şiddetli.
EŞEDD-İ İHTİYÂÇ  En şiddetli ihtiyaç.
EŞEDD-İ MÜCÂZÂT  En şiddetli ceza.
EŞEDD-İ ZULÜM  Zulmün en şiddetlisi.
EŞEFF  Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren. * Suyu kendine çok fazla çeken.
EŞEKK  Çok şek ve şüphe sahibi. Tereddütte ileri giden.
EŞELL  Çolak. Kolu sakat olan. * Eli dâima hareketli olan kimse.
EŞ'EM  (C: Eşâim) En uğursuz, pek şom.
EŞEMM  Burnu kuvvetli koku duyan.
EŞEN  f. Karpuz ve kavun hamı, kelek. * Ters giyilmiş elbise.
EŞERR  Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En kötü ve şerli.
EŞERR-İ NÂS  İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.
EŞFA'  En çok şefaat eden. En şafi.
EŞFA  Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan.
EŞFAK  Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
EŞFAR  (Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri.
EŞGAL  (Şugl. C.) İşler. Meşguliyetler.
EŞGAL-İ MÜHİMME  Ehemmiyetli ve mühim işler.
EŞHA  şefkat.
EŞHAD  Şevâhidler. Şâhitler. (Bak: Alâ-ruûs-il eşhâd)
EŞHAR  f. Kalye taşı denilen radyom hamızı. * Nişadır.
EŞHAS  (Şehs. C.) Şahıslar. Kişiler.
EŞHAS-I MA'RUFE  Tanınmış kişiler, bilinen şahıslar.
EŞHEB  Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan. * Güç iş. * Soğuk gün. * Bir nesnenin kenarı.
EŞHEL  Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ. * Elâ gözlü adam.
EŞHER  (Şehir. den) Çok meşhur, pek fazla tanınmış, en şöhretli olan.
EŞHÜR  (şehr. C.) Aylar. 
EŞHÜR-ÜL-HACC  Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an 70 günlük zamana verilen addır.
EŞHÜR-ÜL HURUM  İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.
EŞİ'A  (Şuâ. C.) Şualar. Aydınlıklar.
EŞİDDA  Çok şiddetli sert olanlar. Pek şiddetli davrananlar.
EŞİHA  f. At kişnemesi.
EŞİR  Pek sevinçli, çok mesrur. * Kibirli, mütekebbir kimse.
EŞİRRA  Çok şerliler. Çok kötü insanlar. Çok şerli mahluklar.
EŞ'İYA  (A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibaret kitabında İsa'nın (A.S.) geleceğini müjdelediğinden hıristiyanlar arasında Eş'iyanın İncili diye şöhret bulmuştur. (K. A'lâm)
EŞK  f. Gözyaşı. Dem.
EŞK-İ ŞÂDİ  Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı.
EŞK-İ TARAB  Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
EŞK-İ TEESSÜR  Teessürden dolayı akan gözyaşı.
EŞKA  En şaki, haydut, eşkiya, katı-üt tarik.
EŞKAH  Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
EŞKÂL  (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
EŞKÂL-İ HAYAT  Hayatın şekilleri.
EŞKÂL-İ ZEMAN  Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
EŞK-ALUD  f. Gözü yaşlı.
EŞKAR  Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.
EŞK-BAR  f. Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken.
EŞK-EFŞAN  f. Çok ağlayan, gözyaşı döken.
EŞKEL  Gözlerinin akı kırmızılı olan adam. * Beyaz koyun.
EŞKELE  Hâcet.
EŞKİYA  Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler.
EŞKİL  Yaban soğanı.
EŞK-RÎZ  f. Gözyaşı döken, ağlayan.
EŞKU  (şekâ. dan) şikâyet ediyorum (mealindedir).
EŞKU(B)  f. Tavan. * Tabaka, kat, derece, mertebe.
EŞK-VER  f. Ağlayan, gözyaşı döken.
EŞMAT  Saç ve sakallarına kır düşmüş olan.
EŞME  Kumsal yerde kaynayan pınar.
EŞMEL  Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış.
EŞNA  f. Yüzücü, yüzgeç. * Kıymeti büyük olan mücevher.
EŞNA'  Daha şeni. Çok çirkin ve fena.
EŞNE  Ağaç yosunu.
EŞNEB  Dişleri inci gibi beyaz olan adam.
EŞRAF  (şerif. C.) Şerefliler. İleri gelen büyükler.
EŞRAF-I BELDE  Memleketin ileri gelenleri.
