| E |
Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti
mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi) * Arapça kelimelerin
sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile...
Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi. (Bak: Müennes) |
| EÂCİB |
(U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler. |
| EÂCİB-İ DEHR |
Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri. |
| EACİM |
(Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar. |
| EADİ |
(Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar. |
| EALİ |
(A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan
temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler. |
| EAMM |
Pek şumullü, daha umumi ve geniş. |
| EARİB |
(A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar. |
| EARİZ |
(Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları.
Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları. |
| EARR |
Hörgücü küçük deve. |
| EASİR |
(İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar. |
| EÂZIM |
(A'zam. C.) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar. |
| EÂZIM-I ESMÂ |
İçinde çok isimlerin mânası bulunan, isimlerin en büyükleri. Cenab-ı
Hakk'a mahsus isimlerin en mühim ve büyükleri. |
| EÂZIM-I MİLLET |
Millet büyükleri. |
| EÂZIM-I ÜDEBÂ |
Ediplerin, edebiyatçıların en büyükleri. |
| EAZZ |
Galip.
* Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler. |
| EAZZ-İ AHİBBÂ |
Dostların en azizi. |
| EB |
(Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced. |
| EB-İ MÜŞFİK |
şefkatli baba, merhametli peder. |
| E'BA |
Yükler, hamuleler, çuvallar. |
| EBAB |
Bir yere gitmek için hazır olmak. |
| EBABİL |
Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in
(A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada
bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i
Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi
Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu
Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları
üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu
meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.)
(Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle,
o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de
nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib
etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim
bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare
bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş;
kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte
şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir.
Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı
olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden
kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe) |
| EB'AD |
Çok uzak, en uzak, daha uzak. |
| EB'ÂD |
(Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar. |
| EB'ÂD-I BÎNİHAYE |
Sonsuz uzaklıklar. |
| EB'ÂD-I NÂMAHDUD |
Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar. |
| EB'ÂD-I SELÂSE |
Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik). |
| EBADİD |
Müteferrik, dağınık. |
| EBAET |
(C.: Abâ) Kamışlık yer. * Kamış. |
| EBAHH |
Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ) |
| EBAHİR |
Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri. |
| EBAİD |
(Eb'ad. C.) Yakın olmayan (hısım ve akraba.) * En uzak yerler. |
| EBALİS |
(Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar. |
| EBARİK |
(İbrik. C.) Su kapları, ibrikler. |
| EBARİK |
Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar. |
| EBATIL |
Böğürler, yanlar. |
| EBATİH |
(Ebtah. C.) Kumlu dereler ve ırmaklar. |
| EBATİL |
(Ubtule. C.) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler. |
| EBAZER |
(Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî) |
| EBAZİR |
(Ebzâr. C.) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler. |
| EBB |
(C.: Abâb) Kuru ot. Taze ot. * Mer'a, otlak, çayır. * Kavga etmek
veya bir yerden gitmek için hazırlanmak. |
| EBBAL |
Deve çobanı. |
| EBBALE |
Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet. |
| EBBAR |
İğneci. İğne yapan veya satan kimse. |
| EBBAZ |
Kaçma, ürkme. * Sıçrayıp atlayan karınca. |
| EBBED-ALLAH |
(Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua. |
| EBCED |
Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre
tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni
Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin
rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir. $(Ebced) $(Hevvez) $(Hutti)
$(Kelemen) $(Sa'fes) $(Kareşet) $(Sehaz) $(Dazig)Bu sekiz kelime bütün huruf-u
hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften gayn harfine
kadar, birden bine kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi
değerler verilmiştir. Elif: 1, Bâ: 2, Cim: 3, Dal: 4, He: 5, Vav: 6, Ze:
7, Ha: 8, Tı: 9, Yâ: 10, Kef: 20, Lâm: 30, Mim: 40, Nun: 50, Sin: 60, Ayn:
70, Fe: 80, Sad: 90, Kaf: 100 Rı: 200, Şın: 300, Te: 400, Se: 500 Hı: 600,
Zel: 700, Dad: 800, Zı: 900, Gayn: 1000 Şimdiki Arabcada alfabe bu sırayı
tutmuyorsa da harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya
uymak için Ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Hem birbirine benzeyen
harfler bu sırada dizilmiştir. Eskiden İslâmlarda matematik ve fizikte bu
harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz. |
| EBCEDHAN |
f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi. |
| EBCED HESABI |
Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil
olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi.
Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced
hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü,
yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu
hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere
sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden
ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den,
âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a
tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her
harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir.
Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri
sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in
34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir"
ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin
ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri
sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10
+ 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed
Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29.
Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî
makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un
İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet
mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye
delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde
$ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878
olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği
tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü
âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1
+ 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında
ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen
ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced
Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir
zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin
başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir
ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz.
Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin
başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar
sustular. Ş.) |
| EBCEL |
|
| EBCEL |
Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. * Atta ve devede bulunan bir damar.
(İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.) |
| EBDA' |
(Bedi'. den) En bedi. Ziyade bedi' ve güzel. Daha çok dikkati çeken. |
| EBDAL |
(Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar.
Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna
memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın
muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.) |
| EBDAN |
f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun. |
| EBDAN |
(Beden. C.) Bedenler. Tenler. |
| EBECC |
Patlak gözlü adam. |
| EBED |
Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak. (Bak: Beka)Aklın bir hizmetkârı
ve tasvircisi olan "kuvve-i hayâliye"ye denilse ki: Sana bir milyon
sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.
Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "Oh" yerine "Ah"
diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı
insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış
emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envaına
yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede
gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.
S.)(İnsanın fıtrat-ı zişuuru olan vicdanı saadet-i ebediyeye bakar, gösterir.
Evet, kim, kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed!... Ebed!" sesini
işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının
yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur. Demek bu vicdanî
olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-ı câzibedârın
yalnız cezbi ile olabilir. S.) |
| EBED-ÜL-ÂBÂD |
Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet. |
| EBED-ÜL ÂBİDÎN |
Ebediyyen, sonsuz olarak. |
| EBEDD |
Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan
kimse. |
| EBEDEN |
(Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit. |
| EBEDGÂH |
f. Kabir, mezar. |
| EBEDHANE |
f. Kabir, mezar. |
| EBEDÎ |
Sonsuza ve ebediyete âit. Ebediyete dâir ve müteallik.(Kur'ân bize
bu âlemin fâni, geçici olduğunu, herşeyin devamlı değiştiğini ve takdir
edilen bir zaman sonunda sona erdiğini ve ereceğini belirtiyor. Madde âleminin
bir başlangıcı ve sonu olduğunu bundan da anlıyoruz. Kur'ân, bize ebedî
âlemin varlığını da haber veriyor, bu dünya hayatının ebediyet âlemine geçiş
için bir hazırlık, tekâmül ve geçiş dönemi olduğunu, ebediyet âlemindeki
hayata uygun bir varlık olmak için bu dünyada Allah'ın emir ve kanunlarına
uygun yaşamak gereğini hatırlatıyor ve emrediyor.) |
| EBEDİYYEN |
Ebedî olarak, ilel-ebed. * Hiç bir vakit, hiç bir zaman. |
| EBELET |
Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık. |
| EBEN |
Töhmetli, kabahatli kişi. * Adâvet, düşmanlık. |
| EBEN AN-CEDD |
Babadan, dededen. |
| EBER |
Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması. |
| EBERR |
Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
* Şenlikten uzak, bedevi. |
| EBES |
Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş. $ |
| EBEVEYN |
Ana ile baba. (Eb ile ümm.) |
| EBGAZ |
Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen. |
| EBH |
Unutulan şeyi hatırlatmak. |
| EBHAK |
Bir gözlü. |
| EBHAL |
(Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü. |
| EBHÂR |
(Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler. |
| EBHÂR-I VÂSİA |
Geniş denizler. |
| EBHAR |
Nefesi ve ağzı fena kokan adam. |
| EBHAS |
Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan
kişi. |
| EBHEKAN |
Kuzu kulağı adı verilen ot. |
| EBHEL |
Ardıç ağacının yemişi. * Ardıç ağacının bir nevi |
| EBHEM |
Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam. |
| EBHER |
En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten
bedene dağıtan büyük bir damar. |
| EBHİRE |
(Buhâr. C.) Dumanlar, buğular. |
| EBHUR |
(Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar. |
| EBHUR |
(Bahur. C.) Buharlar. Buğular. |
| EBİ |
(Bak: Ebu) |
| EBİ-L BENÂT |
Kızların babası. |
| EBİB |
İri taneli yağmur. |
| EBİH |
Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın. |
| EBİL |
Devenin hâllerinden anlıyan kimse. |
| EBİL |
Nasârâ rahibi ve ekâbiri. |
| EBİL-ÜL EBİLÎN |
İsa Peygamber (Aleyhisselâm) |
| EBİYE |
İmtinâ edici, çekinen kadın. |
| EBKA' |
Alaca karga. |
| EBKA |
Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ) |
| EBKÂR |
(Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler. |
| EBKÂR-I EFKÂR |
Evvelce söylenmemiş olan fikirler. |
| EBKEM |
(Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan. |
| EBKEMÎ |
f. Dilsizlik, dili olmamak. |
| EBKEM Ü LÂL |
Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek. |
| EBKEMİYET |
Dilsizlik. Konuşamamazlık. |
| EBLAD |
Eser. |
| EBLAĞ |
En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ. |
| EBLAK |
Rengârenk. * Alaca bulaca. * Alacalı at. |
| EBLAK-SÜVAR |
f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit. |
| EBLEC |
Açık kaşlı. * Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu. |
| EBLED |
Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen
kimse. * Açık kaşlı. * Şişman gövdeli kişi. |
| EBLEH |
Ahmak. Bön. Budala. |
| EBLEHÂNE |
f. Ahmakçasına. Eblehçesine. |
| EBLEHÎ |
f. Ahmaklık, saflık, bönlük. |
| EBLEHİYYET |
Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık. |
| EBLEK |
f. Alacalı renk. |
| EBLEM |
Kalın dudaklı adam. |
| EBLİM |
Bal, asel. |
| EBLUÇ |
f. Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri. |
| EBLUK |
f. Münafık, iki yüzlü adam. * Şarlatan. |
| EBNÂ |
(İbn. C.) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler. |
| EBNÂ-İ ÂDEM |
Adem oğulları. İnsanlar. |
| EBNÂ-İ BEŞER |
İnsan oğulları. |
| EBNÂ-İ CİNS |
Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar. |
| EBNÂ-ÜD DEHALİZ |
Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar. |
| EBNÂ-YI MAZİ |
Mâzinin insanları. |
| EBNÂ-YI SEBİL |
Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar. |
| EBNÂ-YI VATAN |
Vatan evlâtları. |
| EBNİYE |
(Bina. C.) Binalar. Yapılar. |
| EBNİYE-İ ATİKA |
Eski binâlar. |
| EBNİYE-İ MÜRTEFİA |
Yüksek binalar. |
| EBR |
Ürkmek. Kaçmak. |
| EBR |
f. Bulut. |
| EBR-İ BAHAR |
Bahar bulutu. |
| EBR-İ BÂRÂN |
Yağmur bulutu. |
| EBR-İ İHSAN |
İhsan, lütuf bulutu. |
| EBRAC |
Burçlar, kaleler. |
| EBRAH |
Zor olmak, güç olmak. |
| EBRAK |
Fazlaca parıltılı. * Taşlı, kumlu, balçıklı yer. * Alaca renkli
at. * İki renkli lekeli bir şey. |
| EBRÂR |
(Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler. |
| EBRÂR-I ÜMMET |
Ümmetin iyileri. Hayırlıları. |
| EBRAS |
İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi
hastalık ismi. |
| EBREC |
Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse. |
| EBRED |
(Berd. den) Çok soğuk. |
| EBREHE |
Peygamberimizin (A.S.M.) doğumundan elli gün kadar evvel Kâbenin
tahribine gelen Habeş Ordu Kumandanının ismi. (Bak: Ebabil)(Fillerle varıp
Kâbeye, hem Ebrehe zâlim.İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim...İsterdi
ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün.Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.İsterdi
ki; çeksin doğacak nura bir sed.Hem doğmadan ölsün diye "Mahbub-u Müebbed."Günlerce
gidip Kâbeye hem yaklaşan orduBirdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu...Sür'atle
gelip bir sürü kuş, semt-i bahirden. Taş harbine başlar, pek acib hepsi
birden.İndikçe havadan o muamma gibi taşlar Cansız yıkılıp yerlere yatmış
nice başlar.Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ Olsun diye mahbuba nişan
eyledi mevta. E.L.) |
| EBREK |
En bereketli. |
| EBRENCEN |
f. Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet
eşyası. |
| EBRESİM |
İbrişim. |
| EBRESİMÎ |
İbrişimci. |
| EBREŞ |
Alaca benekli at. * Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk. |
| EBRİC |
Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne. |
| EBRKÂR |
f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun"
yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.) |
| EBRU |
f. Kaş. * Bir nevi dalgalı kumaş ve kâgıt ismi. |
| EBRUFERAH |
f. Güler yüzlü. |
| EBRUVÂN |
f. Kaşlar. |
| EBS |
Sütü çok içmekten dolayı karnı şişmek. |
| EBSAR |
(Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler. |
| EBTAH |
(C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere. |
| EBTAL |
(Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler. |
| EBTAL |
(C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl. |
| EBTER |
Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. *
Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. *
Eksik, tamamlanmamış. |
| EBTİNE |
(Bâtın. C.) Çukur yer, kuytu yer. |
| EBU |
Peder, baba, ata, eb. |
| EBU BEKİR-İ SIDDIK (R.A.) |
Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler
içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona
refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle
(A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz
almış, nübüvvet sırlarının en samimi mahremi. Her şeyini, bütün malını İslâmiyet
uğruna, Peygamberimize (A.S.M.) sadakati ile feda etmiş, sırf lillâh için
çalışmış, hiç bir maaş kabul etmeden hilâfet makamında bulunmuş, İslâmın
ilk Reis-i Cumhuru olmuştu. Seçimle başa geçmiş, zekât vermeği kabul etmemek
ve irtidad etmek gibi hareketlere karşı mücadele etmişti. Kur'ân-ı Kerimin
Sure ve Ayetlerini ilk def'a cem' edip bir cilt halinde toplamıştı. Hilâfeti
zamanında Hz. Halid kumandasında İslâm Ordusu Suriye ve Şamı fethetmişti. |
| EBU CABİR |
Ekmek. |
| EBU CA'DE |
Kurt, zi'b.EBU CAFER $ Bin Abdullah Bin Cafer bin Ebî Tâlib (R.A.)
: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'dan 25 Hadis rivayet etmiştir. Kureyş'in
Haşimî kolundandır. 80 senesinde 80 yaşında iken vefat etti. (R.A.) |
| EBU CA'FER |
Sinek. |
| EBU CEHL |
"Cehalet babası" demek olan bu kelime, Hazret-i Resul-i
Ekrem (A.S.M.) zamanında, mu'cizeleri ve çok delilleri ve Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı puta tapan gururlu bir
müşrikin lâkabıdır. Bedir Gazasında öldürüldü. |
| EBU CEMİL |
Tere otu. |
| EBU DAVUD |
(Bak: Kütüb-ü Sitte) |
| EBU-D DERDA |
Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi.
Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur.
Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir.
Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz,
bir âlim âmil olmadığı halde ilim sâhibi sayılamaz." |
| EBU EYYUB |
Deve, cemel. |
| EBU EYYUB-İL ENSARÎ |
Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır.
Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin
50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine
azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında
şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin
Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir.
(R.A.) |
| EBU HALİD |
Köpek, kelb. * Canavar. |
| EBU HANİFE |
(Bak: İmam-ı A'zam) |
| EBU HASAN-I ŞAZELÎ |
(Bak: şazelî) |
| EBU HUMEYD |
Ayı denilen canavar. |
| EBU HÜREYRE (R.A.) |
Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı
kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş,
5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de,
78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.) (Bak: Ashab-ı Suffa) |
| EBU İKRİME |
Güvercin kuşu. |
| EBU İYAZ SELEME BİN AMR BİN EL EKVÂ (R.A.) |
Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver
bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80
yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.) |
| EBUK |
Kaçmış köle. |
| EBU KALEMUN |
Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı
kemhâ" derler. |
| EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.) |
Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir.
170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere
iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde
vefat etmiştir. (R.A.) |
| EBU KAYS |
Çakal. |
| EBU-L ALA-İ MAARRÎ |
(Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile
tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur. |
| EBU-LA-ŞEY |
Hiçbir şeyin babası. Hiç bir şeyi olmayan. |
| EBU-L AVN |
Hurma. |
| EBU-L MEYMUN |
Bal, asel. |
| EBU-L MİREH |
Şeytan. |
| EBU-L MUHTAL |
Katır, bağal. |
| EBU MANSUR-U MATÜRİDÎ |
(Bak: Matüridî) |
| EBU NAFİ' |
Sirke. |
| EBU-N NACİ' |
Helva. |
| EBU-N NECM |
Tilki. |
| EBU SAİD-İL HUDRÎ |
Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i
Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de
86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.) |
| EBU LEHEB |
(Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan
Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre
hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları
sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan
"Ebu Leheb" kaldı. |
| EBU-L EMİN |
Tokluk, şiba'. |
| EBU-L FADL |
Altun. |
| EBU-L HARİS |
Arslan. |
| EBU-L HUSAYN |
Tilki. |
| EBU-L İBER |
Utanmaz, edepsiz, hayasız adam. |
| EBU-L KA'KA' |
Kuzgun. |
| EBU SABİR |
Tuz, milh. |
| EBU SÜFYAN |
(Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin
Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası. |
| EBU SÜLEYMAN |
Horoz. |
| EBU TALHA ZEYD BİN SEHL (R.A.) |
Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır.
Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif
rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere
katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.) |
| EBU TALİB |
(...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz
ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu,
imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim
kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi-
o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir
surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık
göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i
kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e
gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına
mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku
vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i,
hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.) |
| EBU TAYYİB EL-MÜTENEBBİ |
(Hi: 915 - 965) Kûfe'de doğdu. Bağdat'ta öldü. Büyük şairlerden
olup, divanı vardır. |
| EBU-L VAKT |
Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar. |
| EBU-T-TURAB |
Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı.(Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh,
toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber
Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.) |
| EBÛÜ |
"İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim"
mânasına fiildir. |
| EBU ZA'FEL |
Fil. |
| EBU ZENE |
Maymun.EBU ZERR-İ GIFFARÎ $ Cündüb bin Cünâde (R.A.) : İlk İslâm
olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı.
Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir.
Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını
vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.) |
| EBU ZİYAD |
Eşek, hımar. |
| EBU ZÜBAB |
Fâre. |
| EBU ZÜR'A |
Domuz, hınzır. |
| EBU-Z ZEHEB |
Çok zengin olan adam, altın babası. |
| EBVA' |
Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir
köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru
bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin
annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci
senesinde birinci defa olarak yapılan gazanın orada olmasıdır. |
| EBVÂB |
(Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar. |
| EBVÂB-I MÜZEHHEB |
Yaldızlı kapılar. |
| EBVÂB-I RAHMET |
Rahmet kapıları. |
| EBVÂB-I SEMÂ |
Semâ kapıları, gök kapıları.(78. surenin 18. ve 19. âyetlerinin
tefsirinden bir kısmıdır:"O fasl günü o gündür ki, sura üfürülür. Yani
sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da, (sure:
17, âyet: 71 mantukunca) her ümmet imamıyla çağırılarak derhal alay alay,
ümmet ümmet, cemaat cemaat mahşere gelirsiniz ve o sırada, semâ açılmıştır.
Nizâm-ı âlem değişmiş; bugün kapalı, sağlam bir bina olan semâ fethedilmiş;
(sure : 69, âyet: 16 mazmununca inşikak edip yer yer açılmıştır da hep kapılar
olmuştur. Her tarafı kapılardan ibaret gibi küşâd edilmiştir." E.T.)(7.
surenin 40. âyetinin meâlinden bir parça: "Şüphe yok o kimselere ki,
küfre düştüler ve bizim vâzıh âyetlerimizi tekzib ettiler, onların birer
âyet-i İlâhiye olduğunu kabul etmediler ve onlara karşı tekebbürde bulundular,
onlara imandan ve muktezasıyla amel etmekten kaçındılar. Onlar için gök
kapıları açılmaz, onların duaları, amelleri kabul edilmez veya onların ruhları
oralara yükselemez. Ve deve, iğnenin deliğine girinceye kadar; öyle büyük
bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar; öyle mümkün olmayan bir
hâdisenin vukuuna değin, yani hiçbir zaman cennete giremiyeceklerdir. Onların
Cennet'e girmeleri, böyle vukuu muhâl birşeye muallaktır, onlar ebediyyen
Cehennem'de muazzeb olup duracaklardır." Ömer Nasuhi Bilmen) |
| EBYAN |
Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. *
Yemekten tiksinen kişi. |
| EBYAT |
(Beyt. C.) Beyitler. İki mısradan müteşekkil kısımlar. |
| EBYAZ |
Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan. |
| EBZ |
Ürkme, korkma. Kaçma, kaçış. * Aniden, birdenbire ölmek. |
| EBZA |
Göğsü çıkık. |
| EBZAH |
Göğsü çıkık. |
| EBZAR |
(Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat. |
| EBZER |
Üst dudağında sarkık derisi olan. |
| EBZÜN |
Küvet, banyo. * İçinde yıkanılabilinen küçük havuz. |
| ECAHİL |
(Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar. |
| E'CAM |
(Acem. C.) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih
konuşamıyanlar. * Acemiler. |
| ECAMİRE |
Taifeler, kabileler, kavimler. |
| ECANİB |
(Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar. |
| ECBE |
Alnı geniş olan adam. |
| ECC |
(C.: İcâc) Devekuşu seğirtmek. |
| ECCE |
(C.: İcâc) Sıcak fazla olmak. * Karışmak. |
| ECDA' |
Burnu kesik olan kimse. * Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse. |
| ECDAD |
(Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar. |
| ECDAS |
(Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar. |
| ECDEL |
(C.: Ecâdil) Çakır doğan kuşu. |
| ECDER |
(Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib. |
| ECEBE |
Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse. |
| ECEL |
Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti.
Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah'ın takdir ettiği
ömür. |
| ECEL-İ FITRÎ |
Her mahlukun yaradılışı itibariyle Cenab-ı Allah (C.C.) tarafından
tayin olunan vasati ömrü. * Biyolojik ömür. |
| ECEL-İ KAZÂ |
(Bak: Ecel-i mübrem.) |
| ECEL-İ MEV'UD |
Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm. |
| ECEL-İ MUALLAK |
Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed
olan ecel. Ecel-i müsemma. |
| ECEL-İ MÜBREM |
Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel. |
| ECEL-İ MÜSEMMA |
f. Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm. |
| ECEL-İ NÂ-GEHAN |
Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat. |
| ECELİYYET |
Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise. |
| ECELL |
(Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil. |
| ECELL-İ MAHLUKÂT |
Mahlukların en üstünü. İnsan. |
| ECELL |
Evet, neam, belî. |
| ECEM |
(C.: Acâm) Çok fazla sıcak. |
| ECEME |
(C.: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik. * Kamışlık. |
| ECEMM |
Mızraksız adam. * Boynuzsuz koyun. * Etli kemik. * Bacasız ev. |
| ECEN |
Suyun tadı ve rengi değişik olmak. |
| ECERRAN |
İns ve cinn. |
| ECEŞŞ |
Gür sesli. |
| ECFAN |
(Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler. |
| ECHAM |
Gözü büyük ve kırmızı olan. * (Müe: Cahmâ) |
| ECHEL |
Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil. |
| ECHELİYYET |
Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş. |
| ECİC |
Ateş parlaması. |
| ECİL |
İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan
şey. * Bir yerde birikip toplanmış su. |
| ECİLLE |
(Celil. C.) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar.
Büyükler. |
| ECİM |
Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme. * Suyun necis olup bozulması.
* Birini istemediği hâle koymak. |
| ECİNNE |
(Cenin C.) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar. |
| ECİNNÎ |
Cin taifesinden
bir fert. (Bak: Cinn) |
| ECİR |
(Bak: Ecr) |
| ECİR |
Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.(Devletler, milletler
muharebesi tabakat-ı nev-i beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zirâ,
beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez. S.) |
| ECİRLİK |
t. Ücretle çalışma, hizmetkârlık. |
| ECİRNÂ |
(İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.) |
| ECİRNİ |
(İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde). |
| ECL |
İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada "Li"
ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh $ : Allah için, Allah rızası
için. |
| Lİ-ECL-İL-MASLAHA |
İş icabı, maslahat için. |
| ECLA |
Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel. * Başında kıl
bitmeyen kel. |
| ECLA' |
Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen. |
| ECLAD |
(Cild. C.) Hayvan derileri. |
| ECLAH |
Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe.
* Başı kel olan adam. |
| ECLEC |
Yumru ve geniş alınlı. |
| ECLEF |
(Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız. |
| ECLEL |
Ulu ve büyük kimse. * Azam. |
| ECLİYET |
Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş. |
| ECMA' |
En toplu. Birikmiş. Ziyade birleşmiş. |
| ECMA |
Üstü açık ev. |
| ECMAİN |
Hepsi, cümlesi. |
| ECMAL |
(Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler. |
| ECMAT |
(Ecme. C.) Ormanlar, sık ağaçlı yerler. |
| ECME |
(C.: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer. |
| ECMEL |
(Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel. |
| ECNAB |
(Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar. |
| ECNAD |
(Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar. |
| ECNÂS |
(Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler. |
| ECNÂS-I MUHTELİFE |
Çeşitli, türlü cinsler. |
| ECNEB |
Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan. * Garib, yabancı, ecnebi.
