Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

NA Arabçada "Biz" Mânasına Gelen Zamirdir - İslami Bilgiler - Osmanlica - 14. Sayfa

NA  Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir.
NA  Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil $ : Ehliyetsiz, ehil olmayan.
NA'AB  Aceleci. Hızlı yürüyen, tez giden kişi.
NA'AL  Nalbant. Nalin yapan.
NAAM  (Bak: Neam)
NA'AR  Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.
NA-AŞNA  f. Bilinmeyen, yabancı.
NAAT  (Bak: Na't)
NAB  (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve.
NAB  f. Katıksız, hâlis, saf. * Oluk. * Berrak.
NA'B  Karga veya horoz ibiği.
NA-BALİG  f. Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş, yetişmemiş.
NABAZAN  Nabız atması, damar vurması.
NA-BAYESTE  f. Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan.
NA-BECA  f. Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz.
NA-BEDİD  (Bak: Nâ-bercâ)
NA-BEHENCAR  f. Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz.
NA-BEHENGÂM  f. Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız. 
NA-BEHRE  f. Azim, ulu. * Karışık. * Soysuz.
NA-BEKAİDE  f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz, kuralsız, nizamsız.
NA-BEKÂR  İşsiz, işe yaramaz. 
NA-BEMAHAL  f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
NA-BERCA  (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan.
NA-BESÎ  f. Yokluk, adem.
NA-BESUD  f. El dokunulmamış, el değmemiş, yeni şey.
NÂBIZ  Hareket eden.
NABIZ  Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
NÂBIZA  (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
NABIZ-ÂŞNÂ  f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
NABIZ-GİR  f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
NABİ'  (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.
NABİ  Haber veren, haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712)
NABİ  Yüksek, yüce.
NABİGA  (C.: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
NABİGAT-ÜL CA'DÎ  Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ  Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
NABİL  Ok yapan. * Üstad, hâzık kimse. * Irgaç.
NA-BİNA  (C.: Na-binayan) Kör, a'mâ, gözleri görmez. Anadan doğma kör.
NA-BİNAYAN  (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler, a'mâlar, körler.
NA-BİNAYÎ  f. Körlük, a'mâlık. 
NABİT  Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
NABİTE  Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
NABİZ  Savaşçı, muharip, savaşan.
NABUD  (Nâ-bud) f. Mâdum, yok olan, bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan.
NA-BUDMEND  f. Yoksul, fakir.
NA'BÜDÜ  "Biz ibadet ederiz" mânâsında fiil. ( Bak: Nun-u na'büdü)
NABZ  (Bak: Nabız)
NABZA  Damarın bir defa atması.
NABZ-AŞNA  f. Nabızdan anlayan, mizac bilen.
NABZ-GİR  f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen.
NABZÎ  Damarın atmasıyla ilgili.
NA'C  (C: Niâc-Neacât) Koyun.
NA-CAİZ  f. Yapılmaz, câiz değil.
NACAK  Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.
NA'CAT  (Na'ce. C.) Dişi koyunlar.
NA'CE  (C.: Niâc-Na'cât) Dişi koyun. * Dişi sülün. * Kadına da istiare ile söylenir.
NACİ  Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır.
NACİ'  Hazmı kolay olan yiyecek.
NACİ(YE)  Kurtulmuş, necat bulmuş. Cennetlik olan.
NACİL  Nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz.
NACİLEYN  Ana ve baba, ecdad ve evlâd, dedeler ve babalar.
NA-CİNS  f. Aynı cinsten olmayan. * Cinsi bozuk.
NACİR  Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.
NACİS  İyileşmez hastalık.
NACİŞ  Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.
NACİYE  (C.: Nâciyât) Sür'atli deve.
NACİZ  Azı dişi.
NACİZ  Hâzır.
NACU  f. Çam ağacı.
NACUD  f. Büyük kadeh.
NACUR  Sırça tabak.
NA-CUNBAN  f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam.
NACÜV  f. Çam ağacı.
NA-ÇAR  f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
NA-ÇARÎ  f. Çaresizlik.
NA'ÇE  f. Yumuşak yer.
NA-ÇESPAN  f. Uygun ve yakışık olmıyan.
NAÇİZ  (Nâ-çiz) f. Çok küçük, ehemmiyetsiz şey, değersiz, hükümsüz.
NAÇİZANE  f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
NA-ÇİZÎ  f. Naçizlik, ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, değersizlik.
NA-DAN  f. Cahil, bilmez, haddini bilmez.
NÂ-DANÎ  f. Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. * Cahillik.
NÂ-DANİST  (Nâ-dâniste) f. Câhil, bilmez.
NADAR  (Nadâret) Altun.
NA-DARÎ  f. Olmamazlık, bulunmayış.
NADAS  Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
NA-DAŞT  f. Hayâsız, utanmaz.
NADC  Kıvam. Büluğa erme. Pişme.
NADD  Azık, rızık.
NADDAHATAN  Püsküren çifte pınarlar.
NA-DEMSAZ  f. Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz.
NA-DERİDE  f. Delinmemiş, delik açılmamış.
NADH  Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi, püskürmesi.
NADIC  (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş.
NADİ  Nidâ eden, haykıran, çağıran. * Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri gibidir. (E.T.)
NADİB  Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
NADİC  Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
NADİD  Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.
NA-DİDE  f. Az bulunur, çok değerli. Az görülen, görülmemiş.
NADİM  Nedamet etmiş, pişman.
NADİMÂNE  f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
NADİMİYET  Pişmanlık, nedamet.
NADİR(E)  Az bulunan. Seyrek.
NADİRÂT  Az bulunan şeyler.
NADİREDÂN  f. Zarif, âlim.
NADİREKÂR  f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
NADİREN  Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
NADİRE-PERDÂZ  f. Güzel söz söyleyen.
NADİRE-SENC  f. Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse.
NADİRET  Güzellik, parlaklık, tazelik. * Hoş ve lâtif.
NADİYE  Sudan uzak olan hurma ağacı.
NA-DÜRÜST  f. Doğru olmayan. Eğri. * Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. * Yanlış, haksız.
NA-DÜRÜSTÎ  f. Gerçek olmama, doğru olmama.
NA-EHİL  f. Ehliyetsiz, beceriksiz. Ehil olmayan.
NA-ENDAM  f. Muntazam olmıyan. Biçimsiz, gayr-ı muntazam.
NA-ENDİŞ  f. Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık, muhakkak.
NA-ENDİŞÎDE  f. Düşünülmemiş.
NÂ-EVS  f. Manastır, kilise.
NÂF  f. Göbek. * Mc: Orta.
NÂF-I ÂLEM  Mekke-i Mükerreme.
NÂF-I ŞEB  Gece yarısı.
NÂF-I ZEMİN  Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme.
NA'F  Sütü çok olan deve.
NAFAKA  Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
NAFAKA-İ İDDET  Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
NAFAKA-İ MAKZİYYE  Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka. 
NAFAKAT  (Nafaka. C.) Nafakalar.
NAFATA  Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
NAFE  f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı.
NA-FERCAM  f. Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız.
NAFE-RİZ  f. Koku saçan. * Göbek düşüren.
NAFIA  Bayındırlık işleri.
