| FA |
Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri
80'dir. |
| FA'AL |
(Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen.
Çalışkan. Devamlı iş yapan. |
| FA'ALÂNE |
f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette. |
| FAAL |
Balta sapı. * Kerem. |
| FAALE(T) |
(Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar. |
| FA'ALİYET |
İş görmek, çalışmak. Boş durmayış. |
| FAALİYET-İ RUBUBİYET |
Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ,
dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen
tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet
ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri
geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır;
belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir;
belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle
işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud,
zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı
Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i
zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve
tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve
nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen
ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve
o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u
mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır.
Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle
faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından
ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden
gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i
mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz
bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil
ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve
tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i
beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok
ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun
için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai
olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat"
der. M.) |
| FA'ALÜN LİMA-YÜRİD |
"Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini
istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir. |
| FABRİKA |
Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer. |
| FACİ' |
(Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram) |
| FÂCİA-ENGİZ |
Fâcialı. Çok acıklı. |
| FÂCİA-NÜVİS |
f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse. |
| FACİAT |
Fâcialar, belâlar, musibetler. |
| FACİR |
Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen.
(Bak: Fecir) |
| FACİRE |
Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr. |
| FADIL |
(Bak: Fâzıl) |
| FADIR |
(C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi. |
| FA'FA' |
Kasap. * Çoban. Hafif kimse. |
| FA'FAA |
Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek. |
| FA'FAÎ |
Koyun çobanı. |
| FAĞFUR |
Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek
kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim. |
| FAGIRE |
Hind nilüferi denilen bitkinin kökü. |
| FAGOSİT |
yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre. |
| FAGR |
Açmak. |
| FAHAMET |
(Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara
veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım...
gibi) |
| FAHAMET-LÛ |
Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne
verilen bir ünvan. |
| FAHAMET-PENAH |
f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam. |
| FAHEKA |
Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası. |
| FAHH |
Ağ, kapan, tuzak. |
| FAHH-UL FÂR |
Fare kapanı. |
| FAHHAM |
Kömürcü. |
| FAHHAR |
Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi. |
| FAHHARE |
Ağaç kap. |
| FAHHARÎ |
Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse. |
| FAHHAŞ |
Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse. |
| FAHİM |
Akıllı. Anlayışlı. |
| FAHİM |
(Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât. |
| FAHİMÂNE |
f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana
yakışacak surette. |
| FAHİR |
(Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen.
* Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz
hurma. * Memeleri büyük deve. |
| FAHİŞ |
Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı.
* Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey. |
| FAHİŞE |
Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın
menettiği şey. * Zâniye. Kahbe. |
| FAHİTE |
(C: Fevâhit) Yabani güvercin. |
| FAHL |
İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır.
* Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse. |
| FAHL |
Yavaşlık, hilm. |
| FAHM |
Büyük, kebir, ulu. |
| FAHM |
Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş. |
| FAHM-İ HAYVANÎ |
Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü. |
| FAHM-İ MA'DENÎ |
Mâden kömürü. |
| FAHM-İ NEBATÎ |
Bitkisel kömür. |
| FAHMÎ |
(Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı. |
| FAHMİYYET |
Karbonat. Kömürleşmiş olan şey. |
| FAHR |
Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse.
Fazilet. Büyüklük. Şeref. |
| FAHR-İ KÂİNAT |
(Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz.
Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar
ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar) |
| FAHREDDİN-İ RAZÎ |
(Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik
ve tıb hakkında eserleri de vardır. |
| FAHRÎ |
Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek. |
| FAHRİYE |
Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre
mensub ve müteallik olan. |
| FAHRİYYEN |
Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî):
Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde
Semerkant'ta vefat etmiştir. |
| FAHS |
Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. *
Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak. |
| FAHŞA |
Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat
ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve
bunlar, insanların en çirkin hâlleridir. |
| FAHUR |
Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici. |
| FAHUR |
Bir fesliğen cinsi. |
| FAHURANE |
f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek. |
| FAHZ |
Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin
en yakın aşiretinden olan cemaat. |
| FAHZ |
Büyüklenmek, kibirlenmek. |
| FÂİDE |
(C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık,
işe yarama. |
| FÂİDE-MEND |
f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden. |
| FAİH |
(C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu. |
| FÂİK |
Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide
ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer. |
| FÂİK-ÜL AKRÂN |
Akranlarından daha üstün. |
| FAİKİYYET |
Üstünlük. Kıymetlilik. |
| FÂİL |
İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene
denir. |
| FÂİL-İ HAKİKÎ |
Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.) |
| FÂİL-İ HAYR |
Hayır işleyen, hayır sahibi. |
| FÂİL-İ MUHTAR |
Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı
Hak). |
| FÂİL-İ MÜBAŞİR |
Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse. |
| FÂİL-İ MÜŞTEREK |
Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı. |
| FÂİLİYYET |
İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş. |
| FAİTE |
Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz. |
| FAİZ |
Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin
iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf
sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka
bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir.
İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir.
Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar.
Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının
ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan
aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar.
Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş
olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine
de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak:
Riba) * Taşan, dolan. |
| FAİZ |
(Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün
gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik. |
| FAJ (FÂJE) |
f. Esneme. |
| FAK' (FIK') |
(C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar. |
| FAK |
Yaşlanmış, ihtiyar kimse. |
| FÂKA(T) |
Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik. |
| FÂKA-İ ŞEDİDE |
şiddetli ihtiyaç. |
| FAKAD |
Beş parmak dedikleri otun tohumu. |
| FAKAHAT |
El ayası. |
| FAKAHET |
Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı
olmak. (Bak: Fıkıh) |
| FAKAHETLÛ |
Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab. |
| FAKAKA |
Ahmak adam. |
| FAKAKI' |
Su üstünde olan kabarcıklar. |
| FAKAM |
Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle
üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak. |
| FAKARE |
(C: Fikar) Omurga kemiği. |
| FAKAT |
("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız,
ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ. |
| FAKD |
Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek. |
| FAKD-ÜL AHBAB |
Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı. |
| FAKD-I NAKD |
Para yokluğu. |
| FAKE |
Fakirlik. |
| FAK'E |
Uyumak. |
| FAKFAKA |
Köpeğin korkudan ürümesi. |
| FAKFAKA |
Ahmak adam. |
| FAKFON |
Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita. |
| FAKHA |
Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası. |
| FAKIA |
Zahmet, meşakkat. |
| FAKID |
Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın. |
| FAKIRA |
Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan
şiddet. |
| FAKİD |
Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne. |
| FAKİH |
(Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren. |
| FAKİH |
Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse. |
| FAKİHE |
(C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve. |
| FAKİHET-ÜL CENNET |
Cennet meyvesi. |
| FAKİHET-ÜŞ ŞİTA |
Kış meyvesi. * Mc: Ateş. |
| FAKİHİYY (FÂKİHANÎ) |
Yemiş satan kimse. |
| FAKİR |
Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek,
giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda
96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden
vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi,
tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda
insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple
de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz.
Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan
istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine
vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.) |
| FAKİRÂNE |
f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. |
| FAKİRHÂNE |
Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi. |
| FAKÎS |
Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir. |
| FAKKAH |
Ezhar otunun çiçeği. |
| FAKLEYUN |
Semizotuna benzer bir ot. |
| FAKR |
İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık. * Cenab-ı Hakk'a karşı
fakrını, ihtiyacını hissetmek. * Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a
âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan,
zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in
kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok
evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve
nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla,
vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz
hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa
mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına
dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i
istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine
açılır, her vakit onunla bakabilir. S.) |
| FAKR-ÜD DEM |
Kansızlık. |
| FAKR-I HÂL |
Fakirlik hâli. |
| FAKR-I MUTLAK |
Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç
halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine
tam teslimiyyetle sığınması hâleti. |
| FAKR-PİŞE |
f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde. |
| FAKS |
Kırmak, kesr. |
| FAKS (FEKUS) |
Ölmek. * İfsat etmek. |
| FAKTÖR |
Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil. |
| FAKUS |
Hıyar. * Kavun. |
| FAKÜLTE |
(Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış
kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet. |
| FAL |
Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül) |
| FAL-İ HAYR |
İyi alâmet ve işaret. Uğur. |
| FA'L |
İşlemek mânâsına mastar. |
| FALAK |
Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı. |
| FALAKA |
İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan
ceza âleti. |
| FÂLIK |
Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.) |
| FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ |
Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.) |
| FALÎ |
Falcı kimse. |
| FALİC |
Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale
koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok. |
| FALİC |
f. Muzaffer, galib. Muvaffak. |
| FALİH |
İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi. |
| FALÎZ |
(C: Fevâliz) Bostan. |
| FALS |
Halâs etmek, kurtarmak. |
| FALT (FELÂT) |
Ansızlık. |
| FA'M |
Dolu. |
| FÂM |
f. Renk, levn. |
| GÜL-FÂM |
Gül renkli. |
| SEBZ-FÂM |
Yeşil renkli. |
| FAMİLYA |
Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu.
Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup. |
| FAMİYY |
Yemiş satıcı, meyve satan kimse. |
| FANATİK |
Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan. |
| FANİ |
Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan
hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey
insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak
ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin
yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine
mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister,
bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var
ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti
sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe
çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için
işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh
Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları
seneler hükmüne geçer. L.) |
| FANİD |
Bayat şeker. |
| FANİYYET |
Fânilik, ölümlülük. |
| FANTAZİYE |
yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu
ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette
bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan
kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın
ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i
sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı
bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların
ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin
ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka
bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta
yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.) |
| FANTEZİ |
yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi
ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan. |
| FANUS |
yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak
için camdan yapılmış kapak. |
| FAR |
Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar. |
| FÂR |
Fâre, sıçan. |
| FAR' |
Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi. |
| FARABÎ |
(Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol
açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i
Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır.
"Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır
Muhammed'dir. |
| FARAKLİT |
İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit,
El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest
mânalarına gelir. |
| FARAN |
İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.)
Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir. |
| FARAŞ |
(Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik.
Süpürge. (Bak: Ferraş) |
| FARAT |
Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan
halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse. |
| FARAZA |
(Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki,
tutalım ki. |
| FARAZÎ |
(Bak: Farzî) |
| FARAZİYE |
(Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak,
bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak
olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir.
İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin
doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu
sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir.
Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu
isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş
faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri
sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun
müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur. |
| FARFARA |
Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık. |
| FÂRIK |
(Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına
sebeb olan alâmet. |
| FÂRIKAT |
Farkedenler, ayıranlar, farkediciler. |
| FARIT |
Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem. |
| FARİ' |
Yüce nesne. |
| FARİC |
(Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran. |
| FARİG |
İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş,
çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını
başkasına devreden. |
| FARİG-ÜL HAL |
Hali rahat, hali vakti iyi olan. |
| FARİH |
(C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi. |
| FARİS |
İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki
Şiraz vilâyeti. |
| FARİSAN |
(Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde
hudutlardaki muhafız askerler. |
| FARİSÎ |
Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya
halkı ile alâkalı olan. |
| FARİSİYYAT |
Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı. |
| FARİZ |
Yaşlı. |
| FARÎZA |
Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife.
* Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay. |
| FARÎZA-İ ZİMMET |
Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife. |
| FARİZIYY (FERAZIYY) |
Feraiz bilen kişi. |
| FARK |
Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki
saçın ikiye ayrıldığı yer. |
| FARK-I FÂHİŞ |
Çok fazla, haddini çok aşan fark. |
| FARK-I TÂMM |
Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına
tam bir teveccühle istiğrak haleti. |
| FARKADAN |
(Bak: Ferkadan) |
| FARMASON |
Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason) |
| FARS |
(Fers) İran'lı. * Şark kavimleri. |
| FARS |
Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek. |
| FART |
İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek.
* Yollara alamet olarak konulan işâret. |
| FART-I GAYRET |
Gayrette aşırılık. |
| FART-I MUHABBET |
Muhabbet ve sevgide aşırılık. |
| FART-I ZEKÂ |
Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette
oluş. |
| FARUK |
Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok
mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği
ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği
için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.) |
| FARUKÎ |
Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub
ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı. |
| FARYAB |
f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e
yakın bir şehrin adı. |
| FARZ |
Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin
kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı
"karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik
açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak.
* Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı
Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak,
iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi... |
| FARZ-I AYN |
Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek,
imân etmek, oruç tutmak gibi. |
| FARZ-I KİFAYE |
Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları
farz. Cenâze namazı kılmak gibi. |
| FARZ-I MUHAL |
Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş
gibi düşünmek. |
| FARZ-I NEBEVÎ |
(Bak: Sünnet) |
| FARZ-I ZANNÎ |
Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen,
zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î
kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka
başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı
amelîdir. |
| FARZA |
Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki. |
| FARZEN (FARZAN) |
Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti
kabul edilerek. |
| FARZÎ |
Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan
ve ona müteallik. |
| FARZİYE |
(C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve
itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm. |
| FAS' |
Hurmanın kabuğunu soymak. |
| FASAFIS |
Beyaz söğüt dedikleri ağaç. |
| FASAHA |
Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak. |
| FASAHAT |
Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat:
Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle,
lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir.
Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan
kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha
yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre
söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb.
S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına
idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır.
Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır.
Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında
gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması
delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının
şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor.
Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor;
hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş
gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i
Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem
gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube
kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ
ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel
bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk
ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini
muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin
rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için
gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve
tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum.
Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir
demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden
hayran oluyorlar. S.) |
| FASAHAT-PERDÂZ |
f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan. |
| FASAL |
Ek. Bilek. |
| FASD |
Kan alma, hacamet.
* Damar kesmek. |
| FASDA' |
"Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı. |
| FASETE |
Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri. |
| FÂSIK |
(Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine
karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden
kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin
efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek
ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık
yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin
görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh
edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.) |
| FÂSIK-I MAHRUM |
Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan. |
| FÂSIK-I MÜTECÂHİR |
Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah
ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.) |
| FÂSIL |
Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden. |
| FÂSILA |
Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas. |
| FÂSILA-İ SALTANAT |
Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden,
Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman. |
| FÂSİC |
Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve. |
| FÂSİC |
Kısır, semiz davar. |
| FÂSİD(E) |
Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık:
Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken
gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir.
İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi.
(Bak: Bâtıl) |
| FÂSİD-ÜL MİZAC |
Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden. |
| FÂSİD DAİRE |
Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek
için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu
da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak.
Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir. |
| FÂSİH |
(Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten. |
| FÂSİH-İ ŞİRKET |
şirketi fesheden. |
| FASÎH |
Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan. |
| FASÎHANE |
f.
Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. |
| FASİKA |
Fâre. |
| FASİKÜL |
Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her
biri. |
| FASÎL |
(C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve
yavrusu. |
| FASÎLE |
(C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan
bitkilerin hepsi. |
| FASÎS |
Seyelan etmek, akmak. |
| FASİT DAİRE |
(Bak: Fâsid daire) |
| FASL |
(Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile
bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal"
da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan
şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet. |
| FASL-I BAHAR |
İlkbahar. |
| FASL-I GÜL |
Gül mevsimi, ilkbahar. |
| FASL-I HARİF |
Güz mevsimi. |
| FASL-I HAZÂN |
Sonbahar, güz. |
| FASL-I HİTÂB |
İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra
asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden
sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek
ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek. |
| FASL-I ŞİTÂ |
Kış mevsimi. |
| FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ |
Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir,
Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar. |
| FASM |
Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak. |
| FASS |
Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend
ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği. |
| FASSAD |
(Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah. |
| FASSAL |
Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena
eden kimse. |
| FASSAS |
Yüzük taşı yapan kimse. |
| FASUR |
Gümüş tabak. |
| FASYE |
Darlıktan ve belâdan kurtulmak. |
| FAŞ |
Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan. |
| FAŞİST |
Fr. Faşizm taraftarı. |
| FAŞİYE |
(C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan
mal cinsi. |
| FAŞİZM |
Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi. |
| FATANET |
(Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış.
Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir. |
| FAT'E |
Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak. |
| FATH |
Yassı ve enli olmak. |
| FATIMAT-ÜZ ZEHRA |
Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten
18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri
olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü
anha) |
| FATIMÎ |
(Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce
kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları
isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında bâtıl fırkadandırlar. Salâhaddin-i
Eyyubî, ordusu ile, Fâtımîlerin hâkimiyetine son verdi. |
| FATIN |
(Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede
akıllılık. |
| FÂTIR |
Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan.
Halkedici Allah (C.C.) |
| FÂTIR-ÜS SEMÂVÂT |
Gökleri yaratan, Allah. |
| FÂTIR SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir. |
| FÂTİH |
Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere
açan, Cenab-ı Hak. |
| FÂTİH SULTAN MEHMED HAN |
(1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın
oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve
Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur.
Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti
ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan
bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı
gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve
orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan
temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi
ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman
Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya
Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan
Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı
arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak
iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in
arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih,
cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva
açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek
istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim!
Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi;
bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de
kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği
için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan
kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm
mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en
haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu
gösteriyor. İ.İ.) |
| FÂTİHA |
Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar
vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı
hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi. (Bak: Seb'ul mesâni) |
| FÂTİHA-İ KELÂM |
Sözün başlangıcı. |
| FATİK |
(C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse. |
| FATİK(E) |
(C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse. |
| FATİM |
Sütten kesilmiş çocuk. |
| FATİN |
(Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden. |
| FATİN(E) |
(Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık. |
| FATİN-ÜL ASR |
Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı. |
| FATÎR |
Tâze şey. * Mayalanmış hamur. |
| FATİR |
Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak. |
| FATK |
Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * "Kasık yarığı" denilen
bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek. |
| FATM |
Kesmek. |
| FATR |
Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. *
Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması. |
| FATUR |
Oruç bozacak şey. |
| FATV |
Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek. |
| FA-ÜL FİİL |
Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi. |
| FAVÎNA |
Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur,
biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır. |
| FAVORİ |
Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı
kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan. |
| FAY |
Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak
olan büyük yarık. |
| FAYIK |
Yüce, âli. |
| FAYİH |
Kendiliğinden dağılan güzel koku. |
| FAYİHA |
(C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne. |
| FAYSAL |
Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl) |
| FAZ |
Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha. |
| FAZ' (FEZÂA) |
Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek. |
| FAZA' |
Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak. |
| FAZA |
(C: Fivâz) Zahmet, meşakkat. |
| FAZA |
Karışık. |
| FAZAH |
Boz renkli olmak. |
| FAZAHAT |
(C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık. |
| FAZAİL |
Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet) |
| FAZAİL-SİMAT |
Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan. |
| FAZAİL-İ AHLÂK |
Ahlâk faziletleri. |
| FAZAİL-İ ÂLİYE |
Yüksek faziletler. |
| FAZALAT |
Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler. |
| FAZAYİH |
(Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin
açılıp fâş edilmesi. |
| FAZAZET |
Sertlik, kabalık, kötü sözlülük. |
| FAZC |
Yarmak. * Saç dibinin terlemesi. |
| FAZE |
Küçük çadır. |
| FAZFAZ |
Geniş ve bol nesne. |
| FAZFAZA (FAZFÂZA) |
Elbisenin çok geniş ve bol olması. |
| FAZH |
(Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak. |
| FAZIL |
(Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse. |
| FAZILE |
(C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet. |
| FAZÎ' |
Korkulu nesne. |
| FAZÎH(A) |
Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil. |
| FAZÎH |
Hurma koruğundan yapılan şarap. |
| FAZÎHA |
(C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey. |
| FAZİLET |
Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek
derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle
olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle
üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin
cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete
dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.) |
| FAZİLETFÜRUŞ |
f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan. |
| FAZİLETMEÂB |
f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli. |
| FAZİLETMEND |
f. Faziletli, iyi huylu. |
| FAZİLETPERVER |
f. Fazilet sahibi, faziletsever. |
| FAZİR |
Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne. |
| FAZİZ |
Tatlı su. |
| FAZÎZ |
Meni denilen sıvı. |
| FAZL |
Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim,
ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı
naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve
iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu
sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan
faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları
afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha
nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir.
Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur.
Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal,
mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri
gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin
azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı
âlemin kanununa muhaliftir. M.N.) |
| FAZLA |
Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât)
Kazurat, pislik. |
| FAZU' |
Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret. |
| FAZZ |
Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu. |
| FAZZ |
Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak. |
| FE (FA) |
(Buna ta'kib edâtı denir) "Sonra, hemen" mânalarını ifâde
için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz
olarak vav yerinde de kullanılır. |
| FE-BİHÂ |
Daha iyi, bu halde, pek a'lâ, ne a'lâ. |
| FEAME (FEUME) |
Dolu olmak. |
| FEC' |
Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması. * İncinmek. * Tasalı
olmak, kederli ve hüzünlü oluş. |
| FECA |
Kirişi çıkmış yay. |
| FECAAT |
(Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket. |
| FECACE (FİCÂCE) |
Çiğlik, hamlık. |
| FECAYİ' |
(Fecîa. C.) Belâlar, musibetler, felaketler. |
| FECC |
(C.: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'. |
| FECCAC |
Döşek döşeten. * Erkek, zevc. |
| FECERE |
(Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler. |
| FEC'ET |
Birdenbire. |
| FECFAC (FECÂFİC) |
Çok söyleyen. |
| FECÎ' |
Çok acı veren, acıklı. |
| FECÎA |
(C.: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia. |
| FECİR |
(Bak: Fecr) |
| FECM |
Geniş. * Bevletmek, işemek. |
| FECR |
Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel
şarkta hâsıl olan kızıllık. * Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak. * Günah işlemek.
Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek. * Tekzib eylemek. * İsyan ve muhalefet
eylemek. * Haktan sapmak. Meyletmek. * Söğmek. * Bühtan eylemek. * Su akıp
gitmek. * Karışmak. (L.R.) |
| FECR-İ ÂTÎ |
Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun
mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün
(cemiyetin) adıdır. |
| FECR-İ KÂZİB |
(Bak: Fecr-i sâdık) |
| FECR-İ SÂDIK |
Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık.
Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık
gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i
sâdıkta başlar. |
| FECR SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 89. suresi. |
| FECS |
Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek. |
| FECVA |
Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay. |
| FECVE |
Avlu. * Genişlik. |
| FE'D |
Kebap yapmak. * Kül içinde ekmek pişirmek. |
| FEDA' |
Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma. * Bir yere toplanmış arpa,
buğday veya hurma. * Hurma ve üzüm kurutulan yer. |
| FEDÂ-YI CÂN |
Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme. |
| FED'A |
El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ) |
| FEDA' |
El ve ayağın eğilmesi. |
| FEDAÎ |
Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen. |
| FEDAKÂR |
f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden. |
| FEDAKÂRANE |
f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet
ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. |
| FEDAKİL |
Emirlerin büyükleri. |
| FEDAME (FEDUME) |
Yorgunluk. * Tembellik. |
| FEDAVİYYE |
Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler. |
| FEDDAD |
şiddetli ses. Ekinci. * Çoban. |
| FEDDAN |
(C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen
arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime. |
| FEDEK |
Irak diyarında bir beldenin adı. |
| FEDERAL |
Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait. |
| FEDERASYON |
Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi.
* Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik. |
| FEDEVKES |
Arslan, esed. |
| FEDFED |
(C: Fedâfid) Düz yer. * Büyük sahrâ. * Yaban. * Yüksek mekân. *
Sığır buzağısı. |
| FEDG |
Baş yarmak. |
| FEDGAM |
(C: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi. |
| FEDH |
Bir kimseyi borca sokmak. * Ağır işe giriftar etmek. |
| FEDÎD |
Ses, savt, sada. |
| FEDİR |
Akılsız, ahmak kimse. * Zayıf ve âciz kimse. |
| FEDK |
Atmak. * Tezyin etmek, süslemek. |
| FEDM |
Ahmak, bön, kalın kafalı, budala. * Yaşamak. * Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
* Yorulmuş, sakil kimse. |
| FEDN |
Kısaltmak. |
| FEEL |
(C: Fuul) Fal tutmak. |
| FE-EMMA |
Buna gelince, kaldı ki. Ammâ... (mânasına asıl söze başlama edâtıdır.) |
| FE'FE' |
Bir söz söylerken, dile "fe" harfi gelip, her kelimenin
başına "fe" getirerek söylemek. |
| FE'FEE |
Dilini "fe" lâfzına döndürmek. |
| FEGA |
Buğdayın çürümesi. * Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü. |
| FEGAK |
Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban. |
| FEGAM |
Haris olmak. |
| FEGANE |
f. Düşük (çocuk). |
| FEGV |
Kına çiçeği. |
| FEHA |
Horultulu uyku. * Şişman kadın. * Ayaklarda olan gevşeklik. |
| FEHA |
(C: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot.
