Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

FA Osmanlıca Alfabenin - İslami Bilgiler - Osmanlica - 6. Sayfa

FA  Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
FA'AL  (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
FA'ALÂNE  f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FAAL  Balta sapı. * Kerem.
FAALE(T)  (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
FA'ALİYET  İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
FAALİYET-İ RUBUBİYET  Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
FA'ALÜN LİMA-YÜRİD  "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.
FABRİKA  Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
FACİ'  (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
FÂCİA-ENGİZ  Fâcialı. Çok acıklı.
FÂCİA-NÜVİS  f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
FACİAT  Fâcialar, belâlar, musibetler. 
FACİR  Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
FACİRE  Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
FADIL  (Bak: Fâzıl)
FADIR  (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
FA'FA'  Kasap. * Çoban. Hafif kimse.
FA'FAA  Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.
FA'FAÎ  Koyun çobanı.
FAĞFUR  Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.
FAGIRE  Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.
FAGOSİT  yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.
FAGR  Açmak.
FAHAMET  (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
FAHAMET-LÛ  Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
FAHAMET-PENAH  f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
FAHEKA  Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
FAHH  Ağ, kapan, tuzak.
FAHH-UL FÂR  Fare kapanı.
FAHHAM  Kömürcü.
FAHHAR  Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
FAHHARE  Ağaç kap.
FAHHARÎ  Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
FAHHAŞ  Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
FAHİM  Akıllı. Anlayışlı.
FAHİM  (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
FAHİMÂNE  f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHİR  (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
FAHİŞ  Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
FAHİŞE  Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
FAHİTE  (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
FAHL  İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
FAHL  Yavaşlık, hilm.
FAHM  Büyük, kebir, ulu.
FAHM  Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş.
FAHM-İ HAYVANÎ  Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
FAHM-İ MA'DENÎ  Mâden kömürü.
FAHM-İ NEBATÎ  Bitkisel kömür.
FAHMÎ  (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
FAHMİYYET  Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
FAHR  Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
FAHR-İ KÂİNAT  (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
FAHREDDİN-İ RAZÎ  (Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik ve tıb hakkında eserleri de vardır.
FAHRÎ  Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
FAHRİYE  Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
FAHRİYYEN  Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
FAHS  Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
FAHŞA  Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
FAHUR  Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
FAHUR  Bir fesliğen cinsi.
FAHURANE  f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FAHZ  Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.
FAHZ  Büyüklenmek, kibirlenmek.
FÂİDE  (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
FÂİDE-MEND  f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden.
FAİH  (C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.
FÂİK  Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer.
FÂİK-ÜL AKRÂN  Akranlarından daha üstün.
FAİKİYYET  Üstünlük. Kıymetlilik.
FÂİL  İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
FÂİL-İ HAKİKÎ  Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
FÂİL-İ HAYR  Hayır işleyen, hayır sahibi.
FÂİL-İ MUHTAR  Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
FÂİL-İ MÜBAŞİR  Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂİL-İ MÜŞTEREK  Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
FÂİLİYYET  İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
FAİTE  Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz.
FAİZ  Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir. Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar. Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar. Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak: Riba) * Taşan, dolan.
FAİZ  (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik.
FAJ (FÂJE)  f. Esneme.
FAK' (FIK')  (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
FAK  Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
FÂKA(T)  Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE  şiddetli ihtiyaç.
FAKAD  Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT  El ayası.
FAKAHET  Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ  Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA  Ahmak adam.
FAKAKI'  Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM  Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE  (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT  ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKD  Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
FAKD-ÜL AHBAB  Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FAKD-I NAKD  Para yokluğu. 
FAKE  Fakirlik.
FAK'E  Uyumak.
FAKFAKA  Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA  Ahmak adam.
FAKFON  Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
FAKHA  Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
FAKIA  Zahmet, meşakkat.
FAKID  Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
FAKIRA  Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
FAKİD  Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
FAKİH  (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
FAKİH  Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
FAKİHE  (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
FAKİHET-ÜL CENNET  Cennet meyvesi.
FAKİHET-ÜŞ ŞİTA  Kış meyvesi. * Mc: Ateş.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ)  Yemiş satan kimse.
FAKİR  Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
FAKİRÂNE  f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE  Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FAKÎS  Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
FAKKAH  Ezhar otunun çiçeği.
FAKLEYUN  Semizotuna benzer bir ot.
FAKR  İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık. * Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek. * Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. S.)
FAKR-ÜD DEM  Kansızlık.
FAKR-I HÂL  Fakirlik hâli.
FAKR-I MUTLAK  Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.
FAKR-PİŞE  f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
FAKS  Kırmak, kesr.
FAKS (FEKUS)  Ölmek. * İfsat etmek.
FAKTÖR  Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
FAKUS  Hıyar. * Kavun.
FAKÜLTE  (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
FAL  Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
FAL-İ HAYR  İyi alâmet ve işaret. Uğur.
FA'L  İşlemek mânâsına mastar.
FALAK  Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
FALAKA  İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FÂLIK  Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ  Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
FALÎ  Falcı kimse.
FALİC  Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
FALİC  f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
FALİH  İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
FALÎZ  (C: Fevâliz) Bostan.
FALS  Halâs etmek, kurtarmak.
FALT (FELÂT)  Ansızlık.
FA'M  Dolu.
FÂM  f. Renk, levn.
GÜL-FÂM  Gül renkli.
SEBZ-FÂM  Yeşil renkli.
FAMİLYA  Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
FAMİYY  Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
FANATİK  Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
FANİ  Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
FANİD  Bayat şeker.
FANİYYET  Fânilik, ölümlülük.
FANTAZİYE  yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.)
FANTEZİ  yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
FANUS  yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
FAR  Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar. 
FÂR  Fâre, sıçan.
FAR'  Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
FARABÎ  (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FARAKLİT  İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
FARAN  İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
FARAŞ  (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
FARAT  Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
FARAZA  (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
FARAZÎ  (Bak: Farzî)
FARAZİYE  (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
FARFARA  Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
FÂRIK  (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
FÂRIKAT  Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
FARIT  Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
FARİ'  Yüce nesne.
FARİC  (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
FARİG  İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
FARİG-ÜL HAL  Hali rahat, hali vakti iyi olan.
FARİH  (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
FARİS  İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
FARİSAN  (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARİSÎ  Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
FARİSİYYAT  Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
FARİZ  Yaşlı.
FARÎZA  Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
FARÎZA-İ ZİMMET  Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
FARİZIYY (FERAZIYY)  Feraiz bilen kişi.
FARK  Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
FARK-I FÂHİŞ  Çok fazla, haddini çok aşan fark.
FARK-I TÂMM  Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.
FARKADAN  (Bak: Ferkadan)
FARMASON  Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
FARS  (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri.
FARS  Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
FART  İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
FART-I GAYRET  Gayrette aşırılık.
FART-I MUHABBET  Muhabbet ve sevgide aşırılık.
FART-I ZEKÂ  Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
FARUK  Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
FARUKÎ  Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
FARYAB  f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
FARZ  Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
FARZ-I AYN  Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
FARZ-I KİFAYE  Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
FARZ-I MUHAL  Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
FARZ-I NEBEVÎ  (Bak: Sünnet) 
FARZ-I ZANNÎ  Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
FARZA  Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
FARZEN (FARZAN)  Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
FARZÎ  Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
FARZİYE  (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
FAS'  Hurmanın kabuğunu soymak.
FASAFIS  Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
FASAHA  Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
FASAHAT  Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
FASAHAT-PERDÂZ  f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FASAL  Ek. Bilek.
FASD  Kan alma, hacamet. * Damar kesmek. 
FASDA'  "Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
FASETE  Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
FÂSIK  (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
FÂSIK-I MAHRUM  Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR  Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FÂSIL  Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
FÂSILA  Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
FÂSILA-İ SALTANAT  Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FÂSİC  Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
FÂSİC  Kısır, semiz davar.
FÂSİD(E)  Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
FÂSİD-ÜL MİZAC  Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FÂSİD DAİRE  Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
FÂSİH  (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
FÂSİH-İ ŞİRKET  şirketi fesheden.
FASÎH  Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
FASÎHANE  f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. 
FASİKA  Fâre.
FASİKÜL  Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
FASÎL  (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
FASÎLE  (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
FASÎS  Seyelan etmek, akmak.
FASİT DAİRE  (Bak: Fâsid daire)
FASL  (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet.
FASL-I BAHAR  İlkbahar.
FASL-I GÜL  Gül mevsimi, ilkbahar.
FASL-I HARİF  Güz mevsimi.
FASL-I HAZÂN  Sonbahar, güz. 
FASL-I HİTÂB  İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
FASL-I ŞİTÂ  Kış mevsimi.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ  Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FASM  Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
FASS  Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
FASSAD  (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
FASSAL  Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
FASSAS  Yüzük taşı yapan kimse.
FASUR  Gümüş tabak.
FASYE  Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
FAŞ  Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
FAŞİST  Fr. Faşizm taraftarı.
FAŞİYE  (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
FAŞİZM  Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
FATANET  (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
FAT'E  Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak.
FATH  Yassı ve enli olmak.
FATIMAT-ÜZ ZEHRA  Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)
FATIMÎ  (Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında bâtıl fırkadandırlar. Salâhaddin-i Eyyubî, ordusu ile, Fâtımîlerin hâkimiyetine son verdi.
FATIN  (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.
FÂTIR  Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.) 
FÂTIR-ÜS SEMÂVÂT  Gökleri yaratan, Allah.
FÂTIR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir.
FÂTİH  Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
FÂTİH SULTAN MEHMED HAN  (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu gösteriyor. İ.İ.)
FÂTİHA  Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi. (Bak: Seb'ul mesâni)
FÂTİHA-İ KELÂM  Sözün başlangıcı.
FATİK  (C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse.
FATİK(E)  (C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.
FATİM  Sütten kesilmiş çocuk.
FATİN  (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.
FATİN(E)  (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.
FATİN-ÜL ASR  Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.
FATÎR  Tâze şey. * Mayalanmış hamur.
FATİR  Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak.
FATK  Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * "Kasık yarığı" denilen bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek.
FATM  Kesmek.
FATR  Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. * Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması.
FATUR  Oruç bozacak şey.
FATV  Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek.
FA-ÜL FİİL  Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi.
FAVÎNA  Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.
FAVORİ  Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan.
FAY  Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık.
FAYIK  Yüce, âli.
FAYİH  Kendiliğinden dağılan güzel koku.
FAYİHA  (C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne.
FAYSAL  Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
FAZ  Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
FAZ' (FEZÂA)  Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
FAZA'  Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
FAZA  (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
FAZA  Karışık.
FAZAH  Boz renkli olmak.
FAZAHAT  (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
FAZAİL  Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
FAZAİL-SİMAT  Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
FAZAİL-İ AHLÂK  Ahlâk faziletleri.
FAZAİL-İ ÂLİYE  Yüksek faziletler. 
FAZALAT  Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FAZAYİH  (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
FAZAZET  Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
FAZC  Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
FAZE  Küçük çadır.
FAZFAZ  Geniş ve bol nesne.
FAZFAZA (FAZFÂZA)  Elbisenin çok geniş ve bol olması.
FAZH  (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
FAZIL  (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
FAZILE  (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
FAZÎ'  Korkulu nesne.
FAZÎH(A)  Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
FAZÎH  Hurma koruğundan yapılan şarap.
FAZÎHA  (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
FAZİLET  Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
FAZİLETFÜRUŞ  f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
FAZİLETMEÂB  f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
FAZİLETMEND  f. Faziletli, iyi huylu.
FAZİLETPERVER  f. Fazilet sahibi, faziletsever.
FAZİR  Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
FAZİZ  Tatlı su.
FAZÎZ  Meni denilen sıvı.
FAZL  Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
FAZLA  Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
FAZU'  Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
FAZZ  Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu.
FAZZ  Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
FE (FA)  (Buna ta'kib edâtı denir) "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz olarak vav yerinde de kullanılır.
FE-BİHÂ  Daha iyi, bu halde, pek a'lâ, ne a'lâ.