EŞRAK  Ortaklar. şerikler.
EŞRAR  Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. şerliler.
EŞRAT  Nişanlar. Alâmetler. şartlar.
EŞRAT-I SAAT  Kıyâmet alâmetleri. (Bak: Kıyâmet).
EŞREF  En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel.
EŞREF-İ MAHLUKAT  Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan. 
EŞREF-İ SAAT  Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.
EŞREM  Burnu yirik. * Üst dudağı yarık olan.
EŞREŞ  Muhalefet eden, karşı gelen.
EŞRİA  (Şirâ. C.) Yelkenler.
EŞRİBE  (Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar.
EŞTAT  (Şetit. C.) Takımlar, fırkalar, bölümler. Esnaf, sınıflar. Çeşitler, cinsler, neviler.
EŞTAT-I ULUM  İlimlerin nevi'leri, çeşitleri.
EŞTER  Yırtlak gözlü.
EŞÜDD  Büluğa gelmek mertebesi.
EŞVAK  Dikenler. (Nebat) * Tıb: Kemiklerin uzaması.
EŞVAK  (şevk. C.) şiddetli arzular, istekler, neşveler.
EŞVAT  (Şavt. C.) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar. * Kâbe-i Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma.
EŞVE  Gözü değen kişi.
EŞVEŞ  Göz ucuyla bakan kişi. * Yüksek bina.
EŞYA  (Şey. C.) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye mahsus halı, dolap v.s. * Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler. * Yük, yük eşyası.
EŞYÂ'  (Şia. C.) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar. * Yardımcılar.
EŞYAH  (Şeyh. C.) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler.
EŞYEB  (Şeyb. den) Saçı sakalı ağarmış, yaşlanmış olan kişi. İhtiyar.
EŞYEM  Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.
ETA  Kavak ağacı.
ETAJER  Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
ETAN  f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
ETAVE  Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.
ETBA'  Tâbi olanlar, bağlı olanlar, emri altında bulunanlar. (Cenâb-ı Hakka ve Resul-ü Ekreme (A.S.M.) tâbi ve muti olan veli bir üstâdın ve bir mürşid-i ekmelin gösterdiği Hak ve hakikat, iman ve Kur'ân yolunda gidenler, ona tâbi' olanlar.)
ETBAK  (Tabak ve Tabaka. C.) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar. * Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar. * Kabileler, kavimler, aşiretler.
ETELAN  Adım birbirine yakın olmak.
ETEMM  Tam, en mükemmel, hiç noksansız.
ETENAN  Adım birbirine yakın olmak.
ETENE  Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden organ. * Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku.
ETEYEMMENÜ  (Teyemmün. den) Ben kendimi teyemmün ediyorum (meâlindedir). (Bak: Teyemmün)
ETFAL  (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar.
ETFAL-İ BAĞ  Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.
ETFAL-İ MEKÂTİB  Mekteb çocukları, okul talebeleri.
ETFALİYET  Çocukluklar. Çocukluk halleri.
ETHAL  Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet.
ETİ  Bir kişinin bir yere su iletmek için yaptığı ark. * Sel.
ETİBBA  Tabibler, tıb ilmini bilenler, doktorlar.
ETİBBA-İ HASSA  Saray hekimleri, saray doktorları.
ETİKET  Fr. Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. * Teşrifat, görgü.
ET'İME  (Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler.
ET'İME-İ LEZİZE  Lezzetli yemekler.
ETİME  (C.: Etâyim) Ateş yakacak yer.
ETİR  Günah.
ETKA  (Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen. Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen.
ETKIYA  (Taki. C.) Çok takvâ sâhibi olanlar. Takiler. Takvâda çok ileri giden mes'ud kimseler.
ETLA'  Uzun boylu.
ETLAD  Evde doğan câriyeler. * Eski mal. * Damızlık denilen doğurucu hayvan.
ETMESEH  Karanlık, sessiz gece.
ETNAB  (Tınb. C.) Çadır ipleri. * Ağacın kök damarları. * Vücudun sinirleri.
ETNİK  yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.
ETNOGRAFYA  (Etnografi) yun. Kavmiyyat. Kavimlerin, milletlerin gelişmesini, terakkisini ve has vasıflarını inceleyen, onların kültürlerinden bahseden ilim kolu.
ETNOLOJİ  yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapılmıştır. Bugün siyasî ideolojiler yayılmak amacı ile, etnik, kavmî hususiyetler ve zaaflardan istifade ederler.