* Soğan. |
| FEHAHE |
Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek. |
| FEHALE |
Erkeklik, aygırlık. |
| FEHAME |
Ululuk, büyüklük. |
| FEHAVA |
(Fehavi) (Fehvâ. C.) Mefhumlar, kavramlar, anlamlar, mânâlar. |
| FEHC |
(C: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine
yakın olması. |
| FEHCA' |
Râzı olmak. |
| FEHD |
(C: Fühud) Pars denilen canavar. * Semer ortasındaki mıh. * Gafil
olmak. |
| FEHEK |
Dolu olmak. |
| FEHEKA |
(C: Fihâk) Buzağı başı. |
| FEHEM |
(Fehim - Fehm) Anlayış. Zihnen kavrayış. |
| FEHH |
(C: Fihâh-Fuhuh) Avlanacak âlet. * Kapan. |
| FEHH |
Yorulmuş âciz kişi. |
| FEHHA |
Uyku içinde horlamak. * Çağırmak. |
| FEHHAD |
Parsa av öğreten. |
| FEHHAM |
Çok anlayışlı, pek zeki, en çok anlayan. |
| FEHHE |
Zillet, horluk. * Yaramaz söz. |
| FEHÎC |
Yılan sesi. |
| FEHÎL |
Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse. |
| FEHİM |
(Bak: Fehem) |
| FEHÎM |
Kömür. |
| FEHÎM |
(Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.) |
| FEHÎRE |
İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan
ayran. |
| FEHLEL |
Bâtıl. |
| FEHM |
Ulu kişi. |
| FEHME |
(C: Fuhem-Fuhum) Kömür. * Karanlık. |
| FEHS |
Diliyle elini yalamak. |
| FEHS |
(C: Efhâs) Her nesnenin içi. |
| FEHT |
Ay aydınlığı, ay ışığı. |
| FEHUR |
Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve. |
| FEHVA |
(C.: Fehâvi) Mefhum, kavram, anlam, mânâ. |
| FEHZ |
(C: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi. * Uyluk. |
| FE-İLLA |
Eğer olmazsa. Olmadığı takdirde (gibi mânalara gelir.) |
| FEK' (FÜKU) |
Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini
bilmeden gitmek. |
| FEKAHE |
Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek. |
| FEKAHET |
(Bak: Fakahet, Fakih) |
| FEKAHET |
Lâtifecilik, şakacılık. |
| FE-KEYFE |
"Nasıl?" anlamına kullanılan eski bir tabir. |
| FEKİH |
Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse. |
| FEKK |
Açmak. Ayırmak. * Kırmak. * Kaldırmak. * Kesmek. * El ve bilek,
yerinden burkulup çıkmak. * Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak. * Köle
azadetmek. * Pir-i fâni olmak. |
| FEKK-İ İZAFET |
(Bak: İzafet-i maktu') |
| FEKK-İ MÜHÜR |
Mühürü bozma. |
| FEKK-İ RÂBITA |
Alâkayı kesme. Bağı koparma. |
| FEKK-İ REHN |
Rehini kurtarma. |
| FEKKEYN |
İki çene. Alt ve üst çene. |
| FEKN |
Nâdim olmak, pişmanlık duymak. |
| FEKR |
Etraflıca düşünme. |
| FEL' |
Yarmak. |
| FELÂ |
Öyleyse. O zaman. O halde... (gibi mânalara gelir.) |
| FELÂ CEREM |
Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil. |
| FELA (FELAT) |
(C: Felevât) Sahra, çöl. |
| FELAH |
f. Başlangıç, mebde'. İbtida. |
| FELÂH |
Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta
dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek. |
| FELÂH-I VATAN |
Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul
Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup. |
| FELAHAN |
f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet. |
| FELAHAT |
Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet) |
| FELAH-YAB |
f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan. |
| FELAK |
Tan zamanı, subh, fecir. * İki tepe arasındaki düzlük. * Bütün
mahlukat. * Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka. * Cehennem. |
| FELAK SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'de 113. suredir. Nâs Suresiyle beraber ikisine Muavvezeyn;
İhlâs suresi ile beraber olursa üçüne Muavvezât adı verilir. (Bak: Muavvezetan) |
| FELAKET |
Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık. |
| FELAKETDİDE |
Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan. |
| FELAKETZEDE |
f. Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan. |
| FELAN |
İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim. |
| FELASİFE |
Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz,
kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler. |
| FELASİFE-İ YUNAN |
Yunan feylesofları. |
| FELAT |
Sahrâ, çöl. şenliksiz yer. |
| FELC |
Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten
âciz kalışı. * İki kısma yarılmak. * Küçük nehir. * Fevz, zafer. |
| FELCES |
Haris kimse. * Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın. |
| FELEC |
Küçük nehir. * Dişlerin seyrek olması. * El eğriliği. |
| FELEHDEM |
Büyük deniz. * Hafif nesne. |
| FELEK |
Gök, gök katı, devir. * Tâli', baht. * Büyük ve dâirevi olan şey.
* Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem, * Bir zilli âlet. *
Yuvarlak kütük, kızak.(Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem
kahpeyim millet yolunda bir azimetten. N. Kemal) |
| FELEK-ÜL A'ZAM |
(Bak: Felek-i eflâk) |
| FELEK-İ EFLÂK |
Göğün en son katı. (Bak: Arş) |
| FELEKÎ |
(Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili. * Astronomik. |
| FELEKİYYAT |
Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi) |
| FELEKİYYUN |
Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar) |
| FELEKMEŞREB |
Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz. * Kimine yâr olur, kimine
olmaz. |
| FELEKSEYR |
f. Hareketleri ve gidişi süratli olan. |
| FELEKZEDE |
f. Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz. |
| FELENCE |
Hoş kokulu sarı renkli bir tohumdur. Yemen'den gelir. * Besbâse yaprağı. |
| FELETAT |
Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. *
Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı) |
| FELEVAT |
(Felât. C.) Susuz çöller, sahralar. |
| FELFAK |
Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı. |
| FELFEL |
İri gövdeli, semiz adam. |
| FELFELE |
Yemeğe biber katmak. |
| FELH |
(C: Füluh) Yarmak, şakk. * Kesmek. |
| FELHA |
(C: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması. |
| FELHEM |
Çulha mekiği. |
| FELÎCE |
Kaftan ve bez parçası. |
| FELİHAZA |
(Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.) |
| FELÎL |
Bir yere toplanmış kıl. * Devenin azısı. |
| FELÎMUN |
şebrem denilen ot. |
| FELİZALİK |
(Bak: Felihâzâ) |
| FELK |
Yarmak, şakk. |
| FELKAM |
Geniş, vâsi'. |
| FELKE |
Ayın dolunay şekli. |
| FELL |
(C: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne. * Yaralamak. * Cenkte askeri bozmak.
Harbdeki askerin bozulması. * Kılınç yüzündeki açılan gedik. * Susuz kır
yer. * Güruh, cemaat. * Muvakkat delilik. |
| FELLAH |
Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab. |
| FELLAZ |
Bostancı. |
| FELLUCE |
(C: Felâlic) Ziraate müsait yer. |
| FELS |
(Füls) (C: Fülüs) Pul, Bakır para. * Balık pulu. |
| FELSEFE |
Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. *
İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini,
ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların
neticelerini toplayan ilim. * Herkesin hususi fikri. Mantık. * Bir ilmin
prensipleri. * Marifet ve hikmet sevgisi. * Meşhur bir feylesofa göre olan
hususi prensipler, nazariyeler. * Tabiat, huy ve mizaç sakinliği; rahatlık.
(Bak: Hikmet, Nokta-i nazar)(Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin
hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler: Amma hikmet-i felsefe
ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, "kuvvet" kabul eder.
Hedefi, "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı, cidal tanır. Cemaatlerin
râbıtasını "Unsuriyet, menfi milliyeti" tutar, Semerâtı ise, "Hevesât-ı
nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid"dir. Halbuki: Kuvvetin
şe'ni, "Tecavüz" dür. Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden
üstünde "Boğuşmaktır." Düstur-u cidâlin şe'ni, "Çarpışmaktır."
Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; "Tecavüz"dür.
İşte bu hikmettendir ki; beşerin saadeti selb olmuştur.Amma hikmet-i Kur'aniye
ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakk"ı kabul eder. Gayede
menfaate bedel, "fazilet ve rızâ-yı İlâhî"yi kabul eder. Hayatta
düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavün" ü esas tutar. Cemaatlerin
rabıtalarında: unsuriyet, milliyet yerine "râbıta-i dinî ve sınıfî
ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzâtına
sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve
insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder... Hakkın şe'ni, "ittifak"tır.
Faziletin şe'ni, "tesanüt"tür. Düstur-u teavünün şe'ni, "birbirinin
imdadına yetişmek"tir. Dinin şe'ni, "uhuvvet" tir, "incizab"
dır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın
şe'ni, "saadet-i dâreyn" dir... S.)(Dinsiz felsefe, hakikatsız
bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. S.) |
| FELSEFE-İ BEYAN |
Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması. |
| FELSEFE-İ TARİHİYYE |
Târih felsefesi. |
| FELSEFÎ |
Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı. |
| FELSEFİYYAT |
Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri. |
| FELTE |
Ansızlık. * Darlık. * Her ayın son gecesi. |
| FELTUT |
Küçüklüğünden dolayı iki tarafı gelip birleşmiyen elbise. |
| FELÜVV(E) |
(C: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay. |
| FELY |
Bit toplamak. * Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. * Kesmek. * Kılıç
ile vurmak. |
| FELYUN |
Ermeni kili. |
| FEM |
Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh"
dır.) |
| FEM-İ NEHR |
Nehir ağzı. |
| FEMÎ |
Ağızla alâkalı. Ağıza âit. |
| FEN |
(Bak: Fenn) |
| FEN' |
Malın çok olması. * Misk kokusunun etrafa yayılması. * Bir kimsenin
iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek. |
| FENA |
(Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. * Geçici dünya. * Geçip gitme.
* Tas: Kendi varlığından geçmek. * Kötü. * Devamlı olmayan. * Çok kocamış
olmak. |
| FENAFİLİHVAN |
(Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması;
kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı
ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr
ve en civanmert kardeşlik. |
| FENAFİLLAH |
(Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında
fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet
dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek
için her şeyi terk eder. |
| FENAFİRRESUL |
(Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.)
manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat
mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri
ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette
bulunmamak asıldır. |
| FENAFİŞŞEYH |
(Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden,
feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir. |
| FENAGÂH |
f. Fânilik yeri olan bu dünya. |
| FENAPEZÎR |
f. Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır. |
| FENAT |
(C: Fenevât) Tilki üzümü. * Vahşi sığır. |
| FENCE |
Bir nevi toprak çanak. |
| FEND |
f. Mekir, hile, desise, yalan, dolan. |
| FEND |
Büyük dağ. |
| FENED |
Yalan söz. * İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması. |
| FENEK |
Kursak. * Körük yapılan şey. |
| FENEN |
(C: Efnân-Efânın) Budak. * Üslup. |
| FENG |
f. Acı hıyar, ebucehil karpuzu. |
| FENH (FÜNUH) |
Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek. |
| FENH |
Kahretmek. Zelil kepaze etmek. |
| FENHAR |
Büyük taş. |
| FENÎH |
Kahrolmuş. |
| FENİK |
(C. Finak-Efnâk) Gayet kerim ve necip olan. |
| FENÎK |
İki çenenin bitiştiği yer. * İki uyluğun bitiştiği yer. |
| FENÎN |
Erkek deve. |
| FENK |
Nimetlenmek. |
| FENK |
İnat. |
| FENN |
Hüner. Mârifet. * San'at. * Tecrübe. * İlim. * Nevi, sınıf, çeşit,
tabaka. * Türlü. * Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı.
* Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim. * Birisini muamelede aldatmak.
* Fend. * Borçlunun ödeme zamanını uzatma. (Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan
yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini târif
ediyor. Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette
diyecek ki: "Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahâne-i kübradır. İçinde
herbir ilaç güzelce ihzar ve istif edilmiştir." Fenn-i Kimya'dan sorulsa:
"Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel
bir kimyahanedir." Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmıyan
gayet mükemmel bir fabrikadır. "Fenn-i Ziraat" diyecek: "
Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam
bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir." Fenn-i Ticaret diyecek: "Gayet
muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir
dükkândır." Fenn-i İâşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün erzakın
envâını câmi bir ambardır." Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz
taamlar beraber, kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbâni
ve kazan-ı Rahmânidir." Fenn-i Askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır.
Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları
kurulmuş dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı
erzakları.. ayrı ayrı libasları, silâhları...ayrı ayrı tâlimatları, terhisatları;
kemal-i intizamla hiçbirini unutmıyarak ve şaşırmıyarak, birtek Kumandan-ı
Azamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gayet muntazam yapılıp,
idare ediliyor." Ve Fenn-i Elektrik'ten sorulsa, elbette diyecek: "Bu
muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik
lambalariyle tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizan
iledir ki: Başta Güneş olarak, Küre-i Arz'dan bin defa büyük o semavî lambalar,
mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar,
yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları
ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor?. Neden yanmak müvazenesi
bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca
Küre-i Arz'dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşıyan
Güneşi... kömürsüz, yağsız yandıran; söndürmiyen Hakim-i Zülcelâlin hikmetine,
kudretine bak. "Sübhanallah" de. Güneşin müddet-i ömründe geçen
dakikalarının âşirâtı adedince "Mâşâallah, Bârekallah, Lâ ilahe illa
Hu" söyle. Demek bu semavi lâmbalarda gayet harika bir intizam var.
Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin
ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir
Cehennem'dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının
makinesi ve merkezi fabrikası, daimî bir Cennet'tir ki, onlara nur ve ışık
veriyor. İsm-i Hakem ve Hakimin cilve-i âzamiyle, intizamla yanmaları devam
ediyor. Ve hâkezâ... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'i şehadetiyle,
noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu
kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihâtalı hikmetle, mecmu-u kâinata
verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zihayat ve bir çekirdekte küçük
bir mikyasta dercetmiştir. Ve mâlum ve bedihidir ki; intizam ile gayeleri
ve hikmetleri ve faideleri takip etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile,
meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz
esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu
kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri
ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni-i Hakim'i bilmemek veya inkâr
etmek, ne kadar acib bir cehâlet ve divânelik olduğu târif edilmez. Evet,
dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünki
kâinatın mevcudâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücud ve vahdetine
şahidler bulunduğu halde, Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet
olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde,
kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır.
