Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - 8. Sayfa - Osmanlica

HA  Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. $ şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir.
HA  $ harfinin ismidir. Ebcede göre beş sayısına delâlet eden ( $) harfi, mehmusedendir. Bazan başka harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada beş vecih üzere müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanılır.2- Gaib harfi olur. Mücerret gaib mânasına gelir: ( $ Ebûhu: Onun babası) kelimesinde olduğu gibi.3- Sekte "Hâ"sıdır. Kelimenin sonunda olan harekeyi veya harfi beyan için diğerine eklenir. ( $ Mâ-hiye) ve ( $ Hâ-hünâ) da olduğu gibi.4- Soru hemzesinden değişmiş olan "hâ" dır.5- Müennes işareti olan "hâ" $ dır. 
HA  f. "İşte!" mânasınadır. * Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ $ : Aynalar. Der-hâ $ : Kapılar. Esb-hâ $ : Atlar. Zülüf-hâ $ : Zülüfler.
HA(Y)  f. Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ $ : Şeker çiğneyen. * Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen.
HA  Kelime-i tenbihtir. İşaret ismi olan Zâ $ ve Zi $ kelimeleri ile Hâzâ $ Hâzihi $ Hâzâke $ gibi. Bundan başka "hâ" tenbih edatı olarak kelimeye dâhil edilir. (Hâzâ $ ) da olduğu gibi yakını ifade eder. İşaret ismi veya nida olur. (Eyyühâ $ ) daki gibi.
HAB'  Gizli, saklı, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
HAB  f. Uyku. Rü'yâ.
HÂB-I ADEM  Ölüm uykusu.
HÂB-I CÂVİD  Ebedî uyku, ölüm.
HÂB-I GAFLET  Gaflet uykusu.
HÂB-I GİRAN  Ağır uyku.
HÂB-I HARGUŞ  Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HÂB-I NUŞİN  Tatlı uyku.
HÂB-I RAHAT  İstirahat için uyku.
HAB (HÂBE)  Günah. Suç.
HABAB  (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı.
HABAİB  (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar.
HABAİK  (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler.
HABAİL  (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
HABAİL-İ MEVT  Ölümün sebepleri.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN  Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HABAİS  (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
HABAK  f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu.
HABAL  Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA  (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT  (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD  Uykulu. Uyku karışık.
HABAR  (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
HABARAT  (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HABARÎR  (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HABASET  (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
HABAT  Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.
HABAYA  Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler.
HABAZ  Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek.
HABB  Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. * Buğday tanesi veya buna benzer tohum.
HABB  Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarması, denizde dalga olması.
HABBAL  (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBAR  Terzi. * Mürekkepçi.
HABBAS  Zindancı, gardiyan, hapseden.
HABBAT  (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
HABBAZ  (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
HABBAZÎ  Ekmekçilikle ilgili.
HABBE  Tane. Tohum. * İhtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadarı.
HABBET-ÜL KALB  (Bak: Süveydâ)
HABBET-ÜS SEVDA  Çörek otu.
HABBE (HUBBE)  Yol, tarik.
HABBE  Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb)
HABBEYİ KUBBE YAPMAK  Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
HABBEZA  "Ne güzel, ne sevimli, ne hoş" mânâsında bir takdir edatıdır.
HABBÜL BÜLUĞ  (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.
HABC  Vurmak, darbetmek.
HABC  Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi. * Vurmak.
HABCAME  f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HAB-DİDE  f. "Rüya görmüş." Büluğa ermiş genç.
HABE  f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma. 
HABE  Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).
HABEB  Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.
HABEK  f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma.
HABEL  Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir.
HABELE  Üzüm çubuğu.
HABELLAK  Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN  Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.
HABEN  Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT  Şişman kadın.
HABENNEKA  (Bak: Hebenneka)
HABENTA'  Kısa boylu, tıknaz kişi.
HABER  Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-İ KÂZİB  Yalan haber.
HABER-İ MEŞHUR  Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HABER-İ MÜTEVATİR  Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-İ SÂDIK  Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-İ VÂHİD  Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER  Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR  Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ  (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS  Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPİJUH  f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
HABES(E)  (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABEŞ  Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.
HABEŞÎ  Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.
HABETIKTIK  Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.
HABEVKERA  Belâ, mihnet.
HABGAH  f. Yatak odası. * Uyunacak yer.
HAB-GÜZAR  f. Uyuyan, uyuyucu.
HABHAB  Karpuz.
HABHAB  (C: Habâhıb) Kısa boylu adam.
HABHAB  Takunye. * Canbaz ayaklığı.
HABHABE  Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
HABHABÎ  İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.
HABIT  Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen.
HABIT  (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.
HABİ  Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABİB  (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABİB-ÜL BEKKÂÎN  Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
HABİB-ULLAH  (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE  (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş.
HABÎE  Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş.
HABİH  Ağaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE  (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.
HABİL  Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL  Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ.
HABİL  İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi.
HABİLE  Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN  Zakkum ağacı.
HABİR  Taze ve yeni şey.
HABİR  Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.)
HABİRÂNE  f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HABİS  Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.
HABÎS  (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
HABİS  Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABİS(A)  Un helvası.
HABİSTAN  f. Yatakhane, yatak odası.
HABÎT  Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABİYE  (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HABK  Bükmek. * Sağlam yapmak. * İyi dokumak.
HABL  Bir şeyin bozulması. Noksan olmak. * Delirmek.
HABL  İp. Urgan. Halat. * Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar.
HABL-ÜL MESAKÎN  Sarmaşık bitkisi.
HABL-ÜL METİN  Sağlam ip. * Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.
HABL-İ MEVHUM  Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.
HABLULLAH  Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.
HABL-ÜL VERİD  Şah damarı. Atar damar.
HABN  Karnın şişmesi.
HABN  Eteğini kaldırmak. * Bir şeyi kabzetmek, almak.
HABNA'  Çıbanları olan kadın.
HABNADİDE  (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
HAB-NAK  f. Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi.
HABNAME  f. Rüya kitabı.
HABR  (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlık. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.
HABR-ÜL ÜMMET  Ümmetin âlimi, meşhur âlim.
HABR  (C: Hubur) Büyük tuluk.
HABRA'  (C: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.
HABREKÎ  Kene böceği.
HABRENCE  Güzel yemek. * Yumuşak.
HABRÎR  Şey mânâsına gelir bir isim.
HABS  Murdar, pis. Çirkin. * Ayıp, günah.
HABS  Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme. * Zaptetme, tutma.
HABS-İ BEVL  İdrarını tutma.
HABS-İ DÜMÛ'  Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.
HABS-İ MÜNFERİD  Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
HABS  Bir kaç şeyi birden karıştırmak.
HABŞ  Cemetmek, toplamak.
HABT  Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek. * Yanılmak, unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardım istemek. * Cin çarpmak.
HABT  (C.: Ahbât) Sükun. Huşu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer.
HABT  Yanlış hareket. * Maktulün kanının heder olması. * Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma.
HABT-İ A'MÂL  İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.HABTER : Kısa boylu.
HABT U HATA  Düzensizlik, yanlış, hata.
HABUL  Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan.
HABUS  Galip kimse.
HABY  (C.: Hıbâyâ) Örtmek. * Gizli olan.
HABZ  Ekmek pişirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek. * Devenin ayağını yere vurması.
HAC  (Hâcet. C.) İhtiyaçlar. * Devedikenleri.
HAC  f. Put, haç.
HACA  Haris olmak. * Akıllı.
HACA'  (C.: Ahcâ) Akıl. * Nahiye.
HACAC (HİCÂC)  Kaş kemiği.
HACACE  (C.: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı.
HACALET  Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER  f. Utandırıcı. Utanç veren.
HACAMET  (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.
HACAT  (Hacet. C.) Hâcetler. İhtiyaçlar.
HACB  Men'etme. Mahrum etme.
HACB-İ HİRMÂN  Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-İ NOKSAN  Bir vârisi mirastan kısmen mahrum etme.
HÂCC  (C.: Hüccac) Hacca gitmiş kimse. Hacı.
HACC  Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok tereddütle varıp gelme. * Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh. * Bir şeyden feragat etmek. * Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şerif'i usulüne uygun olarak Arabi Zilhicce ayı, Kurban Bayramı günlerinde bir defa ziyaret etmek.Farz olan hacca, Hacc-ı Ekber denildiği gibi, umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilir.
HACC-I İFRAD  Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
HACC-I KIRAN  Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HACC-I TEMETTU'  Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
HACC SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 22. suresidir.
HACCAC  Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.
HACCAL  Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.
HACCAM  Hacamat eden, kan alan.
HACCAR  Taş işçisi, taş işinde çalışan, taşçı.
HÂCCE  (C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız. * (C.: Hâcc) Bir cins diken.
HACCE  Cadde.
HÂCC-ÜL HAREMEYN  Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂCE  f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.
HÂCE-İ ÂLEM  (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı.
HÂCE-İ EVVEL  Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.
HACEB  Gırtlak.
HACEBE  (Hâcib. C.) Perdeciler, kapıcılar. * İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler) 
HÂCEGÂN  (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. * Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam.
HÂCEGÂN-I DİVAN-I HÜMAYUN  Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmuştu. Bu suretle hâcegân-ı divân-ı hümâyun tâbiri de tarihe karışmıştı. (O.T.D.S.)
HACEGÎ  f. Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. * Efendilik, hocalık.
HACEL  (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık.
HACEL  Keklik kuşu.
HACELAN  Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek.
HACELE  (C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Dişi keklik. * Çeşitli elbiselerle süslü gelin evi.
HACEN  Eğrilik.
HACER  Taş, kaya. * İsmail Peygamber'in anasının ismi.
HACER-İ SEMAVÎ  Gökten düşen taş. * Gök taşı.
HACERAT  (Hacer. C.) Taşlar, kayalar.
HACEREYN  İki taş. * Mc: Altun ile gümüş.
HACER-ÜL ESVED  (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Ruh-ul Esved denilen taştır.)Rivayetlere göre; bu semavi bir taş olup Hz.İbrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettiğini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnasında buna yalnız el ile temas edilir.
HÂCE-SERA  f. Haremağası, hadımağası.
HÂCET  (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
HÂCETAŞ  f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HÂCETMEND  f. İhtiyaç sahibi, muhtaç.
HÂCET-MENDÂNE  f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak.
HÂCET-MENDÎ  f. Muhtaçlık, ihtiyaçlı olma.
HÂCETREVA  İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden.
HACEVCA'  Uzun ayaklı adam. * Uzun adam.
HACEZE  Zâlimler.
HACFE  (C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.
HACHACE  Korkudan melul olmak. * Sırrını demek isteyip yine dememek.
HACHACE  Gizlenmek.
HACI  (C.: Hüccâc) Hacc farizasını yerine getirmiş olan müslüman.
HACIYATMAZ  Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.
HACÎ  (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
HÂCİB  Perde. * Perdeci. Kapıcı. * Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kaş.
HÂCİB-İ BÂRİ  Cebrail (A.S.)
HÂCİB-İ YEMİN  Sağ kaş.
HÂCİB-İ YESAR  Sol kaş.
HÂCİBEYN  İki kaş.
HACÎC  (Hâcc. C.) Hacılar.
HACİD  Uyuyucu, uyuyan.
HACİF  Karın gurultusu.
HACİL  Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.
HACİL  Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at.
HACİL  Otu çok olan yer. 
HACİM  Saldıran. Hücum eden.
HACİM  (Bak: Hacm)
HACİN  Küçük hayvan. * Büluğdan önce evlenmiş olan kız.
HACİR  Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayıklıyan.
HACİRE  (C.: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.: Hevâcir) Günün en sıcak anları.
HACİRÎ  Yapıcı, kurucu.
HACİS  Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.
HACİSE  (C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endişe.
HACİYAN  (Hâcı. C.) Hacılar, hacc farizasını yerine getirmiş olan müslümanlar.
HACİZ  Ayıran. Bölen. * Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan. * Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir. (Bak: Hicab)
HACL (HİCL)  (C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukağı. * Küçük deve yavruları.
HACLA'  Ayakları beyaz olan koyun.
HACLE  (Haclegâh) f. Gelin odası. Gerdek odası.
HACLET  Şaşırma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma.
HACLET-ÂVER  f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-DİH  f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-ENGİZ  f. Utandırıcı, sıkıltıcı.
HACM  (Hacim) Bir cismin kapladığı yer. Cirm. Cüsse. * Emmek. Massetmek.
HACM-İ İSTİABÎ  Bir şeyin içine alabildiği miktar.
HACMEN  Büyüklükçe. Hacim bakımından.
HACR  (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek. Malını kullanmaktan men'etmek. * Kucak. Ağuş.
HACRA'  Taş gibi katı ve sert olan şey.
HACREN  Malını kullanmaktan menetmek suretiyle.
HACUC  şiddetli esen rüzgâr.
HACUN  Eğrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dağ.
HACUR  (C.: Hucerât) Dere kenarı.
HACZ  Men'etmek. Mâni olmak. * İki şeyin arasını ayırmak. * Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.
HAÇ  (Ermeniceden) Put. Haç. İstavroz.
HAD  f. Çaylak kuşu.HAD' $ (Hıd') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak.
HAD'  Baş aşağı eğmek. * Tevâzu etmek.
HAD'A  Kamçıdan çıkan ses.
HADAA  (Hâdı'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.
HADACİR  Sırtlan.
HADAD  Mürekkep. * Nakış. * Akılsız, ahmak adam. * Kolay.
HADAD  Küçük, beyaz boncuk.
HADADE  Hamâkat, ahmaklık.
HADAE  İki yüzlü balta.
HADAFİL  Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAİ'  (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAİC  (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAİD  (Hadîd. C.) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler.
HADAİK  (Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAİK-I HÂSSA  Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK  Patlıcan.
HADAKA  Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HADALET  Baldırı ve kolu etli olma.
HADAN  Necid'de bir dağ.
HADANE  Çocuk beslemek.
HADAR  Suyu çok olan süt.
HADAR  Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR  Çabuk yetişen ot.
HADARET  Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HADASET  Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.
HADB  şefaat etmek.
HADB  Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayırmak. * Isırmak. * Yalan söylemek. * Uzunluk.
HADBA'  (C.: Hudeb) Kalçaları sıyrılıp çıkan zayıf dişi deve.
HADBA'  Uzun boylu akılsız kadın. * Yumuşak gönüllülük.
HADBE  Arka yumruluğu, kamburluk.
HADC  Deve palanı.
HADD  Hudut. Çizgi. Sınır. * Cürüm. * Salahiyyet. * Şeriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. * İnsana ârız olan şiddet ve titizlik. * Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas. * Ekşi. * Tesirli, müessir.
HADD-İ ASGAR  Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-İ BÜLUĞ  Büluğa erme yaşı. Teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi dinî emirleri ifaya başlanılan yaş.
HADD-İ EKBER  Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.
HADD-İ EVSAT  Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dediğimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.
HADD-İ İ'CAZ  Edb: Fasahatın mu'cize şeklinde olanı. (Bak: İ'caz)
HADD-İ İMKÂN  Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.
HADD-İ İTTİSAL  Bitişme noktası.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK  Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-İ KAZİF  Nâmuslu bir kadına zina isnad edene karşı verilen şer'î ceza.
HADD-İ KEMAL  Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADD-İ KİFAYE  Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HADD-İ KUSVA  Son derece. Son had.
HADD-İ MA'RUF  şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.
HADD-İ MÜNTEHA  Son nokta.
HADD-İ MÜŞTEREK  Ortak derece.
HADD-İ SEKR  Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza.
HADD-İ ŞER'Î  Şeriat kanunlarıyla verilen ceza.
HADD-İ ŞÜRB  Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.
HADD-İ TE'DİB  Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi.
HADD-İ ZÂTINDA  Aslında. Yaradılışında.
HADD-İ ZİNA  Zinâ suçu işleyene verilen ceza.
HADD  Gürültülü bir sesle çağıran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. * Gürültü ile yıkılan.
HADD  Yol. * İnsan cemaatı. * Bir şeye tesir ederek iz bırakmak. * Yanak, yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak.
HADDA'  (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci.
HADDA  Deve çobanı.
HADDAD  Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfız, bekçi, gardiyan. * Kapıcı.
HADDADÎ  Demircilik.
HADDAM  Muvaffakiyetli kişi. * İşlerinde başarılı ve becerikli kimse. * Çalışkan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi.
HADDAN  İki yanak.
HADDAS  (Hads. den) Anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan.
HADDE  Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha.
HADDE-İ TEDKİK  İnceden inceye araştırmak.
HADD-NA-ŞİNAS  f. Haddini bilmez.
HADEB  Kambur olma, kamburluk.
HADEB  Uzun boylu, akılsız kimse.
HADEBE  Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBİYYET  Yumruluk, kamburluk.
HADED  Engel, mâni, set.
HADEKA  Gözün siyahlığı, gözbebeği.
HADEKA-İ AYN  Göz güllesi, göz hadakası.
HADEMAT  Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME  Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hıdâm) Halhal. * Devenin ayağını bağladıkları kayış.
HADENG  (Hadenk) f. Kayın ağacı. * Kayın ağacından yapılmış ok.
HADER  Uyuşma.
HADER-İ UMUMÎ  Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.
HADERNAK  Örümcek.
HADES  Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek. * Taze. Yiğit. Genç. * Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal. * Pislik.
HADES-İ ASGAR  Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HADES-İ EKBER  Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADES  (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN  Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT  (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN  Yelmek.
HADF  Yürüme hızı.
HADI'  Alçaltıcı. * Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf.
HADIL  Yumuşak taze ot. * Islanmış, nemlenmiş.
HADIM AĞASI  (Bak: Hâdim ağası)
HADINE  Süt nine.
HADIR  Tembel, uyuşuk, uyumuş.
HADIYD  (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer. * Dağ eteği. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.
HADÎ  Birinci. * Mazluma yardım eden. * Deveyi şarkı söyleyerek süren.
HADİ'  Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HÂDÎ  Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
HÂDİY-ÜT TARİK  Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA  (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA  Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE  f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER  Onbirinci.
HADÎB  Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış.
HADİC(E)  Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD  Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR  Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC  Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR  Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD  Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDİFE  Halktan bir kısım.
HADÎKA  Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA  İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL  (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE  Çayır, çimen.
HÂDİM  (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA  Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN  Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM  Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT  Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI  Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME  (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME  Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN  (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM  Eski dost.
HADİN  Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR  Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
HADİR  (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.
HADİR  Gevşek, tembel, uyuşuk.
HADÎRE  Kalabalık olmayan topluluk. * Yaranın içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE  Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.
HÂDİS  Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.
HÂDİS-ÜS SİNN  Yaşı taze. Genç delikanlı.
HADÎS  Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA  Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.
HADÎS-İ KUDSÎ  Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-İ MEŞHUR  (Bak: Meşhur)
HADÎS-İ MEVZU'  Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.
HADÎS-İ MUALLAK  Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MÜRSEL  Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif.
HADÎS-İ MÜTEVATİR  Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz).
HADÎS-İ SAHÎH  Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-İ ŞEYHEYN  En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.
HÂDİSAT  (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
HÂDİSE  (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber.
HÂDİŞE  Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara.
HÂDİYE  Değnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADL  Meyletmek, yönelmek.
HADLEKA  şiddetle bakmak.
HADM  Birşeyi ağzına koyup, bir lokmada çiğneyip yemek.
HADMA'  Beyaz koyun.
HADME  Ateş gürültüsü.
HADR  Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organın şişip yumrulaşması. * Men etmek, engel olmak. * Saçak bükmek.
HADRA  (Müennestir) Yeşillik. * Sebze. En yeşil. Pek yeşil.
HADRAVAT  (Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yeşillikler, yeşillik.
HADRE  Yüz yüze olmak.
HADREBAN  Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.
HADRECE  Bükmek. * Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak.
HADS  Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafı olan ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhi, onu dâima mârifet-i Zülcelâle sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı câzibedarın cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat'î, o yakîn-i şuhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vak'ıalarından ve o müşahedat vakı'aları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadât-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyyedir. S.)
HADS-İ SÂDIK  Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
HADSEN  Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.
HADSÎ  Hadsle. Hadse dâir ve müteallik.
HADSİYYAT  Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.
HADSİZ  Hesapsız, sayısız. Belirli olmayan, çok.
HADŞ  Kaşımak. * Tırmalamak.
HADŞE  (C.: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADŞE-İ DERUN  İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.
HADŞE-AVER  f. Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan.
HADŞE-NİSAR  f. Merak veren, vesvese.
HADUN  Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.
HADUR  Yemen diyarında bir şehrin adı.
HADUR  İniş. * Alçak yer.
HADUŞ  Pire. Sinek.
HADV  Sürmek.
HADY  Evmek, acele etmek. * Rüzgârın esmesi.
HAFA  Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık.
HAFA  Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü.
HAFA'  Yalın ayak yürümek.
HAFA (HAFÂYE)  Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması.
HAFAFÎŞ  (Huffâş. C.) Yarasa kuşları.
HAFAGÂH  f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFAİR  (Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar.
HAFAK (HAFAKAN)  Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN  Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAFAT  (Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarları, kıyılar.
HAFAVE  Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Şefaat etmek. * İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek.
HAFAYA  (Hafi. C.) Gizli şeyler. Sırlar.
HAFAYA-YI UMÛR  İşlerin gizli tarafı.
HAFAZA  (Hâfız. C.) Muhafızlar. Muhafız melekler.
HAFC  Titremek. * Ayağını eğri basan.
HAFCAG  Tatar beyi. (Aslı: Kıpçak)
HAFD  Evmek, sür'at. 
HÂFE  (C.: Hâfât) Sâhil, kıyı, deniz kenarı. * İki veya daha fazla sathın, bir açı teşkil ederek birleşmesinden meydana gelen uzunlamasına keskinlik.
HÂFE-İ NEHR  Nehir kenarı.
HÂFE-İ TARÎK  Yol kenarı.
HAFE  İçine bal konulan sahtiyan tuluk.
HAFEDE  (Hafid. C.) Yardımcılar, hâdimler.
HAFEF  Fakirlik. Darlık. * Şiddet.
HAFELLEH  Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan.
HAFENDER  Malını güzel tedbirlerle çoğaltan mal sahibi.
HAFER  Çukurdan çıkartılan toprak. * Dişin çürümüş kısmı veya kiri.
HAFER  Çok fazla utanmak.
HAFEŞ  (C.: Ahfâş) İğne ve iplik koyacak kap. * Sel.
HAFEŞ  Gözün küçük olması ve görme kuvvetinin zayıf olması. (Öyle kişiye "ahfeş" derler.)
HAFET  Islıklı yılan.
HAFF  Bir şeyin etrâfını dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.
HAFF  Tavaf etmek. * Süslemek. * Hizmet etmek. * Kesmek.
HAFF  Alaca renkli at.
HAFFAF  Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.
HAFFANE  (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFFAR  Çukur kazan, kuyu kazan.
HAFFE  (C.: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç.
HAFHAFA  (C.: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması. * Sırtlan sesi.
HAFIK  Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı. * Vuran, çarpan, çırpınan.
HAFIKAN  (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.
HÂFIZ  Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan. * Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden. (Hadis ilmi ile meşgul ve mütehassıs olup yüzbin hadis-i şerifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfız-ül hadis denirdi.) (Ist. Fık. K.)
HÂFIZ-I HAKİKÎ  Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HÂFIZ-I KÜTÜB  Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
HÂFIZ-I ŞİRAZÎ  (Bak: Sa'd-ı Şirazî) 
HÂFIZ  Alçaltıcı. * İnsana haddini bildiren. * Rahatta olan.
HÂFIZA  Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfıza.
HÂFIZA-PİRÂ  f. Hafızayı süsleyen. * Uğur sayılarak ezberlenen şey.
HAFİ  Yalın ayak yürüyen veya koşan. * Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan.
HAFÎ  Gizli. Açıkta olmayan. Saklı. * Fık: Sigasından dolayı değil, bir ârızadan dolayı mânası kapalı kalan lafız.
HAFÎD  Evlâd. Oğul. Torun.
HAFÎDE  Kız torun.
HAFİF  Ağır olmayan. Hafif. Yeğni.
HAFİF-ÜL MİZAC  Kararsız, hoppa, temkinsiz.
HAFİF-ÜR RUH  Ruhu hafif olan, hoşsohbet.
HAFÎF  Kuş uçarken, at koşarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hışırtı, hışlama.
HAFİF-İ KEBUTER  Güvercinin uçarken çıkardığı ses.
HÂFİL  Dolu, mümteli.
HÂFİR  Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazıcı mânasına sıfat olmakla beraber, atın tırnağına isim olmuştur. Ve o münasebetle tırnağının kazdığı çukura, yani izine ve o suretle açılan çığıra dahi merdiyye mânasına râdiye ıtlak olunur. E.T.)
HÂFİR-İ Bİ'R  Kuyu kazan.
HÂFİR-İ KABR  Mezar kazan, mezarcı.
HAFÎR  Kazılmış yer. Çukur. Mezar.
HAFİR  (C.: Havâfir) Davar tırnağı.
HAFİRE  Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.
HAFİŞE  Sel yolu.
HAFİY  Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim. * Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse.
HAFİYE  Saklı ve gizli şeyleri araştıran. * Casus. * Polis.
HAFİYE (HÂFİYYE)  (C.: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can. * Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur.
HAFİYEN  İkram ederek. * Yalınayak olarak.
HAFİYYAT  Gizli şeyler. Gizlilikler.
HAFİYYAT-I UMÛR  İşlerin saklı tarafları, gizli kısımları.
HAFİYYEN  Gizlice, saklı olarak, gizliden. Aşikâr olmıyarak.
HAFİYYETEN  Gizlice, gizli ve saklı olarak.
HAFİYY Ü CELÎ  Gizli ve âşikâr.
HAFÎZ  Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafız.
HAFÎZ  Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.
HAFİZALLAH  Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HAFÎZİYYET  Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.(İsm-i Hafız'in tecelli-i etemmine işaret eden: $âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu hakikatına delil istersen: Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfil-vâri melek-i ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benziyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakimin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sureten benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercâi menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar; kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza... kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. $ sırrını gösterir. Herbir tohum, ismi-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'i bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedi te'siri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak. Hâşâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. İşte hafîziyyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden bir katre, dağdan bir zerredir. L.)
HAFK  Naldan çıkan ses.
HAFL  Kederlenme, hüzünlenme, tasalanma. * Toplantı, toplanma.
HAFNE  (C.: Hafenât) İki avuç dolusu olan şey.
HAFR  Kazmak ve çukur etmek.
HAFR  Ahdinde durmamak. * Kiraya vermek.
HAFRİYAT  Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.
HAFS  Toplama, cem'etme. Biriktirme.
HAFS  Hız. Sür'at.
HAFS  Her nesnenin boşu.
HAFSA  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz. Ömer'in (R.A.) kızı.
HAFŞ  Tıb: "Tavuk karası" adı verilen bir göz hastalığı.
HAFŞ  Celbetmek, çekmek. * Yeri kazıp oymak. * Birbiri ardınca tez tez gelmek.
HAFT  Dövmek.
HAFT  Sâkin olmak. * Sözü gizli söylemek.
HAFTA  f. Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet.
HAFTAN  Eskiden savaşlarda zırh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. * Kaftan.
HAFUD  Karnındaki yavrusunu âzası belirmeden düşüren deve.
HAFUR  Bir ot cinsi.
HAFV  Men etmek, mâni olmak, engel olmak.
HAFY  Gizlemek. * Setretmek, örtmek. * İzhar etmek, görünmek. * Parlamak, yıldıramak.
HAFZ  Aşırı olmama hali. * Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat. * Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak. * Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak. * Sözü boğaz içinden söylemek.
HAFZ  Taşımak için hazırlanmış ev eşyası. Ev eşyası taşıtılan deve. * Bir şeyi eğmek veya elden bırakmak.
HAH  f. (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah $ : Kötülük isteyen.
HAHAM  Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.
HAHAN  f. İstekli, arzulu, tâlib.
HAHEM  (Hâsten) mastarından, "İsterim" mânasına fiildir.
HAHER  f. Kızkardeş. Hemşire.
HAHERÎ  f. Hemşirelik, kızkardeşlik.
HAHER-ZADE  f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HÂHİŞ  f. Fazla arzu, isteyiş.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ  Vicdanî isteyiş ve arzu.
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER)  f. Arzulayan. İsteyen. İstekli.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN)  f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HAH NA-HAH  f. İster istemez.
HAİB  (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
HAİB  Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me'yus. Bi-behre olan.
HAİBEN  Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak.
HAİBÎN  (Hâib. C.) Zarar ve ziyâna uğrayanlar. * Mahrum olanlar. * Me'yus olanlar, üzülenler.
HAİC  (Hâyic) Coşkun, heyecanlı.
HAİD  Pişman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim.
HAİF  (Havf. dan) Korkan. Korkmuş olan.
HAİF  Gadir eden, azarlayan. Zulmeden.
HAİFEN  Korkarak, korkakçasına.
HAİFANE  Korkakcasına, ödlekçesine.
HAİK  (C.: Hayyak) Çulha.
HAİL  Perde. Mânia. İki şey arasını ayıran.
HAİL  Korku ve dehşet veren.
HAİLE  Neticesi fâcialı tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram)
HAİM  (Hâyim) Hayrette kalan. Mütehayyir. Sersem.
HAİN  Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.
HAİNANE  Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.
HAİR  Hayrette kalmış, mütehayyir. Şaşırmış, taaccüb etmiş.
HAİR-İ BAİR  Şaşkın, sapıtmış. * Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen.
HAİT  Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit.
HAİZ  Bir şeye sahip olma. Sahip. Mâlik. * Yer tutan. * Akranından mümtaz olan.
HAİZ-İ EHEMMİYET  Ehemmiyetli, mühim, önemli.
HAİZ  (Bak: Hayz) 
HAK  (Bak: Hakk)
HÂK  Vasat. Vasatî. Orta.
HÂK  f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâkk-ı kademdir.)
HÂK-İ MEZAR  Mezar toprağı.
HÂK-İ PÂK  Temiz toprak.
HÂK-İ VATAN  Vatan toprağı.
HAKAİD  (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAİK  (Hakayık) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAİK-I NİSBİYE  Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vahid in'ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde, şer varsa da, kalildir. İ.İ.)
HAKALLED  Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN  Eski Türklerde hükümdar mânasınadır.
HAKAN-I MAĞFUR  Ölmüş hükümdar.
HAKANÎ  Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET  Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ  f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKAYIK  (Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NİSBİYE  (Bak: Hakaik-ı nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A  Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYİ'  Hâdiselerin hakikatları.
HAKB  Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip. * Tutulmak.
HAKBA'  Yaban eşeğinin dişisi.
HAK-BÎN  f. Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan.
HAKBÎZ  f. Toprak kalburu.
HAKD  Kin tutmak. Adâvetini gizlemek. (Bak: İhnet) 
HAKDAN  f. Dünya, arz, yer.
HAKEK  Yumuşak beyaz taş.
HAKEM  İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.
HAKEME  (C.: Hakemât) Damak geminin halkası.
HAKEMEYN  İki hakem. * Tar: Sıffîn Vak'asında Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasında hakem seçilen Amr İbn-ül As ile Ebu Muse-l Eş'arî.
HAK-ENDİŞ  f. Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden.
HAKESARÎ  f. Perişanlık, düşkünlük.
HAKEZA  Öylece. Bunun gibi. Böyle.
HAKHAH  Gecenin ilk saatlerinde gitmek.
HAKHAKA  Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.
HAKIB  Karnı guruldayan kişi. * Necaseti şedit kişi.
HAKIL  Erkek fâre.
HAKIN  Sidik zorluğu olan kimse.
HAKINE  Boğaz altındaki çukurcuk.
HAKÎ  Anlatan. Hikâye eden.
HAKÎ  f. Toprak rengi. Toprakla alâkalı.
HAKÎ'  Kırağı.
HAKÎBE  Heybe.
HAKÎK  Haklı, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyık, münasib.
HAKİKAT  (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz) 
HAKİKAT-I HÂRİCİYE  Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HAKİKAT-I SÂBİTE  f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAKİKAT-BÎN  f. Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan.
HAKİKATEN  Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKİKAT-GU  f. Doğru sözlü. Doğru konuşan.
HAKİKAT-PEREST  f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı.
HAKİKAT-ŞİNAS  f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden. 
HAKİKAT-ŞİNASÂNE  f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKİKÎ  Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.
HAKÎLE  Uzun buğday. * Bağırsak içinde olan su.
HÂK İLE YEKSAN  Yerle bir.
HAKÎM  Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. * Tabib, doktor.
HAKÎM-İ LOKMAN  (Bak: Lokman)
HAKÎM-İ MUTLAK  Tam hikmet sahibi olan. Cenab-ı Hak (C.C.)
HÂKİM  Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. * Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk'a âit olan Hâkim sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de 86 def'a zikredilir.)
HÂKİM-ÜŞ ŞER'  Kadılar (hâkimler) için kullanılan bir tâbirdir. Kadılar davaları şer'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. Şeriat hâkimi demektir.
HAKÎMANE  f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette.
HÂKİMANE  Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
HÂKİME  Kadın hâkim.
HAKİM EBU ABDULLAH  Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır.
HÂKİMİYYET  Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.(... Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, ta yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanın ve bir âmiriyyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. Ş.)
HAKÎ-NİHAD  f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HAKİR  Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız. Kudretsiz.
HAKİRÂNE  f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde.
HAKİSTER  f. Kül, ateş külü.
HAKİYAN  (Hâki. C.) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı.
HAKK  (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse. * Musibet.
HAKK-I ÂMİRİYYET  Âmirlik hakkı.
HAKK-I İHTİTAB  Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.
HAKK-UL YAKÎN  (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. (Bak: Yakîn)
HAKK  Kazıma. Oyma. Maden üzerine yazı işlemek.
HAKK-İ MÜHÜR  Mühür kazıma.
HAKK-İ SEHV  Yanlışı kazıma.
HAKKA  (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
HÂKKA  Kıyamet günü. * Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir) (L.R.)
HÂKKA SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK  Hakkeden. Mühür vesair kazıyan.
HAKKÂKÎ  Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.
HAKKAK  Hokkacı, kutucu.
HAKKAN  Hakikaten, doğrusu.
HAKKANÎ  Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET  Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HAKK-BÎNANE  f. Hakkı tanıyana göre.
HAKK-BÎNÎ  f. Hakkı görme, hakkı tanıma.
HAKK-CU  f. Hak arıyan.
HAKKE  Arka yükü. * Diş.
HAKKETMEK  Oyarak veya kazıyarak işlemek, yazmak.
HAK-GÛ  f. Doğru ve hak söyleyen.
HAKK-GÜZAR  f. Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan.
HAKKIYET  Haklılık.
HAKK-ŞİNAS  f. Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden.
HAKL  Ziraate uygun yer.
HAKLE  (C.: Hıkâl) İçinde binâ ve ağacı olmayan mezrea.
HAKM  Atın ağzına gem vurmak.
HAKM  Bir nevi kuş.
HAKN  Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak. * Men etmek, engel olmak.
HÂK-NİŞİN  f. Dilenci, sâil, fakir.
HÂK-NİŞİNÎ  f. Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet.HÂK-PA(Y) $ f. Ayağın tozu, ayağın toprağı. Ayağın batığı toprak.
HAK-PEREST  f. Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın üleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki: Haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, taraftar çıkar; memnun olur. L.) 
HAKR  Hor görmek.
HAKR  Cem etmek, toplamak.
HÂK-RAH  f. Yol toprağı.
HÂK-RUB  f. Süpürge.
HÂK-SAR  f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli.
HÂKSARÎ  Perişanlık, düşkünlük, rezillik.
HAK-SEVER  Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.
HAKUD  Çok kin güden, hasetçi.
HAKV  (C.: Ahkâ-Hukka) Fota. Don. * Böğür.
HAKVE  Yürek ağrısı.
HÂL  Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : $ Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
HÂL-İ HÂZIR  Şimdiki zaman, bu anki durum.
HÂL-İ İHTİZAR  Can çekişme, ölüm ânı.
HÂL-İ İNTİZAR  Bekleme hâli.
HÂL-İ SAHV  Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.
HAL'  Kaldırma. Kal' etme. * Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek. * Mansıb ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi şeyleri soymak. * Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek. * Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.
HÂL  Dayı. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
HÂL-İ SİYAH  Siyah ben.
HAL' (HULÂE)  Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı. * Vurmak. * Men etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek.
HAL  Küçük Hindistan cevizi.
HALÂ  (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder.
HÂLÂ  (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
HALÂ'  Boş, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA  (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.
HALÂ  Yaş ot.
HALA'  Koparmak. * Pişmiş et.
HALÂA(T)  Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. * Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.
HALAB  f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi.
HALACA  f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET  Ahmaklık, hamâkat, budalalık.
HALAHİL  (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALAİF  Halifeler.
HALAİK  (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. * Huylar. Tabiatlar.
HALAİL  (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.
HALAK  Nasib, hisse.
HALAK  Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra.
HALAK  (Halka. C.) Halkalar.
HALAKA  (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT  Halkalar.
HALAKAT  Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ  Paçavracı.
HALAKİM  (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.
HALAL  Dostluk, ahbaplık. * İki şey arasında açıklık olma.
HALA'LA'  Erkek sırtlan.
HALALE  Kadın eş. Halile, zevce.
HALAL(ET)  İki şeyin arası açık olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUŞ  f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü.
HALAS  Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
HALAS  Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)
HALAŞE  f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-AŞİNA  f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALAT  (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT  Kalın ip, gemi ipi.
HALAT  (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.
HALAVET  Tatlılık. Şirin olmak.
HALAVET-İ KELÂM  Sözün güzelliği ve akıcılığı.
HALAVETBAHŞ  f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB  f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK  Cariye, hizmetçi.
HALB  Süt sağmak.
HALB  Parçalama, pençeleme. * Birinin aklını başından alma.
HALBA  Ahmak. Şaşkın. * Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr.
HALBE  (C.: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.
HALBES  (C.: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi.
HALBUKİ  (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.
HALBUS  Serçeden küçük bir kuş.
HALC  Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.
HALC  Çekmek. * Hareket etmek.
HALCE  Uzak, ırak yer, baid.
HALCEM  Uzun, tavil.
HALD  Devamlılık. Süreklilik. Dâimi. Bâki.
HAL-DAR  f. Benli, benekli.
HALE  Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.
HALE  Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.
HALEB  Süt sağma. Sağılmış süt.
HALEBE  (Hâlib. C.) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE  (Hâlib. C.) Süt sağanlar.
HALEBÎ  Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC  Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.
HALECAN  Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
HALECAN-I KALB  Kalb çarpıntısı.
HALED  Kalb.
HALEDAR  Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
HALEDE  Küpe.
HAL' EDİLME  Hükümdarın tahttan indirilmesi. * Boşanmış olmak. * Kovulmuş olmak.
HALEF  Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan oğul. 
HALEF AN-SELEF  Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALEFEN  Arkadan gelerek.
HALEFİYYET  Haleflik, birinin yerine geçmiş olma.
HALEK  Kara, siyah.
HALEL  Bozukluk. Eksiklik. * Başkası tarafından verilen zarar. * İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık.
HALELDÂR  f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş.
HALELPEZÎR  f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM  Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.
HALEMAT  (Halme. C.) Meme uçları, meme başları.
HALEME  (C.: Halem-Halemât) Meme başı. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN  şu anda, henüz, şimdiki hâlde.
HALENBUS  Serçe renginde, ondan küçük bir kuş.
HALENC  (C.: Halânic) Ağaç, şecer.
HALESA  (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET  Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN  Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-İ GAŞY  Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HÂLET-İ NEZ'  Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.
HÂLET-İ RUHİYE  İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-İ ŞUHUD  şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HALEVAR  f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT  (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler.
HALEZON  Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALF(E)  Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
HALF  Ardı. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
HALF-I İMÂM  İmâmın ardı, arkası.
HALFE  Yerine adam koymak. * Kılavuz.
HALFE  Andiçme, yemin etme.
HALFÎ  Arka, ard ile alâkalı olan.
HALHAL  Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
HALHAL  (C.: Halâhil) Ulu, şerif kişi.
HALHALE  Esneklik, elâstikiyet.
HALIK  Yoktan yaratan. Yaratıcı. Allah (C.C.)
HALIK  (C.: Huluk-Havâlık) Büyük dağ. * Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tıraş eden. Berber.
HALIKIYYET  Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir.
HALİ  Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
HALÎ  Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub.
HALÎ  Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemiş erkek, bekâr adam. 
HALİ'  Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.) * İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız. * Kovulmuş. * Soyulmuş.
HALÎ'  Ailesinden ayrılan kimse. * Kurt.
HALÎ-ÜL-İZAR  Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz.
HALİB  Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu.
HALİB  (C.: Halebe) Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.)
HALÎB  Taze süt.
HALÎC  Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı. * Irmak. * Büyük çanak. * İp. * Deve ağzı.
HALÎC-İ FÂRİS  Basra körfezi.
HALİC(E)  Hareket ettirme. Sarsma, oynatma.
HALİCE  Pamuk eğiren.
HALÎCE  İçinde hurma ıslanmış süt. * Üzüm sıkıntısı.
HALİÇ  (Bak: Halîc) 
HALİÇE  Küçük halı. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazılır.)