*Sert başlı at. |
| ECNEBİ |
Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan. |
| ECNEBİYYET |
Ecnebilik, yabancılık, gariblik. |
| ECNEF |
Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam. * Beli
eğri, kambur olan adam. |
| ECNİHA |
(Cenah. C.) Kanatlar. Cenahlar. Taraflar. |
| ECR |
(C.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. * Ahirete
aid mükâfat, hayır ceza. * Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. * Tıb: Kırılan
bir uzvun sarılması. |
| ECR-İ MÜSEMMÂ |
Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret. |
| ECRA' |
(C.: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer. |
| ECRAM |
(Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar. |
| ECRAM-I SEMAVİYE |
Gök cisimleri, yıldızlar. |
| ECRAM-I ULVİYE |
Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler. |
| ECRAS |
(Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar. |
| ECREB |
Uyuz hayvan veya insan. |
| ECRED |
Tüysüz adam, köse. Genç. * Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen
arazi. * Tüyü yumuşak ve kısa olan at. |
| ECRİBE |
(Cirâb. C.) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar. |
| ECSAD |
(Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar. |
| ECSAM |
(Cisim. C.) Cisimler. |
| ECSAM-I NÂMİYE |
Büyüyüp yetişen cisimler. Nebat gibi büyüyenler. |
| ECSAM-I ULVİYE |
Ulvi cisimler. |
| ECSEL |
Karnı büyük olan kişi. |
| ECSEM |
Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi. |
| E'CUBE |
(Bak: U'cube) |
| ECUC |
Işık veren, parlayan. Parlak nesne. * Suyun tuzlu ve acı olması. |
| ECÜME |
Havuz. |
| ECVAD |
(Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar. |
| ECVAF |
(Cevf. C.) İçler. Kovuklar. |
| ECVED |
En cömert. En sahi. Daha iyi. |
| ECVED-İ MENSUCAT |
Dokumaların en iyisi. |
| ECVED-ÜN NÂS |
İnsanların
en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.) |
| ECVEF |
Ortası boş. Kof. * Mc: Boş kafalı. Çok cahil. * Gr: Ortasında harf-i
illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü. |
| ECVİBE |
(Cevab. C.) Cevaplar. |
| ECVİBE-İ MÜSKİTE |
Susturucu cevaplar. |
| ECYAD |
(Cîd. C.) Uzun boyunlar. |
| ECYAF |
(Cife. C.) Kokmuş etler. Cifeler. |
| ECYAL |
(Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller. |
| ECYED |
Uzun boyunlu (adam.) |
| ECYEM |
Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ) |
| ECZÂ |
(Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. * Ciltlenmemiş
kitab ve saire. * Cüz'ler, parçalar, kısımlar. * Bir kimyevi terkible vücuda
gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey. |
| ECZÂ-İ ASLİYE |
Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar. |
| ECZÂ-YI ŞERİFE |
Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren otuz cüz. |
| ECZÂ-İ UNSURİYYE |
Esas teşkil eden parçalar. |
| ECZÂ-İ ZÂİDE |
Fazladan olan kısımlar, parçalar. |
| ECZAHANE |
f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza. |
| ECZAL |
(Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları. |
| ECZEB |
Suyu geçirmeyen sağlam zemin. |
| ECZEM |
(Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan. * Parmakları
veya eli kesik olan adam. |
| ECZEM |
Burnu kesilmiş. |
| EDÂ' |
Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak. * Tarz.
Üslub. * Şive. * Tekebbür. * Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda"
ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir. (Bak:
Kaza) |
| EDA-İ FERÂİZ |
Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz
vazifelerini ifa etmek. |
| EDA-YI DEYN |
Borç ödeme. |
| EDA-YI SALÂT |
Namazı vaktinde kılma. |
| ED'AC |
Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey. |
| EDAKK |
En dakik, pek ince, çok mühim. |
| EDAKK-I UMUR |
İşlerin en mühimmi. |
| EDALL |
(Bak: Adall) |
| EDÂMALLAH |
Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.) |
| EDANİ |
(Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı
ve aşağılık kimseler. |
| EDAT |
Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip,
kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile
fiilden gayri kelime. |
| EDB |
Ziyafet verip, halka yemek yedirmek. |
| EDBAR |
(Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları
ve akibetleri. |
| EDBAR-ÜN NÜCUM |
Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz. |
| EDBAR-ÜS SÜCUD |
Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz. |
| EDBES |
Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan. |
| EDD |
(C.: Üdüd) Kuvvet. * Yetişmek. * Ric'at etmek. |
| EDDAİ |
"Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen" meâlinde
imza yerine yazılan bir tâbir. |
| EDEB |
Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel
ahlâk. Usluluk. Hayâ. * Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek.
* Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye.
* Edebiyat ve ondan bahseden ilim.(Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir
ki, âşıkane hüzündür. Yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir. Fakd-ül
ahbabdan gelmez. Lemeat) |
| EDEB-İ KELÂM |
Söz güzelliği, söz zarifliği. * Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin
tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu. |
| EDEB-İ MUÂŞERET |
(Bak: Âdâb-ı muaşeret) |
| EDEB-AMUZ |
Edeb öğreten. |
| EDEBÎ |
Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli,
ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik. |
| EDEBİYAT |
Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri
yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı.
Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın
sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemektir. Demek
ki edebiyatçı edepli olmalı, edepsizce söz ve yazılar edebiyat olamaz.(Edebiyatta
vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla
hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse
hamâset noktasında hakperestliği etmez.Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını
alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında,
aşk-ı hakiki bilmez.Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i
hakikat maddesinde, kâinata san'at-i İlâhî suretinde bakmaz;Bir sıbga-i
Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor;
hem ondan da çıkamaz.Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik
hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.Yine ondan
gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırabatına, o edepsizleşmiş edeb (müsekkin,
hem münevvim); hakiki fayda vermez. S.) |
| EDEBİYAT-I CEDİDE |
1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen
edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına
verilen ad. |
| EDEBİYAT YAPMAK |
Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak. |
| EDEBİYYUN |
Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar. |
| EDEME |
Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.) |
| EDEVAT |
(Edat. C.) Aletler. Takımlar, parçalar. * Gr. Fiil veya isimlere
eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar. |
| EDEVAT-I KİTABET |
Yazı vasıtaları. |
| EDEYAN |
f. Çok koşan hayvan. |
| EDFA |
(Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi.
* Kanadı uzun kuş. |
| EDFER |
İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey. |
| EDGAM |
Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk
olan at. |
| EDHAK |
Daha uzak, daha ırak. |
| EDHAN |
(Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar. |
| EDHAR |
Eb'ad ve erzel kimse. |
| EDHEM |
(C.: Dühem-Edâhim) Karayağız at. |
| EDHİNE |
(Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler. |
| EDİ |
Küçük ve şerir (adam). * Küçük kap. |
| EDİB |
Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan. * Edebli,
terbiyeli.(Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı.
Ve onların sözleri, kalb-i umumi-i müşterek-i milletten bitarafane çıkmalı.
Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hâlisa
tanzim etmeli. İk. M.) |
| EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ |
Eşsiz edebiyatçı. |
| EDİBÂNE |
f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi. |
| EDİLLE |
(Delil. C.) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları. |
| EDİLLE-İ AKLİYE |
Akıl ile bulunan isbat vâsıtaları, akli deliler. |
| EDİLLE-İ ASLİYE |
(Bak: Edille-i erbaa) |
| EDİLLE-İ ERBAA |
(Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller:
Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı
fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.) |
| EDİLLE-İ KATI'A |
İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller. |
| EDİLLE-İ KAVİYYE |
Sağlam deliller. |
| EDİLLE-İ ŞER'İYE |
(Bak: Edille-i erbaa) |
| EDİLLE-İ TÂLİYE |
Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele,
kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller. |
| EDİM |
Sahtiyan, tabaklanmış deri. * Satıh, yüz, zemin. |
| EDİM-İ ARZ |
Yer yüzü. |
| EDİMME |
Derinin ikinci tabakası. |
| ED'İYE |
(Duâ. C.) Duâlar. |
| ED'İYE-İ HAYRİYE |
Hayırlı dualar. |
| ED'İYE-İ ME'SURE |
Peygamberimiz (A.S.M.) ile, sahabelerden naklolunan te'sirli ve
makbul duâlar. |
| EDİYYE |
Az, kalil. |
| EDKEN |
Bulanık, * Rengi siyaha yakın olan. |
| EDLEM |
Karayağız, siyah adam. * Kara eşek. * Uzun yanaklı. * Uzun boylu. |
| EDM |
Üns tutmak. * İttifak etmek, birleşmek. * Islâh etmek. |
| EDMAS |
Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise
az olan kimse. |
| EDMEN |
f. Hâlis ve katıksız misk. |
| EDMİGA |
(Dimağ. C.) Beyinler, dimağlar. |
| EDMU' |
Göz yaşları. Aberat. |
| EDNA |
Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. * Çok yakın. |
| EDNANÎ |
(Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.) |
| EDNAS |
(Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve
bayağı kişiler. |
| EDNEF |
Burnu kısa olan adam. |
| EDNİK |
Çengel. |
| EDRA' |
Vücudu beyaz, başı siyah olan at. * Hecin. |
| EDRED |
Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse. |
| EDREM |
Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.) * Dişleri
dökük adam. * Düz şey. |
| EDREM |
f. Eğerin altına konulan keçe. |
| EDRENG |
f. Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet. |
| EDSAK |
Ağzı büyük olan adam. |
| EDSEM |
Çok yağlı (şey.) |
| EDSER |
Gaflette bulunan, gafil adam. |
| EDV |
Aldatmak, hud'a. |
| EDVA |
(Da'. C.) İlletler, hastalıklar. |
| EDVAR |
(Devr. C.) Devirler, zamanlar. |
| EDVAR-I HAMSE |
Beş devir, beş vakit.(Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği
de parçalayacaktır: Bir rü'yada demiştim: Devletler milletlerin hafif muharebesi;
tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda
esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker,
onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve
bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor.
S.) |
| EDVAR-I SÂBIKA |
Geçen zamanlar. |
| EDVAR-I SEB'A |
Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler
ki, nazariye olarak söylenir. |
| EDVAR-PERDAZ |
Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden. |
| EDVEK |
Devenin, misvak ağacını yemesi. * Bir yerde sâkin olmak. * Yaranın
veremi sakin olmak. |
| EDVEŞ |
Gözü dumanlı adam. |
| EDVİYE |
(Devâ. C.) İlâçlar, devâlar. |
| EDVİYE-İ MÜESSİRE |
Te'sirli ilaçlar. |
| EDYAK |
(Dîk. C.) Dîkler, horozlar. |
| EDYAN |
(Din. C.) Dinler. |
| EDYAN-I BÂTILA |
Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler. |
| EDYAN-I MEFSUHA |
Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi. (Bak:
Mensuh.) |
| EDYAN-I SEMAVİYE |
Allah tarafından gönderilmiş hak dinler. |
| EDYAR |
(Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri. |
| EF'A |
Engerek yılanı. * Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam. |
| EFADIL |
(Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler. |
| EFAHİM |
(Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler. |
| EFAHİS |
(Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları. |
| EFAİ |
(Ef'a. C.) Engerek yılanları. |
| EFAİK |
(Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar. |
| EFAİM |
Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak. |
| EFAKİL |
(Efkel. C.) Titrekler, titreyenler. |
| EF'ÂL |
(Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller. |
| EF'ÂL-İ HASENE |
İyi ve güzel ameller, fiiller, işler. |
| EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE |
Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri. |
| EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN |
Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini
kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında
sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl,
fâsid, helâl. |
| EF'ÂL-İ SEYYİE |
Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler. |
| EFANİN |
(Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık
gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları. |
| EFARİT |
(İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar,
cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler. |
| EFATİH |
Mantar ve ona benzer bitkiler. |
| EFAVİC |
(Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar. |
| EFAVİK |
(Fuvâk. C.) Hıçkırıklar. |
| EFAVİYE |
Yemeklere konulan kokulu baharat. |
| EFAYİK |
(Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar. |
| EFÂZIL |
(Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler. |
| EFÂZIL-I UKALÂ |
Akıllıların en ileri gelenleri. |
| EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM |
Büyük vekillerin bilgilileri. |
| EFDA' |
Eli ve ayağı eğrilmiş. |
| EFDAH |
(Fadih. den) Çok rezil, daha rezil. |
| EFDAL |
(Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler,
meziyetler, hünerler. |
| EFDAL |
Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi. |
| EFDALAN |
Emn ile adâlet. |
| EFDALİYET |
Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak. |
| EFDER |
(Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala,
teyze çocukları. |
| EFEK |
Sarfetmek, harcamak. |
| EFEKK |
Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse. |
| EFEKTİF |
Fr. Nakit para, elde bulunan para. |
| EFELL |
Güdük kılıç. |
| EFENDİ |
(Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla.
(Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı
hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu
Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederler.) |
| EFERR |
Çok koşan, pek çok kaçan. |
| EFFAF |
Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı,
tasalı adam. |
| EFFAK |
(İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi. |
| EFFAK |
Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam. |
| EFGAN |
f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat. |
| EFGAR |
(Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih. |
| EFGEN |
(Figen) f. Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı. |
| EFGENDE |
f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib
edilmiş. * Biçare, zavallı, düşkün. |
| EFHAM |
(Fahim. den) Çok büyük, pek büyük. |
| EFHAM |
Anlayışlar, zihinler, anlamalar. |
| EFHAS |
(Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları. |
| EFHAZ |
(Fahz. C.) Akrabalar, yakın hısımlar. |
| EFHEM |
Anlayışlı, kolay anlayan. |
| EFİD |
(Eftid) : f. Medhedici, öven, sena eden. * Hayret edilecek, şaşılacak,
taaccüb edilecek şey. |
| EF'İDE |
(Fuâd. C.) Kalbler. Gönüller. |
| EF'İDE-İ HÂLİSE |
Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller. |
| EFİH |
Bir adamın beynine vurmak. |
| EFİK |
Dibâgatı tamam olmamış deri. |
| EFİKA |
Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey. |
| EFİKE |
(C.: Efâik) Yalan, dolan, iftira. |
| EFİL(E) |
(C. Afâl-Efâil) Genç küçük deve. |
| EFİN |
Çürük ceviz. * Zayıf fikirli ahmak kimse. |
| EFK |
(Ufuk) Yalan söyleme. * Kaçmak. Bir işten sapmak. |
| EFK |
Çok fazla atâ ve ihsan etmek. * Gitmek, zehab. |
| EFKAM |
Eğri. |
| EFJÛL |
f. Kandırma. * Kışkırtma, tahrik etme. * Dağınık, perâkende. |
| EFKAR |
Pek fakir, çok fakir. |
| EFKAR-I FUKARA |
Fakirlerin en fakiri, çok fakir. |
| EFKÂR |
(Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler. |
| EFKÂR-I ÂLİYE |
Yüksek düşünceler, fikirler. |
| EFKÂR-I ÂMME |
Halkın düşüncesi ve fikirleri. |
| EFKÂR-I SÂİBE |
Maksada uygun fikirler, doğru sözler. |
| EFKÂR-I UMUMİYE |
(Bak: Efkâr-ı âmme) |
| EFKEL |
(C.: Efâkil) Titremek. |
| EFL |
Gurub etmek, batmak. |
| EFLAH |
Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna
vasıl olan. |
| EFLÂK |
(Felek. C.) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar. |
| EFLAK |
Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Romanya'yı meydana getiren asıl
ülke (Merkezi Bükreş'tir.) |
| EFLATUN |
Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi,
eski Yunan filozofudur. |
| EFLATUNÎ |
Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk. |
| EFLATUNİYE |
Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya
parlak devir. |
| EFLEC |
(Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
* Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam. * Nüzul hastalığına tutulmuş
olan kimse. |
| EFLEC-ÜL ESNÂN |
Seyrek dişli. |
| EFLES |
Çok müflis, iflâs etmiş, züğürt. |
| EFLUD |
Yetişkin, gürbüz (çocuk). |
| EFN |
Noksan etmek. İçmek. * Sağmak. * Davarın sütü az olmak. |
| EFNAD |
(Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar. |
| EFNAN |
(Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar,
şubeler. |
| EFNAN-I ELVAN |
Renk çeşitleri. |
| EFNİYE |
(Finâ. C.) Avlular. |
| EFRA' |
İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi. * Kuruntulu, vesveseli
adam. * Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â) |
| EFRAD |
(Ferd. C.) Fertler. Askerler. |
| EFRAD-I ADÎDE |
Çok kalabalık fertler. |
| EFRAH |
Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler. |
| EFRAHTE |
f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş. |
| EFRAK |
Ayrılmış. * Çatal ibikli horoz. |
| EFRAN |
Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur. |
| EFRAS |
(Fers. C.) Atlar. Beygirler. |
| EFRAŞTE |
f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış. |
| EFRAZ |
f. Kaldırma. Yükseltme. Yüksek. Yukarı. Bülend. |
| EFRENC |
(Fr: Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda
Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla
genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız. |
| EFRENCÎ (EFRENCİYYE) |
Frenklere yani Avrupalılara mahsus ve aid. * Frengi hastalığıyla
alâkalı ve münasebetdar. |
| EFREND |
f. Debdebe, gösteriş, süs, bezek. |
| EFREZ |
Arkası kambur gibi olan (adam.) |
| EFRUG |
f. şu'le, nur, ziya, ışık. |
| EFRUHTE |
f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış.
* Yanmış, tutuşmuş. |
| EFRUŞE |
f. Un helvası. |
| EFRUZ |
f. (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü)
Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. |
| EFSA |
f. Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici. |
| EFSAH |
Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade. |
| EFSAH-I FÜSEHÂ |
Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli. |
| EFSAK |
En fâsık, çok edepsiz. |
| EFSAL |
(Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler. |
| EFSANE |
Masal. Uydurulmuş yalan hikâye. |
| EFSANE-CUYÎ |
f. Masal, efsane arayıcılık. |
| EFSANE-GU(Y) |
Masal söyleyen, efsane anlatan. |
| EFSANE-PERDAZ |
f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı. |
| EFSAR |
f. Yular. |
| EFSED |
Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü. |
| EFSER |
f. Tâc. Padişah tâcı. |
| EFSUN |
f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan
kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.) |
| EFSUNGER |
f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse. |
| EFSUS |
f. Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı. |
| EFSÜRDE |
f. Soluk, donmuş, hissizleşmiş. |
| EFSÜRDE-DİL |
f. Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb. |
| EFSÜRDE-DİMAG |
f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz. |
| EFSÜRDE-GÂN |
(Efsürde. C.) Duygusuz, gayretsiz adamlar. |
| EFSÜRDE-MİZAC |
f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam. |
| EFŞAL |
(Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler. |
| EFŞAN |
f. Dağıtan, saçan, serpen. |
| EFŞAR |
f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.) |
| EFŞE |
f. Bulgur. |
| EFŞÜRDE |
f. Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.) |
| EFŞÜRE |
f. Lübb, hülasa, öz, usâre. |
| EFŞÜRE-İ ENGÜR |
Üzüm suyu. |
| EFTAH |
Yassı burunlu. |
| EFTAH |
Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları
yumuşak olan kuş. |
| EFTAN |
f. Düşerek. Düşen. |
| EFTAR |
(Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları. |
| EFTEL |
(C. Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at. |
| EFUK |
Gezi ufanmış ok. |
| EFUR |
Sıçrayıp seğirtme. |
| EFVAC |
(Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar. |
| EFVAF |
Nâzik, ince kumaşlar. |
| EFVAG |
Ağzı büyük olan adam. |
| EFVAH |
Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat. |
| EFVAH-I NÂRİYYE |
Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.) |
| EFVAHÎ |
f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz. |
| EFVEH |
Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam. |
| EFVEK |
Yalancı, yalan söyleyen. |
| EFYAL |
(Fil. C.) Filler. |
| EFYUN |
f. Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon. |
| EFYUN-KEŞ |
f. Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi. |
| EFZA' |
(Fezâ. C.) Korku ile bağırıp çağırmalar. |
| EFZA |
f. (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir.
Meselâ: Hayret-efzâ $ : Hayret verici, hayret artıran. |
| EFZA' |
Şiddetli, katı, eşed. |
| EFZAR |
f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi
için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. |
| EFZAYİŞ |
f. Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür. |
| EFZÛD |
f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden. |
| EFZUN |
f. Fazla, çok ziyade. |
| EFZUNÎ |
f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik. |
| EFZUNÎ-Yİ ÖMR |
Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması. |
| EFZUNTER |
f. Daha fazla, daha çok. |
| EGALİT |
(Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar. |
| EGAMM |
Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse. |
| EGANİ |
(Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler. |
| EGANN |
Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere. |
| EGARE |
f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme. |
| EGARİB |
Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı. |
| EGARR |
Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan
kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ
gibi.) |
| EGBİYA |
(Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar. |
| EGDİYE |
(Gıdâ. C.) Gıdalar. |
| EĞE |
Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü. |
| EĞERÇİ |
(Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da. |
| EGLAK |
(Galak. C.) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan
ifadeler. |
| EGLAL |
(Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp
mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel.
C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular. |
| EGLEB |
(Bak: Ağleb) |
| EGMAK |
(Bak: A'mak) |
| EGMİS |
(Gams. dan) Batır, daldır (meâlinde). |
| EGNAM |
Koyunlar. |
| EGNİŞ |
f. İnşa etme, bina yapma. Yapı meydana getirme. |
| EGNİYA |
(Gani. C.) Zenginler. |
| EGO |
Lât. Ben. Ene. |
| EGOİST |
Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest. |
| EGOİZM |
Fr. Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta
kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir
huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. |
| EGOSANTRİZM |
Fr. Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası.
Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda
kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık
kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer
insanlar ve eşya, isteği gibi kendisine davranmasa ağlamaya başlar. Herşeyin
merkezi olduğu hissini taşır.İnançsız insanlar, bu çocuktan farklı mı düşünüyor?
Her varlık kendi nefsine maliktir. Kendisi için çalışır, kendi zevki için
çabalar, gayesi yaşamak ve varlağını devam ettirmektir diyen ve benliklerini
dünyanın merkezi yapan, kendilerini firavun gibi tanrı sanan bu insanlar,
egosantrik düşünüşten daha aşağı seviyede değiller mi? |
| EGRAZ |
(Garaz. C.) Garazlar. |
| EGSAN |
(Bak: Ağsân) |
| EGŞİYE |
(Bak: Ağşiye) |
| EGTAŞA |
Karartı. |
| EGTİYE |
(Bak: Ağtiye) |
| EGUL |
f. Hiddet ve öfke ile yan yan bakma. |
| EGVAL |
(Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar.
* Gulyabaniler. |
| EGVAR |
(Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar. |
| EGZOST |
ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması
tertibatı. |
| EHABB |
Çok sevgili. En sevgili. |
| EHABB-I EHİBBA $ |
Dostların, ahbabların en sevgilisi. |
| EHABB-I EMVAL |
Malların çok sevileni. |
| EHACC |
Pek katı, çok sert şey. |
| EHACÎ |
(Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar. |
| EHAD |
Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak:
Ehadiyyet) |
| EHAD-ÜL-ÂHÂD |
Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek. |
| EHADD |
(Hadd. den) Çok keskin. |
| EHADD-İ SÜYUF |
Kılıçların en keskini. |
| EHADİD |
(Bak: Ahadid) |
| EHADİS |
Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri
ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis) |
| EHADİS-İ KUDSİYE |
(Bak: Hadis-i Kudsî) |
| EHADİS-İ MERFUA |
(Bak: Hadis-i Mürsel) |
| EHADİS-İ MEVZUA |
(Bak: Hadis-i Mevzu') |
| EHADİS-İ MÜRSELE |
(Bak: Hadis-i Mürsel) |
| EHADİS-İ SAHİHA |
(Bak: Hadis-i Sahih) |
| EHADİYYET |
(Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi.
(Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor
demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti
ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde,
güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi
bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta
ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle
ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet) |
| EHADÜ HÜMA |
Onlardan biri. Her ikisinden biri. |
| EHAFF |
Çok hafif. |
| EHAFF-İ MÜCÂZÂT |
Cezâların en hafif olanı. |
| EHAKK |
Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.(Ey talib-i hakikat,
madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem
de olur hasen, ahsenden ahsen. S.) |
| EHALİ |
(Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da
mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum. |
| EHAMM |
Yakın. * Kara, esved. |
| EHANN |
Genzinden konuşan kimse, hımhım. |
| EHASİN |
Pek güzel, en güzel olan şeyler. |
| EHASİN-İ AHLÂK |
Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı
gibi olan ahlâk. |
| EHASS |
En hasis. En bayağı. |
| EHASS |
Daha uyanık. Daha hassas. |
| EHASS |
Saçı dökülmüş kişi. |
| EHASS |
Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın
zıddıdır.) |
| EHASS-I ÂMÂL |
Emellerin en hası. |
| EHASS-ÜL HAVÂS |
En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı
Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin
efdali, sâlihlerin sâlihi. |
| EHATT |
En ucuz, daha ucuz. * Daha cilâlı. |
| EHAVEYN |
İki kardeş. |
| EHBAR |
(Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar. |
| EHDÂB |
(Hüdb. C.) Kirpikler. |
| EHDÂB-I MÜHTEZZE |
Titrek kirpikler. |
| EHDAF |
(Hedef. C.) Hedefler, nişan alınan yerler. * Yüksek yerler. * Meramlar,
talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar. |
| EHDAK |
(Bak: Ahdâk) |
| EHDAM |
İnce belli. |
| EHDEB |
Kirpikleri sık ve uzun olan adam. |
| EHDER |
Sarkık dudaklı. |
| EHEMM |
Çok
mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu. |
| EHEMMİYET |
Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve
ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme. |
| EHEVAT |
(Uht. C.) Kız kardeşler. * Kadın arkadaşlar. * Benzer şeyler. |
| EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ |
Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler. |
| EHİBBA |
(Habib. C.) Habibler, dostlar, sevgililer. |
| EHİL |
(Bak: Ehl) |
| EHİLLA |
Dostlar, kardeşler. (Bak: Ahillâ) |
| EHİLLE |
(Hilâl. C.) Hilâller. Yeni hilâl şeklinde olanlar. |
| EHİR |
(Bak: Ahîr) |
| EHL |
(Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz. * Dost, sahip, mensup.
Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil
ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline
vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline
verilirse işler düzgün gider, sonuçtan herkes memnun olur. Eğer İslâma aykırı
olarak ehliyet yerine eş, dost, adam kayırma, parti menfaati vs. bayağı,
hasis düşüncelere yer verilirse ve işler ehliyetsizlere terkedilirse bundan
herkes zarar görür. |
| EHL-İ ÂLEM |
Âlemin ehli olan insanlar. |
| EHL-İ ARZ |
Dünyadakiler. Yerdekiler. |
| EHL-İ BEYT |
Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyade Hz. Peygamberimizin (A.S.M.)
evine mensub olanlar bu isimle anılırlar. (Bak: Âl-i Abâ) |
| EHL-İ BİD'A |
(Bak: Bid'at)(Ehl-i bid'a, ecnebi inkılâbcılarından böyle meş'um
bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebini beğenmeyerek başta ihtilâlciler,
inkılâbcılar ve feylesoflar olarak, Katolik Mezhebine göre ehl-i bid'a ve
Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebini iltizam edip, Fransızların
İhtilâl-i Kebirinden istifade ederek, Katolik Mezhebini kısmen tahrip edip,
Protestanlığı ilân ettiler.İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki
hamiyet-füruşlar diyorlar ki: "Mâdem Hristiyan dininde böyle bir inkılâb
oldu, bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hristiyan olarak yine
kabul edildi. Öyle ise İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?.."Elcevap
: Din-i İsevîde, yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'dan alındı.
Hayat-ı içtimaiyeye ve füruât-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun
ve sâir rüesâ-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü
sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve
sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından;
esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, Şeriat-ı Hıristiyaniye
nâmına örfi kanunlar, medeni düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş.
Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ın
esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzib çıkmaz.
Halbuki : Din ve Şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü
Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı
saltanatı olduğundan, Din-i İslâmın esasatını bizzat kendisi gösterdiği
gibi, o dinin teferruatını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'i âdâbını dahi
bizzat o getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye
değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas din
bâki kalabilsin. Belki; esâs-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla
imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek,
doğrudan doğruya sâhib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.Mezâhibin ihtilâfı
ise: Sâhib-i şeriatın gösterdiği nazari düsturların tarz-ı tefehhümünden
ileri gelmiştir. "Zaruriyat-ı diniye" denilen ve kabil-i te'vil
olmıyan ve "muhkemat" denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i
tebdil değildir ve medâr-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden
çıkarıyor. M.) |
| EHL-İ CEBR |
Cebriyye, cebriyye fırkasından olan. (Bak: Ceberiye) |
| EHL-İ CEHL |
Bilgisizler, câhiller. |
| EHL-İ DALÂLET |
Dalâlette olanlar. |
| EHL-İ DİKKAT |
Dikkatliler, dikkat sahipleri. |
| EHL-İ DİL |
(Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata
çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden
anlayan zât. |
| EHL-İ DİYÂNET |
Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar. |
| EHL-İ DÜNYÂ |
Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse. |
| EHL-İ EBED |
Ebedî olanlar, ebedîler. |
| EHL-İ EMSAR |
Şehir halkı, kasaba halkı. |
| EHL-İ GAFLET |
Gafletde olanlar. Gafiller. |
| EHL-İ GARET |
Yağmacı, çapulcu. |
| EHL-İ HADARET |
şehirlerde yaşayan. Medeni. |
| EHL-İ HAK |
f. İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka,
hakikata vâsıl olmuş olan. |
| EHL-İ HÂL |
f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere
ve mânevi feyze mazhar olan. |
| EHL-İ HİBRE |
f. Ehl-i vukuf. Bilirkişi. Meselenin künhüne vâkıf mütehassıs zât. |
| EHL-İ HİDAYET |
Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler. |
| EHL-İ HİKMET |
Hikmet ehli, hikmet bilen. |
| EHL-İ HÜKÜMET |
Hükümete mensup kimseler, milleti idare edenler. |
| EHL-İ IRZ |
Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve
temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli. |
| EHL-İ İHTİSAS |
İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle
uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar. (Bak:
İhtisas) |
| EHL-İ İLHAD |
f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan,
imansızlar, dinsizler. |
| EHL-İ İSLÂM |
İslâm topluluğu. Müslümanlar. |
| EHL-İ İSTİĞRAK |
Manevi bir coşkunlukla kendinden geçmiş hâle giren zatlar. |
| EHL-İ KELÂM |
(Bak: Mütekellimîn) |
| EHL-İ İ'TİZAL |
Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile) |
| EHL-İ KALB |
(Bak: Ehl-i dil) |
| EHL-İ KEŞF |
f. Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı
Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler. |
| EHL-İ KEŞF-İL KUBUR |
Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip
doğru olarak haber veren veli, evliya.(Ehl-i keşf-il kuburun müşahedesiyle
müteaddid vâkıatla, tahsil-i ulum ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi
bir talebe-i ulum, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul
görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il kubur, vefat eden ve İlm-i Sarf
ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek
diye murakabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu:
$ "Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigal
ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:"Â mübtedâdır,
onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş.
Ş.) |
| EHL-İ KIBLE |
Müslüman, kıble ehli. |
| EHL-İ KİTAB |
f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan
veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı
Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet,
bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte
size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi
terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan
esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân,
bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini
cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil
edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve
tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan
bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların
tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde,
talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın
iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül
vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer
bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı
âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh
etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.
İ.İ.) |
| EHL-İ KUBUR |
Kabir ehli. Ölüler. |
| EHL-İ KURA |
Köylerde, kasabalarda yaşayan. |
| EHL-İ MEDER |
Evde oturan. Medeni. |
| EHL-İ NAMUS |
Namuslu kimse, namus ehli. |
| EHL-İ NÂR |
Cehennemlik olan. Cehennem ehli. |
| EHL-İ NEFİY |
Nefyedenler, aksini veya olmadığını iddia edenler. |
| EHL-İ NÜBÜVVET |
Peygamberler. |
| EHL-İ RUM |
f. Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar
Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler. |
| EHL-İ SALÂH |
Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler. |
| EHL-İ SALİB |
f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan
209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu. |
| EHL-İ SEKR |
f. Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş.
* Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali. |
| EHL-İ SEVAHİL |
f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar. |
| EHL-İ SUFFA |
(Bak: Ashab-ı Suffa) |
| EHL-İ SÛK |
f. Çarşı halkı, esnaf. |
| EHL-İ SÜNNET |
f. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine
şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların
mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a"
veya "fırak-ı dâlle" denir. |
| EHL-İ ŞEKAVET |
İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht. |
| EHL-İ ŞİA |
şia ehli. (Bak: şia) |
| EHL-İ ŞUHUD |
f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını
Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat
sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar. |
| EHL-İ TAHKİK |
Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler. * Tahkik ehli. |
| EHL-İ TAKİB |
Takip edenler, peşinden gidenler. |
| EHL-İ TEŞEYYU' |
şiilik iddia edenler. (Bak: şia) |
| EHL-İ TEVHİD |
Cenab-ı Hakk'ın birliğini bilip inanan ve sadece bir Allah'a bağlanıp
ibadet eden kimse. (Bak: Tevhid) |
| EHL-İ UKUL |
Akıllılar, akıl sâhibleri. |
| EHL-İ VEBER VE BÂDİYE |
Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi. |
| EHL-İ VİFAK |
Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar. |
| EHL-İ VUKUF |
Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf
ehli. Bilirkişi. |
| EHL-İ ZEVK |
Zevklenenler, lezzet alanlar. * Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla,
kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar. |
| EHL-İ ZİMMET |
İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti
tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi. |
| EHLEB |
Kuyruğu kıllı olan at. |
| EHLEN VE SEHLEN |
Hoş geldiniz, safâ geldiniz (meâlinde söylenir.) |
| EHLÎ |
Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen. |
| EHLİYYET |
Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat.
İstihkak. Meharet ve mensubiyet. |
| EHLULLAH |
Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli.
Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya. |
| EHME |
f. Eksik, nâkıs noksan. * Bulunuş. |
| EHNAME |
f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme. |
| EHRAM |
Mısır'da Firavunların piramit şeklindeki mezarları. |
| EHRAM-I MÜREBBAÎ |
Dörtgen piramit. Dört köşeli ehram. |
| EHRAM-I MÜSELLESÎ |
Üçgen piramit. |
| EHRAMEN |
f. şeytan, iblis. * Dev. |
| EHRAS |
Dilsiz. (Bak: Ahras) |
| EHRE |
Büyük ağızlı. |
| EHRED |
Yırtık şey. (Üstbaş hakkında kullanılır.) |
| EHRİMAN |
(Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl
bir ilâh ismi. |
| EHSA |
Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse. |
| EHSÂS |
(Hiss. C.) Hisler, duygular. |
| EHSÂS-I RAKİKA |
İnce hisler, ince duygular. |
| EHŞA |
Karındaki iç uzuvlar. Karında olan. |
| EHTAT |
Bir bölük cemaat. |
| EHTEM |
Ön dişi gedik olan. |
| EHUN |
f. Toprakta meydana gelen delik, yarık. |
| EHVA |
(Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan. |
| EHVA |
(Heva. C.) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler. * Kasdetmek.
* Atmak. |
| EHVAL |
(Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar. |
| EHVAL-İ MUHAVVİFANE |
Dehşetli korkular. |
| EHVAR |
f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam. |
| EHVEC |
En muhtaç, pek muhtaç. (Bak: Ahvec) |
| EHVEC |
Uzun boylu ahmak adam. |
| EHVEK |
Ahmak kimse. |
| EHVEL |
Korkunç nesne. |
| EHVEN |
Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi. * Zararı az olan. En zararsız. |
| EHVEN-ÜŞ ŞER |
Ehven-i şerreyn de denir. İki şerli işin veya şeyin daha az zararlısı.
(Bak: Adalet-i izafiye) |
| EHVENİYET |
Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık. |
| EHVER |
f. Sevgili, mâşuk. |
| EHYA |
(Bak: Ahyâ) |
| EHYA |
Ucuzluk. |
| EHYAN |
(Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân) |
| EHYEB |
Daha heybetli, daha büyük. |
| EHYEF |
İnce belli ve yakışıklı genç. * Çelimli at. |
| EHYEMİN |
(Heyeman. C.) Âşık olmalar, şaşkınlıklar. |
| EHYUN |
Örümcek, ankebut. |
| EHZA' |
Ok mahfazası içinde sona kalan ok. |
| EHZAB |
(Bak: Ahzab) |
| EİMME |
(İmam. C.) İmamlar. (Bak: İmam) |
| EİMME-İ ÂLÎŞAN $ |
Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam,
İmam-ı Şâfiî gibi. |
| EİMME-İ DİN |
Din imamları, müçtehidler, müceddidler. |
| EİMME-İ EHL-İ BEYT |
Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan
en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar. |
| EİMME-İ ERBAA |
Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden
hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar.
İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı
Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.) |
| EİMME-İ İSNÂ AŞER |
On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki
bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin,
dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan
mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir. |
| EİMME-İ SELÂSE |
Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i,
İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu
kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi
olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur. |
| EİMME-İ VERESE |
Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi
vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar. |
| EİNNE |
(İnân. C.) Yularlar. Dizginler. |
| EİZZE |
(Aziz. C.) Azizler. |
| EJAH |
f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce. |
| EJDER |
(Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan. |
| EJGAN |
(Ejgehân) : f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan. |
| EJHAN |
f. Tenbel. |
| EJİR |
f. Akıllı, uyanık, açık göz. |
| EKABB |
İnce belli. |
| EKÂBİR |
(Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük
olanlar. |
| EKÂBİR-İ ULEMÂ |
En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede
olanları. |
| EKADİH |
(Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar. |
| EKAHİ |
(Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri. |
| EKALİM |
(İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar. |
| EKALİM-İ BÂRİDE |
Soğuk iklimler, soğuk memleketler. |
| EKALİM-İ HÂRRE |
Sıcak iklimler, ülkeler. |
| EKALİM-İ SEB'A |
Yedi iklim. * Yedi kıt'a. |
| EKALL |
Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall) |
| EKALL-İ KALİL |
Azın azı, pek az, en az. |
| EKALLİYET |
(Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din
ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık. |
| EKAM |
(Ekme. C.) Tepeler, bayırlar. |
| EKANİM |
(Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar. |
| EKANİM-İ SELÂSE |
Üç unsur. (Bak: Teslis) |
| EKARİB |
Akrabalar. Yakın hısımlar. |
| EKARİM |
(Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar. |
| EKASIR |
(Akser. C.) En kısalar, pek kısalar. |
| EKASİ |
(Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar. |
| EKASİ-İ BİLÂD |
Uzak beldeler, en uzak şehirler. |
| EKASİM |
(Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler. |
| EKASİRE |
(Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları. |
| EKASİS |
(Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler. |
| EKATİ |
(Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri. |
| EKAVİL |
(Akvâl. C.) Kaviller, sözler. |
| EKAVİL-İ BÂTILA |
Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler. |
| EKAVİL-İ KÂZİBE |
Uydurma ve yalan sözler. |
| EKAZİB |
Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar. |
| EKAZZ |
Yeleksiz ok. |
| EKBA' |
(Kibâ. C.) Süprüntüler. |
| EKBAD |
(Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler. |
| EKBER |
Daha büyük, en büyük. |
| EKBER-ÜL KEBÂİR |
Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü.
(Bak: Mubikat-ı seb'a) |
| EKBES |
Alnı yumru ve başı büyük kimse. |
| EKDÂR |
(Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler. |
| EKDÂR Ü ÂLÂM |
Kederler, acılar. |
| EKDAS |
(Küds. C.) Küdsler. Hurmalar. |
| EKDER |
Bulanık. * Bozrenkli. |
| EKELE |
(Âkil. C.) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar. |
| EKEME |
Bayır, yüksekte olan taşlık tepe. |
| EKERAT |
Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi. |
| EKESS |
Ufak dişli, küt dişli. |
| EKFA' |
(Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler,
muadiller. |
| EKFAL |
(Bak: Akfâl) |
| EKFAN |
(Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler. |
| EKHAL |
(Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler. |
| EKHEB |
Gök renkli, mavi renkli. |
| EKHEL |
Gözü sürmeli.* Baş ve gövde damarı. |
| EKİD(E) |
Sağlam, metin, muhkem. * Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli,
te'kidli. |
| EKİDEN |
Metin, muhkem ve sağlam şekilde. * Açık ve kesin olarak. Sarahaten
ve kat'iyyen. * Mükerreren, tekrar olarak. |
| EKİLE |
Yenmiş, yenilmiş yemek. |
| EKİNOKS |
Fr. Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu. |
| EKİR |
(C.: Ekere) Ekinci. |
| EKKAF |
Eğerci, semerci. |
| EKKAL |
Çok yeyici, obur. |
| EKKE |
Pek sıcak gün. |
| EKL |
Yemek yeme. |
| EKL Ü ŞÜRB |
Yeyip içme. |
| EKLE |
Bir kere doyana kadar yemek. |
| EKLEF |
Yüzü çilli olan adam. * Koyu renkli arslan. |
| EKLEKTİZM |
yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını
bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme. |
| EKLİPTİK |
Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor
gibi göründüğü yol. |
| EKMAM |
(Kimm.
C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları. |
| EKMAM |
(Kümm. C.) Elbisenin kolları, yenleri, kol ağızları. |
| EKME |
(C.: Ekemât-Üküm) Yüksek yer. |
| EKMEH |
Anadan doğma kör. * Tepe,bayır, yüksek yer. |
| EKMEHİYYET |
Ekmehlik, anadan doğma körlük. |
| EKMEL |
Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel. |
| EKMEL-İ ENBİYA |
Nebilerin en mükemmeli, Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) |
| EKMEL-İ MAHLUKAT |
Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i
Kâinat) |
| EKMELÂNE |
Ekmel olana yakışacak şekilde. |
| EKMELİYYET |
Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik,
noksansızlık, eksiksizlik. |
| EKNAN |
(Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar. |
| EKNUN |
f. şimdi, el'an, hâlâ. |
| EKOL |
(Fr. Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. * Bir üstadın
talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı. |
| EKOLALİ |
yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği
zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri
çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid
etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ:
ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde
dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı,
Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın
bulmalıdır. |
| EKOLOJİ |
yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran
biyoloji kolu. |
| EKONOMİ |
yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı
bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız
olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar
arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan
çalışma ve faaliyetler. Bu faaliyetlere hâkim olan kaideleri inceleyen ilim.İktisadî
hâdiseler istihsal (üretim), istihlâk (tüketim), mübadele (değişim) ve tevzi
(bölüşüm, dağıtım) olmak üzere dört çeşite ayrılır. İktisat ilmi bu hâdiselerin
birbirleriyle olan ilişkileri, müvazeneleri (dengeleşimleri), teşkilâtlanma
ve idaresi bakımlarından şekillerini inceletmekte ve hâdiselerin matematikî
olarak mümkün modellerini bulmaya çalışmaktadır. Günümüzde iktisat politikaları
büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. İktisadî politikalar, bugünkü dünyamızda
iki ana sisteme ayrılmıştır. 1- Kapitalizm; 2- Sosyalizm. Bunlar arasında
zikredilen "karma ekonomi" şekli esas itibariyle bunlardan birine
dâhil edilmektedir. İslâm iktisat sistemi bunlardan esastan ayrılmaktadır.
Bu iki sistem, dünya hayatını esas alan maddeci sistemlerdir.Kapitalist
sistem, emeği ferdî sermayeye sosyalist sistem, emeği devlet tahakkümüne
bağlar. Kapitalist sistemde sermaye sahipleri, sosyalist sistemde devlet
ve toplum adına bir grup hakim olur. Her iki sistem istismar "sömürme"
ve tahakküme dayandığı için cemiyet hayatında anarşiyi ve ihtilâlleri doğurmakta,
insanlık, barış, huzur ve saadete ulaşamamaktadır.İslâmiyet ise kapitalizmin
ferdin istismarını; sosyalizmin kollektif tahakküm ve istismarını ortadan
kaldırır. Herkesin kazancı, emeğine göre olur. |
| EKPEK-ÜL KÜPEKA |
Köpeklerin
en köpeği. * Çok âdilik ve alçaklık. |
| EKRA' |
(Bak: Ker') |
| EKRAD |
Kürdler. |
| EKRAM |
Küçük burunlu. * Küçük boylu. |
| EKRAN |
Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz
satıh. |
| EKREH |
Çok iğrenç, en kerih. |
| EKREH-İ MAHLUKAT |
Mahlukların en kerihi, en iğrenci. |
| EKREM |
Çok cömert, daha kerim, en kerim.(Arkadaş! Şu Zat-ı Nurâni (A.S.M.)
mürşid-i imâni, Resul-i Ekrem (A.S.M.) bak nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle,
Hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek,
âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle
sokmuştur. M.N.) |
| EKREM-ÜL EKREMÎN |
Ekremlerin en ekremi. Cenab-ı Hak (C.C.) |
| EKREMANE |
Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle. |
| EKREMİYYET |
Ekremlik, ekrem olma hâli. |
| EKSA |
Üstüste pek çok giyinen (adam.) |
| EKSANTRİK |
Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. * Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri
ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici. |
| EKSEH |
Aksak kimse. |
| EKSELANS |
Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan
bir ünvan. |
| EKSEM |
Büyük karınlı, şişman adam. |
| EKSER |
Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok. |
| EKSERİ |
f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle. |
| EKSERİYA |
(Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere,
alel-ekser. |
| EKSERİYET |
(Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin
yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı
ve bunların üstünlüğü. |
| EKSERİYET-İ MUTLAKA |
f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet. |
| EKSERİYET-İ SÜLÜSAN |
Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi)
miktarında olması şartıyla olan ekseriyet. |
| EKSERİYETLE |
Daha ziydesiyle. Çoklukla. |
| EKSİBE |
(Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri
kum yığınları. |
| EKSİYYE |
f. Boza. |
| EKSPER |
Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi
olan kimse. |
| EKSPRES |
ing. Seyahatı esnasında ancak büyük duraklarda duran ve çok hızlı
giden vasıta. |
| EKŞEF |
Açık nesne. * Savaşta kalkanı olmayan kimse. |
| EKŞEM |
Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
* Pars denilen vahşi hayvan. |
| EKTAD |
Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller,
temsiller, örnekler. |
| EKTAF |
(Ketif. C.) Omuzlar. Omuz kemikleri, kürek kemikleri. |
| EKTAR |
(Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar.
Nesebler, dereceler, mertebeler. |
| EKTEM |
Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse. * Büyük karınlı ve şişman
olan adam. |
| EKUL |
(Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz. |
| EKULÂNE |
f. Oburcasına. |
| EKULÎ |
Oburluk. |
| EKULÜ |
Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.) |
| EKULÜ KEMÂ KÂLE |
Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.) |
| EKVA |
Daha kuvvetli, en kuvvetli. |
| EKVA' |
Eli eğri olan. |
| EKVAB |
Küpler, kadehler. Sırçalar. |
| EKVAH |
(Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler. |
| EKVAN |
(Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar. |
| EKVAR |
(Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları. |
| EKVAS |
(Kevs. C.) Yaşmaklar. |
| EKVATOR |
Fr. Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım
küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki
büyük çizgi. * Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki
müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember. |
| EKVAZ |
(Kûz. C.) Kâseler, bardaklar, kadehller. |
| EKYAL |
(Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler. |
| EKYAS |
(Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı
kimseler. |
| EKYES |
Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli
adam. |
| EKZEB |
Büyük iftira, büyük yalan, uydurma. |
| EKZEF |
(Kazf. den) Çok iftira eden. Başkası hakkında çok aleyhde yalan
söyleyen. |
| ELÂ |
Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir.
Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı
anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında. |
| ELA' |
Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç. |
| EL-ACEB |
Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey. |
| EL-AKS-ÜL MÜSTEVÎ |
Man: Mevzuu mahmul ve mahmulü de mevzu kılmak. "İnsan hayvandır"
kaziyesinde her iki kelimenin yerlerini değiştirerek "Bazı hayvan insandır"
dediğimiz şeklindeki kaziyenin adıdır. |
| EL-ÂLÂ |
Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler. |
| EL-AMAN |
Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak
kullanılır). |
| EL-AN |
Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda. |
| ELASS |
Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan. |
| EL'AS |
Gök dudaklı. |
| ELASTİK |
Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan. |
| ELASTİKİYYET |
Fr. Esneklik. Elâstiklik. |
| ELB |
Sürmek. Reddetmek. * Cem'etmek, toplamak. |
| ELBAB |
(Lübb. C.) Akıllar. |
| EL-BAB-ÜL EVVEL |
Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı. |
| ELBETTE |
(Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır.
Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer. |
| EL-BUĞZU FİLLAH |
Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı
Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı
ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını
çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş.
O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim.
Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım
zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen
için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir,
o din haktır." dedi. M.) |
| ELBÜRZ |
f. Kafkas sıradağlarının en yükseği. * Hakkında türlü türlü hurafeler
ve masallar anlatılan Kaf Dağı. * Uzun boylu ve yakışıklı kimse. |
| ELCEZİRE |
Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı.
Bugün Irak'ın toprakları arasındadır. |
| ELCİME |
(Licâm. C.) Hayvanların ağızlarına takılan gemler. |
| EL-CÜZ'Î |
Man: Mânası, mefhumu başkalarına şâmil olmayan, yani tek mâlum
ferde âid olan kelime. |
| ELEDD |
Sert çarpışan kimse. Metin. * Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam. |
| ELEKTRİK-İ MUDİ |
(Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba. |
| ELEKTROLİZ |
Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma
işi. |
| ELEKTRON |
yun. Atomda negatif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet) |
| ELEM |
Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.(Ey arkadaş! Bütün lezzetler
imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir
şahıs, kudret-i ezeliye tarafından adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına
atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar
gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir meded bir
yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble,
merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını
havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle
gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar
ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek
hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: vicdanı binler
âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale
gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı
şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden
Cehennem daha serin olmaz mı?.. İ.İ.) |
| ELEM-İ DEMBEDEM |
Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı. |
| ELEM-İ YE'S |
Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı. |
| ELEMAN |
(Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden
biri. Bir bütünün parçaları. |
| ELEM-NAK |
Elem verici. |
| ELEM-NÜMUD |
Elem gösteren, elemli. |
| ELEM-ZEDE |
f. Acılı. Kederli. Dertli. |
| ELEMZEDE-GÂN |
(Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler. |
| ELENDES |
şiddetli savaş eden kimse. |
| ELENG |
f. Sur, duvar, siper. * Kale ve istihkâm askeri. |
| ELES |
Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Mecnun olmak. |
| EL-ESİRRE |
Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü. |
| ELEST |
$ Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış
işaretidir.) (Bak: Bezm-i elest, Kalubelâ) |
| ELET |
Noksanlaştırmak. Eksiltmek. * Hapsetmek. * Yemin vermek. |
| ELETT |
Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi. |
| EL-EVVEL |
İbtidası olmayıp, herşey üzerine sâbık olan. |
| EL-EYS |
Vücud. Varlık. Büyük cisim. (Bak: Leys, Eys) |
| ELEZZ |
(Leziz. den) Çok lezzetli, en leziz. |
| ELEZZ-İ ET'İME |
Yemeklerin en lezzetli olanı. |
| ELF |
1000 Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek
(mânâlarına gelir). |
| ELF-İ EVVEL |
Peygamberimizin hicretinden sonra geçen bin yıl. |
| ELF-İ SÂNİ |
İkinci bin. |
| ELFAF |
Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler. |
| EL-FATİHA |
Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya
işâret için söylenir. (Bak: Fâtiha) |
| ELFAZ |
(Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar. |
| ELFAZ-I CEMİLE |
Güzel sözler. |
| ELFİRAK |
Ayrılma, ayrılık sözü. |
| ELFİYE (ELFİYYE) |
Edb: Bin beyitli kaside. |
| ELFÜ-ELFİ |
Bin kere bin. |
| ELGA |
Dolaşık. * Boynuzluluk. |
| ELGAF |
Sık otlar ve ağaçlar. |
| ELGAZ |
(Lügaz. C.) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar. |
| ELGIBTA |
Gıpta olunur, gıpta ederim. |
| ELH |
İbadet. |
| ELHA |
Malâyâni ve boş konuşan. * Dizlerinden biri diğerinden büyük olan
deve. * Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva) |
| ELHAF |
Kirli, pis. |
| EL-HAK |
Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten. * Hakkı, hakkı ile
izhar ve beyan eden. * Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın
sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi. |
| EL-HAKKU YA'LÛ |
Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife
işaret eder. |
| ELHAL |
şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde. |
| EL-HALİM |
Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya
bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.) |
| ELHAMDÜ-LİLLAH |
Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve
kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet
ifâde eden bir deyimdir. (Bak: Hamd, Sübhanallah)(Leziz taamlara, hoş meyvelere
şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevi neticesi, Kur'anın nassiyle, Cennet'e
lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o
meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde
söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm
ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada "Elhamdülillah"
yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhiyi ve iltifat-ı Rahmâni'yi
gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevi, Cennet'te gayet leziz bir taam suretinde
sana verileceği, hadisin nassiyle, Kur'an'ın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin
iktizasiyle sabittir. S.) |
| ELHAN |
(Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler. |
| ELHAN-I ŞİTA |
Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri. |
| ELHASIL |
Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i
kelâm, netice-i kelâm, filcümle. |
| EL-HAYY |
Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi
bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.) |
| ELHAZ |
(Lahz. C.) Göz ucu ile bakışlar. |
| EL-HAZER |
Sakın! Sakınınız! (manasınadır) |
| ELHUBBU-LİLLAH |
Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir.
Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir. (Bak:
Mana-yı harfî) |
| ELHÜKMÜ-Lİ-L EKSER |
Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir. |
| ELHÜKMÜ-LİLLAH |
Hüküm Allah'ındır. |
| ELİBAB |
Durdurmak. Lâzım olmak. |
| ELİBBA' |
(Lebib. C.) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler. |
| ELİF |
Birinci harf-i hecânın adı. (Bak: Ebced) * (Ülfet. den) : Bütün
harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri
de bire delâlet eder. |
| ELİF |
Munis, sahip, dost. |
| EL-İHSAN ALE-L İHSAN $ |
İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf. |
| ELİL |
İnlemek, enin. |
| ELİM |
(Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren. |
| EL-İNSAF |
İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim. |
| ELİPS |
Fr. Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı
sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik
şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır. |
| EL-İYAZÜ-BİLLAH |
Allah'a sığınır, Allah'a iltica ederiz. Allah korusun, Allah saklasın
(meâlinde duâ). |
| ELİYY |
Çok yemin eden adam. |
| ELİZ |
f. Sıçrama. * Çifte, tekme. |
| ELKAB |
(Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine
göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler. |
| EL-KARİA |
Kıyâmet. |
| EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH |
Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir,
sevgili kuludur. (Hadis meâli) |
| ELKEN |
Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek. |
| ELKISSA |
Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa. |
| ELL |
Hastanın inlemesi. * Harbe ile vurmak. * Sürmek. Sâfi. * Sür'at
etmek, hız yapmak. |
| ELLEYS |
Mutlak hiçlik. Adem-i sırf. |
| ELLEZİ |
Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir.
(Bak: Mevsule) |
| ELMA |
Karamtıl dudaklı. * Çok koyu gölge. |
| ELMA' |
(Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan
kimse. |
| EL-MACİD |
Allah (C.C.) |
| ELMAH(İ) |
Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi. |
| ELMAS |
Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf
karbondur.) |
| ELMAS |
Küçük kaşlı olan. |
| ELMAS-PARE |
Elmas parçası. * Mc: Çok güzel. |
| ELMAS-RİZE |
Elmas kırıntısı, döküntüsü. |
| ELMAS-TIRAŞ |
Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal. |
| ELMAZ |
Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at. |
| EL-MECİD |
Esmâ-i İlâhiyedendir. |
| EL-MİNNETÜ LİLLAH |
Minnet ancak Allah'ındır. "Ancak Allah'a minnet edilir." |
| EL-MÜHEYMİN |
Her şeye dikkat edip koruyan ve emin eden (Allah C.C.) |
| ELSA' |
Sık dişli. * Sin telâffuz edecek yerde sâ telâffuz eden. Râ yerine
yâ telâffuz eden (meselâ "er" diyecek yerde "ey" demek
gibi.) |
| ELSEN |
Fasih ve düzgün konuşan. |
| ELSİNE |
(Lisan. C.) Diller. Lisanlar. |
| ELSİNE-İ ENAM |
Mahlukatın dilleri. Halkın dilleri. |
| ELSİNE-İ GARBİYYE |
Batı dilleri, garb lisanları. |
| ELSİNE-İ MUHTELİFE |
Çeşitli ve birbirinden farklı diller. |
| ELSİNE-İ SELÂSE |
Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça. |
| ELSİNE-İ ŞARKİYE |
Doğu dilleri. |
| ELSİNE-İ TERKİBİYE |
Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi
çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî"
denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya
bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.) |
| ELT |
Noksanlaştırmak. Hapsetmek. * Yemin vermek. |
| ELTA' |
Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan. |
| ELTAF |
(Lutf. C.) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler.
Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar. |
| ELTAF |
Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif. |
| ELTİ |
t. İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının
kaynının zevcesi. |
| ELUF |
Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse. |
| ELUH |
Kasem, and, yemin. |
| ELUK |
Sefir, büyük elçi. |
| ELUKE |
Risalet. |
| ELULE |
Semiz, besili koyun. |
| ELVAH |
(Levha. C.) Levhalar. Tablolar. |
| ELVAH-I ÂLEM |
Âlemin görünüşü, manzara ve levhaları. |
| ELVAH-I MAHFUZA |
(Bak: Hafiziyyet, Levh-i Mahfuz) |
| EL-VALİ |
Her şeye mâlik ve sâhib olan Allah (C.C.) |
| ELVAN |
(Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler. |
| ELVAN-I İBADET |
İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i
kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın
bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i
nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden
bir harita-i kudsiyedir. S.) |
| ELVAN-I SEB'A |
Yedi renk. |
| ELVE |
Yemin etmek, kasem. |
| ELVEDA |
Allah'a emânet olun. Allah'a ısmarladık (yerine söylenen bir ta'birdir). |
| EL-VEHHAB |
Allah (C.C.) |
| ELVES |
Zayıf kimse. * Ahmak kimse. |
| ELVİYE |
(Livâ. C.) Livâlar, sancaklar, bayraklar. |
| ELVİYE-İ MÜTEMEVVİCE |
Dalgalanan bayraklar. |
| ELYAF |
(Lif. C.) Lifler. |
| ELYAK |
Daha münâsib. Daha lâyık. |
| ELYASA (A.S.) |
Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne
Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat
eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu. |
| ELYE |
(C.: Eleyât) Koyun kuyruğu. * Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında
olan kabaca etler. |
| ELYEL |
Çok karanlık gece. |
| ELYES |
Bahadır, yiğit. |
| ELYEVM |
Bugün. Hâlâ. (Bak: Yevm) |
| ELZEM |
Daha lâzım. Çok lâzım. Ziyade mucib. * Küçük parmaklı. |
| ELZEMİYYET |
Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum,
gereklilik. |
| EM |
Soru sorma mânasında atıf edatıdır. İstifham elifi mânasına da
gelir. "Yahut, belki, yoksa" kelimeleriyle tercüme edilebilir. |
| EM'Â |
(Miâ. C.) Bağırsaklar. |
| EM'Â-İ GALİZA |
Kalın bağırsaklar. |
| EM'Â-İ RAKİKA |
İnce bağırsaklar. |
| EMACİD |
(Emced. C.) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en
fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler. |
| EMAK |
Uzun, tavil. |
| EM'AK |
(Meak. C.) Göz pınarları. |
| EMÂKİN |
(Mekân. C.) Yerler. Mekânlar. |
| EMÂKİN-İ MUKADDESE |
Mukaddes yerler, kutsal mekânlar. |
| EMALE |
(Bak: İmâle) |
| EMALİC |
(Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar. |
| EMALİS |
(İmlis"e". C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller. |
| EMAM |
Bir şeyin ön tarafı. |
| EMAN |
Korkusuzluk. * Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman) |
| EMANAT |
(Emanet. C.) Emanetler. |
| EMANET |
Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim
edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine
bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey. * Başkasının
hukuku emniyet edilip, inanılabilen. * Osmanlılar Devrinde bazı devlet dairelerine
verilen isim. Şehr emâneti, Rusumat emâneti gibi...(Dinimiz, emaneti ehline
bırakmamızı emreder. İdare makamları da birer emanettir. Hz. Ömer (R.A.)
halifelik makamına getirilince şöyle demiştir: "Ey insanlar! Ben Allah
ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin.
Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun." Demek ki müslüman
hata ve haksızlık karşısında pasif kalamaz.) |
| EMANETDAR |
f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi. |
| EMANETDARÎ |
f. Emanetçilik. |
| EMANETEN |
Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat,
ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak. |
| EMAN-HAH |
f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen. |
| EMANİ |
Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f.
Eminlik, korkusuzluk. |
| EMANİ-İ MAHSUSA |
Hususi arzular, özel maksatlar. |
| EMARAT |
Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları. |
| EMARAT-I HASENE |
İyi alâmetler. |
| EMARE |
Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.(Gizli olan umura Şeriat
emarelere göre hükmeder. İ.İ.) |
| EMARET |
Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket. |
| EMARİD |
(Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler. |
| EMASİL |
(Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler. |
| EM'AT |
Gövdesinde kılı olmayan kimse. * Tüyü dökülen kurda "zi'b-i
em'at" derler. |
| EM'AZ |
(C.: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer. |
| EMAZİR |
(Mezir. C.) Kuvvetli ve azamet sahibi olanlar. |
| EMBEL |
Kılıcı ve silahı olmayan. * Eyer üstünde doğru oturamayan. * Boynu
eğri olan. |
| EMBRİYOLOJİ |
yun. Biy: Canlıların başlangıçtan itibaren gelişmesini inceliyen
biyoloji ilminin bir bölümü. İkiye ayrılır: 1- Ontogonez: Yumurtadan yavruların
meydana gelişini inceler. 2 - Flogenez: Canlıların ilk yaratılışı ile bugünkü
şekli arasında meydana gelen değişmeleri inceler. Dünyada başlangıçtan bugüne
kadar iklim, fizik ve kimyevi şartlar, beslenme şartlarında değişmeler olmuştur.
Allah, yarattıklarına karşı çok merhametli ve lütufkâr olduğu için zor şartlarda
canlıların yok olmaması için vücutlarında gerekli değişikliklerle donatmıştır.
Meselâ: Kutup tilkisinin kışın karlı ortama uyması için tüyleri beyaz, baharda
ve yazın ise boz olur. D.D.T. gibi kimyevi ilaçlarla böceklerin tamamen
imhâ olmaması için bir müddet sonra böcekler bir muâfiyet "bağışıklık"
kazanıyorlar. Bunun gibi, canlılar âleminde rahmet eseri sayısız hikmetli
hâdiseler var. Bu, hâdiselere "İçgüdü" "Mütasyon", "evrim"
gibi bir takım isimler takıp tesadüfle izah etmek imkânı yoktur. |
| EMCAD |
(Mecid. C.) şeref, onur ve haysiyet sahibleri. |
| EMCED |
(Mecid. den) Pek büyük, daha büyük, şerefi şânı çok olan. |
| EMCED-İ EMÂCİD |
şereflilerin şereflisi, en şerefli. |
| EMCER |
Karnı büyük kimse. |
| EMDEŞ |
Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse. |
| EME |
(C.: İmâ-İmât) Câriye, kadın köle. |
| EME |
Unutmak, nisyân. * İkrar etmek. |
| EMED |
Son, nihayet. Gayet.
Encam, intihâ. |
| EMEDD |
(Medd. den) Daha uzun, pek uzun, daha tavil. |
| EMEDD-İ A'MÂR |
Ömürlerin en uzun olanı. |
| EMEK-DAR |
f. Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi.
Eski ve sadık hizmetçi. |
| EMEL |
Ricâ, ümid, şiddetli istek. Ummak. * Gaye. (İnsanları canlandıran
emeldir, öldüren ye'istir. M.) |
| EMENE |
Emn, emniyet, eminlik. |
| EMERE |
(C.: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler. |
| EMERR |
Pek acı. |
| EMESS |
Çok fazla temâs eden, dokunan. En çok messeden. |
| EMEVİ DEVLETİ |
Dört halife devrinden sonra devlet idaresi Beni Ümeyye hanedanına
geçmiştir. Buna nisbetle bu devlete "Emevi Devleti" adı verilmiştir.
(Mi: 661-750) seneleri arası Emevi Devletinin saltanat devresidir. Muâviye
bin Ebi Süfyan'dan başlamak üzere 14 halife gelip geçmiştir. Son halife
Muhammed bin Mervan (2. Mervan) dır. Bu devirde kavmiyetçilik İslâmiyete
çok zararlar vermiştir. Yine bu devirde Din-i Mübinin aktar-ı İslâmda yayıldığını
unutmamak icab eder. Doğuda Türkistan ve Endonezya, kuzeyde Kafkasya, batıda
Anadolunun yarısı, İspanya ve Kuzey Afrika Emevi topraklarına katıldı. Emevi
hükümdarlarının Ehl-i Beyt'e ettikleri zulüm ve akıttıkları kan sebebiyle
çıkan isyanlar devleti zayıflattı. Abbâsi taraftarları ile kavi bir ekseriyet
Abbasi tarafına geçti. Horasan'lı Ebu Müslim, Emevi Devletini bir muharebede
Abbasilere devretti. Böylece Emeviler tarihe karışmış oldu. (Bak: Endülüs,
Muaviye) |
| EMGAZ |
Kırmızı, kızıl nesne, ahmer. * Aşkar at. * Koyunu sağdıklarında
süt ile birlikte kan çıksa "emgazeti'ş şât" derler. |
| EMHAK |
Donuk beyaz. |
| EMHAL |
(Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya
vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar. |
| EMHAR |
(Mehr. C.) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde
kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar. *
(Mühür. C.) Taylar, at yavruları. |
| EMİHE |
Koyunlarda meydana gelen uyuzluk. |
| EMİME |
Bir cins ot. * Demirci çekici. |
| EMİN |
Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz. * Kendisinden
korkulmayan. * Kendine inanılan. İtimat edilen. * İnanan, güvenen. * Çok
iyi bilen, şüphe etmeyen. |
| EMİR |
(Bak: Emr) |
| EMİR |
Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya
kabilenin reisi. * Büyük ve meşhur bir soydan gelen. * Hz.Peygamber'in (A.S.M.)
soyundan gelen. * Zengin. |
| EMİR-ÜL CEYŞ |
Serasker, serdar, başkumandan. |
| EMİR-ÜL MA' |
Amiral. Deniz kuvvetlerinde albaydan büyük rütbede bulunan subaylar. |
| EMİR-ÜL MÜ'MİNÎN |
Müminlerin, İslâmların işlerinde emir ve tedbir eden reis. Halife.
İslâm Devlet Reisi. |
| EMİRANE |
f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi. |
| EMİRBER |
f. Subayların kıt'a ve daire dışında emirlerinde bulunan erler. |
| EMİRKULU |
Aldığı emri yapmağa mecbur olan, verilen emri yerine getirmekle
görevli kimse. |
| EMİRNAME |
f. Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı. |
| EMKİNE |
(Mekân. C.) Mekânlar, hâneler, evler, mahaller, mevkiler, yerler. |
| EMKİNE-İ CEDİDE |
Yeni evler. |
| EMLA' |
(Mele'. C.) Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler,
kalabalıklar. |
| EMLAH |
(Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel. |
| EMLAH |
(Milh. C.) Tuzlar. |
| EMLAK |
(Mülk. C.) Mülkler. İnsanın tasarrufunda bulunan yerler. * Melekler. |
| EMLED |
En genç, çok körpe ve nazik vücut veya dal (Müennesi: Meldâ) |
| EMLES |
Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan. |
| EMLET |
Mülk etmek. Çiftlendirmek, tezvic. |
| EMM |
Kasdetmek. |
| EMMÂ |
(Şart edâtıdır) "Lâkin, ancak şu kadar var ki" meâlinde. |
| EMMÂ-BA'DÜ |
"Bundan sonra" manasına olup bir başlangıç hitabından
sonra söylenir. Buna fasl-ı hitab denir. |
| EMMARE |
Emreden. Zorlayan. Cebreden. |
| EMN |
Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk
ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık. |
| EMN Ü ÂSÂYİŞ |
Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik. |
| EMN Ü EMÂN |
Korkusuzluk ve emniyet hâli. |
| EMN Ü EMÂNET |
Emniyet ve eminlik. |
| EMNİYET |
(Emniyyet) : Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik.
* İtimad, güvenme, inanma. * Polis ve zabıta teşkilâtı. |
| EMNİYET-İ TÂMME |
Tam bir emniyet ve korkusuzluk. |
| EMPERYALİZM |
Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları
genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme
ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa
silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda
daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm
denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine
bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş
ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi
kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve
yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler. |
| EMR |
İş buyurma. * Buyurulan şey. * Madde, husus, hâdise. |
| EMR-İ ADEMÎ |
Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla
o şeyin olmamasına sebep olmak. |
| EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER |
Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek,
men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve
teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi
vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat
da dinimizin emirlerindendir.) |
| EMR-İ HAK |
Hakk'ın emri, Allah'ın emri. Ölüm. |
| EMR-İ HÂS |
Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş. |
| EMR-İ İLAHÎ |
Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye
bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı
ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek
şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek
verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve
müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o
ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti
kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez.
İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı
Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i,
o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri
göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler
o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek.
Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları
niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten
düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif
insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke
gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem
de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden
mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder.
M.N.) |
| EMR-İ İSTİHBABÎ |
Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir.
* Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş. |
| EMR-İ İ'TÂ |
Verme emri. Verilme emri. |
| EMR-İ İTİBÂRÎ |
Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın
fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri) |
| EMR-İ KÜFRÎ |
İmansızlığa ait bir iş ve bir husus. |
| EMR-İ KÜN |
"Kün" emri. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği "Ol" mânasına
gelen "Kün" emri. Allah (C.C.) bir şeye "Ol" diye emretse,
(Yani, "Kün" dese) o şey derhal olur. (Yâni, "Fe Yekun") |
| EMR-İ MAAŞ |
Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları. |
| EMR-İ MÜŞKİL |
Zor iş, müşkil emir. |
| EMR-İ NİSBÎ |
Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş
veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan
emir. |
| EMR-İ TEKVİNÎ |
Yaradılışa ait İlâhi kanun ve nizam. Tekvine dair işler, hâdiseler,
maddeler. Fıtri kanunlar ve Âdetullahın tazammun ettiği emirler. (Meselâ
ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor. Zekânın i'tası ilmi emrediyor. İstidadın
bulunması zekâyı, aklın verilmesi ma'rifetullahı, kudretin verilmesi çalışmayı,
cesaretin verilmesi cihadı mânen ve tekvinen emrediyor. İ.İ.) |
| EMR-İ VÂKİ' |
Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya
mecbur etmek. |
| EMRAN |
(Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları. |
| EMRAZ |
(Maraz. C.) Hastalıklar. Marazlar. |
| EMRAZ-I AKLİYE |
Akıl hastalıkları. |
| EMRAZ-I ASABİYE |
Sinir hastalıkları. |
| EMRAZ-I AYNİYYE |
Göz hastalıkları. |
| EMRAZ-I DAHİLİYE |
Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları. |
| EMRAZ-I EFRENCİYE |
Frengi hastalıkları, efrenci marazları. |
| EMRAZ-I İNTANİYYE |
Mikroplu ve ateşli hastalıklar. |
| EMRAZ-I KALBİYE |
Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde
felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u
akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları
aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye
mübtelâ olur!.. M.N.) |
| EMRAZ-I NİSAİYE |
Kadın hastalıkları. |
| EMRAZ-I SÂRİYE |
Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar. |
| EMRE |
Ak gözlü, beyaz gözlü. |
| EMRED |
Henüz tüyü bitmemiş, sakalı gelmemiş olan genç. |
| EMREŞ |
şerli, kötü kimse. |
| EMRET |
Kaşının kılı dökülmüş kimse. * Yeleksiz ok. |
| EMRÎ |
(Emriye) Emirle ilgili, emre ait. |
| EMS |
Dünkü gün. |
| EMSAH |
Yürürken uylukların birbirine sürtmesi. |
| EMSAL |
(Misâl. C.) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar. * Mat:
Kat sayı. * (Mesel. C.) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar. |
| EMSAR |
(Mısr. C.) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar. |
| EMSEL |
(Misil. C.) İmtisale şayan olan. Tam benzer. Efdal, ekrem ve eşref
olan. |
| EMSEN |
Bevlin akması. |
| EMSİLE |
(Misâl. C.) Misaller. Örnekler. * Arapçada fiil tasrifini gösteren
kitap. |
| EMSİYE |
(Mesâ. C.) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları. |
| EMŞAC |
(Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık. |
| EMŞAK |
Yürürken uylukların birbirine sürtmesi |
| EMT |
Yüksek yer. Küçücük tepecikler. * Doldurma. |
| EMTAR |
(Matar. C.) Yağmurlar. |
| EMTEN |
Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem. |
| EMTİA |
(Meta'. C.) Ticaret malları. |
| EMTİA-İ ECNEBİYE |
Yabancı memleket malları. |
| EMTİA-İ TİCARİYYE |
Tüccar malları. |
| EMUMİYYE |
Analık. |
| EMUN |
Kuvvetli, dayanıklı deve. |
| EMVÂC |
(Mevc. C..) Dalgalar. |
| EMVÂC-ÜL BİHÂR |
Denizlerin dalgaları. |
| EMVAH |
(Ma'. C.) Sular. |
| EMVAL |
(Mal. C.) Mallar. |
| EMVAL-İ BÂTINA |
Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları. |
| EMVAL-İ GAYR-İ MENKULE |
Bir yerden başka yere taşınamıyan, sabit olan mallar. (Dükkan, ev,
tarla...gibi.) |
| EMVAL-İ MENKULE |
Bir yerden başka yere taşınabilir, götürülebilir eşya ve mallar. (Masa,
karyola, perde, çakı... gibi.) |
| EMVAL-İ METRUKE |
Sahipleri olmayan, sahipleri kaybolmuş, sahipsiz mallar. Terkedilmiş
mallar. |
| EMVAL-İ ZÂHİRE |
Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile
yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler. |
| EMVAT |
(Meyyit. C.) Meyyitler. Ölüler. |
| EMYA(N) |
f. Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. |
| EMYAL |
(Mil. C.) Miller. (Bak: Mil) |
| EMYAL-İ BAHRİYYE |
Deniz milleri. 6080 kadem, yani 1852 metreden ibaret olan deniz
mesafesi. |
| EMYUS |
Anason dedikleri ot. * Kendisinden tuz meydana getirilen taş ki, Türkçe
ona "tuz taşı" derler. |
| EMZA |
Çok te'sirli olan, çok müessir. * Hükmü çok geçen. * Kat'i, şüphesiz. |
| EMZAH |
Yürürken uylukları birbirine sürüyüş. |
| EMZER |
Katı gönüllü, katı kalbli kimse. |
| EMZER |
Karnı büyük olan, şişman. |
| EMZİCE |
(Mezc. den) Mizaclar, tabiatlar, huylar, meşrebler. |
| ENA |
Ermek, idrak. * Saat. |
| ENA' |
Eğlenmek. |
| ENABİB |
(Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen
âletleri, borular. |
| ENABİK |
(İnbik. C.) İnbikler. |
| ENACİL |
(İncil. C.) İnciller. |
| ENADİD |
Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende. |
| ENAET |
Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket. |
| ENAFİS |
(Enfes. C.) En nefis olan şeyler. |
| ENAHİD |
f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi. |
| ENAK |
Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli. |
| ENAM |
Halk. Bütün mahlukat. |
| EN'AM |
Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar. * Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin
adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı. |
| ENAMİL |
(Enmele. den) Parmak uçları. |
| EN'AMTE |
Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde). |
| ENANİYET |
(Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine
taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ,
tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi,
bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i
insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş
bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o
hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene,
künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın
tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir
tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o
acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu
dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle
bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.
Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak,
emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün
kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın
künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak
bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve
sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle
ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve
şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene
vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve
şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak
lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir
vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım
değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete
bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti
olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün
vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz
daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir
karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve
kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz
olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle
ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek
lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir
mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit
sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra
O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların
mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle,
daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle,
Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi,
Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder
ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ:
"Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi
yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi
bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat,
enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i
inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının
mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve
mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin
kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda
bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad
edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve
ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti,
harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o
kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve
yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet
ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un
mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini
şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil
olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu
ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de
bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete
inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi
olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini
takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini
unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa
kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil
olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin
şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir
şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken,
mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe
kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi,
vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur.
Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o
enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan
gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı
binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın
mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet,
nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına
birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim"
diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye
mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler
fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları;
kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek,
ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen
herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde,
abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve
ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki
karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.) |
| ENAR |
f. Nar meyvesi. |
| ENASE |
Demirin yumuşak olması. |
| ENASİ |
(Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz. |
| ENASİYA |
Bir mürekkeb ilâç. |
| ENB |
Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak. |
| ENBAHUN |
f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale. |
| ENBAN(E) |
f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta. |
| ENBAR |
f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen
eski fışkı, hayvan tersi. |
| ENBAR |
(Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı
mahfaza, oda. |
| ENBAŞTE |
f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış. |
| ENBAZ |
(Nebez. C.) Namlar, lâkablar, takma adlar, soyadları. |
| ENBAZ |
f. Ortak, şerik, eş. |
| ENBAZÎ |
f. Şeriklik, ortaklık. |
| ENBEL |
En şerefli. |
| ENBER |
Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş. |
| ENBERUT |
f. Armut. |
| ENBESTE |
f. Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. * Uyuşmuş,
miskinleşmiş insan. |
| ENBESTE-DEM |
f. Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse. |
| ENBİR |
f. Yaş ve kuru çamur. |
| ENBİRE |
f. Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı,
saz, talaş gibi şeyler. |
| ENBİYA |
(Nebi. C.) Nebiler. Peygamberler (Aleyhimüsselâm.)(Eğer suâl etseniz
ki: Bi'set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir
oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El hükmü lil-ekser" kaidesince, ekser
ondan şer görse, o vakit halk-ı şer, şerdir; hattâ bi'set-i enbiya dahi
rahmet değil denilebilir?Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti
yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa...
toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir
mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur.
Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye mâruz kaldığı vakit, su-i
mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedar yirmi hurma ağacı olsa,
diyebilir misin ki: "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu?" Elbette
diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi
bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz. Hem meselâ : Tavus kuşunun yüz
yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta
üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa,
denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya
kapanmak çirkin oldu, şer oldu?" Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o
tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen
yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.İşte
nev'-i beşer bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücâhede ile,
şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya... ve milyonlarla
evliya... ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve
yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz
hayvanat-ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti. M.) |
| ENBİYA SURESİ |
Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. |
| ENBUB |
f. Minder, döşek, yatak. Döşeme. |
| ENBUDE |
f. İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş. |
| ENBUH |
f. Ziyade, çok, kalabalık. * Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. *
Meclis, kurultay. * Kalın, yoğun. * Duvarın yıkılıp dökülmesi. |
| ENBUŞE |
Patates gibi yerden çıkarılan şeyler. * Ağaç kökleri. |
| ENBÛY |
f. Koklama, koku alma. |
| ENBUZEN |
f. Asıl, esas, madde. |
| ENBÜR |
f. Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet. |
| ENBÜRE |
f. Dere, çay. * Tüyü dökülmüş olan hayvan. * Dolap beygiri. * İşkembe. |
| ENCAD |
(Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar. |
| ENCÂM |
Son, nihayet, netice. |
| ENCÂM-I KÂR |
İşin neticesi, amelin sonu. |
| ENCAS |
(Necis. C.) Pisler. Necis şeyler. |
| ENCERE |
Gemi lengeri. |
| ENCİN |
f. Tane tane, ufak ufak, parça parça. * Sıvacı. |
| ENCİR(E) |
f. İncir meyvesi. |
| ENCUH |
(Encug) f. Kıvrım. * Buruşmuş, solmuş meyve. |
| ENCÜM |
(Necm. C.) Yıldızlar. Necmler. |
| ENCÜMEN |
f. Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon. |
| ENCÜMEN-İ DÂNİŞ |
Akademi. İlim encümeni. |
| ENCÜMEN-GÂH |
f. Cemiyet, meclis. |
| ENDA' |
Yüksek, yüce, âlâ. * (Nedâ. C.) Nedâlar, çiğler, şebnemler. |
| ENDAD |
(Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.(Vahdaniyet
ve kudret-i İlâhiye bu kadar âyât-ı fiiliye ve kavliyesiyle zâhir ve bâhir
iken, buna karşı insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler,
nazirler tutarlar ki onları Allah gibi severler. Emirlerine, yasaklarına,
arzularına itaat ederler de Allah'a isyan ederler. Şübhe yok ki böyle yapmak
gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerek olmasın, mâna-yı uluhiyette onları
Allaha ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı bu şirki açığa vururlar.
Firavunlara, nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mâbud
nâmını vermekten çekinmezler, Rabbimiz, tanrımız derler. Ve hatta
İlâhlarının tevellüd ve tevâlüdüne kail olarak onlara aynı cinsten, mâbud
payesinde oğullar, kızlar tasavvur ve isnad ederler. Diğer bir kısmı da
tasrih etmeden aynı muameleyi yaparlar, onları Allah sever gibi severler,
veliyy-i nimet tanırlar, onların muhabbetini mebde-i hareket ittihaz
ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını
düşünmeden onların rızalarını kazanmağa çalışırlar. Allah'a isyan olan
şeylerde bile onlara itaat ederler.İnsanlar tarafından böyle muhabbet ile
mâbud pâyesi verilen endâd o kadar çeşitlidir ki; bir taş, bir mâden
parçasından, bir ot, bir ağaçtan tut, tâ, yıldızlara, ruhlara, meleklere
kadar çıkar.Filvaki servet, haşmet, kuvvet, câh u ikbâl, güzellik, hüsün
gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar
gibi insanları, Allah gibi seven ve onun uğrunda herşeyi göze alan nice
kimseler vardır ki bu nokta-i şirkin putperestlik esasını, beşeriyetin en
büyük yarasını teşkil eder.Hasılı, reislerini ve büyüklerini Allah sever
gibi sevenler ve onları, Allahın emirlerine muhalif olan emirlerini
dinliyerek Allah'a isyan edenler; bunları Allah'a nazir ve emsâl kabul etmiş
olurlar ki, bütün putperestlik esası, bu muhabbet tarzındadır. E.T.) (Bak:
Put, Sanemperest) |
| ENDAD Ü EZDAD |
Benzerler ve zıtlar. |
| ENDAHT |
(Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak. |
| ENDAHTE |
f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış. |
| ENDAM |
f. Beden. Vücud. * Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. * Letafet.
İntizam ve üslub. |
| ENDAM-I MEVZUN |
Düzgün endam, düzgün beden. |
| ENDAMÎ |
f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli. |
| ENDAR |
f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa. |
| ENDAVE |
f. Sıvacı malası. * Şikâyet. |
| ENDAYİŞ |
f. Yaldızlama, sıvama. |
| ENDAYİŞGER |
f. Yaldızcı, sıvacı. |
| ENDAZ |
f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ:
Dehşet-endaz $ : Dehşet verici, korkutucu. |
| ENDAZE |
f. Ölçü, mikyas. * Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük
cinsi. (60 cm.dir) * Tahmin, takdir. * Derece, mertebe. * Mc: Hesap. |
| END-BEND |
f. Utanmış, mahcub. * Boğum boğum, kısım kısım, parça parça. |
| ENDEK |
f. Az, kalil. * Yaşı küçük, küçük yaşlı. |
| ENDEME |
f. Mazideki sıkıntıları hatırlama, geçmişdeki ıztırabları tahattur
etme. |
| ENDER |
(Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman
yeri. |
| ENDER |
(Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde. |
| ENDEREZ |
f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub. |
| ENDERÎ |
Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı. |
| ENDERUN |
İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç
teşkilâtı. |
| ENDİŞ |
Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde
kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş $ : Her işin sonunu düşünen. |
| ENDİŞE |
f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu. |
| ENDİŞE-İ İSTİKBAL |
Gelecek zamanı düşünmekten gelen merak, üzüntü, keder. Geleceği
düşünmek. |
| ENDİŞE-İ MEVT |
Ölüm endişesi. Ölüm korkusu. |
| ENDİŞNAK |
f. Endişeli, kederli, meyus, sıkıntılı, düşünceli. |
| ENDİYE |
(Neda. C.) Çiyler, şebnemler. |
| ENDUH |
(Endüh) : f. Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü. |
| ENDUH-GÜSAR |
f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren. |
| ENDUH-NÂK |
f. Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü. |
| ENDUHTE |
f. Biriktirmiş, biriktirilmiş. Kazanmış, kazanılmış, Hazırlanmış. *
Ödenmiş. |
| ENDUZ |
f. Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve
kelimeleri sıfat yapar. |
| HİKMET-ENDUZ |
Hikmet kazanan. |
| ENDÜLÜS |
(Mi: 756-1031) Dört halife devrinden sonra kurulan Emevi devleti
yıkıldıktan sonra Emevilerin Afrikadan Avrupa'ya geçip şimdiki Portekiz ve
İspanya'da kurdukları İslâmi devletin bir ismidir. Bunlara Endülüs Emevileri
denir. Abbasilerin katliâmından kurtulan Abdurrahman ismindeki zât Afrika
yoluyla İspanyaya geçerek Emevilerin orada devamı sayılabilecek Endülüs
Emevi devletini kurdu. El-Dahil (muhacir) lakabiyle maruf Abdurrahmandan
itibaren lll. Hişamla sona ermek üzere 16 halife gelip geçmiştir. lll.
Abdurrahman'a kadar Kurtuba emirliği diye adlandırılan bu devlete bu
hükümdar zamanında Emdülüs Emevi Hilâfeti nâmı verildi. Hükümdar, Emir-ül
Mü'minîn ünvanını aldı. Bu devir; ilim ve irfanın zirveye ulaştığı,
Avrupalıların ilim tahsili için Endülüs'e akın ettikleri devirdir. Bundan
sonra Emevilerin inhitat ve sukut devri başlar. Ne kadar çalışırlarsa da
kaderin fetvasıyla icraatı sona erer. (Bak: Emevi) |
| ENDÜSTRİ |
Fr. Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu
da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve
makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt,
elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından
faydalanılarak fabrikalarda seri hâlde ve çok miktarda yapılan imalâttır. |
| ENE |
Ben. * Gr: Birinci şahıs zamiri. (Bak: Enaniyet) |
| ENERJİ |
Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı. |
| ENES |
Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır. |
| ENES İBN-İ MALİK |
Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından
itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla
şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet
etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da
ebedî hayata kavuşmuştur. En son vefat eden sahabe, Hazret-i Enes'tir.
(R.A.) |
| ENF |
Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ. * Bir şeyin ucu veya evveli veya
en şiddetlisi. * Bir şeyin sivri yeri. * Bir şeyin en şerefli olan yeri. |
| ENFA' |
Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı. |
| ENFAL |
Ganimetler. Düşmandan alınan mallar. |
| ENFAL SURESİ |
Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir. |
| ENFAR |
(Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali,
kalabalıklar, izdihamlar. |
| ENFAS |
(Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. *
Duâlar. |
| ENFAS-I HAYRİYYE |
Hayırlı nefesler. |
| ENFAS-I MA'DUDE |
Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları. |
| ENFES |
Daha hoş. Çok hoş. Daha iyi. Pek nefis. |
| ENFES-İ ÂSÂR |
Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı. |
| ENFEZ |
En nüfuzlu, daha tesirli. |
| ENFÎ |
Burunla ilgili. |
| ENFİYE |
Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu. |
| ENFLASYON |
Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın
değeri düşüp fiyatların yükselmesi. |
| ENFÜS |
(Nefs. C.) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar. |
| ENFÜSÎ |
Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile
aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)(İ'lem eyyüh-el-aziz! Afaki mâlumat,
yâni; hâriçten, uzaklardan alınan mâlumat, evham ve vesveselerden hâli
olamıyor. Amma bizzat vicdâni bir şuura mahal olan enfüsi ve dâhili mâlümat
ise evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden
hârice bakmak lâzımdır. M.N.) |
| ENGAM |
f. Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.) |
| ENGAME |
f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. *
Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği. |
| ENGAR |
f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş. |
| ENGARE |
f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne,
roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. *
Utanarak geri geri çekilme. |
| ENGAZ |
f. San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. |
| ENGEL |
f. İlik, düğme. * Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse. |
| ENGEL |
t. (Bak: Mâni') |
| ENGİHTE |
f. Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış. |
| ENGİŞT |
f. Kömür. |
| ENGİŞTAL |
f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi. |
| ENGİZ |
f. Koparan, karıştıran, tahrib eden. |
| ENGİZİSYON |
Fr. XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit
kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları
arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları
bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. * Çok ağır ve çok zâlimce
cezâya hükmeden mahkeme. * Çok ağır işkence. |
| ENGÛR |
f. Üzüm. |
| ENGÛREK |
f. Gözbebeği. |
| ENGÜBİN |
f. Bal. |
| ENGÜJ |
f. Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir
karga burnu. |
| ENGÜRUS |
Macar. * Macaristan. |
| ENGÜŞT |
f. Parmak. |
| ENGÜŞT-İ KİHİN |
Serçe parmak. |
| ENGÜŞT-İ MUHANNÂ |
Kınalı parmak. |
| ENGÜŞT-İ NİL |
Fakirlik, fukaralık. |
| ENGÜŞT-İ SÜTÜRG |
Baş parmak. |
| ENGÜŞTANE |
f. Dikiş yüksüğü. |
| ENGÜŞTE |
f. Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba. |
| ENGÜŞT HAİDEN |
f. Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. * Mahvetmek. *
Parmakla göstermek. |
| ENHA |
(Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar,
tarikler. |
| ENHAR |
(Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür) |
| ENHAR-I AMÎKA |
Derin olan nehirler. |
| ENHAS |
En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em. |
| ENHÜR |
(Nehr. C.) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular. (Bak: Enhar) |
| ENİD |
Ham. * Henüz olmamış çığ nesne. * Değişik olmak. |
| ENİK(A) |
Güzel, ince. Latif şey. Ahsen. |
| ENİN |
Acı ve sızıdan inleyiş. |
| ENİNDÂR |
f. İnleyen, enin eden. |
| ENİR |
Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac. |
| ENİS(E) |
(Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile
ülfet edilmiş olan. Sevgili. * Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet
hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi
kişner; insana alışır. * Yaban horozu. |
| ENİS-İ DİL |
Gönül dostu. |
| ENİSAN |
f. Boş ve mânasız yalan söz. |
| ENİSE |
Ateş, nar, od. |
| ENİSE |
f. Donmuş, pekişmiş şey. |
| ENİSUN |
Türkçede hafifleterek "anason" derler. |
| ENİŞE |
f. Hafiye, gizli polis. * Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları
çözerek düşmanlara haber veren kimse. * Dalkavuk, yaltakçı. |
| ENİT |
Hased etmek. |
| ENKA |
Daha temiz, en pâk. |
| ENKAD |
Bir alaca kuşun adı. |
| ENKAL |
İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani
alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması. |
| ENKAS |
En noksan, çok noksan, pek eksik. |
| ENKAZ |
Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları. |
| ENKAZ-I REMİME |
Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı. |
| ENKAZ-I ÜMMİD |
Ümit yıkıntısı, ye'se düşme. |
| ENKEB |
Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen. * Yanında oku ve yayı olmayan
kişi. |
| ENKER |
(Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh. |
| ENLEM |
(Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan
uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında
Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek
suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan
isimlerindeki üç kardeş İslâm âlimidir. Avrupa'da bu ölçme, 800 yıl sonra
1736 yılında yapılmıştır. |
| ENMA |
(Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak. |
| ENMAR |
(Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar. |
| ENMAS |
Kaşının kılları az olan kişi. |
| ENMELE |
(C.: Enâmil) Parmak ucu. |
| ENMUZEC |
Nümune, misâl, örnek. |
| ENNANE |
Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın. |
| ENNE |
Çok inleyen. |
| ENNE |
Gr: Kat'iyyet bildirir ve kelimenin başına getirilir. (Bak: İnne) |
| EN-NUR |
Cenab-ı Hakk'ın her çeşit nurun Halik'ı olması ve onlara nur vermesi
dolayısıyla bir ismi. |
| ENSA |
(Nesy. C.) Unutmalar, nesyler. |
| ENSAB |
(Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar. |
| ENSAB |
(Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri
putlar. |
| ENSAB |
Doğru boynuzlu. |
| ENSAC |
(Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc) |
| ENSAF |
(İnsaf. dan) Daha insaflı, çok acıyan, en merhametli. |
| ENSAF |
(Nısf. C.) Nısıflar, yarımlar. |
| ENSAL |
(Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler. |
| ENSAR |
(Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem
(A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona
yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz.
Peygamber'den (A.S.M.) yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu
Zevat-ı Kirâm Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm)
Ensârullah da denir. (Bak: Ashab) |
| ENSEB |
En lâyık, çok münasib, tam yerinde. |
| ENŞAT |
Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu. |
| ENTAK |
(Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren. |
| ENTE |
Sen. (Bak: Şahıs zamiri) |
| ENTELLEKTÜEL |
Fr. (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili. |
| ENTERESAN |
Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat. |
| ENTERNE |
Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan
kimse. |
| ENTİMEM |
yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve
bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o
halde 61 gün keffareten oruç tutması gerekir.) Burada hadlerden biri (Orucu
bozan, 61 gün keffareten oruç tutar), kaziyesi biliniyor kabul edilerek
söylenmiştir ve yalnız (Orucu bozdu) kaziyesinden hareket edilerek sonuç
çıkarılmıştır. |
| ENTRİKA |
İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap. |
| ENUK |
Kartal kuşu. |
| ENUŞA |
f. Mecusi mezhebi. * Sevinç, sürur, neş'e. * Adalet, âdillik, doğruluk,
hakdan ayrılmamaklık. |
| ENUŞE |
f. Hoş, mes'ut, saadetli. * Genç padişah. * şarab, içki. |
| ENÜK |
Kurşun. |
| EN'ÜM |
(Ni'met. C.) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar. * Medine-i
Münevverede bir mevki ismi. |
| ENVA' |
(Nev'. C.) Neviler, çeşitler, türler. |
| ENVA'-I KESİRE |
Çok çeşitler, çok neviler. |
| ENVAH |
(Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar,
matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar. |
| ENVAR |
(Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan
kurtarmaya vâsıta olanlar. |
| ENVEK |
(C.: Nevkâ) Ahmak. |
| ENVER |
En nurlu, daha nurlu, çok parlak. |
| ENYAB |
Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri. |
| ENZA' |
Kılsız, tüysüz kimse. |
| ENZAD |
(Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak
tabakaları. |
| ENZAL |
(Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar. |
| ENZAM |
Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri. |
| ENZAR |
(Nazar. C.) Bakışlar, görüşler. Seyr. |
| ENZAR-I DİKKAT |
Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler. |
| EPİK |
Fr. Mevzuu kahramanca olan yazıların frenkçe ismi. |
| EPSAN |
f. Bileği taşı. |
| EPÜRNAK |
f. Delikanlı, genç yiğit, bahadır. |
| ER |
f. Eğer, şâyet, ise, olsa, olur ise... mânalarına gelir. |
| ER |
Erken, geç değil. |
| ERABET |
Akıllı, zeyrek ve uslu olma. |
| E'RAC |
Anadan doğma topal, aksak. |
| ERACİF |
Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe) |
| ERACİF VE EKÂZİB |
Yalan ve uydurma sözler. |
| ERACİH |
(Urcuha. C.) Salıncaklar. |
| ERACİZ |
(Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler. |
| ERADÎN |
(Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar. |
| ERAHH |
Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan. |
| ERAİK |
(Erike. C.) Tahtlar. Koltuklar. |
| ERAK |
Uykusuzluk. |
| ERAKK |
Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak. |
| ERAKK-I HİSSİYAT |
Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular. |
| ERAMİL(E) |
(Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış
kadınlar. |
| ER'AN |
Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb
etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ) |
| ERANİB |
(Erneb. C.) Tavşanlar. |
| ERANİB |
(Ernebe. C.) Burun uçları. |
| ER'AS |
Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi. |
| ERAS |
Başı büyük olan kimse. |
| ERASS |
Sık dişli. |
| ERAVEND |
f. şevk, arzu, istek, taleb. * şan, nam, şöhret, meşhur olma. |
| ERAYİS |
(Eris. C.) Çiftçiler, ekinciler. |
| ERAZİL |
(Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler. |
| ERBAA |
Dört. |
| ERBAB |
f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef. |
| ERBAB |
(Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede
diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli. |
| ERBAB-I DENÂET |
Alçak ve rezil kimseler. |
| ERBAB-I GARAZ |
f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler. |
| ERBAB-I SİYER |
Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler. |
| ERBAH |
(Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler. |
| ERBAİN |
Kırk. Kırk gün devam eden kara kış. |
| ERBAİYYET |
Dört olmak. |
| ERBAŞ |
Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker. |
| ERBAUN |
Kırk sayısı. |
| ERBED |
Boz renkli. |
| ERC |
f. Kıymet, kadr, değer. * Gergedan. |
| ERC |
Uzunluğuna yapılan ev. |
| ERCA |
(Recâ. C.) Taraflar, yönler, cihetler. |
| ERCA |
Çok rica edilen, pek fazla taleb edilen, çok istenilen. |
| ERCAF |
(C.: Eracif) Yalan haber. |
| ERCAH |
Daha üstün, daha râcih. |
| ERCAL |
(Ricl. C.) Ayaklar. |
| ERCAN |
Fars diyarında bir yerin adı. |
| ERCEL |
Büyük ayaklı kişi. * Ayakları siğilli olan at. |
| ERCEN |
Dübüründe zahmeti olan deve. |
| ERCİL |
bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi. |
| ERCİYE |
Arkaya, sonraya bırakılan şey. |
| ERCMENDÎ |
f. Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem. |
| ERCUZE |
(Bak: Kaside-i Ercuze) |
| ERCÜL |
(Ricl. C.) Ricller, ayaklar. |
| ERCÜMEND |
f. Muhterem, şerefli. Muazzez. |
| ERCÜVAN |
Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey. |
| ERD |
f. Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. * Un. |
| ERDA |
Ağaç kurdu. |
| ERDE |
Çürük nesne. |
| ERDEB |
f. Muharebe, ceng, cidâl, kavga. |
| ERDEB |
Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul
kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de
değişir. |
| ERDEM |
Usta gemici. |
| ERDEN |
Bir nevi kumaş. |
| ERDİYE |
(Rıdâ. C.) Baş örtüleri. |
| ERD-ŞİR |
f. Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır. |
| EREB |
Hâcet, ihtiyaç. San'at. |
| EREC |
Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu. |
| EREDA |
(C.: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve. |
| ER'EF |
Daha rauf, çok şefkatli. |
| EREK |
Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek. |
| EREN |
t. Yetişen. Ermiş. Veli. |
| EREN |
Sevinmek, sürur. |
| ERENDAN |
f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir. |
| ERENDİZ |
Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı. |
| ERES |
Çiftçilik, çiftçi olma. |
| ER'ES |
Başı büyük, kocakafa. |
| ERETT |
Peltek adam, kekeme kimse. |
| ERFA' |
Daha yüksek, çok ulvi, en yüce. |
| ERFA'-I DERECÂT |
Derecelerin en yükseği. |
| ERFAK |
En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak. |
| ERFEŞ |
Nefsî isteklerine düşkün olan. * Kulakları uzun ve kaba (adam). |
| ERGA(B) |
(Ergav) : f. Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. * Su akıtmak için açılan
yol, ark. |
| ERGAD |
Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet. |
| ERGAL |
Sünnet olmamış kişi. |
| ERGAN |
Söz dinlemek. |
| ERGANDE |
f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş. |
| ERGAVAN |
Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç. |
| ERGEN |
(Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe
başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç
tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe
mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini
bilgiyi öğrenir. Ve iyi alışkanlıklar edinirse ergenlik çağında bunlara daha
kolay uyar. |
| ERGİDE |
f. Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş. |
| ERGİDE-NİGÂH |
f. Öfkeli, hiddetli bakış. |
| ERGİMEK |
(Bak: Zeveban etmek) |
| ERGUN |
f. Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at. |
| ERGÜVAN |
Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.) |
| ERHA |
(Rehâ. C.) El değirmenleri. |
| ERHAB |
Vâsi, geniş, açık. |
| ERHAM |
(Rahim. C.) Döl yatakları, rahimler. * Yakın hısımlar, akrabalar. |
| ERHAM |
En rahim, en merhametli, en çok şefkatli. |
| ERHAM-ÜR RÂHİMÎN |
Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır. |
| ERHAM |
Başı beyaz olan at. |
| ERHAS |
(Rahis. den) Pek ucuz. |
| ERİC |
Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu. |
| ERİD |
Besili, semiz. |
| ERİH |
Râyiha-i tayyibe. Temiz ve güzel koku. |
| ERİKE |
Taht. Padişahın tahtı. * Oturulacak yer. Koltuk. |
| ERİKE-ÂRÂ |
f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.) |
| ERİKE-NİŞİN |
f. Tahtta oturan. |
| ERİKE-PİRÂ |
f. Tahtı süsleyen, pâdişah. |
| ERİS |
f. Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. |
| ERİS(Î) |
Çiftçi, çift süren, ekinci. |
| ERİŞ |
f. Bilek. * Arşın, endaze. |
| ERİŞ |
Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet. * Satıldıktan
sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için
indirilen miktar. |
| ERK |
Tıb: Uykusuzluk hastalığı. |
| ERK |
Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz. |
| ERKA |
Ziyade yükselen. Çok yükselen. |
| ERKAB |
Boynu kalın olan adam veya arslan. |
| ERKABAN |
Uzun boyunlu. |
| ERKAH |
(Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler. |
| ERKAM |
Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar. |
| ERKAM-I AŞERE |
Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar. |
| ERKAM-I CÜMEL |
Ebced hesabı. |
| ERKÂN |
(Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler. |
| ERKÂN-I ASKERİYE |
Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar. |
| ERKÂN-I DEVLET |
Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları. |
| ERKÂN-I HARB |
Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden
kumandanlar. Harb erkânı. |
| ERKÂN-I İSLÂMİYE |
İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz
kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.) |
| ERKÂN-I SALÂT |
Namazın rükünleri. |
| ERKÂN-I SEB'A |
Yedi rükün. |
| ERKAN |
Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet. |
| ERKAM |
(C.: Erâkım) Alaca yılan. |
| ERKAŞ |
(C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan. |
| ERKAT(A) |
(C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara
nesne. |
| ERKE |
Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir. |
| ERKEB |
Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse. * Bir dizi diğerinden büyük olan
deve. |
| ERM |
Bükmek. |
| ERMAGAN |
f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı
verilen hediye. |
| ERMAH |
(Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler,
mızraklar. |
| ERMAM |
(Rimme. C.) Çürük kemikler. |
| ERMAN |
f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet. |
| ERMAN-HÂR |
f. Pişman olan, nedamet eden. |
| ERMAS |
Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar. |
| ERMAS |
Gözü çapaklı kişi. |
| ERMED |
Kül rengi, gri. Boz renkli nesne. * Gözü ağrıyan adam. |
| ERMEDA |
Ateş külü. |
| ERMEL |
(C.: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun. * Kadını olmayan erkek. |
| ERMELE |
(C.: Erâmil) Erkeği olmayan kadın. |
| ERMENİ |
Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan
bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve
Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere
dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek
san'at, kuyumculuk ve ticaret gibi işleri elde etmişlerdir. Ermeniler nerede
varsa, bugün kendi dillerini konuşmaktadırlar. Anadolu'da yaşayanların bir
kısmı Türkçe ve Kürtçeyi de iyi bilirler. |
| ERMİDA' |
Kül. |
| ERMİYE |
(Remi. C.) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar. |
| ERMUN |
f. Gündelikçiye verilen peşin ücret. |
| ERNEB |
Tavşan. * Kadın ziynetlerinden biri. * İri fare. |
| ERNEBE |
(C.: Eranib) Burun ucu. |
| ERRAC |
Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr. |
| ERRAHİM |
En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları
daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.) |
| ERRE |
f. Tahta kesecek dişli âlet, bıçkı. (Küçüğüne verilen testere ismi
bundan gelir.) |
| ERRE-HÂNE |
f. Bıçkı yeri, hızar. |
| ERRE-KEŞ |
f. Bıçkıcı. |
| ERREZZAK |
Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.) |
| ERS |
f. Gözyaşı. |
| ERS |
Ekmek. |
| ERSAD |
(Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler. |
| ERSAH |
Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt. |
| ERSEM |
Üst dudağı beyaz olan at. |
| ERSEN |
f. Meclis, kongre, cemiyet. |
| ERSUSA |
Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan
kavuk, büyük sarık. |
| ERŞ |
Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet. * Fışkırmak. * Tırmalamak. * Fık:
Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet. |
| ERŞAH |
Cin fikirli adam. |
| ERŞED |
Her hali daha iyi olan. * Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan. |
| ERŞEM |
Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam). * Vücuduna iğne
batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam. |
| ERTA |
Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar. |
| ERTEL |
Peltek adam. |
| ERUME |
(C.: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba. * Ağacın ve boynuzun kökleri. |
| ERVA' |
Çok güzel olan genç. * Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam. *
Korkmak. |
| ERVAH |
(Ruh. C.) Ruhlar. Canlar. |
| ERVAH-I HABİSE |
Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist
ruhlar. |
| ERVAH-I TAYYİBE |
İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları. |
| ERVAH |
Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. *
Adımları birbirine yakın olan. |
| ERVAK |
(Revk. C.) Revkler, perdeler, örtüler. * Çadırlar, muvakkat olarak
bezden yapılan odalar. |
| ERVAK |
Sâfi nesne. * Uzun dişli adam. |
| ERVAM |
(Rumi. C.) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar. *
Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar. |
| ERVEB |
Yoğurt. |
| ERVEC |
Halk içinde çok geçen şey. |
| ERVENAN |
Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün. |
| ERVEND |
f. Tecrübe, deneme, sınama. * şeref, şan, şöhret, nam ve itibar,
haysiyet. |
| ERYAF |
(Rif. C.) Verimli, mamur, düz ve ekini bol olan yerler. |
| ERZ |
f. Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar. |
| ERZAK |
(Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar.
Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler. |
| ERZAK-I ASKERİYYE |
Askere verilen erzak. |
| ERZAL |
(Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler. |
| ERZAN |
f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık,
elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde. |
| ERZANÎ |
f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk. |
| ERZANİŞ |
f. Hayır ve iyilikler. |
| ERZE |
Çam ağacı. |
| ERZE |
f. Samanlı sıva çamuru. * Çamdan çıkarılan zift. |
| ERZE-GER |
f. Sıvacı. |
| ERZEL |
Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil. |
| ERZEL-İ NÂS |
İnsanların en rezili, en fenası. |
| ERZEL-İ ÖMR |
İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri. |
| ERZEN |
Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç. * Şam darısı
denen beyaz ve iri cins darı. |
| ERZENÎN |
f. Darı ekmeği. |
| ERZİDE |
f. Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan
şey. |
| ERZİZ |
f. Kalay. |
| ES |
Koyuna iys iys demek. |
| ESA' |
Atmak. |
| ESA |
Merhem, tiryak, ilâç. |
| ES'AB |
(Sa'b. dan) Pek zor, çok zor. |
| ES'AB-I UMUR |
İşlerin en zor olanı. |
| ESABE |
(C.: Esâib) Bir nevi ağaç. |
| ESABİ' |
(İsbi'. C.) Parmaklar. |
| ESABİ-ÜL KADEM |
Ayak parmakları. |
| ESABÎ' |
(Üsbu'. C.) Haftalar, yedi günlük zamanlar. |
| ES'ABÎ |
Gayet güzel ve beyaz göz. |
| ES'AD |
Daha mes'ud, en bahtiyar. Daha said olan. En mes'ud. |
| ESADD |
Menedici. |
| ESAFİL |
(Esfel. C.) Esfeller. Sefâlet çekenler. Pek adi ve bayağı kimseler. Çok
alçak olanlar. |
| ESAHH |
En sahih. Çok doğru. İllet ve kusurdan çok uzak ve beri olan $ |
| ESAKIF |
(Üskuf. C.) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler. |
| ESAKİF |
(Eskef. C.) Eskiciler, kunduracılar. |
| ESAKK |
Yürürken dizlerini birbirine vuran. |
| ESAL |
Tâzim etmek, övüp medhetmek. |
| ES'AL |
Dişinin yanında zâid bir diş daha biten kimse. |
| ESALE |
Uzun yüzlü olmak. Sarkık olmak. |
| ESALİB |
(Üslub. C.) Üslublar. Tarzlar. Cihetler. |
| ESAM |
Günah. * Günah için olan cezâ. |
| ESAME |
Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri. |
| ESAMİ |
İsimler, adlar. |
| ESAMM |
(C.: Summun) Kulağı sağır olan. * Katı taş. |
| ESANİD |
İsnadlar. Senedler. |
| ESANS |
Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan,
kokulu ve uçucu sıvı. |
| ES'AR |
(Sı'r. C.) Narhlar. Satılan şeylerin bilinen ve değişmeyen fiatları. |
| ES'AR |
(Su'r. C.) Yiyecek içecek artığı. |
| ESAR |
Esirlerin ellerini bağladıkları ince kayış. |
| ESARET |
Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten
olanlara boyun eğmek. |
| ESARET-İ HAYVANÎ |
Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde
hayat geçirmek. |
| ESARİR |
Gizli sırlar. * Yüz ve avuçtaki çizgiler. |
| ESAS |
Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler. |
| ESAS |
Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler. * Mal. Rızık. |
| ESASAT |
(Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler. |
| ESASE |
f. Gözucu ile bakma. |
| ESASEN |
Kendiliğinden, aslından, temelinden. |
| ESASİYYE |
Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik. |
| ESATÎN |
Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler. * Mc: İleri gelen kimseler. |
| ESATİR |
İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. * Saflar.
Sıralar. |
| ESATİR-ÜL EVVELÎN |
İlk zamanlara ait efsâneler. |
| ESATÎZ |
(Esâtîze) : (Üstaz. C.) Usta başıları. Bir işin tedbirinde,
öğretilmesinde önderlik edenler. |
| ESATT |
(C.: Sitât) Köse. |
| ESAVİD |
(Sevâd. C.) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar. |
| ESB |
At, beygir, feres. |
| ESB-İ SABÂ-REFTER |
f. Rüzgâr gibi giden at. |
| ESB-İ TÂZİ |
Arap atı. |
| ESBAB |
(Sebeb. C.) Sebebler. Bir şeye vâsıta olanlar. Sebeb olanlar. (Evet,
izzet ve azamet ister ki; esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın
nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki; esbab, ellerini çeksinler te'sir-i
hakikiden. M. N.)(Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı,
temin eden bir nizamı kâinatta vaz'etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat
etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhasa insanı da, o daire-i
esbaba mürâat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada,
daire-i esbab, daire-i itikada galip ise de; Ahirette hakaik-i itikadiye
tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu
dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve
her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i
esbabda iken; tabiatiyle, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan;
Mu'tezile olur ki, te'siri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken,
ruhuyle, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye
mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhalefet eder.
İ.İ.) |
| ESBAB-I FESHİYYE |
Huk: Bir i'lâmın istinaf suretiyle bozulmasını icabettiren sebepler. |
| ESBAB-I HAKİKİYE |
Gerçek sebepler, hakiki sebepler. |
| ESBAB-I MÛCİBE |
Gerektiren sebebler. İcab eden sebepler. |
| ESBAB-I MUHAFFİFE |
(Esbâb-ı mazeret) Yapılan bir cürmün ve kabahatın cezasını hafifletici
sebebler. |
| ESBAB-I MÜCBİRE |
İcbar eden, cebreden, zorlayan sebepler. |
| ESBAB-I MÜŞEDDİDE |
Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran
kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.) |
| ESBAB-I NAKZİYYE |
Bir hükmün daha yüksek bir merci tarafından bozulmasını icâb ettiren
sebepler. Bozma sebepleri. |
| ESBAB-I NÜZUL |
İnmesinin sebebleri. * Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine (Cebrail
Aleyhisselâm vasıtası ile indirilmesine) sebeb olan hâdiseler. |
| ESBAB-I SAHİHA |
Doğru ve sahih sebepler. |
| ESBAB-I SÜBUTİYE |
İsbata yarıyan sebepler. Sübut delilleri. |
| ESBAB-I TABÎİYE |
Tabiattaki sebepler. (Bak: Delil-i İnâyet) |
| ESBABPEREST |
Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir
sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya
ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp
yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar
içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar
etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel
ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla
bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil
necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda,
insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde,
insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs
marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile
yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur.
Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete
ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler,
günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak
yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet
vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya
kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe
yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i
Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı
halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır!
ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.) |
| ESBAK |
Geçenki, geçen, evvelki, önceki. Daha önce geçmiş olan. Evvel gelen. |
| ESBAN |
Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü. * Kadınların,
yüzlerini örtükleri peçe, tül. |
| ESBAT |
Rahatlar, huzurlar. * Haftanın son günleri. |
| ESBAT |
(Sıbt. C.) Torunlar. Çocuğunun çocukları. Oğlunun oğulları. * Beni
İsrâil kabileleri. |
| ESBEL |
Bıyıkları uzun olan adam. |
| ESBİL |
f. At hırsızı, at çalan. |
| ESBRAN |
f. At süren, süvâri, at koşturan. |
| ESBRİZ |
(Esb-riz) f. At koşusu. * Savaş meydanı. |
| ESBSÜVAR |
(Esb-süvâr) f. Ata binmiş. |
| ESBTAZ |
f. At koşturucu, at koşturan. * At koşturacak meydan, saha. * Her şemsî
ayın onsekizinci günü. |
| ESCA' |
(Sec'. C.) Edb: Nesirde fıkra sonlarının kafiye tarzında olan
uygunlukları, vezinli nesirler. |
| ESCAL |
(Secel. C.) İçi su dolu kovalar. |
| ESCER |
Kırmızı gözlü kimse. * Su biriken yer. |
| ESDAF |
Sadefler, inci kabukları. * Midye ve isridye gibi deniz mahluklarının
şeffaf, parlak kabukları. |
| ESDAK |
(Sıdk. dan) Çok sadık, doğru ve emniyetli kimse. |
| ESDİKA |
Sâdıklar, sâdık olanlar. |
| ESED |
Arslan, şir. |
| ESEDD |
Sağlam, kavi, muhkem. |
| ESEDÎ |
Arslana aid. * Üzerinde arslan resmi bulunan mâdeni para. |
| ESEDULLAH |
Allah'ın arslanı. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, lâkabı. |
| ESEF |
Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için
hâsıl olan üzüntü. |
| ESEFA |
Vâ esefâ! Eyvah, yazık! |
| ESEF-HAN |
f. Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden. |
| ESEF-NAK |
f. Hüzünlü, acıklı, esefli. |
| ESEKK |
Tavşan. * Kulağı kesik olan. * Küçük kulaklı. * Kulağı işitmeyen.
Sağır. |
| ESELE |
(C.: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı. * Asıl. |
| ESELE |
(C. Eselât) Dil ucu. * Urgan ucu. Uzun süngü. |
| ES'ELÜKE |
Senden isterim (meâlinde). |
| ESENN |
Daha yaşlı, en yaşlı. İhtiyar. |
| ESER |
Yapı, birinin meydana getirdiği şey. * Bir hususa dâir Peygamberimizden
(A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul. * Bir şeyin varlığına delâlet
eden te'sir. * Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi. |
| ESER-İ DEST |
El eseri, kendi kuvvet ve kudretinin eseri. |
| ESER-İ HAYAT |
Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi. |
| ESER-İ SAN'AT |
San'at eseri. San'at değeri olan eser. |
| ESER-İ CEDİD |
Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı idi. |
| ESER |
Serçe kuşu. Usfur. * Göbeğinde illeti olan. |
| ESFA |
En saf, pek safi, pek temiz. |
| ESFA |
Alnı dar at. * Tez yürüyüşlü katır. |
| ESFAD |
(Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar. |
| ESFAR |
(Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı
gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler. |
| ESFAR-I BAHRİYYE |
Deniz yolculukları. Deniz seferleri. |
| ESFAR-I BAÎDE |
Yolculuklar, uzak seferler. |
| ESFAT |
(Sefet. C.) Sepetler. |
| ESFEL |
En sefil, çok sefil, en alçak, en aşağı, çok fenâ. |
| ESFEL-İ SÂFİLÎN |
Sefillerin en sefili. Cehennem'in en aşağı tabakasındakiler. |
| ESFEL-İ SÂFİLÎN-İ HISSET |
Alçaklığın en aşağı derecesi. |
| ESFELİYYET |
Aşağılık, âdilik, alçaklık. |
| ESHA' |
Türlü türlü, günâ gûn, rengârenk. |
| ESHA |
(Sahi. den) Çok cömert, fazla eli açık, pek sahi kimse. |
| ESHAB |
(Bak: Ashâb) |
| ESHAB |
Çekmek, cezb. |
| ESHAL |
Misvak ağacı. |
| ESHAM |
(Sehm. C.) Oklar. * Nasibler, hisseler. |
| ESHAM-I UMUMİYE |
Tanzimat devrinde devletin, halka borç karşılığı olarak verdiği hisse
bedelleri. |
| ESHAM |
Küçük katreli yağmur. * Kara nesne, esved. |
| ESHAM |
Kara nesne. |
| ESHAR |
Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan
evvelki vakitler. |
| ESHAR-I BAHAR |
Bahar sabahları. |
| ESHED |
Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi. |
| ESHEL |
Çok kolay, daha kolay, asan. |
| ESHEL-İ TARİK |
En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol. |
| ESHEL-İ UMUR |
İşlerin en kolayı. |
| ESHER |
Uyanık kimse. |
| ESHİYA |
(Sahi. C.) Cömertler, sahiler. |
| ESİ |
(C: Esât) İlaç yapmak. |
| ESİD |
Ev önü. * Bağlanmış kapı. |
| ESİF |
Kederli, esefli, tasalı, gamlı. |
| ESİHHA' |
(Sahih. C.) Özürsüz olanlar, sıhhati yerinde ve vücudu sıhhatte olan
kimseler. |
| ESİL |
Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi. |
| ESİL |
Parlak, uzun ve dolgun yüz. * Doğru şey. |
| ESİL |
(C.: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit. *
Kavi, muhkem, sağlam. |
| ES'İLE |
(Sual. C.) Sualler. Bir şey istemeler. Sorular. |
| ES'İLE-İ SİTTE |
Altı suâl. * Risale-i Nur Külliyatından Mektubat Mecmuasında bir küçük
risâlenin adı. |
| ESİM |
(İsm. den) Günahkâr, günah işlemiş, kabahatlı, cürümlü, suçlu, yalancı
kişi. |
| ESİNNE |
(Sinân. C.) Kılıçlar, seyfler. * Süngüler. * Bileği taşları. |
| ESİR |
Birbirine yakın olmak, mütekarib. |
| ESİR |
Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde.
Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde. Görülmeyen ve
varlığı bütün ehl-i ilimce kabul edilen lâtif, rakik, elâstikiyeti hâiz
seyyal madde.("İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında
olan $nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin
madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye,
mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir
maddedir. $ âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın arşı
su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan
sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri
halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. İ.İ.) |
| ESİR |
Kul,
köle. Harpte teslim alınan düşman. Teslim olan. |
| ESİR-İ HARB |
Harp esiri, harpte esir edilmiş olan. |
| ESİRÂNE |
f. Esirce, kölece. |
| ESİRE |
Seçkin, güzide. * İlim bakiyyesi. |
| ESİRÎ |
Esirlik, kölelik, kulluk. |
| ESİRÎ |
Esir ile alâkalı. Uçacak gibi hafif. |
| ESİRRE |
Tahtlar, oturulacak yerler. * Milletin belli başlı ileri gelenleri. |
| ESİS |
Asıl esas, hak, doğru. * Hediyeler. Armağan olarak verilen şeyler. |
| ESİS |
Titremek. * Küp veya desti saksısı ki, içinde reyhan ekerler. |
| ESİS |
Çok olan şey, kesir. |
| ESKAB |
Delmek. * Ateş yakmak. |
| ESKAF |
Uzun boylu, iri kimse. |
| ESKAL |
(Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık. |
| ESKAL |
(Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı. |
| ESKAM |
(Sakam. C.) İlletler, hastalıklar, dertler. |
| ESKEF |
(C: Esâkif) Kunduracı, eskici. |
| ESKEFE |
Kapı basamağı, eşik. |
| ESKİMO |
Grönland, Alaska ve Kuzey Kanada'da yaşayan bir kavmin adı. |
| ESL |
Dikenli ağaç. * Süngü. * Hasır otu. |
| ESL |
Karaılgın ağacı. |
| ESLÂF |
(Selef. C.) Selefler, evvelkiler, geçmişler. |
| ESLÂF-I İZÂM |
Evvelce gelmiş olan büyük zâtlar. (İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfii gibi) |
| ESLAH |
En sâlih, en iyi. (Bak: Aslah) |
| ESLAHAKALLAH |
Allah seni ıslâh etsin. |
| ESLAK |
Ağaç, şecer. |
| ESLAS |
(Sülüs. C.) Sülüsler, üçde birler, üçde bir parçalar. |
| ESLEB |
İnsanın vücudunda veya yüzünde bulunan ben, nokta. * Süprüntü, moloz. |
| ESLEM |
Daha sağlam, en selâmetli, en sâlim. |
| ESLEM-İ TARİK |
Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol. |
| ESLİHA |
(Silâh. C.) Silâhlar. Muharebe ve cenk âlet ve edevâtı. |
| ESLİHA-İ ATİKA |
Eski silâhlar, eski tip silâhlar. |
| ESLİHA-İ CÂRİHA |
Yaralayıcı, cerh edici silâhlar. (Kılıç, kama, hançer, bıçak... gibi
silahlardır). |
| ESLİHA-İ CEDİDE |
Yeni silâhlar. |
| ESLİHA-İ NÂRİYYE |
Ateşli silâhlar. |
| ESLİHA-İ SAKİLE |
Top gibi ağır silâhlar. |
| ESMA' |
Kulaklar. İşitmeler. |
| ESMA' |
Adlar. Nâmlar. İsimler. |
| ESMA-ÜL HÜSNA |
Allah'ın isimleri. Cenab-ı Hakk'ın güzel isim ve sıfatları. Aşağıdaki
fıkrada Esma-i Hüsna'dan bazıları zikrediliyor:(... Hem alâkadar olduğun ve
perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen ve içindeki
mevcudat, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı
hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemâl-i hikmet ile tanzim ve
tedbir ve terbiye eden Zâtın, Hakîm ismine ve Mürebbi ünvanına senin ruhun
ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün
alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri
hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde
yerleştiren bir Zâtın Vâris, Bâis isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyi ve Muhsin"
ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.Cenab-ı
Hakk'ın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahim'in cilvesini
görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş,
muhteşem dört yüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki;
bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin
libâsı ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı,
terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları
ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl
içinde, mizan ve intizam ile Hak ve Rahman, Rezzak ve Rahim, Kerim
ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak unutmıyarak, iltibas
etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder...İşte böyle hayret verici muhit
bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları
karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hâkim-i Mutlak, Kâdir-i Külli Şey'den başka bu
san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir?
Hangi sebeb müdahale edebilir? S.) |
| ESMA-İ İLÂHİYE |
Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde
çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i
İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya
istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ
hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine
ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme
dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve
tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der.
Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ,
esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek
zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i
nakşı görünebilir. S.) |
| ESMA-İ MEVSULE |
Vasleden isimler. (Bak: İsm-i mevsule) |
| ESMA-İ MÜBHEME |
Tek başına bir mâna ifade etmeyen isimler. Arabcada: (Ellezine) gibi
kelimeler esma-i mübhemeden olduğundan onu tayin ve temyiz eden yalnız
sılasıdır. Demek bütün kıymet sılasına aittir. |
| ESMA-İ ZÂTİYE |
Zâta ait isimler. * Allah'ın zâtına ait isimleri.(Zât-ı
Vâcib-ül-Vücud'un bin bir esmasından bir kısmına "Esma-i Zâtiye" denilir ki,
her cihetle Zât-ı Akdes'i gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. "Allah,
Ehad, Samed, Vâcib-ül-Vücud" gibi çok esmâ var. Bir kısmına da "Esmâ-i
Fiiliye" tâbir edilir ki, çok nevileri var. Meselâ: "Gaffâr, Rezzak, Muhyi,
Mümit, Mün'im, Muhsin" R.N.) |
| ESMA-İ ZÜRUF |
Gr: Zarf olan isimler. Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer
bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku' bulduğunu ifade eden
kelimelerdir. Bunlar Arapçada (maa, kabl, ba'd, ind) gibi kelimelerdir. |
| ESMAH |
Çok cömert, pek eli açık, en semahatli. |
| ESMAK |
(Semek. C.) Semekler, balıklar. |
| ESMAN |
(Sümn-Semen. C.) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri. * Sekizde
birler. |
| ESMAR |
(Semer. C.) Meyveler, Yemişler. |
| ESMAR |
(Semer. C.) Masallar. Akşam sohbetleri. |
| ESMAT |
(C.: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber
olmak. |
| ESMER |
Siyaha, karaya çalan kumral renk. |
| ESNA |
Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm. |
| ESNA-İ HARB |
Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı. |
| ESNA-İ TESADÜM |
Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası. |
| ESNA |
Daha parlak. En parlak. |
| ESNA' |
Bülent, yüksek, yüce, ulvi. |
| ESNAF |
Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar. |
| ESNAH |
(Sinh. C.) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar. |
| ESNAM |
(Sanem. C.) Putlar. Tapılan heykeller. Suretler. Sanemler. |
| ESNAMPEREST |
Puta tapan, putperest. |
| ESNAN |
(Sinn. C.) Dişler. * Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî
sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet,
Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.) |
| ESNİYE |
(Senâ. C.) Övmeler. Senâlar. Medhetmeler. |
| ESR |
Esir etmek. * Muhkem bağlamak. * Takviye etmek. (Bak: Esir) * Göbeğinde
illeti olan. |
| ESRA' |
Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri. * (C.: Esâri) Asma
filizi. * Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek. |
| ESRAR |
(Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. *
Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. * Elinde ve el ayasında olan hatlar. |
| ESRAR-I HAFİYYE |
Gizli ve saklı sırlar. |
| ESRAR-I HÜSN Ü ÂN |
Güzelliğin sırları. |
| ESRAR-ENGİZ |
f. Esrarlı, gizli, ürperti verici. |
| ESRAR-KEŞ |
f. Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen. |
| ESREM |
Kırık dişli, dişleri kırılmış veya dökülmüş olan kişi. |
| ESRİK |
Sarhoş, mest. * Azgın, kızgın. * Zayıf, hasta, hâlsiz, dermansız,
tâkatsiz. |
| ESRÜM |
Dişi dökük olan kimse. |
| ESS |
Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması. |
| ESSALAVAT |
Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize veya
Cenab-ı Hakk'a (C.C.) karşı hamd, şükür ve teşekkür ifade eden dua, selâm ve
salâvâtlar. (Bak: Salâvat) |
| ESSEBEBÜ KELFAİL |
(Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir
(mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu
mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve
sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.) |
| EST |
Ayakları uzun olan. |
| ESTA' |
(Satı. dan) Uzun boyunlu. Boynu uzun olan insan veya hayvan. |
| ESTAĞFİRULLAH |
Cenâb-ı Hak'tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (C.C.) kusurumu
efvetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duâsı. Hürmet veya
ikramlara karşı tevâzu maksadı ile de söylenmektedir.) (Bak: İstiğfar) |
| ESTAN(E) |
f. İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer. |
| ESTAR |
Örtüler, perdeler. |
| ESTAR |
(Satr. C.) Yazı dizileri, satırlar. |
| ESTEH |
f. Çekirdek. * Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne. |
| ESTEÎN |
Yardım isterim, istiâne ederim (meâlinde fiil olup, müfred birinci
şahıstır.) |
| ESTER |
Katır. |
| ESTERVEN |
f. Çocuk doğurmayan, kısır kadın. |
| ESTİNE |
f. Yumurta. |
| ESÛF |
Fazlaca eseflenen, pek üzülen, çok kederlenen, çok fazla acıyan, yufka
yürekli. |
| ESUK |
Deli koyun. |
| ESUM |
Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam. |
| ESUS |
Katı, sağlam, muhkem nesne. |
| ESVA' |
(Sâ'. C.) Kuyular, çukur yerler. * Ölçekler. |
| ESVAB |
(Sevb. C.) Sevbler, giyecekler, giyimler. |
| ESVAF |
(Suf. C.) Suflar, koyun yünleri. |
| ESVAK |
(Sûk. C.) Çarşılar. Pazarlar. |
| ESVAK |
Uzun incikli. |
| ESVAR |
(Sur. C.) Surlar, hisarlar, kaleler, kal'alar. * Ziyafetler, şölenler. |
| ESVAT |
(Savt. C.) Sesler. Savtlar. |
| ESVE' |
Yaramaz nesne. |
| ESVED |
Çok siyah. kara renkli olan. |
| ESVED-ÜL-KALB |
(Bak: Süveydâ) |
| ESVEDEYN |
İki siyah mânâsına gelen bu kelime, yılanla akreb için kullanılır. |
| ESVEL |
Karnı sarkık olan erkek. (Müe: Sevlâ) |
| ESVİDE |
(Sevâd. C.) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar. * Çok
mallar, fazla mülkler. |
| ESY |
Tasa, keder, hüzün. |
| ESYAF |
(Seyf. C.) Seyfler, kılıçlar. |
| ESYAH |
(Seyh. C.) Nehirler, akarsular. * Çizgili elbiseler. |
| ESYAN |
Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü. |
| EŞA |
(C.: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü. |
| EŞAİM |
(Eş'em. C.) En şomlar, en uğursuzlar. |
| EŞAİRE |
(Eş'ari. C.) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan
sünnet ehlinin bir kısmı. |
| EŞAKK |
Meşakkatli, zahmetli. |
| EŞ'AL |
Kuyruğu beyaz olan at. |
| EŞAM |
f. Ölmiyecek kadar az olan yiyecek ve içecek şeyler, kut-i lâyemut. |
| EŞ'AR |
(C.: Eşâir) En iyi şâir. * Kılı çok olan kimse. * Davarın tırnağı
çevresinde olan kıl. |
| EŞ'AR |
(Şa'r. C.) Kıllar. Tüyler. Tüycükler. * (Şiir. C.) Şiirler, manzum ve
güzel yazılar. |
| EŞ'ARÎ |
Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî
olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve
şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık
ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana
koyduğu hakikatları kabul edenlere Eş'arî ve Mezhebine de Eş'ariye denir. |
| EŞ'AS |
Saçı dağınık olan. * Saçı dökülmüş kişi. |
| EŞAVİZ |
Halk. Millet. Nâs. |
| EŞBAH |
(Şebâh. C.) Şahıslar, cisimler, vücudlar. * Büyük kapılar. * Uzaktan
görünen karaltılar, hayâller. * Renk, levn. |
| EŞBAH |
(şibh. C.) Benzeyenler. şibihler. Nazirler. |
| EŞBAL |
(Şibl. C.) Arslan yavruları. |
| EŞBEH |
Daha çok benzeyen. Pek benzeyen. |
| EŞBEH |
Mert, yiğit, kabadayı, cesur kimse. (Bu tâbir bilhassa yeniçeriler
hakkında kullanılırdı.) |
| EŞBÛ |
f. Odunluk, kömürlük. Kömür ve odun konulacak yer. |
| EŞCA' |
Daha yiğit, pek kahraman. En şecaatli. * Parmak ardlarının sinirleri. |
| EŞCAN |
(Şecen. C.) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar,
ıztırablar. |
| EŞCAR |
(Şecer. C.) Ağaçlar. |
| EŞCAR-I BAĞ |
Bahçenin, bağın ağaçları. |
| EŞCAR-I MÜSMİRE |
Meyve ağaçları. |
| EŞDAK |
Doğru konuşan. Yalan söylemeyen. Sâdık. * Büyük ağızlı. |
| EŞEBB |
Arasından geçmek mümkün olmayan ağacın sıklığı. |
| EŞEDD |
Daha şiddetli. Çok fazla şiddetli. Pek fazla şiddetli. |
| EŞEDD-İ İHTİYÂÇ |
En şiddetli ihtiyaç. |
| EŞEDD-İ MÜCÂZÂT |
En şiddetli ceza. |
| EŞEDD-İ ZULÜM |
Zulmün en şiddetlisi. |
| EŞEFF |
Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren. * Suyu kendine çok
fazla çeken. |
| EŞEKK |
Çok şek ve şüphe sahibi. Tereddütte ileri giden. |
| EŞELL |
Çolak. Kolu sakat olan. * Eli dâima hareketli olan kimse. |
| EŞ'EM |
(C: Eşâim) En uğursuz, pek şom. |
| EŞEMM |
Burnu kuvvetli koku duyan. |
| EŞEN |
f. Karpuz ve kavun hamı, kelek. * Ters giyilmiş elbise. |
| EŞERR |
Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En
kötü ve şerli. |
| EŞERR-İ NÂS |
İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü. |
| EŞFA' |
En çok şefaat eden. En şafi. |
| EŞFA |
Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan. |
| EŞFAK |
Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli. |
| EŞFAR |
(Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri. |
| EŞGAL |
(Şugl. C.) İşler. Meşguliyetler. |
| EŞGAL-İ MÜHİMME |
Ehemmiyetli ve mühim işler. |
| EŞHA |
şefkat. |
| EŞHAD |
Şevâhidler. Şâhitler. (Bak: Alâ-ruûs-il eşhâd) |
| EŞHAR |
f. Kalye taşı denilen radyom hamızı. * Nişadır. |
| EŞHAS |
(Şehs. C.) Şahıslar. Kişiler. |
| EŞHAS-I MA'RUFE |
Tanınmış kişiler, bilinen şahıslar. |
| EŞHEB |
Kır (at). Kır, çil renkte olan aslan. * Güç iş. * Soğuk gün. * Bir
nesnenin kenarı. |
| EŞHEL |
Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ. * Elâ gözlü adam. |
| EŞHER |
(Şehir. den) Çok meşhur, pek fazla tanınmış, en şöhretli olan. |
| EŞHÜR |
(şehr. C.) Aylar. |
| EŞHÜR-ÜL-HACC |
Hac ayları mânâsına gelen bu kelime; İslâmiyetten evvel Kâbenin tavaf
edildiği; Şevval ve Zilka'de ile Zilhicce ayından da alınan 10 günle cem'an
70 günlük zamana verilen addır. |
| EŞHÜR-ÜL HURUM |
İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin
haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları. |
| EŞİ'A |
(Şuâ. C.) Şualar. Aydınlıklar. |
| EŞİDDA |
Çok şiddetli sert olanlar. Pek şiddetli davrananlar. |
| EŞİHA |
f. At kişnemesi. |
| EŞİR |
Pek sevinçli, çok mesrur. * Kibirli, mütekebbir kimse. |
| EŞİRRA |
Çok şerliler. Çok kötü insanlar. Çok şerli mahluklar. |
| EŞ'İYA |
(A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine
kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler
göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç
oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid
edilmiştir. 66 babdan ibaret kitabında İsa'nın (A.S.) geleceğini
müjdelediğinden hıristiyanlar arasında Eş'iyanın İncili diye şöhret
bulmuştur. (K. A'lâm) |
| EŞK |
f. Gözyaşı. Dem. |
| EŞK-İ ŞÂDİ |
Sevinçle ağlayış. Sevinçten dökülen gözyaşı. |
| EŞK-İ TARAB |
Sevinçten dolayı akan gözyaşı. |
| EŞK-İ TEESSÜR |
Teessürden dolayı akan gözyaşı. |
| EŞKA |
En şaki, haydut, eşkiya, katı-üt tarik. |
| EŞKAH |
Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at). |
| EŞKÂL |
(Şekil. C.) Şekiller, kılık. |
| EŞKÂL-İ HAYAT |
Hayatın şekilleri. |
| EŞKÂL-İ ZEMAN |
Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı. |
| EŞK-ALUD |
f. Gözü yaşlı. |
| EŞKAR |
Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı
at. |
| EŞK-BAR |
f. Çok ağlayan. Çok gözyaşı döken. |
| EŞK-EFŞAN |
f. Çok ağlayan, gözyaşı döken. |
| EŞKEL |
Gözlerinin akı kırmızılı olan adam. * Beyaz koyun. |
| EŞKELE |
Hâcet. |
| EŞKİYA |
Şakiler. Yol kesenler. Asiler. Allah'a veya kanunlara isyan edip
kötülük yapanlar. Haydutlar, anarşistler, âsiler. Hak ve kanunlara baş
kaldıranlar, Allahın emirlerine karşı gelenler. |
| EŞKİL |
Yaban soğanı. |
| EŞK-RÎZ |
f. Gözyaşı döken, ağlayan. |
| EŞKU |
(şekâ. dan) şikâyet ediyorum (mealindedir). |
| EŞKU(B) |
f. Tavan. * Tabaka, kat, derece, mertebe. |
| EŞK-VER |
f. Ağlayan, gözyaşı döken. |
| EŞMAT |
Saç ve sakallarına kır düşmüş olan. |
| EŞME |
Kumsal yerde kaynayan pınar. |
| EŞMEL |
Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış. |
| EŞNA |
f. Yüzücü, yüzgeç. * Kıymeti büyük olan mücevher. |
| EŞNA' |
Daha şeni. Çok çirkin ve fena. |
| EŞNE |
Ağaç yosunu. |
| EŞNEB |
Dişleri inci gibi beyaz olan adam. |
| EŞRAF |
(şerif. C.) Şerefliler. İleri gelen büyükler. |
| EŞRAF-I BELDE |
Memleketin ileri gelenleri. |
| EŞRAK |
Ortaklar. şerikler. |
| EŞRAR |
Tahribçiler. Kötülük edenler. * Kötü şeyler. şerliler. |
| EŞRAT |
Nişanlar. Alâmetler. şartlar. |
| EŞRAT-I SAAT |
Kıyâmet alâmetleri. (Bak: Kıyâmet). |
| EŞREF |
En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel. |
| EŞREF-İ MAHLUKAT |
Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan. |
| EŞREF-İ SAAT |
Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin
kabul edildiği an. |
| EŞREM |
Burnu yirik. * Üst dudağı yarık olan. |
| EŞREŞ |
Muhalefet eden, karşı gelen. |
| EŞRİA |
(Şirâ. C.) Yelkenler. |
| EŞRİBE |
(Şerâb. dan) İçilecek şeyler, şerablar. |
| EŞTAT |
(Şetit. C.) Takımlar, fırkalar, bölümler. Esnaf, sınıflar. Çeşitler,
cinsler, neviler. |
| EŞTAT-I ULUM |
İlimlerin nevi'leri, çeşitleri. |
| EŞTER |
Yırtlak gözlü. |
| EŞÜDD |
Büluğa gelmek mertebesi. |
| EŞVAK |
Dikenler. (Nebat) * Tıb: Kemiklerin uzaması. |
| EŞVAK |
(şevk. C.) şiddetli arzular, istekler, neşveler. |
| EŞVAT |
(Şavt. C.) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar. * Kâbe-i
Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma. |
| EŞVE |
Gözü değen kişi. |
| EŞVEŞ |
Göz ucuyla bakan kişi. * Yüksek bina. |
| EŞYA |
(Şey. C.) (Bu kelime, Türkçede müfret gibi kullanılır.) Ev döşemeye
mahsus halı, dolap v.s. * Elbise, yatak, çamaşır gibi malzemeler. * Yük, yük
eşyası. |
| EŞYÂ' |
(Şia. C.) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar,
cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar. * Yardımcılar. |
| EŞYAH |
(Şeyh. C.) Şeyhler, ihtiyarlar, yaşlılar, pir-i fâniler. |
| EŞYEB |
(Şeyb. den) Saçı sakalı ağarmış, yaşlanmış olan kişi. İhtiyar. |
| EŞYEM |
Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam. |
| ETA |
Kavak ağacı. |
| ETAJER |
Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap. |
| ETAN |
f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya;
yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. |
| ETAVE |
Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare. |
| ETBA' |
Tâbi olanlar, bağlı olanlar, emri altında bulunanlar. (Cenâb-ı Hakka ve
Resul-ü Ekreme (A.S.M.) tâbi ve muti olan veli bir üstâdın ve bir mürşid-i
ekmelin gösterdiği Hak ve hakikat, iman ve Kur'ân yolunda gidenler, ona
tâbi' olanlar.) |
| ETBAK |
(Tabak ve Tabaka. C.) Yemek tepsileri, sofraları. Büyük sahanlar. *
Tabakalar, dereceler, mertebeler, katlar. * Kabileler, kavimler, aşiretler. |
| ETELAN |
Adım birbirine yakın olmak. |
| ETEMM |
Tam, en mükemmel, hiç noksansız. |
| ETENAN |
Adım birbirine yakın olmak. |
| ETENE |
Hayvanlarda ana ile cenin arasındaki kan alış-verişini temin eden
organ. * Bitkilerde yumurtacıkların yumurtalığa yapışık bulundukları doku. |
| ETEYEMMENÜ |
(Teyemmün. den) Ben kendimi teyemmün ediyorum (meâlindedir). (Bak:
Teyemmün) |
| ETFAL |
(Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar. |
| ETFAL-İ BAĞ |
Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar. |
| ETFAL-İ MEKÂTİB |
Mekteb çocukları, okul talebeleri. |
| ETFALİYET |
Çocukluklar. Çocukluk halleri. |
| ETHAL |
Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet. |
| ETİ |
Bir kişinin bir yere su iletmek için yaptığı ark. * Sel. |
| ETİBBA |
Tabibler, tıb ilmini bilenler, doktorlar. |
| ETİBBA-İ HASSA |
Saray hekimleri, saray doktorları. |
| ETİKET |
Fr. Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine
konan küçük yafta. * Teşrifat, görgü. |
| ET'İME |
(Taam. dan) Yemekler, taamlar, yenecek şeyler. |
| ET'İME-İ LEZİZE |
Lezzetli yemekler. |
| ETİME |
(C.: Etâyim) Ateş yakacak yer. |
| ETİR |
Günah. |
| ETKA |
(Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya
helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen.
Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen. |
| ETKIYA |
(Taki. C.) Çok takvâ sâhibi olanlar. Takiler. Takvâda çok ileri giden
mes'ud kimseler. |
| ETLA' |
Uzun boylu. |
| ETLAD |
Evde doğan câriyeler. * Eski mal. * Damızlık denilen doğurucu hayvan. |
| ETMESEH |
Karanlık, sessiz gece. |
| ETNAB |
(Tınb. C.) Çadır ipleri. * Ağacın kök damarları. * Vücudun sinirleri. |
| ETNİK |
yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve
ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve
kardeşliğidir. |
| ETNOGRAFYA |
(Etnografi) yun. Kavmiyyat. Kavimlerin, milletlerin gelişmesini,
terakkisini ve has vasıflarını inceleyen, onların kültürlerinden bahseden
ilim kolu. |
| ETNOLOJİ |
yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini
inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin
özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından
faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar
yapılmıştır. Bugün siyasî ideolojiler yayılmak amacı ile, etnik, kavmî
hususiyetler ve zaaflardan istifade ederler. |
| ETRA |
Dere gibi akan su. |
| ETRAB |
(Tırb. C.) Hep bir yaşıt olanlar, akranlar. |
| ETRAD |
Kaşları kılsız olan kimse. |
| ETRAF |
(Taraf. C.) Taraflar, yanlar, canibler, yönler, uçlar, kıyılar. |
| ETRAF-I ERBAA |
Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.) |
| ETRAF |
(Türfe. C.) Nazik ve zarif şeyler. * Lezzetli taamlar, güzel yemekler. |
| ETRAH |
(Terah. C.) Tasalar, kederler, elemler, gamlar, üzüntüler, sıkıntılar,
ıztırablar. |
| ETRAK |
(Türk. C.) Türkler. |
| ETRAS |
(Türs. C.) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar. |
| ETRİBE |
(Turab. C.) Topraklar. |
| ETRİKA |
(Tarik. C.) Tarikler, yollar, caddeler. * Sebepler, vesileler,
vasıtalar. * Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için
yapılan işler. |
| ETT |
Galip olmak. |
| ET-TAHİYYATÜ |
Bütün mahlukatın hayatları, kal ve hâl dilleri ile Hâlıkları olan
Allah'a (C.C.) karşı yaptıkları hamdler, şükürler, mânevi hayat hediyeleri.
(Bak: Tahiyye) |
| ETTAR |
Kasnakçı. |
| ET-TEVVAB |
Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları
çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u
rahmeti ile bahtiyar eder. |
| ETTUN |
(C.: Etâtin) Hamam külhanı. |
| ETUM |
Su kaplumbağası. |
| ETÜD |
Fr. İnceleme, tetkik etmek. * Musikide didaktik maksatla bestelenmiş
eser. |
| ETVAK |
(Tavk. C.) Kadın gerdanlıkları. * Hindistan cevizinin sütü. |
| ETVAR |
(Tavır. C.) Tavırlar, haller, davranışlar. |
| ETVAR-I NÂ-LÂYIKA |
Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler. |
| ETVAS |
(Tâus. C.) Tavus kuşları. |
| ETYAB |
(Bak: Atyeb) |
| EV |
Şek, tahayyür, ibham, istisnâ, şart, teb'iz için kullanılan harf-i
atıf. "yahut, veya, meğer ki, bel, belki ister" gibi kelimelerle türkçeye
terceme edilebilir. |
| EVABİD |
(Abide. C.) Abideler. (Bak: Abide) |
| EV'AC |
Geniş, vâsi. |
| EVAGİ |
(Agıye. C.) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su
akıtılacak yerler. |
| EVAHİR |
Ahirler, ayın son günleri, sonlar. |
| EVAHİR-İ RAMAZAN |
Ramazan ayının sonları, son günleri. |
| EVAİL |
Başlangıçlar, önler, evveller, eskiler. |
| EVALİ |
Çok iyi ve münâsib olanlar. Evlâlar. |
| E'VAM |
(Bak: A'vam) |
| EVAM |
f. Ödünç, borç. * Renk, levn. |
| EVAMİR |
Emirler, emredilenler, vazifeler. (Bak: Emr) |
| EVAMİR-İ TEKVİNİYE |
Tekvine âit emirler.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı
nümuv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim", doğru söyler. Yumurtada
bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım", Biiznillâh olur, doğru
söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım", metin
demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar
iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) (Bak:
Emr-i tekvinî) |
| EVAN |
(Bak: Avân) |
| EVANİ |
Kapkacaklar, kaplar. |
| EVAR(E) |
f. Hükümet dairelerine ait defterler, resmî defterler. * İmaret. |
| EVARİN |
f. Güzel olmayan, çirkin. |
| EVASIT |
(Evsât. C.) Vasatlar, orta hal ve vaziyetler. |
| EVAVİN |
(İyvan. C.) Büyük salonlar, sofalar, holler. Kasırlar, köşkler. |
| EVB |
Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek. * Kasd. İstikamet. |
| EVBAR |
f. Yutma, yutuş. |
| EVBAŞ |
Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri. * Muhtelif yerlerden gelmiş,
toplanmış bir cemaat, bir bölük. |
| EVBAŞAN |
(Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar.
Ayak takımları. |
| EVBE |
Rucu etmek. Geri çekilmek, dönmek. |
| EVC |
Bir şeyin en yüksek derecesi, en yüksek noktası. Zirve. * Koz: Seyyare
mahreklerinin merkezden en uzak noktaları. |
| EVC-İ BÂLÂ |
En yüksek nokta. |
| EVC-İ RİF'AT |
Yüksekliğin son noktası, zirvesi, tepesi. |
| EVCA' |
(Veca. C.) Ağrılar. Acılar. Sızılar. |
| EVCA-İ BATN |
Karın ağrıları. |
| EVCA-İ ŞEDİDE |
Şiddetli ağrılar. |
| EVCAR |
İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar. |
| EVCEB |
Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu. |
| EVCEB-İ VECÂİB |
Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey. |
| EVCEDETHU-L ESBAB |
(İcad. dan) "Onu sebepler icadediyor. Sebepler bu şeyi icadediyor."
mânasında dinsizliği ima eden bir söz. |
| EVCEH |
En vecihli, çok uygun, en münâsebetli. |
| EVCEH-İ AKVÂL |
Sözlerin en uygunu, kavillerin en münasebetlisi. |
| EVCEL |
Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi. |
| EVCER |
Çok çekingen, utangaç kimse. |
| EVC-GİR |
f. Yükselen, yükseğe çıkan. |
| EVC-PERVAZ |
f. Yüksekte uçan. |
| EVCÜMEND |
f. Top, küme, yığın, toplanma. * Toplu, idareli, evini muntazam tutan.
Hanesini iyi ve tertipli bir hâlde bulunduran. |
| EVDA |
Yaban faresi. * Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin. (Bak: Kası'a) |
| EVDA |
Ednâ. |
| EVDAD |
(Vedid. C.) Sevgililer, sevilenler. |
| EVDİYE |
(Vâdi. C.) Vâdiler. Dereler. |
| EVED |
Kuvvet. Ağır yük götürmek. * Eğrilik. |
| EVEND |
f. Kap. Kabkacak. |
| EVFA |
Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli. * En çok. Pek tamam.
* Tam yetişmek. |
| EVFAD |
Çeşitli fırkalar. |
| EVFAK |
Daha muvafık. En uygun. En muvafık. |
| EVFER |
(Vâfir. den) Çok. Bol. |
| EVGAD |
(Vagd. C.) Ahmaklar, eblehler, salaklar, bönler, akılsızlar. |
| EVGENC |
f. Nedâmet, pişmanlık, pişman olma hâli. |
| EVHAD |
Vahid. Tek. |
| EVHAL |
(Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler,
durulacak veya oturulacak yerler. |
| EVHAM |
Olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklanma. Üzüntü. Vehimler.
Kuruntular. Zarar ihtimâli çok az olan bir şeyden meraklanma ve üzülme. |
| EVHAMIN MÜDAFAASI |
Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması. |
| EVHAM-SÂZ |
f. Evham veren. |
| EVHAŞ |
Daha vahşi. En vahşi. |
| EVHAŞ |
Nefret veren şey. |
| EVHEN |
En gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz tâkatı kalmamış. |
| EVİDDA |
Ahbablar. Hâlis ve sâdık dostlar. |
| EVİL |
Siyaset. |
| EVİND |
f. Hud'a, hile, aldatma, oyun. |
| EVİY |
Yerleşme. Yerine gelme. Koruma. |
| EV'İYE |
(Viâ. C.) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler.
* Damarlar. |
| EV'İYE-İ ŞA'RİYYE |
Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan
damarlar. |
| EV'İYE-İ VERİDİYYE |
Tıb: Siyah kan damarları. |
| EVK |
(C: Evâk) Ağırlık, yük. * İçinde su biriken çukur yer. |
| EVKAF |
(Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler.
Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis
olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu
kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır.
Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran
kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır.
Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini
komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu
hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl
edilmemesi gereklidir. |
| EVKAF-I HÜMAYUN |
Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları
vakıflar. |
| EVKAF-I MAZBUTE |
İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar. |
| EVKAR |
(Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları. |
| EVKAS |
Boynu kısa olan. |
| EVKAŞ |
Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse. |
| EVKAT |
(Vakit. C.) Vakitler. |
| EVKAT-I HAMSE |
Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı
vakitler. |
| EVKAT-I MUAYYENE |
Belli vakitler, belli zamanlar. |
| EVKAT-I SALÂT |
Namaz vakitleri. |
| EVKED |
Pek te'kitli, çok kuvvetli, en kavi. |
| EV-KEMA KAL |
Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen
nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm
söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.)
aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir. |
| EVKES |
Pinti ve soysuz kişi. |
| EVL |
(Bak: Te'vil) |
| EVLA |
Daha iyi, birincisi, başta gelmesi lâzım geleni. |
| EVLÂD |
(Veled. C.) Veledler. Çocuklar. |
| EVLÂD-I VATAN |
Vatan çocukları. |
| EVLÂD-I ZÜKUR |
Erkek çocuklar. |
| EVLADİYET |
Evlâda mahsus, evladlık, bünüvvet. |
| EVLADİYYE |
Evlatlık, evlada mahsus. * Mc: Çok sağlam ve dayanıklı ev veya eşya. |
| EVLAD Ü IYAL |
Çoluk çocuk. Evlâdlar ve karısı. |
| EVLAK |
Delilik, cünun. |
| EVLEVİYET |
Daha öncelik. Başta gelir olmak. Daha beğenilir. Daha münâsip olmak. |
| EVLİYA |
(Veli. C.) Veliler. Nefsine değil, dâimâ Cenab-ı Hakk'ın rızâsına tâbi
olmağa çalışan, ibâdet ve taatta, takvâ ve riyâzatda çok yüksek mertebelere
ulaşıp Allahın (C.C.) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar. (Bak:
Veli) |
| EVLİYA-İ İZÂM |
Büyük evliya. |
| EVLİYA-İ UMUR |
İş başında bulunanlar, işleri idâreye vazifeli olanlar.(Ey evliya-i
umur! Tevfik isterseniz, kavânin-i Âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa
tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira, mâruf umum Enbiyanın
memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, Kader-i İlâhinin bir işaret ve
remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı
diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri,
ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. H.) |
| EVLİYA ÇELEBİ |
Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri;
Seyahatnâme'sidir. |
| EVN |
Yab yab yürümek. * Vakarlı, sessiz ve ciddi olmak. * Heybenin bir gözü.