FEAME (FEUME)  Dolu olmak.
FEC'  Bir kimsenin, musibetten dolayı elemli olması. * İncinmek. * Tasalı olmak, kederli ve hüzünlü oluş.
FECA  Kirişi çıkmış yay.
FECAAT  (Fecâet) Merak edilecek hâl, kederlenecek kötü durum. Felâket.
FECACE (FİCÂCE)  Çiğlik, hamlık.
FECAYİ'  (Fecîa. C.) Belâlar, musibetler, felaketler.
FECC  (C.: Ficâc) Açık yer. İki dağ arasındaki geniş yol. Tarik-i vâsi'.
FECCAC  Döşek döşeten. * Erkek, zevc.
FECERE  (Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.
FEC'ET  Birdenbire.
FECFAC (FECÂFİC)  Çok söyleyen.
FECÎ'  Çok acı veren, acıklı.
FECÎA  (C.: Fecâyi') Belâ, felâket, âfet, musibet, fâcia.
FECİR  (Bak: Fecr)
FECM  Geniş. * Bevletmek, işemek.
FECR  Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık. * Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak. * Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek. * Tekzib eylemek. * İsyan ve muhalefet eylemek. * Haktan sapmak. Meyletmek. * Söğmek. * Bühtan eylemek. * Su akıp gitmek. * Karışmak. (L.R.)
FECR-İ ÂTÎ  Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.
FECR-İ KÂZİB  (Bak: Fecr-i sâdık)
FECR-İ SÂDIK  Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.
FECR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 89. suresi.
FECS  Büyüklenmek, ululanmak, kibirlenmek.
FECVA  Kirişi çıkmış ve ayrılmış olan yay.
FECVE  Avlu. * Genişlik. 
FE'D  Kebap yapmak. * Kül içinde ekmek pişirmek.
FEDA'  Kurban. * Uğruna verme, gözden çıkarma. * Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma. * Hurma ve üzüm kurutulan yer.
FEDÂ-YI CÂN  Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.
FED'A  El ve ayağı eğri olan kadın. (Müz: Efdâ)
FEDA'  El ve ayağın eğilmesi.
FEDAÎ  Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen.
FEDAKÂR  f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
FEDAKÂRANE  f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FEDAKİL  Emirlerin büyükleri.
FEDAME (FEDUME)  Yorgunluk. * Tembellik.
FEDAVİYYE  Fedailer. Fedai takımı, serdengeçtiler.
FEDDAD  şiddetli ses. Ekinci. * Çoban.
FEDDAN  (C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.
FEDEK  Irak diyarında bir beldenin adı.
FEDERAL  Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
FEDERASYON  Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
FEDEVKES  Arslan, esed.
FEDFED  (C: Fedâfid) Düz yer. * Büyük sahrâ. * Yaban. * Yüksek mekân. * Sığır buzağısı.
FEDG  Baş yarmak.
FEDGAM  (C: Fedâgım) Güzel, gökçek kişi.
FEDH  Bir kimseyi borca sokmak. * Ağır işe giriftar etmek.
FEDÎD  Ses, savt, sada.
FEDİR  Akılsız, ahmak kimse. * Zayıf ve âciz kimse.
FEDK  Atmak. * Tezyin etmek, süslemek.
FEDM  Ahmak, bön, kalın kafalı, budala. * Yaşamak. * Yaşlanmak, ihtiyarlamak. * Yorulmuş, sakil kimse.
FEDN  Kısaltmak.
FEEL  (C: Fuul) Fal tutmak.
FE-EMMA  Buna gelince, kaldı ki. Ammâ... (mânasına asıl söze başlama edâtıdır.)
FE'FE'  Bir söz söylerken, dile "fe" harfi gelip, her kelimenin başına "fe" getirerek söylemek.
FE'FEE  Dilini "fe" lâfzına döndürmek.
FEGA  Buğdayın çürümesi. * Hurma koruğunun çürümesi ve çürüğü.
FEGAK  Haremini yabancılardan sakınmayan, kaltaban.
FEGAM  Haris olmak.
FEGANE  f. Düşük (çocuk). 
FEGV  Kına çiçeği.
FEHA  Horultulu uyku. * Şişman kadın. * Ayaklarda olan gevşeklik.
FEHA  (C: Efhâ) Çorbaya katılan veya dövüp yemek üzerine ekilen bir ot. * Soğan.
FEHAHE  Yorulmak. * Aciz olmak, güçsüzleşmek.
FEHALE  Erkeklik, aygırlık.
FEHAME  Ululuk, büyüklük.
FEHAVA  (Fehavi) (Fehvâ. C.) Mefhumlar, kavramlar, anlamlar, mânâlar.
FEHC  (C: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.
FEHCA'  Râzı olmak.
FEHD  (C: Fühud) Pars denilen canavar. * Semer ortasındaki mıh. * Gafil olmak.
FEHEK  Dolu olmak.
FEHEKA  (C: Fihâk) Buzağı başı.
FEHEM  (Fehim - Fehm) Anlayış. Zihnen kavrayış.
FEHH  (C: Fihâh-Fuhuh) Avlanacak âlet. * Kapan.
FEHH  Yorulmuş âciz kişi.
FEHHA  Uyku içinde horlamak. * Çağırmak.
FEHHAD  Parsa av öğreten.
FEHHAM  Çok anlayışlı, pek zeki, en çok anlayan.
FEHHE  Zillet, horluk. * Yaramaz söz.
FEHÎC  Yılan sesi.
FEHÎL  Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.
FEHİM  (Bak: Fehem) 
FEHÎM  Kömür.
FEHÎM  (Fehm. den) Anlayışlı, akıllı, zeki (kimse.)
FEHÎRE  İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.
FEHLEL  Bâtıl.
FEHM  Ulu kişi.
FEHME  (C: Fuhem-Fuhum) Kömür. * Karanlık.
FEHS  Diliyle elini yalamak.
FEHS  (C: Efhâs) Her nesnenin içi.
FEHT  Ay aydınlığı, ay ışığı.
FEHUR  Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve.
FEHVA  (C.: Fehâvi) Mefhum, kavram, anlam, mânâ.
FEHZ  (C: Efhâz) Kişinin gayet yakın olan kabilesi. * Uyluk.
FE-İLLA  Eğer olmazsa. Olmadığı takdirde (gibi mânalara gelir.)
FEK' (FÜKU)  Üzüntü veya kızgınlıktan dolayı başını aşağı eğip, nereye gittiğini bilmeden gitmek.
FEKAHE  Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
FEKAHET  (Bak: Fakahet, Fakih)
FEKAHET  Lâtifecilik, şakacılık.
FE-KEYFE  "Nasıl?" anlamına kullanılan eski bir tabir.
FEKİH  Mütekebbir, gururlu ve şerli kimse.
FEKK  Açmak. Ayırmak. * Kırmak. * Kaldırmak. * Kesmek. * El ve bilek, yerinden burkulup çıkmak. * Rehin verilen şeyi kurtarıp çıkarmak. * Köle azadetmek. * Pir-i fâni olmak.
FEKK-İ İZAFET  (Bak: İzafet-i maktu')
FEKK-İ MÜHÜR  Mühürü bozma.
FEKK-İ RÂBITA  Alâkayı kesme. Bağı koparma.
FEKK-İ REHN  Rehini kurtarma.
FEKKEYN  İki çene. Alt ve üst çene.
FEKN  Nâdim olmak, pişmanlık duymak.
FEKR  Etraflıca düşünme. 
FEL'  Yarmak.
FELÂ  Öyleyse. O zaman. O halde... (gibi mânalara gelir.)
FELÂ CEREM  Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil.
FELA (FELAT)  (C: Felevât) Sahra, çöl.
FELAH  f. Başlangıç, mebde'. İbtida.
FELÂH  Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni'metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka. * Sahur yemeği. * Şakketmek.
FELÂH-I VATAN  Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.
FELAHAN  f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
FELAHAT  Çiftçilik, ekincilik, ziraat, haraset. (Bak: Filahet)
FELAH-YAB  f. Kurtulan, kurtuluşa eren, felah bulan.
FELAK  Tan zamanı, subh, fecir. * İki tepe arasındaki düzlük. * Bütün mahlukat. * Suçlunun ayağına vurulan tomruk, falaka. * Cehennem.
FELAK SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 113. suredir. Nâs Suresiyle beraber ikisine Muavvezeyn; İhlâs suresi ile beraber olursa üçüne Muavvezât adı verilir. (Bak: Muavvezetan)
FELAKET  Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
FELAKETDİDE  Felakete düşmüş. Felâket görmüş olan.
FELAKETZEDE  f. Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan.
FELAN  İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim.
FELASİFE  Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar. * Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar. * Dinsizler.
FELASİFE-İ YUNAN  Yunan feylesofları.
FELAT  Sahrâ, çöl. şenliksiz yer.
FELC  Nüzul, inme. Vücudda bir kısmın veya çok kısımların hareket etmekten âciz kalışı. * İki kısma yarılmak. * Küçük nehir. * Fevz, zafer.
FELCES  Haris kimse. * Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın.
FELEC  Küçük nehir. * Dişlerin seyrek olması. * El eğriliği.
FELEHDEM  Büyük deniz. * Hafif nesne.
FELEK  Gök, gök katı, devir. * Tâli', baht. * Büyük ve dâirevi olan şey. * Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. * Dünyâ, âlem, * Bir zilli âlet. * Yuvarlak kütük, kızak.(Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten. N. Kemal)
FELEK-ÜL A'ZAM  (Bak: Felek-i eflâk)
FELEK-İ EFLÂK  Göğün en son katı. (Bak: Arş)
FELEKÎ  (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili. * Astronomik.
FELEKİYYAT  Göklerin ilmi. (Kozmoğrafya, Astronomi)
FELEKİYYUN  Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)
FELEKMEŞREB  Mc: Sözünde durmaz, verdiği sözü tutmaz. * Kimine yâr olur, kimine olmaz.
FELEKSEYR  f. Hareketleri ve gidişi süratli olan.
FELEKZEDE  f. Feleğin kahrına uğramış, tâlihsiz.
FELENCE  Hoş kokulu sarı renkli bir tohumdur. Yemen'den gelir. * Besbâse yaprağı. 
FELETAT  Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. * Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı)
FELEVAT  (Felât. C.) Susuz çöller, sahralar.
FELFAK  Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
FELFEL  İri gövdeli, semiz adam.
FELFELE  Yemeğe biber katmak.
FELH  (C: Füluh) Yarmak, şakk. * Kesmek.
FELHA  (C: Eflâh-Felhâ) Alt dudakta yarık olması.
FELHEM  Çulha mekiği.
FELÎCE  Kaftan ve bez parçası.
FELİHAZA  (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.)
FELÎL  Bir yere toplanmış kıl. * Devenin azısı.
FELÎMUN  şebrem denilen ot.
FELİZALİK  (Bak: Felihâzâ)
FELK  Yarmak, şakk.
FELKAM  Geniş, vâsi'.
FELKE  Ayın dolunay şekli.
FELL  (C: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne. * Yaralamak. * Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması. * Kılınç yüzündeki açılan gedik. * Susuz kır yer. * Güruh, cemaat. * Muvakkat delilik.
FELLAH  Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. * Zenci, siyah arab.
FELLAZ  Bostancı.
FELLUCE  (C: Felâlic) Ziraate müsait yer.
FELS  (Füls) (C: Fülüs) Pul, Bakır para. * Balık pulu.