HALİD  (Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi.
HALİDAT  (Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler.
HALİD BİN SİNAN  Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiş ise de kızı Nezd, Hz. Peygamberimize geldiğinde, o sırada Peygamberimizin $ âyetini okuduğunu işitince: "Bunu, babam da okurdu" demiş olduğu rivâyet edilir.
HALİD BİN VELİD  Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-ı bekaya göçerken: "Bunca muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almış olduğum halde, hiç birinde vefat etmeyip akıbet yatakta öldüğüme kederleniyorum." meâlinde konuşmuş, atını ve silâhlarını fisebilillah vakfetmiştir. (R.A.)
HALİDE  f. Saplanmış, dürterek bastırılmış.
HANÇER-İ HALİDE  Saplanmış hançer.
HALİDE  Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid)
HALİF  Yemin etmek.
HALİF  Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi.
HALİF  (Half. den) Yemin eden.
HALİF  İki dağ arasındaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen.
HALİFE  Öncekinin yerine geçen. * Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta selâmet.) (Bak: Hilafet) 
HALİFE-İ EVVEL  Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir.
HALİFE-İ MÜSLİMÎN  Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmış bir tabirdir. Müslümanların halifesi demektir.
HALİFE-İ RUY-İ ZEMİN  Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır.
HALİFE  (C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve.
HALİFE  (C.: Havâlif) Türklerin kıldan veya keçeden yaptıkları çadırların direği, çadır direği.
HALİFE  (C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandıra" derler.)
HALİK  Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil.
HALİK  Tıraş edilmiş.
HALİKA  (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât.
HALİKE  Çok hırslı, haris olan nefis.
HALİKÎ  Demirci.
HALİL (HALİLE)  Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce.
HALİL  Samimi dost. Sâdık dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.)
HALİL-ÜR RAHMAN  Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.
HALİLİYYE  Samimi dostluk ve kardeşlik.
HALİLULLAH  Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.).
HALÎM  Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. (Bak: Elhalîm)
HALÎMÂNE  f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda.
HALÎME  Yumuşak huylu kadın. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.)
HALİN  Ahmak.
HÂLİS  Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karışık iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Bak: İhlâs) (Müennesi: Hâlise'dir)
HÂLİS-ÜD DEM  Arı kan, safkan.
HALİS  Bahadır ve haris kimse.
HALÎS  Karışmış, muhtelif. * Siyah ile beyazı karışmış saç. * Tel.
HÂLİSANE  f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HÂLİSEN  Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak.
HÂLİSET  Edb: İbarenin düzgün ve akıcı olması.
HÂLİSİYYET  Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.
HALÎT  Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. * Şerik, ortak. * Karışmış.
HALÎT  Buz. Kırağı. Dolu.
HALİTA  Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış. * Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde.
HALİTA-İ DİMAĞÎ  f. Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler.
HALİYE  (C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadın.
HALİYEN  Şimdiki hâlde, şimdiki zamanda.
HALİYEN  (Hâli. den) Boş olarak, boş olduğu hâlde.
HALİYYAT  (Haliye C.) Bekâr kadınlar, evlenmemiş kızlar.
HALİYYE  Bağından boşanmış deve. * Yabancı bir yavru emziren deve. * Büyük gemi. * Arı kovanı. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.
HALK  Boğaz. * Tıraş etmek.
HALK  İnsan topluluğu. İnsanlar. * Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek. * Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek. (Bak: İnşa, İbda')(Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. M.)(Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halkedemez. M.)(Hem semâvat ve arzı halkeden, semâvat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? S.)
HALK-I CEDİD  Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratılış. Yeniden yeniye tekrâren yaratılma. Ana karnındaki çocuğun, insan suretine inkılâb ettiği devre.
HALK-I DÜ CİHAN  İki cihanın halkı. * Ölülerle diriler.
HALK-I EF'ÂL  Mu'tezile fırkasının bir tabiridir. Hayvan ve insanların, kendi fiillerinin hakiki müessiri olduğunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarını Ehl-i Sünnet ulemâsı müsbet delillerle reddetmiştir.)(Ehl-i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhiri hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi, İ'tizalde en müteassıb bir ferd olduğu halde, muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirâzâtına karşı; onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir rah-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî'nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbaî gibi Mu'tezile imamlarını, merdut ve matrud sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf-u İlâhî ile anladım ki: Zemahşeri'nin Ehl-i Sünnet'e itirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yâni, meselâ: Tenzih-i hakiki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hâlik olmasiyle oluyor. Onun için, Cenab-ı Hakk'ı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in halk-ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdut olan sâir Mu'tezile imamları muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşemediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar. M.)
HALK-I EZDAD  Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak.
HALK-I ŞER  Şerrin yaradılışı.(İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için "Halk-ı şer şerdir ve çirkinin icadı çirkindir." diye Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler. M.)
HALKA  Ortası boş yuvarlak şekil. * Dâire şeklinde olan şey.
HALKA-İ ÂB-GÛN  Gökyüzü, semâ.
HALKA-İ DÜRR  İnci dizisi.
HALKA-İ ZİKİR  Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak.
HALKABEGUŞ  f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND  f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HALKAN  Yaradılışça, hilkatça.
HALKAVÎ  Halka şeklinde.
HALKAZEN  f. Kapı çalan, kapı halkasını vuran.
HALL  Sağlamlaştırmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalıklı, nahif insan. * Sirke.
HALL  Giren, dâhil olan. İnen.
HALL  Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma. * Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek. * Susam yağı. * Ezmek. * Açmak. * Dühul etmek, girmek.
HALL-İ MES'ELE  Mes'elenin halledilmesi.
HALL-İ MÜŞKİLÂT  Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi.
HALLAC  Pamuk atan. Pamuğu didik didik eden.
HALLAC-I MANSUR  Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.
HALLAF  Çok fazla yemin eden kimse.
HALLAK  İyi traş eden. Berber. * Hamal.
HALLAK  Yaratan, her şeyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri (C.C.)
HALLÂL  Halleden, çare bulan, çözen.
HALLÂL-I MÜŞKİLÂT  Zorlukları yenen, müşkülâtı halleden kimse.
HALLÂL-ÜL UKAD  Düğümleri çözen. * Mc: Zorlukları yenen.
HALLAL  Sirkeci, sirke yapan kimse.
HALLAS  Yakalıyan, tutan kimse.
HALLAT  Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan. * Ortalığı karıştıran.
HALLE  Fakirlik. * Hâcet, ihtiyaç.* Kum içindeki yol ve gedik.
HALLEDALLAH  Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ).
HALLER  Bakla.
HALLİ  Zengin, gani, malı mülkü çok olan. * Kuvvetli, kavi.
HALLİ  (Halliye) Sirke ile ilgili.
HALLİSNÂ  Bizi halâs eyle, bizi kurtar (meâlinde duâ.)
HALL Ü AKD  Çözme ve düğümleme. İdame etme. Müşkül mes'eleleri ve işleri halledip neticeye bağlama.
HALL Ü FASL  Çözme ve ayırma. Açıklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye bağlama.
HALLÜSİNASYON  Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme.
HALME  Meme başı, meme tepesi.
HALS  Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak. * Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen.
HALSAN  Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.
HALT  Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek.
HALTA  Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.
HALTIYYAT  Yersiz ve münasebetsiz sözler.
HALUB(E)  Sağılan şey.
HALUF  Sütün veya yemeğin bozulması.
HALUK  İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli.
HALUM  Yaş peynir gibi olan koyu yoğurt.
HALVET  Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik.
HALVET-İ FÂSİDE  Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.
HALVET-İ SAHİHA  Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri.
HALVETGÂH  f. Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer.
HALVETGÜZİDE  (Halvetgüzin) f. Halveti, tenha bir yeri seçmiş olan kimse.
HALVETHANE  f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer.
HALVETÎ  Halvete müteallik, halvetle alakalı. * İbadet ve zikirlerini tenhada yapan bir tarikat adı. * Halvetiye Tarikatından olan kimse.
HALVETNİŞİN  Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar.
HALY  Ot biçmek.
HALY  (C.: Huliy) Altından ve gümüşten olan süs eşyâları.
HALZ  Kabuğunu çıkarmak, derisini soymak.
HAM  f. Olmamış, pişmemiş, çiğ. * Nâfile, beyhude, boşuboşuna. * İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi.
HAM  f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş.
HAM-I ZÜLF  Saç lülesinin kıvrımı.
HAM' (HIM')  (C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.
HAM' (HUMU')  Eğrilik, aksaklık.
HAMA  Hıfzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek.
HAMA'  Kara balçık.
HAMAİD  (Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmeğe lâyık olan işleri.
HAMAİL  (Himâle. C.) Tılsım, muska. * Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış.
HAMAİM  (Hamâme. C.) Güvercinler.
HAMAK  İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak.
HAMAKAT  Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.
HAMALE  Bir mala kefil olma.
HAMAM(E)  (C.: Hamâim) Güvercin kuşu.
HAMAN  Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi.
HAMARAT  Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.
HAMAS  Verem. * Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.
HAMASET  Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
HAMASÎ  Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASİYYAT  Kahramanlık destanları.
HAMAT  Kaynana.
HAMATA  Katılık. * Yanmak. * Boğaz ağrısı. * Darı samanı. * Kalbin ortası.
HAM-BE-HAM  f. Kıvrım kıvrım. Büklüm büklüm.
HAMD  Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak: Elhamdülillah) (Hamd'in en meşhur mânası; sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı, kâinata câmi' bir nüsha ve onsekizbin âlemi hâvi şu büyük alemin kitabına bir fihriste olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune insanın cevherinde vedia bırakmıştır. Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan "şükr-ü örfi"yi ifâ ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedi'a bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlâhiyyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. İ.İ.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na lâyıktır. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. M.)
HAMDE  Ateş gürültüsü.
HAMDELE  "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması.
HAMD Ü SENA  Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.
HAME  Kafatası, başın üst kısmı.
HAME'  Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.
HAME  Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin. * Havası bozuk hastalıklı yer.
HÂME  f. Yontulmuş kalem.
HÂME-İ EDEB  Edebiyat kalemi.
HÂME-İ ŞEKVÂ  şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.
HÂME-İ ZERRİN  Altın kalem, altından yapılmış kalem.
HÂME VÜ ŞEMŞİR  Kalem ve kılıç.
HAMEC  Zayıflık.
HÂMEGÜZAR  f. Kalemle yazılmış.
HAMEK  Her şeyin küçükleri. * Siyah bulut.
HAMEL  Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adıdır. Bu burcu teşkil eden yıldızlar kuzuya benzediği için arapça kuzu demek olan hamel denilmiştir. Güneş bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
HAMELAT  (Hamle. C.) Saldırışlar, saldırmalar. * Atılmalar, atılışlar.
HAMELE  Taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar.
HAMELE-İ ARŞ  İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HAMELE-İ HÜCCET  Günah ve sevabları yazan melekler.
HAMELE-İ KUR'AN  Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
HAMELE-İ MÜMTESİL  Aldığı emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
HAM-ENDER-HAM  f. Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm.
HAMER  Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.
HÂME-RÂN  f. Kalem yürüten, yazan.
HAME-ZEN  f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
HAMH  Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
HAMHAMA  Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.
HAMHAMA  Atın yulaf ve su gördüğünde çıkardığı ses.
HÂMIZ  Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.
HÂMIZ-I FAHİM  Kim: Karbonik asit.
HÂMIZ-I HALL  Kim: Sirke asidi.
HÂMIZ-I KARBON  Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT  (Hâmız. C.) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler.
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE  Yağ asitleri.
HÂMIZİYYET  Ekşilik, kekrelik.
HAMÎ  f. Gevşeklik, hamlık.
HAMÎ  Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.
HÂMİD  Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
HAMÎD  Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı.
HAMİD  Alevi sönen ateş. * Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
HAMİDE  f. Kambur, eğrilmiş, kemerli.
HÂMİDE  Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan. * Nebatsız kuru yer. * Yanmış kül olmuş.
HAMİDEGÎ  f. Kamburluk, eğri büğrü olmaklık.
HÂMİDÎN  (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HÂMİDÛN  (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HAMİE  Hararetli, çamurlu, volkanlı, alevli, dumanlı.
HÂMİL  (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. * Gebe. * Taşıyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
HÂMİL-İ VAHY  Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.) 
HAMİL  Kötü tanınmış olan kimse.
HAMÎL  Kefil. * Başka yerden getirilen oğlan.
HAMÎLE  Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar. * Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer. * Döşek çarşafı.
HAMİLEN  Hâmil olarak. Taşıyarak, götürerek. * Hâmil olduğu halde.
HAMİM  Sıcak ve kızgın su. * Yakın hısım, soy sop. * Samimi arkadaş.
HAMÎME  (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
HAMİNNE  Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.
HAMÎR  (Hımâr. C.) Eşekler. Hımarlar.
HAMÎR(E)  Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.
HAMÎR  Hamur.
HAMÎR-İ MÂYE  Mayanın hamuru.
HAMÎRE  Hamur içine katılan maya.
HAMÎR-GÂR  f. Hamurcu, hamur yoğurucu.
HAMÎS  Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü.
HÂMİSEN  Beşinci olarak, beşinci olmak üzere.
HAMİŞ  Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.
HAMİT  Şiddetli, sağlam. * Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.
HAMİT (HÂMİT)  Yanmış ve pörsümüş süt.
HAMİYE  Tırnak kenarı. * Kızmış, kızgın.
HAMİYET  Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
HAMİYET-İ CÂHİLİYE  f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
HAMİYET-FÜRUŞ  f. Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan.
HAMİYET-KÂR  f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
HAMİYET-MEND  (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
HAMİYET-MENDÂNE  f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAMİYET-MENDÎ  f. Hamiyetlilik, hamiyetli oluş.
HAMKA  Ahmak ve budala kadın.
HAMKE  (C.: Humuk) Bit.
HAML  Yük. * Sırtına yük alıp getirmek. * Kadının karnındaki çocuk. * İsnad. Yüklenme.
HAML  Saçak. * Büyük saçaklı halı.
HAMLE  Hücum etme. Atılış, saldırış. Savlet.
HAMLEC  Bükmek.
HAMLETMEK  Yüklemek, zannetmek.
HAMM  Çok sıcaklık, şiddetli hararet.
HAMM  Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokması.
HAM MADDE  Bir şeyin meydana getirilmesi için işlenilen ana maddelerden her biri.
HAMMADUN  Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler.
HAMMAL  (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
HAMMALİYYE  Hamal ücreti.
HAMMAM  Banyo, hamam.
HAMMAMÎ  Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı.
HAMMAMİYYE  Edb: Divan Edebiyatında giriş kısmı hamam eğlencesi tasvirine tahsis olunan kaside.
HAMMAR  (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı. * Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz.
HAMMAR  Eşekçi.
HÂMME  (C.: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler. * Binek hayvanı.
HÂMME  Bir kişinin akrabası, yakınları. (Hâssa mânâsına da gelir, mukabili âmme'dir.)
HAMME  (C.: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu. * Kuyruk yağının kıkırdağı. * Kızdırmak mânasına mastar da olur.
HAMMURABİ  (Bak: Nemrud)
HAMNANE  Kene.
HAMR  Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey. * Birine bâde içirmek. * Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.)
HAMR  Yüzmek.
HAMRA  (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk. * Şiddet ve meşakkatli geçen yıl. * Şiddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kızarmış kadın.
HAMS(E)  Açlık. * Yaradaki şişin inmesi.
HAMSE  Beş (sayısı).
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ  (Bak: Âl-i Abâ)
HAMSE  Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç", yâni "beş hazine" "ünvanını vermişti. Ondan sonra o yolda mesnevîler vücuda getirmek İran şâirlerince moda oldu. İran'ın Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi şâirleri hamse yazdılar. Çağatay şâiri Ali Şir Nevaî de Çağatay lehçesinde hamse tanzim etmiştir. Bizim lehçede ilk hamse yazan, daha doğrusu Şeyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden Behiştî'dir. Bu Behiştî, İkinci Bayezid'in adamlarındandı. Yine bizim lehçemizle yazılmış birçok hamseler vardır. Ak Şemseddin'in oğlu Hamdullah Çelebi (Vefatı: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye, Mevlid-ün Nebi adlı hamseleri yazmıştır. (Edb. L.)
HAMSENÜVIS  f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarzıyla beş kitabdan ibâret bir takım yazan kimse.
HAMSÎN  Elli. * Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış.
HAMSUN  Elli sayısı.
HAMŞ  Baldırı ince olan.
HAMŞ  Kaşımak. * Tırmalamak.
HAMŞEK  Mestin üstüne vurulan parça.
HAMŞÜDE  f. Bükülmüş, eğrilmiş.
HAMT  Misvak ağacı. * Ekşimiş süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. * Gadap etmek, kızmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek.
HAMT  Şiddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak, değişmek.
HAMTA  Üzüm çiçeğinin kokusu.
HAMTAR  Dolu kırba. * Yay kirişi.
HAMUL  (Haml. den) Sabırlı, metanetli, tahammüllü, dayanıklı kimse.
HAMULANE  f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde.
HAMULE  f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü.
HAMULÎ  Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.
HAMUM  İç yağı.
HAMUN  f. Bozkır. Büyük sahra, düz ova.
HAMUS  Sâkin olmak, susmak.
HAMUŞ  f. Susmuş. Sessiz. Sâkit.
HAMUŞ  Sivrisinek.
HAMUŞAN  Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.
HAMUŞANE  f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde.
HAMUŞÎ  f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet.
HAMVÎ  Sıcaklık.
HAMYAZE  f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ iş.
HAMYE  İçine yağ ve zeytin konulan kap.
HAMZ  Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.
HAMZ  Ekşilik. Kekrelik. 
HAMZA (R.A.)  Abdulmuttalib'in oğlu olup, Resulüllah'ın (A.S.M.) amcasıdır. Önceleri, İslâm dinine karşı olanlarla beraberdi. Ebucehil'in İslâm düşmanlığını çok ileri götürmesi karşısında, imana girip Ebucehil ve din düşmanlarına karşı çıktı ve İslâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazası'nda 57 yaşında iken şehid edildi.
HAMZA  İstemek. Arzu etmek. * Ekşi olan her ota derler.
HAMZE  Baklaya benzer bir bitki.
HAN  f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN  f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin olduğu yer.
HAN  f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçı dükkânı, lokanta.
HAN  f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân $ : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA  Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
HANACIR  (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HANADIK  (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR  Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS  (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HANAK  (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
HANAN  Merhamet, şefkat, acıma.
HANAN  (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
HANASÎR  Helâk olmak.
HANASİRE  Hıyânet ehli, hâinler.
HANAT  (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR  (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
HANBELÎ  Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî)
HANCER  Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
HANCER-İ BÜRRAN  Keskin hançer.
HÂNÇE  f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-İ ZER  Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş.
HANÇERE  Gırtlak, boğaz.
HANDA HAND  f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. * Devamlı gülen, sürekli gülen.
HANDAN  f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y)  f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE  f. Gülme, gülüş.
HANDE-İ ÂFTÂB  Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
HANDE-İ GÜL  Gülün açması.
HANDEBAHŞA  f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR  f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA  f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFEŞAN  f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan.
HANDEHARİŞ  f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANDEK  Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
HANDEKÂR  f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESİ  Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir.
HANDEKÜNAN  f. Gülerek, güle güle.
HANDEMEŞHUN  f. Devamlı gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD  f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
HANDEN  f. Okumak.
HANDENÜMA  f. Gülen.
HANDERİS  Eski şarap.
HANDERİZ  f. Gülüp duran, devamlı gülen.
HANDERUY  f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN  f. Gülen.
HANDİSTAN  f. Şaka, lâtife.
HANE  f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
HANE-İ AVARIZ  Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ ÂYİNE  Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
HANE-İ DEVVAR  Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
HANE-İ FERDA  Ahiret.
HANE-İ HUDA  Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUŞ  Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE  Meyhane.
HANEBERENDAZ  (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
HANEDAN  f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF  İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl.
HANEFÎ  Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam)
HANE-FÜRUŞ  f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı.
HANE-GÎ  f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GİR  f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB  f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HANE-HUDA  f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK  Ağzın tavanı, damak.
HANE-KÜŞ  f. Mirasyedi, sefih.
HANEN  şevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE  f. Okuyan, şarkı söyleyen.
HÂNENDE-GÂN  f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar.
HÂNENDE-GÎ  f. Şarkıcılık, hânendelik.
HANES  Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu.
HANE-SUZ  f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse.
HANEŞ  (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan.
HANEV  Eğmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ  Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak.
HANE-ZAD  f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
HANFEC  şişman, etli kişi.
HANFES  (C.: Hanâfis) Yellengen böceği. * Pislik yuvarlayan böcek.
HANGAH  f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
HANGAR  Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj.
HANHANA  Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.
HANIK  (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak.
HANIK  Boğmak.
HANIM SULTAN  Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.
HANİ'  Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.
HANİF  İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
HANİF  Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün.
HANİFE  Bir kabile ismi.
HANİFEN MÜSLİMEN  Müslim ve hanif olarak.
HANİN  Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu.
HANİN-ÜL CİZ'  Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.)
HANİN-İ HAZİN  Acıklı sızlanma.
HANÎN  Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE  (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay.
HANÎS  Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANİS  Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANİS  Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANİS  İki kat olmuş kimse.HANÎS : $ Zayıflık, gevşeklik.
HANİYE  Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.
HANÎS  Kebap olmuş nesne.
HANK  (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak.
HANK  Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek. * Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.
HANKAH  (Bak: Hangâh)
HANKAN  Boğmak suretiyle, boğarak.
HÂNMÂN  f. Ev-bark, ocak.
HÂNMÂN-SÛZ  f. Ocak yakıcı, ev-bark yakan.
HANN  Yalvarmak. * İnlemek. * Esirgemek.
HANNAK  Boğan, boğucu.
HANNAN  Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
HANNAS  (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ  Şeytanla alâkalı.
HANSA  Sırtlan.
HAN-SALAR  f. Kilerci, sofracıbaşı.
HANSİR  (C.: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız. * Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.
HANŞEFİR  Bela, zahmet.
HANŞUŞ  Bakiyye, artan.
HANTAL  Kaba, büyük ve ağır.
HANTEM  (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * İbrik. * Topraktan yapılan kap.
HAN U MAN  (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
HANUN  Gümleyerek esen rüzgâr.
HANUT  Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama.
HANUT  (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
HANVE  Güzel kokulu bir ot.
HANYA'  Beli bükülmüş kadın.
HANZ  Kebap yapmak.
HANZAL(E)  Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.
HAPİS  (Bak: Habs)
HÂR  f. Diken.
HÂR-I FİRKAT  Ayrılık acısı.
HAR'  Yarmak.
HAR  (Her) f. Merkep, himar, eşek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçık. * Mc: İdraksiz kimse. * Kargaşa.
HAR-İ DEŞTÎ  Yaban eşeği.
HAR  Yıkılmış, hedmolmuş.
HAR  f. Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.)
HARA'  Süstlük, zayıflık.
HARA  Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası.
HARAB  Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
HARAB-ABAD  f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT  Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE  Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HAR'ABE  İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
HARABENİŞİN  f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR  f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HARABİYET  (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde 
HARAC  Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME  Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARAC-I MUVAZZAF  Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC  (Bak: Harec)
HARAC  Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR  f. Haraç verici.
HARAFE  Aklın bozulması. Delilik.
HARAFET  Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHİR  (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HARAİB  (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler.
HARAİD  (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler.
HARAİF  (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları.
HARAİT  Haritalar.
HARAK  Ateş, nâr.
HARAK  Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.
HARAM  Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
HARAMİ  Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMİLİK  Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
HARAM-ZADE  Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HARARET  Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE  Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI  İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ  Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN  f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HARÂS  f. Hayvanla döndürülen değirmen.
HARÂS-I HARÂB  Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARAS  f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET  Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAŞ  f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
HARAŞİF  (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARAT  Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)
HARATÎN-İ HASSA  Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
HARAZ  Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan.
HARAZET  Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.
HARB  İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.
HARB-İ UMUMÎ  Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.
HARB  (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği. * Yarmak. * "Delmek" mânasına mastar.
HARBA'  Kulağı delik koyun.
HARBAK  Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * İfsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç.
HAR-BAN  f. Eşekçi.
HARBAT  f. Ahmak, bön, ebleh. * İri yapılı kaz. * Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse.
HARBCU  Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.
HARBE  Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HARBELE  f. Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı.
HARBEN  Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.
HAR-BENDE  f. Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. * Tar: Saray katırcıları.
HARBES  Bir ot cinsi.
HARBESİSA  "Şey" mânasına kullanılan bir isimdir.
HARBEŞ  Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARB-GÂH  f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri.
HARB-GİR  f. Harp yapan. Harpçi.
HARBÎ  Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk.
HARBİYE  Harb işlerine ait. Harb okulunun adı. Harbiye mektebi.
HARBİYE NAZIRI  Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyordu. Harbiye Nazırı'nın başında bulunduğu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.) 
HARBÜŞ  Yırtıcı bir kuş. * Alaca yılan.
HARBÜZ(E)  f. Karpuz, kavun.
HARBÜZE-İ RUBAH  Ebucehil karpuzu.
HARBÜZE-FÜRUŞ  f. Karpuz kavun satan adam.
HARBÜZE-ZAR  Karpuz kavun bostanı.
HARC  Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)
HARC-I ÂLEM  Herkese elverişli, her keseye münasib.
HARC-I RAH  Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para.
HARCA'  Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.
HARCE  (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sık bitmiş ağaç.
HARCEF  Soğuk rüzgâr.
HARDAL  Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.
HARDALE  Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARDAN  Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan.
HARE  f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş.
HARE  f. Yiyecek.
HAREC  Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh.
HARED  Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT  (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBİYE  Harp harekâtı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE  Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HAREKE  Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
HAREKET  Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
HAREKET-İ ARZ  Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
HAREKET-İ DÂHİL  Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HAREKET-İ MER'İYYE  Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
HAREKET-İ MİHVERİYE  Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
HAREKET-İ MÜSTAKİME  Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM  Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.)
HAREM-İ ŞERİF  Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
HAREMEYN  İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN  Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY  Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARES  (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar.
HARES  Dilsizlik, ebkemiyyet.
HAREŞE  Sinek.
HAR'ET  Terslemek.
HAREZ  (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.
HAREZE  (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARF  Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret. * Vecih, üslub. * Her şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı.
HARF-İ ÂB-DÂR  Güzel ve mânidar söz.
HARF-İ ASLÎ  Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
HARF-İ ATIF  Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on şekilde harf-i atıf şunlardır: $Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf)
HARF-İ CERR  Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. $ (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
HARF-İ İLLET  Gr: Elif, vav, ya harfleri.
HARF-İ MASDARÎ  Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
HARF-İ MEDD  Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.
HARF-İ MEZİD  Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. $ (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
HARF-İ NÂSIB  Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-İ NİDÂ'  Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.
HARF-İ TÂRİF  Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
HARF-İ ZÂİD  Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf.
HARF  Yemiş toplama.
HARF-AŞİNA  Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARF BE HARF  Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.
HARFECE  Güzel gıda.
HARF-ENDAZ  Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen.
HARF-GİR  f. Her işte ayıp ve noksan arayan.
HARFÎ  Harfe âit. * Sahibi tanıtmak için olan. * Başkasının mânası için yazılan. (Bak: Mâna-yı harfî)
HARFİYE  Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.
HARFİYEN (HARFİYYEN)  Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
HARGÂH  f. Otağ. Büyük çadır.
HARGAR(E)  f. Hakaret eden, hakaret edici.
HARGELE  f. Eşek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler.
HARGUŞ  Tavşan.
HARHAR  f. Devamlı arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. * Devamlı kaşıntı.
HARHARA  Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük.
HARHİŞE  f. Kavga, gürültü, patırtı.
HARIK  Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
HÂRIK-I ÂDE  Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HARIK  Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
HARIS  Hırslı olan, haris.
HARISA  İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
HARÎ  Müstehak, lâyık.
HARÎ  f. Hakirlik, horluk.
HARÎ'  Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen.
HARİB  Yıkan, harab eden. * Haydut.
HARİB  Kaçan, firar eden.
HARÎB  Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.
HARÎBE  (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey.
HARÎC  Dar, ensiz. * Kuşatılmış.
HÂRİC  Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi.
HÂRİC-İ VATAN  Vatanın harici.
HARİC  Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.
HARİCEN  Dışardan, dıştan. Hariçten.
HARİCE TEMESSÜL  Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.
HARİCÎ  Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası)
HARİCİYYE  Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası)
HARİD  Satın alma.
HARİD  Öfkeli, hidetli, kızgın.
HARÎD  Tek, ayrı.
HARİDAR  Satın alıcı, satın alan.
HARİD(E)  (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci.
HARİDE  Satın alınmış.
HARİF  (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
HARİF  Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı.
HARİF  Yemiş toplayan.
HARİFANE  f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARİFE  (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.
HARİFÎ  Sonbaharla alâkalı.
HARİK  Omuz küreklerinin arası.
HARÎK  Yangın, ateş.
HARÎK-I KEBİR  Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK  Erkekliği olmayan adam.
HARİK  Zeyrek akıllı kimse.
HÂRİKA  İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA  Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ  Aşk ateşi.
HARÎKA  Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE  f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT  (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ  Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRİKULÂDE  Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HARÎK-ZEDE  (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
HÂRİM  Fakir.
HARÎM  Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-İ HÂSS  Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-İ İSMET  Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
HARÎM  Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.
HARÎME  Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.
HARİR  İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak.
HARÎR  Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak. 
HARİRÎ  İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt.
HARİRÎ  (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder.
HARİRİYE  Un ve süt ile yapılan bulamaç.
HARİS  Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
HÂRİS  Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRİS-İ GAYUR  Çalışkan ve gayretli çiftçi.
HÂRİS  Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRİS-İ VATAN  Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARİS  Son derece hırslı olan.
HARÎS  Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
HARÎS-İ CÂH  Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARÎS-İ ŞÖHRET  şöhret ve nam düşkünü.
HARÎSA (HÂRİSA)  Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
HARÎSANE  f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARÎSET  (C.: Harâyis) Zayıf deve.
HARİSTAN  f. Çalılık, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM  Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HARİŞ  f. Kaşınma, kaşıma.
HARÎŞ  Bir cins yılan.
HARİTA  yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese.
HARİYE  Yavuz bir yılan.
HARÎZ  Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ  Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış.
HARİZME  Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.
HARK  Yakmak. Yanmak. Yangın.
HARK-I KEBİR  Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır)
HARK  Yarma. Yırtma. * Su akacak yarık yer.
HARKA'  Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA  (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
HARKAHE  Koyuncuların kara evi.
HARKEKET  (C.: Harâkîk) Uyluk başı.
HARKÜRRE  f. Eşek yavrusu, sıpa.
HARK VE İLTİYAM  Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.
HARM  Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Davara yük vurmak. * İşinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
HARMED  Kokusu ve rengi değişen. * Kara balçık.
HARMEL  Üzerlik otu.
HAR-MENİŞ  f. Eşek huylu, eşek tabiatlı.
HARMEŞ  İfsad etmek, bozmak.
HARNUB  Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.
HARP  (Bak: Harb)
HAR-PÜŞT  f. Diken sırtlı. * Mc: Kirpi.
HARPÜŞTE  f. Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta.
HARR  Hararet, sıcaklık. Sıcak.
HARR-I ŞEDİD  Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.
HARR  Yarmak.
HARR(E)  Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
HARRA  (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek.
HARRAKA  Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
HARRAN  Susuz.
HARRARE  Gürleyerek, çağlayarak akan su.
HARRAS  (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken.
HARRAS  Yalancı.
HARRAS  Küp yapan.
HARRAT  Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
HARRAZ  Terzi.
HARRE  (C.: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.
HARRE  (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.
HARRUB  "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi.
HARS  Yarmak, yırtmak.
HARS  Koruma. Muhafaza etmek. Hırz mânasınadır.
HARS  (C.: Hırâs) Küp.
HARS  Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acıkmak.
HARS  Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftiş ve tedbir eylemek.
HARS-I IRKÎ  Milli maarif, ırkî hars.
HARSA'  Dilsiz kadın. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
HARSEK  Küçük cisim.
HARSİNÎ  Tunç.
HARŞ  Avlamak. * Kaşımak.
HARŞ  Kesbetmek, almak. * Tırmalamak.
HARŞA  Bir cins ot.
HARŞEF  (C.: Harâşif) Kalkan balığı. * Balık pulu. * Enginar bitkisi.
HARŞUF  Enginar bitkisi.
HART  El ile ağacın yaprağını sağmak. * Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh.
HART  Katı katı ovmak. * Davarın yulaf yerken çıkardığı ses.
HARTAVÎ  Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.
HARTUC  f. Topa merminin ardından sürülen barut kesesi.
HARUF  Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
HARUN  Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi. * Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid.
HARUN  İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.
HARUNÎ  Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.
HARUR  Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı. * Gece esen sıcak rüzgâr.
HARUR  Yüksekten düşmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
HARUS  Sütü az olan kadın. * Evlenip hâmile olan kız.
HARUT  Mukaddes kimse. * İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.
HARUT VE MARUT  Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen iki meleğin ismidir.
HARVA  Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dağın adı.
HAR-VAR  f. Eşek yükü.
HARY  Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek.
HARZ  Dikmek.
HAR-ZAR  f. Çalılık, dikenlik.
HARZE  Yaban şalgamı.
HARZEM (HAREZM)  Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HAS'  Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklaştırmak.
HASA'  Saman parçası. * Hurma kabı.
HASA  Toprak saçmak.
HASA  Sığır terslemek.
HASA'  Bulamaç aşı. * Kavun.
HASA  Saymak. * Taş atıp vurmak.
HASA'  Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş.
HASAB  Odun.
HASEBE  Hurması çok olan hurma ağacı.
HASAD  Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET  Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASAFE  (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı.
HASAFET  Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HAS AHUR  Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
HASAİL  (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂİS  Bir şeye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE  İnsanlık hassaları.
HASAİS  (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK  Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
HASAL  Yüreğin ağrıması.
HASAL  Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
HAS'AM  Yemen diyarında bir kabilenin adı.
HASAN  Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN  Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN  Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. $ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
HASAN  İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET  Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASAN-I BASRİ  (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
HASAR  (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR  Soğuk, berd.
HASARAT  (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DİDE  f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
HASARET  Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET  Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HASAS  Başta saçın az olması.
HASASA  (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık.
HASASE(T)  Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.
HASASET  İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT  Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.
HASÂT-I BEVLİYYE  Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.
HASÂT-I MESANE  Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HASB  (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet. * Dolayı, cihetiyle, gereğince.
HASB-EL BEŞERİYYE  İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla.
HASB-EL KADER  (Bak: HASBEL KADER) 
HASB-EL LÜZUM  İcabettiği için.
HASB  (C.: Havâsıb) Taş atmak. * Ufak taşları savuran rüzgâr.
HASBA  Hafif tahkir yerinde kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" şeklinde kullanılır.
HASBA'  (C.: Hasubâ) Ufak taş.
HASBE  Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
HASBE  Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)
HASBEL HAMİYYE  (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için.
HASBEL İCAB  (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.
HASBEL İKTİZA  (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.
HASBEL KADER  (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASBEL MEVSİM  (Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
HASBETEN LİLLAH  Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin.
HASBÎ  Karşılıksız. Allah rızası için. (Hakiki mürşid âlim, koyun olur; kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüâb-âlud kayyını. S.)
HASB-İ HAL  Halleşme. Görüşüp konuşma.
HASBİYE  $ âyetinin kısaca ismidir.
HASBÜNA  Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
HASDA'  Yaprağı çok olan ağaç.
HASEB  (Bak: Hasb)
HASED  Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eğer, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. M.)
HASEDE  (Hâsid. C.) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
HASEK  Kin, adavet, hased. * Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.
HASEKE  (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köşeli diken. * Demirden yapılan üç köşeli "bıtırak" denilen harp âletleri.
HASEKİ  Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazı subaylara verilen isim.
HASELE  Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı.
HASEM  Burnun yassı ve geniş olması.
HASEN  Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
HASEN-ÜL HULK  Huyu ve tabiatı güzel.
HASEN-ÜS SAVT  Güzel sesli.
HASENAT  Güzellikler. İyi ameller. İyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin şemsi imândır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdır. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttır. İ.İ.)
HASENE  İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. * Eski altun paralardan biri.
HASER  Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.
HASF  Ay tutulması. * Işığı sönmek.
HASFOLMAK  Parlaklığı gitmek.
HASF  Ayakkabı dikmek. * Birbirine yapıştırmak. * Tasmalı nâlin. * Ağacın yaprağının dökülmesi.
HASHAS  Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.
HASHAS  Koparılmış olmak.
HASHAS  Cömert kimse.
HASHAS  Toprak. * Ufak taş.
HASHAS  Seri, çabuk, hızlı.
HASHASA  Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.
HASHASE  Anlaşılmayan ses. * Hınzır avazı.
HASHASE  Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak. * Bir şeyi döndürmek.
HASHASE  Kandırmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
HASIB  Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.
HASID  Ekin biçen.
HASIF  Zayıf.
HASIK  Süngü demiri.
HÂSIL  Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
HÂSIL-I BİLMASDAR  Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
HÂSIL-I CEM'  Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn.
HÂSIL-I DARB  Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
HÂSILAT  Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFİYE  Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
HÂSILAT-I SENEVİYYE  Senelik kazançlar, yıllık gelirler.
HÂSILI KELÂM  (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.
HASIM  (Bak: Hasm)
HASIN(E)  (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.
HASIR  (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK  Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASÎ  (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ  Kuru.
HASİB  Hesab eden, hesab edici.
HASÎB  Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
HASÎB  Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
HÂSİD  Hased eden, kıskanan.
HÂSİDANE  f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎD  (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin.
HÂSİF  (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.
HASÎF  (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut.
HASÎF  Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen.
HASÎF  Aklı başında, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE  Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASÎFE  Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.
HASÎL(E)  Sığır buzağısı. 
HASÎL  Ot.
HASÎLE  İyeği arasında olan et.
HASÎLE  (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM  Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden.
HÂSİM  Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN  Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden.
HASÎN  Küçük balta.
HASÎR  Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
HÂSİR  Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
HASÎR  Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
HASÎR  Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
HÂSİREN  Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
HÂSİRÎN  (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
HÂSİRUN  Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
HASİS  Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
HASİS  Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil.
HASİS(E)  (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
HASİSA  Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
HASİYY  Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).
HASİYYET  (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASL  Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
HASL  Zayıflık.
HAS LAFIZLAR  Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
HASLE  Göbekle kasık arası.
HASLE  (C.: Husul) Hurma koruğu.
HASLET  Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
HASLET-İ CEMİLE  Güzel ve iyi huy.
HASLET-İ HAMİDE  Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.
HASLET-İ HAMRÂ  Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
HASM  Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma.
HASM-I DA'VÂ  Dâvânın halledilmesi.
HASM  (Hasım) Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.(Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.)
HASM-I BÎAMAN  Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.
HASM-I CA'LÎ  Huk: Hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse.
HASM-I EKBER  En büyük düşman olan şeytan.
HASM-I ELEDD  İnatçı düşman, muannid hasım.
HASM-I MÜTEVARÎ  Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASM  Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
HASMANE  f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
HASME  Kırmızı meşe.
HASMEN  Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
HASMÎ  Düşmanlık, husumet, adavet.
HASNÂ  Çok fazlasıyla kendini haramdan saklayan kadın. Çok iffetli, çok nâmuslu kadın.
HASNÂ-YI HÜSNÂ  Hem güzel ve hem de namuslu olan kadın.
HASNA  Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi.
HASPUŞ  f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUŞÎ  Hile, riyâ.
HASR  Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. * Sıkıştırma. Kısaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayırmak.
HASR-I FİKİR  Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak.
HASR-I İŞTİGAL  Bütün çalışmaları bir şeye hasretme.
HASR-I NAZAR  Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak.
HASR-I ÖRFÎ  Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak.
HASR  Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
HASR  Göz kapağında sivilce çıkmak.
HASR  Keşfetmek. * Yorulmak.
HASR  Böğür. * Bel.
HASREME  Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.
HASRET  Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
HASRET-FİKEN  f. Hasret düşüren, hasret döken.
HASRET-KEŞ  f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken.
HASRET-KEŞANE  f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
HASRETMEK  Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.
HASRET-NAME  Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.
HASRET-ZEDE  (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düşmüş, hasrete uğramış.
HASS  Tergib. Teşvik. Bir kimseyi bir şey için iknâ etmek.
HASS  Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
HASS  Alçak, bayağı, âdi. * Marul.
HÂSS  (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. * Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan. * Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında, devletin büyüklerine ayrılan yıllık geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi.
HÂSS-ÜL HÂSS  En güzel, en has.
HÂSS Ü ÂMM  Herkes, bütün herkes.
HASS  Azlık, kıllet.
HASS  Zannetmek. * Silkmek. * Davarı kaşağılamak. * Közün üstünde birşey pişirmek. * Katletmek, öldürmek.
HASSA  (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
HASSA-İ FARİKA  Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HASSA  Saç ve sakalı döken bir hastalık.
HASSA'  Hayırsız kadın.
HASSA  Fil gözü.
HASSAD  Orakçı, ekin biçen.
HASSAS  Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
HASSASANE  f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HASSAS BÖLGELER  t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HASSASE  Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
HASSASİYET  Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.