ETRA  Dere gibi akan su.
ETRAB  (Tırb. C.) Hep bir yaşıt olanlar, akranlar.
ETRAD  Kaşları kılsız olan kimse.
ETRAF  (Taraf. C.) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar.
ETRAF-I ERBAA  Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)
ETRAF  (Türfe. C.) Nazik ve zarif şeyler. * Lezzetli taamlar, güzel yemekler.
ETRAH  (Terah. C.) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
ETRAK  (Türk. C.) Türkler.
ETRAS  (Türs. C.) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.
ETRİBE  (Turab. C.) Topraklar.
ETRİKA  (Tarik. C.) Tarikler, yollar, caddeler. * Sebepler, vesileler, vasıtalar. * Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.
ETT  Galip olmak.
ET-TAHİYYATÜ  Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri. (Bak: Tahiyye)
ETTAR  Kasnakçı.
ET-TEVVAB  Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.
ETTUN  (C.: Etâtin) Hamam külhanı.
ETUM  Su kaplumbağası.
ETÜD  Fr. İnceleme, tetkik etmek. * Musikide didaktik maksatla bestelenmiş eser.
ETVAK  (Tavk. C.) Kadın gerdanlıkları. * Hindistan cevizinin sütü.
ETVAR  (Tavır. C.) Tavırlar, haller, davranışlar.
ETVAR-I NÂ-LÂYIKA  Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.
ETVAS  (Tâus. C.) Tavus kuşları.
ETYAB  (Bak: Atyeb)
EV  Şek, tahayyür, ibham, istisnâ, şart, teb'iz için kullanılan harf-i atıf. "yahut, veya, meğer ki, bel, belki ister" gibi kelimelerle türkçeye terceme edilebilir.
EVABİD  (Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide)
EV'AC  Geniş, vâsi.
EVAGİ  (Agıye. C.) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su akıtılacak yerler.
EVAHİR  Ahirler, ayın son günleri, sonlar.
EVAHİR-İ RAMAZAN  Ramazan ayının sonları, son günleri.
EVAİL  Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler.
EVALİ  Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar.
E'VAM  (Bak: A'vam)
EVAM  f. Ödünç, borç. * Renk, levn.
EVAMİR  Emirler, emredilenler, vazifeler. (Bak: Emr)
EVAMİR-İ TEKVİNİYE  Tekvine âit emirler.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim", doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım", Biiznillâh olur, doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım", metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) (Bak: Emr-i tekvinî)
EVAN  (Bak: Avân) 
EVANİ  Kapkacaklar, kaplar.
EVAR(E)  f. Hükümet dairelerine ait defterler, resmî defterler. * İmaret.
EVARİN  f. Güzel olmayan, çirkin.
EVASIT  (Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler.
EVAVİN  (İyvan. C.) Büyük salonlar, sofalar, holler. Kasırlar, köşkler.
EVB  Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek. * Kasd. İstikamet.
EVBAR  f. Yutma, yutuş.
EVBAŞ  Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri. * Muhtelif yerlerden gelmiş, toplanmış bir cemaat, bir bölük.
EVBAŞAN  (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
EVBE  Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek.
EVC  Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve. * Koz: Seyyare mahreklerinin merkezden en uzak noktaları.
EVC-İ BÂLÂ  En yüksek nokta.
EVC-İ RİF'AT  Yüksekliğin son noktası, zirvesi, tepesi.
EVCA'  (Veca. C.) Ağrılar. Acılar. Sızılar.
EVCA-İ BATN  Karın ağrıları.
EVCA-İ ŞEDİDE  Şiddetli ağrılar.
EVCAR  İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.
EVCEB  Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu.
EVCEB-İ VECÂİB  Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.
EVCEDETHU-L ESBAB  (İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor." mânasında dinsizliği ima eden bir söz.
EVCEH  En vecihli, çok uygun, en münâsebetli.
EVCEH-İ AKVÂL  Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi.
EVCEL  Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi.
EVCER  Çok çekingen, utangaç kimse.
EVC-GİR  f. Yükselen, yükseğe çıkan.
EVC-PERVAZ  f. Yüksekte uçan.
EVCÜMEND  f. Top, küme, yığın, toplanma. * Toplu, idareli, evini muntazam tutan. Hanesini iyi ve tertipli bir hâlde bulunduran.
EVDA  Yaban faresi. * Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin. (Bak: Kası'a)
EVDA  Ednâ.