NAFIK  Geçer para. Geçer akçe.
NAFIKA  (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak, münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
NAFIZ  Çok titreten. Sıtma.
NAFİ  (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan. 
NAFİ'  Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim.
NAFİA  İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar.
NAFİC  (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
NAFİCE  (C.: Enfice) Misk göbeği.
NAFİH  (Nefh. den) Üfürücü, üfleyici.
NAFİKA  (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
NAFİLE  Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
NAFİR  Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
NAFİS  (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran.
NAFİS-ÜL KERB  Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran.
NAFİS  Okuyup üfüren.
NAFİZ  İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu.
NAFİZ-ÜL EMR  Emri geçip sözü dinlenilen. * Kendisine itaat edip boyun eğilen.
NAFİZ-ÜL KELİM  Sözü geçen.
NAFİZ  Çok fazla titreten sıtma.
NAFİZE  Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
NAFİZİYET  Sözü geçerlik, nâfizlik.
NAFUR  (Nâfure) Fıskıye, fevvâre.
NAGÂH  f. Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî)
NAGAM  (Nağme. C.) Nağmeler, âhenkler, türküler.
NAGAMÂT  Nağmeler, âhenkler, güzel sesler.
NAGAM-KÂR  f. Nağmeler söyleyen, ezgici.
NAGAM-PERVER  (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven.
NAGAŞAN  Iztırab, acı.
NA-GEHAN  f. Birdenbire, ansızın, âniden.
NAGFA  Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.
NAGIZ  Şaşırdığında başını sallayan kimse. * Kürek başında olan kıkırdak.
NAGK  (C.: Nuguk) Karga çağırmak.
NA-GÜŞADE  f. Kapalı, açılmamış.
NA-GÜVAR  (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey.
NAGZ  f. Güzel, iyi. Göze hoş ve güzel görünen.
NAGL  Çürük sahtiyan.
NAGM  Gizli kelâm, gizli söz.
NAĞME  (C.: Nağamât) Ahenk, güzel ses, âvaz, ezgi, teganni.
NAĞME-GER  f. Türkü söyleyen, öten.
NAĞME-HÂN  f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAĞME-HÂNÎ  f. Türkü söyleyicilik, nağme söyleyicilik.
NAĞME-HİZ  f. Nağme uyandıran. Türkü, şarkı söyleyen.
NAĞME-KEŞ  f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAĞME-PERDAZ  f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAĞME-SAZ  f. Ahenkle söyleyen, terennüm eden.
NAĞME-SERA  f. Türkü okuyan, şarkı söyleyen.
NAĞME-ZEN  f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAGR  Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Kin tutmak. * Çömlek kaynamak.
NAGS  Kederli, gamlı olmak.
NAGZ  Devekuşunun erkeği. *Başını sallayıp depretmek. * Bulutun koyu ve kesif olması.
NAH  f. Göbek.
NAH'  Kesme, boğazlama.
NAH  f. İp, ince ip. * Tel. * Halı, kilim. 
NAHA'  Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık, ıraklık.
NAHABE  (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
NAHAFET  Zayıflık, arıklık, cılızlık.
NAHAFET  Aksırma.
NA-HAH  f. İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki.
NA-HAK  f. Haksız, beyhude, boş.
NA-HANDE  f. Câhil, ümmi, okumamış.
NAHARİR  (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
NAHASET  Esircilik. * Canbazlık.
NA-HAST  f. Kötürüm.
NA-HAST  f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden.
NAHB  Çekip çıkarma.
NAHB  Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak. * Seri seyr. * Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.
NAHÇİR  f. Av hayvanı. Sayd. * Av yeri. * Yaban keçisi.
NAHÇİR-GÂH  f. Av yeri.
NAHÇİR-GİR  f. Avcı, sayyad.
NAHÇİR-VÂN  f. Avcı.
NA-HEMTA  f. Denk ve eşit olmayan. Müsavi olmayan.
NA-HEMVAR  f. Eğri, düz olmayan. * Uymayan, mutabık gelmeyen. * Uygunsuz.
NA-HENCAR  f. Doğru olmayan.
NAHF  Aksırmak. Nefes almak.
NAHH  Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz.
NAHHAM  Tamahkâr, cimri, hasis, pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.
NAHHAS  Esirci, esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi.
NAHHAS  Bakırcı.
NAHHAT  Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.
NAHHAT  Gururlu, kibirli.
NAHI'  Âlim.
NAHİ  (Nehy. den) Nehyeden, yasak eden, önleyen.
NAHİB  (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen.
NAHİB  Korkak, cebin.
NAHİB  Avaz avaz ağlamak, feryad ile ağlamak.
NAHİDE  Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
NAHİF  Sümkürdüğünde genizden gelen ses.
NAHİF  Çelimsiz, zayıf, ince. Arık.
NAHİK  (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli.
NAHİKA  (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
NAHİL  (Nâhile) Zayıf, arık, ince.
NAHİL  Hurma ağaçları, hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.) 
NAHİL  Kalburcu.
NAHİL  Susayan kimse. * Suya kanmış kimse.
NAHİLE  Huy, tabiat, mizac.
NAHİR  (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış.
NAHİR  Burundan hırıltı çıkarma. 
NAHİR  Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik.
NAHİRAN  Atın göğsünde olan iki damar.
NAHİRE  Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.
NAHİRE  Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
NAHİS  Kıtlık yılı.
NAHİS  Kıtlık. * Yümünsüz, uğursuz.
NAHİS  Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.
NAHİS  Vuran, vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz.
NAHİSE  Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
NAHİT  (Nahite) İnilti.
NAHİYE  Yan taraf, kenar, civar, çevre. * Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.
NAHİZ  Eti çok olan.
NAHİZ  f. Pusu.
NAHİZGÂH  f. Pusu yeri. 
NAHİZ  Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu.
NAHL  Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek.
NAHL  Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek, iftira etmek.
NAHL SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir.
NAHL-BEND  f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu.
NAHLE  Tek hurma fidanı. * Bir fidan.
NAHLE  Bir tek arı.
NAHLİYE  Hurmalar.
NAHLİSTAN  f. Hurma fidanlığı, hurmalık. * Ağaçlık, fidanlık.
NAHME  Göğüsten çıkan ses.
NAHNAHA  Hırıltı ile soluma. * Öksürük.
NAHNAHA  Deveyi çökertmek.
NAHNU  Biz.
NA-HOŞ  f. Hoş olmayan, hoşa gitmeyen.
NA-HOŞÎ  f. Nahoşluk, fenalık, iğrençlik. Hoşa gitmemeklik.
NA-HOŞ-GÜVAR  f. Hazmı zor, sindirimi güç. Tatsız.
NA-HOŞNUD  f. Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun.
NAHR  Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
NAHR-ÜN NEHAR  Gündüzün evveli.
NAHR-ÜŞ ŞEHR  Ayın evveli.
NAHR  Eskimek. * Çürümek. * Parçalamak.
NAHS  Uğursuzluk, yümünsüzlük. * Bahtsız, uğursuz.
NAHS  Vurmak.
NAHŞ  Zayıflamak.
NAHT  Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma, oyma.