HÂSSE  Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
HÂSSE-İ LEMS  Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
HÂSSE-İ RÜ'YET  Görme kuvveti.
HÂSSE-İ SEM'  İşitme kuvveti, duyma duygusu.
HÂSSE-İ ŞEMM  Koklama duygusu.
HASSETEN  Hususi olarak, özellikle. Yalnız, ayrıca.
HASSİYET  (Bak: Hâsiyyet)
HASTE  f. Uzanmış. * Ayağa kalkmış.
HASTE  f. İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş.
HASTE  (C.: Hastegân) f. Rahatsız, hasta.
HASTE-GÂN  (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar.
HASTE-GÎ  f. Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet.
HÂST-GÂR  f. İsteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ  f. Tâliplik, isteyicilik.
HASUB  Kirişini atan yay.
HASUD  Çok hased eden.
HASUDANE  f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HASUDÎ  Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
HASUN  Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş.
HASUR  Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen. * Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez) * Oğlu ve kızı olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * İhlili dar olan deve.
HASUS  Katı, şedid, şiddetli.
HASV  Men etmek, engel olmak.
HASV  Toprak saçmak. * Az birşey vermek.
HASVA'  Toprak parçası.
HASVE  (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
HAŞ  f. Süprüntü, kırıntı, döküntü. * Kızgınlık, hiddet.
HAŞ  Kalb.
HÂŞÂ  Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
HAŞÂ'  (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb.
HAŞÂ-İ BATIN  Bağırsaklar.
HAŞAFET  Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.
HAŞAHİŞ  (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAŞAİŞ  (Haşiş. C.) Kuru otlar.
HAŞAK  f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN  Kokmuş tuluk.
HAŞARI  Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HAŞAS  Arz haşereleri.
HAŞB  Hayırsızlık. * Haşinlik.
HAŞBA'  Kuru, yâbis.
HAŞEB  Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.
HAŞEBE  (C.: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.
HAŞEBİYET  Odunluk, odun niteliği.
HAŞEB-PARE  f. Tahta parçası. Yonga.
HAŞED  İnsan topluluğu, cemaat.
HAŞEF  Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması.
HAŞEFE  (C.: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı. * Yaşlanmış kuru kadın. * Kuru hamur. * Yumuşak taş.
HAŞEFE  Hiss. * Harekete ve yürüyüş sesine derler.
HAŞEL  Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü.
HAŞEM  Taraftarlar ve hizmetçiler. Düşmanlarına karşı koruyanlar. Aile.
HAŞEM  Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir. * Genzin tıkanıp burnun koku almaması.* Etin kokması.
HAŞEME  (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HAŞEM-NİŞİN  f. Göçebe.
HAŞENE  (Haşin. C.) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar.
HAŞERAT  (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
HAŞERE  Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.
HAŞHAŞ  Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki. * Hazırlıklı. * Silâhlı ve zırhlı topluluk.
HAŞHAŞA  Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HAŞIR  Toplayan, cem'eden, haşreden.
HAŞİ  Kuru, yâbis.
HAŞİ'  Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂŞİAN  Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂŞİANE  f. Hâşi' olarak.
HAŞİB  Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli.
HAŞİBE  Tabiat, mizaç, huy.
HAŞİF  Eskimiş ve yıpranmış elbise.
HAŞİF  Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz.
HAŞİFE  Adâvet, düşmanlık, kin.
HAŞİÎN  Huşu' içinde olanlar.
HAŞİM  Haşmetli, gösterişli, muhteşem.
HAŞİM  Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.
HAŞİME  Kemiği kırılmış olan baş yarığı.
HAŞİMÎ  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan.
HAŞİN  Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
HAŞİN  Korkak, korkan.
HAŞİN  Kokmuş tuluk.
HÂŞİR  Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
HAŞİŞ  Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot.
HAŞİŞE  Ot.
HAŞİV  (Bak: Haşv)
HAŞİYE  Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.
HAŞİYY  Kuru, yâbis.
HAŞİYYE  (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı.
HAŞL  Herşeyin âdisi, bayağısı.
HAŞM  İncitmek. * Gadaplandırmak, hiddetlendirmek.
HAŞMET  (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kızgınlık. * Alçak gönüllülük.
HAŞMETLİ  (Haşmetlü) Tar: Haşmet sâhibi mânâsına gelir ve ecnebi hükümdarlarına verilen bir ünvandır.
HAŞMETMEAB  Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı.
HAŞNA'  Saliha kadın.
HAŞR  (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
HAŞR-İ A'ZAM  Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ.
HAŞR-İ CİSMANÎ  Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HAŞR-İ EMVÂT  Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları.
HAŞR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
HAŞRECE  Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.
HAŞREM  Kireç taşı. * Alçak dağ. * Arı.
HAŞRÎ  Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair.
HAŞR U NEŞR  Toplanıp dağılmak, yayılmak.
HAŞŞ  Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak.
HAŞŞ  Girmek, dühul etmek.
HAŞŞAB  Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
HAŞŞAK  Bir nehir ismi.
HAŞŞAŞ  Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.
HAŞUR  Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.
HAŞUŞ  Abdesthane, helâ, tuvalet.
HAŞV  (Haşiv) (C.: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey. * Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
HAŞV-İ KABİH  Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HAŞV-İ MELİH  Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.
HAŞV-İ MÜFSİD  Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.
HAŞV  Hurmanın kötüsü.
HAŞVÎ  Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan. * Haşve benziyen.
HAŞVİYYAT  Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
HAŞYET  Korku ve dehşet.
HAŞYETEN  Ürkerek, korku ile.
HAŞYETEN LİLLAH  Allah için korku.
HAŞYETULLAH  Allah korkusu.
HAT  f. Çaylak kuşu.
HATA  Yanlışlık. Yanılma. * Suç. Günah.
HATA-YI ADLÎ  f. Adalet dairesine âit hata, yanlışlık.
HATA  Yarış atlarının sekizincisi.
HATA'  Saçak bükmek.
HATA  Kuzey Çin.
HATAB  (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
HATABAHŞ  f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
HATAEN  Hatâ olarak, yanlışlıkla.
HATA ENDER HATA  Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
HATAİ  Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller. * Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.
HATAİR  (Hatire. C.) Mühim işler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
HATAİYYAT  Yanlışlıklar, yanlışlar.
HATAKÂR  f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
HATAL  Boş ve yaramaz söz.
HATA-PUŞ  f. Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen.
HATAR  Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
HATAR  Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler. * Çadırın eteklerine bağlanan parça.
HATARAT  Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HATARE  Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE  Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.
HATARGÂH  f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HATARİŞ  Deprenmek.
HATARKÂR  f. Hatarlı, korkulu.
HATARNÂK  f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
HATA SAVAB CETVELİ  Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)
HATAT  Sütün kaymağı. * Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları.
HATAT  Bağırma, çağırma, feryâd etme.
HATATİF  (Huttâf. C.) Kırlangıçlar.
HATAVAT  (Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazılır) (Hatve. C.) Adımlar, hatveler. (Bak: Hutuvât)
HATAYA  (Hatâ. C.) Hatâlar. Yanılmalar.
HATAYİ  (Bak: Hatâi)
HATB  (C.: Hatub) Mühim iş. * İstemek. * Konuşmak. * Nidâ.
HATB  Odun toplamak.
HATBA'  Arkasında siyah çizgiler olan dişi eşek. (Müz: Ahtab)
HATD  Durdurmak. İkâmet.
HATEB  (C.: Ahtâb) Odun. * Koğuculuk.
HATEL  Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak.
HÂTEM  Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük. * Son. En son.(...Sath-ı arzda altı ay zarfında beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane, basirane, kerimane faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. M.N.)
HÂTEM-ÜL ENBİYA  Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.) 
HÂTEM-ÜL HÂTEM  Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
HÂTEM-İ MAHSUS  Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
HÂTEM-ÜR RÜSÜL  Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-İ SADARET  Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HATEM  Çok cömert ve eli açık adam.
HATEM  Kırılmış olan şey.* Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.
HATEMANE  f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine.
HATEMAT  (Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler.
HATEME  "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.
HATEMİ  Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı.
HATEM-İ TAÎ  (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de, bi'setten evvel vefat etmiştir.
HATEMKÂRÎ  Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
HATEN  (C.: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi) * Araplar, damat mânasına kullanırlar.
HATENAT  (Hatene. C.) Kaynanalar.
HATENE  (C.: Hatenât) Kaynana.
HAT'ET  Vurmak, darb. * Düşürmek. * Cima etmek.
HATF  Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.
HATF  Kapmak. * Şimşek gibi göz kamaştırmak. * Sür'atli olmak.
HATIB  (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse.
HATIB-I LEYL  Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.
HATIF  Süratli kapıp götürücü. * Göz kamaştırıcı şimşek.
HATIL  Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası.
HATIM  Kırıcı, ufalayıcı.
HATIM  (C.: Havâtim) Yüzük.
HATIR  Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
HATIR-I NÂ-ŞÂD  Tasalı ve kederli gönül.
HATIR-I NEFSANÎ  Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ  Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I ŞEYTANÎ  Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.
HATIRA  Hatıra gelen. Hatırda kalan şey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.
HATIR-AŞÜFTE  f. Gönlü perişan olan.
HATIRAT  (Hâtıra. C.) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler. * Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.(... Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ; Zat-ı Vacib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.)
HATIRAT-I KALB  Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.
HATIR-AZAR  f. Hatır kıran.
HATIR-AZÜRDE  f. Hatırı kırılmış.
HATIR-NEVAZ  f. Gönüle okşayan, hatırnaz.
HATIR-NİŞAN  f. Hatırda kalan, akılda duran.
HATIR-GÜŞA  f. Gönle ferahlık veren. İç açan.
HATIR-MANDE  f. Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış.
HATIR-NİŞİN  f. Akılda kalan, hatırda kalan.
HATIR-SAZ  Hatır yapan, gönül alan.
HATIR-ŞİKEN  f. Gönül inciten, kalb kıran, hatır kıran.
HATIR-ŞİNAS  f. Gönül alıcı, hatır alıcı.
HATIR-ZAD  f. Akla gelen, hatıra doğan.
HATÎ  Şaşırtan, yanıltan, hatâya düşüren.
HATÎ  Fakir kavutu.
HATÎ'  Yaramaz kimse.
HATÎA  Ok atan kimselerin, baş parmaklarına geçirdikleri deri.
HATİB  Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.
HATÎB  Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
HATÎB  Odunu çok olan kimse.
HATİBANE  f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına.
HATÎBE  Ormanlık, ağaçlık yer. * Odunluk.
HATÎCE  (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu. * Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)
HATÎCE-İ KÜBRA  Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varlığıyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmiş ve Ona ilk olarak iman etmiştir. (Radıyallahu Anha)
HATÎE  Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.
HATİF  Gayıptan haber veren cinnî. * Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.
HATÎFE  Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek.
HATİL  Yorgun. * Devamlı yağan yağmur.
HATİM  Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan.
HATÎM  Kâbe-i Muazzama'nın şimal tarafındaki taş. Duvar gibi olan sur.
HATİM  Kadı, hâkim. * Sağlamlaştıran.
HATİME  Son. Nihayet. Son söz.
HATİME-KEŞ  f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren.
HATİN  Sünnet eden.
HATİR  Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.
HATÎT  Hasis kimse.
HATİTA  Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto.
HATİTA  (C.: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer.
HATK (HATKÂN)  Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek.
HATLA'  Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal)
HATM  Kırmak, ufalamak.
HATM  Hâlis, saf. * Sağlamlaştırma, muhkemleştirme. * Hüküm ve kazâ icabettirme.
HATM  Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme.
HATM  İnsan veya hayvan burnu. * Kuş gagası.
HATME  Baştan aşağı (bütün Kur'ân-ı Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada muayyen bir şeyi okuyup bitirmek.
HATME-İ ENFÂS  Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATME-İ HÂCEGÂN  f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları.
HATME-İ MAHSUSA  Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alınan muayyen duaları okuyup bitirmek.
HATN (HITN)  Beraberlik, misil, denk olma, eşitlik.
HATN  Damat. * Sünnet etme.
HATNE  Kaynana.
HATR  Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.
HATR  Ahdini bozmak, sözünde durmamak.
HATR  Atâ etmek, hediye vermek. * Sağlamlaştırmak.
HATRA  Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.
HATRE  Bir kere emmek.
HATREBE  (Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maaş sıkıntısı. * Gevezelik etmek.
HATREME  Sütlü bulamaç.
HATREŞE  Çekirgenin bir şeyi yerken çıkardığı ses.
HATRİB  Daima beyhude ve mânasız konuşan.
HATT  Sınır. Çizgi. Hudud. * Yazı. El yazısı. * Nâme. Mektup. * Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. * Deniz yalısı. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmağın onikide biri olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padişah emri. * Geo: Sadece uzunluğu olan.
HATT-I BÂLÂ  f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
HATT-I BUTLAN  İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
HATT-I DEST  f. El yazısı.
HATT-I FÂSIL  Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I HAREKET  Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.
HATT-I HÜMAYUN  f. Padişanın el yazısı. Padişahın emri.
HATT-I İCTİMA-İ MİYÂH  Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.
HATT-I İSTİVÂ  f. Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. * Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi.
HATT-I MEVHUM  Hayalî çizgi.
HATT-I MİSMARÎ  Çivi yazısı.
HATT-I MUVÂSALA  f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HATT-I MÜDÂFAA  Savunma hattı, müdafaa hattı.
HATT-I MÜNHANÎ  f. Eğri çizgi. Eğilen hat.
HATT-I MÜNKESİR  Geo: Kırık çizgi.
HATT-I MÜSTAKİM  f. Doğru çizgi. * Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey.
HATT-I NISF-ÜN NEHAR  Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri.
HATT-I ŞAKUL  Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
HATT-I ŞEHRİYARÎ  Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi.
HATT-I UFKÎ  f. Düz hat. Ufki hat.
HATT-I VÂSIT  Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.
HATT-I ZERENDUD  Altunla yazılmış celi yazılar.
HATT  Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. * Bırakmak.
HATT  Yolmak. * Çekmek.
HATTA  Harf-i atıftır, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi, hem de...) mânalarına gelir.
HATTAB  Oduncu. Odun satan.
HATTAF  Kırlangıç kuşu. * Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.
HATTAN  Sünnetçi.
HATTAR  (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
HATTAR  Süngü vuran.
HATTAT  Çok güzel yazı yazan san'atkâr.
HATT-AVER  Sakalları yeni çıkmaya başlayan genç.
HATTİYYE  (C.: Hatyât) Canı, kıymeti yüce olmak. * Küçük ok.
HATT-ŞİNAS  f. Yazı uzmanı, yazıdan anlayan.
HATUN  (C.: Havâtın) Kadın. Hanım. * Tar: Yüksek şahsiyetli kadınlara veya hakan eşlerine verilen ünvan.
HÂTUN-U KIYAMET  Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.
HATUT  Yeri tırnağıyla kazıyıp çizgiler çizen vahşi sığır.
HATUT  Tez yürüyüşlü yedek atı.
HATV  Adım adım yürümek, adım atmak.
HATV  Saçak bükmek.
HATV  Rengin değişmesi.* Engel olmak, menetmek. * İplik bükmek.
HATVE  (Hutve) Adım. Bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe. Bir adım atmak.
HATVE-İ TEKARRÜB  Yaklaşma adımı.
HATVE-ENDAZ  f. Adım atan.
HATVE-ENDAZÎ  f. Adım atıcılık.
HATVE-ŞÜMAR  f. Adım sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
HAV  Çuha ve buna benzer kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy. * Şeftâli gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.
HAVA  (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası. * Hafif yel. * Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı. * Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ.
HAVA-İ NESİMÎ  Sabahki hava. Temiz hava.
HAVA'  Hâli olmak, boş olmak. * Düşmek, sâkıt olmak.
HAVABAT  (Bak: Havbâvât) 
HAVACİB  Hicablar, perdeler, örtüler.
HAVADİS  (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler.
HAVAFİ  Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.
HAVAFİR  (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazıcılar. * Hayvan, dâbbe tırnakları. 
HAVAGAZI  t. Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz.
HAVAÎ  (C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı. * Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.
HAVAİC  (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.
HAVAİC-İ ASLİYE  Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.
HAVAİC-İ ZARURİYYE  Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
HAVAİYYAT  Havâi şeyler ve sözler.
HAVAK (HAVKA')  Geniş yer, vâsi.
HAVAKÎN  (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar.
HAVALE  Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı.
HAVALE-İ MUACCELE  Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
HAVALE-İ MÜBHEME  Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.
HAVALE-İ MÜECCELE  Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale.
HAVALENAME  f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
HAVALETEN  Havale suretiyle, havale olarak.
HAVALİ  Çevre, civar, etraf, yöre.
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE  Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
HAVAN  İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanılan makine. * Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse. * Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet. * İçine çukur delikler oyulmuş büyük ağaç kütüğü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bileşimine giren maddeler tokmak vasıtasıyla dövülerek ufalanırdı.) * Ask: Namlusu çapına oranla kısa olan ve aşırma atış yapmak için kullanılan top cinsinden bir ateşli silâh.
HAVAN  Arslan, esed.
HAVANIK  (Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANİT  (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler.
HAVARE  f. Yiyecek, azık.
HAVARIK  (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE  Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARİ  Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
HAVARİC  (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARİYYUN  Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur.
HAVAS  (C.: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.
HAVASIB  (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar.
HAVASIN  (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar.
HAVÂSS  (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sınıfı. * Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettiği büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
HAVÂSS-I HÜMAYUN  Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır, harpte başarı gösteren askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kısım, "Hass-ı Hümâyun" namıyle devlete bırakılırdı. (O.T.D.S.)
HAVÂSS-I REFİA  Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî mahkemeler birleştirilince havâss-ı refia ortadan kaldırıldı.
HAVÂSS U AVÂM  İleri gelen kimseler ve halk.
HAVASS  (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
HAVASS-I (HAMSE-İ) BÂTINA  Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE  Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAVAŞİ  (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları.
HAVAT  Tavşancıl kanadının fısıltısı. * Ses, sadâ.
HAVATIF  Göz kamaştırıcı şeyler. (Bak: Hâtıf)
HAVATIR  Hâtıralar. Fikirler. Düşünceler.
HAVATIR-I RABBANİYE  Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
HAVATIR-I ŞEYTANİYE  Şeytanî vesvese ve düşünceler.
HAVATÎM  (Hatime. C.) Sonlar, nihayetler.
HAVATİM  (Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler.
HAVÂTİM-İ RESMİYYE  Resmî mühürler.
HAVATİN  (Hâtun. C.) Şerefli kadınlar, hâtunlar.
HAVAYİC  (Bak: Havâic)
HAVAZ  Kalbde olan gam ve tasa.
HAVAZE  (C.: Havâzât) Ziyafet.
HAVB  (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Meşakkat. * Maraz, ağrı, dert. * Ana, baba.
HAVB  Fakir ve muhtaç olmak.
HAVBA'  Zât, nefs.
HAVBAVAT  Nefsler. Zâtlar.
HAVBET  (Havb) Açlık, hâcet, meskenet. * Çayırı, otlağı olmayan kır yer.
HAVC  (Havcâ') Hâcet, ihtiyaç.
HAVCEB  (C.: Havâcib) Kırmızı gül.
HAVCELE  Ağzı büyük, kendisi küçük şişe.
HAVCEME  (C.: Havâcim) Kırmızı gül.
HAVD  Güzel ahlâk. * Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.
HAV'EB  Basra yakınında bir mevkinin adı. * Çeşme. * Geniş dere. * Pek büyük kova.
HAVEBE  Zayıf adam.
HAVEL  Eğrilik. * Şaşılık. Bir şeyin yerinden ayrılması.
HAVEL  Mülk. * Haşmet.
HAVELÂN  Dönme, dolaşma. * Değişme.
HAVELAN-ÜL HAVL  Senenin geçmesi. Senenin değişmesi.
HAVEME  Büyük, ulu, yüce.
HAVENE  (Hâin. C.) Hâinler, hıyânet edenler.
HAVER  f. Doğu, şark.
HAVER  Zayıf olmak. * Yumuşak, çukur yer. * Denize suyun akıp döküldüğü yer.
HAVER  Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.
HAVERAN  f. Doğu ile batı. Şark ile garp.
HAVERNAK  Irak'ta bulunan Numân-ı Ekber denen biri tarafından binâ edilmiş olan bir köşk.
HAVERVER  Şey mânasına gelir bir isim.
HAVF  Korku, korkutmak.
HAVF-I ÂR  Utanma korkusu.
HAVF-I BÂRİ  Allah korkusu.
HAVF  Kavim, kabile.
HAVFEN  Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.
HAVFEZAN  Tarhun otu.
HAVFNAK  f. Korkulu, korkutan, korkunç.
HAVF VE RECA  Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl)
HAVIT  Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.
HAVİ  İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kuşatan. 
HAVÎ  Çekirge.
HAVİL  (C.: Huvel) Hizmetkâr.
HAVİYE  Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer. * Sâkıt. Göçük, çökük.
HAVİYE  (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.
HAVİYYE  Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek. * Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.
HAVİYYE  (C.: Havâyâ) Yağlı bağırsak. * Bağırsak. * Deve palanı.
HAVK  "Halka" denilen yuvarlak.
HAVK  Bâdruç otu. * Bez dokumak.
HAVK  Ev süpürmek. * İhâta etmek, kaplamak.
HAVKALE  (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
HAVL  Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yıl, sene. * Tahavvül, inkılâb. * Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Sıçramak. * Hile.
HAVL-İ HAVELÂN  Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.
HAVLA'  Gözü şaşı olan kadın. (Müz: Ahvel)
HAVLE (HAVÂL)  Çok fazla döndürmek veya dönmek.
HAVLEKA  "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
HAVLÎ  Bir yıllık.
HAVM  Deve sürüsü. * Devretmek.
HAVMANE  (C.: Havâmin) Çok sağlam yer.
HAVME  Tasarruf dâiresi.
HAVN  Hıyanet etmek, hâinlik yapmak.
HAVR  Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek.
HAVRA  Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer.
HAVRA  (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın.
HAVRAN  Şam diyarından bir yerin adı. * Balıkesir'in bir ilçesi.
HAVREM  Ayak ovup kir gidermekte kullanılan, kırmızı renkli delikli taş.
HAVREME  Burun ucu.
HAVS  Geceleyin istemek.
HAVS  Ayrılmak. * "Haysü" mânâsına zarf-ı mekân için lügattır.
HAVSA  Bağır. * Bağırın yanındakiler.
HAVSA'  Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.
HAVSA'  Karnı sarkık olan kadın. (Müz: Ahves)
HAVSAL  Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.
HAVSALA  Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ  f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden.
HAVSERE  Araptan bir kabile.
HAVŞEB  Köstek yeri.
HAVTA'  Tavşan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil.
HAVTEK(Î)  (C.: Havâtik) Kısa boylu.
HAVTEL  Büluğa eren oğlan. * Bağırtlak yavrusu.
HAVV (HUVV)  Bal, asel.
HAVVA  Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. * Rengi esmere mâil kadın. * Yalancı, kezzab.
HAVVAS  Hurma yaprağı satan kişi. * Hurma yaprağından zenbil yapıp satan kişi.
HAVVAT  Bahadır, çeri, kahraman, öncü.
HAVYA  Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.
HAVYAR  Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
HAVYE  Tıb: Yaranın etrafındaki kabarık etler.
HAVZ  Suya girme. * Sakınılacak işe girişmek. * Başlamak.
HAVZ  Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.
HAVZ  Cem' etmek. Bir şey ilâve etmek.
HAVZ  (C.: Hıyâz) Hususi suretle yapılan su havuzu.
HAVZ-I HAYAL  Hayal havuzu.
HAVZ-I KEBİR  Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.
HAVZ-I KEVSER  Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
HAVZA  Coğ: Açık ve düz deniz kıyısı. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sınır için: Bir şeyin çevresi içinde olan.
HAVZA  Bir hükümetin idaresi altında bulunan bütün ülkeler.
HAVZAA  Kumluktan alınmış bir miktar kum.
HAVZAN  Sarı çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçeği. * Tarhun otu.
HAVZE  Nâhiye. * Cemaat, topluluk.
HAVZERÎ  Birbirinden ayrılmayı istemek.
HAY  f. Eyvah! Vay!
HAYA  Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak.
HAYA  Yağmur. * Ucuzluk.
HAYADAR  f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYADİD  (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar.
HAYA-HUY  f. Çığlık, vâveyla. * Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses.
HAYAL  (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey. * Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
HAYAL-İ BEŞER  İnsan hayali.
HAYAL-İ FENER  Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.
HAYAL-İ HÂİL  Korku ve dehşet veren hayal.
HAYAL-İ SEFİD  f. Beyaz hayal.
HAY'AL  Yakasız gömlek.
HAYALÂT  (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLİYYE  Yüksek ve âli hayaller.
HAYALEN  Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
HAYALET  Göze görünen hayal, karaltı.
HAYALÎ  Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
HAYALİYYUN  (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
HAYALİYYUN MEZHEBİ  Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
HAYAL-PEREST  f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
HAYAL-PERESTLİK  Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
HAYAL-PERVER  f. Hayale düşkün.
HAY'AME  Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.
HAYAT  Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık. * Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır. (Bak: Meratib-i hayat) (Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en lâtif mâyesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en güzel zineti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem kemalatın menşei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir ziruhu, hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikatı, hem güya kâinatın küçük bir zihayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle beraber, o zihayatı ekser mevcudatla münâsebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir.Hem hayatın hakikatı altı erkân-ı imaniyeye bakıp, mânen ve remzen isbat eder. Yâni, hem Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini.. hem dar-ı âhireti.. hem hayat-ı bâkiyesini.. hem vücud-u melâike.. hem sâir erkân-ı imaniyyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-ı nuraniyyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfi bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-ı âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı azamdır...Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediyye olduğu gibi, bir meyvesi de hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyi'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve ibadet ve hamd ise hayatın meyvesi olduğu gibi kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesi ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli bir küfran-ı nimet ederler. L.)(Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır. M.)(Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra, bütün zamanın ve onun mazrufu o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tedkik "Bir âşiredir, belki ân-ı seyyaledir" demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir; hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdar ve mevcuttur. S.)(Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu hayat iledir. Hayat vücudun nurudur. S.)(Hayatı veren O'dur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. M.)
HAYAT-I ALİL  Hasta ömür, hastalıklı hayat.
HAYAT-I ASKERİYYE  Askerlik hayatı.
HAYAT-I HUSUSİYYE  Hususi hayat, özel hayat. Şahsa ait hayat.
HAYAT-I İNSANÎ  İnsana ait hayat.
HAYAT-I TAKDİRİYYE  Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı.
HAYAT  Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. * Avlu.
HAYAT-BAHŞ  f. Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren.
HAYAT-ENGİZ  f. Yaşamaya zorlayan, yaşatan.
HAYAT-FEZA (EFZA)  f. Hayat artırıcı, hayat bahşedici. (Bak: Fezâ)
HAYATÎ  Hayata ve yaşamağa ait. Hayatla alâkalı. Hayat için mecburi olan. * Mc: Çok önemli bir şeyin bağlı bulunduğu başka bir şey. Temel.
HAYATİYET  Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.
HAYATİYYUN  Biyoloji âlimleri.
HAYAVİYE  Hayatla alâkalı âza. (Hayeviye diye de okunur)
HAYBER  Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmiştir.Hayberin eski ahalisi yahudi olup, fetihten sonra haraca bağlanarak vatanlarında bırakılmışlar ise de, Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastalıklarında "Arap Yarımadasında iki din birleşemez." dediğini işittiğinden, daha sonra halifeliği zamanında bu hadise istinaden bütün yahudileri çıkarıp Şam'a naklettirmiştir.
HAYBET  Mahrumiyyet. İsteğine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.
HAYBET-ZEDE  f. Sıkıntıya uğrayan, kedere düşen, kederli olan.
HAYD  (C.: Hayud-Ahyâd) Uzanmış büyük dağ burnu.
HAYDA'  Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap.
HAYDAR  Yiğit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, * Arslan, gazanfer.
HAYDAR-I KERRÂR  Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düşmana saldıran.
HAYDARANE  f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HAYDARÎ  Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık. * Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.
HAYDARİYYE  Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.
HAYDE  Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Hakdan ve doğru yoldan ayrılmak.
HAYDEB  Ulu ve yüce yol.
HAYDO  (Kürdçede ism-i tasgirdir) Haydar demektir. (Ali'ye Alo denmesi gibi)
HAYDUD  (Haydut) Yol kesici. Dağ hırsızı. Eşkiya.
HAYE  f. Yumurta. * Haya, husye.
HAYED  Gölgesinden ürken eşek.
HAYENDE  f. Ağızda çiğneyen.
HAYESAN  Doğru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek.
HAYEVAN  (Bak: Hayvan)
HAYEVÎ  Canlı. (Bak: Hayaviye)
HAYF  (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)
HAYF  Gözün birisi birine muhalif olmak.
HAYFANE  (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at.
HAYFES  Kısa adam.
HAYHAY  t. Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.)
HAYIFLANMAK  Acınmak, üzülmek. Esef etmek.
HAYIR  Hayrette kalan, mütehayyir. Şaşıran. * Birikmiş su.
HAYIRSEVER  İyilik ve yardım etmesini seven.
HAYİA  Şiddetli ses.
HAYİC  Âşık, hayran. * Mest olmuş deve.
HAYİDE  f. Çiğnenmiş. * Ağızdan ağıza dolaşmış, bayat söz.
HAYİDE-GÛ  f. Değersiz sözler söyleyen kimse. * Değersiz şiirler yazan kimse.
HAYİH  Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne.
HAYİL  Kısır olan hayvan. * Engel, mâni. * Hicâb.
HAYİM  Suyu, tahmin ettiği yerlerde arayıp bulamamak. * Susuz, atşân.
HAYİR  Mütehayyir kimse. * Toplanmış su.
HAYİŞ  Sık bitmiş olan hurma ağaçları.
HAYİZE  Aybaşısı olan kadın. (Bak: Hayz)
HAYK  Kaplamak.
HAYK  Sallanmak. * Dokumak. * Tesir etmek, etkilemek.
HAYKAN  Büyük ve kalın olan. * Kısa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak.
HAYKATAN  Türraç kuşunun erkeği.
HAYL  At. At sürüsü. * Atlı sürüsü. * Zümre, güruh. * Düşünmek, hıfzetmek. 
HAYL-İ ADÜV  Düşman sürüsü, düşman güruhu.
HAYL  Kuvvet. Havl.
HAYLA'  Cin taifesinden bir nesne. * Sırtlan. * Korku.
HAYLE  Keçi sürüsü.
HAYLE  Zannetmek, sanmak.
HAYLİ  f. Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takım. Kesir. Bol.
HAYLULET  Kibir. * Taazzum. Gurur. * Su-i zan. * Korkmak. Tevehhüm etmek.
HAYLULET  Yolu kapamak. * Araya girme. İki şey arasına girip hicab olmak.
HAYLULET-İ ARZ  Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
HAYM  Yaramazlık yapmak.
HAYMANA  Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer. * Ankara'nın bir kazası.
HAYME  Çadır.
HAYME-İ KEBUD  Mavi çadır. * Mc: Sema, gök.
HAYME-GÂH  (Haymegeh) f. Çadır kurulan yer.
HAYME-NİŞİN  Çadırda oturan. Göçebe.
HAYMÎ  Çadır biçiminde olan.
HAYMUME  Korkaklık, cübün.
HAYN  Helâk olmak.
HAYNUNET  Yakın olmak, yaklaşmak.
HAYR  Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet. (Bak: Hayrat)
HAYR-UL BERİYYE  Halkın hayırlısı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL BEŞER  İnsanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.) 
HAYR-UL ENAM  (Bak: Hayr-ül Vera)
HAYR-UL FÂSİLÎN  Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı.
HAYR-UL HALEF  Hayırlı evlâd. Babasını hayırla andıracak evlâd.
HAYR-İ MUKAYYED  Bir kimseye hayırlı olduğu halde, diğer bir kimseye göre zararlı ve şer olan şey.
HAYR-UL UMUR  İşlerin en hayırlısı.
HAYR-UL VERA  (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR  Sakınmak. * Büyük avlu.
HAYRAN  Takdirkârlığından dolayı şaşa kalmış. Çok takdir etmiş. Çok beğenmiş.
HAYRAT  (Hayr. C.) Sevap için Allah rızâsı yolunda yapılan iyilikler. Haseneler.Hayır iki çeşittir. Birincisi: Mutlak hayırdır; her halde, herkes için rağbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. İkincisi: Mukayyed olan hayırdır; birisinin yanında hayır olan, başkası için şer olabilir. İsraf ve sefâhette kullanılan çok mal gibi.İlmî, imanî, dinî, manevî ve maddî çok hayır ve menfaat verenlere de ehl-i hayır denir.
HAYRE  (C.: Hayrât) İyilik, kerem. * Her nesnenin iyisi.
HAYR-ENDİŞ  f. İyilik düşünen, hayırlı iş düşünen.
HAYRET  Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.
HAYRET-İ SIRFE  Tam bir şaşkınlık.
HAYRET-BAHŞ  f. Hayret veren, şaşırtan.
HAYRET-BAHŞÂ  f. Hayret veren, şaşkınlık veren, hayrete düşüren.
HAYRET-ENGİZ  f. Hayret veren. Hayret içinde bırakan.
HAYRET-FEZÂ  f. Hayret veren, hayreti artıran.
HAYRET-NÜMÂ  f. Hayret gösteren, hayret veren.
HAYRET-ZEDE  f. Hayrete düşmüş ve şaşırmış olan.
HAYR-HAH  f. Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven.
HAYR-HAHÎ  f. İyilikseverlik, hayırhahlık.
HAYRİ  (Hayriye) Hayra âit. Hayırla alâkadar.
HAYRİYET  Hayırlılık. Hayırlı olmak.
HAYS  Saygı, hürmet, itibar. * Alâka, ilgi. Cihet, itibar.
HAYS  Darlık. * Udûl etmek, doğru yoldan çıkmak.
HAYS  Hayvan leşinin kokması. * Bir kimseyi aldatmak. * Sözde durmamak, ahid bozmak. * Fâsid olmak.
HAYS  Az, kalil.
HAYS  Karıştırmak, halt.
HAYSAL  Patlıcan.
HAYSE  Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak.
HAYSE-BEYSE  İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak. * Karışıklık. * Şiddet ve darlık.
HAYSEFUCE  Gemi dümeni.
HAYSİYET  İtibar. Şeref. Değer. Kıymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.
HAYSİYET-ŞİKEN  f. Haysiyet kıran.
HAYSÜ  İtibariyle, bakımından. * Hangi yerde? Hangi?
HAYSÜ LÂYEŞ'UR  Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadık cihetten.
HAYŞ  Nefret etmek.
HAYŞE  (C.: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez.
HAYŞUM  Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.)
HAYŞUMÎ  Genizden gelen.
HAYT  İp. Kalın ip. * İplik. Bağ. * İki şeyi birbirine bağlayan. * Dikiş dikmek. * Tanyeri ağarması.
HAYT-UL EBYAZ  Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.
HAYT-UL ESVED  Güneş battıktan sonra ufakta görülen siyahlık.
HAYT-I NURANÎ  Nurlu bağlantı. Nurâni râbıta.
HAYTA  Serseri, serkeş kimse. * Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayta" kelimesi haydut ve haylaz anlamında kullanıldı.
HAYTA  şefkat.
HAYTA'  Deve kuşlarının uzun boyunlu olanı.
HAYTA  Kazık.
HAYTEL  Kedi.
HAYTEUR  Bir vaziyette durmayan. * Arslan. * Kurt. * Belâ. * Cin tâifesinden bir nesne. * Bir su böceği.
HAYTÎ  Tel şeklinde olan.
HAYU  f. Salya, tükrük.
HAYUNET  Vakit yaklaşma.
HAYVAN  Canlı şey, insanla beraber her canlı. * İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık. * Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s. * Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)
HAYVAN-I BERRÎ  Karada yaşayan hayvan.
HAYVAN-I NÂTIK  Konuşan hayvan. (İnsan)
HAYVANAT  (Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRİYYE  Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRİYYE  Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLİYYE  İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHŞİYYE  Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYVANÎ  Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANİYYET  Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.
HAYY  Diri, canlı, sağ. * Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek.
HAYY-ÜL KAYYUM  Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.) (Bak: İsm-i A'zam)
HAYY-I MEYYİT  Ölü halinde canlı. * Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.
HAYYÂKALLAH  Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAYYAL  (Hayl. den) At terbiyecisi, at yetiştiren.
HAYYAL  Dalavereci, hileci, hilekâr.
HAYYALE  Fikir sahipleri.
HAYYAM  Çadırcı.
HAYYAT  Terzi. Dikiş diken sanatkâr.
HAYYAT-I MÂHİR  Usta terzi. Terzi ustası.
HAYYAT  (Hayye. C.) Yılanlar.
HAYYATÎN  (Hayyat. C.) Terziler, dikiciler.
HAYYE  Gel... Haydi...
HAYYE  (C.: Hayyât) Yılan.
HAYYE-ALEL-FELAH  Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah)
HAYYEHELE  Acele et (mânasınadır).
HAYYEN  Diri olarak. Diri, canlı olarak canlı olduğu halde.
HAYYEN MEYYİTEN  Ölü ve diri olarak.
HAYYİR  (C.: Ahyâr) Çok hayırlı. * Her zaman iyilik yapan kimse. Hayırsever, iyiliksever. 
HAYYİZ  Yer. * Cihet, yön. * Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladığı hacim)
HAYYUT  Erkek yılan.
HAYZ (C.: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdır.)
HAYZA  Tıb: Kolera denilen hastalık.
HAYZERAN  Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.
HAYZERANE  Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAYZERÎ (HAYZELÎ)  Dura dura yürümek.
HAYZEYUN  Yaşlı, acûz, ihtiyar.
HAYZUM  (C.: Hayazim) Göğüs tahtası.
HAZ'  Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak.
HAZA  Bu. Şu. O. * Gr: İşaret zamiri.
HAZA'  Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.)
HAZA'  Kesme, yarma, ameliyat.
HAZAB  Odun. * Yakacak nesne.
HAZABÎ  (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler.
HAZAD  Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.
HAZAFİR  (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u.
HAZAİN  (Hazine. C.) Hazineler.
HAZAİN-İ MEDFUNE  Gömülü hazineler.
HAZAİR  (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl. * Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar.
HAZAKAT  İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.
HAZAL  Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.
HAZALAN  (Bak: Hizlân)
HAZAM  Sür'atle yürümek, hızla yürümek.
HAZAMA'  Kulağı enine yarılmış keçi.
HAZAMİ  Güzel kokulu bir ot.
HAZAN  Güz. Sonbahar. * Solgun.
HAZANDİDE  f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş.
HAZANE  Mc: Gönül, kalb, yürek.
HAZANGÂH  f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZANÎ  f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait.
HAZANİSTAN  f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer.
HAZANLİKA  f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü.
HAZANNÜMA  f. Sonbahar görünüşlü. * Mc: Hüzün ve keder verici.
HAZANRESİDE  f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış.
HAZAR  Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek.
HAZAR  Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı.
HAZAR  Sulh zamanı. Barış zamanı. * Bir kimsenin huzuru, yakını. * Mukim olmak. Yolcu olmamak.
HAZAR VE SEFER  Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZARET  (Bak: Hadâret) 
HAZARÎ  Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.
HAZAZ  Yosun.
HAZAZE  Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur.
HAZB  Hayvanın memesi şişip emziğinin deliklerinin dar olması. * Ucuz olmak.
HAZB  Boyamak.
HAZB  Yetişmek.
HAZBAZ  Sinek. * Bir ot adı.
HAZD  Ağaçtan diken koparmak. * Ağacın kabuğunu soymak. * Çok hızlı ve şiddetle yemek yemek.
HAZEF  Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.
HAZEF  Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.
HAZEFE  (C.: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun.
HAZEFÎ  Çanak çömlek ile alâkalı.
HAZEFİYYE  Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı.
HAZEF-PARE  f. Çanak çömlek parçası, kırığı.
HAZEF-RÎZE  f. Çanak çömlek parçası.
HAZEL  Gayret. * Men etmek, engel olmak.
HAZEL  Göz kapaklarında olan kabarcıklar.
HAZELAN  Kızgın kimsenin yürümesi.
HAZELAT  (Hazele. C.) Alçaklar, âdiler, kalleşler.
HAZELE  (Hâzil. C.) Alçaklar, kalleşler, yüzsüzler.
HAZEM  Göğüs kemiği. * Davarın karnının ve böğrünün dolu olması.
HAZEM  Dizme, sıralama. * Edb: İlk beytin ortasına birden dörde kadar harf ilâve etme.
HAZEME  Kısa boylu kadın.
HAZEME  (C.: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi.
HAZEN  (Hüzn) Keder. Tasa. Gam.
HAZEN  f. Baldız.
HAZEN  (C: Hızân) Etin kokması. * Toplamak, cem'edip yığmak. * Gizlemek, saklamak.
HAZER  Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma.
HAZER  Vahşi hayvanların yediği et.
HAZER  Gözün dar ve küçük olması. * Kabile. * Cemaat.