EVDAD  (Vedid. C.) Sevgililer, sevilenler.
EVDİYE  (Vâdi. C.) Vâdiler. Dereler.
EVED  Kuvvet. Ağır yük götürmek. * Eğrilik.
EVEND  f. Kap. Kabkacak.
EVFA  Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli. * En çok. Pek tamam. * Tam yetişmek.
EVFAD  Çeşitli fırkalar.
EVFAK  Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
EVFER  (Vâfir. den) Çok. Bol.
EVGAD  (Vagd. C.) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar.
EVGENC  f. Nedâmet, pişmanlık, pişman olma hâli.
EVHAD  Vahid. Tek.
EVHAL  (Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.
EVHAM  Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler. Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme.
EVHAMIN MÜDAFAASI  Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
EVHAM-SÂZ  f. Evham veren.
EVHAŞ  Daha vahşi. En vahşi.
EVHAŞ  Nefret veren şey.
EVHEN  En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış.
EVİDDA  Ahbablar. Hâlis ve sâdık dostlar.
EVİL  Siyaset.
EVİND  f. Hud'a, hile, aldatma, oyun.
EVİY  Yerleşme. Yerine gelme. Koruma.
EV'İYE  (Viâ. C.) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler. * Damarlar.
EV'İYE-İ ŞA'RİYYE  Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan damarlar.
EV'İYE-İ VERİDİYYE  Tıb: Siyah kan damarları.
EVK  (C: Evâk) Ağırlık, yük. * İçinde su biriken çukur yer.
EVKAF  (Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır. Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl edilmemesi gereklidir.
EVKAF-I HÜMAYUN  Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar.
EVKAF-I MAZBUTE  İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar.
EVKAR  (Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları.
EVKAS  Boynu kısa olan.
EVKAŞ  Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.
EVKAT  (Vakit. C.) Vakitler.
EVKAT-I HAMSE  Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.
EVKAT-I MUAYYENE  Belli vakitler, belli zamanlar.
EVKAT-I SALÂT  Namaz vakitleri.
EVKED  Pek te'kitli, çok kuvvetli, en kavi.
EV-KEMA KAL  Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
EVKES  Pinti ve soysuz kişi.
EVL  (Bak: Te'vil)
EVLA  Daha iyi, birincisi, başta gelmesi lâzım geleni.
EVLÂD  (Veled. C.) Veledler. Çocuklar.
EVLÂD-I VATAN  Vatan çocukları.
EVLÂD-I ZÜKUR  Erkek çocuklar.
EVLADİYET  Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet.
EVLADİYYE  Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya.
EVLAD Ü IYAL  Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı.
EVLAK  Delilik, cünun.
EVLEVİYET  Daha öncelik. Başta gelir olmak. Daha beğenilir. Daha münâsip olmak.
EVLİYA  (Veli. C.) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar. (Bak: Veli)
EVLİYA-İ İZÂM  Büyük evliya.
EVLİYA-İ UMUR  İş başında bulunanlar, işleri idâreye vazifeli olanlar.(Ey evliya-i umur! Tevfik isterseniz, kavânin-i Âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira, mâruf umum Enbiyanın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, Kader-i İlâhinin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. H.)
EVLİYA ÇELEBİ  Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir.
EVN  Yab yab yürümek. * Vakarlı, sessiz ve ciddi olmak. * Heybenin bir gözü. * Denk.
EVRA  f. Hisar, kal'a, kale.
EVRAD  Virdler. (Bak: Vird)
EVRAK  (Vakar C.) Sahifeler. Yapraklar.
EVRAK-I HAVÂDİS  Cerideler, gazeteler.
EVRAK-I NAKDİYYE  Kağıt paralar.
EVRAK  (C: Vuruk) Sivri ve uzun dişli. * Yüzü renkli güvercin. * Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)
EVRAM  (Verem. C.) Veremler, vücudda hasıl olan yumrular, şişler.
EVRAN  Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb.
EVRE  f. Elbisenin dış yüzü.
EVRE  Ahmak kimse.
EVREK  f. Çocukların ağaca ip takmak suretiyle yaptıkları salıncak.
EVRENCEN  f. Kadın bileziği.
EVREND  f. Hile, aldatma, hud'a, oyun. * Nam, şan, şeref. * Serir, erike, taht.
EVRENG  f. Taht, evrend. * Şan, şeref, nâm. * Zinet, süs. * Akıl, irfan. * Ağaç kurdu. * Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. * Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. * Yakışıklılık.