Çünki; kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlikına inanmamak, kabil
ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar... |
| FENN-İ BEDİ' |
(Bak: İlm-i bedi') |
| FENN-İ BEYAN |
(Bak: İlm-i beyan) |
| FENN-İ HİKMET |
Felsefe bilgisi. (Bak: Hikmet) |
| FENN-İ HİKMET-ÜL EŞYA |
Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan
faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu. |
| FENN-İ İÂŞE |
İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi
veren ilim dalı. |
| FENN-İ İNŞA |
Yazı yazma san'atı. (Bak: İnşa) |
| FENN-İ KIRAAT |
Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı. (Bak:
Kıraat) |
| FENN-İ KİMYA |
Kimya ilmi. |
| FENN-İ KİTABET |
Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim. |
| FENN-İ MEÂNÎ |
Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi. |
| FENN-İ MAKİNA |
Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında
bilgi veren ilimler. Mihanikiyet. |
| FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA |
Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi) |
| FENN-İ MÜNAZARA |
İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet
ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı. |
| FENN-İ SARF |
Gramer. Sarf bilgisi. (Bak: Sarf) |
| FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ |
Jeoloji ilmi. |
| FENN-İ TEŞRİH |
tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi.
(Anatomi) |
| FENN-İ TIB |
Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan
ilim. |
| FENN-İ ZİRÂAT |
Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu
husustaki ilim kolu. |
| FENNEN |
Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile. |
| FENNİYAT |
Teknik bilgiler. (Teknoloji) |
| FER |
f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket,
kuvvet. |
| FER-İ DEVLET |
Devletin kuvveti, devletin nüfuzu. |
| FER' |
Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi.
* Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır
ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına
girip ıslah etmek. * Asıl mes'eleden kollara ayrılmış olan mesele. (L.R.)
* İki okçu tarafından atılan oklardan, bir fazla ok isabet ettirilmesi yerinde
kullanılır bir tabirdir. Ok atanlar, bazı defa iki kişi değil, herbiri birkaçar
kişiden terekküb etmek üzere iki taraf olduğu surette, taraflardan birinin
fazla isabet ettirmesine de fer' denilirdi. (O.T.D.S.) |
| FER |
(Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar. |
| FERA' |
Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına
kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.) |
| FER'A |
(C: Furu') Bit. * Yüksek yer. |
| FERACE |
Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların
üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb) |
| FERADÎS |
(Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler. |
| FERAG |
Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma. |
| FERAG-I BÂL |
Gönül rahatı. |
| FERAG-I KAT'Î |
Kayıtsız şartsız yapılan ferag. |
| FERAG Ü İNTİKAL |
Alım satımda tapu muâmeleleri. |
| FERAG |
f. Serin serin esen rüzgâr. |
| FERAGA(T) |
Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından
vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak. |
| FERAH |
Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç. |
| FERAH |
f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık. |
| FERAH-AVER |
f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren. |
| FERAH-BAHŞ |
f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan. |
| FERAH-DEHEN |
f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük. |
| FERAH-DEST |
f. Eli açık, cömert. |
| FERAHE |
Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması. |
| FERAH-EBRU |
f. Sevimli, güler yüzlü. |
| FERAH-EFŞAN |
(Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan. |
| FERAH-EFZA |
(Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı. |
| FERAHEM |
f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma. |
| FERAH-ENGİZ |
f. Meşhur bir cins lâle. |
| FERAHET |
f. şan ve şeref. |
| FERAH-GÂM |
f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli. |
| FERAHÎ |
f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk. |
| FERAH-NA |
f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik. |
| FERAH-NAK |
f. Neş'eli, sevinçli. |
| FERAH-REV |
f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen. |
| FERAHUR |
f. Uygun, lâyık, münasib. |
| FERAİNE |
(Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar. |
| FERÂİZ |
(Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi
olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi
bilgisi. İslâmın miras hukuku. |
| FERÂİZ-İ DİNİYYE |
Dinin farzları. |
| FERAK |
(C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek. |
| FERAMÎN |
(Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar. |
| FERAMUŞ |
f. Unutma, hatırdan çıkarma. |
| FERANCEMŞEK |
Reyhan karanfili. |
| FERASET |
(Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir) |
| FERASET |
Binicilik, süvarilik, yiğitlik. |
| FERAŞE |
Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer
üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse. |
| FERAŞET |
Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti. |
| FERATIK |
Şiradan ve pekmezden yapılan pestil. |
| FERAVVUC |
Küçük oğlan gömleği. |
| FERBAL(E) |
f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk. |
| FERBİH |
f. Etli, besili, semiz. |
| FERBİHÎ |
f. Semizlik, topluluk, etlilik. |
| FERC |
Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti. |
| FERC |
f. Kadir, kıymet, mertebe. |
| FERCAM |
f. Son, uç. |
| FERCAM-GÂH |
f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar. |
| FERCAR |
Pergel. |
| FERCE |
Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak.
* Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık. |
| FERD |
Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan. Bîhemta olan.(Kâinatın âlemleri,
envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın
hey'et-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna
hakiki tasarruf edemez. Adeta İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı
bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın
lâmbası olan Güneşin bir olması, umum kâinat, birinin olmasına işaret ettiği
gibi; zihayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması..
ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri
bir olması.. ve umum zihayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her
yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbiri umum
zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir
bulunması; gayet kat'i bir surette işaretler, şehadetlerdir ki; meskenleri
ile beraber umum o mevcudat, bir tek Zatın malı olduğuna delâlet ederler.
İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu
kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul
etmez. Umum kâinata hükmü geçmiyen bir sebeb, Rububiyet cihetiyle ve icad
keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rububiyetini dinlettiremez.
L.) |
| FERD-İ ÂFERÎDE |
Hiç kimse. |
| FERD-İ FERÎD |
Benzeri daha hiç gelmemiş. * Hz. Muhammed (A.S.M.) * Asrın en yüksek
ve en değerli Zâtı. Asırda bir gelen büyük veli. |
| FERD-ÜL FERD |
İkiye bölünemiyen sayı. |
| FERDA |
f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak. |
| FERDÂ-YI KIYÂMET |
Kıyâmetten sonra. |
| FERD-A-FERD |
f. Tek tek, ferd ferd. |
| FERDANİYET |
Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık. |
| FERDEN-FERDA |
Tek tek, fert fert. |
| FERDÎ |
(Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan. |
| FERDİYET |
Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf
eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad
edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur.
Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı
merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük
zâtın makamıdır. |
| FEREC |
Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik,
ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler. |
| FEREK |
Kulağın sarkık ve sülpük olması. |
| FERENGÎS |
f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı. |
| FERES |
At, kısrak. |
| FERFAH |
Semizotu. |
| FERFAR |
Geveze, farfara, çalçene. |
| FERFERE |
Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı
kalabalık. |
| FERG |
Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer. |
| FERGAND(E) |
f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık. |
| FERH |
Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz. |
| FERHAL |
f. Karışık ve
kıvırcık olmayan uzun saç. |
| FERHAN |
(C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur. |
| FERHAŞ |
f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş. |
| FERHAT |
Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur. |
| FERHENK |
f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi.
* Lügat kitabı. |
| FERHEST |
f. Büyü, sihir, sihirbazlık. |
| FERHUD |
Dağ keçisinin dişisi. |
| FERHUNDE |
f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu. |
| FERHUNDEGÎ |
f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk. |
| FERHUNDE-PÂ(Y) |
f. Ayağı uğurlu olan. |
| FERHUNDE-TÂLİ' |
f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli. |
| FER'Î |
(Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik. |
| FERİBOT |
ing. Araba vapuru. |
| FERİD(E) |
Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan
doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah.
Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok.
* Dizilmiş inci. * Bir tane, nefis ve müntehab kıymetli cevher. * Kendi
reyi ile hareket eden mağrur kimse. |
| FERİD-ÜL-ASR |
Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi. |
| FERİD-İ TE'LİF |
Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu. |
| FERÎD |
f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş. |
| FERİDE |
f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse. |
| FERİG |
Yorga at. |
| FERİH |
Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan. |
| FERİHAN |
(Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek. |
| FERİH FAHUR |
Sevinçli olarak, iftihar ederek. |
| FERÎK |
Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük
insan bölüğü. |
| FERÎK |
Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi. |
| FERÎKA |
Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot. |
| FERÎKAYN |
İki mukabil taraf, iki askeri fırka. |
| FERÎS |
(C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul. |
| FERÎSA |
(C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et. |
| FERÎŞ |
Yakında doğurmuş hayvan. |
| FERİŞTE |
(Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu. |
| FERÎZ |
Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar. |
| FERK |
El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak. |
| FERKAA |
Parmak çıtlatmak. |
| FERKADAN |
Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet
bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına). |
| FERKADE |
Sergerde kimse. |
| FERLA |
(C: Ferala) Kırba ağzı. |
| FERMA |
f. Buyurucu. Emredici. Âmir. |
| FERMAN |
f. Emir. Tebliğ. |
| FERMAN-I İLÂHÎ |
Allah'ın fermanı. |
| FERMAN-BER |
İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı. |
| FERMAN-BERDAR |
f. Fermana uyan, emre uyan. |
| FERMAN-DİH |
f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen. |
| FERMAN-FERMA |
Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ. |
| FERMAN-REVA |
f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen. |
| FERMAYİŞ |
f. Emretmek. Buyurmak. |
| FERMEND |
f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi. |
| FERMENE |
İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına
mahsus elbise. |
| FERMUDE |
f. Buyruk. Emir. Kumanda. |
| FERNAS |
f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık. |
| FERNEB |
Fâre. |
| FERNUD |
f. Hüccet, delil, bürhan. |
| FERNUN |
Kanbel otu. |
| FERR |
Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek. |
| FERRA |
Kürkçü kimse. |
| FERRAŞ |
Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve
kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan
kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi,
döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi
süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı
fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan."
(Nef'î) |
| FERRUC |
(C: Ferâric) Tavuk pilici. |
| FERRUH |
f. Mübarek, kutlu, uğurlu. |
| FERRUH-FÂL |
f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik,
uğurluluk, meymenet. |
| FERRUH-ZÂD |
f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek. |
| FERS |
Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu
soymak. * Atın pisliği. Fışkı. |
| FERS |
Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak. |
| FERSA |
f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ:
Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren,
tâkat bırakmayan. |
| FERSAH |
Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m.
Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki
vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey. |
| FERSAH FERSAH |
(Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak. |
| FERSAN |
f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi. |
| FERSE |
İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu
ve belini eğip, helâk eden yel. |
| FERSENDAC |
f. Ümmet. |
| FERSENG |
(Bak: Fersah) |
| FERSUD(E) |
f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık. |
| FERSUDE-GÎ |
f. Eskilik, yıpranış, fersudelik. |
| FERŞ |
Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey.
* Küçük develer. |
| FERŞEHA |
İki ayak arasını açmak. |
| FERTUT(E) |
f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış. |
| FERTUTE |
Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar
hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter,
yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.) |
| FERTUTÎ |
f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık. |
| FERUKA |
Böğürün yağı. * Korkak kişi. |
| FERVE |
(C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet,
zenginlik. * Kürk. |
| FERVE |
f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk. |
| FERY |
İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah
için kesmek. |
| FERYAD |
f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. |
| FERYAD-I ANDELİB |
Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına. |
| FERYAD-BAHŞA |
f. Feryâd ettiren, bağırttıran. |
| FERYAD-HAN |
f. Yardım isteyen. |
| FERYAD-RES |
f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen. |
| FERZ |
Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak. |
| FERZA' |
Pamuk çekirdeği. |
| FERZAH |
Akrep isimlerinden bir isim. |
| FERZAN |
İlim ve hikmet. |
| FERZANE |
f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış
kimse. |
| FERZANE-GÎ |
f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi. |
| FERZEND |
(C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled. |
| FERZENDÂNE |
Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette. |
| FE'S |
İki yüzlü balta. * Balta ile vurmak. |
| FESA |
Eskimek. * Vurmak. |
| FESA |
Bıçak. |
| FESAD |
Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı:
Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir
şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı
o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif
olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa;
yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa
bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra
o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit,
o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten
bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.) |
| FESAD-I AHLÂK |
Ahlâk bozukluğu. |
| FESAD-I DİMAĞ |
Akıl bozukluğu, delilik. |
| FESAD-I Mİ'DE |
Mide fesadı, mide bozukluğu. |
| FESAD-I TE'LİF |
Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk
ve karışık oluşu. |
| FESAD-AMİZ |
f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran. |
| FESADAT |
(Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar. |
| FESAD-ENGİZ |
Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran. |
| FESAFİS |
Kesmez kılıç. |
| FESAHAT |
(Bak: Fasahat) |
| FESAKÎ |
(Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten
oyuncaklar. |
| FESALE |
(Füsule) Alçak ve asılsız olmak. |
| FESANE |
f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane) |
| FESAR |
f. Yular. |
| FESC |
Her nesnenin boşu. |
| FESDA' |
(Bak: Sada') |
| FES'E |
Sâkin olmak, sâkin etmek. |
| FESEKA |
(Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık) |
| FESH |
Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak. * Zayıf olmak. * Bilmemek.