NAHT  Sümkürmek.
NAHU  (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki, işte.
NA-HUDA  f. Allah'tan korkmaz. * Gemi kaptanı.
NÂHUN  f. Tırnak.
NÂHUN-BE-DENDÂN  f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
NÂHUNBÜR  f. Tırnak makası.
NÂHUN-BÜRÂ(Y)  f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
NÂHUN-TIRAŞ  f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
NAHV  (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.
NAHVE  Çörek otu.
NAHVET  Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.
NAHVETFÜRUŞ  f. Böbürlenen, gururlanan.
NAHVÎ  Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen.
NAHVÎ LİSAN  Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.
NAHVİYYUN  Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler.
NAHZ  Bir şeyle dürtme.
NAHZ  Kemiğin etini ayıklama.
NAHZA  Et parçası.
NAIT  Dağ. * Hemeden kabilelerinden bir kabile.
NAÎ  Kötü haber veren.
NAİB(E)  (Nevb. den) Vekil, birinin yerine geçen. * Şeriat hâkimi olan kadı vekili. * Nöbet bekleyen.
NAİB-ÜL ÂM  Cumhuriyet müddei-i umumisi. Cumhuriyet savcısı.
NAİB-İ FÂİL  Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)
NAİB  Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.
NAİCE  Yumuşak yer.
NAİF  Zayıf, cılız.
NAİK  Karga ötüşü veya horoz sesi. * Çobanın koyuna bağırması.
NAİKAN  Cevzâ burcundan iki yıldız.
NAİL(E)  Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.
NAİLİYET  Ele geçirmek, murada ermek, elde etmek.
NAİM  Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal. * Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası.
NAİM  Taze, körpe. * Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz. * Etli sebze.
NAİM  Uyuyan, uykuda olan.
NAİMÂNE  f. Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına.
NAİME  Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın. * Yumuşak yapılı hayvancıklar.
NAİMÎN  (Nâim. C.) Uyuyanlar, uykuda bulunanlar.
NA-İNSAF  f. İnsafsız. İnsafı bulunmayan.
NAİR  Haykıran, nâra atan. * Uzak. Irak, baid.
NAİR  Parlak, parlayan. * Düşmanlık, adavet.
NAİRE  (C.: Nevâir) Alev, ateş. * Hararet, sıcaklık.
NAİYE  Ölüm haberi götüren, kötü haber veren.
NAİZ  Kuvvetlendiren. Kaldıran.
NAK  f. Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir, sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk $ : Gamlı, kederli.
NAK'  (C: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer. * Kuyu içinde olan su. * Deve kuşu avazı. * Feryâd etmek, bağırıp çağırmak. * Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek. * Sıcak suda haşlama. * İlâç olarak çıkarılan su. * Suda ıslanma. * Toz.
NA'K  Karga avazı. * Çobanın koyuna haykırıp çağırması. 
NÂKA  Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
NÂKA-İ SÂLİH  Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
NAKA'  Temiz olma.
NAKA  (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
NA-KABİL  f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz.
NA-KABUL  f. Kabiliyetsiz, istidatsız.
NA-KÂFİ  f. Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil.
NAKAİS  (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
NAKAKA  Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
NAKAL  Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
NAKALE  (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
NA-KÂM  f. Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan.
NÂ-KÂMÎ  f. Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
NAKARAT  (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
NAKARE  f. Davul, kös. Dümbelek.
NA-KÂRE  f. Bir işe yaramaz olan.
NA-KA'RYAB  f. Dibi bulunmayan, dipsiz.
NA-KASTE  f. Eksiksiz, noksansız. Tamam.
NAKAVE  Temizlik.
NAKB  (C.: Enkâb) Delmek, delik açmak. * Girmek. * Dağ içindeki yol.
NAKBA  Tabanı aşınmış deve.
NAKD  (C?: Nukûd) Madeni para, akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak.
NAKD-İ CÂN  En kıymetli olan şey.
NAKD-İ MEVCUD  Mevcud olan para, elde bulunan para.
NAKDEN  Para olarak, peşin, elden.
NAKDÎ  Paraca, peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik.
NAKDİNE  Hazır ve peşin para. * Kıymetli ve değerli mal.
NAKDİNE-İ HAYAT  Hayatın kıymeti.
NA-KERDE  f. Yapılmamış, olmamış.
NA-KES  f. Hasis olan. * Zelil, insaniyetsiz, alçak, deni.
NA-KESAN  (Nâ-kes. C.) Alçaklar, âdi insanlar, insaniyetsiz kimseler. * Cimriler, tamahkârlar, pintiler, hasis kişiler.
NA-KESÂNE  f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
NAKF  (C: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak. * Bakış, nazar.
NAKH  Başı dimağından yarmak.
NAKH  Teftiş etmek, kontrol etmek.
NAKİ'  Tâze. * Şifâlı devâ.
NAKIBE  (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban.
NAKID  Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar, dirhem.
NAKIF  Kırıcı, kıran. * Bakan, nâzır.
NAKIH  (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.
NAKIL  İleten, taşıyan, aktaran, nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan.
NAKIL-I AHBAR  Haberler nakleden.
NAKILE  Nakleden. * Cereyan geçiren.
NAKILMECLİS  Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.
NAKIR  Nişana isabet eden ok.
NAKIS  Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil)
NAKIS-UL İYAR  Ayarı bozuk.
NAKIS  Ekşi şarap.
NAKISAT  (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.
NAKISAT-ÜL AKL  Aklı kısa. * Mc: Kadın.
NAKIYY  Pak, temiz, nazif.
NAKIZ  (Nakz. dan) Bozan, bozucu.
NAKİ  (Nakiye) Temiz, pâk. * Çok takvalı, temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek. 
NAKİ'  (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran, kandırıcı.
NAKİA  (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet.
NAKİB  Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş.
NAKİBE  Akıl. Nefs. * İnsan ruhu.
NAKİD  (Bak: Nakd)
NAKİH  (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse.
NAKİHE  Nikâhlı kadın eş.
NAKİK  Kurbağa, akrep ve tavuk sesleri.
NAKİL  Vazgeçen, cayan, dönen. * Çekinen, kaçınan. 
NAKİL  Nakleden, işittiğini anlatan.
NAKİL  Yol, tarik. * Bir yürüme çeşidi.
NAKİLE  (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama.
NAKİME  Asıl, cevher. Kendi, nefis. * Nefsi mübarek olan.
NAKİR  Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey.
NAKİR  Gadaplı, kızgın.
NAKİS  Bayağı, alçak. * Başını daima öne eğen adam.
NAKİS  (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan.
NAKİS  Bozan, çözen, üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen.
NAKİSE  Kusur, ayıb, eksiklik, kabahat, noksanlık. * Gıybet.
NAKİSEDÂR  f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
NAKİŞ  Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer, misil.
NAKİT  Dişi keklik.
NAKİZ(E)  (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyninde fark vardır. Nakizeyn; ne cem' olurlar, ne de ma'dum. Zıddeyn; cem' olmazlar, ikisi de bir arada olmazlar, ma'dum olurlar. * Eyer ve semerden çıkan ses.
NAKİZA  Dağ içindeki yol.