EVRENG-NİŞİN  f. Tahtta oturan, hükümdar.
EVRENG-ZİB  f. Tahtı süsleyen. Hükümdar, padişah.
EVRİDE  (Verid. C.) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.(Sâni-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medardırlar. Kan ise; içinde iki kısım küreyvât halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor. Ve bir kanun-i İlahî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor. (Tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriyye ile, sür'atli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise: İki vazife-i umumiyyesi var. Biri: Bedendeki hüceyratın tahribatını tâmir etmek. Diğeri; hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri sâfi kanı getirir; dağıtır, sâfi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı, "Ree" denilen nefesin geldiği yere getirirler.Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül-humuza. Müvellid-ül-humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhari hâmız-ı karbon denilen (Semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sâni-i Hakîm fenn-i kimyada aşk-ı kimyevi tâbir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül-humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki: İmtizaçtan hararet hâsıl olur. Çünki imtizaç, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi, bunun zerresiyle imtizaç eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünki imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziyye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı işal ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mucizat-ı kudret-i İlâhiyye olan kelime meyvelerini veriyor. $ S.)
EVS  Bahşiş vermek. * Kurt. 
EVSA'  Daha geniş. Çok vasi'.
EVSÂF  (Vasf. C.) Vasıflar, sıfatlar.
EVSÂF-I CEMİLE  Güzel vasıflar. İyi hasletler.
EVSÂF-I NİSBİYE  f. Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.)
EVSAH  (Vesah. C.) Pislikler, murdarlıklar, kirler.
EVSAK  En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi.
EVSAL  (Vasl. C.) Vücuttaki mafsallar, oynaklar.
EVSAM  (Vasm. C.) Arlar, hayâlar, utanmalar.
EVSAN  (Vesen. C.) Putlar. Sanemler.
EVSAT  Ortada olmak. * Vasatta olan. Orta. Orta hâlli.
EVSÂT  (Vasat. C.) Ortalar. Vasatlar.
EVSÂT-I MUFASSAL  Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
EVŞAB  Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.
EVŞAL  (Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.
EVŞAZ  Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler. * Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.
EVŞEN  Yaltakçı, dalkavuk.
EVŞENG  f. Sicim. İnce ip.
EVTAD  (Veted. C.) Direkler. Kazıklar. * Ricâlullahtan birine verilen isim.
EVTAD-ÜL ARZ  Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
EVTAF  Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse.
EVTAN  (Vatan. C.) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.
EVTAR  (Vatar. C.) İhtiyaçlar.
EVTAR-I ÂCİLE  Acil ihtiyaçlar.
EVTAR  (Veter. C.) Tek, eşi olmayan (harf). * Saz telleri. Yay.
EVTAS  Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.
EVVAB  (Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen. * Günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden.
EVVABÎN  Tevbe edip günahlardan dönenler.
EVVAH  Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak. * Çok âh edip duâ eden. * Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı.
EVVEL  İlk. İbtida.
EVVEL-ÜL-EVÂİL  Evvellerin evveli. * Hâdiselerin başlangıcı.
EVVELA  İlkönce, birinci olarak, herşeyden önce.
EVVEL-BAHAR  Nevbahar. İlkbahar.
EVVEL-BE-EVVEL  Herşeyden önce, ilk, evvelâ.
EVVEL-EMİRDE  İşin başlangıcında, herşeyden önce.
EVVELEN  Evvelâ, birinci, ilk olarak.
EVVELÎN  Evvelkiler, ilkler.
EVVELÎN Ü ÂHİRÎN  İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler.
EVVELİYAT  Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler. * Her akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar. * Man: Mücerred mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle teslim ve tasdik ettiği kaziyeler.
EVVELİYET  Evvel oluş. (Bak: Mecaz)
EVY  Bir nesne yerine gelmek.
EVZA'  (Vaz'. C.) Haller. Durumlar.
EVZA-I GARİBE  Garip haller.
EVZAH  Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh.
EVZAK  İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer.
EVZAN  (Vezin. C.) Vezinler. Tartılar.
EVZAN-I ARUZİYYE  Edb: Aruz vezinleri.
EVZAR  (Vizr. C.) Ağırlıklar. Yükler. * Mc: Günahlar. * (Vezer. C.) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler. * Üstünlükler, galebeler. * Dağlar.
EVZAYİŞ  f. Çoğalış, artış.
EY  (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir.
EYA  f. Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı olarak da kullanılır.
EYADİ  (Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler.