FELSEFE  Yunanca (Philosophos)dan Arapçalaşmış. Feylesofların mesleği. * İlm-i hikmet. * Maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezâhürlerini, sebeblerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim. * Herkesin hususi fikri. Mantık. * Bir ilmin prensipleri. * Marifet ve hikmet sevgisi. * Meşhur bir feylesofa göre olan hususi prensipler, nazariyeler. * Tabiat, huy ve mizaç sakinliği; rahatlık. (Bak: Hikmet, Nokta-i nazar)(Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler: Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, "kuvvet" kabul eder. Hedefi, "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı, cidal tanır. Cemaatlerin râbıtasını "Unsuriyet, menfi milliyeti" tutar, Semerâtı ise, "Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid"dir. Halbuki: Kuvvetin şe'ni, "Tecavüz" dür. Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde "Boğuşmaktır." Düstur-u cidâlin şe'ni, "Çarpışmaktır." Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; "Tecavüz"dür. İşte bu hikmettendir ki; beşerin saadeti selb olmuştur.Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakk"ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, "fazilet ve rızâ-yı İlâhî"yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavün" ü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında: unsuriyet, milliyet yerine "râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder... Hakkın şe'ni, "ittifak"tır. Faziletin şe'ni, "tesanüt"tür. Düstur-u teavünün şe'ni, "birbirinin imdadına yetişmek"tir. Dinin şe'ni, "uhuvvet" tir, "incizab" dır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, "saadet-i dâreyn" dir... S.)(Dinsiz felsefe, hakikatsız bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. S.)
FELSEFE-İ BEYAN  Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.
FELSEFE-İ TARİHİYYE  Târih felsefesi.
FELSEFÎ  Felsefeye mensub ve felsefe ile alâkalı.
FELSEFİYYAT  Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.
FELTE  Ansızlık. * Darlık. * Her ayın son gecesi.
FELTUT  Küçüklüğünden dolayı iki tarafı gelip birleşmiyen elbise.
FELÜVV(E)  (C: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay.
FELY  Bit toplamak. * Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. * Kesmek. * Kılıç ile vurmak.
FELYUN  Ermeni kili.
FEM  Ağız. Dihen. (Kelimenin aslı: "Feveh" veya "Fâh" dır.)
FEM-İ NEHR  Nehir ağzı.
FEMÎ  Ağızla alâkalı. Ağıza âit.
FEN  (Bak: Fenn)
FEN'  Malın çok olması. * Misk kokusunun etrafa yayılması. * Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek. 
FENA  (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma. * Geçici dünya. * Geçip gitme. * Tas: Kendi varlığından geçmek. * Kötü. * Devamlı olmayan. * Çok kocamış olmak.
FENAFİLİHVAN  (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
FENAFİLLAH  (Fenâ fillâh) Tas: Abdin zât ve sıfâtının, Hakk'ın zât ve sıfâtında fâni olması. Başka bir ifade ile: Dünya alâkalarını külliyen kat' ve ehadiyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haletidir. Sofi, bu maksada erebilmek için her şeyi terk eder.
FENAFİRRESUL  (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
FENAFİŞŞEYH  (Fenâ fiş-şeyh) Tas: Bütün maneviyatını şeyhin manevî şahsiyetinden, feyzinden almak manasına gelen bir tabirdir.
FENAGÂH  f. Fânilik yeri olan bu dünya.
FENAPEZÎR  f. Fena bulan, yok olan. Fenayâb da aynı mânada kullanılır.
FENAT  (C: Fenevât) Tilki üzümü. * Vahşi sığır.
FENCE  Bir nevi toprak çanak.
FEND  f. Mekir, hile, desise, yalan, dolan.
FEND  Büyük dağ.
FENED  Yalan söz. * İhtiyarlıktan dolayı aklın zayıflaması.
FENEK  Kursak. * Körük yapılan şey.
FENEN  (C: Efnân-Efânın) Budak. * Üslup.
FENG  f. Acı hıyar, ebucehil karpuzu.
FENH (FÜNUH)  Su içerken tamamen kanmadan vaz geçmek.
FENH  Kahretmek. Zelil kepaze etmek.
FENHAR  Büyük taş.
FENÎH  Kahrolmuş.
FENİK  (C. Finak-Efnâk) Gayet kerim ve necip olan.
FENÎK  İki çenenin bitiştiği yer. * İki uyluğun bitiştiği yer.
FENÎN  Erkek deve.
FENK  Nimetlenmek.
FENK  İnat.
FENN  Hüner. Mârifet. * San'at. * Tecrübe. * İlim. * Nevi, sınıf, çeşit, tabaka. * Türlü. * Fizik, kimya, biyoloji, matematik ilimlerinin umumi adı. * Tatbikat ve isbat ile meydana gelen ilim. * Birisini muamelede aldatmak. * Fend. * Borçlunun ödeme zamanını uzatma. (Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini târif ediyor. Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette diyecek ki: "Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahâne-i kübradır. İçinde herbir ilaç güzelce ihzar ve istif edilmiştir." Fenn-i Kimya'dan sorulsa: "Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir." Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmıyan gayet mükemmel bir fabrikadır. "Fenn-i Ziraat" diyecek: " Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir." Fenn-i Ticaret diyecek: "Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır." Fenn-i İâşe diyecek: "Gayet muntazam, bütün erzakın envâını câmi bir ambardır." Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz taamlar beraber, kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbâni ve kazan-ı Rahmânidir." Fenn-i Askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı erzakları.. ayrı ayrı libasları, silâhları...ayrı ayrı tâlimatları, terhisatları; kemal-i intizamla hiçbirini unutmıyarak ve şaşırmıyarak, birtek Kumandan-ı Azamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gayet muntazam yapılıp, idare ediliyor." Ve Fenn-i Elektrik'ten sorulsa, elbette diyecek: "Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik lambalariyle tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizan iledir ki: Başta Güneş olarak, Küre-i Arz'dan bin defa büyük o semavî lambalar, mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor?. Neden yanmak müvazenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca Küre-i Arz'dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşıyan Güneşi... kömürsüz, yağsız yandıran; söndürmiyen Hakim-i Zülcelâlin hikmetine, kudretine bak. "Sübhanallah" de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince "Mâşâallah, Bârekallah, Lâ ilahe illa Hu" söyle. Demek bu semavi lâmbalarda gayet harika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem'dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi fabrikası, daimî bir Cennet'tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakimin cilve-i âzamiyle, intizamla yanmaları devam ediyor. Ve hâkezâ... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'i şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihâtalı hikmetle, mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zihayat ve bir çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir. Ve mâlum ve bedihidir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takip etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni-i Hakim'i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehâlet ve divânelik olduğu târif edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünki kâinatın mevcudâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücud ve vahdetine şahidler bulunduğu halde, Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünki; kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlikına inanmamak, kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar...
FENN-İ BEDİ'  (Bak: İlm-i bedi')
FENN-İ BEYAN  (Bak: İlm-i beyan)
FENN-İ HİKMET  Felsefe bilgisi. (Bak: Hikmet)
FENN-İ HİKMET-ÜL EŞYA  Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.
FENN-İ İÂŞE  İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.
FENN-İ İNŞA  Yazı yazma san'atı. (Bak: İnşa)
FENN-İ KIRAAT  Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı. (Bak: Kıraat)
FENN-İ KİMYA  Kimya ilmi.
FENN-İ KİTABET  Çeşitli yazı usûl ve şekillerini öğreten ilim.
FENN-İ MEÂNÎ  Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.
FENN-İ MAKİNA  Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.
FENN-İ MENAFİ-ÜL A'ZA  Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim. (Bak: Anatomi)
FENN-İ MÜNAZARA  İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.
FENN-İ SARF  Gramer. Sarf bilgisi. (Bak: Sarf)
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ  Jeoloji ilmi.
FENN-İ TEŞRİH  tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)
FENN-İ TIB  Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.
FENN-İ ZİRÂAT  Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.
FENNEN  Fence, fenne uygun olarak, fen vâsıtası ile.
FENNİYAT  Teknik bilgiler. (Teknoloji)
FER  f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket, kuvvet.
FER-İ DEVLET  Devletin kuvveti, devletin nüfuzu.
FER'  Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi. * Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek. * Asıl mes'eleden kollara ayrılmış olan mesele. (L.R.) * İki okçu tarafından atılan oklardan, bir fazla ok isabet ettirilmesi yerinde kullanılır bir tabirdir. Ok atanlar, bazı defa iki kişi değil, herbiri birkaçar kişiden terekküb etmek üzere iki taraf olduğu surette, taraflardan birinin fazla isabet ettirmesine de fer' denilirdi. (O.T.D.S.)
FER  (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.
FERA'  Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)
FER'A  (C: Furu') Bit. * Yüksek yer.
FERACE  Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
FERADÎS  (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
FERAG  Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma. 
FERAG-I BÂL  Gönül rahatı.
FERAG-I KAT'Î  Kayıtsız şartsız yapılan ferag.
FERAG Ü İNTİKAL  Alım satımda tapu muâmeleleri.
FERAG  f. Serin serin esen rüzgâr.
FERAGA(T)  Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
FERAH  Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
FERAH  f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
FERAH-AVER  f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
FERAH-BAHŞ  f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
FERAH-DEHEN  f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
FERAH-DEST  f. Eli açık, cömert.
FERAHE  Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
FERAH-EBRU  f. Sevimli, güler yüzlü.
FERAH-EFŞAN  (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERAH-EFZA  (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
FERAHEM  f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
FERAH-ENGİZ  f. Meşhur bir cins lâle.
FERAHET  f. şan ve şeref.
FERAH-GÂM  f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
FERAHÎ  f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
FERAH-NA  f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
FERAH-NAK  f. Neş'eli, sevinçli.
FERAH-REV  f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
FERAHUR  f. Uygun, lâyık, münasib.
FERAİNE  (Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.
FERÂİZ  (Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.
FERÂİZ-İ DİNİYYE  Dinin farzları.
FERAK  (C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek.
FERAMÎN  (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
FERAMUŞ  f. Unutma, hatırdan çıkarma.
FERANCEMŞEK  Reyhan karanfili.
FERASET  (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)
FERASET  Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
FERAŞE  Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
FERAŞET  Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
FERATIK  Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.
FERAVVUC  Küçük oğlan gömleği.
FERBAL(E)  f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
FERBİH  f. Etli, besili, semiz.
FERBİHÎ  f. Semizlik, topluluk, etlilik.
FERC  Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
FERC  f. Kadir, kıymet, mertebe.
FERCAM  f. Son, uç.
FERCAM-GÂH  f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
FERCAR  Pergel.
FERCE  Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak. * Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık.
FERD  Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan. Bîhemta olan.(Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın hey'et-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakiki tasarruf edemez. Adeta İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneşin bir olması, umum kâinat, birinin olmasına işaret ettiği gibi; zihayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zihayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbiri umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'i bir surette işaretler, şehadetlerdir ki; meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek Zatın malı olduğuna delâlet ederler. İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmiyen bir sebeb, Rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rububiyetini dinlettiremez. L.)
FERD-İ ÂFERÎDE  Hiç kimse. 
FERD-İ FERÎD  Benzeri daha hiç gelmemiş. * Hz. Muhammed (A.S.M.) * Asrın en yüksek ve en değerli Zâtı. Asırda bir gelen büyük veli.
FERD-ÜL FERD  İkiye bölünemiyen sayı.
FERDA  f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
FERDÂ-YI KIYÂMET  Kıyâmetten sonra.
FERD-A-FERD  f. Tek tek, ferd ferd.
FERDANİYET  Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
FERDEN-FERDA  Tek tek, fert fert.
FERDÎ  (Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan.
FERDİYET  Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın makamıdır.
FEREC  Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler.
FEREK  Kulağın sarkık ve sülpük olması.
FERENGÎS  f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı.
FERES  At, kısrak.
FERFAH  Semizotu.
FERFAR  Geveze, farfara, çalçene.
FERFERE  Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.
FERG  Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer.
FERGAND(E)  f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
FERH  Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz.
FERHAL  f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç. 
FERHAN  (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
FERHAŞ  f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
FERHAT  Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.
FERHENK  f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. * Lügat kitabı.
FERHEST  f. Büyü, sihir, sihirbazlık.