NAKİZEYN  Karşılıklı iki zıt şey.
NAKKA'  Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
NAKKAB  (Nakb. dan) Delici, delik açıcı.
NAKKAD  (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib.
NAKKAF  Temkinli kimse, iyi niyet sâhibi olan kişi.
NAKKAL  (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
NAKKAR  Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
NAKKARE  (Bak: Nakare)
NAKKAŞ  Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
NAKKAŞ-I EZELÎ  Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.)
NAKKAŞE  Nakış yapan kadın. Nakışçı.
NAKL  Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek. * Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek. * Eski mest ve çizme. * Yırtık elbiseyi yamamak.
NAKL-İ HADİS  Hadis-i şeriflerin nakledilmesi.
NAKL-İ SAHİH  Doğru, şüphesiz gelen haber nakli.
NAKL-ÜD DEM  Kan aktarma.
NAKL-BEND  f. Hikâyeci. Masal uyduran.
NAKLEN  Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
NAKLÎ  Nakliye ile, taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.
NAKLÎ DELİL  Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur'andan herkesin istifade etmesine ait hususlar ise: Tefekkür, faziletler ve havf ü rica ve bilhassa, ahkâm-ı diniyenin hikmetlerini ve hakkaniyet delillerini görmek gibi ibret derslerine ait olup, ahkâm-ı şer'iyeye ait değildir. (Bak: Edille-i erbaa, Fetva)
NAKLİYAT  Nakil işleri, taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller.
NAKLİYAT-I ASKERİYE  Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.
NAKLİYE  (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası.
NAKM  (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma.
NAKNAKA  (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
NAKR  Oymak, kazmak. Taş oymak. * Kuşun yem toplaması. * Vurmak. * Sıklık vermek. * Ağaç üstüne nakşetmek. * Tanbur çalmak. * Üflemek. * Dille ıslık çalmak. * Parmak çıtlatmak.
NAKRA  Hususi dâvet, özel dâvet.
NAKREŞE  Gizli his.
NAKS  Eksiklik, noksan, kusur. * Azaltma, eksiltme. (Bak: Nâkıs)
NAKS  Nakletmek. * İfsad etmek, bozmak. * Evmek. Acele etmek. * Kimseye lâkap takmak. * Ayıplamak. * Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak.
NAKŞ  Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek. * Bedene batmış dikeni çıkarmak. * Bir şeyin esasını araştırmak. * Yaymak. * Suda ıslanmış hurma. * İpekle, sırma ile işleme. * Mc: Hile.
NAKŞ-I DİL-FİRİB  Gönül aldatıcı suret.
NAKŞ-I KADEM  Ayak izi.
NAKŞ-I KİLKÎ  Kalemle yapılan nakış.
NAKŞ-BEND  f. Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. * Ressam.
NAKŞ-BENDÎ  f. Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan.(Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevaâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir. Biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşîde iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez.
NAKŞ-PERDAZ  f. Nakış yapan ressam.
NAKŞ-PERDAZÎ  f. Ressamlık.
NAKŞ-TIRAZ  f. Süslü işlemeler.
NAKT  Çıkarmak.
NAKUR  Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâkadar olarak "nâkur" denilmiştir. Boru çalınmak, askerin seferi için hareket kumandası demek olduğu gibi, borusu ötmek de emir ve kumandasının nüfuzundan kinaye olur. E.T.)
NAKUS  Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.
NAKVET  Bir şeyin seçkini.NAKZ : Bozmak. Çözmek. Kırmak. * Bir sözleşmeyi yok saymak. * Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak. * Parmaklarda veya âzâda oynak yerler. * Kiriş. * Palan. Deri.
NAKZ-I AHD  Anlaşmayı bozma, muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir)
NAKZ  (Nakazân) (C.: Nevâkız) Sıçramak. * Talep etmek, istemek.
NAKZ  Halâs olmak, kurtulmak.
NAKZAN  (Nakzen) Bozarak, hükmü bozulmuş olarak.
NAKZEYN  İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.
NAL(E)  f. İnilti, figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı.
NA'L  Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir. * Oturulacak yerlerin en aşağısı.
NALAN  f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
NA-LAYIK  f. Lâyık olmayan.
NALBANT  (Na'l-bend) f. Nal takan.
NA'L-BUR  f. Nal, çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur.
NALÇE  Küçük nal. * Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.)
NALE  (Bak: Nâl)
NALEKÂR  f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
NALEKÜNAN  (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek.
NALENDE  f. İnleyen, feryad eden, inleyici.
NALESENC  f. İnleyen, inildiyen.
NALESENCÎ  f. İnleyicilik, feryad edicilik.
NA'LEYN  Bir çift ayakkabı. * Bir çift nalın.
NALEZEN  (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
NALEZENAN  f. İnildiyerek, inleyerek.
NA'LÎ  Nal biçiminde olan.
NALİŞ  f. İnleme, inilti, inleyiş.
NALİŞKÂR  (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
NALİŞZEN  f. İnleyen.
NA'L-TIRAŞ  f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı.
NAM  f. İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan. * Vekillik. * Adres.
NAM-I MÜSTEAR  Takma isim.
NAM-I ŞERİF  Mübarek isim, şerefli ad.
NA'MA  Rahatlık, nimet. Minnet, ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.
NA-MA'DUD  f. Sayılmaz, çok. Sayısız.
NA-MAĞLUB  f. Yenilmez, mağlub edilmez. 
NA-MAHDUD  f. Hudutsuz, sınırsız, sonsuz.
NA-MAHREM  f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı.
NA-MAHREMİYET  f. Namahremlik.
NA-MAHSUR  f. Sonu olmayan, sınırlanmamış, sonsuz.
NA-MAKBUL  f. Makbule geçmez, kabul olmayan. Kabul edilmeyen.
NA-MA'KUL  f. Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan.
NA-MA'LUM  f. Bilinmiyen, bilinmemiş, ma'lum olmayan.
NAMAN  (Nam. C.) f. İsimler, adlar. 
NA'MAN  Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı.
NA-MA'RUF  f. Tanınmayan, bilinmeyen, ma'ruf olmayan.
NA-MARZİ  f. Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan.
NA-MATBU  f. Basılmamış, tab edilmemiş yazı.
NAM-AVER  (C.: Nam-âverân) f. Ünlü, meşhur, ad salmış.
NAM-ÂVERÂN  (Nam-âver. C.) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar.
NAMAZ  f. İslâmın beş şartından birisidir. * Duâ. * Zikir. * Kur'an. * Kunut. * Rüku. * Salât. * Şükür. * Tesbih. * Secde. * Hamd. (Bak: Salât - Târik-üs salât)(Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, "Fütühat-ı Mekkiye"nin şerhettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb, kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyyeyi tesbit ve idame.. ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyyenin kanununa itaat.. ve nizam-ı Rabbâniye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan, medeni olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. O vesileye müracaat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. İ.İ.)
NAMAZGÂH  Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köyler halkı hep birden orada toplanırlardı.
NAMAZGÜZAR  f. Namazlarını kılan, namazlarını eda eden.
NAMBERDAR  f. Şanlı, ünlü, ad salmış, meşhur.