EYADİ-İ KESİRE  Çok eller. Çok sebebler.
EYALAT  (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler.
EYALET  (C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir.
EYAMA  (Eyyim. C.) Bekârlar, evli olmayanlar.
EYAMİN  (Eymen. C.) Pek hayırlı, uğurlu olanlar. En yümünlü.
EYAZİ  f. Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, örtü.
EYBE  Rücu' etmek. * Gurub etmek, batmak.
EYD  Kuvvet.
EYD  Rücu' etmek. * Avdet etmek.
EYDA'  Za'feran.
EYDİ  (Yed. C.) Eller. * Mc: Kuvvetler. (Daha çok Eyâdi şeklinde kullanılır.)
EYDİYE  (Yed. C.) Nimet. * Eller.
EYHEM  Sağır. * Bahadır.
EYHEMAN  Ateş ve sel.
EYHUKAN  Maydanoz otu.
EYİD  Kuvvetli, şiddetli kimse.
EYİR  Sıcak yel.
EYKE  Sık ve birbirine karışmış ağaç. * Yumuşak. * Ağaç bitiren bataklık. (Bak: Ashab-ı Eyke)
EYKER  İlâç yapılan bir ot.
EYM  (C: Üyum) Yılan.
EYMAN  (Eymün) (Yemin. C.) Andlar. Yeminler. Kasemler. * Fık: Zevcesi ölmüş er. * Sağ taraflar. Sağlar.
EYMAN-I SÂDIKA  Doğru yeminler.
EYMEN  En meymenetli. En uğurlu. Sağ taraf.
EYMEN VÂDİSİ  Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi.
EYNE  Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır). * Zaman. An. * Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.)
EYNEL MEFER  (Eyn-el mefer) Nereye gidilebilir? Nereye kaçılabilir? Kaçacak yer var mı?
EYNESSERA-MİN-ES-SÜREYYA  (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)
EYNİYET  Mekânda bulunması sebebiyle birşeye ârız olan hâlet.
EYS  Varlık. Vücud. Mevcud. * Kahir. Zulüm. * Zarar, ziyan. * Ümidsiz olmak. Ye'se düşmek. (Bak: Leys)
EYSAR  Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler. * Ot.
EYSER  Sol taraf. Soldaki. * Pek kolay.
EYTAL  (C: Eyatil) Boş böğürlü.
EYTAM  (Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
EYTAM VE ERÂMİL  Yetimler ve dullar.
EYUM  Erkeksiz kadın (ki, önce ere varmış olsun-olmasın).
EYVAH  f. Heyhât, yazık.
EYVALLAH  Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.
EYVAN  f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne.
EYVAN-I KİSRA  Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin (A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır.
EYYAM  (Yevm. C.) Devirler. Günler. * Güç, iktidar, nüfuz.
EYYAM-I ÂDİYYE  Tâtil günlerinin haricindeki günler.
EYYAM-I BAHUR  Ağustos ayının ilk yedi günü.
EYYAM-I BÎZ  (Eyyâm-ül bîz) Her arabî ayın 12, 13, 14, 15'inci günleri.
EYYAM-I CEM'  Hac mevsiminde Arafat ve Mina'da geçen dört gün.
EYYAM-I KUR'ANİYE  Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.)
EYYAM-I MAZİYYE  Geçmiş günler.
EYYAM-I RESMİYYE  Resmi günler.
EYYAM-I TEŞRİK  Kurban bayramının birinci gününden sonraki diğer üç güne verilen isimdir. Zilhiccenin 11, 12 ve 13 üncü günleridir. Birinci gününe "yevm-i nahr" (kurban günü) denir.
EYYAMÜN MA'DUDAT  Kurban bayramının son üç günü. * Sayılan günler. * Ramazan-ı Mübârekin sayılı günleri.
EYYAN  Vakit, zaman.
EYYİD  Kuvvetlendir, teyid et, devam ettir (meâlinde).
EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU  Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)
EYYİM  Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir. (E.T.)
EYYÛB  (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükretti. Hasta oldu, yine Rabbine şükrediyordu, sabrediyordu. Bedeninde yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varmaz oldu, yalnız bir zevcesi ona hizmet ederdi. O yine sabreder ve ibâdetine devam eylerdi. (Kısas-ı Enbiya Cevdet Paşa)(Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlâhiyye için demiş: "Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime hale veriyor." diye münâcât edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş. L.)(Hz. Eyyûb'un (A.S.) zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz. Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şübhe kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hz. Eyyûb'un (A.S.) yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim mânevi yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münacât-ı Eyyûbiyeye o hazretten bin def'a daha ziyade muhtacız. L.)