HAZERAT  (Hazret. C.) (Bak: Hazret)
HAZEVAN  Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.
HAZEVVER  Kısa boylu kimse.
HAZF  Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme. * Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek. * Mahvetmek. * Vurmak. * Atmak. 
HAZF  Parmağıyla taş atma.
HAZHAZ  Seri, sür'atli, hızlı.
HAZHAZ  Kavi, sağlam.
HAZHAZ  Sütü çoğaltır nesne. * Bir nevi katran.
HAZHAZA  Sallama, el ile harekete getirme.
HÂZI'  (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.
HÂZIÂNE  Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HÂZIK  Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs. (Bak: Hazâkat)
HÂZIK-I MÜTEDEYYİN  Dindar ve iyi mütehassıs. (Dindar ve iyi mütehassıs doktor için söylenir).
HAZIK  Süngü demiri.
HAZIK  (C: Havâzik) Mesti dar olan. * Cânip, taraf.
HAZIKANE  Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAZIKIYYET  Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık.
HAZIM  Hazmettirici, sindirici.
HAZIM  Kesici, kesen.
HÂZIM  İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan.
HÂZIMÂNE  İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.
HAZIMLI  Mc: Tahammüllü, müsamahalı, tolerans sahibi.
HAZINA  Emzirici, emziren. Dadı.
HAZIR  Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. * Müstaid olan.
HAZIR  Hazer eden. Korkup çekinen.
HAZIRA  şehirli, medeni. * Bir yerde mukim olmuş, bir yere yerleşmiş.
HAZIRBAHŞ  f. Hazırlanmış, hazır olmuş. * Hazır ol! emri.
HAZIR Bİ-L-MECLİS  Mecliste hazır olan adam.
HAZIRCEVAP  Her söze derhal ve düşünmeden münasib cevap veren kimse.
HAZİRÎN  (Hâzır. C.) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar.
HAZIRLÖP  Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta. * Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.
HAZIRÛN  Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazır olanlar.
HAZIR U NAZIR  Her yerde hazır olup, bilen ve gören, yardım eden veya herkese lâyık cezasını veren Allah (C.C.)
HAZÎ  Kâhin, keşiş, papaz.
HAZÎ  Sarkıklık.
HAZÎ  Ateş yakmak.
HAZÎK  Kesilmiş olan.
HAZİL  Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalleş.
HAZİLE  Kenarlarında kirpik bulunmayan kırmızımsı gözkapağı.
HAZİM  Basiretli, tedbirli.* Göğüs. Göğüs ortası.
HAZÎM  Sarhoş. İçki içip akli müvazenesini kaybetmiş olan.
HAZİM  Sür'atle kesen. * Çok çabuk yeyip bitiren. * Düşmanı hezimete uğratan.
HAZÎM  Keskin kılıç.
HAZİMANE  f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HAZÎN  Hüzünlü. Keder meydana getiren. Acı uyandıran.
HAZİN  (Hızane. den) Hazine nâzırı. Bekçi.
HAZİNE  Define. * Kıymetli şeyleri saklayacak sağlam yer.
HAZİNE-İ ÂMİRE  Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet kasası yerinde de kullanılırdı.
HAZİNE-İ DEVLET  Devlet hazinesi. Maliye idaresi.
HAZİNE-İ EMİRİYE  Maliye dairesi.
HAZİNE-İ EVRAK  Evrak hazinesi. Arşiv.
HAZİNE-İ HÂSSA  Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese.
HAZİNE-İ HÜMAYUN  Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.) (O.T.D.S.)
HAZİNE-İ MİLLET  Millet hazinesi. * Maliye idaresi.
HAZİNE-İ TECEDDÜD  Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan.
HAZİNEDAR  f. Malı muhafazaya me'mur olan.
HAZİNEDARÎ  f. Hazinedarlık.
HAZİNE KETHUDASI  Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.
HAZİNE-MÂNDE  f. Şahıs üzerinden kaydı silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para.
HAZÎR  Su sesi, su şırıltısı.
HAZİR  Korkan, korkak, 
HAZİR  Takdir eden. * Ekşimiş süt.
HAZÎRE  Etrafında duvar veya çit bulunan ağıl, bahçe. * Mezarlık.
HAZÎRET-ÜL KUDS  Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanın ruhlarının toplandığı yer.
HAZÎRE  Az cemaat. * Asker bölüğü. * Yara içinde toplanan kan ve irin.
HAZÎRE  Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)
HAZİYY  Mertebeli, değerli kişi. * Yarış atlarının sekizincisi.
HAZÎZ  Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan.
HAZİZ  (Bak: Hadıyd)
HAZK  Hapsetme. * Darlık. * Men'etme.
HAZK  Nişan vurmak. * Kuşun terslemesi.
HAZK  Bağlamak.
HAZKA  Mahâret, ustalık, mâhirlik.
HAZL  Badruç adı verilen ot.
HAZL  Kat'etmek, kesmek.
HAZL  Terk etmek. * Rezil, rüsvay etmek.
HAZM  Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek. * Birisine ansızın hücum etmek. * Ansızın bir şey üzerine inmek. * Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek. * Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini zaptedip tahammül etmesi ve sabreylemesi.* Taze olmak. * Kırmak.(İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız Tıp noktasında, $ âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş: $Yâni "İlm-i Tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yâni, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir." L.)
HAZM-I NEFS  f. Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek.
HAZM  Cem'etmek, toplamak. * Zaptetmek. * Kast etmek. * Bağlamak. * Yumuşak yüksek yer. * Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar. * Basiretle hareket etmek.
HAZM  Kat etmek, kesmek. * Yab yab yürümek. * Hızlandırmak.
HAZN  Sağlam yer. * Kabile ismi. * Arap beldeleri.
HAZNE  Hazine. * Depo.
HAZR  Bir şeyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek. * Çehresini ekşitip çirkin olmak.
HAZRA'  Küçük ve dar gözlü kadın. (Müz: Ahzer)
HAZREC  Sert rüzgâr. * Güney rüzgârı.
HAZREKA  Darlık.
HAZRET  (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pişgâh. * Hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Paşa Hazretleri" gibi.
HAZRET-İ RİSALET  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HAZREVAT  (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik. * Gökyüzü, felek. Asuman.
HAZUF  Sür'atle yürüdüğünden ayağı altından taşlar atılan eşek.
HAZUL  Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.
HAZUME  Sığır, bakar.
HAZUN  Yaramaz huylu kimse.
HAZUR  (Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen.
HAZV  Sarkık olmak.
HAZV  Kat'etmek, kesmek. * Takdir etmek.
HAZVA'  Sarkık kulaklı eşek.
HAZVE  (C: Hazavât-Hızâ) Küçük ok.
HAZY  Kat'etmek, kesmek.
HAZY  Birbiri üzerine yığılıp toplanmak.
HAZZ  Sevinç duyma. Hoşlanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib şey.
HAZZ  Kesme. Kısaltma. * Kazmak. * Yırtmak. * Silmek.
HAZZ  Hafif gövdeli. * Bir cins ot.
HAZZ  (C.: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur) * "Vurmak" mânâsına masdar. * Duvar üstüne direk koymak.
HAZZ  Kandırmak.
HAZZ  Yün.
HAZZA'  Nâlin yapıcı, nalcı.
HAZZAF  Çanak çömlek yapan veya satan.
HAZZAL  Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir.
HAZZETMEK  Hoşlanmak, zevk ve lezzet almak.
HEB  (Vehb. den) Bağışla, lutfet (mânasına emir, duâ)
HEBA  İnce toz. * Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan. * Aklı az olan.
HEBAEN MENSURA  Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış.
HEBAL  Avcı, sayyad.
HEBB  Uykudan uyanmak. * Gâib olmak.
HEBBAR  Çok fazla kılı olan sırtlan veya maymun.
HEBBE  Vak'a. * Zamandan bir asır.
HEBBİHÎ  Sallana sallana yürüyen kişi.
HEBBUR  Ufak inci.
HEBC  Vurmak. * Ağırlık.
HEBEC  Devenin memesinde olan verem.
HEBENKA  Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak.
HEBENNEKA  Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan.
HEBETA  Çukur yer.
HEBH  Sallanmak.
HEBHAB  Serap.
HEBHEBE  Dâvet.
HEBHEBÎ  Çoban. * Hizmete koşan yiğit.
HEBÎB  Rüzgâr, yel.
HEBİD  Hanzal otu tohumu. 
HEBİHA  Yürürken sallanan kadın.
HEBİR  Çukur yer.
HEBİT  Zayıf, ince deve.
HEBİT  Korkak kimse.
HEBL  Ölüm, mevt. * Taaccüb makamında kullanılır.
HEB-LENÂ  Bize lutfet. Bize ihsan et, bağışla.
HEBR  (C.: Hübur) Çukur yer. * Kesmek. * İki dağ arasında olan düz yer. * Etli, semiz olmak.
HEBRA  Şişman kadın.
HEBRAKÎ  Demirci. * Yabani öküz.
HEBRE  (C.: Heberât) Et parçası.
HEBREME  Obur. Yemeğe düşkün. * Geveze.
HEBS  Şâdlık, sürür, neşe, neşat. * Döşemek.
HEBS  Hareket.
HEBŞ  Cem'etmek, toplamak. * Kazanmak, kesbetmek.
HEBT  (Hübut) İniş. Aşağı inme. * Aşağı indirme. Bir yere inip konmak. * Nüzul, illet, maraz. * Zayıflama. * Bir memlekete birisini dâhil ettirmek. * Eksiltmek. * Kötü bir hale uğratmak.
HEBT  Birbiri ardınca vurmak.
HEBUL  Yavrusu kalmayan deve.
HEBUT  İniş yer.
HEBV  Ateşin sönmesi.
HEBVE  Toz. * Tozlu yol.
HEBY (HEBYE)  Küçük câriye.
HEBZ  Sür'at yapmak, hız yapmak.
HECA  (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi. * Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek. * Şekil. Kıyâfet. * Yemek. * Sükut etmek, susmak.
HECACE  (C.: Hecâcât) Kurbağa.
HECAGÛ  f. Nazım veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini zemmeden, bir kimseyi hicveden.
HECCAV  Çok hicveden. Hiciv söyleyen. (Bak: Hicv)
HECE  (Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen sözcük. * Harfleri birer birer söyleyerek okuma.
HECEF  Yaşlı devekuşu. * Ağır ve boş kimse.
HECEMAT  Hamleler, taarruzlar, hücumlar.
HECENNA'  Uzun ve şişman gövdeli kimse. * Başı dazlak, yaşlı kimse. * Başı dazlak olan devekuşu.
HECES  Gönüle düşen hatıralar.
HECE VEZNİ  Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine halk edebiyatında kullanılagelmiştir. Hece vezninin 3 den 16 ya kadar muhtelif heceli ölçüleri vardır. En çok kullanılanları 7, 8, 11 ve 14 lü hecelerdir.
HECHECE  Çağırmak.
HECİ'  Yer yarığı. * Derin dere.
HECİL  İki dağ arasındaki çukurca kısım. Vâdi.
HECİME  Tulukta biriktirilip ekşitildikten sonra içilen ve köremez denilen süt. * Yoğurt.
HECİN  Pek hızlı yürüyen bir cins deve. * Arap atı ile diğer cins attan doğmuş melez at.
HECİR  Yaz mevsiminde öğle vaktindeki sıcaklık. * Otun kuruması. * Büyük havuz.
HECL  İki dağ arasındaki çukur ve düz yer. * Atmak.
HECM  Hamle etmek. Saldırmak. * Büyük kadeh.
HECME  şiddet, sertlik.
HECMET-ÜŞ-ŞİTÂ  Kışın şiddeti. Soğuğun sertliği.
HECMEC  Koç.
HECR  Ayrılık, firak. * Tıb: Sayıklamak. Hezeyan. (Bak: Hicr) * Çok sıcak günlerde öğle vakti.
HECR-İ CEMİL  Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek. (E.T.)
HECS  Gönüle düşen hâtıralar.
HECV  (Hicv) Medh ü senânın zıddı. Kötüleme. Birisi hakkında kötülemek için söylenen söz veya manzume. (Bak: Heccâv)
HEDA  Sakin olmak.
HEDAD  Yemen'de bir kabile.
HEDAHÎD  (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavuş kuşları, ibibikler.
HEDAYA  (Hediye. C.) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bağışlar.
HEDB  Meyve toplamak. * Davar sağmak.
HEDBE  Ufak tesbih böceği.
HEDCAN  Yavaş yürüyüş. 
HEDD  Binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. Çok ihtiyarlayıp düşkün hâle gelmek. * Zayıf ve korkak.
HEDDAM  Çok keskin kılıç.
HEDDE  Duvarın yıkılmasından çıkan gürültü.
HEDEB  Ensiz, uzun ve ince yaprak. * Servi yaprağı.
HEDEF  Nişan noktası. * Emel. Varılmak istenen gaye. * Yüksek, bülend. * İri vücudlu adam. * Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan. (L.R.)
HEDEF-İ ÂMÂL  Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.
HEDEL  Devenin dudağının sarkık olması. * Bir şeyi aşağı indirmek.
HEDEM  Binadan yıkılan taş ve kerpiç.
HEDER  Boşa gitme. Yok yere faydasız giden. * Ölüme giden.
HEDHED  Suâl etmek, sormak. * Ötmek. * Çocuk sallamak.
HEDHEDE  Bağırma, ötme. * Devenin bağırması, kuşun ötmesi.
HEDÎ  (C.: Hevâdî) Mürşid. * Boyun.
HEDÎL  Erkek güvercin. Güvercin sesi.
HEDÎR  Güvercin kuşlarının ötmesi. * Aygırın kişnemesi.
HEDİYE  Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.
HEDİYE-İ DENDÂN  Diş kirası.
HEDİYETEN  Armağan olarak, hediye olarak.
HEDİYY  (Hediye. C.) Atiyyeler, hediyeler.
HEDK  Kırmak.
HEDLAK  Dudakları sarkık olan.
HEDM  Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek. * Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa) 
HEDM (HİDM)  (C.: Ehdâm) Eski elbiseler.
HEDMELE  (C.: Hedmelât) Ağacı çok olan kumlu yer.
HEDN  Vakar, ciddiyet.
HEDNE  Sükun, sessizlik, durgunluk.
HEDR  Galeyan etmek. * Ot büyümek. * Güvercin ötmek.
HEDS  Sürmek. * Reddetmek. * Haykırıp bağırmak.
HEDUC  Eserken gümleyen rüzgâr.
HEDY  Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban.
HEFAF  Hafif berrak nesne.
HEFAFE  Parlamak.
HEFEVAT  (Hefve. C) Yanlışlıklar, yanılmalar. * Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar.
HEFFAT  Ahmak.
HEFHAF  Yeynicek, hafif mizaçlı kimse.
HEFHEFE  İnce belli olmak.
HEFÎF  Sür'atli seyir.
HEFT  Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak. * Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek. * Vurmak.
HEFT  f. Yedi sayısı.
HEFTÂD  f. Yetmiş. 70
HEFT-AHTER  f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HEFTAN  Zırhın altına giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafından liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı.)
HEFT-ASMAN  Yedi kat gök.
HEFT-DANE  Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.
HEFT-DERYA  Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.
HEFTE  Yedi günlük müddet olan hafta.
HEFT-ELVAN  Yedi renk. * Türlü yemeği.
HEFT-ENDAM  Vücudumuzda yedi organ.
HEFT-GÂNE  f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HEFT-HUN  f. Cehennemin yedi tabakası.
HEFT-KALEM  Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HEFT-KÂR  f. Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş.
HEFT-MERD  f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ)
HEFT-RENG  f. Yedi renk.
HEFTÜM  f. Yedinci.
HEFV  Açlık.
HEFVAN  Yanılma, yanlışlık. * Süratle gitme, hızla gitme. * Ayak kayıp sürçme.
HEFVE  (C.: Hefevât) Sürçme, ayak kayması. * Mc: Hata, yanılma. Zelle.
HEGEMONYA  yun. Kuvvetle ve kıymetli vasıflarla olan üstünlük. * Bir devletin başka bir devlet üzerindeki siyasi üstünlüğü ve baskısı.
HEHCA'  Kerim, cömert kimse.
HE'HE'  Deveyi yulafa çağırmak. * Gülegen adam.
HE'HEE  Deveyi yulafına çağırıp hey hey demek.
HEJDEH  f. Onsekiz sayısı.
HEK'A  Menazil-i Kamer'den bir yıldız. * Atın göğsü üstündeki dâire.
HEKHEKA  Az birşey verme. * şiddetli seyir.
HEKİM  (Bak: Hakîm)
HEKİR  Taaccüp eden, şaşıran.
HEKK  şiddetli yağmur. * Kılıçla vurmak.
HEKM  Halka şerle taarruz etmek.
HEKR  Taaccüp etmek, şaşırmak.
HEKTAR  Fr. Yüz ar değerinde ölçü birimi.
HEKTOMETRE  Fr. Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi.
HEKUR  Uzun, tavil.
HEL  Arapçada soru cümlesinin başına gelen bir harf olup; $ em bel kad edatları yerinde ve ceza mânasına emri ve bazan isbat, bazan da nehiy için kullanılır.
HEL' (HİL')  Oğlak. (Müe: Hel'a)
HELA'  Korku. * Feryad. * Hırs.
HELAHİL  (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu.
HELAHİL-RİZ  f. Öldürücü zehir saçan.
HELAK  Yıkılma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düşkünlük. * Azab. Korku, havf. * Fakr.
HELAKET  Yıkılma. mahvolma. Felâket.
HELAL  Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan. * İhramdan çıkan hacı.
HELALÎ  Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez. * Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkalı olan.
HELALLI  Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın.
HELAL-ZADE  Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HELC  İtimat etmeyecek söz söylemek.
HE'LE (HÂLE)  (C.: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.
HELECAN  (Bak: Halecan) 
HELEK  İki dağın arası.
HELEKE  Helâk. * Düşen.
HELEL  Örümcek ağı. * Korku. * Yağmur evveli.
HELESAYA ÇIKMAK  Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.
HELEZON  Saat zenbereği gibi gittikçe daralan daire şekli. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan.
HELEZONÎ  Helezon şeklinde olan. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan, gittikçe darlaşır daire biçiminde olan.
HELHEL  Seyrek, ince, dakik şey. * Öldürücü zehir.
HELHELE  Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi. * Unu seyrek elekten elemek. * Teenni ile encamını beklemek. * Bir şeye pek yaklaşıp çatmak.
HELÎCE  Saçaklı seccade.
HELİKOPTER  Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak.
HELÎLE  Tıb: Tohumları tıbda müshil olarak kullanılan bir bitki.
HELÎME  Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.
HELKAM  Yaşlı kadın, acuze.
HELKES  Alçak adam.
HELLAB (HELLÂBE)  Yağmurlu soğuk rüzgâr.
HELLE  (C.: Hilâl) Azıcık sesi yükseltmek.
HELLÜM  Beri gel (mânasına gelir.)
HEL MİN MEZİD  Daha yok mu? Daha olmayacak mı? mânâlarında kullanılır.
HELS  Cemaat, topluluk.
HELS  Çok hayır. * Gizlemek, saklamak.
HELSAS  Cemaat, topluluk.
HELTAT  Cemaat, topluluk.
HELTÎ  Bir ot cinsi.
HELU'  Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan.
HELUK  Helâk olucu, helâk olan. * Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın.
HELÜMM  "Tez getir" mânasına gelir.
HELÜMME CERRA  (Helümme cerren) "Var kıyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için söylenen bir tabirdir.
HELVA'  Hızlı yürüyüşlü davar.
HELVA-GER  f. Helvacı.
HELVA-HANE  f. İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü.
HELVA SOHBETLERİ  Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantanalı ve hayli masraflı olurdu. Bu sohbetlere zamanın şairleri, edebiyatçıları, nükte ve sohbetleriyle meşhur olmuş kişiler, sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kışın en soğuk kırk günü olan erbain'i sağ ve sağlıklı olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eğlencesi keten helvası yapımıydı. (O.T.D.S.)
HELVAYÎ  Helva satan. Helvacı.
HELYOSTAT  Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.
HELYOTERAPİ  Fr. Güneşle tedavi.
HEM (HEMM)  Gaile, müşkül iş. * Tasa, gam, keder, hüzün.
HEM  f. Birlikte, beraber olmak mânasını ifade eder.
HEM-AHENG  f. Uygun, münasib, denk.
HEMAHİM  (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEMAL  f. şerik, ortak, eş, benzer, nazir.
HEMALUŞ  Kara balçık.
HEMAN  f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
HEMAN (HUMÂN)  İnce zayıf süngü. * Huysuz ve kötü insan.
HEMANA  f. Sanki, güya. * Aynen, tıpkı, tamamen.
HEM-AN-DEM  f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk.
HEMANEND  f. Benzer, gibi.
HEM-AN-GÂH  f. Hemen, o anda.
HEM-ARAMİŞ  f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEMARE  Her zaman, her an, dâima.
HEM-ASIL  f. Aynı asıldan.
HEM-ASIR  Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.
HEM-AŞİYAN  f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-AVER  f. Efendileri aynı olan köleler. * Arkadaş, refik.
HEM-AVERD  f. Savaşan iki kişiden herbiri.
HEM-AVİZ  f. Harpte karşılaşan iki kişiden biri.
HEM-AYAR  f. Eşit, denk, müsavi.
HEMAZÎ  Sür'at, hız.
HEM-BAR  f. Aynı yükü yüklenmiş olan, aynı yükü taşıyan.
HEM-BER  f. Beraber olan, birlikte oturan.
HEM-BU  f. Kokusu bir, aynı kokuda. * Mc: Âdet ve tarzları aynı.
HEM-CA(Y)  f. Aynı yerde oturan. Hemşehri.
HEM-CENAH  f. Denk, eşit, müsâvi.
HEM-CENB  f. Akran.
HEM-CİNS  Aynı cinsten olan.
HEM-CİVAR  Aynı yerde oturan, komşu.
HEM-ÇÜ  f. Onun gibi.
HEM-ÇÜNAN  f. Böylece.
HEM-DAMAN  f. Bacanak.
HEMDE  Ölümle haşir arası.
HEM-DEM  f. Canciğer arkadaş.
HEM-DERD  f. Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri.
HEM-DEST  (C.: Hemdestân) f. Birlikte çalışan, müttefik, arkadaş. * Ortak, şerik.
HEM-DESTÎ  f. Berâberlik, birlik. * Ortaklık, şeriklik.
HEM-DEST-İ VİFAK  Bir fikir ve mes'elede anlaşarak elele vermek, hep birden aynı sözü söylemek.
HEM-DİH  f. Köyleri aynı olan. Aynı köyden olan.
HEM-DİL  f. Fikirleri, düşünceleri aynı olanların her biri. Bir maksad ve istekte bulunanları beheri.
HEM-DUŞ  f. Omuz omuza gelen, eşit olan, müsavi olan.
HEME  f. Cümle. Hep. Bütün.
HEMEC  Kıymetsiz, değersiz. * Şaşkın. * Övez (denen at sineği).
HEMECE  Zayıf koyun.
HEME EZ OST  Herşey ondandır.
HEMEGAN  f. Cümlesi, tamamı, bütünü, hepsi.
HEMEL  Çobanı olmayan deve.
HEME OST  Hepsi odur.
HEMERCEL  Yorga at.
HEMEYAN  Akmak, seyelân etmek.
HEMEZAT  (Hemeze. C.) Kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler.
HEMEZE  Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.
HEM-FİKR  f. Aynı düşüncede ve aynı fikirde olan. Kafadar.
HEM-FİRAŞ  f. Zevce. Karı.
HEMGER  f. Çulha dokuyucu.
HEM-GİNAN  f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beşer.
HEM-GUŞE  f. Komşu.
HEM-HAH  f. Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan.
HEM-HAL  f. Aynı halde olan. İkisi beraber.
HEM-HANE  f. Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik.
HEMHEME  Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler. * Aslan bağırması. * Deve sesi.
HEM-HUDUD  f. Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi.
HEM-HUY  f. Bir ahlâk ve tabiatda bulunan. Huyları bir olan.
HEMÎ  f. Tıpkı bu, bu bile.
HEMÎ'  Ölüm, mevt.
HEMİCEK  Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam.
HEMÎM  Ağır ağır gitmek. * Otun tazeliğinden dolayı parlaması.
HEMÎME  Yumuşak rüzgâr. * Ufak taneli yağmur.
HEMÎSA'  Kuvvetli adam.
HEMÎŞE  f. Dâima. Her zaman.
HEMK  Bir kimseyi bir işle meşgul etme. Birini bir işe daldırma. * İnat etmek. * Sa'y etmek, çalışmak. * Cür'et etmek.
HEMK  Yumuşak. Kof.
HEM-KADD  f. Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan.
HEM-KÂR  f. Aynı işi yapan, aynı işte olan.
HEM-KIRAN  f. Aynı yaşta olan, yaşıt. * Kuvvette müsavi olan.
HEM-KIYMET  f. Aynı kıymette olan, kıymetleri eşit olan.
HEM-KİTAB  f. Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. * Aynı dinde olan, din kardeşi.
HEM-KÜN  f. Aynı cins işte çalışan, işleri ve meslekleri aynı olan. Meslekdâş.
HEML (HEMELÂN)  Gözden yaş akmak.
HEMLA'  Seri. * Kurt (canavar.)
HEMLECE (HİMLÂC)  Atın yorga olması.
HEMM  Gam, keder, tasa, hüzün.
HEMMAME  Zehirli hayvan. Akrep.
HEMMAS  Yavuz arslan.
HEM-MATLA'  Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.
HEMMAZ  Koğucu.
HEM-NAM  f. İsimleri aynı olan, adaş.
HEM-NEBERD  f. Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. * Rakib.
HEM-NEFES  f. Arkadaş, musâhib.
HEM-NESL  f. Aynı sülâle ve soydan, aynı nesilden, soydaş.
HEM-PA  f. Ayakdaş. Arkadaş. Yoldaş.
HEM-PAYE  (C.: Hempâyegân) f. Bir pâye ve rütbede olanların beheri.
HEMR  Su dökmek. * Göz yaşı akıtmak. * Süt sağmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
HEMRACE  Karıştırmak.
HEM-RAD  f. Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler.
HEM-RAH  (C.: Hem-râhân) f. Yol arkadaşı, yoldaş.
HEM-RAZ  f. Sırdaş. En yakın arkadaş.
HEM-RENG  f. Rengi bir olan, aynı renkte olan. * Mc: Huyları bir olan.
HEM-REV  f. Yol arkadaşı, beraber giden, yoldaş.
HEM-RİŞ  f. Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler.
HEMS  Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek. * Ağzı açmadan lokma çiğnemek. * Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek. * Peçe. * Sıkmak. * Kırmak.
HEM-SABAK  f. Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri.
HEM-SAZ  f. Uyan, uygun, muvafık, münâsib. * Arkadaş, refik, arkadaşlık.
HEMSEN  Gizli sesle. Gizli ses. Savt-ı hafi.
HEM-SENG  Aynı ölçüde, aynı mizanda, bir tartıda.
HEM-SER  f. Arkadaş, Karı kocadan her biri.
HEM-SIFAT  Aynı vasıf ve nitelikte olan.
HEM-SOHBET  f. Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ  Suçlu olduğu hâlde suçunu bilmez ve suçsuz olduğunu iddia eder kimse hakkında kullanılan bir tâbirdir.
HEM-SUFRE  f. Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı.
HEMŞ  Ameli seri olan, hızlı, hareketleri çabuk olan.
HEMŞEHRİ  f. Aynı şehirden. Aynı memleketli olan.
HEM-ŞERR  f. Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan.
HEM-ŞİKEM  f. İkiz çocuk.
HEMŞİME  Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.
HEMŞİRE  f. Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. * Hastabakıcı kadın veya kız.
HEMŞİRE-ZÂDE  f. Kızkardeş çocuğu.
HEMT  Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.
HEMTA  f. Eş denk. Benzer.
HEMU'  Göz yaşı akmak.
HEM-VARE  f. Her zaman, dâima.
HEM-VARÎ  f. Düzlük, düzolma.
HEMYAN  f. Kese, torba, çanta, dağarcık.
HEMZ  Dürtme, kakma. * Parmaklarla sıkma. * Yere çalma, vurma. * Isırma, dişleme.
HEM-ZANU  f. Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan.
HEMZE  ( $) Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret. * Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.
HEM-ZEBAN  Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.
HEM-ZEN  f. Beraber vuran. Birlikte olan.
HEM-ZEMAN  f. Aynı zamanda işleyen. * Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri.
HEMZEND  f. Beraber olanlar. Beraber çalışanlar.
HEN'A  Devenin boynunun altına konan işaret. * Menazil-i Kamer'den bir menzil.
HENABİK  Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.
HENAE  Yemeğin sindirilip hazmolması.
HENAZÎR  Hınzırlar, domuzlar.
HENB  Vehamet. * Ağırlık.
HENBELE  Topal sırtlanın yürümesi.
HENBER  Kısa boylu kimse.
HENBERÎT  Sırf yalan.
HENCAM  f. Elinden iş gelmeyen, beceriksiz kimse.
HENCAR  f. Kaide, kural, yol, usul.
HEND  İmsak etmek.
HENDEK  (Bak: Handek)
HENDELÎN  Sözü çok olan kimse.
HENDEME  Bir şeyi yerli yerince yapmak.
HENDESE  Geo: şekil bilgisi. * Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç şeklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.
HENDESE-İ MÜLKİYE MEKTEBİ  Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişahın emriyle 1884 yılında mekteb açıldı. Ve ilk mezunlarını1888 yılında verdi. 1909 tarihinde ise okulun adı, Mühendislik Mektebi olarak değiştirildi.
HENDESEHANE  f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi.
HENDESEHANE-İ BAHRÎ  Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır.
HENDESÎ  Muntazam şekli ile alâkalı ve hendeseye dâir. Geometrik şekle dâir. * Geometri ile alâkalı ve müteallik.
HENENE  Bir cins kirpi.
HENGÂM  f. Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim.
HENGÂM-I BAHAR  Bahar mevsimi.
HENGÂM-I SABAVET  Çocukluk zamanı.
HENGÂM-I ŞEBAB  Gençlik zamanı, delikanlılık çağı.
HENGÂM-I ŞİTA  Kış mevsimi.
HENGÂME  f. Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata.
HEMGÂME-İ AZAB  Azab zamanı.
HENGÂME-GİR  f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. * Kavgacı, gürültücü.
HENF  Sür'at yapmak, hız yapmak.
HENÎ  Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun.
HENÎE  şiddetli emir.
HENÎEN  Sıhhat ve afiyet olsun.
HENÎEN LEKÜM  Size âfiyet olsun, şifa olsun. Helâl olsun. * Tebrik ederiz.
HENÎN  Ağlamak.
HENİYYE  Kolaylık, sühulet.
HENK  Darlık. Güçlük zorluk.
HENK  Katı yağmur.
HENME  Gizli ses.
HENN  Ağlamak. * Ayıptan kinayedir.
HENNE  Kişinin kendi karısı.
HENT  Bir nevi kirpi. * Göz içinde olan yağ.
HENÜZ  f. Daha, yeni, şimdiye kadar, ancak.
HEPTEN  Bütünüyle, tamamıyla.
HER  f. Bütün, hep, tamamen.
HER'  şiddet. * Etin iyi pişmesi.
HER'A  Küçük bir canavar. * Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.
HERAB  Kaçmak, firar etmek.
HERAS  Dikenli ağaç.
HERAVE (HİRAVE)  Ağır, yoğun asâ (baston).
HER-AYİNE  f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde.
HER-BAR  f. Her defa, her kere.
HERC  f. Karışıklık.
HERC  İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak. * Kapıyı açık bırakmak. * İnsanların işlerinin karışması. * Seğirtmek. * Katletmek.
HER-CA  f. Her yer.
HERCAÎ  (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.
HERCÂYÎ MENEKŞE  Bir cins menekşe.
HERCAN  Uzun ve kalın olan şey. * Hayvanın yab yab yürümesi.
HERCELE  Karışık yürümek.
HERC Ü MERC  f. Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak.
HERÇ  Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.
HER-ÇEND  f. Her ne kadar. Her ne zaman.
HERÇİ BAD ABAD  f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HERD  Deve kuşunun dişisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek.
HER DEM  f. Her zaman, her dakika. Dâimâ.
HER DEM TAZE  Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr.
HEREB  Kaçma, firar. * şiddetli üzüntü, keder.
HEREC  Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.
HEREK  Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.
HEREM  Kocamak, yaşlanmak, ihtiyar olmak. * Mısır'da firavunlar zamanından kalmış piramit şeklindeki mezarların beheri. * Geo: Mahrutî şekil, piramit.
HEREMDÎDE  f. Yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış.
HERF  Acele. Sür'at, hız Hezeyan.
HERGÂH  f. Her vakit, her an, her zaman.
HERGELE  Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
HERGİZ  f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
HERHERE  Su çağıltısı. * Koyunu çağırmak. * Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.
HERHÎR  Bir nevi yılan.
HERİ'  Acele, sür'at. * Akıcı kan. * Korkak kimse. * Zayıf kimse.
HERİF  (Bak: Harif)
HERİFÇİOĞLU  Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir.
HERİM  Çok ihtiyarlamış ve kocamış kimse.
HERİME  Dişi arslan.
HERÎR  Köpek uluması. * Köpek hırlaması.
HERİSE  Keşkek yemeği.
HERÎT  Ağzı büyük kişi. * Ferciyle dübürü bir olan kadın.
HERKELE  İncelik, nezafet, hoşluk, letâfet. * İnce, zarif, lâtif, hoş.
HERKÜL  yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
HERKÜL BURCU  Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şems-üş Şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
HERM  Bir ot cinsi.
HERMELE  Yolmak.
HERNA'  Ufak bit.
HERR  Köpek uluması, köpek hırlaması.
HERRU  "Ne olursa olsun. Ya batar ya çıkar." mânâsındaki "ya herrû ya merrû tâbirinde geçer.
HERS  Tokmak ile dövmek. * Mersin ağacı. * Arslan. * Kedi.
HERS  Ufak kurt.
HERSEME  Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun.
HERŞ (HERÂŞ)  Yırtmak. * Çekişmek.
HERŞEBE  Yaşlı kuru kadın.
HERŞEFE  Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.) * Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın. * Çok eski olan kova.
HERT  Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma. * Yırtma. * Dürtme.
HERUS  Eski elbise.
HERV  Dövme, sopalama. * Pişirme. * Afganistan'da bir şehrin adı.
HERVELE  Yürüyüş. * Koşma.
HERYA'  Ağaç hışırtısı.
HERZ  Yırtmak.
HERZE  f. Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı.
HERZEDERAY  f. Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan.
HERZEGÛ  f. Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen.
HERZEHAYÎ  f. Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme.
HERZEKA  Çirkin gülmek.
HERZEKÂR  f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE  f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HERZEVAT  (Herze. C.) Herzeler, mânâsız ve boş sözler.
HERZEVEKİL  f. Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan.
HESAR (HESUR)  Arslan.
HESB  şeref. * Kifayet.
HESHESE  Karışıp görüşme.
HESİS  Gizli ses, gizli kelâm. * Ezilmiş, ufalanmış nesne.
HESM  Kaba yemek. Bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Toplamak, cem'etmek.
HESM  Kırmak. * Kesmek.
HESMELE  Gizli söz.
HESR  İki kat edip eğmek. * Kırmak.
HESS  Dövmek. * Kırmak, ufalamak.
HESS  Öldürmek, katl.
HESS  Sıkmak.
HESTÎ  f. Varlık. Var olma. Mevcudiyet.
HEŞAŞ (HEŞUŞ)  Açık yüzlü şen yeynicek kişi. * Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.
HEŞAŞE(T)  Şâdlık, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik.
HEŞEME  (C.: Heşemât) Dağ keçisinin oğlağı.
HEŞHEŞE  Şâdlık etmek, neşeli olmak.
HEŞÎLE  Sahibinin izni olmayarak bir adamın bindiği deve.
HEŞÎM  Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak. * Kırılmış, ufalanmış kuru ot.
HEŞM  Kırmak veya kesmek.
HEŞŞ  Gevrek, kolayca kırılabilir olan. * Keyifli, şen.
HEŞT  f. Sekiz.
HEŞTAD  f. Seksen.
HEŞTÜM  f. Sekizinci.
HET'  Dikkatle bakmak. Acele etmek.
HETALAN  Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HETALLA'  Uzun ve iri vücutlu erkek.
HETEPETE  Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme.
HETEROJEN  yun. Kim: Cinsi ayrı olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapılan maddelerdir.
HETF  Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak.
HETIL  Akıcı, akan.
HETÎT  Birbiri ardınca tez tez gitmek.
HETK  Yırtma Yarma. Perdeyi yırtmak. Rezil olmak. Rezil etmek.
HETK-İ HİCAB-I İSMET  Namus perdesini yırtma.
HETL  Ulaştırmak. * (Yağmur) çok yağmak.
HETLAN  Sürekli yağan hafif yağmur.
HETM  Ön dişleri kökünden kırmak.
HETMA'  Dişsiz olup kurban edilemeyen hayvan.
HETME  Çok kelâm, çok söz.
HETMELE  Gizli kelâm, gizli söz.
HETN (HÜTUN)  Yağmur yağmak.
HETR  Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma. * Sersemleşme, aptallaşma. * Birisini kötüleme. * Acib emir. * Zahmet, meşakkat. * Enine yarmak.
HETR  Ağaçla vurmak.
HETT  Yırtmak. * İkiye büküp kırmak. * Dökmek.
HETTAK  Yırtıp parçalayan, paramparça eden.
HETTAL  Dağ ismi.
HETTAN  Hafif kimse.
HETUL  Çok miktar akmak.
HEV'  Himmet.
HEV'  Kötü hırs.
HEVA  İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.
HEVA VÜ HEVES  Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.
HEVA  (Bak: Hava) 
HEVA  (C.: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı. * Yer ile gök arası. * Yukarıdan aşağıya inmek. * Her bir boş, ıssız yer.
HEVACİ'  Geyik.
HEVACİR  (Hâcire. C.) Günlerin en sıcak olan anları. * Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.
HEVACİS  (Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.
HEVADAR  f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer.
HEVADE  Yavaşlık. * Yumuşaklık. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.
HEVADÎ  (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kılavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADİC  (Hevdec. C.) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.
HEVAHAH  f. Sevilen, muhib, dost.
HEVAHAT  Ahmak adam.
HEVAHÎ  Bâtıl nesne.
HEVAÎ  f. Ciddi şeylerle alâkasız. Nefsine düşkün. Nefsine ve şehvetine mağlub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik.
HEVA-İ NESİM  f. Güzel, lâtif, hoş hava. Lâtif mânevi gıda. * Hava (Atmosfer.)
HEVAİYE  Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler.
HEVAKÂR  f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı.
HEVAMM  Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.
HEVAN  Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.
HEVAPEREST  f. Sadece gayr-ı meşru lezzet ve hevesinin peşinde. Cenab-ı Hakk'ı, dinin emirlerini unutmuş, nefsine şiddetle muhabbet eden. Nefsine tapınır derecede Haktan gafil.
HEVAS  Çok yiyen kişi.
HEVATİF  (Hâtif. C.) Hâtifler. Gayıptan işitilen sesler. * Nidâ eden melekler.
HEVAYA  Zayıflık.
HEVB  Yol, tarik. * Ateş alevi. * Karışık sözlü kimse.
HEVBER  Kırmızı gül.
HEVC  (C.: Hüvüc) Uzun boylu ve akılsız olmak. * Rüzgârın sert esmesi.
HEVCELE  Hiçbir işaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ. * Yürügen deve. * Uzun boylu, ahmak erkek.
HEVD  Tevbe etmek.
HEVDA'  Deve kuşunun erkeği.
HEVDE  Bağırtlak kuşu.
HEVDEC  (C.: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel.
HEVEK  Ahmaklık.
HEVES  Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.
HEVESAT  f. Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler.
HEVESÂT-I NEFSÂNİYE  Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.
HEVESDAR  f. Hevesli.
HEVESKÂR  f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN  (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ  f. Heveskârlık, heveslilik.
HEVESNÂK  f. Hevesli, heves edici, istekli.
HEVESNÂKÂN  (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEVESPERVER  f. Hevesli, heveskâr.
HEVEŞ  (Karın) Göçük olmak.
HEVHEVE  f. Ağacın yapraklarının rüzgâr esmesi ile çıkardığı sesler.
HEVL  Korku. Korku verici. * Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.
HEVL-ÂVER  f. Korkunç, korku getiren, korku veren.
HEVL-ENGİZ  f. Korkunç korkulu.
HEVL-NÂK  f. Korkulu, korkunç.
HEVLUL  Hafif adam.
HEVM  Uyuklayıp başını her tarafa eğmek.
HEVN  Kolaylık, sühulet. * Vakar. Teenni. * Sükunet. Sekine. Rıfk. * Ufak şey. Hor ve zelil olmak.
HEVR  Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek. * Binayı yıkmak, yıkılmak. * Sulu, ağaçlı yer. * Koyun sürüsü.