NAMCU(Y)  (C.: Namcuyân) f. Nam arayan. * Yiğit.
NAMCUYÂN  (Namcu. C.) f. Ün arayanlar, nam arayanlar. * Yiğitler, kahramanlar.
NAMDAR  f. Ünlü, şöhretli, meşhur.
NAMDARÂN  (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.
NAMDARÎ  f. Namdarlık, ünlülük, meşhur olma.
NAME  f. Mektub. Risale. Kitap.
NAME-İ HİCRAN  Hicrân mektubu. Ayrılık, mektubu.
NAME-İ HÜMAYUN  Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine, Kırım Hanına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına, Erdel Kralına, Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır.
NAME-İ NUR  Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt.
NA'ME  Derinin nazik olması. * Hoş dirlikli olmak.
NAMEAVER  (Name-âver) f. Mektup götüren.
NAMEBER  f. Mektup götüren, nameâver.
NA-MEFHUM  f. Anlamsız, mânasız, anlaşılmaz.
NA-ME'MUL  f. Umulmadık, beklenmedik anda.
NA-MERBUT  f. Rabıtasız, mânâsız, anlamsız, saçma sapan.
NA-MERD  f. Korkak. * İnsaniyetsiz, sözünde durmayan. Alçak, insanlık hislerinden habersiz.
NÂ-MERDÂNE  f. Namerdcesine, alçakçasına.
NÂ-MERDÎ  f. Namerdlik, alçaklık, zillet. * Korkaklık.
NAME-RES  f. Mektup ulaştıran, mektup eriştiren.
NA-MERGUB  f. Beğenilmeyen, rağbet olunmayan.
NA-MER'Î  f. Görülmez. Mer'î olmayan.
NA-MESBUK  f. Benzeri hiç olmamış, geçmemiş.
NA-MESMU'  f. İşitilmeğe değmez. * İşitilmemiş, duyulmamış.
NA-MESTUR  f. Açık, meydanda, âşikâr. * Örtülmemiş.
NA-MES'UD  f. Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz. 
NA-MEŞHUD  f. Gözle görülmemiş, şâhit olunmamış.
NA-MEŞRU  f. Meşru olmayan, şeriat harici. * Kanunsuz, uygunsuz. * Günah olan şeyler.
NA-MEVZUN  f. Ahenksiz, ölçüsüz, vezinsiz, orantısız. * Edb: Vezni bozuk veya hiç olmayan manzume.
NA-MEYSUR  f. Ele geçirememiş. Elde edememiş. * İşi kolaylaştırılmış.
NAMIK  Kâtib, yazıcı. 
NAMIK KEMAL  (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini, yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah, Salahaddin-i Eyyubi, Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır.
NAMİ(YE)  Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü.
NA-MİHR-BAN  f. Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz.
NA-MİHR-BANÎ  f. Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik.
NAMİSA  (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.
NAMİYE  (Bak: Nami)
NAMİYEBER  f. Hayat verici.
NA-MİZAC  f. Keyifsiz, rahatsız, hasta.
NA-MİZACÎ  f. Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık.
NA-MURAD  f. Mahrum kalan, muradına eremeyen.
NAMUS  Irz, iffet, edeb, hayâ. * Şeriat. * Melâike. * İrade-i İlâhiyenin tecellisi. * Nizam. * Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. * Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali kimseye denir. * Hayırlara ait gizli hâllerin hâmil ve vâkıfı olan. Bu mânada Cebrâil Aleyhisselâm'a ıtlak olunur. Sair melâikenin vâkıf olmadıkları vahyin sırlarına vakıf ve mahrem olması cihetiyle ona namus-u ekber denilmiştir. * Hâzık. * Mahir. * Av ve tuzak. * Nemmam mânâsiyle fitneci ve koğucu. * Birisinin hilesine siper ettiği şeye ve arslan yatağına da bu mâna verilmiştir. * Temizlik, doğruluk. ( Bak: Desâtir)
NAMUS-U MÜCESSEM  Çok namuslu olan.
NAMUSİYYE  Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde.
NAMUSKÂR  f. Namuslu. * Doğru adam.
NAMUSPERVER  f. Namuslu. 
NA-MUTASAVVER  f. Hatır ve hayale gelmez.
NA-MUVAFIK  f. Muvafık gelmeyen, uygun olmayan.
NA-MÜBAREK  f. Uğursuz, meymenetsiz.
NA-MÜHEZZEB  f. Terbiye görmemiş, ıslah edilmemiş.
NA-MÜLAYİM  f. Uygun olmayan. * Çetin, sert.
NA-MÜNASİB  f. Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan.
NA-MÜSAİD  f. Elverişsiz. Müsaid olmayan.
NA-MÜSTAİD  f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız.
NA-MÜTENAHİ  f. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
NA-MÜVECCEH  f. Yöneltilmemiş, tevcih edilmemiş.
NA-MÜYESSER  f. Elden gelmeyen, müyesser olmayan.
NAMVER  (C.: Namverân) Namlı, adlı, meşhur, ünlü.
NAMZED  (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
NAN  f. Ekmek.
NA'NA  (C.: Neâni-Ne'nâ') Nâne. * Uzun boylu adam.
NA'NAA  Irak etmek, uzaklaştırmak. * Hızlı konuşmak, tez tez söylemek. * Katı deprenmek. * Yemeğe nane koymak.
NANCU  (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci.
NANE MOLLA  Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
NANHAH  Ekmek isteyen. Dilenci.
NANHOR  f. Dilenci.
NANKÖR  f. Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil.
NANPARE  f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
NANPÜZ  f. Ekmekçi, ekmek pişiren.
NANÜ  f. Ninni.
NA-PÂK  f. Temiz olmayan, pis, kirli.
NA-PÂKÂN  (Nâpâk. C.) Murdarlar, pisler.
NÂ-PÂKÎ  f. Pislik, murdarlık. 
NA-PAYDAR  f. Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz.
NA-PERVA  f. Pervasız, korkusuz, aldırışsız, çekinmez. * Sersem.
NA-PESEND  f. Beğenilmez.
NA-PEYDA  f. Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz.
NA-PEZİR  f. Olmaz, olamaz, kabul etmez.
NA-PUHTE  f. Ham, çiğ, pişmemiş. * Mc: Acemi, tecrübesiz, toy.
NAR  (C.: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: Allahın gadabı. * Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
NAR-I BEYZA  "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. * Bir meyve adı.(Hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza hâlinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi olan Cehennem içinde, elbette zemherir'in bulunması zaruridir. S.)
NAR-I HAYAT  Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti. (Bak: Hararet-i gariziye)
NA'R  Çağırmak. * Haykırmak. * Burun içinden çıkan ses. * Gitmek. * Firar, kaçmak. * Galeyan.
NA'RA  (C.: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma. * Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle sokağa fırlayan halkı çiğnenmekten kurtarmak için insanî bir maksad tâkib edilmekle beraber, daha ziyade caka satılırdı. (O.T.D.S.)
NA-RAST  f. Eğri. Doğru olmayan.
NA'RAT  (Bak: Na'ra)
NARBAC  Nar aşı.