Cehil. * Re'y ve tedbiri ifsad eylemek. * Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden. *
Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen. * Unutmak. * Tıb: Beden âzalarının
mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak. |
| FESH-İ MUKAVELE |
Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi. |
| FESH |
Genişletmek. |
| FESÎH |
(Füshat. den) Açık, geniş. |
| FESİL |
(C: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse. * Bağ çubukları dikmek. |
| FESÎL |
(C: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. |
| FESÎT |
Tırnak kesintisi, tırnak parçası. |
| FESK |
Yola gitmek. * Kan döküp adam öldürmek. |
| FESR |
Beyan etmek, açıklamak. * Tabibin suya bakması. |
| FESS |
Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot. |
| FESTAT |
(Bak: Fustât) |
| FESTEMİ' |
(Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi')
emr-i hazırından ibarettir. |
| FESTİVAL |
Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik. |
| FE-SÜBHANALLAH |
Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan
münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü
ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân) |
| FESV |
(Fesüvv) Yellenmek. |
| FEŞ' |
Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç. |
| FEŞAFEŞ |
f. Hışıltı. * Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses. |
| FEŞAK |
Sürur, neşe, sevinç, neşat. |
| FEŞAN |
f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan. |
| FEŞAR |
f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. |
| FEŞC |
Ayağını ayırıp apışmak. |
| FEŞEL |
(C: Efşâl) Korkak olmak. |
| FEŞFAŞ |
Yassı kılıç. |
| FEŞFEŞE |
Uykudan uyandırmak. |
| FEŞG |
Dağıtmak. * Vurmak. |
| FEŞGA |
Pamuk parçası. |
| FEŞGA |
Dağılmış; münteşir. |
| FEŞH |
Başına el ile vurmak. |
| FEŞİL |
(C.: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz. |
| FEŞK |
Kırmak. |
| FEŞŞ |
Eritmek. * Süt sağmak. * Çıkarmak. * Yabani olan keçiboynuzu ağacının
yemişi. |
| FETA |
(C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert. |
| FETA |
(Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak. |
| FETAH |
Yumuşak. |
| FETAK |
Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse. |
| FETAKE |
Gadretmek, öldürmek. |
| FETANET |
(Bak: Fatânet) |
| FETASE |
Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk. |
| FETAT |
Kuvvetli, genç kadın. |
| FET'E |
Zikretmek. |
| FETEHAT |
(Fetha. C.) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı. |
| FETEL |
Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması. |
| FETEVA |
(Fetva. C.) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele
hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları. (Bak: Fetva) |
| FETH |
Açma, başlama. * Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. * Faydalı
şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle
olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci
de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle gamı izâle
etmek, bir değerli şey vermekle fakirliği kaldırmak gibi. İkincisi; kapalı,
muğlak bilgilerin keşif ve izharında kullanılır. Bu da iki türlüdür; Birisi;
zâhirî ve müsbet ilimleri çoğaltmak ve mânalarını tahkik etmekle olur. Diğeri;
ilm-i ledün âlemine dalmakla olur. (L.R.) |
| FETH-İ BAB |
Kapı açmak. |
| FETH-İ BİLAD |
Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı. |
| FETH-İ İSLÂM |
Tuna nehri üzerinde Kladova kasabası yakınlarındaki bir kalenin
adı. * İslâmların fethetmesi. |
| FETH-İ KELÂM |
Söze başlama. |
| FETH-İ KOSTANTİNİYYE |
İstanbul'un
Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi. |
| FETH-İ MEYYİT |
Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi. |
| FETH-İ MÜBİN |
Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya
birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan
feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın
ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i
mübin"in ifade ettiği manâlardan biri: Sahih-i Buharî muhtasarının
beyanına göre çok İslâmî fetihlerin mebdei olan Hudeybiye sulhudur. Ulemanın
ekserisine göre ise; Biat-ı Rıdvan'dır.Kur'anın hitabı umum asırlara baktığı
için, bu gibi fetih ve zafer manâlarından her asırdaki Âlem-i İslâm hissedardır. |
| FETH-İ SUVER |
Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve
kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı. |
| FETİH SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 48. suresi. |
| FETHA |
Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün. |
| FETHA (FETAHA) |
(C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük.
* Tavşancıl kuşu. |
| FETHÎ |
Fetih ile alâkalı. Fethe âit. * Ferahlık verici. |
| FETİH |
(Bak: Feth) |
| FETİK |
Dülger. * Sabah. * Parlayıcı nesne, parlak olan şey. |
| FETÎL(E) |
Yaralara konulan tiftik. * Lâmba fitili. * Deriden çıkan kir. *
Örgü. |
| FETÎR |
Taze nesne. * Cıvık hamur. * Acele anlaşılan. |
| FETÎS |
Büyük çekiç. |
| FETİŞİZM |
Fr. Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine
veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı. |
| FETÎT |
Terit altına konulan ekmek parçaları. |
| FETİYLE |
Yanmış fitil ucu. * Bükülmüş ince sicim. * İki parmak arasındaki
kir. |
| FETK |
Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma. * Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp
ayırmak. * Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine
dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı. * Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
* Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat. |
| FETK |
Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek. * Yaralamak. * İnadetmek. |
| FETKELÎN |
Belâ. Zahmet. |
| FETL |
Bükmek. * Yüz döndürmek. |
| FETN |
Yakmak, ihrak etmek. |
| FETRET |
Uyuşukluk, zayıflık. * Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu
için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman. * Vukuu âdet halinde
olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi. * İki vakıa arasındaki geçen zaman.
Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz, sükûnetli geçen devir.
* Tıb: İki ateşli hastalık arasındaki geçen zaman.(Suâl ediyorsunuz ki:
Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı bir din
ile mütedeyyin mi idiler?Elcevab: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın, bilâhare
gaflet ve mânevi zulümat perdeleri altında kalan ve hususi bâzı insanlarda
cereyan eden bakıye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette
Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'dan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı
netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette, din-i
hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlub olmamışlar. Bil'ittifak,
teferruattaki hâtiatlarından muâhezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı
Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır.
Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur
eder. Mâdem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i sâlifenin dinlerini setretmiş;
o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab
görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz. M.) |
| FETŞ |
Sorup aratmak. |
| FETT |
Kırmak, kesr. |
| FETTAH |
(Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi
en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.) |
| FETTAHİYYET |
Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı.
(Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit,
hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile
açılmasıdır. Ş.) |
| FETTAK |
(Fetk. den) Kanlı katil, çok sayıda insan öldürmüş kimse. |
| FETTAN |
Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan.
* Altın eriten kuyumcu. |
| FETTANE |
Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş. |
| FETTE |
Açmak. * Yardım. * Hüküm. |
| FETUR |
Oruç açacak nesne. * Yaratmak. * Yarmak. * İki parmağıyla kaşımak. |
| FETUT |
Ekmek parçaları. |
| FETVA |
Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber
vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi. |
| FETVA EMİNİ |
Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen
ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak,
istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen
ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini,
İlâmat müdür ve mümeyyizi, başmüsevvit, müsevvit gibi ulema ve fukahadan
müteaddit memurlar vardı.Fetva eminleri, en yüksek ilim sahipleriyle beraber
memuriyetlerinin unvanlarına münasib olarak emin, fakih ve müteşerri' kimseler
arasından seçilirlerdi. Fetva eminlerinden, şeyhülislâm olanlar da vardır.Fetva
eminliği Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatından sonra ihdas edilmiştir.
İstanbul'un fethinden evvel, Bursa Kadıları bu işi gördükleri gibi, İstanbulun
fethinden sonra İstanbul Kadısı olan Hızır Bey, fetva eminliği vazifesini
görürdü. Bu müessese Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.) |
| FETVA-PENAH |
"Fetvaya sığınan" Şeyhülislâm. |
| FE'V (FE'Y) |
Yarmak. * Koparmak. * İki dağ aralığı. |
| FEVAHİŞ |
(Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler,
ameller. |
| FEVÂİD |
(Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler. |
| FEVÂİD-İ ME'MULE |
Umulan faydalar. |
| FEVAİH |
(Fâih. C.) Meyve ve çiçek kokuları. |
| FEVAİT |
(Fevt. C.) Fevt olmuş şeyler. * Vaktinde kılınmamış namazlar. |
| FEVAK (FÜVÂK) |
İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi. * Rahat.
* Rücu. * Uzun boyunlu bir nevi su kuşu. |
| FEVAKİH |
(Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler. |
| FEVARİS |
(Fâris. C.) Atlılar, biniciler. |
| FEVASIL |
(Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla) |
| FEVATİH |
(Fâtiha. C.) Fâtihalar. Başlangıçlar. * Son vermeler. * Bir kitabın
mukaddemeleri. |
| FEVAZIL |
(Fâzıla. C.) (Bak: Fâzıl) |
| FEVC |
Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım. * Koşmak. Sür'at
etmek. * İyi kokunun dağılıp yayılması. |
| FEVC FEVC |
Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat. |
| FEVC-Â-FEVC |
Akın akın, takım takım. |
| FEVD |
Bir işi veya emri başkasına teslim etmek. |
| FEVD |
Tavşancıl kuşunun kanadı. * Ölmek. * Canip, taraf, yön. |
| FEVDEC |
(C: Fevâdic) Mahfe. |
| FEVEHAN |
(Fevh. C.) Güzel kokular. |
| FEVEHAT |
(Fevha. C.) Güzel kokular. |
| FEVERÂN |
Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun
etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet. |
| FEVERÂN-I ÂB |
Suyun fışkırması. |
| FEVERÂN-I DEM |
Kan fışkırması. |
| FEVG |
şişman olmak. |
| FEVGA' |
İri vücutlu, şişman kadın. |
| FEVH |
Yaradan kan fışkırması. * Bolluk, genişlik. * Güzel kokunun yayılması.
* Kaynamak. |
| FEVH |
Kokmak. |
| FEVH |
Ağız büyüklüğü. |
| FEVHA |
(C.: Fevehât) Güzel koku. |
| FEVHED |
Semiz oğlan, şişman çocuk. |
| FEVK |
Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı. |
| FEVKALÂDE |
Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde.
Müstesna ve yüksek bir surette. |
| FEVKALBEŞER |
(Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü. |
| FEVKALGAYE |
Son derecede. |
| FEVKALHAD |
(Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz. |
| FEVKALKANUN |
Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı. |
| FEVKALKÜLL |
(Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde. |
| FEVKALME'MUL |
(Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik
şekilde. Beklenmedik bir anda. |
| FEVKALMU'TÂD |
(Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde. |
| FEVKANÎ |
Üst, üst tarafta, üstteki. |
| FEVKATTAHAMMÜL |
(Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz,
dayanılması imkânsız. |
| FEVR |
Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at. * Bir adamın geldiği semt ve
cihet. * Suyun kaynayıp fışkırması. |
| FEVREN |
Birdenbire, sür'atle, çarçabuk. |
| FEVRES |
Buğday, hınta. |
| FEVRÎ (FEVRİYYE) |
Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket. |
| FEVT |
Ölüm, mevt. * Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha
ele geçmiyecek şekilde elden çıkması. |
| FEVT-İ FURSAT |
Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı
kullanamama. |
| FEVVARE |
Fıskıye, su fışkırtan şey. |
| FEVZ |
Kurtuluş. Zafer. Necat. Muvaffakiyet. Selâmet. |
| FEVZ |
Ölmek, mevt. |
| FEVZÂ |
Kargaşalık. Anarşi. * Karışmış, muhtelit. |
| FEVZÂ-YI ÂRÂ |
Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi. |
| FEVZAÎ |
Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan. * Kargaşalık ve anarşi
ile alâkalı. |
| FEVZAİYE |
Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket. |
| FEVZÎ |
Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik. |
| FEVZİYE |
Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından
eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında,
yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar
da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse
yıkılan yerlerin vaziyetlerinin tâyini hakkında Sadrazam Selim Mehmed Paşa'nın,
Padişaha arzettiği telhis üzerine, Sultan Mahmud, yeni odaların bulunduğu
yere Ahmediye, eski odalar mevkiine de Fevziye adının verilmesini emretti
(O.T.D.S.) |
| FEY' |
Ganimet. Harbde elde edilen mal. * Rücu'. * Haraç. * Zeval vaktinden
sonraki gölge. (Bak: Fey-i zeval) |
| FEY' (FEY'A) |
Her nesnenin evveli. |
| FEYA |
Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder. |
| FEYAC |
Söz, kelam. |
| FEYAFÎ |
(Feyfâ. C.) Çöller, sahralar. |
| FEYALİLACEB |
(Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir. |
| FEYAYİH |
(Feyhâ. C.) Genişlikler, enginlikler, boşluklar. |
| FEYC |
(C: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk. |
| FEYCEN |
Sedef dedikleri ot. |
| FEYD |
Sallanmak. |
| FEYDUM |
Bir nevi mâcun. |
| FEYEZAN |
f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz. |
| FEYFA' |
(C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra. |
| FEYFA-NEVERD |
f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen. |
| FEYH |
Sıcağın şiddetlenmesi. * Koku yayılmak. * Kazan kaynamak. * Yara
kanamak. |
| FEYHA |
Geniş ve büyük olan. Engin. |
| FEYHA |
Bir nevi toprak çanak. * Genişlik, vüs'at. |
| FEYHAK |
Geniş nesne. |
| FEYHEC |
İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde. |
| FEY-İ ZEVAL |
Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken
yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son
bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar. |
| FEYK |
Tavuğun gıdaklaması. * Uzun boylu erkek. * İyi olmak. |
| FEYL |
Hamile kadının sütü. |
| FEYLAK |
Büyük adam. * Çok asker. Kolordu. * (C: Feyâlik) İpek böceği ve
kozası. |
| FEYLEKUN |
Kandıra dedikleri hasır otu. |
| FEYLEKUS |
Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot. |
| FEYLEM |
Geniş, büyük nesne. |
| FEYLEMANÎ |
Cüssesi büyük olan. |
| FEYLESOF |
Felsefe ile uğraşan, felsefeci. (İlm-i hikmetle meşgul olan mütefennin.