HEVRE  Dövmek. * Çok fazla yemek.
HEVS  Bir şeyi vurarak kırmak. * İfsad etmek. * Dolaşmak. * Davarı yavaşça ileri sürmek.
HEVŞ  Çok miktar.
HEVTE  Suya gidecek yol.
HEVZEB  Yaşlı deve.
HEVZELE  Depretmek, hareket.
HEY'  Gönül dönmek. * Yaramaz gönüllü olmak. * Korkak olmak.
HEY'A  Yere dökülen birşeyin akması. * Korkutucu ses.
HEYAKİL  Heykeller.
HEYÂKİL-İ KADÎME  Eski heykeller.
HEYAM  Hayranlık hâli. * Çok yumuşak kum.
HEYAMOLA  Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocukları tarafından teşkil edilen bir nevi dilenci alaylarında söylenen bir tâbirdir. * Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele inşaatta ağır bir şey kaldırırken yahut da şahmerdanı yukarı çekerken kuvvetbirliğini sağlamak için hep bir ağızdan "hayemola, yelesa, heyamo heyamo" diye bağırırlardı.
HEY'ARE  Bir yerde karar etmeyen kadın.
HEY'AT  Hey'etler. Ayrı ayrı mânalar. Kısımlar.
HEYATİLE  Hind taifesinden bir kavim.
HEY'ATIN FELETÂTI  Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği.
HEYBAN  Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. * Çoban.
HEYBE  Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba.
HEYBET  Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakınıp korkulacak hal. Azamet.
HEYBUB  Korkak.
HEYC  Heyecan, telaş. * Galeyan, tahrik. * Kavga, harp, savaş, cenk.
HEYCA  Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal.
HEYCAGÂH  f. Muharebe meydanı, savaş yeri.
HEYCEMANE  Büyük inci.
HEYD  Depretmek. * Zahmetli olmak.
HEYD  f. Ekinci yabası.
HEYDEB  Yere yakın olan bulut.
HEYDEBÎ  Atın bir çeşit yürümesi. 
HEYECAN  Birden bire şiddetle hislenme. Ürperme. * Coşkunluk. Coşmak.
HEYEF  İnce belli olmak.
HEYELAN  Toprak kayması.
HEYEMAN  (Heym) Şaşkınlık. Tutkun olmak, âşıklık.
HEY'ET  Şekil. Suret. Görünüş. * Birlik teşkil eden şahısların mecmuu. * Gök ve yıldız ilmi. Astronomi. * Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.
HEY'ET-İ ASLİYE  Aslındaki şekil ve suret.
HEY'ET-İ A'YÂN  Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti.
HEY'ET-İ HÂKİME  Hâkimler hey'eti.
HEY'ET-İ İÇTİMAİYE  İçtimaî heyet. Topluluğa âit heyet. Toplantı heyeti.
HEY'ET-İ MECMUA  Bir şeyin teferruatına ve cüz'lerine bakılmaksızın bütününün gösterdiği hal ve manzara.
HEY'ET-İ TEMSİLİYE  Temsil hey'eti. * Tar: Erzurum Kongresinde Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasınca seçilen şahıslardan teşekkül etmiş olan hey'et. (6 Ağustos 1919)
HEY'ET-İ UMUMİYE  Umumi hey'et. Bir şeyin teferruatları nazara alınmadan olan umumi durumu.
HEY'ET-İ VEKİLE  Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.
HEY'ETŞİNAS  f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan.
HEYF  Sıcak rüzgâr. 
HEYG  Çoğaltmak.
HEYHA  Deveyi yulafa çağırmak.
HEYHAT  Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakın, savul, yazıklar olsun, uzak ol" mânalarına geldiği gibi, daha ziyade; Eyvah, yazık, ne yazık, ne kadar uzak... gibi mânalar için söylenir.
HEYÎ  f. Varlık, madde.
HEYKEL  Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli. * Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide. * Mc: Soğuk ve duygusuz kimse. * Güzel ve yakışıklı kişi.
HEYKELTRAŞ  Heykel yapan kimse.
HEYL  Dökmek. * Bir şeyi ölçüsüz def'etmek.
HEYLELE  "Lâ ilâhe illâllah" demek.
HEYLEMAN  Çok, kesir.
HEYLULET  (Bak: Haylulet) 
HEYM  (Heyemân) Şaşkınlık. * Âşık olma, tutkun olma. * Yüzü yere koymak.
HEYMERE  Koca avret. İhtiyar kadın.
HEYN  (Heyyin) Kolay. Rahat. * Vakar. Sükunet.
HEYNE  Tıb: Kolera hastalığı.
HEYNEME  (C.: Heynem) Gizli ses.
HEYR  Rüzgâr adı. * Sağlam ve sert taş.
HEYRA'  Korkak, ahmak kimse.
HEYREA  Çoban düdüğü. * Meyyitin kabrine toprak dökmek.
HEYRUN  Bir nevi hurma.
HEYS  Atâ etmek, vermek, bağışlamak. * Hareket.
HEYS  Yürümek.
HEYSAM  Arslan. * Kısa boylu kişi.
HEYSAR  Arslan.
HEYSEM  Toy kuşunun yavrusu. * Tavşancıl yavrusu. * Akbaba yavrusu. * Kurt eniği.
HEYŞ  Hareket. * Davar sağmak. * Fitne. * Iztırab, acı.
HEYŞE  (C.: Heyşât) Husumet, hasımlık. * Çekişmek, nizâ etmek.
HEYŞER  Ot. * Ağaç.
HEYŞUR  Ot. * Ağaç.
HEYTAL  Tilki.
HEYTALE  (C.: Heyâtıl) Helva kazanı.
HEYTELEK  "Gel" mânasınadır.
HEY'UA  Kusmak, kay. * Yavaşlık.
HEYUB  Azametli, heybetli, gösterişli.
HEYULA  Zihinde tasarlanan korkunç hayal. * Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey. * Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde. (Bak: Esir)
HEYULÂNİYYUN  Maddeciler.
HEY'URUR  Meşakkat, zahmet.
HEYYİN  Kolay, sühuletli.
HEYZ  Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak.
HEYZA  Fazlaca kusma, istifra etme. * Tıb: Kolera hastalığı.
HEYZALE  İnsan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden aşağısı şişman olan kadın.
HEYZAM  Bahâdır, kahraman.
HEYZÜM  f. Kuru odun.
HEYZÜM-PÂRE  f. Odun parçası.
HEZ  Eğlence. Ciddi olmayan söz.
HEZ'  Kırmak.
HEZABİR  (Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yiğitler, kahramanlar.
HEZAR  f. Bin. (1000) * Pek çok. * Bülbül.
HEZARAN  f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HEZARDASTEN  (Hezârdestân) f. Bülbül.
HEZAREN  Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.
HEZARFENN  f. Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. * Minâre ustası.
HEZARMÎH  f. Bin yerinden yamalı derviş hırkası. * Çok süslü. * Gök yüzlü.
HEZARPA  f. Çok ayaklı, bin ayaklı. * Kırkayak.
HEZARPARE  f. Bin parça, çok ufak.
HEZARTABE  f. Güneş, şems.
HEZARYAR  f. Bin defa. Bin kerre.
HEZAZÎK  Süratle kat'etmek, çok çabuk kesmek.
HEZB  (C.: Hizâb-Ehazıb) Yağmur damlası birbiri ardınca damlamak.
HEZBE  (C.: Hüzub-Hizâb Hizabât) İri katreli yağmur. * Otu az olan yüksek tepe.
HEZEC  Gök gürültüsü. * Güzel sesle şarkı söylemek.
HEZECAT  (Hezec. C.) Yağmur çisiltisi. Yağmur sesi.
HEZELİYAT  (Hezl. C.) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konuşmalar. Deli saçması.
HEZEYAN  Kötü sözler. Soğuk şakalar. * Sayıklama. Saçma sapan konuşma.
HEZEYANAT  (Hezeyan. C.) Sayıklamalar. * Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar.
HEZF  Yaşlı devekuşu.
HEZHAZ  Keskin kılıç.
HEZHAZ  Aygırları boyunlarından sıkıp zebun eden yavuz aygır.
HEZHEZE  Cisimlerin, hava yahut başka bir şey dokunmasiyle titremesi.
HEZÎ  Ahmak. * Vakit, saat.
HEZÎC  Ahmak kimse. * Süratle yürüyen kimse.
HEZÎL  Zayıf, arık. Bitkin.
HEZÎM  Sağanaklı yağmur. * Gök gürültüsü. * Koşarken kişneyen at.
HEZÎMET  Bozgunluk, mağlubiyet.
HEZÎZ  Deprenmek.
HEZK  şiddetli gök gürültüsü. * Uçurmak. * Yuvarlamak.
HEZL  Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak. * Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım.
HEZLÂMİZ  Şaka ile karışık söz. Mizahlı kelâm.
HEZL-GÛ  Şakacı. Lâtifeci, mizahlı söz söyleyen.
HEZLİYÂT  (Hezl. C.) Mizah ve şakayla ilgili söz veya şiirler.
HEZM  Çok çabuk kesmek. * Sür'atle yemek.
HEZM  Bozma, mağlub etme, hezimete uğratma. * Sıkıştırma, sıkma, bir şeyi sıkıp ezme.
HEZM  Seğirtmek. * Taze olmak. * Kırmak.
HEZME  Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur.
HEZMELE  Bir cins yürüyüş.
HEZR  Saçmasapan, boş ve mânâsız söz.
HEZRA  (C.: Hezrât) Vurmak.
HEZREME  Sür'atle okumak. Sür'atli kelâm.
HEZZ  Hızlı okumak. * Süratli kesmek.
HEZZ  Hareket ettirmek. Depretmek. Tahrik.
HEZZ  Vurmak, dövmek. * Isırmak.
HEZZA  İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.
HEZZAM  Keskin.
HEZZAR  Devamlı saçmalayan adam.
HEZZUZ  Keskin.
HI  Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabına göre 600 sayısına işaret eder.
HIBA'  Atâ, bahşiş, hediye.
HIBA  Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente.
HIBAB  Sevişmek, muhabbet.
HIBAB  (C.: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.
HIBALE  Kement.
HIBAT  Yüzde olan dağ ve nişân. * Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret.
HIBAZET  Ekmek yapma mesleği, ekmekçilik.
HIBB  Muhabbet. * Habib. Yoldaş.
HIBB  Bahadırlık, kahramanlık. * Gammazlık.
HIBBE  Hımhım otunun tohumu.
HIBHER  Galiz, kaba.
HIBIK  Uzun, tavil. * Hızlı yürüyüşlü at.
HIBK  Yellenmek.
HIBNE  (C.: Hıben) Büyük çıban.
HIBRAK  Yellenme.
HIBRE  Tecrübe etmek, denemek, sınamak.
HIBRE (HABRE)  (C.: Hıber-Hıberât) Yemeni, alaca renkli bez.
HIBSE  Yaramaz, habis nesne.
HIBTE  Azıcık süt. * Bir içim su.
HIBVE (HUBVE)  (C.: Hubâ) Gökyüzüne yayılmış büyük bulut. * Dizlerini büküp, mak'adı üzerine oturup, elleri dizleri altından bağlamak. * Bele takılan şey.
HICCE  (C.: Hıcec) Bir kere haccetmek. * Sünnet.
HIÇKIRIK  t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması. * Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.
HIDA'  Hile.
HIDAC  Eksik, noksan.
HIDANE  (Bak: Hızane) 
HIDARE  Oturma, ikamet.
HIDEB  şişman gövdeli kimse.
HIDEMAT  (Bak: Hidemat)
HIDEMM  Bahşişi çok olan kimse.
HIDÎV  f. Vezir, âsaf. * Kral nâibi. * Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 - 1876) Mısır valilerine verilen ünvan. Sultan Abdülaziz, hıdîv ünvanını Büyük Fuad Paşa'nın arzusu üzerine ilk olarak Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu olan İsmail Paşa'ya verdi. (8/6/1867) İsmail Paşadan sonra oğlu Tevfik Paşa, daha sonra da Abbas Hilmi Paşa, Mısır Hıdîvi oldular. Mısır hıdîvleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı derecede idiler.
HIDÎVÂNE  f. Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette.
HIDK  Kesmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
HIDN  Koltuk altından yan başına varana kadar, kucak. * Nahiye. * Canip, taraf.
HIDR  Mâni, engel. * Perde, hâil.
HIDRELLEZ  (Hıdırellez) Rumi Nisan ayının 23. gününe verilen addır. Bu tarih 6 Mayıs'a tekabül eder. Doğrusu Hızır ve İlyas'tır.
HIFA'  Her şeyin örtüsü ve perdesi. * Kırba örtüsü.
HIFAF  Yeyni, hafif.
HIFAZ  Gayret. * Vefalılık.
HIFAZ  Gelin düğünü.
HIFF  Hafif, zayıf nesne.
HIFFE  Yeynilik.Hafiflik, zayıflık.
HIFRÎ  Bir otun adı.
HIFŞ  Küçük ev.
HIFY(E)  Yalın ayak yürümek.
HIFZ  Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatırda tutmak. Kur'an'ı ezberde tutmak.
HIFZ-I BİLAD U İBAD  Şehirlerin ve şehir ahalisinin korunması.
HIFZ-I EMANET  Canı muhafaza etme. * Bırakılan emaneti koruma.
HIFZ-I HUKUK  Hak ve hukukları muhafaza etme.
HIFZ-I KUR'AN  Kur'an-ı Kerim'i tamamıyla ezberleme.
HIFZ-ÜL LİSAN  Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)
HIFZE  (C.: Hafâyiz) Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Gayret etmek.
HIFZISSIHHA  (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi. * Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.
HIKAB  Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HIKB  (C.: Ahkâb) Uzun zaman, dehr.
HIKBE  (C.: Hıkeb) Yıl, sene. * Seksen yıl.
HIKD  Kin, buğz, adâvet. * İntikam almak için fırsat beklemek.
HIKF  Kumun bir yere toplanıp yığılarak tepe gibi olması.
HIKK(A)  (C.: Hukuk - Hıkâk) Üç yaşını tamamlayıp dördüne girmiş deve. 
HIKMIK ETMEK  t. Bir işten veyahut bir suale cevap vermekten kaçınmak için esassız bahaneler ileri sürmeye çalışmak. Tereddütlü davranmak.
HILA'  Göze çekilen sürme.
HILAB  Yırtıcı hayvan veya yırtıcı kuş pençesi.
HILABE  Aldatmak, hud'a. 
HILACE  Hallaçlık.
HILAF  (C.: Ahlâf) Söğüt ağacı. * Muhalefet etmek, karşı gelmek.
HILAL  (C.: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk.
HILAS  Kara ile ak arasında olan çocuk.
HILAS  Her nesnenin dibine çöken ağırlığı.
HILB  Kalble karın arasında olan perde.
HILBİD  Küçük deve.
HILF  Birbirine yardım etmek. * Ahdetmek.
HILF  Meme başı.
HILFE  Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Biri gidip diğeri geriye gelmek. * Biçildikten veya yandıktan sonra biten ot. * Sonra biten yemiş.
HILK  Boğaz balgamı.
HILK  Hükümdar mührü. * Çok mal.
HILKID  Kötü ahlâklı ve ağır ruhlu kimse.
HILKÎ  (Bak: Hilkî)
HILL  Helâl. * Kâbe ile mikat arası.
HILLE  Mekân ismi. "Büluğ" mânâsına mastar.
HILLE  Kılıç gediği.
HILLÎFÎ  Bir kimseyi yerine bırakmak.
HILM  Dost.
HILS  (C.: Ahlâs) Yünden veya kıldan yapılan ve palas denilen döşek. * Büyük ve kuvvetli olan dişi deve.
HILT  Bir şeye karışık, karışmış bulunan. * Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi. * Soyu, nesebi karışık kimse.
HILT-I MAHMUD  Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.
HILT-I REDÎ  Vücudun hastalanmasına sebebiyet veren madde. * Bir şeye karışmış olan şey.
HILTA  İşret. * Muaşeret.
HILYE  Güzel sıfatlar, iyi hasletler. * Süs, zinet. * Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) evsafı ve bundan bahseden kitab.
HIM'  Kurt. * Hırsız.
HIMA  Kimsenin giremediği mahfuz otlak. * Sultan için korunup hıfz edilen çayır.
HIMAM  Ölüm, mevt.
HIMAR  (C.: Hamir - Humur) Eşek.
HIMAR  (C.: Humr-Humur) Kadınların başlarına sardıkları bez.
HIMARE  (C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafına koydukları taş. * Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.
HIMAS  Karnı aç kimseler.
HIMASA  İnce bellilik.
HIMBIL  Budala ve miskin.
HIMDID  Havuz dibinde olan döşeme.
HIMHIM  Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse. * Burnundan çıkan ses gibi boğuk. * Arap diyarında biten bir ot. * Çok siyah.
HIMLAK  (C.: Hamâlik) Gözün etrafı.
HIMRE  Bir şeyin bozulup şekil değiştirmesi.
HIMS  Üç gün deveyi susuz bırakıp, dördüncü günü su vermek. * Alaca yemeni bez.
HIMTAT  Ot arasında olur bir nakışlı böcek.
HIMVE  Hastanın yemek yememesi.
HIMYE  Tıb: Hastanın, hekim tarafından verilen ilaçlarla kanaat edip ve tavsiyelerine uyup o hududun dışına çıkmaması.
HIMYET  Yemek yememek. Perhiz yapmak.
HINA (HINNÂ)  Kına.
HINAF  Devenin yulardan burnunu çözmesi. * Deve bileğinde olan yumuşaklık.
HINAÎ  Kına satan, kınacı.
HINAK  (Hanak. C.) Kızmalar, darılmalar, kin tutmalar, haset etmeler.
HINAK  İdam ederken boyna geçirilen ip.
HINAS  (Hünsâ. C.) Kendisinde hem erkeklik ve hem de dişilik özelliği taşıyanlar.
HINAT  (Hınta. C.) Buğdaylar.
HINATA  Buğday satmak.
HINAYE  Burun ucu.
HINC  Her nesnenin aslı. * Meyl ettirmek, eğmek, yöneltmek.
HINCAHINÇ  Ağzına kadar ve tıka basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya taşıt için kullanılır.)
HINCER  (C.: Hanâcir) Hançer.
HINDELİS  Ağır yürüyüşlü deve.
HINDİS  (C.: Hanâdis) Katı karanlık.
HINEZKAR  Kısa boylu kişi.
HINN  Cinden bir tâife.
HINNA  Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz.
HINNAB  Uzun boylu.
HINNUS  (C.: Hanânis) Hınzır eniği.
HINS  Bâtıldan hakka veya haktan bâtıla meyletmek. Yeminini bozmak. Günah.
HINS-I YEMİN  Yemininde durmayıp bozmak. Nakz-ı ahd da denir.
HINSIR  Küçük parmak. Serçe parmak.
HINSÎR  Alçak, soysuz, âdi.
HINTA  Buğday.
HINTAR  Çok acıkmak.
HINYE  Yay.
HINZAB  Kısa boylu. * Yaban havucu.
HINZIB (HUNZEB)  Kokmuş et parçası. Bir lâkap.
HINZIR  (C.: Hanâzır) Domuz. (Beğenilmeyen birisine hakaret için mecazen söylenir.) * Pis ve katı kalbli kimse.
HINZİMAN  Cemaat, topluluk. * Taife.
HINZÎRE  (C.: Hınzırât) Hileci ve fitnekâr kadın. * Dişi domuz.
HINZİYAN  Faydasız ve mânasız sözler konuşan.
HINZÎZ  (C.: Hanâzız) Enenmemiş veya enenmiş erkek davar.
HIR  Hırıltı. * Kavga, dövüş.
HIRA  Mekke-i Mükerreme'nin civarında bulunan ve Hz. Peygamber'e (A.S.M.) ilk vahyin geldiği mağaranın ismidir. Bu mağaranın bulunduğu dağa Hırâ dağı denildiği gibi, Harrâ veya Cebel-i Nur da denilmektedir.
HIRA  Zayıf, cılız. * Küçük, ufak.
HIRABE  Deve hırsızlığı yapmak.
HIRAFE  Acılık. * Tezlik. 
HIRAK  Hareket.
HIRAM  f. Sallanma, salına salına naz ve edâ ile yürüme.
HIRAMAN  f. Salınarak naz ve edâ yaparak yürüyen.
HIRASET  Koruma. * Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme.
HIRAŞ  f. "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş $ : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş $ : Kulak tırmalayıcı.
HIRBA  Bukalemun adı verilen keler cinsi. * Güneşin bulutlara aksetmesinden hasıl olan renkler.
HIRBAK  Sahabeden bir kimsenin adı ki, ona "Zülyedeyn" de derlerdi. * Def'etmek, kovmak. * Yellenmek.
HIRBAŞ  Fesâd vermek. * Acı bir ot.
HIRBÜRE  Kavun.
HIRÇIN  Pek inatçı, titiz.
HIRDAVAT  Ehemmiyetsiz şeyler, öteberi. * Demirden mâmul eski âlet. (Bak: Hurdevat)
HIRED  f. Akıl, fikir, zihin. İnsandaki düşünce ve anlayış kuvvesi.
HIRED-ÂMUZ  Öğreten, öğretici, muallim.
HIRED-ÂŞUB  f. Akıl dağıtan.
HIRED-FERSA  f. Akıl yorucu.
HIRED-MEND  (C.: Hıredmendân) f. Akıllı, anlayışlı.
HIRED-MENDÎ  Akıllılık.
HIRED-PESEND  Akıllı, zîakıl, düşünen.
HIRED-SUZ  f. Şaşırtıcı, akıl yakıcı.
HIRFET  Geçinmeğe medar (sebeb) olan iş, san'at. Devamlı meşgul olunan iş.
HIRFU'  Pamuk.
HIRIZMA  Azgın hayvanların ağzına veya ayının burnuna takılan demir halka.
HIRÎD  f. Satın alma.
HIRÎDAR  f. Alıcı, müşteri, tâlib.
HIRÎDE  f. Satın alınan, satın alınmış.
HIRİSTİYANLIK  (Bak: İsevî)
HIRK (HIRRÎK)  Cömert, kerim.
HIRK  Törpülemek. * Kızgınlıktan dolayı dişini gıcırdatmak. * Bir şeyi dürtmek.
HIRKA  Bez parçası. Bezden mâmul elbise. * Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.
HIRKA-İ SAADET  Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ  İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) sonra İstanbul'a getirilmiştir. 
HIRKA-İ ŞERİF  (Bak: Hırka-i Saadet)
HIRKAPUŞ  f. Hırka giyen, derviş.
HIRKAPUŞANE  f. Fakircesine, dervişçesine.
HIRKAPUŞÎ  f. Fakirlik, dervişlik.
HIRKAT  Hararet, sıcaklık, yanma.
HIRMAN  Mahrumluk, mahrumiyet. * Ümitsizlik, ye's.
HIRMAN  Yalan, kizb. 
HIRMELE  Akılsız kadın.
HIRNIK  (C.: Harânik) Tavşan yavrusu. * Bir şâire kadın.
HIRPADAK  Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.
HIRPANÎ  f. Derbeder, perişan kılıklı, pejmürde.
HIRRAN  Boyun eğen, itaat eden, muti.
HIRRE  Susuzluk.
HIRRÎC  Bir kimsenin çıkardığı nesne.
HIRRÎF  Acılığından dili acıtan nesne.
HIRRİK  (C.: Ehrak - Hurrak - Huruk) Cömerd, kerim. Zarif.
HIRRİT  (C.: Harârit) Delil. * Hâzık. * Mâhir, maharetli.
HIRS  Aç gözlülük. Tamahkârlık. * Kızgınlık. * Şiddetli istek, arzu. * Azgınlık.(Hırs ile aculiyet sebeb-i haybettir. Zira, müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden haris muvaffak olamaz... M.)(Arkadaş! Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ: Kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler günahları affeder. Ve beyn-en-nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "Mır-mır" ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
HIRS-I CAH  Makam ve rütbe hırsı.
HIRS  (Hurs) Takdir, kıyas. * Altın veya gümüşten halka.
HIRS  Ayı.
HIRS  Saklamak.
HIRS-BEÇE  Ayı yavrusu.
HIRSEK  f. Ayı yavrusu.
HIRSEME  Ayakkabının başı.
HIRSİYE  Geceleyin çalınan koyun.
HIRŞA'  Yılan derisi. * Yumurtanın üst kabuğu.
HIRT  Erkek keklik. * Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt.
HIRTOPOZ  (Argo) Anlayışsız, kaba, ahmak kimse.
HIRTİT  Kereviz.
HIRVANÎ  Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.
HIRVAT  Hırvatistan halkından veya bu halkın neslinden olan kişi.
HIRVATÎ  Tar: Sipahilerin başlarına giydikleri külâh tarzındaki başlık.
HIRZ  Melce'. Sığınılacak yer. * Tılsım. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza etmesine dair yazılı duâ. * Fık: Bir malın âdet üzere muhafazasına mahsus yer. * Muhafaza etmek.
HIRZ-I CAN  Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.
HIRZ-I BİGAYRİHÎ  Aslında eşya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak malların yanında muhafızı olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi)
HIRZ-I BİNEFSİHÎ  İçerisinde mal ve eşya saklamak için yapılmış, hazırlanmış ve içine izinsiz girilemiyen ev, dükkân, çadır, depo vs. gibi mahaller. (Kasa, sandık, dolap, çuval da bu hükümdedir.)
HISA  (C.: Ahsâ) Sığır tersi.
HISA'  Hayvanın hayalarını çıkarma, eneme, burma. * İnsanı hadım etme.
HISAL  (Haslet. C.) Hasletler, huylar, tabiatlar. Ahlâk.
HISAL-İ HAMÎDE  Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve düşmanın ittifakı ile ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hısal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.)
HISAM  Düşmanlık, çekişmek, kavga, mücâdele.
HISAN  Aygır, at.
HISAN  (Hasna. C.) Güzel kadınlar veya kızlar.
HISAN  Mümtaz kimseler, seçkin kişiler.
HISANE  Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.
HISAS  Hisseler. Paylar. Nasipler. * Kıssadan alınan dersler.
HISASE (HISSE)  Kabahat. * Alçaklık, denâet.
HISB  Ucuzluk, bolluk.
HISB  Yay avazı. Ok atma sırasında yaydan çıkan ses.
HISIM  Soyca ve evlenme neticesinde aralarında bağ bulunanların beheri. Akraba.
HISN  Kale. Hisar. Sığınmağa, korunmağa mahsus sağlam yer.
HISN-I HASÎN  Çok kuvvetli, en sağlam korunma.
HISREM  Koruk. * Bahil kimse.
HISREME  Üst dudağın derisinin sarkık olması.
HISS  Noksan, eksik.
HISS  (C.: Hısas) Nasip, hisse.
HISSA  (Bak: Hisse)
HISSAN  Mümtaz ve belirli kimseler. Tanınmış iyi kimseler. Ekâbirler.
HISSET  (Bak: Hisset)
HISSÎS  Hâslık.
HISSÎSA  Bir kimseye, bir şeye mahsus olan hâl.
HISVE (HISYE)  (C.: Haseyât) İki avuç dolusu. * Azeryun otu.
HIŞ'A  Doğum anında ölen annenin karnı yarılarak çıkarılan çocuk.
HIŞAŞ  Başı küçük adam. * Küçük başlı yılan. * Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk. * Kuşlardan, dimağı olmayan. * Çuval. * Cânip, taraf. * Sinir.
HIŞF  Geyik yavrusu.
HIŞIR  Kavun ve karpuzun kabuk kısmı. * Olgunlaşmamış kavun. * Kötü bir tabaklama neticesinde, bazı kısımları sert kalan deri. * Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse.
HIŞM  f. Öfke, hiddet, gazap, kızgınlık.
HIŞM-ÂLUD  (Hışm-gîn, Hışmîn, Hışm-nâk) Kızgın, öfkeli.
HIŞM-GÎN  f. Dargın, öfkeli, kızgın, darılmış, gücenmiş.
HIŞM-NÂK  f. Kızgın, öfkeli, hiddetli, hışımlı.
HIŞT  Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti. * Kerpiç. * Tuğla.
HIŞT-I HAM  Ham kerpiç. Tam pişmemiş kerpiç. Güneşte kurutulan kerpiç.
HIŞT-I PUHTE  Fırında pişirilmiş tuğla.
HIŞTEK  f. Küçük kerpiç.
HIŞT-TABE  f. Tuğla ocağı.
HIŞT-ZEN  f. Kerpiç veya tuğla yapan kimse.
HIŞV  Geyik buzağısı.
HIT'  Suç, günah. Günah işlemek.
HITAB  Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek. * Seninle gayrin arasında olan kelâm.
HITABET  Hatiplik etmek.
HITABİYYE  Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.
HITAM  (C.: Hutum) Dizgin, yular.
HITAN(E)  Sünnet etmek.
HITAR  (Hatar. C.) Tehlikeler, hatalar.
HITAR  Misli, benzer, denk, eş. * Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne.
HITAT  (Hıtta. C.) Ülkeler, memleketler, diyarlar.
HITBAN  Ebucehil karpuzu.
HITBE  Huk: Bir kadının nikâhına talib olmaktır. Evlenmeyi taleb eden erkeğe: "hâtıb", evlenmesi taleb edilen kadına da "mahtube" denir.
HITR  Az miktar vermek.
HITR  (C.: Ahtâr) Boya otu. * Çok miktar deve. * Suyu çok olan süt.
HITRE  Azıcık vergi.
HITTA  Günahlardan istiğfar etmek. * Başkasının üzerinden suçluluğu kaldırmak. * (C.: Hıtat) Diyar, ülke, memleket.
HITTA-İ CESİME  Büyük ülke.
HIVA'  (C.: Ahviye) Suya yakın toplanmış evler. * Kaplayıp, toplayıcı olan.
HIVAN  (C.: Huvn) Sofra. 
HIVAR  Cevap vermek.
HIVEL  Zeval. * Bir yerden başka yere intikal, tahavvül etmek.
HIVKAL  Zayıf olmak, zayıflamak.
HIYABAN  f. Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. * Ortasından su akan ağaçlık yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adı.
HIYABE  Ümitsiz ve mahrum olmak.
HIYAKE  Dokumak.
HIYAL  Hayvanın kısır olması.
HIYAM  (Hayme. C.) Çadırlar.
HIYANAT  (Hıyanet. C.) Hıyanetler, hâinlikler, kahpelikler.
HIYANET  Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
HIYANET-İ VATAN  Vatan hainliği. Vatana hıyanet etme.
HIYANETEN  Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.
HIYANETKÂR  Hıyanet eden. Hâin.
HIYAR  Hayırlılar. * (C.: Hıyârât) Huk: Bir işi yapıp yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlaşmadan vaz geçme. Hususi bir sözleşmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptığı bir akdi diğer tarafın rızasına hâcet kalmaksızın bozabilir.
HIYAR-I AYB  Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I RÜ'YET  Bir şey hakkında görülmeden yapılan bir akitten dolayı, âkitlerden biri için görüldüğü zaman sabit olan muhayyerliktir.
HIYAR-I ŞART  Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasıdır.
HIYAR-I TAĞRİR  Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.
HIYAR-I VASF  Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)
HIYARAT  (Hıyâr. C.) İslâm hukukunda alışveriş meselelerine ait muhayyerlik hususları.
HIYARE  Otsuz, otu olmayan yer.
HIYASA  Kulak halkası. * Dar etmek, darlaştırmak. * Dikmek.
HIYAT  (Hâit. C.) Perdeler. Mânialar.
HIYAT  İplik. İbrişim. * İğne.
HIYATA  Hıfzetmek, korumak, muhafaza etmek.
HIYATA (HIYATET)  Terzilik, dikiş dikme işi. * Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi. * Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.
HIYATET-HANE  f. Dikimevi, dikişevi, terzihane.
HIYAZ  (El-hıyaz) Havuzlar. * Kadınlarda aybaşları, hayız kanları.
HIYAZ(A)  Suya dalmak.
HIYAZET  İlâve etmek, toplamak.
HIYERE  Beğenme, seçme. Benzerlerinden ayırma. * Seçkin, seçilmiş, beğenilmiş, ayrılmış.
HIYERE-İ NÂS  Seçkin kimseler, mümtaz kişiler.
HIYERE  Küfe yakınında bir şehrin adı.
HIYFET  Korku. Gizlilik ve havf. 
HIYRE  f. Fersiz ve donuk göz.
HIYRE-BAHŞ  f. Göz kamaştıran, aklı durduran.
HIYRE-ÇEŞM  f. Kamaşık ve donuk gözlü. * Cesur, atılgan. * İnatçı, muannid. * Utanmaz, hayâsız, arsız.
HIYRE-DEST  f. Aldığı işi bozar olan (kimse.). Eli sakar kişi.
HIYRE-GÎ  f. Kamaşıklık, donukluk (göz hakkında). Şaşkınlık.
HIYRE-KÜŞ  f. Sevilen, mahbub, sevgili. * Haksız yere adam öldüren.
HIYRE-RE'Y  f. Reyi zararlı olan, kötü reyli.
HIYRE-SER  f. Sersem, alık.
HIYRE-SERANE  f. Alıkçasına, sersemcesine.
HIYRE-SERÎ  f. Alıklık, sersemlik.
HIZ  Sür'at, çabukluk.* Gayret, şevk. * Fiz: Alınan yolun zamana oranı.
HIZAB  Birşeyi boyamak için hazırlanmış terkib.
HIZAC  Büyük tuluk.
HIZAD  Dikensiz ağaç.
HIZAK  (Hızka. C.) Yığınlar, kalabalıklar.
HIZANE  Bir şeyi bir şeye ilâve etmek. * Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması. * Bir şeyi kucağına almak.
HIZAR  Bahçe çevresine yapılan duvar veya çit.
HIZB  (C. Ehzâb) Erkek yılan. * Ok atarken yaydan çıkan ses.
HIZC  (C.: Ehzâc) Devenin içtiği havuzun dibinde kalan su. * Ateş yakmak.
HIZECR  (C.: Hazâcir) Karnı büyük kişi.
HIZF  (Bak: Hazf)
HIZIR (A.S.)  İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-ı kerim. (Bak: Meratib-i hayat)
HIZK (HİZAK)  Zeyreklik, akıllılık. * Ustalık, mahâret.
HIZK  Kuşun terslemesi.
HIZKA  Yığın, kalabalık.
HIZLAN  Müflis olmak. İflas etmek.
HIZLAN  Rezil olma. Rüsvaylık. * Aşağı düşmek. * Muâvenetini, yardımını terk etmek.
HIZVE  Kadının, kocası yanında hürmetli, izzetli ve mertebeli olması.
HIZY  Hor ve zelil olmak. * Rüsvay olmak.
HIZZET  Mertebe, menzile, derece.
HİBA  Bahşiş. * Kadına kocasından kalan hisse. * Vergi.
HİBA  (C.: Ahbiye) Abadan veya keçeden yapılmış göçebe çadırı, oba.
HİBAB  Dostluk, sevmek. (Bak: Hubb) * (Habb. C.) Tohumlar, taneler. * Haplar.
HİBAB  Neşat, sevinç, sürur.
HİBAK  Yarpuz otu. * Yelmek.
HİBAL  (Habl. C.) Urganlar. İpler, halatlar.
HİBALE  (C.: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ. * Kement, bağ. 
HİBALE-İ İZDİVAC  Evlilik bağı.
HİBALE-İ TELBİSAT  Gizli, kamufleli tuzak.
HİBAS  Su bendi.
HİBAT  (Hibe. C.) Bağışlar, hibeler.
HİBB  Kurnaz, aldatıcı, hileci kimse.
HİBB  Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş.
HİBBAN  (Hibb. C.) Mahbublar, sevgililer.
HİBBE  (C.: Hibeb) Yırtık ve eski kumaş parçası. Paçavra.
HİBE  Bağışlamak. Parasız ve karşılıksız vermek. Bağışlanan şey. * Hal ve şân.
HİBE  (C.: Hıbeb-Hıbâb) Yaban otlarının tohumu.
HİBEB  Habbler. Taneler, tohumlar. (Hubub da denir)
HİBEB  (Hibbe. C.) Paçavralar. Kesilmiş bez veya kumaş parçaları.
HİBEK  (C.: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel bir zemin üzere dokumak mânasına gelir. (E.T.)
HİBE-NAME  f. Bir kimseye birşey hibe edip bağışlamak üzere yazılan kâğıt.
HİBL  Yaşlı, ihtiyar. * Uzun boylu kimse. * Büyük deve.
HİBLA'  Yeyici, yiyen. * İt, köpek, kelb.
HİBR  (C.: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi. * Salih âlim. * Sürur. * Ni'met. * Mürekkeb. * Eser, nişâne.
HİBRE  (Hibret) Bir şeyin iç yüzünü hakkı ile bilmek.
HİBRİR  (C.: Habârîr) Dağ çiçeği.
HİBRİYYE  Kepek.
HİBRİZİYY  Acem askerlerinden şanlı bir süvârinin adı.
HİBS  Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş.
HİBT  (Bak: Hebt) 
HÎC  Deveyi azarlama ve zecir sesi.
HİCA  Bulmaca, bilmece.
HİCA'  Hicvetme, yerme. Birisi hakkında alay eder tarzda yazılar yazma.
HÎCA  (Bak: Heycâ)
HİCA  Akıllı. * Münasib, lâyık.
HİCAB  Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. * Men'etmek. * Allah ile kul arasındaki perde. * Setretmek. Gizlemek.
HİCAB-I ÇİHRE  Yüz örtüsü.
HİCAB-I EBR  Bulut perdesi.
HİCAB-I HÂCİZ  (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram.
HİCAB-I KALB  Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri.
HİCAB-I MEŞİMÎ  Rahim zarı. Ana rahminde cenini saran zar.
HİCAB-I MÜSTABTIN  Tıb: Plevra.
HİCABAT  (Hicab. C.) Perdeler. * Tılsımlar.
HİCAB-AVER  f. Hicab verici, utandırıcı.
HİCABET  Kapıcılık. Perdecilik. * Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu. * Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe perdeciliği.
HİCABÎ  Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. * Mahcub. Utangaç.
HİCAC  Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek. * Tıb: Göz çukuru ve kaş kemiği.
HİCAL  (Hacle. C.) Gerdekler, gelin odaları. * Çadır kapısına asılan kalın perde.
HİCAL  (Hecl. C.) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar.
HİCAM  Hayvanlara takılan ağızlık.
HİCAME  Deve ağzına ısırmasın diye takılan ağızlık.
HİCAN  İyi, kerim kimse. * Güzel ve beyaz deve.
HİCAR  (Hacer. C.) Taşlar.
HİCAR  Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak. * Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.
HİCARE  (C.: Hıcer) Su üstünde olan kabarcık. * Taş.
HİCAZ  Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulunduğu mıntıka.
HİCAZ DEMİRYOLU  Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI  Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti.
HİCAZÎ  (Hicaziyye) Hicaza mensub. Hicazla alâkalı. * Hicazlı Arap.
HİCCE  Bir defa hacca gitmek.
HİCCET-ÜL VEDÂ'  Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dâr-ı âhirete teşrifinden bir sene evvelki son vedâlaşma haccı.
HİCCÎRA  Âdet, usul, kaide.
HİCCİRA'  Şân. * Zât. * Âdet.
HİCCİRE  Âdet. * Halk.
HİCER  Her nesnenin kenarı.
HİCHİC  Tatlı su. * Erkek koyun.
HİCİR  Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat.
HİCİV  (Bak: Hicv)
HİCR  (Hicir) Men'etmek, bırakmak. * Şer'an haram olan şey. * Semud Kavmi'nin bulundukları vadinin ismi. (Bak: Hacr)
HİCR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 15. suresidir.
HİCR  Ayrılık. * Başkalarından ayrı fâzıl ve üstün kimse. * Sayıklama.
HİCRAN  Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.
HİCRAN-I LÂ YEZALÎ  Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HİCRAN-MEAL  Hicran bildiren, hicran anlatan.
HİCRAN-ZEDE  Ayrılmış, üzüntülü, hicrâna uğramış.
HİCRET  Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak. * Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. İslâmiyetin ilk zuhurunda, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tertipliyorlardı. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (A.S.M.) Mekke'yi bırakıp Medinelilerin dâvetini kabul ederek Hz. Ebu Bekir (R.A.) ile birlikte 622 senesinde hicrete mecbur oldu. Bu seneye Hicret senesi denildi. İslâm takvimlerinde "tarih", bu seneden başlar ve buna hicret yılı veya hicrî yıl denir. (Bak: Takvim-i Arabî)
HİCRET-İ NEBEVİYE  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekke'den 622 yılında Medine'ye hicret etmesi.
HİCRÎ  Hicrete ait ve müteallik.
HİCRÎ TARİH  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasında değiştiği için hicri tarih ile milâdi tarih arasında on günden biraz fazla fark vardır. Hicri yahut kameri yılı milâdi yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılır. Eldeki hicri yıl sayısının % 3'ü çıkarılır. Bulunan sayıya 622 sayısı ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yılının yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 daha ilâve edilince karşılığı olarak milâdi 1592 yılı bulunmaktadır.