FERHUD  Dağ keçisinin dişisi.
FERHUNDE  f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
FERHUNDEGÎ  f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk.
FERHUNDE-PÂ(Y)  f. Ayağı uğurlu olan.
FERHUNDE-TÂLİ'  f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
FER'Î  (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
FERİBOT  ing. Araba vapuru.
FERİD(E)  Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok. * Dizilmiş inci. * Bir tane, nefis ve müntehab kıymetli cevher. * Kendi reyi ile hareket eden mağrur kimse.
FERİD-ÜL-ASR  Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.
FERİD-İ TE'LİF  Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.
FERÎD  f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş.
FERİDE  f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse.
FERİG  Yorga at.
FERİH  Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.
FERİHAN  (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERİH FAHUR  Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERÎK  Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü.
FERÎK  Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.
FERÎKA  Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
FERÎKAYN  İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
FERÎS  (C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul.
FERÎSA  (C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.
FERÎŞ  Yakında doğurmuş hayvan.
FERİŞTE  (Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu.
FERÎZ  Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar.
FERK  El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.
FERKAA  Parmak çıtlatmak.
FERKADAN  Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FERKADE  Sergerde kimse.
FERLA  (C: Ferala) Kırba ağzı.
FERMA  f. Buyurucu. Emredici. Âmir.
FERMAN  f. Emir. Tebliğ.
FERMAN-I İLÂHÎ  Allah'ın fermanı.
FERMAN-BER  İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.
FERMAN-BERDAR  f. Fermana uyan, emre uyan.
FERMAN-DİH  f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
FERMAN-FERMA  Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.
FERMAN-REVA  f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
FERMAYİŞ  f. Emretmek. Buyurmak.
FERMEND  f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi.
FERMENE  İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.
FERMUDE  f. Buyruk. Emir. Kumanda.
FERNAS  f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
FERNEB  Fâre.
FERNUD  f. Hüccet, delil, bürhan.
FERNUN  Kanbel otu.
FERR  Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek.
FERRA  Kürkçü kimse.
FERRAŞ  Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan." (Nef'î)
FERRUC  (C: Ferâric) Tavuk pilici.
FERRUH  f. Mübarek, kutlu, uğurlu.
FERRUH-FÂL  f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
FERRUH-ZÂD  f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
FERS  Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak. * Atın pisliği. Fışkı.
FERS  Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak.
FERSA  f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ: Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren, tâkat bırakmayan.
FERSAH  Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
FERSAH FERSAH  (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
FERSAN  f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
FERSE  İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.
FERSENDAC  f. Ümmet.
FERSENG  (Bak: Fersah) 
FERSUD(E)  f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık.
FERSUDE-GÎ  f. Eskilik, yıpranış, fersudelik.
FERŞ  Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
FERŞEHA  İki ayak arasını açmak.
FERTUT(E)  f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış.
FERTUTE  Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.) 
FERTUTÎ  f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık.
FERUKA  Böğürün yağı. * Korkak kişi.
FERVE  (C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet, zenginlik. * Kürk.
FERVE  f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk.
FERY  İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.
FERYAD  f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
FERYAD-I ANDELİB  Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
FERYAD-BAHŞA  f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
FERYAD-HAN  f. Yardım isteyen.
FERYAD-RES  f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
FERZ  Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak.
FERZA'  Pamuk çekirdeği. 
FERZAH  Akrep isimlerinden bir isim.
FERZAN  İlim ve hikmet.
FERZANE  f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
FERZANE-GÎ  f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
FERZEND  (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
FERZENDÂNE  Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
FE'S  İki yüzlü balta. * Balta ile vurmak.
FESA  Eskimek. * Vurmak. 
FESA  Bıçak.
FESAD  Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)( $ Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki, maruz kaldığı o dehşetli hâlet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumi olursa, hafif olur. Ve keza, bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs; bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânasiyle arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir belâ, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir. İ.İ.)
FESAD-I AHLÂK  Ahlâk bozukluğu.
FESAD-I DİMAĞ  Akıl bozukluğu, delilik.
FESAD-I Mİ'DE  Mide fesadı, mide bozukluğu.
FESAD-I TE'LİF  Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.
FESAD-AMİZ  f. Oyunbozanlık eden, fesat karıştıran.
FESADAT  (Fesad. C.) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
FESAD-ENGİZ  Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.
FESAFİS  Kesmez kılıç.
FESAHAT  (Bak: Fasahat)
FESAKÎ  (Fıskıyye. C.) Fıskiyeler. * Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.
FESALE  (Füsule) Alçak ve asılsız olmak.
FESANE  f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
FESAR  f. Yular.
FESC  Her nesnenin boşu.
FESDA'  (Bak: Sada') 
FES'E  Sâkin olmak, sâkin etmek.
FESEKA  (Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık)
FESH  Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak. * Zayıf olmak. * Bilmemek. Cehil. * Re'y ve tedbiri ifsad eylemek. * Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden. * Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen. * Unutmak. * Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak.
FESH-İ MUKAVELE  Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.
FESH  Genişletmek.
FESÎH  (Füshat. den) Açık, geniş.
FESİL  (C: Efsâl-Fisâl) Adi, yaramaz kimse. * Bağ çubukları dikmek.
FESÎL  (C: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü. * Her nesnenin kemi ve yaramazı.
FESÎT  Tırnak kesintisi, tırnak parçası.
FESK  Yola gitmek. * Kan döküp adam öldürmek.
FESR  Beyan etmek, açıklamak. * Tabibin suya bakması.
FESS  Kıtlık günlerinde tohumundan ekmek yapılan bir ot.
FESTAT  (Bak: Fustât)
FESTEMİ'  (Fe-istemi') Dinle, işit (anlamında bir kelimedir.) (Fe) ile (İstemi') emr-i hazırından ibarettir.
FESTİVAL  Fr. Çeşitli sebeplerle yapılan ve birkaç gün süren şenlik.
FE-SÜBHANALLAH  Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
FESV  (Fesüvv) Yellenmek.
FEŞ'  Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.
FEŞAFEŞ  f. Hışıltı. * Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses.
FEŞAK  Sürur, neşe, sevinç, neşat.
FEŞAN  f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan.
FEŞAR  f. Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran.
FEŞC  Ayağını ayırıp apışmak.
FEŞEL  (C: Efşâl) Korkak olmak.
FEŞFAŞ  Yassı kılıç.
FEŞFEŞE  Uykudan uyandırmak.
FEŞG  Dağıtmak. * Vurmak.
FEŞGA  Pamuk parçası.
FEŞGA  Dağılmış; münteşir.
FEŞH  Başına el ile vurmak.
FEŞİL  (C.: Efşâl) Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.
FEŞK  Kırmak.
FEŞŞ  Eritmek. * Süt sağmak. * Çıkarmak. * Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.
FETA  (C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert.
FETA  (Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.
FETAH  Yumuşak.
FETAK  Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.
FETAKE  Gadretmek, öldürmek.
FETANET  (Bak: Fatânet)
FETASE  Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
FETAT  Kuvvetli, genç kadın.
FET'E  Zikretmek.
FETEHAT  (Fetha. C.) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.
FETEL  Devenin iki kollarının, yanlarından uzak olması.
FETEVA  (Fetva. C.) Fetvalar. Ehliyet sâhibi bir din âliminin bir mes'ele hakkında müsbet veya menfî haber ve malûmatları. (Bak: Fetva)
FETH  Açma, başlama. * Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret. * Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle gamı izâle etmek, bir değerli şey vermekle fakirliği kaldırmak gibi. İkincisi; kapalı, muğlak bilgilerin keşif ve izharında kullanılır. Bu da iki türlüdür; Birisi; zâhirî ve müsbet ilimleri çoğaltmak ve mânalarını tahkik etmekle olur. Diğeri; ilm-i ledün âlemine dalmakla olur. (L.R.)
FETH-İ BAB  Kapı açmak. 
FETH-İ BİLAD  Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.
FETH-İ İSLÂM  Tuna nehri üzerinde Kladova kasabası yakınlarındaki bir kalenin adı. * İslâmların fethetmesi.
FETH-İ KELÂM  Söze başlama.
FETH-İ KOSTANTİNİYYE  İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi. 
FETH-İ MEYYİT  Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi.
FETH-İ MÜBİN  Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in ifade ettiği manâlardan biri: Sahih-i Buharî muhtasarının beyanına göre çok İslâmî fetihlerin mebdei olan Hudeybiye sulhudur. Ulemanın ekserisine göre ise; Biat-ı Rıdvan'dır.Kur'anın hitabı umum asırlara baktığı için, bu gibi fetih ve zafer manâlarından her asırdaki Âlem-i İslâm hissedardır.
FETH-İ SUVER  Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı.
FETİH SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 48. suresi.
FETHA  Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.
FETHA (FETAHA)  (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
FETHÎ  Fetih ile alâkalı. Fethe âit. * Ferahlık verici.
FETİH  (Bak: Feth)
FETİK  Dülger. * Sabah. * Parlayıcı nesne, parlak olan şey.
FETÎL(E)  Yaralara konulan tiftik. * Lâmba fitili. * Deriden çıkan kir. * Örgü.
FETÎR  Taze nesne. * Cıvık hamur. * Acele anlaşılan.
FETÎS  Büyük çekiç.
FETİŞİZM  Fr. Küçük putlara ve heykellere tapma âdeti. Putçuluk. Kadın resimlerine veya heykellere fazlaca sevgi beslemek hastalığı.
FETÎT  Terit altına konulan ekmek parçaları.
FETİYLE  Yanmış fitil ucu. * Bükülmüş ince sicim. * İki parmak arasındaki kir.
FETK  Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma. * Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak. * Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı. * Şafak sökmesi. Fecir ağarması. * Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.
FETK  Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek. * Yaralamak. * İnadetmek.
FETKELÎN  Belâ. Zahmet.
FETL  Bükmek. * Yüz döndürmek.
FETN  Yakmak, ihrak etmek.
FETRET  Uyuşukluk, zayıflık. * Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman. * Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi. * İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz, sükûnetli geçen devir. * Tıb: İki ateşli hastalık arasındaki geçen zaman.(Suâl ediyorsunuz ki: Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı bir din ile mütedeyyin mi idiler?Elcevab: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın, bilâhare gaflet ve mânevi zulümat perdeleri altında kalan ve hususi bâzı insanlarda cereyan eden bakıye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'dan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette, din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlub olmamışlar. Bil'ittifak, teferruattaki hâtiatlarından muâhezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz. M.)
FETŞ  Sorup aratmak.
FETT  Kırmak, kesr.
FETTAH  (Fetih. den) En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan. Zabteden Allah (C.C.)
FETTAHİYYET  Fethedicilik. Her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek sıfatı. (Yâni, Fettah isminin tecellisi ile basit bir maddeden ayrı ayrı çeşit çeşit, hadsiz muntazam suretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Ş.)
FETTAK  (Fetk. den) Kanlı katil, çok sayıda insan öldürmüş kimse.
FETTAN  Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.
FETTANE  Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
FETTE  Açmak. * Yardım. * Hüküm.
FETUR  Oruç açacak nesne. * Yaratmak. * Yarmak. * İki parmağıyla kaşımak.
FETUT  Ekmek parçaları.
FETVA  Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.
FETVA EMİNİ  Şeyhülislâm kapısındaki Fetvahane'nin başında bulunan zata verilen ünvandır. Şeyhülislâma sorulan şer'i meselelerin fetvalarını hazırlamak, istida ile vukubulan suallere cevap vermek ve şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmları tetkik etmek vazifeleriyle mükellefti. Maiyyetinde Fetvaemini muavini, İlâmat müdür ve mümeyyizi, başmüsevvit, müsevvit gibi ulema ve fukahadan müteaddit memurlar vardı.Fetva eminleri, en yüksek ilim sahipleriyle beraber memuriyetlerinin unvanlarına münasib olarak emin, fakih ve müteşerri' kimseler arasından seçilirlerdi. Fetva eminlerinden, şeyhülislâm olanlar da vardır.Fetva eminliği Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatından sonra ihdas edilmiştir. İstanbul'un fethinden evvel, Bursa Kadıları bu işi gördükleri gibi, İstanbulun fethinden sonra İstanbul Kadısı olan Hızır Bey, fetva eminliği vazifesini görürdü. Bu müessese Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
FETVA-PENAH  "Fetvaya sığınan" Şeyhülislâm.