EYYÛB-ÜL ENSARÎ  (Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî)
EYYÜ  Sual sormak için "Hangi? Ne? Ne vakit?" mânalarına kullanılır.
EYYÜHEL-İHVAN  Ey kardeşler, ey ihvân (meâlinde hitab).
EYZAN  Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.
EZ  f. ...den, ...den.
EZ ÂN CÜMLE  O cümleden olarak.
EZA  Ticarette kaybetme, zarar etme. * Kibir ve gururunu bıraktırma. * Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey. * Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.
EZ'AF  (Zı'f. C.) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar.
EZ'AF-I MUZÂAFA  Pek çok, kat kat.
EZ'AF  Çok zayıf, en zayıf.
EZ'AF-ÜL İBAD  Kulların en zayıf olanı.
EZ'AF-I NÂS  İnsanların en zayıf olanı.
EZAHİR  Çiçekler, şükufeler.
EZAHİR-İ EFKÂR  Fikir çiçekleri.
EZ'AKÎ  Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.
EZAME  (C.: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek.
EZAMİM  (İzmâme. C.) Cemâatler, topluluklar.
EZAN  Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme, kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet getirmek. * Bildirmek.(Ezan, Müslümanlığın mühim bir şiârıdır. Ezan esnasında konuşmamak, hattâ Kur'an okumayı bırakıp dinlemek efdaldir. B.İ.İ.) (Bak: Taabbüdî)
EZANÎ  Ezan ile alâkalı.
EZANÎ SAAT  Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.
E'ZAR  Özürler. Kusurlar. Bahaneler.
EZ'AR  Saçı az olan kimse. * Otu az olan yer. * Zâlim ve kötü huylu kimse.
EZAT  (C.: Üzâ-Ezy) İçinde su birikmiş çukur yer.
EZB  Anasından yeni doğmuş hayvan.
EZBAD  (Zebed. C.) Paslar. * Dörtte birler, çeyrekler. * Köpükler.
EZ-CÜMLE  f. Bu cümleden, meselâ, bunun gibi.
EZDAD  Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.)
EZDER  f. Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık.
EZ-DİL  Gönülden.
EZDİLİ CAN  (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.
EZEB  Leim kimse. * Kısa boylu.
EZEBB  f. Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam.
EZEC  (C.: Azec) Süleyman Aleyhisselâm'ın yaptığı bir bina adı.
EZECC  Uzun ve ince kaşlı.
EZEL  İbtidası ve başlangıcı olmayan, her zaman var olan.
EZELÎ  Ezele mensub ve müteallik. Devamlı var olup varlığının başlangıcı olmayan.
EZELİYYE  Ezele mensub, ezel ile ilgili, ezelîlik.(S - Bütün silsilelerin Hâlik'ın vücub-u vücuduna kat'i şehadetleri göz önünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?C - Kasd ve dikkatle değil, sathi ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ:Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat derhal "Hilâli gördüm." der. "İşte bu gördüğüm Ay'dır." diye hükmeder.İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizâm-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.)
EZELL  Kurtla sırtlandan doğan hayvan. * Oturak yerinin iki yanları arık ve yeyni olan.
EZELL  Çok zelil. Çok alçak ve rüsvay olan.
EZELL-İ NÂS  İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.
EZEM  Ağzını yumup oturmak. * Sabretmek. * Yemekten ve içmekten men'etmek. * Isırmak. * Gayret etmek. * Bükmek.
EZFAR  Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.
EZFELÎ  Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.
EZFER  Güzel kokulu şey.
EZFER  Uzun tırnaklı.
EZFİLE  Cemaat, topluluk, güruh, bölük.
EZFİR  Çok iyi kokulu nesne.
EZGEHAN  f. Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse.
EZHAB  (Zeheb. C.) Yumurta sarıları. * Altunlar.
EZHAN  Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
EZHAR (AZHÂR)  (Zahr. C.) Satıhlar, yüzler. * Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının sırtları.
EZHAR  (Zehre. C.) Çiçekler. Zehreler. şukufeler.
EZHAR-I NEV-BAHÂR  Bahar çiçekleri.
EZHAR-I REBİÎ  Bahar çiçekleri.
EZHEL  Gafil kimse. Gaflette bulunan kişi. * Pek dalgın.