NARBÜN  f. Nar ağacı.
NARCİL  Hindistan cevizi.
NARCİS  Nergis.
NARCİSTAN  Nergislik.
NARÇİL  f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî.
NARDA  f. Lâyık değil.
NARDAN  f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
NARDENK  f. Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez.
NARDEŞİR  Tavla oyunu.
NA'RE  Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma. * Burun içinden çıkan ses.
NA'RE-ENDÂZ  f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
NA-REFTE  f. Gidilmemiş, geçilmemiş. Kimsenin gidip geçmediği yer.
NARENC  f. Portakal. * Turunç.
NARENCÎ  Turunç renginde.
NARENCİYE  Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)
NARENEC  (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
NA-RESA  f. Yetişmemiş, ham. * Uygun ve münasib olmayan.
NA-RESAYÎ  f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik. * Hamlık.
NA-RESİDE  Yetişmemiş, körpe. * Büluğa ermemiş.
NA-REŞİD  f. Kemâle ermemiş, olgunlaşmamış.
NA-REVA  Yakışıksız, reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.
NA'REZEN  f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
NARGİL  f. Hindistan cevizi.
NARH  (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.
NARÎ  (Bak: Nariyye)
NARİN  f. İnce, zayıf, nazik. * İç oda.
NARİS  f. Ham meyva.
NARİYYE  Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.
NARKOTİK  yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.
NAS  f. İnsanlar.
NAS SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân)
NA'S  Uykusu gelmek. Uyku bastırmak. 
NAS  Iraklık, uzaklık.
NASA  Kaldırmak. * Engel olmak, men'etmek.
NASAB  Dert. * Zahmet, meşakkat.
NA-SAF  f. Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan.
NASAF  Hizmetçi, uşak.
NASAFE  Hizmet etmek.
NASAHA  Öğüt vermek, nasihat etmek.
NASAİB  (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
NASAL  Temrenci.
NA'SAN  Uykusu gelmiş olan adam.
NASARA  Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
NA-SAVAB  f. Doğru olmayan, yanlış.
NASAYİH  (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
NA-SAZ  f. Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz.
NA-SAZÎ  f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık.
NA-SAZKÂR  f. Uygun görmeyen, muhâlif. * Beklenmemiş, işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
NA-SAZKÂRÎ  f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk.
NASB  Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.
NASB-ÜL AYN  Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak, göz dikmek.
NASBA  Doğru boynuzlu koyun ve keçi.
NASBETMEK  Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek.
NA'SEL  Erkek sırtlan. * Uzun sakallı bir kimsenin adı.
NA'SELE  Yaşlıların yürüyüşü.
NA-SENCİDE  f. Ölçülmemiş, tartılmamış. * İyi düşünülmemiş. * Değerlenmemiş.
NASERE  f. Ayarı bozuk para.
NA-SEZA  f. Münasib olmayan, lâyık olmayan.
NASFET  (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.
NASI'  Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
NASIBE  (Bk: Nasibe) 
NASIF  Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı.
NASIFE  (C.: Nevâsıf) Su mecrası, su yolu.
NASIH  (Bak: Nâsih) 
NASIR  Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
NASIRÎN  (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar.
NASİ  Unutan, nisyan eden.
NASİB  Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan.
NASİB  Pay, hisse, kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
NASİBDAR  f. Nasibi olan. Hissedar.
NASİBDAŞ  f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
NASİBE  Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı.
NASİBE  (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş.
NASİC  (Nesc. den) Dokuyan, nesceden. * Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.
NASİF  Baş örtüsü.
NASİH  (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran.
NASİH  Nasihat eden, öğüt veren. * İçi temiz adam.
NASİH  (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren, nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.)
NASİHÂNE  f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
NASİHAT  İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.
NASİHAT-ÂMİZ  f. İçinden öğüt alınacak söz.
NASİHATGER  f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHATKÂR  f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASİHAT-NÂPEZİR  f. Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz.
NASİHATPEZİR  f. Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler.
NASİK  (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden.
NASİK  Allah yolunda ibâdet eden, dine bağlı, zâhid.
NASİL  Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal.
NASİL  Kıl dökücü ilâç.
NA-SİPAS  f. Nankör. Şükretmeyen.
NASİR  Nesir yazan. * Saçan, yayan.
NASİR  Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin.
NASİYE  Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
NASİYE-PİRA  f. Alnı süsleyen.
NASİYESÂ  f. Alnını yere süren.
NASİYE-SÂZÎ  f. Alnını yere sürme.
NASİYY  Yaş ot.
NASİYYE  Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik. (Bak: Nass)
NASL  Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar.
NASNAA  Depretmek. * Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.
NASR  Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması.
NASR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir.
NASRANİ  Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
NASRANİYET  Hristiyanlık.(Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet, bir kaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor, ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir." M.)
NASREDDİN  (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.
NASREDDİN HOCA  (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.
NASRULLAH  Allah'ın yardımı.
NASS  Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide. * Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.Bazılarınca istihraç ve izhar mânâlarından me'huzdur. Bir şeyin belâğ ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil, haber, seyr-i şedid, ref', hüccet, bürhan, zuhur mânalarına da gelir.
NASS-I HADİS  Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır.
NASS-I KATI'  Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.
NASSAH  Terzi, hayyat.
NASSÎ  Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.
NASSİYE  (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer dogmatizm mâhiyetindedirler. İslâmda zorlama yoktur, inanç için bilgi ve tefekkür esastır. Hakiki düşünce hürriyeti İslâmda vardır. İslâm dışında ...izmle biten görüşler önderlerini tartışılmaz otorite olarak kabul eder ve karşı görüşte olanlara her türlü baskı ve zulmü reva görürler.
NAST  Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.
NA-SUDE  f. Dinlenmemiş, istirahat etmemiş.
NASUH  Hâlis. Temiz. Kesin, kat'i. * Çok nasihat eden.
NASUHÎ  (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.
NASUR  Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.
NASUS  (Bak: Nass)
NASUT  İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.
NASUTÎ  Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili.
NASUTİYÂN  İnsanlar.
NA-SÜFTE  f. Delinmemiş, deliksiz.
NASYE  Her nesnenin iyisi.
NA'Ş  Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. * Cansız vücud. 
NA-ŞAD  f. Sevinçli olmayan, mahzun, tasalı, kederli.
NA-ŞADÎ  f. Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık.
NA-ŞAYESTE  f. Lâyık olmayan. Lâyık değil.
NAŞIT  Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
NAŞİ  Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. * Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
NAŞİB  Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
NAŞİD(E)  (Neşide. den) Şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan.
NAŞİE  Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
NA-ŞİKİB  f. Sabırsız.
NA-ŞİKİBÂNE  f. Sabırsızlıkla.
NA-ŞİKİBÂNÎ  f. Sabırsızlık.
NA-ŞİKİBÎ  f. Sabırsızlık.
NAŞİLE  Eti az olan.
NA-ŞİNAS  f. Bilmez, câhil. * Tanımaz olan, tanımayan.
NA-ŞİNİDE  f. Duyulmamış, işitilmemiş.
NAŞİR  Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
NAŞİRE  (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
NA-ŞİTA  f. Sabahtan beri hiç bir şey yememiş olma.