FE'V (FE'Y)  Yarmak. * Koparmak. * İki dağ aralığı.
FEVAHİŞ  (Fâhiş. C.) Fâhiş işler. Bozuk işler. Kötü ve haram olan işler, ameller.
FEVÂİD  (Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler.
FEVÂİD-İ ME'MULE  Umulan faydalar.
FEVAİH  (Fâih. C.) Meyve ve çiçek kokuları.
FEVAİT  (Fevt. C.) Fevt olmuş şeyler. * Vaktinde kılınmamış namazlar.
FEVAK (FÜVÂK)  İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi. * Rahat. * Rücu. * Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.
FEVAKİH  (Fâkihe. C.) Meyveler, yemişler, fâkiheler.
FEVARİS  (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
FEVASIL  (Fâsıla. C.) Fâsılalar. (Bak: Fâsıla)
FEVATİH  (Fâtiha. C.) Fâtihalar. Başlangıçlar. * Son vermeler. * Bir kitabın mukaddemeleri.
FEVAZIL  (Fâzıla. C.) (Bak: Fâzıl)
FEVC  Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım. * Koşmak. Sür'at etmek. * İyi kokunun dağılıp yayılması.
FEVC FEVC  Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat.
FEVC-Â-FEVC  Akın akın, takım takım.
FEVD  Bir işi veya emri başkasına teslim etmek.
FEVD  Tavşancıl kuşunun kanadı. * Ölmek. * Canip, taraf, yön.
FEVDEC  (C: Fevâdic) Mahfe.
FEVEHAN  (Fevh. C.) Güzel kokular.
FEVEHAT  (Fevha. C.) Güzel kokular.
FEVERÂN  Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
FEVERÂN-I ÂB  Suyun fışkırması.
FEVERÂN-I DEM  Kan fışkırması.
FEVG  şişman olmak.
FEVGA'  İri vücutlu, şişman kadın.
FEVH  Yaradan kan fışkırması. * Bolluk, genişlik. * Güzel kokunun yayılması. * Kaynamak.
FEVH  Kokmak.
FEVH  Ağız büyüklüğü.
FEVHA  (C.: Fevehât) Güzel koku.
FEVHED  Semiz oğlan, şişman çocuk.
FEVK  Üst. Üst taraf. Yüksek derece. Yukarı.
FEVKALÂDE  Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FEVKALBEŞER (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
FEVKALGAYE  Son derecede.
FEVKALHAD  (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
FEVKALKANUN  Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
FEVKALKÜLL  (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
FEVKALME'MUL  (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
FEVKALMU'TÂD  (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
FEVKANÎ  Üst, üst tarafta, üstteki.
FEVKATTAHAMMÜL  (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
FEVR  Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at. * Bir adamın geldiği semt ve cihet. * Suyun kaynayıp fışkırması.
FEVREN  Birdenbire, sür'atle, çarçabuk.
FEVRES  Buğday, hınta.
FEVRÎ (FEVRİYYE)  Düşünmeden ve âni olarak yapılan hareket.
FEVT  Ölüm, mevt. * Kaybetme. Elden çıkarma. Kaçırma. Bir şeyin bir daha ele geçmiyecek şekilde elden çıkması.
FEVT-İ FURSAT  Fırsat kaçırma. Fırsatı değerlendirememe. Ele geçen bir imkânı kullanamama.
FEVVARE  Fıskıye, su fışkırtan şey.
FEVZ  Kurtuluş. Zafer. Necat. Muvaffakiyet. Selâmet.
FEVZ  Ölmek, mevt.
FEVZÂ  Kargaşalık. Anarşi. * Karışmış, muhtelit.
FEVZÂ-YI ÂRÂ  Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.
FEVZAÎ  Anarşist. Hiç bir din ve nizam tanımayan. * Kargaşalık ve anarşi ile alâkalı.
FEVZAİYE  Fls: Anarşik. Kanun ve nizam tanımayan hal ve hareket.
FEVZÎ  Kurtuluşa, fevze âit ve müteallik.
FEVZİYE  Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse yıkılan yerlerin vaziyetlerinin tâyini hakkında Sadrazam Selim Mehmed Paşa'nın, Padişaha arzettiği telhis üzerine, Sultan Mahmud, yeni odaların bulunduğu yere Ahmediye, eski odalar mevkiine de Fevziye adının verilmesini emretti (O.T.D.S.) 
FEY'  Ganimet. Harbde elde edilen mal. * Rücu'. * Haraç. * Zeval vaktinden sonraki gölge. (Bak: Fey-i zeval)
FEY' (FEY'A)  Her nesnenin evveli.
FEYA  Yahu... gibi mânaya gelir, hayret ifade eder.
FEYAC  Söz, kelam.
FEYAFÎ  (Feyfâ. C.) Çöller, sahralar.
FEYALİLACEB  (Fe-yâ lil'aceb) Hayret ve taaccüb ifâdesi için söylenir.
FEYAYİH  (Feyhâ. C.) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.
FEYC  (C: Füyuc-Feycân) Haber getiren peyk.
FEYCEN  Sedef dedikleri ot.
FEYD  Sallanmak.
FEYDUM  Bir nevi mâcun.
FEYEZAN  f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz.
FEYFA'  (C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra.
FEYFA-NEVERD  f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
FEYH  Sıcağın şiddetlenmesi. * Koku yayılmak. * Kazan kaynamak. * Yara kanamak.
FEYHA  Geniş ve büyük olan. Engin.
FEYHA  Bir nevi toprak çanak. * Genişlik, vüs'at.
FEYHAK  Geniş nesne.
FEYHEC  İçki ölçülen bardak. Şarab. Hamr. Bâde.
FEY-İ ZEVAL  Güneşin garba doğru dönmesinin başlaması, Güneş tam ortada gibiyken yerde dikili olan şeylerin gölgeleri batıdan doğuya dönüp kısalmakta son bulduğu zamandır. Bundan sonra öğle namazı vakti başlar.
FEYK  Tavuğun gıdaklaması. * Uzun boylu erkek. * İyi olmak.
FEYL  Hamile kadının sütü.
FEYLAK  Büyük adam. * Çok asker. Kolordu. * (C: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.
FEYLEKUN  Kandıra dedikleri hasır otu.
FEYLEKUS  Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot.
FEYLEM  Geniş, büyük nesne.
FEYLEMANÎ  Cüssesi büyük olan.
FEYLESOF  Felsefe ile uğraşan, felsefeci. (İlm-i hikmetle meşgul olan mütefennin. Dinle münasebeti olmayan gayr-ı müslim. L.R.) (Bak: Hükemâ)(İ'lem Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-ı İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben öyle gördüm; nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fenni meseleleri keşfeden feylesoflar, hakkın esrârını, Kur'an nurlarını da keşfedebilir diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür. M.N.)
FEYLULE  İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku. (Bak: Kaylule)
FEYNAN  Güzel uzun saçlı kişi.
FEYNE  Zaman. Saat.
FEYRUZEC  Piruze dedikleri kıymetli taş.
FEYŞE (FEYŞELE)  (C: Feyâşil-Fiyeş-Fiyâş) Zeker başı.
FEYTEK  Dülger.
FEYYAD  Erkek baykuş. * Çok yiyen adam.
FEYYAL  Fil çobanı. File bakan kimse.
FEYYAZ  Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. (Bak: Feyz)
FEYYAZ-I MUTLAK  Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi. Allah.(Kader herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak'tan aldığı feyze olan kabiliyeti, o kalıba göredir. M.N.)
FEYYAZ-I MÜTEÂL  Çok feyz ve bereket veren. Müteâl olan Allah (C.C.)
FEYYİH  Şiddetli adam.
FEYYİL  Zayıf hüküm.
FEYZ  Ölmek.
FEYZ  (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübareklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar etmek.(Hakaik-ı imaniye ve esasat-ı Kur'aniye, resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. M.)
FEYZ-İ SAFÂ  Neşenin feyzi, safânın bolluğu.
FEYZ Ü RİF'AT  İlerleme, bolluk ve yükseklik.
FEYZA FEYZ  Feyiz ile dolu, bol.
FEYZ-AVER  f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren.
FEYZ-BAHŞ  f. Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan.
FEYZ-DAR  f. Feyizli, bol, bereketli, gür.
FEYZ-EFZA  f. Feyiz artıran, bollaştıran.
FEYZÎ  Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.
FEYZ-NAK  f. Feyizli, bereketli, bol.
FEYZ-RESAN  f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden.
FEYZ-YAB  f. Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan.
FEZA  Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü. * Yer geniş olmak. * Açık sahra. * Saha. * Yerde akan su.
FEZÂ-YI FEYZ  Feyiz sahası, feyzin fezası.
FEZÂ-YI ITLÂK  Hudutsuz gökyüzü. Nihayetsiz feza.
FEZA  Rahim içinden çıkan su.
FEZA'  Korku. Havf. * Sığınma, dehalet. * Uykuda şiddetli korku ile uyanmak.
FEZA  (Efzâ) f. Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza $ : Can verici. Hayret-feza $ : Çok hayret verici. Ruh-feza $ : Ruh verici.
FEZAA  Yolda ve tarlada yapılan ve höyük denilen suret.
FEZAÎ  Gökle alâkalı. Göğe âit. Geniş sahaya âit. Fezaya âit ve müteallik.
FEZAİL  (Bak: Fazâil)
FEZA-NEVERD  f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden.
FEZAZE  Ahlâkı kaba ve kerih olmak.
FEZD  Kan aldırmak.
FEZÎZ  Seyelân etmek, akmak.
FEZLEKE  Hülâsa. Netice. Öz. İcmâl. * Hesap listesinde netice.(S - Gerek Kur'an-ı Kerim olsun, gerek tefsiri olan Hadis-i Şerif olsun; her fenden, her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitab veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle harika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?C - Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak, hüsn-ü isabetle münasib bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer' edilen fezlekelerdir. Kur'an veya Hadisin aldıkları fezlekeler, bu kabil fezlekelerdir. Bu kabil fezlekeler tam bir meleke ve ıttıladan sonra hâsıl olabilir ki, herbir fezleke, me'hazı olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise, bir şahısda olamaz. İ.İ.)
FEZR  Yarmak. * Ayırmak. * Bozup feshetmek.FEZZ : Yalnız şey. Bir kimsenin yalnız kendi başına olması. * Udûl. * Geri dönmek. * Buzağı. * Hafif.
FIDDA  Gümüş.
FIDDA-İ HÂLİSE  Hâlis ve saf gümüş.
FIKARÂT  (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
FIKARÂT-I ANİFE  Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE  Tıb: Bel omurları.
FIKARÂT-I LATİFE  Hoş ve lâtif hikâyeler.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE  Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE  Tıb: Boyun omurları.
FIKDAN  Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
FIKDAN-ÜL AHBAB  Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
FIKDAN-I AKL  Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık.
FIKDAN-I İMKÂN  İmkân azlığı, imkânsızlık.
FIKDAN-I NUKUD  Para darlığı, parasızlık.