Dinle münasebeti olmayan gayr-ı müslim. L.R.) (Bak: Hükemâ)(İ'lem Eyyühel-Aziz!
Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne
kadar zeki olursa olsun o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman
yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, avrupa feylesofları, maddiyatta
şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak
mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-ı İslâmiyeye
vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben öyle gördüm; nefs-ül emir
de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fenni meseleleri
keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını, Kur'an nurlarını da keşfedebilir
diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz, kalb ve ruhun gördüklerini göremez.
Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında
çürütmüştür. M.N.) |
| FEYLULE |
İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku. (Bak: Kaylule) |
| FEYNAN |
Güzel uzun saçlı kişi. |
| FEYNE |
Zaman. Saat. |
| FEYRUZEC |
Piruze dedikleri kıymetli taş. |
| FEYŞE (FEYŞELE) |
(C: Feyâşil-Fiyeş-Fiyâş) Zeker başı. |
| FEYTEK |
Dülger. |
| FEYYAD |
Erkek baykuş. * Çok yiyen adam. |
| FEYYAL |
Fil çobanı. File bakan kimse. |
| FEYYAZ |
Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. (Bak: Feyz) |
| FEYYAZ-I MUTLAK |
Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.(Kader herşeye bir
miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak'tan aldığı
feyze olan kabiliyeti, o kalıba göredir. M.N.) |
| FEYYAZ-I MÜTEÂL |
Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.) |
| FEYYİH |
Şiddetli adam. |
| FEYYİL |
Zayıf hüküm. |
| FEYZ |
Ölmek. |
| FEYZ |
(C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan,
şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi
taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar
etmek.(Hakaik-ı imaniye ve esasat-ı Kur'aniye, resmî bir şekilde ve ücret
mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye
olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden
tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. M.) |
| FEYZ-İ SAFÂ |
Neşenin feyzi, safânın bolluğu. |
| FEYZ Ü RİF'AT |
İlerleme, bolluk ve yükseklik. |
| FEYZA FEYZ |
Feyiz ile dolu, bol. |
| FEYZ-AVER |
f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren. |
| FEYZ-BAHŞ |
f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan. |
| FEYZ-DAR |
f. Feyizli, bol, bereketli, gür. |
| FEYZ-EFZA |
f. Feyiz artıran, bollaştıran. |
| FEYZÎ |
Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub. |
| FEYZ-NAK |
f. Feyizli, bereketli, bol. |
| FEYZ-RESAN |
f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden. |
| FEYZ-YAB |
f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan. |
| FEZA |
Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş olmak.
* Açık sahra. * Saha. * Yerde akan su. |
| FEZÂ-YI FEYZ |
Feyiz sahası, feyzin fezası. |
| FEZÂ-YI ITLÂK |
Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza. |
| FEZA |
Rahim içinden çıkan su. |
| FEZA' |
Korku. Havf. * Sığınma, dehalet. * Uykuda şiddetli korku ile uyanmak. |
| FEZA |
(Efzâ) f. Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip,
kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza
$ : Can verici. Hayret-feza $ : Çok hayret verici. Ruh-feza $ : Ruh verici. |
| FEZAA |
Yolda ve tarlada yapılan ve höyük denilen suret. |
| FEZAÎ |
Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik. |
| FEZAİL |
(Bak: Fazâil) |
| FEZA-NEVERD |
f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden. |
| FEZAZE |
Ahlâkı kaba ve kerih olmak. |
| FEZD |
Kan aldırmak. |
| FEZÎZ |
Seyelân etmek, akmak. |
| FEZLEKE |
Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl. * Hesap listesinde netice.(S - Gerek
Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan Hadis-i Şerif olsun; her fenden,
her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız
fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok
fezlekeleri ihata edebilir?C - Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler
değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde,
işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir.
Kur'an veya Hadisin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil
fezlekeler tam bir meleke ve ıttıladan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke,
me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısda olamaz. İ.İ.) |
| FEZR |
Yarmak. * Ayırmak. * Bozup feshetmek.FEZZ : Yalnız şey. Bir kimsenin
yalnız kendi başına olması. * Udûl. * Geri dönmek. * Buzağı. * Hafif. |
| FIDDA |
Gümüş. |
| FIDDA-İ HÂLİSE |
Hâlis ve saf gümüş. |
| FIKARÂT |
(Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler,
kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar. |
| FIKARÂT-I ANİFE |
Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler. |
| FIKARÂT-I KATANİYE |
Tıb: Bel omurları. |
| FIKARÂT-I LATİFE |
Hoş ve lâtif hikâyeler. |
| FIKARÂT-I MÜNTEHABE |
Seçkin hikâyeler. |
| FIKARÂT-I RAKABİYE |
Tıb: Boyun omurları. |
| FIKDAN |
Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek. |
| FIKDAN-ÜL AHBAB |
Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık. |
| FIKDAN-I AKL |
Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık. |
| FIKDAN-I İMKÂN |
İmkân azlığı, imkânsızlık. |
| FIKDAN-I NUKUD |
Para darlığı, parasızlık. |
| FIKIH |
(Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek.
İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle
bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler,
uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını
inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek.
* Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm
Hukuku. * İnsanın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri
bir meleke halinde bilmesi. Diğer bir ta'rif ile: Ameliyata; yâni, ibadet,
ukubat ve muamelâta âit şer'î hükümleri mufassal delilleri ile bilmek. Bu
ahkâmı bilmeğe "Fakahet" ve bu ahkâmı böylece bilen zata da "Fakih"
denir. Cem'i "fukahâ"dır. Fıkıh ilmini tahsil etmeğe de "tefekkuh"
denir... (Ist. Fık. K. Cilt:1, sh: 20) |
| FIKH-I EKBER |
Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim.
* İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi. |
| FIKRA |
Yazıda bir bahis. * Parağraf. * Kanun maddelerinden her bir kısım.
* Kısa haber. * Küçük hikâye. * Omurga kemiklerinin her biri. * Bend. *
Kıssa. * Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli. |
| FIKRA-HÂN |
f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan. |
| FIRAK |
(Fırka. C.) Fırkalar, partiler. * Alaylar, bölükler. * Cennetler.
* Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler. |
| FIRAK-I DÂLLE |
Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler. |
| FIRAK-I SİYASİYE |
Siyasî fırkalar, siyasî partiler. |
| FIRAT |
Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun
doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle
ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür. |
| FIRFIRA |
Topaç. |
| FIRIŞKA |
Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan
rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati
5-12 metredir. |
| FIRKA |
Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen. |
| FIRKA-İ ASKERİYE |
Askerî fırka, tümen. |
| FIRKA-İ NÂCİYE |
Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i
Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar
lütf-u İlahî ile devam eder. |
| FIRKA-İ SİYASİYE |
Siyasî parti. |
| FIRSAT |
(Bak: Fursat) |
| FIRTINA |
Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması. * Rüzgârın çok
şiddetli esmesi. |
| FISAD |
Kan alma, hacamet. |
| FISAL |
(Bak: Fisâl) |
| FISFISA |
(C: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca. |
| FISH |
Nasârâ bayramı. |
| FISK |
Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak. * Fık: Allah'ın emirlerini
terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat
dilinde "fâsık" denir.(Fısk; haktan udul, ayrılmak; hadden tecavüz,
hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i
gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et
eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i
âlemde yaratılan delâil, uhud-u ilâhiyye hükmündedir. O delâile muhalefet
eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza
ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac
eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir.
Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan
iki âmildir. Evet, bu âmiller Hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına
alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab, haddini aşarsa,
ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci
sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, dünya nizamının bozulmasını
intac edip fesad ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi
fıskın üçüncü sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan
kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi i'tidali kaybedip safsatalara düşerse,
itikadâta ait râbıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza,
kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem
yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi
aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi
berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla, fâsıklar
hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur. İ.İ.)(Şer'an fıskın
üç mertebesi vardır: Birincisi, günahı çirkin addetmekle beraber ara sıra
irtikâb etmek; İkincisi, üzerine düşerek inhimak ile yapmak; üçüncüsü, çirkinliğini
inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür mertebesidir. Fâsık bu hâle
gelmedikçe ehl-i sünnet mezhebinde mü'min namı kendisinden selbolunmaz.
Binaenaleyh fâsık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi, imanını zayi
etmemiş olanlar da bulunabilir. E.T.) |
| FISKIYE |
Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların
ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan
fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir. |
| FISK U FÜCUR |
Allah'a isyan içinde olmak, günah işlemek. |
| FISSA |
Yonca dedikleri ot. |
| FIŞKI |
Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi. |
| FITAM |
Çocuğu veya yavruyu sütten kesme. |
| FITHIL |
Âdem Aleyhisselâm'ın yaratılışından evvel olan zaman. |
| FITIK |
(Bak: Fetk) |
| FITNAT |
Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek. * Hikmet. * Zekâvet,
basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.) |
| FITNE |
Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak. (Bak: Fıtnat) |
| FITR |
Oruç açmak, iftar etmek. |
| FITR |
(C: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış. |
| FITRA |
(Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi. |
| FITRAT |
Yaradılış, tıynet, hilkat. (Bak: Evamir-i tekviniye) |
| FITRAT-I İLÂHİYE |
San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri
olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat
kanunları ve mahlukatın yaradılışı. |
| FITRAT-I SELİME |
Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy. * Ahlâk, din. Haram ve çirkin
işlerden uzak ahlâk. * Noksansız yaradılış. |
| FITRATEN |
Yaradılıştan, fıtrî olarak. |
| FITRÎ |
Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına
uygun.(Evet Hz. Muhammed'in (A.S.M.) getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın
kanunlarındaki müvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın râbıtalarına lâzım
gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal
peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet nev'-i beşer için fıtrî bir
dindir. Ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir. S.) |
| FIZZA |
Gümüş. |
| FÎ |
Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil
için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan "bâ, ilâ, min, maa"
harflerinin yerine kullanılır. Geçen mef'ul ile gelecek fasıl arasında geçer.
Te'kid mânası da vardı. (L.R.)Başka bir ifade ile kısaca (fî) : "İçinde,
içine, hakkında, hususunda, üzere, dâir, mütedair, beherine ve herbirine"
mânalarına gelir. Kelimenin başına yazılır ve o kelimeyi "i" diye
okuttuğu için ona harf-i cerr denir. Farsçada "Der", "Fî"
yerinde kullanılır. |
| FÎ-ZAMANİNA |
Devrimizde. Zamanımızda. |
| FÎ |
(C.: Fîat) Baha, fiat, kıymet. |
| FÎ-İ CÂRÎ |
Geçer değer, muteber fiat. |
| FÎ-İ MAKTU' |
Biçilmiş kıymet, kararlaştırılmış değer. |
| FİAL |
(Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler. |
| FİAL |
Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip
"hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.) |
| FİAM |
Çok kalabalık olan erkekler topluluğu. |
| Fİ AMAN-İLLAH |
Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında. |
| FİAT |
(Fî. C.) Kıymetler, değerler, bahalar. |
| FİCA |
Birdenbire, ansızın. |
| FİCAC |
İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc) |
| FİCACEN SÜBÜLÂ |
Turuk-u vâsia, geniş yollar. |
| FİCC |
Şam karpuzu. * Tam olmamış olan meyve. |
| FİDA |
Dağıtmak. * Atâ etmek. Hediye veya bahşiş olarak vermek. * Bedel
vermek. |
| FİDAM |
(Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç. * Mecusilerin
ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez. |
| FİDRE |
Et parçası. |
| FİDYE |
Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir
kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
* Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para. * Fık: Fakirin sabahlı
akşamlı bir günlük yiyeceği. |
| FİDYE-İ NECAT |
Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak
için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para
vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma
akçası demektir. |
| FİE |
Kalabalık, topluluk, cemaat. |
| FÎF |
(C: Efyâf- Füyuf) Düz yer. |
| FİGÂN |
f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma. |
| FİGÂN-PERVER |
f. Feryad ettiren, bağırtan. |
| FİGÂN-TİZ |
Yüksek feryad. |
| FİGÂR |
f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir
ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı. |
| FİGEN |
f. Yıkıcı, düşürücü, atıcı. |
| FİGENDE |
f. Yıkık, yıkılmış, düşkün. |
| FİGÜR |
Fr. Oyuncunun hareketi. * Resim, şekil, canlı resim. * Mecaz. |
| FÎH |
(Fî-h) Onda, onun hakkında. |
| FİHAL |
(Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler. |
| FİHAM |
(Fahîm ve fahm. C.) İtibar ve nüfuz sahibi kişiler, ulu kimseler. |
| FİHHÎR |
Çok gururlanıp fahirlenen kimse. |
| FÎHİ NAZAR(UN) |
Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak,
tetkik etmek lâzımdır" demektir. |
| FİHR |
(C: Efhâr) Destesenk dedikleri taş. * Taş. |
| FİHRİS |
(Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu
sıra ile gösteren liste. (Kataloğ) * (C: Fehâris) Her nesnenin aslı. * Kanun. |
| FİİL |
(Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet
eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme,
yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.) |
| Fİ'L-İ BASİT |
Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek,
olmak gibi. |
| Fİ'L-İ HİKÂYE |
Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir
işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi. |
| Fİ'L-İ KIYASÎ |
Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek
gibi) |
| Fİ'L-İ MA'LUM |
Etken fiil. Öznesi yani, faili belli olan fiil. |
| Fİ'L-İ MECHUL |
Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak,
içilmek, vurulmak gibi. |
| Fİ'L-İ MEZİD |
Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil. |
| Fİ'L-İ MEZMUM |
Kötü, fenâ iş. Livâta ve zina. |
| Fİ'L-İ MUTÂVAAT |
Mâlum sigasında olduğu halde müteaddi bir fiilin mechulü gibi mânası
olan fiildir. (Sevinmek, dövünmek gibi) |
| Fİ'L-İ MÜN'AKİS |
Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks. |
| Fİ'L-İ MÜREKKEB |
Gr: Yardımcı bir fiille birleşerek tek kelime hükmüne geçen fiil.