HİCRİ'  Uzun boylu ahmak erkek. * Tazı, köpek, kelp.
HİCRİS  Tilki eniği.
HİCV  (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume. * Alay etmek. (Bak: Hecv)
HİCVÎ  Hicivle alâkalı. Hiciv denilen tarz-ı zemme ait ve müteallik olan şeyler.
HİCVİYYÂT  (Hicviyye. C.) Edb: Hicivle ilgili manzume ve şiirler.
HİCVİYYE  (C.: Hicviyyât) Hiciv tarzında yazılmış manzume.
HİÇ  f.Değersiz, kıymetsiz. Yok olan, yok denecek kadar az olan.
HİÇAHİÇ  f. Hiç. Yok. Bomboş.
HİÇÎ  f. Hiçlik. Yokluk.
HİÇKÂRE  f. İşi rast gitmeyen.
HİÇKES  f. Hiç kimse.
HİD'  Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir.
HİDA'  Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun.
HİDAB  (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar.
HİDAC  Yapılan ibadette kusur, noksan, eksiklik.
HİDACE  (C.: Hadâic) Devenin sırtına yüklenen yük.
HİDAD  Dul olan bir kadının mâtem tutup süsten vazgeçmesi.
HİDADET  Demircilik.
HİDAE  (C.: Hıdâ') Dölengeç kuşu. * Sarfetmek, harcamak.
HİDAFE  Etlilik, şişmanlık.
HİDAK  (Hadeka. C.) Göz bebekleri, hadekalar.
HİDAM  (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. * (Hademe. C.) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.
HİDAN  Ahmak, salak.
HİDAS  Nihayet, son, netice, bitim.
HİDASE  Pâk etmek, temizlemek. * Kahramanlık, yiğitlik. * Abdest bozmak.
HİDAŞ  Tırmalama.
HİDAT  (Hâdî. C.) Hidayeti ve doğru yolu gösterenler.
HİDAYE  Çaylak kuşu.
HİDAYET  Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.
HİDAYET-EDÂ  f. Hidayete sebeb olan. Hidayet verici.
HİDB  Arkası yumru kimse, kambur.
HİDBAR (HİDBÎR)  (C.: Hadâbir) Zayıflığından arkasında eti kurumuş deve.
HİDC  (C.: Ahdac-Huduc) Yük. * Deveye konulan mahfel.
HİDDET  Öfke. Kızgınlık. Gadab. Dargınlık. Hışım. * Keskinlik.
HİDDET-İ BASAR  Görüş keskinliği.
HİDDET-İ HAVÂS  Duyguların keskinliği.
HİDDET-İ SEYF  Kılıç keskinliği.
HİDDET-İ ZEKÂ  Akıl üstünlüğü, zekâ keskinliği.
HİDDÎS  Çok sözlü, çok konuşan.
HİDEMAT  (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. Hizmetliler.
HİDEMAT-I ÂMME  Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler.
HİDEMAT-I İMANİYE  İmâni hizmetler. (Kur'an-ı Kerim'i ve mânâsını öğrenmeğe vesile olmak; imâni şüphelerin giderilmesine çalışmak; İslâmiyetin, hak din olduğunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Eşyanın ve mahlukatın lisan-ı hâl ile esmâ-i İlâhiyeye ait yaptıkları tesbih ve ibadetleri.
HİDEMAT-I ŞAKKA  Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler.
HİDFE  İnsan cemaati, insan topluluğu.
HİDMEL  Eski kaftan, eski elbise.
HİDMET  (Bak: Hizmet) 
HİDROELEKTRİK  Fr. Su gücünü kullanarak elde edilen elektrik.
HİDROELEKTRİK SANTRALI  Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HİDROFİL  Fr. Suyu kolayca emen madde.
HİDROJEN  Fr. (Bak: Müvellid-ül ma')
HİDSAN  Sonradan olmuş nesne.
HİFAF  Tavaf etmek. * Ziynet vermek. * Yan, taraf.
HİFF  Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut. * Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin. * Bir nevi balık.
HİFFET  Hafiflik. * Mc: Onurlu ve vakarlı olmamak. Temkinsizlik. Akılsızlık. Hoppalık.
HİFFET-İ MİZAC  Hafifmeşreblik. Hoppalık.
Hİ'HA'  Bir sapı kara ot.
HÎK  Tulum.HİK $ (Heykal-Heykam) : Devekuşunun erkeği. * İnce uzun.
HİKAL  Zayıflık, süstlük.
HİKAYAT  Hikâyeler.
HİKÂYE  (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma. * Olmuş bir hâdise.
HİKÂYE-NÜVİS  f. Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı.
HİKÂYE-PERDÂZ  f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen.
HÎKÇE  f. Küçük tulum.
HİKEM  (Hikmet. C.) Hikmetler.
HİKEMÎ  Hikmet ve düşünceye ait.
HİKEMİYYAT  Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.
HİKKA  Dört yaşına basan dişi deve.
HİKKAB  Uzun boylu, büyük karınlı kişi.
HİKKE  (C.: Hikek) Kaşıntı.
HİKMET  İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor) * Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye. * Ahlâka ve hakikata faydalı kısa söz. * Sır. * Bilinmeyen nokta. İlim, adâlet ve hilimin birleşmesinden doğan değerli sıfat. * Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir. Hakkı hak bilip imtisal etmek, batılı batıl bilip içtinab etmektir. * Allah'a itaat, fıkıh ve sâlih amel. * Akıl, söz ve hareketteki uygunluk. * Hak emre uymak. * Allah'ın yarattıklarında tefekkür. (Bak: Felsefe)
HİKMET-İ AMELİYE  Pratik bilgi.
HİKMET-İ ÂMME  Her şeyin alakâlı olduğu İlâhî gaye. Her şeyi kanun ve nizamına itaat ettiren umumi faydalar. Yaratılıştaki, kâinattaki umumi ve ilâhi gaye.
HİKMET-İ ATİKA  Eski hikmet.
HİKMET-İ BEDAYİ'  f. Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik).
HİKMET-İ EFGAN  f. Ağlayıp sızlamanın hikmeti. Feryadın, inleyişin gizli sebebi.
HİKMET-ÜL EŞYA  Eşyanın hikmetleri. Fizik, kimya, botanik gibi ilimler.
HİKMET-İ İLÂHİYE  Allah'ın hikmeti. Mahlûkatın yaratılışında Allah'ın gayeleri.
HİKMET-İ KUR'ANİYE  Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve rızâ-yı İlâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî, ve vatanî kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzatına sed çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkın şe'ni, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.)
HİKMET-İ MADDE  İşin hikmeti.
HİKMET-İ SAMEDÂNİYE  Samed olan Allah'ın hikmeti.
HİKMET-İ TABİİYE  Fizik bilgisi.
HİKMET-İ TECRÜBİYE  Tecrübeye dayanan hikmet ve ilim.
HİKMET-İ TEŞRİ'  (Hikmet-i teşriiye) Şeriata dayanan kanun yapma ilmi. Şer'î ve Rabbanî kanunların hikmeti.
HİKMET-AMİZ  f. Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan.
HİKMET-AMUZ  f. Hikmetli. * Hikmet öğreten.
HİKMET-EDA  f. Hikmetli. 
HİKMET-FEŞAN  f. Hikmet neşreden, hikmet yayan.
HİKMET-FÜRUŞ  f. Hikmet bildiğini iddia eden, hikmet satan.
HİKMET-NÜMA  f. Hikmet gösteren.
HİKMET-ŞİNAS  f. Hikmet bilen.
HİLA'  (Hil'at. C.) Hükümdar veya vezirler tarafından bir kimseye mükâfat olarak giydirilen kaftanlar, hil'atlar.
HİLAB  İçine süt sağılan kab.
HİLAF  Ters, karşı, zıd. Karşı koymak. Muhalefet etmek.
HİLAF-I ÂDE  Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykırı.
HİLAF-I HAKİKAT  Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.
HİLAFEN  Zıd olarak. Hilaf olarak.
HİLAFET  Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek. * Din ve dünya işlerinde umumi reislik. İmam-ül Mü'minîn olan zât, şer'î hükümlerin icrasında Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef olduğu için hilafet vazifesini alana Halife denmiştir. Buna İmamet-i Kübra da denir.Hilafet, 1517 (Hi: 923) tarihinde Abbasilerden Osmanlılara intikal etmekle, hilafet ve saltanat birleşmiş oldu. Hilafeti Sultan Selim Han'a terkeden Mısır'da son Abbasi Halifesi El-Mütevekkil idi.(İslâmiyetin himayesi ve i'lâsı, şer'î hükümlerin ve cezaların icra ve ikamesi, askerin techizi, öşür ve zekâtın toplanması ve emsâli muâmelât için ümmet üzerine imâm tâyini farzdır. Halife şer'î hükümlerle idare ve hareket etmekle mukayyettir. Bizzat kendi arzusuna göre hareket edemez ve şeriata muhalif bulunamaz. Bu itibarla da halife, hukuk nizamı ile kayıtlıdır ve seçimle başa geldiği için bir "İslâm Cumhuriyetinin Reisi" olmuştur. İslâm âlimleri, ilim, adâlet, kifâyet ve rey' ve ilmin sıhhati için a'za ve havassa âit selâmet olmak üzere dört şartın bulunmasını icmâen şart kılmışlardır. İslâm diyaneti ve siyasetinde Hâkim, ancak Cenab-ı Hak'tır. Hilafet makamı İlâhî ahkâmı tatbik ve halkı iyi idare ile muvazzaftır.) (Bak: Halife)(Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?Elcevab : O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, "Şâh-ı Velâyet" ünvan-ı mânidarını bihakkın kazanamıyacaktı. Halbuki zâhirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı. M.)
HİLAFET-İ SENİYYE  Büyük, yüce hilafet. Osmanlı Devleti hilafeti.
HİLAFETNAME  Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika.
HİLAFETPENAH  f. Hilafetin dayanak yeri. Halifeliği haiz bulunan, hilafeti koruyan kimse. Halife, padişah.
HİLAFGİR  (C: Hilâfgirân) f. Zıt düşüncede olan, karşı fikirde bulunan, aleyhinde olan.
HİLAF-GİRÎ  f. Muhalif taraftan olma, karşı tarafı tutma. Hilafgirlik.
HİLAFINA  Zıddına, tersine, aksine.
HİLAFÎ  Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair.
HİLAF-ÜL-ÂDE  Kaide ve usule karşı.
HİLAL  Sâfi ve halis. * Sıdk ile dostluk etmek. * Ara. Aralık. * Zaman ve vakit. * İki şey arasına sokulmuş olan. * Buluttan yağmurun çıktığı yer. * Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip. * Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kullanılan ucu sivri nesne.
HİLAL-İ SÜTUR  Satırların aralığı. Satırlar ortası.
HİLÂL  Yeni ay şekli. Yeni ay. * Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir. * Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı.
HİLÂL-İ AHDAR  Yeşilay.
HİLÂL-İ AHMER  Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.
HİLÂL-İ ÎD  Bayram hilali. Bayram edileceğinin anlaşılmasına sebeb olan hilâl.
HİLÂL-İ SAVM  Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl.
HİLÂLE  Ay ağılı, hâle.
HİLÂL-EBRU  f. Kaşı ay gibi olan. Hilâl kaşlı. Yeni ay gibi kaşı olan.
HİLALET  Samimi dostluk.
HİLALÎ  Yeni ay şeklinde olan. * Bir yazı stili.
HİLALÎ SAAT  Kalıbı gümüş olmayıp bakır veya tombak olan eski saatlere verilen addır.
HİLASÎ  (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.
HİLAŞ  f. Gürültü, kavga, patırtı, şamata.
HİL'AT  Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan.
HİL'AT-İ FÂHİRE  Çok kıymetli ve değerli olan kaftan.
HİL'AT-İ HASS-ÜL HAS  Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh-ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi.
HİL'AT-I VEDÂ  Tar: Osmanlılar zamanında saraya misafir edilen kimselere ayrıldıkları zaman giydirilen hil'at.
HİL'AT-I VÜCUD  Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulunduğu ten elbisesi. Cesed. 
HİL'AT-DUZ  f. Kaftan diken, terzi.
HİLB  Asma yaprağı. * Ciğer. * Tırnak. * Tarp bitkisi * Zampara genç.
HİLBACE  Ahmak.
HİLBİLAB  Sarmaşık.
HİLBİSE  Şey.
HİLBUS  Ahmak.
HİLCAB  Büyük çömlek.
HİLE  Sed. Hâil. * Çare. * Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak. * Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara. * Zeval ve intikal. * Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.
HİLE-İ ŞER'İYE  Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumun ve mes'elenin kanuni ve şer'i hal çaresini bulmak demektir. Buna, mahlâs-ı şer'i (Şer'i kurtuluş) da denir. (O.S.)
HİLEBAZ  f. Hileci, yalancı, düzenbaz, oyuncu.
HİLEKÂR  f. Hileci, hilebâz.
HİLEKÂRANE  f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HİLEKÂRÎ  f. Hilekârlık.
HİLEPERDAZ  f. Hile yapan, hileci.
HİLESAZ  f. Oyuncu, düzenbaz, hileci.
HİLF  (C.: Ahlâf) Sözleşme, söz verme. * Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak.
HİLHAL  (C.: Helâhil) Hallacın bezi iyi dokuması. * Seyrek kalbur.
HİLÎTEC  Hindistan eriği.
HİLKAM  Arslan, esed. *İri yapılı, cüsseli, şişman.
HİLKAT  Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.
HİLKATEN  Yaratılıştan. Doğuştan.
HİLKIYYAT  Yaratılışla alâkalı, hilkatte olan evsaf.
HİLKIYYET  Yaratılışta olma, hilkî olma.
HİLKÎ  Hilkate âit, yaratılıştan. Yaratılışa dâir. Yaratılışta. * Zâti.
HİLL  Helâl. Yapılması günah olmayan. * Harem-i Kâbe ile mikat arası, hac zamanında Mekke-i Mükerreme dışında ihrama girilen yerin haricinde bulunan saha.
HİLLE  İstasyon, durak.
HİLLET  Bir yere konup istirahat eden cemaat. * Yorgunluk. Kırgınlık. * Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.
HİLLET  (C.: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık. * Kılınç gediği. * Nakışlı deri. * Ağızda bâki kalan dişler. * Dişler arasında kalan yemek artığı.
HİLLEVF  Kocamış, ihtiyarlamış. * Yalancı, hilekâr.
HİLM  Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak. * Vakar. Sükûn.
HİLM-İ HİMARÎ  İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.
HİLMAN  Çok, kesir.
HİLMÎ  Hilm'e ait ve hilm'e bağlı.
HİLMİYYET  Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.
HİLV  Boş oluş. Boşluk. (Bak: Hulüv)
HİLYA'  Yırtıcı hayvanların küçüğü.
HİLYE  Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. * Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet. * Suret. Hey'et. Görünüş.
HİLYE-İ ŞERİF  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazı.
HİLYUN  Marçopa denilen ot.
HİM  Huy, mizac, tabiat.
HİM  Deveye ârız olan susuzluk hastalığı. * Kürtçede: Temel, esas.
HİMAL  Yük getirmek, yük taşımak.
HİMALE  (C.: Hamayil). Kılıç kayışı.
HİMAN  Susuz, susamış.
HİMAR  Merkep. Eşek.
HİMARÎ  Himarla alâkalı. * Eşek gibi.
HİMAYE  Koruma. Korunma. Muzır şeylerden muhafaza etme.
HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ  Çocuk Esirgeme Kurumu.
HİMAZE  Katılık, şiddet.
HÎME  f. Kütük, odun, kereste.
HİMEM  (Himmet. C.) Himmetler.
HİML  Yük. Taşınan ağırlık.
HİML-İ CESİM  Ağır yük.
HİMLAC  Kuyumcular körüğü.
HİMM  Suyu çok olan kuyu.
HİMMET  Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. * Tabiî şevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardım. (Bak: Mahiyet)Himmet kelimesinin çok geçtiği bir ders:(S - Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?C - Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan ye's rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı $ kılıcını istimal ediniz. Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapt eden meylüttefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz $ hakikatını o düşmana gönderiniz. Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz $ yu siper ediniz. Sonra da, medeni-i bittab' olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de: $ olan mücahid-i âli-himmeti mübarezesine çıkarınız. Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de: $ olan hısn-ı hasîni himmete melce' ediniz. Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş'et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Size de: $ olan hakikat-ı şâhikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin. Sonra Allah'ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir. Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de: $ olan kâr-âşinâ ve vazife-şinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin. Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de: $ olan mücahid-i âli-cenabı, o cellâd-ı sehhara gönderiniz. Evet size meşakkatta büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa'y ve cidaldedir.)(Münazarat) (Velilerin himmetleri, imdatları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah'dır. Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisaniyle her ne sual edilirse velev ki fâsık da olsun Cenab-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim. M.N.)
HİMYAN  Dirhem koydukları kap ve kemer.
HİMYATA  (Süryanicedir ve Tevrat'ta geçer.) Resul-ü Ekrem Hz. Muhammed'in (A.S.M.) İbranice bir ismidir.
HİMYE  Perhiz. Yiyecek ve içecekte sıhhat için gösterilen ihtimam ve dikkat.
HİMYEVÎ  Perhiz ile alâkalı.
HÎN  An, zaman, vakit. Sıra. Çağ. * Kıyamet.
HÎN-İ HÂCET  İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti.
HÎN-İ SEFER  Yolculuk. * Ölüm zamanı. Sefer zamanı.
HÎNA  f. Şarkı söyleme.
HİNÂ-GER  f. Şarkıcı, şarkı söyleyen.
HİNA'  Hayvanın kösneyip erkek istemesi.
HİNA  Hurma salkımı. * Bir çeşit katran.
HÎNA Kİ  Vakta ki, ne zaman ki.
HİNAS  (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadınlık alâmetleri bulunan kimseler.
HİNBER  (C.: Henâbir) Eşek sıpası.
HİND  Hindistan'ın kısa adı. * Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.) * Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb.
HİNDEB  (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçeği.
HİNDÎ  Hind'e ait. * Hind ahalisinden olan, Hindli. * Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı. * Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi.
HİNDU  f. Satürn (Zühal) gezegeni. * Benek, ben. * Hind'in Brahman ahalisinden olan. * Hindliler gibi pek esmer adam.
HİNDUBAR  f. Yazı hokkası.
HİNDUVANE  f. Kavun, karpuz.
HİNDUVANÎ  Hindî kılıç. 
HİNE  Onurlu olma hâli, gururluluk.
HÎNE  Bir vakit.
HÎNEİZİN  (Zaman zarfı) o zaman, o sıra.
HÎNEN  Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.
HÎN-İ HACETTE  Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit. 
HİNK  Kır at.
HİNME  Boncuk adı.
HİNNA'  Kanat.
HİNNE  Cinnet, cünun, delilik.
HİNOĞLU  Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli.
HİNS  (C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Ağır yük.
HİNSARE  Küçük ve kısa.
HİNV  Eyer ağacı. * İyeği kemiğinin eğrice ucu.
HİPNOTİZMA  (Bak: İpnotizma)
HİPODROM  Fr. At yarışlarının yapıldığı alan.
HİPOTENÜS  Fr. Mat: Bir dik üçgende dik açının karşısında bulunan kenar. (Diğer kenarların her birerlerinden büyük, toplamlarından küçüktür.)
HİPOTEZ  (Bak: Faraziye)
HİR  Bir çeşit çiçek.
HİRABE  Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma.
HİRAKA  Su dökmek.
HİRAKL  Bir Rum padişahı.
HİRAM  f. Salınarak eda ve naz ile yürüme.
HİRAM  (Herem. C.) Piramitler, ehramlar.
HİRAMİS (HİRMİS)  İnsanın üstüne sıçrayıp hamle eden arslan ve kaplan eniği.
HİRAN  Yavuzluk etmek. * Muti olmamak, itaat etmemek.
HİRAS  f. Korku. Şaşırıp bozulmak, ürküp çekinmek.
HİRASAN  f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HİRASE  f. Bostan korkuluğu. Korkutacak şey.
HİRASET  (Bak: Harâset)
HİRAVE  Değnek, asâ.
HİRBA  Bukalemun denen bir hayvan. * Mc: Devamlı fikir değiştiren kimse.
HİRBİZ  (C.: Harâbize) Mecusilerin ateşinin hizmetkârı.
HİRC  (C.: Ahrâc) Yılan başı dedikleri ufak beyaz boncuk. * Günah. * Göz kamaşmak.
HİRCAB  Uzun. * Büyük çömlek.
HİRCAS  Gövdeli, iri vücutlu, cesim.
HİRDEBE  Korkak, ihtiyar, yaşlı kimse.
HÎRE  (Bak: Hıyre)
HİRED-AMUZ  f. Öğretmen, muallim.
HİREF  (Hirfet. C.) Meslekler, san'atlar.
HİREK  Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.
HİRFET  (C.: Hiref) Meslek, san'at.
HİRMAN  Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Aslı, mahrum etmektir) 
HİRMAS  Arslan, esed.
HİRMEN  f. Harman.
HİRMET  Cima şehveti.
HİRR  Kedi.
HİRRE  Dişi kedi.
HİRSA  Azıcık derisi yarılan baş yarığı.
HİRSIYAN  Karın derisinin içi. * Fil derisinin içi.
HİRŞEMM  Yumuşak taş.
HİRTA  (C.: Hırâ) Zayıf dişi koyun.
HİRTAL  Uzun, tavil.
HİRVAL  (Hervele) Yürümek ile koşmak arasında bir nevi yürüyüştür.
HİRZUN  Bir küçük canavar.
HÎS  Ürkmek. * Kaçmak, firar.
HÎS  Meşelik. * Arslan yatağı.
HİSA  (C.: Ahsâ) Kumlu yerde olan dibi yakın kuyu.
HİSAB  (C.: Hisâbât) Hesap, aritmetik.
HİSAB-I AMELÎ  Mat: Pratik hesap, aritmetik.
HİSAB-I NAZARÎ  Mat: Teorik hesap.
HİSABA ÇEKMEK  Hesap sormak, hesap aramak.
HİSABÎ  Hesabını iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli sıkı.
HİSAL  (Bak: Hısal)
HİSAN  Aygır, damızlık erkek at.
HİSAR  (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma. * Kale. Etrafı istihkâmlı yer.
HİSAR ERİ  Kale muhafızı.
HİSARLI  Hisarla çevrili yer. * Hisarda oturan, kalede mukim. * Ask: Sınırlarda bulunan şehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanılan bir sınıf asker. Bunlara İstanbul'dan gönderilen "topçuağası" kumanda ederdi. Hisarlılar, bölük ve ortalara ayrılmamıştı. Sayıları sınırlı ve sabit değildi.
HİSBAN  Zan. * İtikat.
HİSBE  Ecir, sevap. * İslâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi. * Huk: Hisbe, daha sonraki çağlarda zabıta, çarşı zabıtası, ahlâk zabıtası gibi değişik müesseselerin adı oldu.
HİSÎL  Dağ ağaçlarından bir cins. * Kısa boylu adam.
HİSKİL  (C.: Hasâkil) Her canavarın yavruları içinde küçük olanı.
HİSL  (C.: Husul) Yumurtasından yeni çıkmış olan kertenkele yavrusu.
HİSREME  Üst dudağın ortasında olan daire.
HİSS  Duymak. Farkına varmak. Duygu. * Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek. * Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.
HİSS-İ KABL-EL VUKU'  Bir şeyi vukuundan önce hissetmek.
HİSS-İ SÂDİS  Altıncı hiss, altıncı duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan)
HİSS-İ SELİM  Selim his. Her çeşit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve şerre giden şeylerden kendini koruma hissi. * Sağlam ve insanı yanıltmayan his.
HİSSE  Pay. Nasip. Kısmete düşen kısım. Vârise intikal eden kısım.
HİSSE-İ MÜFREZE  Fık: Bir toprağın taksiminde vârislerden her birisinin hissesine isabet eden yer.
HİSSE-İ ŞÂYİA  Fık: Müşterek bir malın her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay. * Ortaklar arasında taksim edilmemiş olan müşterek mal. Meselâ: Bir kitaba, bir kaç kişi ortak ve taksim de mümkün değil ise; her hissedarın kitabın umumuna sahip olması.
HİSSEÇİN  f. Hisse alma, pay alma.
HİSSEDAR  Hisse sâhibi, hissesi olan.
HİSSEMEND  f. Hisseli olan. Pay alan, nasipli. * Ders alan.
HİSSEN  His itibariyle, duygulanarak, hislenerek.
HİSSE SENEDİ  Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.
HİSSET  Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlık. * Alçaklık.
HİSSEYAB  f. Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan.
HİSSÎ  Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlaşılan. Aklı muhakeme ile olmayıp his ile olan.
HİSSİYAT  Duygular. Hisler.(İnsanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzi, biri hakiki. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder. Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir, bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakiki câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakiki mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikiye inkılâb eder.Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmiyen bir şey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakiki inada, yâni hakta şiddetli sebata inkılâb eder.İşte şu üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabiyle istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe,' hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yâni, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki : "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz. "Hem nasihat te'sir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.M.)
HİSSİYAT-I HAFİYYE  Gizli hisler, duygular.(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
HİSSİYAT-I MÜTEVARİSE  Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)
HİSSİYAT-I ULVİYE  Yüksek hisler, ulvi duygular.
HİSSİYET  Duygululuk, hissîlik.
HÎŞ  (C.: Hişân) f. Akraba. Aynı soydan olan.
HİŞAM  Kırmak. * Kesmek.
HÎŞAN  (Hîş. C.) f. Akrabalar. Aynı sülâleden olanlar.
HİŞAŞ  İçinde ot olan çuval.
HÎŞAVEND  f. Akraba, soysop.
HÎŞAVENDÂN  (Hîşâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar.
HİŞDAR  f. Temizlik kurallarına çok sadık olan ve riayet eden adam.
HİŞİN  Kokmuş tuluk.
HİŞMET  Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak. * Gadap ve şiddet. Hiddet.
HİŞNE  Kin tutmak. * Çirkin ve pis kokmak.
HİŞT  Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.
HÎŞTEN  f. Kendi.
HÎŞTENDAR  f. Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan.
HİŞVE  Yaramaz kimse. * Çok rezil kimse.
HÎT  Devekuşu sürüsü.
HİTAB  Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma. (Bak: Fasl-ı hitab)
HİTABEN  Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek.
HİTABE(T)  Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.
HİTABET BERATI  Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.)
HİTABİYYAT  Hitabolunarak söylenen sözler.
HİTAFE  Çağırmak.
HİTAM  Son, nihayet. * Bir şeye mühür basmak. Yazının veya istidanın sonunu mühürlemek.
HİTAMPEZİR  f. Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren.
HİTAMUHU MİSKÜN  Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kısımdır. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildiği gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hoş ve güzel sözle bitirmeğe denilir. $ dersin veya sohbetin sonunda okunması ile söze nihayet verilmesi gibi.
HÎTAN  (Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular.
HİTAN  Erkek çocuğun sünnet edilmesi. * Tenasül uzvunun sünnet yeri.
HİTANET  Sünnetçilik.
HİTAR  Saçma söz, mânâsız kelâm.
HİTL (HETL)  Yorgun deve. * Yağmurun aralıksız olarak yağması. * Sürekli olarak gözyaşı akmak.
HİTR  Faydasız ve mânâsız söz, boş lâf, yalan.
HİTRAFÎ  Demirci. * Kuyumcu.
HİYAB  (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah. * Kötü bir durumun başlangıcı. * Yokluk.
HİYAC  Vuruşma, kıtal. * Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak. * Otun kuruması.
HİYADE  Evmek. * Tevbe etmek.
HİYAKET  Dokumacılık.
HİYAL  Taraf, yan, cânib. Hizâ. * Bir hayvanın kısır olma hâli.
HİYAM  (Hayme. C.) Çadırlar, haymeler.
HİYAM  (Himân. C.) Susayanlar, suya ihtiyacı olanlar.
HİYAMİYYE NEZARETİ  Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.
HİYAN  Zaman, devre.
HİYANET  (Bak: Hıyânet)
HİYASET  Dikmek.
HİYAT  (Hiyâtet) Bir şeyin etrafını çevirme.
HİYAT  Çağırmak.
HİYATA  (Hiyatet) Terzilik. Dikiş yapmak.
HİYAZ  (Hayz. C.) Kadınlarda meydana gelen aybaşı halleri.
HİYAZET  Toplama, bir araya getirme. * Bir şeyi kendine mal etme.
HİYEL  (Hile. C.) Aldatmacalar, hileler, sahtekârlıklar.
HİYELA  Kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik.
HİYEM  (Hayme. C.) Çadırlar.
HİYERARŞİ  Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. * Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. * Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka.
HİYEROGLİF  Fr. Eski Mısırlılar'ın yazısı. 
HİYMAN  Susuz.
HİYNE  Vakar, ciddiyet.
HÎZ  f. Atılan, kalkan, sıçrayan.
HÎZ  f. Yükselme. * Hislenerek coşma. * Dalga.
HİZA  Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra. * Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler. * Nalin. * Taraf.
HİZAYA GELMEK  Yola gelmek, düzelmek.
HİZAB  Boya, levn. * Kına.
HİZAB  f. Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga.
HİZAB(Î)  Kısa boylu bodur kimse.
HÎZAB-ENGİZ  f. Dalga kaldıran.
HİZAM  Kolan ve bağırdak denilen nesne. (Beşikte çocuklara bağlarlar.)
HİZAME  (C.: Hazâyim) Yular burunluğu.
HÎZAN  f. Kalkan, sıçrayan. * Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi.
HİZANE  (Hizânet) Hazine, kıymetli mücevheratın saklandığı yer. * Hazinedarlık. * Mc: Kalb, gönül, hatır.
HİZB  Cemaat. * Takın, kısım, fırka. Parti. * Âlim ve sâlih bir zâtın re'yine tâbi olup onunla bir gaye uğrunda beraber çalışanlar.
HİZB-ÜL KUR'AN  Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı. * Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri. * Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.
HİZB-ÜŞ ŞEYTAN  Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.
HİZBA  (C.: Hazâbî) Engebeli arazi, ârızalı toprak.
HİZBER  (Hizebr) (C.: Hezâbir) f. Aslan, gazanfer. * Mc: Cesur, yiğit, kahraman, yürekli adam.
HİZBULLAH  Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)
HİZEBR  (Bak: Hizber)
HİZEBRAN  (Hizebr. C.) f. Aslanlar.
HÎZEM  f. Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun.
HÎZEMKEŞ  f. Odun yaran veya taşıyan köylü.
HÎZENDE  f. Sıçrayıcı, fırlayıcı.
HİZFER (HİZFÂR)  (C.: Hazâfır) Taraf. Nâhiye.
HİZİP GÜLÜ  Tezhib ıstılahlarındandır. Yazma mushaflarda hizblerin başına konulan işaretlere verilen addır.
HİZLAN  (Hezlan) Yalnız başına kalıp zelil olmak, yardımcısız kalmak. * Muhafaza ve rahmet-i İlâhiyeden mahrumiyet.
HİZMET  Birinin işini görme. Bir kimsenin hesabına veya menfaatına iş görme, bu suretle yapılan iş, vazife. Memuriyet. * Bir insan, hayvan veya nebatın muhtaç olduğu işler ve takayyüdat.
HİZMET-İ ASKERİYE  Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.
HİZMET-İ İMANİYE  İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak.
HİZMETGÜZAR  f. Komisyoncu. * Şunun bunun işini görüveren.
HİZMETKÂR  Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
HİZRİYYE  (C.: Hızari) Sağlam, sert yer.
HİZVE  Ganimet malını vermek. * Yan.
HİZY  Horluk, hakirlik. Züll. Sırrı fâş olmuş, rüsvay olmuş kimse.
HİZYE  Uzun kesilmiş et parçası.
HİZZE  Sürur, sevinç, neşe, neşat.
HİZZEB  Soylu at.
HOBİ  ing. Her zamanki çalışmaların haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya işlem. Severek yapılan iş, vakit geçirme yolu.
HOCA  f. Muallim. Efendi. Muteber ve büyük zât.
HOCA-İ DÂNÂ  Âlimlerin hocası, çok büyük âlim kimse.
HOCA-İ KÂİNAT  Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı.
HOCA TAHSİN EFENDİ (FİLÂTÎ)  (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır.
HOCA-VÂRİ  Hocaya benzer surette.
HOD  f. Kendi. * Miğfer, baş zırhı.
HODARA  (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven.
HOD-BE-HOD  f. Kendi başına, kendi kendine.
HODBİN  f. Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli.
HODBİNÎ  f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düşünmek.
HODENDİŞ  (Hod-endiş) f. Kendini düşünen. Kendi için endişe eden. Başkasının işine yaramayan.
HODFURUŞ  f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
HODGÂM  (Hodkâm) f. Kendi keyfini düşünen. Kendini beğenmiş.
HODGEŞTE  f. Kendine dikkat etmeyen.
HODKÜŞ  f. Kendini öldüren, intihar eden.
HODNÜMA  f. Gösteriş meraklısı. Gösterişe meraklı olan kimse.
HODPEREST  f. Mağrur. Kendini çok beğenen. Kibirli.
HODPESEND  f. Kendini beğenen. Mağrur.
HODREY  f. Kendi bildiğine giden. Kendi rey ve fikriyle iş gören.
HODRİ MEYDAN  "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma.
HODRU  f. Kendiliğinden.
HODSER  f. Dikbaşlı, âsi, serkeş. * Kendi kendine giden, müstakil.
HODSERÂNE  f. Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden.
HODSİTA(Y)  f. Kendini öven, medheden.
HOKEÇ  Burulmuş erkek kuzu.
HOKKA  Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)
HOKKA-İ BÎMAĞZ  Akılsız ahmak kimse.
HOKKA-İ MİNA  Sema, gök yüzü.
HOKKABAZ  Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.
HOL  ing. Sofa.
HOLDİNG  ing. Bir şirketin diğer bir şirkete, onun idaresine hâkim olacak oranda iştirak etmesini ifade eden hukuki alâka.
HOMOGEN  Fr. Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. * Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir.
HONA  Erkek geyik.
HOPPA  Herşeye girişen hafif mizaçlı çocuk tabiatında olan kimse. Yersiz davranışlarda bulunan, dilediğince davranan kişi. Delişmen, şımarık.
HOR  f. Kıymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. * Güneş, ışık, aydınlık. * Yiyen, yiyici anlamında olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Miras-hor $ : Miras yiyen.
HORANTA  f. Aynı çatı altında yaşayan kişiler, ev halkı.
HORASAN  f. İran'ın doğusunda bir memleket adı. * Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. * Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. * Kelime mânası: Doğan güneş.
HORASANÎ  f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu.
HORATA  (Rumca) Şaka, eğlence, lâtife, mizah.
HORDA  Fr. Göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacılık eden insan topluluğu.
HORLUK  Hakaret, zillet.
HORMON  yun. Salgı bezlerinden çıkıp kana katılan maddelerin genel adı.
HORNİTO  İsp. Küçük fırın. * Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana gelen, lâv fışkırmalarının volkan selleri yüzeyinde meydana getirdiği kabarcık.
HOROS  Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır.
HORST  Alm. Jeo: Bir çukur veya hendeğin, tersine, faylar arasında yükselmiş kesimi.
HORTLAK  Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir.
HOSPODAR  Osmanlı İmparatorluğunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Boğdan ve Eflak'ı yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvanı.
HOSTES  ing. Umumi taşıtlarda, daha ziyade uçaklarda yolcuları ağırlayan kız veya kadın.
HOŞ  f. İyi, güzel. * Tatlı. * Tuhaf, garip.
HOŞA  f. Ne güzel, ne iyi, ne hoş.
HOŞAB  f. Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. * Hoşaf.
HOŞAFIN YAĞI KESİLMEK  Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak.
HOŞ-ALEF  f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse.
HOŞÂMED  f. Hoş geldi.
HOŞÂMED GÛ  f. Hoş geldin, diye söyleyen.
HOŞÂMEDÎ  Hoş geldin demek, hoş geldine gitmek.
HOŞANE  f. Güzel, iyi, lâtif.
HOŞAVAZ  f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOŞAYENDE  (C.: Hoşâyendegân) f. Hoşa giden, hoşlanılan, beğenilen.
HOŞBEŞ  Selâmsabah, hatır sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasında söylenilen ilk sözler.
HOŞBU  f. Güzel kokulu, hoş kokan.
HOŞBUDE  f. İyi oldu, iyi olurdu.
HOŞBUYÎ  f. İyi kokulu olmak, güzel kokmak.
HOŞDİL  f. Memnun, neşeli. Gönlü hoş.
HOŞE-ÇİN  (Bak: Huşeçin) 
HOŞEDA  f. Hareket ve davranışı hoş ve güzel olan.
HOŞELHAN  f. Güzel ve hoş makale okuyan.
HOŞENDAM  f. Boyu bosu güzel ve düzgün olan.
HOŞGÛ  f. Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan.
HOŞGÜVAR  f. Hazmı kolay, tatlı, hoş, sindirici.
HOŞGÜZEŞTE  f. Hoş geçmiş tatlı zaman.
HOŞHAL  f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud.
HOŞHAN  f. Okuyuşu güzel
HOŞHIRAM  f. Güzel yürüyüşlü, güzel gidişli.
HOŞKADEM  f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
HOŞKALEM  f. Kâtip. İyi yazı yazan. * Hilekâr, hileci.
HOŞKÂM  f. Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış.
HOŞMANZAR  f. Manzarası güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan.
HOŞMENİŞ  f. Huyu, tabiatı iyi. Güzel huyları olan.
HOŞMEŞREB  f. Sevimli, güzel huylu.
HOŞNEVA  f. Sesi güzel olan. Güzel sesli.
HOŞNİGÂH  f. Güzel bakışlı.
HOŞNİHAD  f. İyi yaradılışlı, güzel huylu.
HOŞNİŞİN  (C.: Hoş-nişinân) f. Göçebe. * Rahat yerleşmiş.
HOŞNUD  f. Memnun, râzı, gönlü hoş edilmiş.
HOŞNUDLUK  Memnuniyet, râzılık.
HOŞNÜMA  f. Güzel görünen.
HOŞREFTAR  f. Gidişi, yürüyüşü güzel. Güzel gidişli.
HOŞRU(Y)  f. Tatlı yüzlü, sevimli.
HOŞSOHBET  f. Konuşması tatlı, sohbeti güzel.
HOŞTER  f. Daha lâtif, daha hoş.
HOTOZ  Eski zamanda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş. * Hayvan, kuş ve tavuk tepesi. * Yapıların ve eşyaların üzerine konulan tepelik.
HOV  Av kuşuyla yapılan av. * Av kuşunu, yanına celbetmeye mahsus bir kelime-i beynelmileldir.
HOVARDA  Sefih, çapkın. Malını mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden.
HÖDÜK  Kaba, nezaketsiz. Gabi, acemi, vurdumduymaz.
HÖL  Yaşlık, nem, rutubet.
HÖRGÜÇ  Devenin sırtındaki tümsek.
HÖYÜK  Kazıldığında içinden eski eserler çıkan alçakça toprak tepe.
HU  "O" mânasına zamir olup, Kur'an-ı Kerim'de, bir Allah'tan başka ilâh olmadığını ifade eden ve kelime-i tevhid olan bu $ lâfzında şeklinde 26 defa zikredilmiştir. Müstakil olarak "hüve" diye okunur. (Bak: Hüve)
HUB  (Hâbb) Günah.
HUB  f. Hoş, güzel, iyi.
HUBAB  Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcık ki, habab-ül mâ' derler.
HUBAHİB  Yıldız böceği. * Bahil bir kimsenin adı.
HUBAK  (C.: Hubek) Suya ve kuma rüzgârın etkisiyle yol yol görünen yerler.
HUBAN  f. Güzeller, iyiler.
HUBANNAME  Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)
HUBAR  Taşlı, yumuşak yer.
HUBARA  (C.: Hubârât) Toy kuşu.
HUBAS  Değirmen unluğu.
HUBASE  Ganimet malı.
HUBASE  Selin derede kazıp yıktığı yerler.
HUBA'SEN  (C.: Huba'senât) Yoğun ve katı nesne.
HUBAT  Cinnete benzer bir sefahet.
HUB-AVAZ  f. Güzel sesli, sesi güzel olan.
HUBB  (Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek. * Hulus, lüzum ve sübut. * Muhafaza ve imsâk.
HUBB-U CAH  f. Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı.(İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dağdağalıdır; çok ahlak-ı seyyienin de menşeidir; ve insanların da en zaif damarıdır. Yâni: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar; hem onun ile onu mağlub eder. M.)
HUBB-U EHL-İ BEYT  f. Ehl-i Beyt'e olan sevgi ve bağlılık. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) neslinden gelenleri, onun izinden gidenleri ve onun yolunda sâdık olup sebat edenleri sevmek.
HUBB-UL VATAN  Vatan sevgisi.