FIKIH  (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrinin nasıl uygulanacağını inceler. * Bilmek, anlamak. * Kapalı bir şeyin hakikatına nazarı infaz edebilmek. * Kendisine hüküm taalluk eden hafi bir mânaya muttali' olmak. * Ist: İslâm Hukuku. * İnsanın amel ciheti ile lehine ve aleyhine olan şer'i hükümleri bir meleke halinde bilmesi. Diğer bir ta'rif ile: Ameliyata; yâni, ibadet, ukubat ve muamelâta âit şer'î hükümleri mufassal delilleri ile bilmek. Bu ahkâmı bilmeğe "Fakahet" ve bu ahkâmı böylece bilen zata da "Fakih" denir. Cem'i "fukahâ"dır. Fıkıh ilmini tahsil etmeğe de "tefekkuh" denir... (Ist. Fık. K. Cilt:1, sh: 20)
FIKH-I EKBER  Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim. * İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.
FIKRA  Yazıda bir bahis. * Parağraf. * Kanun maddelerinden her bir kısım. * Kısa haber. * Küçük hikâye. * Omurga kemiklerinin her biri. * Bend. * Kıssa. * Gazetelerde gündelik hâdiselerin kısaca yazılmış şekli.
FIKRA-HÂN  f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan.
FIRAK  (Fırka. C.) Fırkalar, partiler. * Alaylar, bölükler. * Cennetler. * Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.
FIRAK-I DÂLLE  Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.
FIRAK-I SİYASİYE  Siyasî fırkalar, siyasî partiler.
FIRAT  Ön Asya'nın en büyük nehridir. Diyadin civarında çıkar, Anadolu'nun doğu taraflarına kadar gelip Mezopotamya'yı dolaştıktan sonra Irak'ta Dicle ile birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür.
FIRFIRA  Topaç.
FIRIŞKA  Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.
FIRKA  Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen.
FIRKA-İ ASKERİYE  Askerî fırka, tümen.
FIRKA-İ NÂCİYE  Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.
FIRKA-İ SİYASİYE  Siyasî parti.
FIRSAT  (Bak: Fursat)
FIRTINA  Şiddetli rüzgârla denizin dalgalanıp karışması. * Rüzgârın çok şiddetli esmesi.
FISAD  Kan alma, hacamet.
FISAL  (Bak: Fisâl)
FISFISA  (C: Fısfıs-Fesâfıs) Yaş yonca.
FISH  Nasârâ bayramı.
FISK  Haddini tecavüz. Günah. Haktan ayrılmak. * Fık: Allah'ın emirlerini terk ve O'na isyan etmek ve doğru yoldan sapıp çıkmak. Böyle olanlara şeriat dilinde "fâsık" denir.(Fısk; haktan udul, ayrılmak; hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhud-u ilâhiyye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenab-ı Hak'la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller Hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan râbıtaları, kanunları keser atar. Evet şehvet veya gazab, haddini aşarsa, ırz ve namuslar pay-mal olur, masumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve keza, dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi fıskın üçüncü sıfatı olan $ cümlesiyle işaret edilmiştir. Evet fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi i'tidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadâta ait râbıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar. Ve keza, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbad olacağı gibi başkalarını da berbad edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur. İ.İ.)(Şer'an fıskın üç mertebesi vardır: Birincisi, günahı çirkin addetmekle beraber ara sıra irtikâb etmek; İkincisi, üzerine düşerek inhimak ile yapmak; üçüncüsü, çirkinliğini inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür mertebesidir. Fâsık bu hâle gelmedikçe ehl-i sünnet mezhebinde mü'min namı kendisinden selbolunmaz. Binaenaleyh fâsık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi, imanını zayi etmemiş olanlar da bulunabilir. E.T.) 
FISKIYE  Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.
FISK U FÜCUR  Allah'a isyan içinde olmak, günah işlemek.
FISSA  Yonca dedikleri ot.
FIŞKI  Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
FITAM  Çocuğu veya yavruyu sütten kesme.
FITHIL  Âdem Aleyhisselâm'ın yaratılışından evvel olan zaman.
FITIK  (Bak: Fetk)
FITNAT  Cibillî ve fıtrî ve âni anlamak ve idrak etmek. * Hikmet. * Zekâvet, basiret, tedbir, fatânet, zeyreklik. Fıtnet diye de okunur. (Zıddı: Gabâvet'tir.)
FITNE  Akıllılık. İdrak ve anlayışı kuvvetli olmak. (Bak: Fıtnat)
FITR  Oruç açmak, iftar etmek.
FITR  (C: Eftâr) Açıldığında baş parmakla şehadet parmağının arası. Karış.
FITRA  (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.
FITRAT  Yaradılış, tıynet, hilkat. (Bak: Evamir-i tekviniye)
FITRAT-I İLÂHİYE  San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı.
FITRAT-I SELİME  Selim fıtrat. Kusursuz sağlam huy. * Ahlâk, din. Haram ve çirkin işlerden uzak ahlâk. * Noksansız yaradılış.
FITRATEN  Yaradılıştan, fıtrî olarak.
FITRÎ  Doğuştan, yaradılıştan, fıtrata âit ve müteallik. Hayat kanunlarına uygun.(Evet Hz. Muhammed'in (A.S.M.) getirdiği şeriatın hakaikı, fıtratın kanunlarındaki müvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın râbıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet nev'-i beşer için fıtrî bir dindir. Ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir. S.)
FIZZA  Gümüş.
FÎ  Arabçada harf-i cerrdir. Mekâna ve zamana âidiyyeti bildirir. Ta'lil için, isti'lâ için ve yine harf-i cerr olan "bâ, ilâ, min, maa" harflerinin yerine kullanılır. Geçen mef'ul ile gelecek fasıl arasında geçer. Te'kid mânası da vardı. (L.R.)Başka bir ifade ile kısaca (fî) : "İçinde, içine, hakkında, hususunda, üzere, dâir, mütedair, beherine ve herbirine" mânalarına gelir. Kelimenin başına yazılır ve o kelimeyi "i" diye okuttuğu için ona harf-i cerr denir. Farsçada "Der", "Fî" yerinde kullanılır. 
FÎ-ZAMANİNA  Devrimizde. Zamanımızda.
FÎ  (C.: Fîat) Baha, fiat, kıymet.
FÎ-İ CÂRÎ  Geçer değer, muteber fiat.
FÎ-İ MAKTU'  Biçilmiş kıymet, kararlaştırılmış değer.
FİAL  (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler.
FİAL  Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)
FİAM  Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.
Fİ AMAN-İLLAH  Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında.
FİAT  (Fî. C.) Kıymetler, değerler, bahalar.
FİCA  Birdenbire, ansızın.
FİCAC  İki dağ arasında geniş yol. (Bak: Fecc)
FİCACEN SÜBÜLÂ  Turuk-u vâsia, geniş yollar.
FİCC  Şam karpuzu. * Tam olmamış olan meyve.
FİDA  Dağıtmak. * Atâ etmek. Hediye veya bahşiş olarak vermek. * Bedel vermek.
FİDAM  (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç. * Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.
FİDRE  Et parçası.
FİDYE  Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka. * Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para. * Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.
FİDYE-İ NECAT  Bir kimsenin esirlikten veya başına gelen bir belâdan kurtulmak için, kendisi veya kendi namına başkası tarafından mecburen verilen para vesaire hakkında kullanılan bir tabirdir. Tabirin karşılığı, can kurtarma akçası demektir.
FİE  Kalabalık, topluluk, cemaat.
FÎF  (C: Efyâf- Füyuf) Düz yer.
FİGÂN  f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma.
FİGÂN-PERVER  f. Feryad ettiren, bağırtan.
FİGÂN-TİZ  Yüksek feryad.
FİGÂR  f. Ceriha, yara. * İncinmiş, yaralı, müteessir manalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-figâr $ : Yüreği yaralı.
FİGEN  f. Yıkıcı, düşürücü, atıcı.
FİGENDE  f. Yıkık, yıkılmış, düşkün.
FİGÜR  Fr. Oyuncunun hareketi. * Resim, şekil, canlı resim. * Mecaz.
FÎH  (Fî-h) Onda, onun hakkında.
FİHAL  (Fahl. C.) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.
FİHAM  (Fahîm ve fahm. C.) İtibar ve nüfuz sahibi kişiler, ulu kimseler.
FİHHÎR  Çok gururlanıp fahirlenen kimse.
FÎHİ NAZAR(UN)  Şüphe edilen bir mes'ele hakkında söylenir. "Ona bir bakmak, tetkik etmek lâzımdır" demektir.
FİHR  (C: Efhâr) Destesenk dedikleri taş. * Taş.
FİHRİS  (Fihrist) Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. (Kataloğ) * (C: Fehâris) Her nesnenin aslı. * Kanun.
FİİL  (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş. *Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)
Fİ'L-İ BASİT  Gr: Basit fiil, tek kökten yapılan fiil. Meselâ: Gitmek, gelmek, olmak gibi.
Fİ'L-İ HİKÂYE  Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.
Fİ'L-İ KIYASÎ  Gr: Kurallı ve kaideli fiil. (İş'ten: işlemek; ateşten: Ateşlemek gibi)
Fİ'L-İ MA'LUM  Etken fiil. Öznesi yani, faili belli olan fiil.
Fİ'L-İ MECHUL  Gr: Faili yani öznesi bilinmeyen fiil. Edilgen fiil. Mesela: Yazılmak, içilmek, vurulmak gibi.
Fİ'L-İ MEZİD  Fiilin aslına harf ilâve edilen fiil.
Fİ'L-İ MEZMUM  Kötü, fenâ iş. Livâta ve zina.
Fİ'L-İ MUTÂVAAT  Mâlum sigasında olduğu halde müteaddi bir fiilin mechulü gibi mânası olan fiildir. (Sevinmek, dövünmek gibi)
Fİ'L-İ MÜN'AKİS  Organizmanın bir uyarmaya karşı birdenbire aldığı vaziyet, refleks.
Fİ'L-İ MÜREKKEB  Gr: Yardımcı bir fiille birleşerek tek kelime hükmüne geçen fiil. Birleşik fiil. (Vurabilmek, yazabilmek, okuyabilmek gibi.)
Fİ'L-İ MÜSBET  Gr: Müsbet fiil. Kendinde nefiy edatı bulunmayan fiil.
Fİ'L-İ ŞART  şart fiili. (Bak: şart)
Fİ'L-İ ŞENİ'  Irza vuku bulan tasallut hakkında kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte, mutlaka cima' manâsına değildir.
Fİ'L-İ VÜCUBÎ  Yapılması gereken, lâzım olan fiil.
FİİLEN  Gerçekten, işleyerek, hakikatte.
FÎKA  (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.
FİKAK (FEKÂK)  Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey.
FİKR  (Fikir) Akıl. * Re'y, istek, düşünce.
FİKR-İ ÂMİYANE  Bayağı fikir, alelâde düşünce.
FİKR-İ FÂSİD  Bozuk fikir, fâsid fikir.
FİKR-İ İNFİRADÎ  Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık. (Bak: Himmet)
FİKR-İ MUZMER  Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.
FİKR-İ TA'KİB  Sona erdirme, peşini bırakmama.
FİKR-İ VATAN  Vatan düşüncesi, vatan fikri.
FİKREN  Zihnen, fikir ile, düşünerek.
FİKRET  Düşünme, tefekkür, teemmül, fikir, Düşünülen şey.
FİKRET-İ BEYZA  Münevver fikir. Parlak fikir.
FİKRÎ  (Fikriye) Fikir cinsinden, fikirle alâkalı. Fikre âit ve müteallik.
FİKRİYYAT  Fikir ve düşünce ile olan işler.
FİL  (C.: Efyal-Füyul) Daha ziyade Hindistan ve Asya gibi yerlerde bulunan iri vücudlu, hortumlu bir hayvan.
FİL SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
FİL VAK'ASI  (Bak: Ebrehe)
FİLAHET  Çiftçilik, tarla işleri, rençberlik, çift sürmek.
FİLASL  (Fi-l-asl) Aslında olduğu gibi.
FİLCÜMLE  (Fi-l-cümle) Ezcümle, minelcümle. Bir hayli. Emsalinden beri.