NAŞİTAT  Meleklerden bir tâife.
NAŞİZ  Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış, kabarmış, atan (damar).
NAŞİZE  Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. * Kabarmış, şişmiş.
NA-ŞÜKÜFTE  f. Açılmamış, taze.
NA-ŞÜSTE  f. Yıkanmamış. 
NAT' (NATA'-NIT')  (C.: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek. * Zahir olmak, âşikâre olmak, görünmek.
NAT'-I ZEMİN  Yer yüzü. Sath-ı Arz.
NA'T  Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside.
NATAFAN  Suyun seyelân etmesi, akması.
NATAFE  (C.: Nutuf) Küpe.
NATAKTE  Söyledin. (mânasına karşısındakine hitabdır)
VE Bİ-L HAKKI NATAKTE  Hak ile söyledin, hakkı söyledin. Haksın, sâdıksın.(Zira o, Lâ ilahe illallah der, dâva eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma ederek mânen "Sadakte ve bi-l hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. M.)
NA-TAMAM  f. Tamamlanmamış, bitmemiş, yarı kalmış.
NA-TAMAMÎ  f. Eksiklik, noksanlık.
NATEF  Bulaşmak. * Fâsid olmak, bozulmak.
NA-TERAŞ  Mc: Terbiye görmemiş, kaba saba. Yontulmamış.
NATES  (C.: Entâs) Üstad, âlim.
NA-TEVAN  f. (Bak: Na-tuvan)
NATFE  (Nıtfe) : Kabarcık. * Ufacık sivilce.
NATH  Süsmek. Hayvanın, başı ile saldırması.
NATIF  Beyaz kaba helva.
NATIH  (C.: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan. * Keder, sıkıntı, elem, mihnet.
NATIK  Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen. * Altın ve gümüş gibi olan mal.
NATIKA  (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.
NATIKA-İ CEMİYET  Cemiyetin nâtıkası, yâni: Söz söyleme kudreti.
NATIKAPERDAZ  f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
NATIKIYYET  Konuşmaklık, söz söylemeklik.
NATIR  (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi.
NA-TIRAŞ  f. Yontulmamış, tıraş olmamış, terbiye görmemiş. Ham, kaba.
NATIS  Bilgili, faziletli adam.
NATİH  (Nâtıh) : (C: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan. * Şiddetli emir.
NATİHA  (C.: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar.
NATİŞ  Kuvvet ve hareket.
NATM  Ulaştırmak, vardırmak.
NATNAT  (C.: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu, akılsız kimse.
NATNATA  Çok söylemek, çok konuşmak. * Çekmek.
NATS  Nadas.
NATŞ  şiddet. Kuvvet.
NATŞAN  Susuz kalmış kişi.
NATUH  Çok süsen hayvan.
NATUK  (Nutk. dan) Güzel ve düzgün söz söyliyen.
NATUL  İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.
NATURA  Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali.
NA-TUVAN  (Nâtüvân) f. İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz.
NA-TUVANÎ  f. Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik.
NATÜRALİZM  (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş.
NATV  Iraklık, uzaklık, bu'd.
NAUR  Kanı durmayan damar. * Değirmen kanadı. * Döndükçe gıcırdayan dolap.
NAURE  (C.: Nevâir) Bostan dolabı.
NAUS  f. Manastır, kilise.
NAUS  Yüksek yer.
NA-ÜMİD  f. Ümidsiz. Ümidi kırılmış.
NA-ÜMİDÎ  f. Ümit kırıklığı, ümitsizlik, me'yusiyet.
NA-ÜSTÜVAR  f. Dayanıksız, sağlam olmıyan. * Münasebetsiz.
NAV  f. Küçük gemi. Sandal, kayık. * İçi oyuk şey.
NAVDÂN  f. Oluk.
NAVE  f. Hamur teknesi.
NAVEK  f. Ok.
NAVEK-İ KALBÎ  İçten, kalbden çekilen âh.
NAVEK-ENDAZ  f. Okçu. Ok atıcı.
NAVER  f. (C.: Naverân) Olabilir, mümkün, kabil.
NAVERÂN  (Naver. C.) Olabilir şeyler, mümkün olan şeyler.
NAVERD  f. Savaş, harb, dövüş, ceng.
NAVERDGÂH  f. Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı.
NAVERDHÂH  f. Savaş isteyen, muharebe arzulayan.
NAVİ  f. Üç direkli gemi. * İçi oyuk olan şey.
NAVİCE  f. Murdar, pis, habis, mülevves.
NAVUS  (C.: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.
NA'Y  Ölüm haberi getirmek.
NAY  Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney)
NA-YAB  f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender.
NAYBAN  f. Ney çalan.
NAY-ÇE  f. Küçük ney.
NA'YE  Birisinin öldüğünü bildiren söz. * Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.
NA-YESTE  f. Lâyık olmıyan.
NAYİ'  Susuz. * Mâil, eğik.
NAYÎ  Uzak.
NAYÎ  f. Ney çalan.
NAYİBE  (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ. * Zahmet, meşakkat. * Şiddet.
NAYİHA  Yas tutan kadın.
NAYİL  Atâ, bahşiş, hediye. 
NAYİN  f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış.
NAYVEŞ  f. Ney gibi.
NAYZEN  f. Ney çalan.
NAZ  f. Bir şeyi beğenmeyiş, şımarıklık. * Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. * Celb-i muhabbet için edilen nezâket, letâfet ve zarafet. * Yalvarma, rica.(İşte ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Uluhiyete karşı secde etmeğe bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini arşa müsavi tutar, katre gibi makamını deniz gibi evliyanın makamatı ile iltibas eder; kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, mânâsız hodfüruşluğa ve birçok müşkülâta düşer. L.)
NA'Z  Münteşir olmak, yayılmak. * Kıvama gelmek.
NA-ZAD  (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak.
NAZAD  (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.
NAZAFET  Pâklık, temizlik.
NAZAH  (C.: Enzâh) Havuz.
NAZAİF  (Nazif. C.) Nazifler. Nazafetli, temiz kimseler.
NAZAİR  Nazire. Nazireler. Benzerler, örnekler.
NAZAN  f. Nazlı. Nazdar.
NAZAR  (Nazaret) Altın. * Tazelik.
NAZAR  Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar.
NAZAR-I HARAM  Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar, nisyan verir. Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât, umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes, cüz'î küllî o şekvadadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdiyle, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.)
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE  San'atkârane bakış.
NAZAR-I ŞÂRİ'  İlâhi nazar.
NAZAR-I ŞUHUD  Şâhidlerin, şehâdet edenlerin görmesi ve tetkikleri.
NAZAR-I TAKDİR  Kıymet biçme bakışı, takdir bakışı.
NAZARAN  Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek.
NAZAR-BÂZ  f. Neşe ile bakan.
NAZAR-ENDAZ  f. Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden.
NAZAR-FİRİB  f. Göz aldatan.
NAZAR-GÂH  f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
NAZARÎ (NAZARİYE)  Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
NAZARİYYÂT  (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
NAZAR-RÜBÂ  f. Göz çeken.
NAZBALİN  f. Yastık.