HUBB  Hilekâr, dolandırıcı, aldatıcı, kurnaz.
HUBBAN  Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de aynı meâldedir).
HUBBAZÎ  Ebegümeci.
HUBBE  Dostluk.
HUBEB  (Habbe. C.) Buğday, mısır, arpa gibi ufak ve yuvarlak nebatatın taneleri.
HUBESA  (Habis. C.) Habisler, pis şeyler. * Abdestsiz, gusülsüz gezen pis kâfirler.
HUBEYB  (Hubeybe) (C.: Hubeybât) Küçük tane, ufak tane, tanecik.
HUBEYBAT  (Hubeybe. C.) Küçük tanecikler.
HUBÎ  f. Güzellik.
HUBLA  Gebe, hâmile.
HUBLE  Boyuna takılan süs eşyası.
HUBNE  Koltuk altına koyup getirilen şey. * Kaftan eteği. * Don.
HUBR  Bilme, ilim. * Sınamak, tecrübe.
HUBRE  Etten ve balıktan aldıkları hisse.
HUBRU(Y)  (C.: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz.
HUBS  Kötülük, fenalık, yaramazlık.
HUBS  Vakfolan nesne.
HUBSE  Tutuk mânâsına bir isim.
HUBŞ  Sesi güzel olan bir kuş.
HUBTER  (Hub-terin) f. En güzel, pek güzel.
HUBU'  Çocuğun ağlamaktan dolayı sesinin kesilmesi.
HUBUB  (Hubüb) (Habâb. C.) Su üzerinde kabarcıklar. 
HUBUB  Tohumlar, tâneler.
HUBUBÂT  Habbeler, tâneli nebatlar, taneler.
HUBUL  (Habl. C.) Urganlar, ipler, halatlar.
HUBUL  El ve ayak kesmek.
HUBUR  Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak. * Âlimler.
HUBUR  Haberler. Havadisler.
HUBUT  Bâtıl olmak. Beyhude, işe yaramaz olmak.
HUBUT  Aşağıya inme, düşme.
HUBÜK  (Habîke ve Hibak. C.) Habîkeler ve hibaklar. (Bak: Habîke)
HUBÜS  Necaset, çirkinlik. 
HUBZ  Ekmek.
HUBZ-İ HINTA  Buğday ekmeği.
HUBZ-I ŞAÎR  Arpa ekmeği.
HUBZE  Ekmek parçası. Bir parça ekmek. * Kül pidesi.
HUC  f. Horoz ibiği. * Kuş tacı, ibik. * Koç. * Horoz ibiği adlı bir çiçek.
HUC-İ HURUS  Horoz ibiği.
HUC-İ HÜDHÜD  İbibik ibiği, hüdhüd kuşunun ibiği.
HUCEE  Çok nikâh ve çok cima eden erkek. * Şişman ve ağır kimse.
HUCESTE  f. Saâdetli, mutlu. Hayırlı, uğurlu, meymenetli.
HUCESTE-HİSAL  f. Güzel huylu, tabiatı uğurlu.
HUCESTE-RE'Y  Reyi, fikri ve düşüncesi isabetli ve uğurlu.
HUCNE  Kuşak.
HUCRE  (Bak: Hücre)
HUCUB  (Hicab. C.) Perdeler, hicablar, hâiller.
HUCURAT  (Hücre. C.) Hücreler, odacıklar.
HUCURAT SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
HUCZE  (C.: Hucez) Kuşak yeri. * Ateşli odun parçası.
HUD  (Hâid. C.) Büyüklük. * Çok hürmet. * Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen Peygamber Hud (A.S.) idi.
HUD SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
HUD  f. Miğfer, baş zırhı.
HUDA  f. Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık.
HUD'A  Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. * Bir kere aldanmak. * Herkese aldanan. Safdil.
HUDABİN  Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
HUDADAD  f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî.
HUDAHAN  f. Şehâdet parmağı.
HUD'AKÂR  f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ  f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDANEGERDE  f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST  Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAPESEND  f. Allah'ın beğeneceği şey.
HUDARA  f. Allah için, Allah aşkına.
HUDARA  Karanlık gece. * Siyah bulut.
HUDARE  Deniz.
HUDARET  Yeşillik. Sebze.
HUDARÎ  Arı kuşu.
HUDARİ'  Bahil kimse.
HUDARİYYE  Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece.
HUDAŞİNAS  f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden.
HUDAVEND  f. Allah, Hâlık, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar, hâkim.
HUDAVENDÎ  f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık.
HUDAVENDİGÂR  f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti.
HUDAVER  Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi.
HUDAY  f. Allah, Rabb.
HUDAYGÂN  f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah.
HUDAYÎ  f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. * Allah'a mensub.
HUDAYİNABİT  Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.
HUDDAM  Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler. * Cin taifesinden olan hizmetçi.
HUDDE  Çukur.
HUDENA  (Hadîn. C.) Sâdık dostlar, vefakâr arkadaşlar.
HUDER  Kökü derin olan ot.
HUDEYBİYE  Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay geçtiğinde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve Ensar'dan 1400 kişi bulunduğu halde umre niyetiyle Kâbe-i Şerife'yi ziyaret maksadıyla gidip bu yere vardıklarında Kureyş'in harp için karşı çıktıklarını haber alması üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sıla-i rahm ve Beytullah'ı ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuşlarsa da, Kureyş o sene Hz. Peygamber'le müslümanların Mekke'ye girmelerine razı olmayıp ertesi sene kabul edecekleri şartıyla ve diğer bazı şartlarla muahede akd etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin yakınında bulunan ağacın altında Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüşlerdir.( $ ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşliler bir derece galip görünmüş olduğu halde mânen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddi kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'an-ı Hakîm'in bârika-âsa elmas kılıncı çıktı, kalbleri akılları fethetti. Musâlaha münasebetiyle birbiriyle ihtilât etiler. Mehâsin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur'aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harp olan Halid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül As gibi, mağlubiyeti kabul etmiyen zatlar, Sulh-u Hudeybiyye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur'anî, onları mağlup edip, Medine-i Münevvere'ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete gerdendade-i teslim olduktan sonra, Hazret-i Halid bir "Seyfulah" şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.Mühim bir sual: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müşrikler içinde o zamanda saff-ı sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiyye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat sevkiyle İslâmiyet'e girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. L.)
HUDIY  Dağ eteğinde olan taş.
HUDİR  Yumuşak taze ot.
HUDM  Her nesnenin kökü. 
HUDME  Çabuk kaynayan çömlek.
HUDR  Yeşillik.
HUDR  Sıçramak. Seğirtmek.
HUDRA  (Bak: Hadrâ)
HUDRE  Göz kapağının içinde çıkan çıban.
HUDRET  Yeşillik. * Yeşil renklilik.
HUDRÎ  Kara eşek.
HUDU'  Eğilip tevâzu etmek.
HUDU'  Alçaklık etmek.
HUDUD  (Hadd. C.) Yanaklar. * Cemâatler. * Yeri kazmalar. Yeri yarık etmeler. * Çiçek yaprakları.
HUDUD  (Hadd. C.) Sınırlar, hudutlar. * Uçlar. Bucaklar. * Şeriatın cezâ hükümlerinin tatbiki.
HUDUD-U MEMALİK  Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.
HUDUD-U ŞER'İYYE  Şer'i hadler. Muayyen suçlara karşılık tatbik edilen şer'i cezâlar.
HUDUDNAME  f. Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. * Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika.
HUDUMME  Kolları kalın olan. * Büyük emir.
HUDUR  Aşağı indirmek. * Bir yeri şişmek.
HUDUR  Hazırlık.
HUDUS  Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.
HUDUS VE İMKÂN  Usul-üd din ve İlm-i kelâmın dâhi ulemâsının ve Hükemâ-i İslâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatları.(Onlar demişler ki: Mâdem âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her şeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş. Elbette öyle bir Vâcib-ül Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkin ve mâsivâsı mahluku olacak. Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor. Diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü; gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altında hikmetine emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde haşr-i a'zamın yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte bu dünyada böyle hayatdar dünyâları ve vazifedar kâinatları kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti bilbedahe, güneş gibi akıllara görünüyor. Ş.)(Gelelim imkân bahsine: Mütekellimîn demişler ki:İmkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. S.)(İmkân ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki, herşey, külli ve cüz'i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe, zerratdan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nev'leri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasından, hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazları takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sıfât ve vaziyetinin imkânatı adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O'ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O'na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O'na kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp, kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler. Ş.)
HUDUŞ  Kaşımaktan ve tırmalamaktan dolayı olan yara.
HUFAL  Çok.
HUFALE  Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan. * Her kabuklunun arınıp pâk olanı. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. * Yağ tortusu. * Şıra sıkıntısı ve kepeği.
HUFARE  Ahd. * Ücret. * Hayâ şiddeti.
HUFAS  Isırdığı yer acımayıp zarar vermeyen yılan.
HUFDUD  Bir kuş ismi.
HUFF  Abdest alınırken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabı. * Deve tabanı isimli bir nebat.
HUFFAŞ  Yarasa. Gece kuşu.
HUFFAZ  (Hâfız. C.) Hâfızlar.
HUFNE  (C.: Hufün) Çukur.
HUFRE  Kazılmış çukur. Oyuk.
HUFRE  Ahd, söz.
HUFRETEYN  İki çukur. İki delik.
HUFRETEYN-İ ENF  Burun delikleri.
HUFTE  (C.: Huftegân) Yatmış, uyumuş.
HUFTE-GÂN  (Hufte. C.) f. Yatmış olanlar, yatıp uyumuş olan kişiler.
HUFTE-GÎ  f. Yatıp uyuma.
HUFUF  Maişet şiddeti, geçim zorluğu. * Darlık.
HUFUK  Dolanmak.
HUFUT  Sâkin olmak. Ateşin sönmesi. * Sesin kesilmesi.
HUFVE  Yalın ayak olmak.
HUFYE  Saklanma, gizlenme. * Etrafı herhangi bir şeyle ihata edilen şey.
HUH  (C.: Huvhât) Şeftali. * Duvardaki ışık girecek delik.
HUK  f. Domuz, hınzır.
HUKB  (C.: Ahkâb) Seksen yıl.
HUK-BAN  f. Domuz çobanı.
HUKERDE  f. Terlemiş.
HUKEŞAN  f. Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffakiyetine dua etmekti. Bunun haricinde merasim esnasında bunlardan sekiz tanesi, yeniçeri ağasının atının önünde yeşil çuha üst elbiseleriyle iki yumruğunu mideleri üstüne bastırarak yürürlerdi. Bu sekiz bektaşiden en kıdemlisi yüksek sesle "Kerim Allah" der, diğerleri de "Hu" diye mukabele ederlerdi. Bundan dolayı bunlara Hukeşan denilmiştir. (O.T.D.S.)
HUKK  (C.: Hukuk-Hıkâk) Hokka.
HUKKA  (C.: Hukuk) Küçük kutu. Hokka.
HUKNE  Tıb: Şırınga. * Şırınga edilen ilâç.
HUKUK  (Hakk. C.) Haklar. * İnsanın cemiyet hayatında riâyet etmesi lâzım gelen kaideler, esaslar, yâni; şer'i ve adli hükümler. Haklıyı haksızdan ayıran kaideler. * Şeriat kitablarında yazılı olan haklar, kanunlar ve kaideler. * Üniversitenin hukuk tahsili yaptıran kısmı. * Hukuk Fakültesi.
HUKUK-U CEZAİYYE  Ceza hukuku.
HUKUK-U GAYR-İ MEKTUBE  Kanunlarda mevcud olmayan örf ü âdet ve teâmül kabilinden olan haklar.
HUKUK-U İBAD  Fık: Akidler ve muamelelerle alâkalı hukuk. İnsanlarla olan muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar. (Bak: Musibet-i amme)
HUKUK-U İSLÂMİYE  İslâm hukuku.(1937 senesinde "Lâhey"de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan dâvete mebni Mısır Cami-ül Ezher'i heyet-i ilmiyesi nâmına, iki İslâm âlimi de iştirak etmiş idi. Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: "Şeriat-ı İslâmiye: İslâm hukuku nazarında medenî ve cinaî mes'uliyetler"; diğeri de "İslâm hukukuyla Roma kanunları arasında bir alâka olup olmaması ve İslâm hukukunun Roma kanunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını red mes'elesi" idi.Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimaî hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupa'lı âzanın takdirlerini celb etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliğiyle aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:1- Şeriat-ı İslâmiye (İslâm Hukuku), umumi hukukun (mukayeseli hukukun) kaynaklarından biridir.2- İslâm hukuku canlıdır, tekâmüle salihtir.3- İslâm hukuku, bizatihâ kaimdir, başkalarından alınmış değildir.4- Birinci mevzu (Yani: İslâm hukukundaki mes'uliyet bahsi) Konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-i ilmiyede de nazara alınacaktır.5- Arapça, konferansta istimâl edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.Velhasıl: İslâm hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti; onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir. Ancak şunu da ilâve edelim ki: İslâm hukuku, kudsi ve istisnai bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale-l-ıtlak İslâm fıkhından ve bilhassa Endülüsde ve Afrikada ziyade intişarı cihetiyle Maliki fıkhından pek çok müstefid olmuştur. (Ist. Fık. K.)
HUKUK-U MEDENÎ  Umumi mânada: Temel hak ve hürriyetler ve medeni haklar. Avrupaî mânada ise: Lâik hukuk sistemi, medeni hukuk.
HUKUK-U MEKTUBE  Kanunlarda yazılı olan haklar.
HUKUK-U MEVZUA  Konulmuş kanunların meydana getirdiği hukuk.
HUKUK-U MİLEL  Beynelmilel hukuk. Milletlerarası hukuk.
HUKUK-U SİYÂSİYYE  Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı.
HUKUK-U TABİİYYE  İnsanın fıtratında bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtılı, iyi ve fenayı bildiren ve insanların toplu bir şeklide yaşamalarını mümkün kılan hükümler.
HUKUK-U TEAMÜLİYYE  Memleketin ahlâkını ve âdatını bildiren örf mânasında kullanılır.
HUKUK-U UMUMİYYE  Cemiyetin bütün fertlerine şâmil olan haklar. (Mülkiyet hakkı, iştirak hakkı vs. gibi.)
HUKUK-U ZEVCİYE  Karı ile kocanın birbirlerine karşı hâiz olduğu haklar. Aile hukuku.
HUKUKÇU  Hukuk mütehassısı. Hukuku meslek edinen kimse. Avukat, müdde-i umumi "savcı" ve hâkim.
HUKUKÎ  (Hukukiyye) Hukuka ait, hukuk işleriyle alâkalı.
HUKUKİYYAT  Hukuk bilgisi.
HUKUKPERVER  f. Geçmişi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefalı ve sâdık dost.
HUKUKŞİNAS  Hukukçu, hukuk ilmini bilen. * Vefâlı kimse. Sâdık dost.
HUKUKULLAH  Fık: İbadetler ve İlâhî cezalar, ukubetlerle alâkalı haklar. * Hukukullah umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine işaret içindir (T.H.L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u Umumiye" namiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeâir-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda, hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâm'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmağa, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!... M.)
HUL  (Hâyil. C.) Bela. Zahmet. * Mukabele etmek, karşılık vermek.
HULA'  Büyük emir (iş).
HULABİS  İnce ses.
HULAK  Boğaz ağrısı.
HULALET  Samimi dostluk arkadaşlık.
HULAM (HULLÂN)  Kurban olmayan küçük oğlak.
HULASA  Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.
HULASA-İ KELÂM  Sözün hülâsası. Sözün özü.
HULASAT-ÜL HULASA  Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası.
HULASATEN  Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
HULAVE  (C.: Halâvi) Kafanın ortası.
HULB  Domuz kılı. Kalın kıl. Yele kılı. * Kıldan yapılmış kalem, kıl fırça.
HULB  Kuyu dibinde olan balçık. * Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı. * Lif.
HULBE  Hububattan olan böy.
HULBE  (C.: Huleb) Liften yapılan urgan.
HULC  Küçük gemi.
HULD  Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak.
HULDE  Köstebek.
HULDZAR  f. Cennet.
HULEB  Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayılır, sapı olmaz; yaprağını koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer.
HULEFÂ  (Halife. C.) Halifeler. (Bak: Halife)
HULEFÂ-İ AKLÂM  Kalem memurları.
HULEFÂ-İ ERBAA  (Hulefa-i Râşidîn) (Bak: Çâr-yâr)
HULEFÂ-İ MEHDİYYÎN  Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazı vâsıflarına sahib olan halifeler. (Bak: Mehdi)(Hz. Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat başka başkadır... Resul-i Ekrem (A.S.M.) vahye istinaden herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i islâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Al-i Beytine ehl-i imanı manevi rabt etmek için Mehdi'yi haber vermiş. Ahirzamanda gelen Mehdi gibi her bir asır, Âl-i Beyt'ten bir nevi mehdi belki mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beyt'ten ma'dud olan Abbasiye hulefasından Büyük Mehdi'nin çok evsafına cami' bir Mehdi bulmuş. İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş. M.)
HULEFÂ-İ SELÂSE  Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm) 
HULEKE  Kum içinde olan küçük bir hayvan.
HULEL  (Hulle. C.) Elbiseler.
HULEL-İ FÂHİRE  Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.
HULEYFE  Medine ehlinin ihramlandığı yer.
HULEYKA'  At burnu. 
HULEYME  (C.: Huleymât) Memecik. * Ciltte, bilhassa dil üzerinde bulunan küçük kabarcıkların beheri.
HULF  Ahdinde durmamak. Ahdini bozmak. Sözde durmamak. * Nakz.
HULF-ÜL VA'D  Ahdinden dönmek. Verdiği sözü yerine getirmemek.
HULF-ÜL VAÎD  Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)
HULFETMEK  Sözünde durmamak.HULİYY : (C.: Huliyyât) Altun, gümüş, elmas, zümrüt, vs. gibi süs eşyası. Mücevher.
HULK  Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet. * İnsanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhî ve zihnî hâller.
HULKAN  Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle.
HULKÎ  Huy ile, hulk ile alâkalı ve hulka müteallik.
HULKUM  İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.
HULL (HİLL)  Dost.
HULLAN  (Halil. C.) Sâdık dostlar, arkadaşlar.
HULLE  Ağır, pahalı. * Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise. * Cennet elbisesi. * Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa, bu kadın ile tekrar nikahlanması haram olur. Ancak kadın, başka bir erkek ile evlenir ve onunla da anlaşamaz ve boşanıp ayrılsalar, bu halde isterlerse ilk evlilik haline dönebilirler. Fakat üç talak ile boşananlar tekrar nikâhlanmaları için şer'î imkân yok denecek kadar zayıf olduğundan başka hileli yollara gitmeleri haramdır. (Hak Dini Kur'an Dili, Cilt : 2, sh: 788)
HULLE  (C.: Hılâl) Dostluk.
HULLEB  Yağmursuz bulut.
HULLEBAF  f. Terzi.
HULLEDALLAH  Allah dâim ve bâki etsin.
HULLET  (C.: Hulel) İçten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet.
HULLİYYAT  (Hulliyy. C.) Pırlanta, altun, gümüş gibi süs eşyaları.
HULM  Rüya, hülya. * İhtilâm olmak. Açık saçık rüya. * Akıl.
HULM  Geyiğin yataklandığı yer.
HULSE  Kapmak. * Karışmak. * Fırsat.
HULTA  Ortaklık, şirket.
HULU  Hali olmak.
HULUC  Ayrılmak. * Çekilmek. * Yavrusu ayrıldığında sütü az olan deve.
HULUD  Ebedilik. Devam üzere olmak. Bir şey aslî hâleti üzere dâim olmak.
HULUK  Huy. Tabiat. Ahlâk.
HULUK-İ AZÎM  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek huyları.
HULUKA  (C.: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.
HULUL  Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş. * Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek. * Halletmek. * Vuku' bulmak. Zuhur etmek. * Gelip çatmak. * Bir menzile inmek. * Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâtından kolaylıkla geçebilmesi ve bu esâsa dayanan kimya tahlil usulü. * Fiz: Mesamatı olan bir perde ile ayrılan iki akıcı cisimde mevcut bazı maddelerin birinden diğerine geçmesi hâdisesi ki, barsaklarda olan imtisas bu tarzdadır.
HULUL-İ RAMAZAN  Ramazan ayının gelmesi.
HULUL-İ ŞİTA  Kış mevsiminin gelmesi.
HULULE  Dostluk.
HULUS  Hâlislik. Saflık. * Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.
HULUS-İ KALB  Kalbden, gönülden, içten samimiyet.
HULUS-İ NİYET  Niyetin hâlis olması.
HULUSİ  Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan.
HULUSİYYET  Hâlislik. Samimi dostluk.
HULUSKÂR  f. Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren.
HULUSKÂRÂNE  f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HULUSNAME  f. Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub.
HULUVV  Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak. * Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri. * Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati. * Hava parası adıyla verilen meblağ.
HULÜC  Çok yeyici, fazla yiyen.
HULÜM  (C.: Ahlâm) Düş, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri kötülerinde kullanılır.) * İhtilam olmak. * Akıl.
HULV  Tatlı. * Hoş ve güzel. İyi.
HULVAN  Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey. * Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar. * Vermek, bahşetmek. * Bir belde ismi.
HULVİYYAT  Tatlı yemekler. Şekerlemeler. Tatlı şeyler.
HULYA  f. Kuruntu. Hayal. Vehim. Olmıyan bir şeyi düşünerek yaşamak. Akıldan geçen ve matmah-ı nazar olan husus.
HULYA-Yİ HAZİN  Hazin hülya.
HUM  f. Küp. * Şarap küpü. İçine şarap doldurulan küp.
HUMAHİN  Yüzük yapılan bir cins siyah taş.
HUMAK  Kabarcık gibi bir şeydir ve insana ârız olur.
HUMAKA  Akıl azlığı, ahmaklık.
HUMAKÎ  (Ahmak. C.) Ahmaklar, salaklar.
HUMAL  Aksaklık.
HUMAME  Süprüntü.
HUMANİZM  (Bak: Hümanizm)
HUMAR  Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı. * Sersemlik. * Bir şeyin acısı burnundan gelmesi. 
HUMAR-ÂLUD  f. Süzgün ve baygın göz. * Kendinden geçmiş, şaşkın.
HUMARİS  Sağlam, şiddetli, katı.
HUMASÎ  Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime. * Beşe mensub. * Beşli.
HUMAŞE  Diyeti bilinmeyen cinayet.
HUMAT  (Hâmî. C.) Himaye edenler, koruyanlar.
HUMAYUN  (Bak: Hümâyun)
HUMAZ  Kırmızı çiçeği olan bir bitki çeşidi. * Kuzu kulağı.
HUMBARA  f. Küçük küp. * Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. * Para biriktirmek için kullanılan toprak veya madenden yapılan, bir tarafında para sığacak kadar yarığı bulunan kap. Kumbara.
HUMBARACI  Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.
HUMBARAHANE  Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUMÇE  f. Küçük küp.
HUMEKA  (Hamik. C.) Ahmak, sersem.
HUMEME  (C.: Humem) Kömür. * Kara kül. * Her ateşte yanan nesne.
HUMEVÎ  Tıb : Sıtmaya ait.
HUMEYYA  şiddet. 
HUMHANE  f. Meyhane. * Şarap küplerinin konulduğu yer. * Tas: Âşığın kalbi.
HUMK  Ahmaklık. Bön olmak. Aklı az olmak.
HUML  Kaçmak. * Korkmak.
HUMMA  Ateşli hastalık. Sıtma.
HUMMALI  Ateşli, kızgın. * Çok faaliyetli. Hararetli.
HUMMAZ  Kuzu kulağı.
HUMME  Tamam oldu (meâlinde fiil).
HUMMERE  (C.: Hummer) Kaya kuşu denilen başı kızılca serçe gibi bir kuş.
HUMMİSA  (C.: Hummis) Nohut.
HUMMUS  Nohut.
HUMRAN  (Ahmer. C.) Kırmızılar.
HUMRE  (C.: Humur) Küçük seccade. * Namaz kılacak yer. * Küçük hasır parçası. * Güzelleşmek için kadınların yüzlerine sürdükleri şey.
HUMRET  Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat.
HUMRET-İ HİCÂB  Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık.
HUMRET-İ ŞAFAK  Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı.
HUMS  Beş bölükten birisi. Beşte bir.
HUMS-İ ÖŞR  Onda birin beşte biri. Yani, bir şeyin ellide biri.
HUMSA  Boş böğürlü ve ince karınlı olmak.
HUMSE  Hürmet.
HUMTANE  Kadının kaynanası.
HUMUD  Düşme. Zayıflama. * Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak. * Bayılmak ve kendini kaybetmek. * Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak.
HUMUL  Mahfe taşıyan deve. * (Haml. C.) Yükler.
HUMUL  Bir kimsenin adı sanı batma, ünü ünvanı kaybolma.
HUMUZA  Ekşilik.
HUMUZAT  Ekşi şeyler.
HUMUZET  Ekşilik. Kekrelik.
HUMUZİYET  Ekşilik. Kekrelik.
HUMVE  şiddet. * Suret.
HUN  Hor ve zelil olmak.
HUN  f. Kan, dem. * Öç, intikam, öldürme.
HUN-İ CÂN  şarap.
HUN'A  şekk, şüphe, zan. * Töhmet.
HUN-AB(E)  f. Sulu kan, kanlı su, su ile karışık kan. * Mc: Kanlı gözyaşı.
HUNABİS(E)  Arslan. * Zâlim ve kötü kimse.
HUNAK  (C.: Havânik) Boğazda olan şiş.
HUN-ALUD(E)  f. Kana bulanmış.
HUNAN  Kuşların boğazında olan bir hastalık.
HUN-AŞAM  f. Kan içici, kan içen.
HUNAT'E  Kalın, yassı nesne.
HUNAYİS  Çirkin.
HUNBAHA  f. Kan bahası, diyet.
HUNBAR  f. Kan yağdıran, kan yağdırıcı.
HUNCUR  (C.: Hanâcir) Sütlü deve.
HUNCUR  Boğazın başı.
HUNÇEGÂN  f. Kendisinden kan akan.
HUNDURE  Göz bebeği.
HUNEFA  (Hanîf. C.) Allahın birliğine inananlar. (Bak: Hanîf.)
HUNEFŞAN  f. Kan saçan, kan serpen.
HUNEYN  Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafede ve Mekke ile Taif arasında bir vâdinin adı.
HUNEYN VAK'ASI  Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birçok zatlar şehid olmuşlardır. (Bak: Uhud)(Eğer denilirse: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem Habib-ü Rabb-il-Âlemin'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizat sahibi olan bir Kumandan-ı Rabbâni, nasıl oluyor Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlup oluyor?Elcevab: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakim-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mu'cizelere istinad etseydi, o vakit İmam-ı Mutlak ve Rehber-i Ekber olamazdı.İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra indel-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasılki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyyeye itaat etmiştir. Öyle de: Hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhaniye ile te'sis edilen Âdetullah kavaninine herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz!" emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamiyle hikmet-i İlâhiyye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya müraat ve itaati göstersin. L.)
HUNFEŞAN  f. Kan saçan, kan serpen.
HUNHAH  f. İntikam alıcı, öç alıcı, kan isteyen.
HUNHAR  f. Kan içici. Zâlim. Kan akıtan. Öldüren, öldürücü.
HUNHARANE  f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek.
HUNÎ  f. Kanlı, kan dökmeye meyilli.
HUNİ  yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet.
HUNÎN  f. Kana bulanmış, kanlı.
HUNKÂR  f. (Bak: Hünkâr) 
HUNKE  Tecrübe etmek, denemek, sınamak.
HUNNAK  Tıb: Boğaz hastalıkları.
HUNNE  Sözü burun içinden söylemek.
HUNNES-KÜNNES  Hunnes, Hânis'in; Künnes de Kânis'in çoğuludur. Kânis, süpüren mânasınadır. Umumiyetle, akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib, gece zâhir olan yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal, Müşteri, Merih, Zühre, Utarid, Uranüs, Neptün)
HUNPAŞ  f. Kan döken, kan saçan.
HUNRÎZ  f. Kan dökücü, kan döken, kan akıtan.
HUNSA  Hem erkek, hem de dişi olan. * Erkeklik ve dişilik alâmetlerini birlikte taşıyan bitki.
HUNTUF  Sakalını yolan.
HUNU'  Horluk, zelillik, alçaklık.
HUNUS  Rücu etmek, vazgeçmek, geri dönmek. * Örtülü olmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
HUNUT  Mumyalama. * Bir ölünün uzun zaman çürüyüp kokmaması için kullanılan eczalar.
HUNUZ  Kokup fenâ olmak.
HUNÜK  f. Ne güzel! Ne hoş! Ne mutlu!
HUNYÂ  f. Şarkı söyleme.
HUNYÂGER  f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
HUNZUB  Şişman gövdeli, boş konuşan kadın.
HUNZUL  Uzun boynuz. * Uzun zeker.
HUNZUVANE  Kin tutmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek.
HUNZÜB  (C.: Hanâzıb) Erkek çekirge.
HUNZÜBA'  Kuru. * Yellengen böceği.
HUR  Noksan, eksik.
HUR'  (C.: Hurü') Kuş tersi, necis.
HUR  f. Güneş, şems.
HUR  f. Güneş. * Yiyecek şey.
HUR  f. Güneş, şems.
HUR  (Ahver. C.) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar. * Cennet kızları, huriler.
HUR-İ ÎN  Cennet'te âhu gözlü çok güzel kızlar. (Bak: Huri)
HURA'  Devenin delirmesi.
HURAC  Tıb: Bedenin çeşitli yerlerinde çıkan çıbanlar.
HURACE  Çıban. * İrinlenme.
HURAFAT  (Hurafe. C.) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
HURAFE  Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
HURAFE-VARÎ  f. Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş.
HURAK(A)  Kav dedikleri nesne. * Tuzluk.
HURAN  (Hur. C.) f. İri gözlü. * Cennet kızları.
HURAŞE  Ufak parça, küçük şey.
HURBE  (C.: Hureb) Kalça kemiğinin deliği. * Her yuvarlak delik.
HURC  Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında en lüzumlu eşyayı içlerine doldurup pencereden atmak suretiyle kurtarma işlerinde kullanılmak üzere konaklarda da bulundurulurdu. (O.T.D.S.)
HURC  Uzun dişi deve.
HURCÜL  Uzun.
HURD  f. Küçük. Ufak. İnce. * Kırık. * Ehemmiyetsiz, önemsiz.
HURD  (Hurdenî) f. Yiyecek, azık.
HURD U HÂB  Yiyecek ve uyku.
HURDA  (Bak: Hurde)
HURDE  f. Bir şeyin küçüğü, ufağı. * Ufak şey, ufak parça. Ufak ve kırıntıdan ibaret olan. * Pek ince ve küçük.
HURDE-HÂŞ  f. Param parça, kırık dökük.
HURDE  f. Yenilmiş.
HURDEBÎN  (Hurde-bîn) Mikroskop. Çok küçük, ufak şeyleri, mikropları gösteren âlet.
HURDE-BÎNANE  İnceden inceye. Kılı kırk yararak.
HURDE-BÎNÎ  Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.(Gözle görülmeyen hurdebinî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsar-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün müdür ki; bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın ziruh ve zişuurlarla dolu olmasın...S.)
HURDEDAN  f. Nükteleri ve incelikleri anlayan, bilen.
HURDEDANÎ  f. Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse.
HURDEFURUŞ  f. Ufak tefek şeyler satan kimse.
HURDEGİR  f. Sözün içinde tenkid edilecek noksan arayan.
HURDENGÂH  f. Yemek odası.
HURDENÎ  f. Yiyecek şey.
HURDEŞİNAS  f. Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan.
HURDE TEZYİNAT  Tezhibde küçük süsleme motiflerine verilen genel isim.
HURDEVAT  f. Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat.
HURDSAL  f. Genç. Yaşı küçük.
HURD Ü MÜRD  f. Parça parça. Ufak tefek kimse.
HURF  Üzerlik tohumu.
HURFE  Mahrumiyet, mahrumluk. Bedbaht oluş.
HURFE  Bir yere toplanmış yemiş. * Baklet-ül hamkâ otu.
HURFET-ÜL CENNET  Cennet bahçesi.
HURİ  (Ahver ve Havrâ kelimelerinin C.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları. (Bak: Hur - Hur-i în) (Sual: Ehadiste denilmiş: "Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor." Bu ne demektir? Ne mânası var? Nasıl güzelliktir?Elcevab: Mânası pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemal, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa, yeter. Halbuki: Güzel, hayatdar, revnakdar, bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan cennette; göz gibi bütün insanın duyguları, lâtifeleri cins-i lâtif olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer lâtifenin medar-ı zevki olduğunu hadis işaret ediyor. Evet, "Hurilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi" tâbiriyle hadis-i şerif işaret ediyor ki: İnsanın her ne kadar hüsün perver ve zevk-perest ve zinete meftun ve cemale müştak duyguları ve hassaları ve kuvaları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ud edecek, maddi ve mânevi her nevi zinet ve hüsn-ü cemale huriler câmidirler. Demek, huriler Cennet'in aksam-ı zinetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmiyecek surette giydikleri gibi; kendi vücudlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemalin aksamını gösteriyorlar. S.)
HURİYE  Huri gibi.
HURK  Akılsız, bilmezlik. * Dehşet, şiddet.
HURKA  Yanmak. * Hararet. * Yanık çıban.
HURKAT  Cehalet, câhillik, akılsızlık, bilmezlik.
HURKAT  Yangın. Yanma. Yanıklık. * Bir nevi çıban.
HURKUF  Zayıf davar.
HURKUS  Pire gibi bir böcek (Az olarak kanatlanır uçar).
HURLİKA  f. Çok güzel, huri yüzlü.
HURMA  f. Bir sıcak iklim meyvesi. * Hurma şeklinde yapılan hamur tatlısı.
HURMAT  (Huremât - Hurumât) Haramlar. Dinin, yapılmasını menettiği şeyler. İşlenmesi günah olan işler.
HURMET  (Bak: Hürmet)
HURNUB  Keçiboynuzu dedikleri yemiş.
HURPEYKER  f. Huri yüzlü.
HURRAS  (Hâris. C.) Muhafızlar, bekçiler, nöbetçiler.
HURRE  (C.: Harâyir) İyi. * Câriye olmayan kadın.
HURREM  f. Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü.
HURREMGÂH  f. Kalbi ferahlandıran yer.
HURREMÎ  f. Mesruriyet, sevinç, sürurlu ve sevinçli olma.
HURS(A)  Hurma budağı. * Şey.
HURS (HIRS)  (C.: Hursân) Altından ve gümüşten olan halka. * Kulağa taktıkları küçük halka.
HURS(E)  Çocuk doğuşunda yapılan yemek.
HURSEND  f. Kısmetine râzı olan, kanaatkâr, tokgözlü.
HURSENDANE  f. Kanaatkârâne, tokgözlülükle.
HURSENDÎ  f. Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu.
HURSÎ  Ev eşyası. * Her nesnenin fenâsı.
HURSÎS  Metâ, mal. Kumaş.
HURŞÎD  f. Güneş. Afitab. Hur. Mihr. şems.
HURŞUN  (C.: Harâşın) Ufacık bıtırak. (Davarların tüyüne yapışır.)
HURT  (C.: Hurut-Ahrât) Balta. İğne deliği, balta deliği, kulak deliği.
HURTUM  (C.: Harâtim) Burun. * şarap.
HURU'  Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç. * Sütleğen otu. * Yumuşak ot.
HURUB  (Harb. C.) Harpler, savaşlar, muharebeler.
HURUB  Keçiboynuzu adı verilen yemiş.
HURUC  Çıkma. Dışarı çıkma, çıkış. * Ayaklanma, isyan etmek.
HURUC-İ BİSUN'İHİ  Namazdan kendi isteği ile çıkmak.
HURUC-İ FÂHİŞ  Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
HURUC ALESSULTAN  Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme.
HURUF  (Harf. C.) Harfler. İsim ve fiil olmayan kelimeler. (Bak: Harf)
HURUF-U ÂLİYAT  Tas: Gayb ve gaybîlikte olan Cenab-ı Hakka mahsus şuunat. 
HURUF-U ASLİYE  (Bak: Harf-i aslî)
HURUF-U CÂZİME  Cezmeden harfler: lem, lemmâ, lâm-ül-emir, lâ-ün-nâhiye (nehyeden lâ edatı). Şart edatları da câzimdir. (Bak: Câzim)
HURUF-U CERRE  (Bak: Harf-i Cer)
HURUF-U HALK  Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi) 
HURUF-U HECÂ  Alfabe sırasına göre dizili harfler. * Kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, yâ harfleri.
HURUF-U İMLÂ  Gr: Sesli harfler. (A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü, harfleri.)
HURUF-U İTBAK  Gr: İtbak harfleri. (Bak: İtbak)
HURUF-U KAMERİYE  Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, kef, mim, vav, he, yâ harfleridir.)
HURUF-U LEYYİN  "Vav, ayn ve elif" harfleri. (Bak: Lîn) 
HURUF-U MECHURE  Cehr ile okunan harfler. (Zı, lâm, kaf, vav, ra, bâ, dad, hemze, zel, gayın, ze, elif, cim, nun, dal, mim, tı, yâ, ayın.)
HURUF-U MU'CEME (MENKUTA)  Gr: Kur'an-ı Kerim harflerindeki noktalı harfler.
HURUF-UL MUKATTAA  Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir. 
HURUF-U MUNFASILA  Gr: Kendisinden sonra gelen harflere bitişmeyen (vav, rı, dal, hemze, ze, zel) gibi harfler.
HURUF-U MUTTASILA  Gr: Kendisinden sonra gelen harflerle bitişip yazılan harfler.
HURUF-U MÜSTA'LİYE  Tecvidde: Harf ağızdan çıkarken dilin üst damağa yapışması halinde veya üst damağa doğru gitmesiyle çıkan harfler: Kaf, tı, zı, dat, hı, sad, ayın, gayın, Bu harflerin mukabili "istifâle" harfleridir.
HURUF-U NÂSİBE  Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi.
HURUF-U ŞARTİYE  (Bak: Şart edatları)
HURUF-U ŞEDİDE  (Bak: şiddet)
HURUF-U ŞEFE  Dudaktan çıkan harfler. "Be, Fe, Mim" gibi.
HURUF-U ŞEMSİYE  Gr: "El" harf-i tarifinin "lâm" harfi ile yan yana geldiğinde, kendisi okunmayıp "Lâm" harfine kalboluyorsa, o harflere "huruf-u şemsiye" harfleri denir. (Te, se, dal, zel, rı, ze, sin, şın, sad, dat, tı, zı, lem, nun harfleri) Meselâ: El-turab yazılıyor, etturab okunuyor. El-şems yazılıyor, eşşems okunuyor. El-Duâ, Edduâ okunuyor.
HURUFAT  (Harf. C.) Harfler. Matbaada kullanılan dökme harfler.
HURUFİYE  Fazlullah-ı Hurufi adında birinin kurduğu bâtıl bir meslektir. Harflerden kendilerince manalar çıkarıp, dine aykırı iddiaları olan bir dalâlet fırkasıdır.
HURUM  İhram.
HURUR  Düşmek, sukut.
HURUS  f. Horoz.
HURUŞ  f. Coşma. Gürültü. şamata. Telâş.
HURUŞAN  f. Çağlıyarak, coşarak, * Coşan, çağlayan.
HURY  Değirmen deliği.
HURZ  Oranlamak, yâni tahminle bir şeyin miktarını söylemek.
HURZE  (C.: Hurez) Dikiş.
HUS  Bir kavim üzerine nâzil olan umur.
HUS  Dikmek. * Darlık vermek. * İki şeyi bir araya getirmek.
HUSA  Hurma yaprağı.
HUSA  (Husye. C.) Erkeklik bezleri, hayalar.
HUSAF  Hasad, hasad mevsimi. * Ekin biçme.
HUSAFE  Düşmanlık, adavet. Gizli kin, hased.
HUSAKE  Düşmanlık, adavet. Hased, gizli kin.
HUSALE  Kırıntı, ufalanmış şey.
HUSALE  Harman yerinde arta kalan tane.
HUSAM  Keskin kılıç.
HUSAME  Keskinlik.
HUSARE  Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar. * Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi. * Şirâ sıkıntısı. * Her nesnenin fenâsı.
HUSAS  Sür'atle gitmek, seğirtmek, koşmak.
HUSBAN  Hesab. * Azab. * Sıkıntı. * Şer. * Koltuk yastığı.
HUSEMA'  (Hasım. C.) Muhalifler, karşı taraflar, hasımlar. * Adüvler, düşmanlar.
HUSF  Her bir şeyin içi.
HUSHUS  Mübâlağa ile kandırmak.
HUSLET  Kıldan bükülmüş nesne.
HUSM  (C.: Ahsam) Çuval ve heybe bucağı.
HUSN  Perhizkârlık, iffet.