FİLHAKİKA  (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
FİLHAL  (Fi-l-hâl) Şimdi, hemen. * Bu halde. * Hadd-i zâtında.
Fİ'LİYAT  İş olarak yapılan şeyler, işler, fiiller.
FİLİZ  Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün. * Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden. * Erimiş bakır.
FİLK  Zahmet, meşakkat. * Acib emir. * Parça.
FİLL  Yağmur yağmayıp ot bitmeyen yer, otsuz yer.
FİLMEDİNE(Tİ)  (Fi-l-Medine(ti)) : Medine şehrinde.
FİLMESEL  Misaldeki gibi, meselâ. 
FİLO  Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.
FİLOZOF  (Bak: Feylesof)
FİLS  Put, sanem.
FİLUS  (Bak: Fülus)
FİLVAKİ'  Vâki hâle göre. Vakide olduğu gibi.
FİLZE  (C: Fülüz-Eflâz) Parça, kıt'a.
Fİ-MABA'D  Bundan böyle, bundan sonra, bundan itibaren, bir daha.
FİNÂ  Evin önü. Civar.
FİNÂ-İ BELDE  Beldenin civarı.
FİND  Dağ burnu.
FİNHAN  Leğen dedikleri kap.
FİNTÎSE  Kurt ve kuş ağzı.
FİRAD  (Ferd. C.) Fertler, kişiler.
FİRAK  Ayrılık. Ayrılmak. Hicran.
FİRAR  Kaçmak. Kaçış.
FİRARÎ  Kaçkın, kaçak.
FİRAS  Çok fazla kırmızı nesne.
FİRASET  Zihin uyanıklığı. Bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nev'i, sebebini anlamadan ve ilham eseri olarak vücuda gelen seziştir. Diğer nev'i ise kesbîdir. Muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde hâsıl olur. (L.R.) * Yiğitlik. * Binicilik.
FİRAŞ  Döşek. Yatak. Yere serilen şey. Minder. şilte.
FİRAŞ-I İSTİRAHAT  Rahat döşeği.
FİRAŞ-I KAVÎ  Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.) (O.T.D.S.)
FİRAŞ-I MÜTEVASSIT  Fık: Ümmü veledin firaşı mânâsına gelen bir tabirdir. Firaş-ı mütevassıtta bilâ davet neseb sahih olmaz.
FİRAŞ-I SAHİH  Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâzım gelirdi. (O.T.D.S.)
FİRAŞ-I ZAİF  Fık: Cariyenin firaşı. (Bununla neseb sâbit olur) (O.T.D.S.) 
FİRAŞİYET  Karılık. * Fık: Birisinin karısı oluş. Zevciyet.
FİRAVAN  f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla.
FİR'AVN  Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar. * İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan. (Bak: Enaniyet, Mumya)
FİR'AVNÎ  f. Firavunluk. Firavun ile ilgili.
FİR'AVNİYYET  Firavun gibi oluş, isyankârlık ile Allah'ı tanımayış. İnat ile Allah'a isyan edip halkı sapık yollara, dalâlete ve dinsizliğe sevke çalışmak.
FİRAZ  Ayrılmak.
FİRAZ  f. Yukarı, yüksek. * Çıkış, yokuş. * Kaldıran, yükselten, yücelten.
FİRAZÎ  f. Yukarılık, yükseklik.
FİRAZ  Geniş, vâsi. * Irmak ağzı. * Sokak ağzı. * Elbise.
FİRBAR  Ululuk, azamet. * Ardınca gelicilik, peşinden gelmek.
FİRC  Sır saklamayan kişi.
FİRDEVS  Cennet. Cennette altıncı kat. * Bostan.
FİREUNÎ  Hat, minyatür, tezhib gibi güzel san'atlarda kullanılan bir kâğıt cinsi.
FİREZDEK  (C: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.
FİRFÎR  Menekşe.
FİRFİS  Yaban sineği.
FİRİB  f. Aldatıcı, aldatan, kandıran manasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-firib $ : Gönül aldatan. Nazar-firib $ : Göz aldatan.
FİRİBENDE  f. Kapılmış, aldanmış.
FİRİFTE  f. Kandırılmış, aldanmış, aldatılmış.
FİRİFTE-DİL  f. Gönlü aldanmış.
FİRİSTADE  (C.: Firistâdegân) f. Elçi, gönderilmiş. * Peygamber.
FİRİŞTE  (C.: Firiştegân) f. Mâsum, suçsuz, günahsız. * Melek. * Mc: İyi huylu kimse.
FİRİŞTE-SIFAT  f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan.
FİRK  Koyun sürüsü. * Parça.
FİRKAT  (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
FİRKATEYN  Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.
FİRMA  ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.
FİRNAS (FÜRÂNİS)  (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
FİRS  Bir nevi ot.
FİRSA  (C: Firâs) hayız bezi.
FİRSAD  Kırmızı dut. * Böğürtlen.
FİRSEK  (C: Ferâsik) Çekirdeğinden ayrılmayan şeftali.
FİRŞAT(A)  Genişlik, vüs'at. * İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.
FİRUDEST  f. Birkaç hânendenin hep bir ağızdan usûlüne uygun olarak söyledikleri nağme.
FİRUZ  Said, hurrem, saadetli, uğurlu, muzaffer, mansur.
FİRUZ ABADÎ  (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri olan altmış ciltten müteşekkil El-Lâmi lügat kitabından hülâsa ettiği Kamus'tur. Yemen'de kadı iken vefat etmiştir. (R. Aleyh)
FİRUZ-BAHT  f. Şanslı, uğurlu.
FİRUZE  Nişabur'da çıkan açık mavi renkli ve kıymetli bir taş.
FİRUZE-FAM  Açık mavi renkli, gök renkli.
FİRUZENDE  f. Meşhur bir cins lâle.
FİRUZE-RİVAK  Gökyüzü, sema.
FİRUZ-MENDÎ  f. Galebe, zafer.
FİRYE  Yalan, kizb.
FİRZAH  Göğsü geniş, etli kimse.
FİRZAN  (C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse.
FİRZE  Parça.
FİRZEL  Demircilerin demir kestikleri alet. Kayıt.
FİSAL  (Fasıl. C.) Ayrılmış olanlar. * Yavrunun sütten kesilmesi. * Kısa duvar. * İnsanların lehinde veya aleyhinde söz söyleyerek para toplıyan. * Ana sütünden kesilmiş hayvan yavrusu (Füslan, fislan şeklinde de olur.)
FÎSEBİLİLLAH  Allah yolunda. Allah için.
FİSFİSE  Yonca otu.
FİSK  (Bak: Fısk)
FİSKİL  Yarış atlarından cemeleden sonra geleni.
FİSL  Ahmak.
FİSSÎK  Fıskı dâim olan.
FİSTAN  Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf. (O.T.D.S.)
FİTAM  Çocuğu sütten kesmek.
FİTAN  Eyer örtüsü.
FİTEN  (Fitne. C.) Fitneler. 
FİTİL  Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir. * Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası. * Topa veya lâğıma ateş vermek için baruta ıslak batırılıp güneşte kurutulmuş bükme. (O.T.D.S.)
FİTNE  İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey. * Muhârebe. * Azdırma. * Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu. * Küfr. Fikir ihtilâfı. * Şikak. Kavga. * Delilik. * Mihnet ve beliye. * Mal ve evlâd. * Potada altın ve gümüşü eritmek. * İmtihan ve tecrübe etmek.(Mübarek İslâmiyet ve nurani Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtri birer vazife başına geçer... Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her tâifeyi korkuttu. İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, câmia-ı İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı, Şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı imâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza... herbir tâife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anil-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurani muhaddisleri, kudsi hâfızları, asfiyâları, aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'an'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı... M.)
FİTNE-İ ÂHİRZAMAN  Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
FİTNE-ÂMİZ  f. Fitne çıkaran, fesat karıştıran.
FİTNE-CİHAN  f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
FİTNE-CU  f. Fesat arayan.
FİTNE-ENGİZ  f. Fitne çıkaran.
FİTNE-KÂR  f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
FİTNET-ÜD DEHMA  (Fitnetüddehmâ) Küfürde olmak, kara fitne. Rezil olmak.
FİTRAK  f. Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma.
FİTRE  (Bak: Sadaka-i fıtır)
FİTRE  İmtihan. * Belâ, musibet.
FİTRET  (Bak: Fetret) 
FİTYAN  (Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.
FİTYE  (Fetâ. C.) Gençler. Genç yiğitler.
FİZAR  f. Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak.
FİZR  Koyun sürüsü. * Yaşlı, ihtiyar kimse.
FİZYOLOJİ  Doku ve organların vazifelerini ve bu görevlerin nasıl yapıldığını inceleyen ilim kolu.
FLAMA  Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak.
FLANDRA  Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.
FOBİ  (Fobya) Fr. Bâzı hal veya şeylere karşı duyulan hastalık halindeki korku.
FONOĞRAF  Fr. Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet.
FORMA  Fr. Cüz. Kısım. Parça. * Şekil. Biçim. Askeri nişan. Rütbe işareti. * Bükülünce 8, 16, 32 sayfa olan kitap dizgisi. 
FORMALİTE  Fr. Resmi işlerin gerektirdiği muameleler.
FORSA  Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erbabından küreğe mahkum olanlar hakkında kullanılırdı. Harp esirlerinin gençleri ve çocukları, saraylara ve acemi olanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi. Gemilerde harp esirlerine kürek çektirmek âdeti 15 ve 16. yüzyıllarda çok revaç bulmuştu. Venedik, Ceneviz, Barselona, Cezayir, Malta ve Osmanlı kaptanları, harp esirlerine, hatta mensub oldukları milletlere karşı vuku bulan muharebelerde bile zorla kürek çektirerek, bu tarik ile harbi kazanmağa çalışırlardı. (O.T.D.S.)
FOSİL  Fr. Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri.
FOŞTINA  Eskiden Tuna nehrinden istifade edenlerden alınan su resmi.
FOYA  İtl. Gizli oyun, hile. Göz boyacılığı, sahtekârlık. * Elmasların yuvalarında yatağına konulan ince madeni yaprak.
FRENGİSTAN  f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri.
FRENK  Avrupalı. Fransız. (Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!... Ayâ Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetden sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki!... siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!... Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.)
FRENK SAKALI  Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
FRENKVÂRİ  f. Frenk gibi.
FUA  Keler, kertenkele. * Her nesnenin evveli. * şiddetli koku. Güzel koku.
FUAD  Kalb, gönül, yürek.
FUADÎ  Gönül ve kalble alâkalı.
FUAK  Can çekişme. * Midenin çekilip toplanması. * Hıçkırık.
FUALA  (Fâil. C.) Fâiller, özneler, işi yapmış olanlar.
FUDALA  (Fazıl. C.) Faziletliler. Fâzıllar.
FUHŞ  Edeb ve terbiyeye uymayan hareket. * Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram. * Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.
FUHŞİYYAT  (Fuhş. C.) Çok çirkin işler, günahlar.
FUHUL  (Fahl. C.) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar. (Bak: Fahl)
FUHUL-İ MÜFESSİRÎN  Tefsircilerin en ileri gelenleri, müfessirlerin en önde olanları.
FUHUL-İ ŞUARA  şâirlerin en üstünleri.
FUHUL-İ ULEMA  İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.
FUKAHA  (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
FUKARA  (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
FUKARA-YI SÂBİRÎN  Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FUKARA-PERVER  f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
FUKKA'  Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.
FUKM  (Fukum) Çene.
FUKU'  (C: Faki) Çok sarı olmak. * Safi olmak.
FUKVE  (C: Fukâ) Ok gezi.
FUL  Bakla. Fasulye.
FULAD  Çelik.
FUM  Buğday.
FUNDUK  Fındık. * Misafirhane, han. Otel.