EZHER  Pek beyaz ve parlak. * Ay, kamer, * Saf ve parlak olan. * Cuma günü. * Vahşi sığır.
EZHER-ÜL VECH  Yüzü nurlu olan.
EZHERAN  (Ezhereyn) Ay ile güneş.
EZİB  Rezil, âdi ve aşağılık kimse. * Kıble rüzgarı. * Riyh-u cenub ile Sâbâ arasında esen yel. * Sevinmek, ferah ve neşat.
EZİKKA  (Zukak. C.) Yollar, sokaklar.
EZİLLE  Zeliller, alçaklar.
EZİMME  (Zimam. C.) Yularlar. Bağlar.
EZİMME-İ UMUR  İşlerin idâresi.
EZİN  Kefil.
EZİN  Söz dinlemek. * İşitmek.
EZİR  f. Haykırma, bağırma.
EZİYET  İncinme. Sıkıntı çekme.
EZKA  En anlayışlı. En zeki.
EZKA  En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize.
EZ-KADİM  f. Eskiden, önceleri.
EZKAN  (Zakn. C.) Çeneler.
EZKAR  (Zikr. C.) Zikirler. 
EZKAT  f. Kötü düşünceli kişi.
EZ KAZA  f. Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda.
EZKER  Maharetli duvar ustası.
EZKİYA  Saf, temiz, iyi halli kimseler.
EZKİYA  (Zeki. C.) Çabuk ve güzel anlayışlı kimseler. Keskin zekâlılar.
EZL  Güçlük. * Darlık. * Hapsetmek.
EZLAÎ  Uzunca ve iri olan şey.
EZLAK  Aleyhte söz söyleyen adam. * Keskin olan şey.
EZLAM  (Zelm. C.) Oklar. Kumar okları.
EZLEF  (C: Zelef) Burnunun ucu uzun ve ince olan.
EZLEM  (Bak: Azlem) 
EZLEM  Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.
EZM  Yemek, ekl.
EZMAN  Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
EZMÂR  (Zimr. C.) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar.
EZMÂR-I ETRÂK  Türk kahramanları.
EZMAYİŞ  Tahtadan yapılmış demir temrenli bir cins ok.
EZME  Kıtlık, kaht. * Şiddet. * Darlık. * Bir kere yemek.
EZMEL  Hareket etmek. * Muzdarib olmak, acı çekmek. * Savt, sadâ, ses. * Gül.
EZ-MEN  f. Benden.
EZMİNE  (Zaman. C.) Zamanlar.
EZMİNE-İ KADİME  Eski zamanlar.
EZMİNE-İ MÂZİYYE  Geçmiş zamanlar.
EZMİNE-İ MÜSTAKBELE  Gelecek zamanlar, müstakbel zamanlar.
EZNAB  (Zenb. C.) Suçlar, günahlar. * Kuyruklar.
EZNEM  Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi.
EZ-NEV  f. Yeni baştan, yeniden.
EZ-ON SEBEB  O sebepten. 
EZ-OST  Ondan.
EZR  (C.: Uzur) Arka ve sırt. * Kuvvet.
EZRA  Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar.
EZRA  Çok konuşma. * Çok yeme. * Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse.
EZRAB  Diş kökü.
EZRAK  Saf ve temiz su. * Gök renkli, mâvi.
EZRAR  (Zirr. C.) Elbise düğmeleri.
EZREBÎ  Azerbeycan'ın Arapça adı.
EZ SER-İ NEV  Yeni baştan.
EZ-TU  Senden.
EZÛC  Hayâsız ve edebsiz adam. * Sert başlı at.
EZUM  Isırıcı, ısıran.
EZUZ  Pek keskin olan kılınç veya hançer.
EZVAC  Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar. * Kocalar.
EZVAC-I TÂHİRAT  Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.)
EZVAH  Münkabız olmak. * Yakınlık.
EZVAK  Zevkler. Keyfler. Eğlenceler.
EZVER  Boynu eğri olan kimse.
EZVET  Küçük yanaklı.
EZYAF  (Zıyf. C.) Misafirler. Mihmanlar.
EZ-YAH  f. "Buzdan soğuk" mânasına gelir.
EZYAK  (Zîk. dan) Pek dar ve sıkıntılı. Çok zor.
EZYAL  (Zeyl. C.) Ekler. İlâveler. Zeyiller.
EZYED  Çok ziyade. Daha fazla. En ziyade.
EZZ  Depretmek ve koparmak. * Kandırmak, aldatmak.