* Denk. |
| EVRA |
f. Hisar, kal'a, kale. |
| EVRAD |
Virdler. (Bak: Vird) |
| EVRAK |
(Vakar C.) Sahifeler. Yapraklar. |
| EVRAK-I HAVÂDİS |
Cerideler, gazeteler. |
| EVRAK-I NAKDİYYE |
Kağıt paralar. |
| EVRAK |
(C: Vuruk) Sivri ve uzun dişli. * Yüzü renkli güvercin. * Siyahı
beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka) |
| EVRAM |
(Verem. C.) Veremler, vücudda hasıl olan yumrular, şişler. |
| EVRAN |
Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb. |
| EVRE |
f. Elbisenin dış yüzü. |
| EVRE |
Ahmak kimse. |
| EVREK |
f. Çocukların ağaca ip takmak suretiyle yaptıkları salıncak. |
| EVRENCEN |
f. Kadın bileziği. |
| EVREND |
f. Hile, aldatma, hud'a, oyun. * Nam, şan, şeref. * Serir, erike, taht. |
| EVRENG |
f. Taht, evrend. * Şan, şeref, nâm. * Zinet, süs. * Akıl, irfan. * Ağaç
kurdu. * Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. * Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun.
* Yakışıklılık. |
| EVRENG-NİŞİN |
f. Tahtta oturan, hükümdar. |
| EVRENG-ZİB |
f. Tahtı süsleyen. Hükümdar, padişah. |
| EVRİDE |
(Verid. C.) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden
damarlar. Siyah kan damarları.(Sâni-i Hakîm, beden-i insanı, gayet muntazam
bir şehir hükmünde halketmiştir. Damarların bir kısmı telgraf ve telefon
vazifesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat
olan kanın cevelânına medardırlar. Kan ise; içinde iki kısım küreyvât
halkedilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ tâbir edilir ki, bedenin
hüceyrelerine erzak dağıtıyor. Ve bir kanun-i İlahî ile hüceyrelere erzak
yetiştiriyor. (Tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı
beyzâdırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık
gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler
Mevlevi gibi iki hareket-i devriyye ile, sür'atli bir vaziyet-i acibe
alırlar. Kanın hey'et-i mecmuası ise: İki vazife-i umumiyyesi var. Biri:
Bedendeki hüceyratın tahribatını tâmir etmek. Diğeri; hüceyratın enkazlarını
toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar
var ki: Biri sâfi kanı getirir; dağıtır, sâfi kanın mecralarıdır. Diğer
kısmı enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı, "Ree"
denilen nefesin geldiği yere getirirler.Sâni-i Hakîm, havada iki unsur
halketmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül-humuza. Müvellid-ül-humuza ise:
Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u
kesifini kehribar gibi kendine çeker, ikisi imtizaç eder. Buhari hâmız-ı
karbon denilen (Semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i
gariziyyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sâni-i Hakîm fenn-i
kimyada aşk-ı kimyevi tâbir edilen bir münasebet-i şedideyi,
müvellid-ül-humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur birbirine yakın olduğu
vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki:
İmtizaçtan hararet hâsıl olur. Çünki imtizaç, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın
hikmeti şudur ki: O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı
hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi, bunun
zerresiyle imtizaç eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk
kalır. Çünki imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu.
Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i
Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "hareket, harareti
tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i
insanîdeki hararet-i gariziyye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile temin edildiği
gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile
girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı işal
ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mucizat-ı kudret-i İlâhiyye olan kelime
meyvelerini veriyor. $ S.) |
| EVS |
Bahşiş vermek. * Kurt. |
| EVSA' |
Daha geniş. Çok vasi'. |
| EVSÂF |
(Vasf. C.) Vasıflar, sıfatlar. |
| EVSÂF-I CEMİLE |
Güzel vasıflar. İyi hasletler. |
| EVSÂF-I NİSBİYE |
f. Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği,
karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) |
| EVSAH |
(Vesah. C.) Pislikler, murdarlıklar, kirler. |
| EVSAK |
En çok inanılan, ziyade sağlam. Daha çok vüsuk sahibi. |
| EVSAL |
(Vasl. C.) Vücuttaki mafsallar, oynaklar. |
| EVSAM |
(Vasm. C.) Arlar, hayâlar, utanmalar. |
| EVSAN |
(Vesen. C.) Putlar. Sanemler. |
| EVSAT |
Ortada olmak. * Vasatta olan. Orta. Orta hâlli. |
| EVSÂT |
(Vasat. C.) Ortalar. Vasatlar. |
| EVSÂT-I MUFASSAL |
Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine
Suresinin sonuna kadar olan surelerdir. |
| EVŞAB |
Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı. |
| EVŞAL |
(Veşl. C.) Damla damla akan su. * Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe
gelen kimseler. |
| EVŞAZ |
Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler. *
Vücuttaki mafsallar, oynak yerler. |
| EVŞEN |
Yaltakçı, dalkavuk. |
| EVŞENG |
f. Sicim. İnce ip. |
| EVTAD |
(Veted. C.) Direkler. Kazıklar. * Ricâlullahtan birine verilen isim. |
| EVTAD-ÜL ARZ |
Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri. |
| EVTAF |
Kirpikleri uzun ve kaşı kıllı olan kimse. |
| EVTAN |
(Vatan. C.) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler,
hatta uğrunda can verilen topraklar. |
| EVTAR |
(Vatar. C.) İhtiyaçlar. |
| EVTAR-I ÂCİLE |
Acil ihtiyaçlar. |
| EVTAR |
(Veter. C.) Tek, eşi olmayan (harf). * Saz telleri. Yay. |
| EVTAS |
Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup,
Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur. |
| EVVAB |
(Evb. den) Rücu' eden. Geri dönen. * Günahlardan tevbe edip hakkı kabul
eden. |
| EVVABÎN |
Tevbe edip günahlardan dönenler. |
| EVVAH |
Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak. * Çok âh edip duâ eden. *
Merhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz.
İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı. |
| EVVEL |
İlk. İbtida. |
| EVVEL-ÜL-EVÂİL |
Evvellerin evveli. * Hâdiselerin başlangıcı. |
| EVVELA |
İlkönce, birinci olarak, herşeyden önce. |
| EVVEL-BAHAR |
Nevbahar. İlkbahar. |
| EVVEL-BE-EVVEL |
Herşeyden önce, ilk, evvelâ. |
| EVVEL-EMİRDE |
İşin başlangıcında, herşeyden önce. |
| EVVELEN |
Evvelâ, birinci, ilk olarak. |
| EVVELÎN |
Evvelkiler, ilkler. |
| EVVELÎN Ü ÂHİRÎN |
İlkler ve sonlar. Evvelkiler ve sonrakiler. |
| EVVELİYAT |
Başlangıçlar. Mukaddemat. İlk öndekiler. İbtidaki cihetler. * Her
akıllının tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hususlar. * Man: Mücerred
mevzu ve mahmulleri arasındaki nisbet tasavvur edilince aklın kat'iyyetle
teslim ve tasdik ettiği kaziyeler. |
| EVVELİYET |
Evvel oluş. (Bak: Mecaz) |
| EVY |
Bir nesne yerine gelmek. |
| EVZA' |
(Vaz'. C.) Haller. Durumlar. |
| EVZA-I GARİBE |
Garip haller. |
| EVZAH |
Daha açık. Pek âşikâr. En vâzıh. |
| EVZAK |
İçinde su veya başka birşey biriken çukur yer. |
| EVZAN |
(Vezin. C.) Vezinler. Tartılar. |
| EVZAN-I ARUZİYYE |
Edb: Aruz vezinleri. |
| EVZAR |
(Vizr. C.) Ağırlıklar. Yükler. * Mc: Günahlar. * (Vezer. C.) Kal'alar,
kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler. * Üstünlükler, galebeler. * Dağlar. |
| EVZAYİŞ |
f. Çoğalış, artış. |
| EY |
(Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına
gelir. Bir ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nidâ içindir. |
| EYA |
f. Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı
olarak da kullanılır. |
| EYADİ |
(Eydi) (Yed. C.) Eller. * Mc: Sebepler. Nimetler. |
| EYADİ-İ KESİRE |
Çok eller. Çok sebebler. |
| EYALAT |
(Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler. |
| EYALET |
(C: Eyâlât) Vilâyet. Bir vâlinin idaresinde olan memleket, şehir. |
| EYAMA |
(Eyyim. C.) Bekârlar, evli olmayanlar. |
| EYAMİN |
(Eymen. C.) Pek hayırlı, uğurlu olanlar. En yümünlü. |
| EYAZİ |
f. Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, örtü. |
| EYBE |
Rücu' etmek. * Gurub etmek, batmak. |
| EYD |
Kuvvet. |
| EYD |
Rücu' etmek. * Avdet etmek. |
| EYDA' |
Za'feran. |
| EYDİ |
(Yed. C.) Eller. * Mc: Kuvvetler. (Daha çok Eyâdi şeklinde kullanılır.) |
| EYDİYE |
(Yed. C.) Nimet. * Eller. |
| EYHEM |
Sağır. * Bahadır. |
| EYHEMAN |
Ateş ve sel. |
| EYHUKAN |
Maydanoz otu. |
| EYİD |
Kuvvetli, şiddetli kimse. |
| EYİR |
Sıcak yel. |
| EYKE |
Sık ve birbirine karışmış ağaç. * Yumuşak. * Ağaç bitiren bataklık.
(Bak: Ashab-ı Eyke) |
| EYKER |
İlâç yapılan bir ot. |
| EYM |
(C: Üyum) Yılan. |
| EYMAN |
(Eymün) (Yemin. C.) Andlar. Yeminler. Kasemler. * Fık: Zevcesi ölmüş
er. * Sağ taraflar. Sağlar. |
| EYMAN-I SÂDIKA |
Doğru yeminler. |
| EYMEN |
En meymenetli. En uğurlu. Sağ taraf. |
| EYMEN VÂDİSİ |
Musa'nın (A.S.) tecelliye mazhar olduğu Tûr Dağı'ndaki vadi. |
| EYNE |
Nere? Nerede? Nereye? (mânasına sual için söylenir ve zarf-ı mekândır).
* Zaman. An. * Yorgunluk (mânâsında da kullanılmıştır.) |
| EYNEL MEFER |
(Eyn-el mefer) Nereye gidilebilir? Nereye kaçılabilir? Kaçacak yer var
mı? |
| EYNESSERA-MİN-ES-SÜREYYA |
(İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?..
Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan
şeyler için söylenir.) |
| EYNİYET |
Mekânda bulunması sebebiyle birşeye ârız olan hâlet. |
| EYS |
Varlık. Vücud. Mevcud. * Kahir. Zulüm. * Zarar, ziyan. * Ümidsiz olmak.
Ye'se düşmek. (Bak: Leys) |
| EYSAR |
Çadır eteğini kazığa bağlamakta kullanılan kısa ipler. * Ot. |
| EYSER |
Sol taraf. Soldaki. * Pek kolay. |
| EYTAL |
(C: Eyatil) Boş böğürlü. |
| EYTAM |
(Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar. |
| EYTAM VE ERÂMİL |
Yetimler ve dullar. |
| EYUM |
Erkeksiz kadın (ki, önce ere varmış olsun-olmasın). |
| EYVAH |
f. Heyhât, yazık. |
| EYVALLAH |
Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir
tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul
olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir. |
| EYVAN |
f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne. |
| EYVAN-I KİSRA |
Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan
eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin
(A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır. |
| EYYAM |
(Yevm. C.) Devirler. Günler. * Güç, iktidar, nüfuz. |
| EYYAM-I ÂDİYYE |
Tâtil günlerinin haricindeki günler. |
| EYYAM-I BAHUR |
Ağustos ayının ilk yedi günü. |
| EYYAM-I BÎZ |
(Eyyâm-ül bîz) Her arabî ayın 12, 13, 14, 15'inci günleri. |
| EYYAM-I CEM' |
Hac mevsiminde Arafat ve Mina'da geçen dört gün. |
| EYYAM-I KUR'ANİYE |
Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin
kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında
bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir
günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve
Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.) |
| EYYAM-I MAZİYYE |
Geçmiş günler. |
| EYYAM-I RESMİYYE |
Resmi günler. |
| EYYAM-I TEŞRİK |
Kurban bayramının birinci gününden sonraki diğer üç güne verilen
isimdir. Zilhiccenin 11, 12 ve 13 üncü günleridir. Birinci gününe "yevm-i
nahr" (kurban günü) denir. |
| EYYAMÜN MA'DUDAT |
Kurban bayramının son üç günü. * Sayılan günler. * Ramazan-ı Mübârekin
sayılı günleri. |
| EYYAN |
Vakit, zaman. |
| EYYİD |
Kuvvetlendir, teyid et, devam ettir (meâlinde). |
| EYYİD-ALLAHU MÜLKEHU |
Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.) |
| EYYİM |
Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına
ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim;
hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da
ıtlak edilir. (E.T.) |
| EYYÛB |
(A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan
Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam
tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana
çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine
şükretti. Hasta oldu, yine Rabbine şükrediyordu, sabrediyordu. Bedeninde
yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varmaz oldu,
yalnız bir zevcesi ona hizmet ederdi. O yine sabreder ve ibâdetine devam
eylerdi. (Kısas-ı Enbiya Cevdet Paşa)(Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb
Aleyhisselâm'ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir.Hazret-i Eyyûb
Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:Pek çok yara, bere
içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek
kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden
kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyyenin
mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel
gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlâhiyye
için demiş: "Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben
ubudiyetime hale veriyor." diye münâcât edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi,
garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir surette kabul etmiş.
Kemal-i âfiyetini ihsan edip envâ-i merhametine mazhar eylemiş. L.)(Hz.
Eyyûb'un (A.S.) zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî
ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz.
Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz
her bir günah, kafamıza giren her bir şübhe kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Hz. Eyyûb'un (A.S.) yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu.
Bizim mânevi yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. O
münacât-ı Eyyûbiyeye o hazretten bin def'a daha ziyade muhtacız. L.) |
| EYYÛB-ÜL ENSARÎ |
(Bak: Ebu Eyyub-ül Ensarî) |
| EYYÜ |
Sual sormak için "Hangi? Ne? Ne vakit?" mânalarına kullanılır. |
| EYYÜHEL-İHVAN |
Ey kardeşler, ey ihvân (meâlinde hitab). |
| EYZAN |
Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle. |
| EZ |
f. ...den, ...den. |
| EZ ÂN CÜMLE |
O cümleden olarak. |
| EZA |
Ticarette kaybetme, zarar etme. * Kibir ve gururunu bıraktırma. *
Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp
mahzun olduğu şey. * Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak.
Tetavül etmek. |
| EZ'AF |
(Zı'f. C.) Bir şeyi iki katı yapan fazlalıklar. Katlar. |
| EZ'AF-I MUZÂAFA |
Pek çok, kat kat. |
| EZ'AF |
Çok zayıf, en zayıf. |
| EZ'AF-ÜL İBAD |
Kulların en zayıf olanı. |
| EZ'AF-I NÂS |
İnsanların en zayıf olanı. |
| EZAHİR |
Çiçekler, şükufeler. |
| EZAHİR-İ EFKÂR |
Fikir çiçekleri. |
| EZ'AKÎ |
Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse. |
| EZAME |
(C.: Ezamât) Hışım ve gadap etmek. Kızmak, hiddetlenmek. |
| EZAMİM |
(İzmâme. C.) Cemâatler, topluluklar. |
| EZAN |
Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme,
kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet
getirmek. * Bildirmek.(Ezan, Müslümanlığın mühim bir şiârıdır. Ezan
esnasında konuşmamak, hattâ Kur'an okumayı bırakıp dinlemek efdaldir.
B.İ.İ.) (Bak: Taabbüdî) |
| EZANÎ |
Ezan ile alâkalı. |
| EZANÎ SAAT |
Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam
gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere
ayarlanmış saat. |
| E'ZAR |
Özürler. Kusurlar. Bahaneler. |
| EZ'AR |
Saçı az olan kimse. * Otu az olan yer. * Zâlim ve kötü huylu kimse. |
| EZAT |
(C.: Üzâ-Ezy) İçinde su birikmiş çukur yer. |
| EZB |
Anasından yeni doğmuş hayvan. |
| EZBAD |
(Zebed. C.) Paslar. * Dörtte birler, çeyrekler. * Köpükler. |
| EZ-CÜMLE |
f. Bu cümleden, meselâ, bunun gibi. |
| EZDAD |
Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı
olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her
tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan,
ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet
gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor.
Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının
tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan
dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O
vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu
âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede
gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp
eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki
neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan
eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki
tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı
çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli
nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i
ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve
esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için
yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise,
istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne
sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna
sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i
hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı
Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı
teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin
kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi
daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade
ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade
etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve
karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara
idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak
şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna
tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i
hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret,
nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat,
hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını
yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı
san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil
eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i
sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin
neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader
mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o
vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın
ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların
hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i
kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve
esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı
Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur
hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan
tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini
istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek
istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte
şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp,
taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret
giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki
hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir
ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar.
Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.) |
| EZDER |
f. Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık. |
| EZ-DİL |
Gönülden. |
| EZDİLİ CAN |
(Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden. |
| EZEB |
Leim kimse. * Kısa boylu. |
| EZEBB |
f. Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam. |
| EZEC |
(C.: Azec) Süleyman Aleyhisselâm'ın yaptığı bir bina adı. |
| EZECC |
Uzun ve ince kaşlı. |
| EZEL |
İbtidası ve başlangıcı olmayan, her zaman var olan. |
| EZELÎ |
Ezele mensub ve müteallik. Devamlı var olup varlığının başlangıcı
olmayan. |
| EZELİYYE |
Ezele mensub, ezel ile ilgili, ezelîlik.(S - Bütün silsilelerin
Hâlik'ın vücub-u vücuduna kat'i şehadetleri göz önünde olduğu halde, bazı
insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla
dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?C - Kasd ve dikkatle değil, sathi ve
dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir.
Meselâ:Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir
zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle
nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün
kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl
nasılsa gözüne ilişir. O zat derhal "Hilâli gördüm." der. "İşte bu gördüğüm
Ay'dır." diye hükmeder.İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara
düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan
insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve
dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talebsiz,
dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul
ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün
hikmetlerin mercii olan nizâm-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile
hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki,
şu garip nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek
mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.) |
| EZELL |
Kurtla sırtlandan doğan hayvan. * Oturak yerinin iki yanları arık ve
yeyni olan. |
| EZELL |
Çok zelil. Çok alçak ve rüsvay olan. |
| EZELL-İ NÂS |
İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam. |
| EZEM |
Ağzını yumup oturmak. * Sabretmek. * Yemekten ve içmekten men'etmek. *
Isırmak. * Gayret etmek. * Bükmek. |
| EZFAR |
Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda
bulunan küçük yıldızlar. |
| EZFELÎ |
Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk. |
| EZFER |
Güzel kokulu şey. |
| EZFER |
Uzun tırnaklı. |
| EZFİLE |
Cemaat, topluluk, güruh, bölük. |
| EZFİR |
Çok iyi kokulu nesne. |
| EZGEHAN |
f. Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse. |
| EZHAB |
(Zeheb. C.) Yumurta sarıları. * Altunlar. |
| EZHAN |
Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular. |
| EZHAR (AZHÂR) |
(Zahr. C.) Satıhlar, yüzler. * Sırtlar, arkalar. Binek hayvanının
sırtları. |
| EZHAR |
(Zehre. C.) Çiçekler. Zehreler. şukufeler. |
| EZHAR-I NEV-BAHÂR |
Bahar çiçekleri. |
| EZHAR-I REBİÎ |
Bahar çiçekleri. |
| EZHEL |
Gafil kimse. Gaflette bulunan kişi. * Pek dalgın. |
| EZHER |
Pek beyaz ve parlak. * Ay, kamer, * Saf ve parlak olan. * Cuma günü. *
Vahşi sığır. |
| EZHER-ÜL VECH |
Yüzü nurlu olan. |
| EZHERAN |
(Ezhereyn) Ay ile güneş. |
| EZİB |
Rezil, âdi ve aşağılık kimse. * Kıble rüzgarı. * Riyh-u cenub ile Sâbâ
arasında esen yel. * Sevinmek, ferah ve neşat. |
| EZİKKA |
(Zukak. C.) Yollar, sokaklar. |
| EZİLLE |
Zeliller, alçaklar. |
| EZİMME |
(Zimam. C.) Yularlar. Bağlar. |
| EZİMME-İ UMUR |
İşlerin idâresi. |
| EZİN |
Kefil. |
| EZİN |
Söz dinlemek. * İşitmek. |
| EZİR |
f. Haykırma, bağırma. |
| EZİYET |
İncinme. Sıkıntı çekme. |
| EZKA |
En anlayışlı. En zeki. |
| EZKA |
En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize. |
| EZ-KADİM |
f. Eskiden, önceleri. |
| EZKAN |
(Zakn. C.) Çeneler. |
| EZKAR |
(Zikr. C.) Zikirler. |
| EZKAT |
f. Kötü düşünceli kişi. |
| EZ KAZA |
f. Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda. |
| EZKER |
Maharetli duvar ustası. |
| EZKİYA |
Saf, temiz, iyi halli kimseler. |
| EZKİYA |
(Zeki. C.) Çabuk ve güzel anlayışlı kimseler. Keskin zekâlılar. |
| EZL |
Güçlük. * Darlık. * Hapsetmek. |
| EZLAÎ |
Uzunca ve iri olan şey. |
| EZLAK |
Aleyhte söz söyleyen adam. * Keskin olan şey. |
| EZLAM |
(Zelm. C.) Oklar. Kumar okları. |
| EZLEF |
(C: Zelef) Burnunun ucu uzun ve ince olan. |
| EZLEM |
(Bak: Azlem) |
| EZLEM |
Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi. |
| EZM |
Yemek, ekl. |
| EZMAN |
Zamanlar. Vakitler. Müddetler. |
| EZMÂR |
(Zimr. C.) Kahramanlar, yiğitler, bahadırlar. |
| EZMÂR-I ETRÂK |
Türk kahramanları. |
| EZMAYİŞ |
Tahtadan yapılmış demir temrenli bir cins ok. |
| EZME |
Kıtlık, kaht. * Şiddet. * Darlık. * Bir kere yemek. |
| EZMEL |
Hareket etmek. * Muzdarib olmak, acı çekmek. * Savt, sadâ, ses. * Gül. |
| EZ-MEN |
f. Benden. |
| EZMİNE |
(Zaman. C.) Zamanlar. |
| EZMİNE-İ KADİME |
Eski zamanlar. |
| EZMİNE-İ MÂZİYYE |
Geçmiş zamanlar. |
| EZMİNE-İ MÜSTAKBELE |
Gelecek zamanlar, müstakbel zamanlar. |
| EZNAB |
(Zenb. C.) Suçlar, günahlar. * Kuyruklar. |
| EZNEM |
Kulakları ucunda sarkık uzun kılları olan keçi. |
| EZ-NEV |
f. Yeni baştan, yeniden. |
| EZ-ON SEBEB |
O sebepten. |
| EZ-OST |
Ondan. |
| EZR |
(C.: Uzur) Arka ve sırt. * Kuvvet. |
| EZRA |
Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar. |
| EZRA |
Çok konuşma. * Çok yeme. * Sözü düzgün ve pek fasih olan kimse. |
| EZRAB |
Diş kökü. |
| EZRAK |
Saf ve temiz su. * Gök renkli, mâvi. |
| EZRAR |
(Zirr. C.) Elbise düğmeleri. |
| EZREBÎ |
Azerbeycan'ın Arapça adı. |
| EZ SER-İ NEV |
Yeni baştan. |
| EZ-TU |
Senden. |
| EZÛC |
Hayâsız ve edebsiz adam. * Sert başlı at. |
| EZUM |
Isırıcı, ısıran. |
| EZUZ |
Pek keskin olan kılınç veya hançer. |
| EZVAC |
Çiftler. Zevceler. Nikâhlı karılar. * Kocalar. |
| EZVAC-I TÂHİRAT |
Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i
muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize
(A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.(Zât-ı Risaletin
akvâli gibi, ef'al ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menabi-i din ve
şeriattır ve ahkâmın mehazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele
oldukları gibi, hususi dairesindeki mahfî ahvalâtından tezâhür eden esrar-ı
din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de Ezvac-ı Tâhirat'tır ve
bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı,
belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif
Ezvac-ı Tâhirat lâzımdır. M.) |
| EZVAH |
Münkabız olmak. * Yakınlık. |
| EZVAK |
Zevkler. Keyfler. Eğlenceler. |
| EZVER |
Boynu eğri olan kimse. |
| EZVET |
Küçük yanaklı. |
| EZYAF |
(Zıyf. C.) Misafirler. Mihmanlar. |
| EZ-YAH |
f. "Buzdan soğuk" mânasına gelir. |
| EZYAK |
(Zîk. dan) Pek dar ve sıkıntılı. Çok zor. |
| EZYAL |
(Zeyl. C.) Ekler. İlâveler. Zeyiller. |
| EZYED |
Çok ziyade. Daha fazla. En ziyade. |
| EZZ |
Depretmek ve koparmak. * Kandırmak, aldatmak. |