FURAG  f. Işık, ziya, parıltı.
FURKAN  Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan; ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta, tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır. E.T.)
FURSA  (C: Furus) İçmek, şirb. * Nöbet.
FURSAT  Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.
FURSAT-CÛ  f. Fırsat bekleyen, fırsat arıyan.
FURSAT-YÂB  f. Eline fırsat geçen, fırsat bulan.
FURUDE  f. Alçaklık, âdilik, hasislik. * Kavrulmuş, yanmış. * Alçak, âdi, deni, hasis.
FUSAHA  (Fasih. C.) Fasih kimseler. Güzel ve usule uygun konuşabilenler. Güzel söz söyleme kabiliyetinde olanlar.
FUSSİLET  (Fasıl. dan) Ayırd edilmiş, izâh ve tafsil edilmiş.
FUSSİLET SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 41. suresidir. Mekkî'dir. Secde, Sure-i Akvat ve Mesabih Suresi de denir.
FUSTAT  (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat.
FUSUL  (Fasıl. C.) Fasıllar. Mevsimler. Bölükler. Kısımlar.
FUSUL-Ü ERBAA  Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.
FUS'UL  Akrep. Yaramaz, kötü kimse.
FUSUS  (Fass. C.) Yüzük taşları. (Bak: Fass)
FUTA  f. Hamamlarda kullanılan bir kumaş cinsi. * Peştemal. Havlu.
FUTR  (Fitre) Yaratmak, halk.
FUTUNC  Yarpuz denilen ot.
FUTUR  (Fatır. C.) Yarıklar. Çatlaklar.
FUTUR  Büyük ve beyaz mantar.
FUZALA  (Bak: Fudala)
FUZAZ  Ayrılmış ve dağılmış nesne.
FUZLA  (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
FUZUH  Gizli işlerin zahir olup açığa çıkması.
FUZUL  (Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz.
FUZULAT  Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar.
FUZULEN  Yersiz, usulsüz, haksız olarak.
FUZULÎ  Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna. * Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden. * Haksız olarak fiile çıkarılan iş. * Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse. * Büyük bir şâir ismidir. Türk Divan Edebiyatı'nın birçok sahalarında kuvvetli te'sir ve nüfuz sâhibi olan bu büyük şâir, Azeri-Osmanlı edebiyatı kurucularındandır. Türkçe, Arabça, Farsça manzum ve mensur birçok eserler yazmıştır. Leylâ ile Mecnun mesnevisi meşhurdur. Milâdi 16. asırda yaşımış ve tâundan 1555'de vefat etmiştir. Asıl adı Mehmed'dir.
FÜCCAR  (Fâcir. C.) Günahkârlar. Açıktan günah işleyenler.
FÜC'E  Ansızın, birdenbire. 
FÜC'ETEN  Apansızın. Birdenbire. Ansızın. Hiç beklenmedik anda.
FÜCLE  Turp.
FÜCRE  Suyun çıkıp aktığı yer.
FÜCUR  Günah. Zina. Namusları pây-mâl etmek gibi şeytanî iştiha. Dinsiz ve ahlâksızların durumu.(Fücur, haktan udul etmek, hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk u isyana düşmektir. Bilhassa zina etmek, yalan söylemek, edebsizlik etmek mânasına isimlendirilir. E.T.)
FÜDS  (C.: Fedese) Örümcek.
FÜFS  Kırman dağlarında bulunan bir taife.
FÜGEN  f. Yıkıcı, atıcı, düşürücü.
FÜKAHET  (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
FÜKUK  Yaşamak. * Kocalmak, ihtiyarlamak. * Ayrılmak.
FÜLC  (C: Füluc) Fevz ve zafer. * Yarık.
FÜLFÜL  (C: Felâfil) Karabiber.
FÜLFÜL-İ TAVİL  Uzun biber.
FÜLGUR  Kuzukulağı dedikleri ot.
FÜLK  Gemi, sandal, kayık.
FÜLLEYK  Bir şeftali cinsi.
FÜLS  (Fels) Mangır, akça, pul.
FÜLS-İ AHMER  Bakır sikke, kızıl mangır.
FÜLÛ'  Yarıklar.
FÜLUS  (Fels. C.) Bakır paralar. * Balık pulu.
FÜNDAK  Hesap defteri.
FÜNUK  İnat etmek.
FÜNUN  (Fen. C.) Fenler, ilimler. (Bak: Fenn)
FÜNUN-U EKVÂN  Kâinata dair fenler. Âlemlere, vücudlara, keyfiyetlere dair olan fenler.
FÜNUN-U KEVNİYE  Kevne (kâinattaki fizikî, kimyevî ve hayatî hâdiselere) dair fenler.
FÜRADE  Yalnızlık.
FÜRAFÜR  Kulağı yırtık kişi.
FÜRAGA  Nutfe, meni.
FÜRAKIS  Galiz ve şiddetli nesne.
FÜRAT  Tatlı su. * Fırat Nehri.
FÜR'AL  Sırtlan eniği.
FÜRAYIK  (C: Ferâyık) Yumuşak bedenli güzel yiğit.
FÜRCE  Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.
FÜRFUR  Semiz, besili koç. * Bir kuşun adı.
FÜRHÜD  Arslan eniği. * Yüzü güzel oğlan. * Kaba şiş.
FÜRKAN  (Bak: Furkan)
FÜRKAT  (Firâk) Ayrılık.
FÜRRAA  Kalem silmekte kullanılan bez.
FÜRRE  Katılık, şiddet. * Evvel.
FÜRS  şark kavimleri. (Bak: Fars)
FÜRSİYYAT  Fars dili ve edebiyatı bilgisi.
FÜRTUM  Pabuç burnu.
FÜRTUSE  Hınzır burnu. 
FÜRU'  (Feri'. C.) Bir kökten ayrılmış kısımlar. Dallar. Budaklar. * Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. * Fık: Cüz'î hüküm ve kaideler. Ahkâm-ı cüz'iyye.
FÜRU  f. Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır.
FÜRUAT  Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.
FÜRU-BERDE  f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş.
FÜRUC  Çatlaklık, yarık. * Geçit, kapı. * Boşluk. * Ayıp, kusur.
FÜRUG  Işık. Ziya. Aydınlık. Nur.
FÜRUG-EFŞAN  f. Işık saçan.
FÜRUHT  f. Satım. Satış.
FÜRUHTAR  f. Satıcı.
FÜRUK  (Fark. C.) Farklar. Ayırma vasıfları. Alâmetler.
FÜRU-MANDE  f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda, geride kalmış olan.
FÜRU-MANDEGÎ  f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik.
FÜRU-MAYE  Soyu alçak. Kötü soylu. Sütü bozuk.
FÜRUN  Ekmekçi fırını.
FÜRU-NİHADE  f. İndirilmiş, tenzil edilmiş.
FÜRUSÎ  f. İyi binici, ata iyi binen.
FÜRUŞ  f. Satan. Satıcı.
FÜRUŞ  (Firaş. C.) Döşemeler. Yerlere serilen örtüler. * Yataklar.
FÜRUT  (C: Efrât) Haddini tecavüz eden. * İsraf. * Zayi. * Yüksek mevzi.
FÜRUZ  f. Parlatan. Nurlandıran.
FÜRUZAN  f. Parlak, parlayıcı, parlayan.
FÜRZA  Irmak kenarından başka yere su gitmesi için açılan gedik. Deniz kenarında gemilerin durmasına mahsus yer. Liman.
FÜRZEL  Sırtlan eniği.
FÜRZUM  Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.
FÜSA  Yellenmek.
FÜSAFİS  Keneye benzer murdar kokulu bir böcek. * Tahta kurusu.
FÜSAT  (Füstât) Kıl. Büyük çadır. * Kapıya asılan perde. * Cemaat. * Mısır'da bir mahallin adı.
FÜSEHA  (Bak: Fusaha)
FÜSEYFİSA  Küçük boncuk taneleriyle veya taş ve cam parçalarıyla süslenmiş satıh.
FÜSHAM  Göğsü geniş olan.
FÜSHAT  Vüs'at, genişlik, açıklık.
FÜSHAT-KEDE  f. Geniş yer.
FÜSHAT-SERÂY  f. Geniş yer, geniş saray.
FÜSHAT-ZÂR  f. Geniş yer.
FÜSUK  (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.
FÜSUL  (Bak: Fusul)
FÜSUN  f. Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü. 
FÜSUNGER  f. Sihirbaz.
FÜSUNKÂR  f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
FÜSUNPERVER  f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici.
FÜSUNSÂZ  f. Büyüleyici, câzibedâr. 
FÜSÜRDE  f. Donmuş, sertleşmiş. Müncemid.
FÜSÜRDE DİL (EFSÜRDE DİL)  Kalbi donmuş. Hissiz. Kalbi katılaşmış.
FÜSUS  Nükte, maskaralık.
FÜSUS  f. Eyvah! Yazık! 
FÜŞAG  Sarmaşık otu.
FÜŞÜRDE  f. Direnen, inad eden, ısrar eden.
FÜŞÜRDE-KADEM  f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
FÜŞV  Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.
FÜTADE  (C.: Fütâdegân) f. Mübtelâ, tutkun. * Biçare, zavallı. * Düşkün, düşmüş.
FÜTAHA  Hükmetmek.
FÜTAN  f. Düşen, düşerek.
FÜTAR  Kesmez kılıç.
FÜTAT  Parçalanmış ve dağılmış olan şey. * Her nesnenin ufağı, parçası.
FÜTL  (Eftel. C.) Kolları göğsünden uzak olan kimseler.
FÜTTAK  (Fâtik. C.) Fırsat buldukça adam öldürenler.
FÜTUH  (Feth. C.) Fetihler. * (C: Fütuhât) Açılmak. * Yardım. * Lütf-u İlâhîye ulaşmak. * Zafer. Galibiyet. * Açıklık. Gönül ferahlıkları.
FÜTUHAT  (Fütuh. C.) Fetihler, zaferler, galibiyetler.
FÜTUN  İmtihan ve tecrübe etmek. * Birbiri ardınca mihnete ve şiddete düşmek.
FÜTUR  Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
FÜTÜVVET  Dostlara afv ve safh ile muamele. * Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. * Kerem ve seha. * Soy temizliği.
FÜTÜVVET-MEND  f. Elaçıklık, cömertlik.
FÜUS  (Fe's. C.) İki yüzlü baltalar.
FÜVAK  (C: Efâvık) Hıçkırık.
FÜVEYSİKA  Fare.
FÜVFE  (C: Füvek) Pamuk. * Tırnakta olan beyazlık. * Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter). * Çekirdek içinde olan yufka kabuk. * Şey.
FÜVH  (C: Efvâh) Hoş koku.
FÜVK  (C: Efvâk) Ok gezi. * Rum meliklerinden birinin adı.
FÜVLE  (C: Füvel) Bakla. * Sırtlan eniği. 
FÜVM  Buğday. Hınta.
FÜVR  Geyik.
FÜVVE  Kızıl boya dedikleri damarlar.
FÜVVEHE  Irmak ağzı. * Sokak ağzı.
FÜYAK  Su kuşlarından uzun boyunlu bir kuş.
FÜYUL  (Fil. C.) Filler.
FÜYUZ  (Feyz. C.) Feyizler. İnâyetler. Keremler. * Suyun çoğalıp taşması. * İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi. * Bir haberin fâş ve şayi' olması.
FÜYUZAT  Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
FÜZUD  f. Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud $ : Muhabbet artıran, sevgi artıran.
FÜZUL  (Fazl. C.) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.
FÜZULAT  (Bak: Fuzulât)
FÜZUN  (Efzun. dan) f. Çok. Fazla.
FÜZUNÎ  f. Fazlalık, aşırılık, ziyadelik, çokluk.
FÜZUN-TER  f. Pek fazla, pek çok.