Birleşik fiil. (Vurabilmek, yazabilmek, okuyabilmek gibi.) |
| Fİ'L-İ MÜSBET |
Gr: Müsbet fiil. Kendinde nefiy edatı bulunmayan fiil. |
| Fİ'L-İ ŞART |
şart fiili. (Bak: şart) |
| Fİ'L-İ ŞENİ' |
Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla
birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir. |
| Fİ'L-İ VÜCUBÎ |
Yapılması gereken, lâzım olan fiil. |
| FİİLEN |
Gerçekten, işleyerek, hakikatte. |
| FÎKA |
(C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt. |
| FİKAK (FEKÂK) |
Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey. |
| FİKR |
(Fikir) Akıl. * Re'y, istek, düşünce. |
| FİKR-İ ÂMİYANE |
Bayağı fikir, alelâde düşünce. |
| FİKR-İ FÂSİD |
Bozuk fikir, fâsid fikir. |
| FİKR-İ İNFİRADÎ |
Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine
mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet) |
| FİKR-İ MUZMER |
Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir. |
| FİKR-İ TA'KİB |
Sona erdirme, peşini bırakmama. |
| FİKR-İ VATAN |
Vatan düşüncesi, vatan fikri. |
| FİKREN |
Zihnen, fikir ile, düşünerek. |
| FİKRET |
Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey. |
| FİKRET-İ BEYZA |
Münevver fikir. Parlak fikir. |
| FİKRÎ |
(Fikriye) Fikir cinsinden, fikirle alâkalı. Fikre âit ve müteallik. |
| FİKRİYYAT |
Fikir ve düşünce ile olan işler. |
| FİL |
(C.: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan
iri vücudlu, hortumlu bir hayvan. |
| FİL SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. |
| FİL VAK'ASI |
(Bak: Ebrehe) |
| FİLAHET |
Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek. |
| FİLASL |
(Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi. |
| FİLCÜMLE |
(Fi-l-cümle) Ezcümle, minelcümle. Bir hayli. Emsalinden beri. |
| FİLHAKİKA |
(Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu. |
| FİLHAL |
(Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında. |
| Fİ'LİYAT |
İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller. |
| FİLİZ |
Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün. * Eritilip temizlenmemiş olan
altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden. * Erimiş bakır. |
| FİLK |
Zahmet, meşakkat. * Acib emir. * Parça. |
| FİLL |
Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer. |
| FİLMEDİNE(Tİ) |
(Fi-l-Medine(ti)) : Medine şehrinde. |
| FİLMESEL |
Misaldeki gibi, meselâ. |
| FİLO |
Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir
kısım ve bölüğü. |
| FİLOZOF |
(Bak: Feylesof) |
| FİLS |
Put, sanem. |
| FİLUS |
(Bak: Fülus) |
| FİLVAKİ' |
Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi. |
| FİLZE |
(C: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a. |
| Fİ-MABA'D |
Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha. |
| FİNÂ |
Evin önü. Civar. |
| FİNÂ-İ BELDE |
Beldenin civarı. |
| FİND |
Dağ burnu. |
| FİNHAN |
Leğen dedikleri kap. |
| FİNTÎSE |
Kurt ve kuş ağzı. |
| FİRAD |
(Ferd. C.) Fertler, kişiler. |
| FİRAK |
Ayrılık. Ayrılmak. Hicran. |
| FİRAR |
Kaçmak. Kaçış. |
| FİRARÎ |
Kaçkın, kaçak. |
| FİRAS |
Çok fazla kırmızı nesne. |
| FİRASET |
Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin
ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan
ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif
huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik. |
| FİRAŞ |
Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte. |
| FİRAŞ-I İSTİRAHAT |
Rahat döşeği. |
| FİRAŞ-I KAVÎ |
Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla
bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile
nefy olunur.) (O.T.D.S.) |
| FİRAŞ-I MÜTEVASSIT |
Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta
bilâ davet neseb sahih olmaz. |
| FİRAŞ-I SAHİH |
Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin,
bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta
dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi
istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi
lâzım gelirdi. (O.T.D.S.) |
| FİRAŞ-I ZAİF |
Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur) (O.T.D.S.) |
| FİRAŞİYET |
Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet. |
| FİRAVAN |
f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla. |
| FİR'AVN |
Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan
edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık
iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan. (Bak: Enaniyet, Mumya) |
| FİR'AVNÎ |
f. Firavunluk. Firavun ile ilgili. |
| FİR'AVNİYYET |
Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile
Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak. |
| FİRAZ |
Ayrılmak. |
| FİRAZ |
f. Yukarı, yüksek. * Çıkış, yokuş. * Kaldıran, yükselten, yücelten. |
| FİRAZÎ |
f. Yukarılık, yükseklik. |
| FİRAZ |
Geniş, vâsi. * Irmak ağzı. * Sokak ağzı. * Elbise. |
| FİRBAR |
Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek. |
| FİRC |
Sır saklamayan kişi. |
| FİRDEVS |
Cennet. Cennette altıncı kat. * Bostan. |
| FİREUNÎ |
Hat, minyatür, tezhib gibi güzel san'atlarda kullanılan bir kâğıt
cinsi. |
| FİREZDEK |
(C: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası. |
| FİRFÎR |
Menekşe. |
| FİRFİS |
Yaban sineği. |
| FİRİB |
f. Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır.
Meselâ: Dil-firib $ : Gönül aldatan. Nazar-firib $ : Göz aldatan. |
| FİRİBENDE |
f. Kapılmış, aldanmış. |
| FİRİFTE |
f. Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış. |
| FİRİFTE-DİL |
f. Gönlü aldanmış. |
| FİRİSTADE |
(C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber. |
| FİRİŞTE |
(C.: Firiştegân) f. Mâsum, suçsuz, günahsız. * Melek. * Mc: İyi
huylu kimse. |
| FİRİŞTE-SIFAT |
f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan. |
| FİRK |
Koyun sürüsü. * Parça. |
| FİRKAT |
(Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış.
Firak. Müfarakat. |
| FİRKATEYN |
Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler,
güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin
üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı. |
| FİRMA |
ing. Tescil edilmiş ticarî müessese. |
| FİRNAS (FÜRÂNİS) |
(C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi. |
| FİRS |
Bir nevi ot. |
| FİRSA |
(C: Firâs) hayız bezi. |
| FİRSAD |
Kırmızı dut. * Böğürtlen. |
| FİRSEK |
(C: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali. |
| FİRŞAT(A) |
Genişlik, vüs'at. * İki ayağının arasını ayırıp genişletmek. |
| FİRUDEST |
f. Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri
nağme. |
| FİRUZ |
Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur. |
| FİRUZ ABADÎ |
(Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad
isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi
yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde
Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur
eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği
Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh) |
| FİRUZ-BAHT |
f. Şanslı, uğurlu. |
| FİRUZE |
Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş. |
| FİRUZE-FAM |
Açık mavi renkli, gök renkli. |
| FİRUZENDE |
f. Meşhur bir cins lâle. |
| FİRUZE-RİVAK |
Gökyüzü, sema. |
| FİRUZ-MENDÎ |
f. Galebe, zafer. |
| FİRYE |
Yalan, kizb. |
| FİRZAH |
Göğsü geniş, etli kimse. |
| FİRZAN |
(C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse. |
| FİRZE |
Parça. |
| FİRZEL |
Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt. |
| FİSAL |
(Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa
duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan.
* Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.) |
| FÎSEBİLİLLAH |
Allah yolunda. Allah için. |
| FİSFİSE |
Yonca otu. |
| FİSK |
(Bak: Fısk) |
| FİSKİL |
Yarış atlarından cemeleden sonra geleni. |
| FİSL |
Ahmak. |
| FİSSÎK |
Fıskı dâim olan. |
| FİSTAN |
Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca
Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu
ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine
kalın bırandadan çevrilen kılıf. (O.T.D.S.) |
| FİTAM |
Çocuğu sütten kesmek. |
| FİTAN |
Eyer örtüsü. |
| FİTEN |
(Fitne. C.) Fitneler. |
| FİTİL |
Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden
biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın
dörtte birine: Fitil denilir. * Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta
ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası. * Topa veya
lâğıma ateş vermek için baruta ıslak batırılıp güneşte kurutulmuş bükme.
(O.T.D.S.) |
| FİTNE |
İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak
şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr.
Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve
evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.(Mübarek
İslâmiyet ve nurani Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin
hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?Elcevab:
Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebatatın, tohumların,
ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus
çiçek açar; fıtri birer vazife başına geçer... Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin
başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları
tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye
her tâifeyi korkuttu. İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına
göre, câmia-ı İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi
omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına,
bir kısmı, Şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı imâniyenin muhafazasına,
bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza... herbir tâife bir hizmete
girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa'yettiler. Muhtelif renklerde
çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına
ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller
ve gülistan içinde ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i
kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i
himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i
anil-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurani muhaddisleri,
kudsi hâfızları, asfiyâları, aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret
ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'an'ın hazinelerinden
istifade için gözlerini açtırdı... M.) |
| FİTNE-İ ÂHİRZAMAN |
Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i
âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun
için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze
etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab,
bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun
eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da
hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini
göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan
çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe
sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın
lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane
gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile
olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.) |
| FİTNE-ÂMİZ |
f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran. |
| FİTNE-CİHAN |
f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan. |
| FİTNE-CU |
f. Fesat arayan. |
| FİTNE-ENGİZ |
f. Fitne çıkaran. |
| FİTNE-KÂR |
f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak
isteyen. |
| FİTNET-ÜD DEHMA |
(Fitnetüddehmâ) Küfürde olmak, kara fitne. Rezil olmak. |
| FİTRAK |
f. Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma. |
| FİTRE |
(Bak: Sadaka-i fıtır) |
| FİTRE |
İmtihan. * Belâ, musibet. |
| FİTRET |
(Bak: Fetret) |
| FİTYAN |
(Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler. |
| FİTYE |
(Fetâ. C.) Gençler. Genç yiğitler. |
| FİZAR |
f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak. |
| FİZR |
Koyun sürüsü. * Yaşlı, ihtiyar kimse. |
| FİZYOLOJİ |
Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını
inceleyen ilim kolu. |
| FLAMA |
Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak. |
| FLANDRA |
Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine
çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar. |
| FOBİ |
(Fobya) Fr. Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki
korku. |
| FONOĞRAF |
Fr. Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet. |
| FORMA |
Fr. Cüz. Kısım. Parça. * Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti.
* Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi. |
| FORMALİTE |
Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler. |
| FORSA |
Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe
mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere
çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen
namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet
erbabından küreğe mahkum olanlar hakkında kullanılırdı. Harp esirlerinin
gençleri ve çocukları, saraylara ve acemi olanları kışlalarına verilir,
yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi.
Gemilerde harp esirlerine kürek çektirmek âdeti 15 ve 16. yüzyıllarda çok
revaç bulmuştu. Venedik, Ceneviz, Barselona, Cezayir, Malta ve Osmanlı kaptanları,
harp esirlerine, hatta mensub oldukları milletlere karşı vuku bulan muharebelerde
bile zorla kürek çektirerek, bu tarik ile harbi kazanmağa çalışırlardı.
(O.T.D.S.) |
| FOSİL |
Fr. Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan;
bunların parçaları veya izleri. |
| FOŞTINA |
Eskiden Tuna nehrinden istifade edenlerden alınan su resmi. |
| FOYA |
İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık. * Elmasların
yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak. |
| FRENGİSTAN |
f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri. |
| FRENK |
Avrupalı. Fransız. (Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!...
Ayâ Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetden sonra, hangi akıl
ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz?
Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların
safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz.
Âgâh olunuz ki!... siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında
yalancılık ediyorsunuz!... Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı
bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.) |
| FRENK SAKALI |
Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan
bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa
kesilen veya traş edilen sakal demektir. |
| FRENKVÂRİ |
f. Frenk gibi. |
| FUA |
Keler, kertenkele. * Her nesnenin evveli. * şiddetli koku. Güzel
koku. |
| FUAD |
Kalb, gönül, yürek. |
| FUADÎ |
Gönül ve kalble alâkalı. |
| FUAK |
Can çekişme. * Midenin çekilip toplanması. * Hıçkırık. |
| FUALA |
(Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar. |
| FUDALA |
(Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar. |
| FUHŞ |
Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü.
İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina. |
| FUHŞİYYAT |
(Fuhş. C.) Çok çirkin işler, günahlar. |
| FUHUL |
(Fahl. C.) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar.
(Bak: Fahl) |
| FUHUL-İ MÜFESSİRÎN |
Tefsircilerin en ileri gelenleri, müfessirlerin en önde olanları. |
| FUHUL-İ ŞUARA |
şâirlerin en üstünleri. |
| FUHUL-İ ULEMA |
İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler. |
| FUKAHA |
(Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh) |
| FUKARA |
(Fakir. C.) Yoksullar, fakirler. |
| FUKARA-YI SÂBİRÎN |
Sabreden ve avuç açmayan fakirler. |
| FUKARA-PERVER |
f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan. |
| FUKKA' |
Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık
ve köpük. |
| FUKM |
(Fukum) Çene. |
| FUKU' |
(C: Faki) Çok sarı olmak. * Safi olmak. |
| FUKVE |
(C: Fukâ) Ok gezi. |
| FUL |
Bakla. Fasulye. |
| FULAD |
Çelik. |
| FUM |
Buğday. |
| FUNDUK |
Fındık. * Misafirhane, han. Otel. |
| FURAG |
f. Işık, ziya, parıltı. |
| FURKAN |
Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı
farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan;
ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta,
tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da
gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere
furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır.
E.T.) |
| FURSA |
(C: Furus) İçmek, şirb. * Nöbet. |
| FURSAT |
Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı
hâl veya vakit. Nöbet. |
| FURSAT-CÛ |
f. Fırsat bekleyen, fırsat arıyan. |
| FURSAT-YÂB |
f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan. |
| FURUDE |
f. Alçaklık, âdilik, hasislik. * Kavrulmuş, yanmış. * Alçak, âdi,
deni, hasis. |
| FUSAHA |
(Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler.
Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar. |
| FUSSİLET |
(Fasıl. dan) Ayırd edilmiş, izâh ve tafsil edilmiş. |
| FUSSİLET SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 41. suresidir. Mekkî'dir. Secde, Sure-i Akvat
ve Mesabih Suresi de denir. |
| FUSTAT |
(Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır. * Kapıya
asılan perde. * Cemaat. |
| FUSUL |
(Fasıl. C.) Fasıllar. Mevsimler. Bölükler. Kısımlar. |
| FUSUL-Ü ERBAA |
Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri. |
| FUS'UL |
Akrep. Yaramaz, kötü kimse. |
| FUSUS |
(Fass. C.) Yüzük taşları. (Bak: Fass) |
| FUTA |
f. Hamamlarda kullanılan bir kumaş cinsi. * Peştemal. Havlu. |
| FUTR |
(Fitre) Yaratmak, halk. |
| FUTUNC |
Yarpuz denilen ot. |
| FUTUR |
(Fatır. C.) Yarıklar. Çatlaklar. |
| FUTUR |
Büyük ve beyaz mantar. |
| FUZALA |
(Bak: Fudala) |
| FUZAZ |
Ayrılmış ve dağılmış nesne. |
| FUZLA |
(Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli. |
| FUZUH |
Gizli işlerin zahir olup açığa çıkması. |
| FUZUL |
(Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz. |
| FUZULAT |
Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar. |
| FUZULEN |
Yersiz, usulsüz, haksız olarak. |
| FUZULÎ |
Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
* Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden. * Haksız
olarak fiile çıkarılan iş. * Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin
hakkında tasarruf eden kimse. * Büyük bir şâir ismidir. Türk Divan Edebiyatı'nın
birçok sahalarında kuvvetli te'sir ve nüfuz sâhibi olan bu büyük şâir, Azeri-Osmanlı
edebiyatı kurucularındandır. Türkçe, Arabça, Farsça manzum ve mensur birçok
eserler yazmıştır. Leylâ ile Mecnun mesnevisi meşhurdur. Milâdi 16. asırda
yaşımış ve tâundan 1555'de vefat etmiştir. Asıl adı Mehmed'dir. |
| FÜCCAR |
(Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler. |
| FÜC'E |
Ansızın, birdenbire. |
| FÜC'ETEN |
Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda. |
| FÜCLE |
Turp. |
| FÜCRE |
Suyun çıkıp aktığı yer. |
| FÜCUR |
Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz
ve ahlâksızların durumu.(Fücur, haktan udul etmek, hak yolunu yarıp nizamından
çıkarak fısk u isyana düşmektir. Bilhassa zina etmek, yalan söylemek, edebsizlik
etmek mânasına isimlendirilir. E.T.) |
| FÜDS |
(C.: Fedese) Örümcek. |
| FÜFS |
Kırman dağlarında bulunan bir taife. |
| FÜGEN |
f. Yıkıcı, atıcı, düşürücü. |
| FÜKAHET |
(C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah. |
| FÜKUK |
Yaşamak. * Kocalmak, ihtiyarlamak. * Ayrılmak. |
| FÜLC |
(C: Füluc) Fevz ve zafer. * Yarık. |
| FÜLFÜL |
(C: Felâfil) Karabiber. |
| FÜLFÜL-İ TAVİL |
Uzun biber. |
| FÜLGUR |
Kuzukulağı dedikleri ot. |
| FÜLK |
Gemi, sandal, kayık. |
| FÜLLEYK |
Bir şeftali cinsi. |
| FÜLS |
(Fels) Mangır, akça, pul. |
| FÜLS-İ AHMER |
Bakır sikke, kızıl mangır. |
| FÜLÛ' |
Yarıklar. |
| FÜLUS |
(Fels. C.) Bakır paralar. * Balık pulu. |
| FÜNDAK |
Hesap defteri. |
| FÜNUK |
İnat etmek. |
| FÜNUN |
(Fen. C.) Fenler, ilimler. (Bak: Fenn) |
| FÜNUN-U EKVÂN |
Kâinata dair fenler. Âlemlere, vücudlara, keyfiyetlere dair olan
fenler. |
| FÜNUN-U KEVNİYE |
Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler. |
| FÜRADE |
Yalnızlık. |
| FÜRAFÜR |
Kulağı yırtık kişi. |
| FÜRAGA |
Nutfe, meni. |
| FÜRAKIS |
Galiz ve şiddetli nesne. |
| FÜRAT |
Tatlı su. * Fırat Nehri. |
| FÜR'AL |
Sırtlan eniği. |
| FÜRAYIK |
(C: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit. |
| FÜRCE |
Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık. |
| FÜRFUR |
Semiz, besili koç. * Bir kuşun adı. |
| FÜRHÜD |
Arslan eniği. * Yüzü güzel oğlan. * Kaba şiş. |
| FÜRKAN |
(Bak: Furkan) |
| FÜRKAT |
(Firâk) Ayrılık. |
| FÜRRAA |
Kalem silmekte kullanılan bez. |
| FÜRRE |
Katılık, şiddet. * Evvel. |
| FÜRS |
şark kavimleri. (Bak: Fars) |
| FÜRSİYYAT |
Fars dili ve edebiyatı bilgisi. |
| FÜRTUM |
Pabuç burnu. |
| FÜRTUSE |
Hınzır burnu. |
| FÜRU' |
(Feri'. C.) Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar. * Bir
sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. * Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı
cüz'iyye. |
| FÜRU |
f. Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder,
kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. |
| FÜRUAT |
Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide
ortaya çıkan mes'eleler. |
| FÜRU-BERDE |
f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş. |
| FÜRUC |
Çatlaklık, yarık. * Geçit, kapı. * Boşluk. * Ayıp, kusur. |
| FÜRUG |
Işık. Ziya. Aydınlık. Nur. |
| FÜRUG-EFŞAN |
f. Işık saçan. |
| FÜRUHT |
f. Satım. Satış. |
| FÜRUHTAR |
f. Satıcı. |
| FÜRUK |
(Fark. C.) Farklar. Ayırma vasıfları. Alâmetler. |
| FÜRU-MANDE |
f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda,
geride kalmış olan. |
| FÜRU-MANDEGÎ |
f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik. |
| FÜRU-MAYE |
Soyu alçak. Kötü soylu. Sütü bozuk. |
| FÜRUN |
Ekmekçi fırını. |
| FÜRU-NİHADE |
f. İndirilmiş, tenzil edilmiş. |
| FÜRUSÎ |
f. İyi binici, ata iyi binen. |
| FÜRUŞ |
f. Satan. Satıcı. |
| FÜRUŞ |
(Firaş. C.) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler. * Yataklar. |
| FÜRUT |
(C: Efrât) Haddini tecavüz eden. * İsraf. * Zayi. * Yüksek mevzi. |
| FÜRUZ |
f. Parlatan. Nurlandıran. |
| FÜRUZAN |
f. Parlak, parlayıcı, parlayan. |
| FÜRZA |
Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz
kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman. |
| FÜRZEL |
Sırtlan eniği. |
| FÜRZUM |
Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler
örsü. |
| FÜSA |
Yellenmek. |
| FÜSAFİS |
Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu. |
| FÜSAT |
(Füstât) Kıl. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat. * Mısır'da
bir mahallin adı. |
| FÜSEHA |
(Bak: Fusaha) |
| FÜSEYFİSA |
Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş
satıh. |
| FÜSHAM |
Göğsü geniş olan. |
| FÜSHAT |
Vüs'at, genişlik, açıklık. |
| FÜSHAT-KEDE |
f. Geniş yer. |
| FÜSHAT-SERÂY |
f. Geniş yer, geniş saray. |
| FÜSHAT-ZÂR |
f. Geniş yer. |
| FÜSUK |
(Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten
huruc. |
| FÜSUL |
(Bak: Fusul) |
| FÜSUN |
f. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü. |
| FÜSUNGER |
f. Sihirbaz. |
| FÜSUNKÂR |
f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici. |
| FÜSUNPERVER |
f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici. |
| FÜSUNSÂZ |
f. Büyüleyici, câzibedâr. |
| FÜSÜRDE |
f. Donmuş, sertleşmiş. Müncemid. |
| FÜSÜRDE DİL (EFSÜRDE DİL) |
Kalbi donmuş. Hissiz. Kalbi katılaşmış. |
| FÜSUS |
Nükte, maskaralık. |
| FÜSUS |
f. Eyvah! Yazık! |
| FÜŞAG |
Sarmaşık otu. |
| FÜŞÜRDE |
f. Direnen, inad eden, ısrar eden. |
| FÜŞÜRDE-KADEM |
f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden. |
| FÜŞV |
Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek. |
| FÜTADE |
(C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün,
düşmüş. |
| FÜTAHA |
Hükmetmek. |
| FÜTAN |
f. Düşen, düşerek. |
| FÜTAR |
Kesmez kılıç. |
| FÜTAT |
Parçalanmış ve dağılmış olan şey. * Her nesnenin ufağı, parçası. |
| FÜTL |
(Eftel. C.) Kolları göğsünden uzak olan kimseler. |
| FÜTTAK |
(Fâtik. C.) Fırsat buldukça adam öldürenler. |
| FÜTUH |
(Feth. C.) Fetihler. * (C: Fütuhât) Açılmak. * Yardım. * Lütf-u
İlâhîye ulaşmak. * Zafer. Galibiyet. * Açıklık. Gönül ferahlıkları. |
| FÜTUHAT |
(Fütuh. C.) Fetihler, zaferler, galibiyetler. |
| FÜTUN |
İmtihan ve tecrübe etmek. * Birbiri ardınca mihnete ve şiddete
düşmek. |
| FÜTUR |
Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik. |
| FÜTÜVVET |
Dostlara afv ve safh ile muamele. * Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf
ve ihsankârlık. * Kerem ve seha. * Soy temizliği. |
| FÜTÜVVET-MEND |
f. Elaçıklık, cömertlik. |
| FÜUS |
(Fe's. C.) İki yüzlü baltalar. |
| FÜVAK |
(C: Efâvık) Hıçkırık. |
| FÜVEYSİKA |
Fare. |
| FÜVFE |
(C: Füvek) Pamuk. * Tırnakta olan beyazlık. * Hurma çekirdeği içinde
olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter). * Çekirdek içinde olan yufka
kabuk. * Şey. |
| FÜVH |
(C: Efvâh) Hoş koku. |
| FÜVK |
(C: Efvâk) Ok gezi. * Rum meliklerinden birinin adı. |
| FÜVLE |
(C: Füvel) Bakla.
* Sırtlan eniği. |
| FÜVM |
Buğday. Hınta. |
| FÜVR |
Geyik. |
| FÜVVE |
Kızıl boya dedikleri damarlar. |
| FÜVVEHE |
Irmak ağzı. * Sokak ağzı. |
| FÜYAK |
Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş. |
| FÜYUL |
(Fil. C.) Filler. |
| FÜYUZ |
(Feyz. C.) Feyizler. İnâyetler. Keremler. * Suyun çoğalıp taşması.
* İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi. * Bir haberin
fâş ve şayi' olması. |
| FÜYUZAT |
Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler. |
| FÜZUD |
f. Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud $ : Muhabbet
artıran, sevgi artıran. |
| FÜZUL |
(Fazl. C.) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey. |
| FÜZULAT |
(Bak: Fuzulât) |
| FÜZUN |
(Efzun. dan) f. Çok. Fazla. |
| FÜZUNÎ |
f. Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk. |
| FÜZUN-TER |
f. Pek fazla, pek çok. |