HUSR  Zarar. * Ele avuca girmemek. * Dalâlete gitmek. * Noksan. * Sapıtmak.
HUSR  Tıb: Peklik, kabızlık, inkıbaz. * İdrar tutulması.
HUSRAN  Mahrumiyet. Kayıp. Çok büyük ziyan.
HUSREV  f. Hükümdar, şah.
HUSS  Karışmadık, sâfi olan. * Ayrı bir kavim.
HUSS  Za'feran. * Hurma yaprağı. * Eğrelti otu.
HUSS  (C.: Husas) Kamıştan yapılmış ev.
HUSSAD  Hased edenler. Kıskananlar.
HUSSER  Cübbesi ve zırhı olmayanlar. Çıplak kimseler.
HUSUF  Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi. * Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi.
HUSUF-İ CÜZ'Î  Ayın bir kısmının tutulması.
HUSUF-İ KÜLLÎ  Ayın tamamen tutulması.
HUSUL  Peydâ olma. Hasıl olma. Meydana gelmek. Üremek, türemek.
HUSUL-PEZİR  Hâsıl olmuş, meydana gelmiş.
HUSUL-YÂFTE  f. Husule gelmiş, meydana çıkmış, hâsıl olmuş.
HUSUM  (Hasim. C.) Uğursuzluk. * İdman. Birbiri ardınca devam üzere olmak. * Bir şeyi kökünden kesip dağlayanlar. * Fırtına.
HUSUM  (Hasım. C.) Hasımlar, düşmanlar.
HUSUMET  Düşmanlık. Hasımlık. Kincilik. Zıddiyet. Çekişmek. Dâvacı olmak.
HUSUN  (Hısn. C.) Kaleler. Korunacak sağlam yerler.
HUSUN-İ REFÎA  Yüksek kaleler.
HUSUR  Yorulmak. * İncinmek.
HUSURE  Yoğunluk, kalınlık. Sütün yoğurt olması.
HUSUS  İş. Mevzu. Yol. Usul. Keyfiyet. Madde. Şey. Bir şeyin sairlerinden ayrıldığını ve temyizini bildiren cihet ve keyfiyet.
HUSUSA  Ayrıca, hususen, başkaca.
HUSUSAT  (Husus. C.) Hususlar, bakımlar, işler. Tarzlar, şekiller. Mes'eleler. Maddeler.
HUSUSEN  Bilhassa. Ayrıca. Başkaca. Buna mahsus olarak.
HUSUSÎ  Bir şeye aid olan. Herkese âid olmayan.
HUSUSİYAT  Hususi olan şeyler. Hususiyyetler.
HUSUSİYET  Ahbaplık, tanışıklık, yakınlık. * Hususilik.
HUSVE  Kap içinde bir içim su.
HUSVE  Topraklı yer.
HUSVE  Haya, husye.
HUSYE  Erkeklik bezi. Haya. Erkeğin yumurtalığı.
HUSYET-ÜS SEMEK  Balık yumurtası.
HUSYETAN  f. Hayalar, çift haya. Erkeklik bezlerinin her ikisi.
HUŞ  f. Akıl, fikir, zekâ, iyi ile kötüyü ayırma hissi. * Ruh, can. * Ölüm, * Zehir.
HUŞ  Vahşi hayvanlar.
HUŞ'A  Alçak küçük tepe.
HUŞAM  Kalın burunlu. * Uzun dağ burnu.
HUŞAR  Avaz, ses.
HUŞARE  Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler. * Her şeyin kötüsü.
HUŞDAR  f. Akıllı, uslu.
HUŞE  f. Salkım. * Başak, sümbül.
HUŞE-İ ENGUR  Üzüm salkımı.
HUŞE-İ HURMA  Hurma salkımı.
HUŞE ÇÎN  f. Başak toplayan. Salkım toplayan.
HUŞEF  Yeşil sinek.
HUŞENK  f. İdrak, akıl, iz'an.
HUŞK  f. Kuru, yâbis. * Kaba, soğuk.
HUŞK U TER  Kuru ve yaş.
HUŞKAR  İri öğütülmüş un. O undan olan ekmek.
HUŞKCAN  f. Kalın kafalı, câhil kimse.
HUŞKÎ  f. Kuruluk, yubuset.
HUŞKLEB  f. Dudağı kurumuş, susamış.
HUŞKMAĞZ  f. Boşkafalı, câhil.
HUŞKSAL  f. Kuraklık ve kıtlık yılı.
HUŞKSER  f. Ahmak, salak.
HUŞMEND  (C: Huşmendân) f. Akıllı, aklı başında.
HUŞMENDÂN  (Huş-mend. C.) Aklı başında olanlar, akıl sâhipleri.
HUŞMENDÂNE  f. Akıllıca, aklı başında olarak.
HUŞNE  Haşinlik.
HUŞRÜBA  f. Akıl kapan, aklı baştan alan.
HUŞRÜBUDE  f. Aklı kapılmış, aklı başından gitmiş.
HUŞŞ  (C.: Huşuş) Hâcet mevzii; helâ, tuvâlet. * Necâset mahreci.
HUŞŞA'  (Haşi') Huşu içinde olanlar. Gözleri korku ve saygı ile düşkün bir hâlde olanlar.
HUŞŞA'  Kulak ardındaki yumruca kemik.
HUŞŞAF  Yarasa kuşu.
HUŞU'  Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
HUŞUF  (C.: Huşef) Seri, eli çabuk, hızlı. * Geceleyin yola giden deve.
HUŞUNET  Kabalık, sertlik, inatçılık.
HUŞUNET-İ MİZÂC  Mizâc sertliği, huy ve tabiat sertliği.
HUŞUNET-İ TAB'  Tabiat ve huy kabalığı.
HUŞYAR  (Bak: Hüşyar)
HUT  Balık. Büyük balık. * Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun ismi.
HUTAB  (Hutbe. C.) Hutbeler.HUTAE : (C.: Hatâit) Kısa boylu kimse.
HUTAF  (C.: Hatâtif) Demir çengel. * Makaranın iki tarafında olan eğri demir.
HUTÂM  Kuru cisim kırıntısı. * Yumurta kabuğu. * Çerçöp.
HUTÂM-I DÜNYA  Bu fani dünyanın muvakkat ve boş malı mülkü.
HUTAME  Cehennemin beşinci tabakası. İnatçı münkirlerin yeri olup, Gayya Kuyusunun bulunduğu kısım.
HUTAME  Sofrada kalan yemek artığı.
HUTAT  Dökülmüş ve saçılmış olan şey.
HUTBE  İlâhi emir ve nehiyleri cemaate beyan ve ihtar etmek. Cuma veya bayram namazlarında müslümanlara hatibin İlâhi ve şer'i emirleri hatırlatan sözleri. (Hatib, bu hutbeyi söylemeye Halife veya İslâm Devlet Reisinden vazife ve salâhiyet almıştır.)
HUTBEHAN  f. Hutbe okuyan, hatib.
HUTEBÂ  Hutbe okuyanlar. Hatibler.
HUTEBÂ-İ UMUMÎ  f. Herkese hitâbeden, umuma ders verenler.
HUTM  Her kuşun gagasına, her davarın burnunun ucuna ve ağızının önüne derler.
HUTRE  Bina için verilen yemek. * Tatmak.
HUTRUŞ  Kısa.
HUTT  Emir. * Kıssa.
HUTTA  Darp, vurmak. * Zor iş. * Başın önünde olan saç örgüsü.
HUTTA  Haslet, huy.
HUTTAF  (C.: Hatâtîf) Kırlangıç kuşu.
HUTU'  Gitmek.
HUTUB  Zorluk, güçlük. * (Hatb. C.) İşler, maslahatlar. Mes'eleler.
HUTUB  Erkek çekirge.
HUTUF  (Hatf. C.) Ölümler, vefatlar.
HUTUN  (Hutunet) Evlenme, tezevvüc, teehhül. * Damatlık, damat olma.
HUTUR  Akla gelmek. Hatırlamak.
HUTUR ETMEK  Hatıra gelmek.
HUTUT  (Hatt. C.) Yazılar. Çizgiler * Yollar.
HUTUT-U ŞEMSİYE  Işıklı güneş yolu.
HUTUVAT  (Hutvât-Hutevat) (Hutve. C.) Adımlar. İzler. Yollar. Eserler. * Şeytanın aldatmaları.
HUTUVAT-I SİTTE  Altı adım. (Kur'an-ı Kerim'deki "Hutuvat-üş şeytan" tabirinden istifaze ile, şeytanların ve onların insî mümessilleri olan şerir insanların fitnekâr ve dalâlete sevkedici adımları, izleri ve desiseleri gibi mânalarla alâkalı olarak "bir mühim eser"e verilen isim) Şeytanın altı desisesi.
HUTVE  Adım atıldığı zaman iki ayak arasındaki mesafe. * İz. (Bak: Hatve)
HUULE  Dayılık.
HUVA  Tembel olmak.
HUVAKA  Süprüntü.
HUVAR  Bağırış, çığlık, sayha, avaz.
HUVAR  (C.: Ahvire-Hırân-Hurân) Anasından ayrılmayan deve yavrusu. (Anasından ayrılsa "fasil" derler.)
HUVASE  (C.: Huvâsât) Karışık cemaat.
HUVELA'  Çocuk anasından doğduğunda beraber çıkan ince nâzik deri. (Onda yeşil ve kızıl hatlar olur.)
HUVEYN  Hayvancık. Çok küçük canlı.
HUVEYNAT  Çok küçük hayvancıklar. Mikroplar.
HUVEYSAL  (C.: Huveysalat) Tıb: Ciltte peyda olan bir takım kabarcık.
HUVEYZA  İshal, iç sürgünü.
HUVTA  Arpa, buğday gibi hububat için yapılan avlu veya anbar.
HUVVAN  (Hâin. C.) Hıyanet edenler, hâinler.
HUVVARA  Ağartılmış yemek.
HUVVE  Karalık. Siyahlık.
HUY  Boş ve hâli olmak.
HUY  f. Mizac, tabiat, ahlâk, âdet. * Ter.
HUY-İ BED  Fenâ huy.
HUYELA'  Kibir, ucub.
HUYGERDE  f. Terlemiş. * Adet edinmiş, huy hâline getirmiş, alışmış.
HUYUL  (Hayl. C.) Atlı alaylar. * Atlar. * Kötülerin meydana getirdiği kalabalık.
HUYUT  (Hayt. C.) İpler. İplikler. Lifler. Teller.
HUYUT-İ RAKÎKA  İnce iplikler.
HUZ  Al. (Ahz: Almak mastarından) Al emri.
HUZ'  Alçaklık yapmak.
HUZ  Tuz ağacı dedikleri nesnedir ve denize yakın yerlerde posası denize düşüp rüzgârla dalga döve döve kehribar olur.
HUZA'BÎL  (C.: Huz'a) Batıl şeyler. Halkı güldürecek boş şeyler, nesneler. 
HUZAFE  Sahtiyan kırpıntısı. * Bez kırpıntıları.
HUZAHIZ  Suyu ve ağacı çok olan yer. * Şişman kimse.
HUZAKA  Kıymetsiz ve rağbetsiz olan şey.
HUZAKİYY  Lisanı fasih, konuşması açık olan kimse. * Eşek sıpası.
HUZALE  Saman ufağı.
HUZAMÎ  Lavanta çiçeği.
HUZANE  Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk.
HUZ Bİ-YEDÎ  Elimi al, elimden tut, bana yardım et (mânasında).
HUZE  Miğfer.
HUZEM  (Huzme. C.) Demetler, desteler, huzmeler.
HUZENE  Kulak.
HUZ MÂ SAFÂ, DA'MÂ KEDER  "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.
HUZME  Demet. Deste. Bir kucak şey. * Fiz: Bir ışık kaynağından çıkan sütun halindeki şua.
HUZNE  (C.: Huzen) Sağlam ve sert olan.
HUZRE  Arka zahmeti.
HUZRET  Yeşillik. Ter ü tazelik.
HUZRUF  (C.: Hazârif) Fırıldak. * Değirmen çarkının birisi. * Pervâne.
HUZU'  Mahviyet ve tevazu hali, alçak gönüllü olmak. Allah'ın azametini, celal ve cemalini, büyüklüğünü tahattur ve tefekkürden hâsıl olan, insandaki huzur ve huşu' hâli.
HUZUB(E)  Semiz olmak, besili olmak.
HUZUK  Adımları birbirine yakın olan kısa boylu kimse.
HUZUKA  Ekşilik.
HUZUNET  (C.: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik.
HUZUR  Hazır olmak. Mevcud bulunmak. * Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak. * İbadet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı.
HUZUR-U KALB  Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
HUZUR-AVER  f. Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren.
HUZUR Ü HAB  Rahat ve uyku.
HUZUR Ü SÜKUN  Rahatlık ve eminlik.
HUZUZ  (Hazz. C.) Memnuniyetler. Hazlar. Zevkler. Hoşlanmalar.
HUZUZ  (C.: Hızzân) Erkek tavşan.
HUZUZ  Acı bir devânın adı.
HUZUZÂT  (Huzuz. C.) İnsanın hoşuna giden şeyler.
HUZUZÂT-I NEFSÂNİYE  Nefse hoş gelen şeyler.
HUZVA  Bir yere toplanıp tepe gibi olan kum yığını.
HUZVANE  Büyüklenmek, kibirlenmek.
HUZVE  Parça.
HUZYA  Ganimet malından vermek.
HUZYE  (C.: Huzâyât) Küçük ok.
HUZZÂK  (Hâzık. C.) İşinin ehli olanlar, ustalar, mütehassıslar. Hazâkatli kimseler.
HUZZÂK-I ETİBBÂ  Doktorlar içinde en ehil olanları.
HUZZÂN  (Hâzin. C.) Hazine muhafızları, hazinedarlar.
HUZZÂR  (Hâzır. C.) Hazır olanlar, hazır bulunanlar, huzurda ve gözönünde olanlar.
HUZZÂR-I MECLİS  Mecliste hazır bulunanlar.
HÜBAŞE  (C.: Hübâşât) Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.
HÜBEL  Cahiliyet devrinde Kureyşlilerin en büyük putu.
HÜBU'  Uyumak. * Eşek gibi yürümek. * Boynunu uzatmak.
HÜBU'  (C.: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu. * Devenin boynunu uzatarak yürümesi.
HÜBUB  Esme. Üfürme. Rüzgârın hafif hafif esmesi.
HÜBUB-İ RİYÂH  Rüzgârların esmesi.
HÜBUR  Çukur. * Büyük tas.
HÜBUT  Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı) * Uyuşma, anlaşma.
HÜBUT-U ÂDEM  Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten dünyaya inmesi.
HÜBÜK  (Habike. C.) Samanyolları. * Çizgiler.
HÜBÜVV  Ateşin sönmesi.
HÜCCAB  (Hâcib. C.) Perdeciler. * Kapıcılar.
HÜCCET  Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika. * Şâhid.
HÜCCET-İ DÂFİA  Bir şeyi isbata değil, ancak taleb ve iddiayı defetmeğe yarıyan hüccet.
HÜCCET-ÜL İSLÂM  İslâmın delili, hücceti. (Bak: İmâm-ı Gazâli)
HÜCCET-İ KASIRA  Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet.
HÜCCET-İ KATIA  f. Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan.
HÜCCET-İ MÜSBİTE  Bir şeyin isbatında delil olan hüccet.
HÜCCET-İ MÜTEADDİYE  Taraflara münhasır olmayıp başkalarını da alâkalandıran delil.
HÜCCET-İ ZAHRİYE  Kenarında sebebi yazılı bulunan hükmün tasdikli suretini ihtiva eden hüccet.
HÜCCİYET  İhticaca salih olma. Delil sayılabilme, sağlam delil kabul edilir olma.
HÜCEC  (Hüccet. C.) Deliller, senedler, vesikalar.
HÜCEC-İ HATTİYE  Huk: Yazılı deliller. Bunlar tezvir ve tasni şüphesinden sâlim olduğundan onunla amel edilebilir, yani hükme medar olur, başka vech ile sübuta ihtiyaç kalmaz. (Beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi.)
HÜCERAT  (Hücürat-Hücrât) Hücreler. Hüceyreler. Gözler, odacıklar.
HÜCESTE  f. Uğurlu, mübârek, mes'ud.
HÜCEYRAT  Hüceyreler. Hücrecikler. Küçük odacıklar.
HÜCEYRE  Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça. * Küçük delik ve oyuk.
HÜCNET  Kusur, noksan, ayıp. * Bayağılık, karışıklık, soysuzluk. * Sözdeki ayıp.
HÜCR  Kucak, âğuş.
HÜCR  (C.: Hevacir) Fuhş, hezeyan, kötü sözler.
HÜCRAT  (Hücre. C.) Hücreler, gözler, odacıklar.
HÜCRE  Oda. Odacık. * Hüceyre. En küçük canlı varlık. Canlı varlıkların en küçük yapısı.
HÜCRE-İ SAÂDET  Saâdetli oda. Fahr-i Kâinat Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) odası.
HÜCRE  Medine-i Münevvere'nin ismi.
HÜCRE  (C.: Hucer-Hucerât) Deve ağılı. * Duvar çevrilmiş yer. 
HÜCREVÎ  Hücre gibi, hücre ile alâkalı, hücreye dâir.
HÜCU'  Az uyku. Gece uykusu.
HÜCU  Zemmetmek, çekiştirmek, kötülemek.
HÜCUD  Uykusuz kalma. Geceleyin az uyuma.
HÜCUL  (Hecl. C.) Uçurumlar, çukurlar, derinlikler, yaralar.
HÜCUM  Saldırma. Hamle ile ileri atılmak. * Sert sözle birine çatmak, karşı çıkmak.
HÜCUMÂT-I SİTTE  Altı Hücum. Altı maddelik bir müdafaa (olan bir eser ismi).
HÜCÜB  (Hicâb. C.) Perdeler, hicablar.
HÜCÜRAT  (Hücre. C.) Hücreler, odacıklar, gözler.
HÜD'  Sâkin olmak.
HÜDA  Doğru yol göstermek. * Doğruluk. Hidâyet. * Kur'ân-ı Kerimin bir ismi.
HÜDAFET  Semizlik, besililik, etlilik.
HÜDAM  Deniz tutması.
HÜDAT  (Hâdi. C.) Hidâyet edenler.
HÜDB  (C.: Ehdâb) Kirpik. * Mendil. * Testere çevresinde olan saçak.
HÜDBE  (C.: Hüdeb) Hamle yapmak.
HÜDBÜD  Sütün koyu ve yoğurt olması.
HÜDDAB  Ensiz, ince, uzun yaprak.
HÜDHÜD  Bir kuş ismi. Çavuş Kuşu veya ibibik denilir. (Peygamber Hz. Süleyman'ın (A.S.) zamanında, Hicaz ile Yemen arasındaki Sabâ nâm yerde melike olan ve güneşe tapan Belkıs ile Peygamber Süleyman Aleyhisselâm arasında muhabereye vesile olduğundan meşhur ve mübarektir.)
HÜDLUL  Kurt. (Canavar)
HÜDN  Barış, sulh, musalaha.
HÜDU'  Kamburluk.
HÜDÜB  (C.: Ehdâb) Sarık. * Kirpik, müjgân. * Havlu, el silmeye mahsus pamuklu bez. * Minder kenarında olan püskül.
HÜDÜD  Çok yaşlı ihtiyar. İhtiyar ve zayıf olmak. * Bir binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. (Bak: Tehdid)
HÜFAT  Nazar etmek, bakmak.
HÜFFEL  Memesi süt ile dolu olan koyun.
HÜKÂ'  Öksürük.
HÜKAKE  Kazılan şeyin kazıntısı, talaşı veya yongası.
HÜKEA  Ahmak kimse.
HÜKEMÂ  (Hakîm. C.) Âlimler. Çok bilgili kimseler. (Bak: Feylesof)(Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki; şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen gider veya muvakkat, sathî kalır. M.N.) 
HÜKEMÂ-İ KADİME  Eski filozoflar.
HÜKEMÂ-İ İŞRAKİYYUN  İşrakiyye mesleğindeki feylesoflar. (Bak: İşrâkiyyun)
HÜKEMÂ-İ MEŞAİYYUN  Aristo felsefesi yolunda olan ve derslerini gezerek veren meşaiyyun filozofları. (Bak: Meşşâiyyun)
HÜKKÂM  (Hâkim. C.) Hâkimler.
HÜKKÂM-I ADLİYYE  Adliye hâkimleri.
HÜKL  Karınca gibi sesi işitilmeyen hayvan.
HÜKLE  Dil tutukluğu, kekemelik.
HÜKM  (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik. * İrade. Kumanda. Nüfuz. * Kadılık etmek. * Tesir. Cari olmak. * Makam. * Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar. * Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya inkâr etmek.
HÜKM-İ ÂDİL  Huk: Adalet üzere verilmiş olan hüküm.
HÜKM-İ GIYABÎ  Huk: Taraflardan biri hazır olmadığı halde verilen hüküm.
HÜKM-İ KARAKUŞÎ  Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.
HÜKM-İ KAZA  Allah tarafından evvelce verilmiş olan hüküm.
HÜKM-İ ŞER'Î  Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü.
HÜKM-İ TECRÜBÎ  Tecrübe ile elde edilen hüküm. * Tecrübe neticesi hâsıl olan karar.
HÜKM-İ VİCAHÎ  Huk: Tarafların her ikisinin de veya vekillerinin hazır bulundukları hâlde verilen hüküm.
HÜKM-İ VİCDANÎ  Vicdana ait hüküm. Vicdanî kanaatla verilen hüküm.
HÜKM-İ YEZDANÎ  Cenab-ı Hakk'ın hükmü. Allah'a mahsus kanun.
HÜKM-İ ZIMNÎ  Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâheten ve asıl gaib aleyhine zımnen hükmolunur).
HÜKMBERDAR  f. Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen.
HÜKMEN  Hüküm yoluyla, hükmünde ve değerinde olarak.
HÜKMÎ  Hükme dair. Hükme âit ve müteallik. Bir karara dayanan, itibâri olan.
HÜKMÎ ŞAHIS  Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese.
HÜKMKEŞ  Emre itaat eden, hükme boyun eğen.
HÜKRE  Cem'olmak, toplanmak, birikmek. * Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak. * Azlığından bir yerde toplanan su.
HÜKU'  Sâkin olmak.
HÜKÛMAT  (Hükûmet. C.) Hükûmetler.
HÜKÜMDAR  f. Padişah, hüküm sâhibi. En yüksek reis. İmparator.
HÜKÜMDARAN  (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar.
HÜKÜMDARANE  Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.
HÜKÜMDARÎ  f. Hükümdarlık, padişahlık, şahlık.
HÜKÛMET  Bir memleketi idare edenler. Vekiller hey'eti. Devlet.
HÜKÛMET-İ ÂDİLE  Âdil hükümet.
HÜKÛMET-İ ADL  Huk: Miktarı şer'an muayyen olmayıp ehl-i vukufun (bilirkişinin) usulü dairesinde takdir ve tayin edeceği diyettir. Buna hükm-ü adl de denir.
HÜKÛMET-İ CUMHURİYE  Cumhuriyet hükûmeti.
HÜKÛMET-İ GAYR-İ MÜSTAKİLLE  İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet.
HÜKÛMET-İ MEŞRUTA  Meşrutiyetle idare olunan hükûmet.
HÜKÛMET-İ MÜSTAKİLLE  İstiklâliyet ve hâkimiyet ve haklarını tamâmen hâiz olan hükümet.
HÜKÛMET-İ MÜSTEBİDDE  İstibdatla idare olunan hükûmet.
HÜKÛMET KONAĞI  Devlet memurlarının bulunduğu bina. Bunun yerine: "Bab-ı hükûmet, daire-i hükûmet" tabirleri de kullanılırdı.
HÜKÜMFERMA  f. Hükümrân, hüküm süren. Hâkimiyetle idâre eden.
HÜKÜMLÜ  Bir hüküm ve emri bildiren. * Mahkemece hüküm giymiş kimse.
HÜKÜMNAME  f. Bir mahkeme veya hey'etin hüküm ve kararını hâvi vesika. Hükmü ihtiva eden kâğıt.
HÜKÜMRAN  Hâkim, hükümdar. Hüküm ve saltanat süren. Hükümfermâ.
HÜLÂGU  Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır.
HÜLAM  Sirke ile pişen sığır eti.
HÜLAS  Zayıf davar.
HÜLASA  (Bak: Hulâsa)
HÜLB  Kıl fırça, kıl kalem. * Kalın kıl kuyruk, yele kılı.
HÜLBE  şiddet.
HÜLEFÂ  (Halife. C.) Halifeler.
HÜLEFÂ-YI RAŞİDÎN  En ileri sahabeden ilk dört halife. (Bak: Çâryâr)
HÜLHAL  Saf su.
HÜLHÜL  (C.: Helâhil) Öldürücü zehir.
HÜLK (HÜLKE)  Yok olmak. Fâsid olmak. * Düşmek.
HÜLLAS  İnsana ârız olan gevşeklik.
HÜLYA  (Bak: Hulya)
HÜM  Onlar. (Bak: Şahıs zamiri)
HÜMA  (İki kişiye işaret olan zamir) O ikisi.
HÜMÂ  f. Devlet kuşu. * Saadet. Mutluluk.
HÜMÂ-Yİ İKBAL  Devlet kuşu. * Mc: Yüksek talih, iyi uğur.
HÜMÂ KUŞU  Devlet kuşu. (Hikâyede: Gölgesi kimin başına düşerse o padişah olurmuş, derler. Hümâyun da buradan gelmiştir. Tayr-ı hümâyun, tâlih kuşu, uğur kuşu gibi isimlerle söylenir.)
HÜMA  Bir çeşit diken.
HÜMAM  Himmetli. Bir işe sıkı sıkıya sarılıp o işi bitiren. Sahi ve civanmerd. * Aslan. * Büyük ve sağlam.
HÜMANİZM  Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi. * Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl bir nazariye.
HÜMAPAYE  f. Çok yüksek dereceli.
HÜMAPERVAZ  f. Hümâ gibi yükseklerde uçan. * Mc: Yüksek himmetli.
HÜMAT  (Bak: Humat)
HÜMAYUN  f. Padişaha ait. * Mübarek. Kutlu. Uğurlu. Âlî. * Kuvvetli. (Bak: Hümâ kuşu)
HÜMAYUNNAME  f. Padişah tarafından bir hükümdara gönderilen mektub.
HÜMEYRA  Pembecik.
HÜMEZE  (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı. * El ve kaş işâretleri ile ayıplama. * Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz.
HÜMEZE SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 104. suresi olup Mekkîdir.
HÜMLUC  Demirciler körüğü.
HÜMMA  (C.: Hümmeyât) Hastalıktan dolayı vücudda meydana gelen harâret. * Nöbetli hastalık. * Sıtma.
HÜMME  Kara. * Diş eti kararmak.
HÜMMEYAT  (Hümmâ. C.) Hastalıktan dolayı vücutta meydana gelen şiddetli hararetler, ateşler. * Sıtmalar. * Nöbetli hastalıklar.
HÜMUD  (Bak: Humud)
HÜMUD  Elbisenin eskimesi. * Ateşin sönmesi.
HÜMUM  Tasalar, kaygılar, kederler, gamlar, gussalar.
HÜMUMET  Pek fazla ihtiyarlık, çok yaşlılık.
HÜNANE  İç yağı.
HÜNBA'  Ağır ve çirkin kadın.
HÜNBÜL  Kısa boylu. Kürk. 
HÜNER  f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
HÜNERMEND  f. Hüner sahibi, hünerli, marifetli.
HÜNERMENDÎ  f. Hünerlilik, mârifetlilik.
HÜNERPİŞE  f. Mahâretli, mârifetli, hünerli.
HÜNERVER  f. Çok ustalıklı. Becerikli. Usta. Mahâret sahibi.
HÜNERVERÂN  (Hünerver. C.) Mârifetli, hünerli kimseler.
HÜNEYHE  Saat. * Kıyâmet.
HÜNKÂR  f. Hükümdar. Padişah. Sultan.
HÜNKÂR MAHFİLİ  Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.
HÜNSA  Erkek veya kadın olduğu belirsiz olan. * Aynı çiçekte dişi veya erkeklik uzvunun bulunması.
HÜNSAİYYET  Aynı kimsede ve aynı zamanda hem erkeklik hem dişilik.
HÜNU'  Sindirip hazmetmek.
HÜNUD  Hindliler.
HÜR'  Fâsid kelâm, çirkin söz.
HÜRAR  Devede olan bir zahmet.
HÜRER  (Hirre. C.) Dişi kediler.
HÜREYRE  Kedi yavrusu.
HÜRİ'  Bit.
HÜRMAN  Akıl.
HÜRMET  Riâyet. İhtiram. * Haysiyet. Şeref. * Haram olma. Haramlık. * Irz, nâmus gibi başkasına helâl olmayan husus. (İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü'mine adavet ederler. Halbuki: Cenab-ı Hak haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zulüm damariyle, şeytanın telkiniyle, bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de; insan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adavet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)
HÜRMET-İ MÜSAHERE  Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendisiyle gayr-i meşru' suretle mukarenette bulunmuş veya bir uzvunu hâilsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya tenasül cihazına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarı ile onun anasını, ninesini, kızını, torunu aslâ nikâhlayamaz ve onlarla hiçbir surette evlilik teessüs edemez. Bunlar arasında ebedî bir haramiyet mevcuttur. Buna hürmet-i müsahere deniyor.
HÜRMET-İ RİBA  Ribanın yani faizin haram oluşu. (Bak: Riba)
HÜRMETEN  Hürmet olsun diye; hürmet, saygı ve ikram maksadıyla.
HÜRMETKÂR  f. Hürmet eden, saygılı.
HÜRMÜZ  (Hürmüzd) Eski İran takviminde, güneş yılının ilk günü. * Zerdüştlerin bâtıl bir inanışları olan hayır tanrısı. * Jüpiter (Müşteri) yıldızı.
HÜRNU'  Küçük canavar.
HÜRR  Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen. * Esir veya köle olmayan. Serbest.
HÜRR  Arslan.
HÜRRE  Esir veya câriye olmayan hür kadın.
HÜRRE-İ MÜKELLEFE  Fık: Akıl ve bâliğ olan hürre kadın. Sevap ve günahtan mes'ul olan kadın.
HÜRRİYET  Serbestlik, hür oluş. * Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyeti intac eder.Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmesi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tenezzül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi, o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek, iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet!... ) (Münazarat)
HÜRRİYET-İ DİNİYE  Din hürriyeti. Herhangi bir kimsenin mensub olduğu dinin emirlerini ve icablarını yapmakta asayişe ve başkasının haklarına dokunmamak şartiyle serbest olması.
HÜRRİYET-İ HAYVANÎ  Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.
HÜRRİYET-İ VİCDAN  Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted muamelesini görür. (Bak: Mürted)Dinî vazifeleri, dinin emirlerini yapmakta ve neşrinde serbestlik ise, din hürriyetidir.(Mâlumdur ki, her hükümette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdaniyle, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ul olmaz. Bu, hukukî bir mütearifedir.Hz. Ömer, hilafeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hristiyan, İslâm hükümetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki, adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmayan şarkta, garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir. R.N.)
HÜRRİYET-ŞİKEN  Hürriyeti bozan, hürriyeti kıran.
HÜSAM  Keskin kılıç.
HÜSAMEDDİN  Dinin keskin kılıcı.
HÜSBAN  Azap. * Yıldırım. * Çekirge. * Saymak.
HÜSBANE  Küçük ok. * Küçük yastık.
HÜSEYİN  Küçük güzel. * (Hi: 6-61) Hazret-i Ali Radıyallahü Anhu'nun oğlu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sevgili torunudur. Peygamberimiz (A.S.M.) "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allah Hüseyini seveni sever." buyurmuştur. Kerbelâda şehid oldu (R.A.)
HÜSEYİN-İ CİSRÎ  (Hi: 1261- 1327) Suriye ulemasındandır. Baba ve annesi Ehl-i Beyt'tendir. Câmi-ül Ezher'de tahsil görmüş ve zamanının dinî, edebî ve felsefî ilimleriyle iştigal etmiştir. En meşhur eseri "Risale-i Hamidiye"sidir. Türkçeye ve Orducaya tercüme edilmiştir. 1307 senesinde Tercüman-ı Hakikat gazetesi, kitap olarak neşretmiştir.
HÜSEYN  (Bak: Hüseyin)
HÜSN  (Hüsün) Güzellik. İyilik. Eksiksizlik. Cemal ile kemal. (Bak: Celal, Cemal)(Evet mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, Bâki-i Hakiki'nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaif gölgeleridir; belki cilve-i esmâ-i hüsnânın gölgelerinin gölgeleridir. S.)
HÜSN-Ü ÂDÂB  (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye.
HÜSN-Ü AHLÂK  Ahlâk güzelliği.
HÜSN-Ü ÂKİBET  İyi netice.
HÜSN-Ü BEYAN  Akıcı ve güzel anlatış.
HÜSN-Ü Bİ-BAHANE  Kusursuz güzellik. Günahsız mâsum güzellik.
HÜSN-Ü BİLGAYR  Dolayısı ile, neticeleri ciheti ile güzel olan.
HÜSN-Ü BİZZAT  Kendisi bizzat güzel olan.
HÜSN-Ü DELÂLET  Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet.
HÜSN-Ü ENDAM  Vücut güzelliği.
HÜSN-Ü HAL  İyi hal. Güzel ahlâk.
HÜSN-Ü HAREKET  Güzel muamele yapma, iyi muamelede bulunma.
HÜSN-Ü HÂTİME  Neticeyi iyi bir halde bitirme. * İman ile âhirete gitmek. Kelime-i şehadet söyleyerek ölmek.
HÜSN-Ü HAYR  Hayrın güzelliği 
HÜSN-Ü HULK  (Hüsn-i hulk) Ahlâk güzelliği. Güzel ahlâk.
HÜSN-Ü İBTİDA  Mevzuya münasib bir ifade ile söze başlama.
HÜSN-Ü İDARE  İyi idare etme.
HÜSN-Ü İMTİZAC  İyi geçinme.
HÜSN-Ü İSTİ'MAL  İyi ve güzel kullanma.
HÜSN-Ü KABUL  İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.
HÜSN-Ü MAHFÎ  (Hüsn-i mahfî) Gizli güzellik. * Kalbî ve ruhî güzellik.
HÜSN-Ü MAKTA'  Edb: Bir manzumenin, bilhassa gazellerin son beyti demek olan "makta" dan evvelki beyit.
HÜSN-Ü MA'NEVÎ  (Hüsn-i ma'nevî) Manevî güzellik. İç güzelliği.
HÜSN-Ü MATLA'  Edb: Bir gazelin ikinci beyti.
HÜSN-Ü MUAMELE  (Hüsn-i muâmele) İyi muâmele. Güzel hatt-ı hareket.
HÜSN-Ü MÜCERRED  Gayr olsun olmasın bizzat güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat, vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzat güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere bağlı değildir. * Hariçte maddi vücudu olmayan, ancak aklen mevsufsuz düşünülebilen hüsün ve zihnen anlaşılan güzellik.
HÜSN-Ü NİYET  (Hüsn-i niyet) İyi niyet. Temiz kalblilik.
HÜSN-İ TA'BİR  Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi.
HÜSN-Ü TA'LİL  Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah.(Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahçesini daldan dala gezmesinin sebebi, âlem bağında sevgilinin yüzüne benzer bir gül aramasıdır.
HÜSN-Ü TEDBİR  İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek. * Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek. * Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek.
HÜSN-Ü TELAKKİ  (Hüsn-i telakki) İyi anlayış. İyi kabul ediş. Güzel telâkki etmek. Anlayış gösterip iyi niyetle kabul etmek.
HÜSN-Ü TEVECCÜH  Sevgi ile karışık medih ve takdir. İyi karşılanmak ve alâka görmek.
HÜSN-Ü ZANN  (Hüsn-i Zan) Bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdâni ve iyi kanaat. İyi fikirde bulunup, iyi olacağını düşünmek.
HÜSNA  (Ahsen'in müennesidir) İyi zan. En güzel. Amel-i sâlih. Pek güzel. * Cennet. * İyi amel ve haslet. Cenab-ı Hakk'ı görmek ve Ona iman ve ubudiyetle şereflenmek. * Düşman üzerine fevz ve zafer bulmak, şehidlik.
HÜSN-AVER  f. Güzelliği çoğaltan. Güzellik veren.
HÜSNÎ  Güzelliğe dâir. Güzelliğe âit ve müteallik.
HÜSNİYYAT  Güzel olan hususlar.
HÜSN Ü AŞK  Güzellik ve muhabbet: * şeyh Galib'in manzum hikâyesi.
HÜSN Ü KUBH  Güzellik ve çirkinlik.
HÜSR  Ziyan, kayıp, zarar.
HÜSRAN  Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı. * Zarar, ziyan, kayıp.
HÜSREV  (Bak: Husrev)
HÜŞAD  Suyu emmeyen sert arâzi.
HÜŞDAR  (Bak: Huşdar)
HÜŞYAR  Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.(...İstikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyyeye giden nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek.. hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine müsahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelal'in kibriyasını düşünüp Allahü Ekber deyip rükua varmak... S.)
HÜŞYARANE  f. Akıllıcasına.
HÜŞYARÎ  f. Hüşyarlık, akıllılık.
HÜTAF  Çağırma, seslenme.
HÜTAME  Kesinti, kırpıntı. Parça.
HÜTKE  Perde yırtılıp rezil olmak.
HÜTR  Ahmaklık, hamâkat, budalalık.
HÜTTAK  (Hâtik. C.) Bozanlar. * Yırtanlar.
HÜTU'  Boyun uzatmak. * Çok nazar etmek, çok bakmak.
HÜTUL  Sürekli yağmur yağma.
HÜTUN  Sürekli yağmur yağma.
HÜV'  Kusmak.
HÜVAL  Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz.
HÜVAM  Hayranlık hâli.
HÜVE  Arabçada: O (mânasına işâret zamiri)
HÜVE AHSEN  O daha güzeldir, en güzeldir.
HÜVE HAKK(UN)  O da haktır. O da bir haktır. (Bak: Ehakk)
HÜVE HASEN(ÜN)  O bir güzeldir, hasendir.
HÜVE HÜVESİNE  (Türkçe bir tabirdir) Noktası noktasına, hiç değişiklik yapmadan, aynen.
HÜVE-L AHSEN  Sadece ve yalnız en güzel O'dur.
HÜVE-L BAKÎ  Bâkî ancak O'dur. Allah (C.C.) 
HÜVE-L EHAD  O Allah birdir. (Bak: Ehad)
HÜVE-L HAKKU  Hak sadece O'dur.
HÜVE-L HASEN  Sadece, yalnız o güzeldir.
HÜVEYDA  f. Aşikâr. Zâhir. Belli. Apaçık.
HÜVEYNA  Kolaylık, sühulet.
HÜVF  Soğuk rüzgâr.
HÜVİYYET  Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu. * Cenab-ı Hakkın varlık sıfatı. * Hamiyyet ve istikametten, ulüvv-ü cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hamide.
HÜVVE  (C.: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer.
HÜYAM  Azgınlık.
HÜYU'  Korkaklık.
HÜYYAM  (Hâim. C.) Sevgiden dolayı şaşırmış olanlar.
HÜZAHİZ  Bağırgan deve. * Keskin kılıç. * Çok su. * Fitne.
HÜZAL  Zayıflık, bitkinlik.
HÜZEYFE  Ensar-ı Kiramdandır. Hüzeyfe-i Yemanî de denir. Hz. Muhammmed (A.S.M.) ona münafıkları bildirdiğinden dolayı, Hz. Ömer (R.A.) onunla istişare eder ve Onun, namazını kılmadığı kimselerin namazında bulunmazdı. Çok takvalı ve istiğna sâhibi bir zat idi. İran'ın fethinde bulundu. (Hi: 35) de Dâr-ı Beka'ya göç etmiştir (R.A.)
HÜZHÜZ  Hafif ve zarif kimse.
HÜZÎ  Kedi yavrusu.
HÜZLUL  (C.: Hezâlil) Küçük dağ veya tepe. * Hafif adam.
HÜZN  (Hüzün) Gamlı olmak. Keder Sıkıntı.
HÜZN-ALUD  f. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.
HÜZN-AMİZ  f. Gam, keder ve hüzünle karışık.
HÜZN-AVER  f. Keder veren. Gam veren. Hüzün verici.
HÜZN-EFZA  f. Keder ve hüzün arttıran.
HÜZN-ENGİZ  f. Hüzün veren. Keder verici.
HÜZN-GÂH  Hüzün ve keder vakti.
HÜZUL  Arıklık, bitkinlik, zayıflık.
HÜZÜV  Maskaralık.
HÜZZAM  Müzikte bir makam ismidir. 
HÜZZET  Boyun. 
HÜZZÜ' (HÜZÂE)  Maskaralığa almak.