NAZBALİŞ  f. Yastık.
NAZC  Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme. * Büluğa erme. Bâliğ olma.
NAZC-I KABL-EL VAKT  Zamanından önce büluğa erme.
NAZD  Her şeyi yerli yerine koymak.
NAZDAR  f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle.
NAZEKÎ  Nâziklik, incelik.
NAZENDE  f. Nazlı, naz edici, naz yapan.
NAZENİN  f. İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı
NAZH  Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma.
NAZH  Su serpmek, su saçmak. * Suyun çok olması. * Suyun, pınarından çıkıp akması. * Defetmek, kovmak.
NAZH  Bulaşmak.
NAZHA  Yağmur.
NAZIC  Olgun, pişmiş, kıvama gelmiş, yetişmiş.
NAZIH  (C.: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu.
NAZIM  Nizamlayan, nazmeden. Manzume yazan, düzenleyen.
NAZIMÂNE  f. Nazım olana yakışır surette.
NAZIMÎN  (Nâzım. C.) Tanzim edenler, düzenleyenler, nizama koyanlar.
NAZIR  (C.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zat. (Ist. Fık. K.)(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bâhusus zihayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır. M.)
NAZIR  Taze, tazeleşen.
NAZIRA  Nazar eden, nezaret eden, bakan. * Göz.
NAZIRA-HÂN  f. Bakarak taklid eden.
NAZIYY  (C.: Enzâ) Boğaz.
NAZİ'  Çekici kimse. * Husumet eden, düşmanlık eden.
NAZİAT  Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar. * Nez'edenler. Çekip koparanlar.
NAZİAT SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 79. Suresidir. Sâhire ve Tâmme Suresi de denir.
NAZİC  Pişmiş, yetişmiş, olgunlaşmış, kıvamına ermiş.
NAZİD  (Nazide) Tertibli, nizamlı, yerli yerinde. * Minder yastık vs. gibi ev eşyası.
NAZİF(E)  Temiz, pâk, nazik.
NÂZİK  f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus.
NÂZİKÂNE  f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice.
NÂZİK-BEDEN  f. Vücudu, bedeni nâzik olan.
NÂZİK-EDÂ  f. Nâzik tavırlı, kibar.
NÂZİK-ENDÂM  f. Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı.
NÂZİK-GÜZİN  f. Çok nâzik. Seçkin, nâzik.
NÂZİK-HULK  Yaradılışı ve tabiatı nâzik olan.
NÂZİKÎ  f. Nâziklik. Nezaket.
NÂZİK-TEN  f. Nâzik vücudlu.
NÂZİK-TER  f. Çok nâzik.
NÂZİK-TERİN  f. En nâzik, daha nâzik.
NÂZİL  (Nüzul. dan) Nüzul eden, inen, yukardan aşağıya inen, bir yere konan. Bir yerde konaklayan.
NÂZİLE  Belâ, sıkıntı. * İnme, nüzul. * Nezle hastalığı.
NAZİM  Sıra sıra, dizi dizi olan şey.
NAZİR  Tâze. * Altın.
NAZİR(E)  Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen. * Edb: Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.
NAZİRE  Mühlet vermek, tehir etmek.
NAZİREGÛ  f. Nazire söyliyen.
NAZİYE  Kenarı az olan çanak.
NAZİZ  (C: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su. * Az yağmur. * Az az akmak.
NAZL  Ok atmak.
NAZM  Sıra, tertib. * Kafiyeli, vezinli, söz, şiir. * Dizili olan şey. * Kur'an âyetleri.
NAZM-I CELİL  Pek büyük kıymetli nazm edilmiş güzel söz. * Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı. * Celil olan Cenab-ı Hakk'ın nazmı.
NAZM-I LAFZ  Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi.
NAZMEN  Nazım olarak, manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak.
NAZMİYYAT  (Nazm. C.) Manzum yazılar.
NAZNAZA  Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi.
NAZ-PERDAR  f. Birinin nazını çeken.
NAZ-PERDARÎ  f. Naz çekme.
NAZPERVER  f. Naz eden, naz yapan.
NAZ-PERVERD  (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş, nazlı.
NAZR  (Nazir) : (C.: Enzur) Altın.
NAZRA  (Bir tek) bakış.
NAZRAGÂH  f. Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü.
NAZRAKÜNÂN  f. Seyrederek, bakarak.
NAZRE  Cin gözü. * Nazarı değen adam.
NAZRET  Tazelik, tarâvet.
NAZUME  Bir cins renkli kumaş.
NAZUR  (C.: Nevâzır) Gece bekçisi.
NAZÜKÎ  f. Nâziklik, incelik.
NAZZ  (Nâzz) : Dirhemler ve dinarlar.
NAZZAM  En çok nazmedici, en güzel nazmedici, en güzel tanzim eden.
NAZZARE  Bir şeye bakan kavim.
NE  f. "Değil, yok," mânasına nefy edâtıdır.
NEAB  Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme.
NEAİM  (Neâme. C.) Deve kuşları.
NE'AL  Nalbant.
NEAM  "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır. * Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir. * At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.
NEAMA'  Nimetler. İhsan, atiyye. * Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.
NEAMAT  (Neâme. C.) Deve kuşları.
NEAME  (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik, gölgelenecek yer.
NEAM-LA  Evet, hayır. " Doğru fakat, mes'elenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var." mânâsınadır.
NE'AR  Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.
NEAYİM  Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.
NE'B  (C: Niyeb) Sâfi nesne. * Yaşlı dişi deve.
NEB'  Gizli ses.
NEB'  Suyun çıkıp akması. * Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.
NEBA'  Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması. * Akçaağaç.
NEB'A  Yay yapacak yer.
NEBAA  Oturacak yer, kıç, mak'at.
NEBAC  Sesi yüksek olan. 
NEBAGAT  Meydana çıkma.
NEBAH  (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi.
NEBAHE(T)  (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar. * şan, şeref ve itibar sâhibi.
NEBAİL  (Nebile. C.) Yüceler, ulular, yüksekler.
NEBAİR  (Nebire. C.) Torunlar.
NEBALE(T)  Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük, azamet. * İyi olmak. * Cömertlik, elaçıklık. * Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.
NEBAT  Acem fellahlarından bir kabile.
NEBAT  (C: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki. * Yemen diyarında bir kabile adı.
NEBATÂT  (Nebât. C.) Nebâtlar, bitkiler.
NEBATÎ  Nebat cinsinden, nebata mensup ve nebata ait, yerden biten cinsinden olan.
NEBATİYYUN  Botanik bilginleri, botanik âlimleri.
NEBBAC  Sesi sert olan.
NEBBAH  Havlayıcı.
NEBBAL  Ok yapıp satan kimse. Okçu.
NEBBAR  Fasih dilli, güzel konuşan adam.
NEBBAŞ  Mezar soyucu, kefen soyucu.
NE'BE  (C: Nâibat) Musibet, belâ.
NEBE'  Haber. (Peygam)
NEBE' SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 78. Suredir. Amme Suresi de denir.
NEBEAN  Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.(Demek ki şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor. S.)
NEBE'-AVER  f. Haber getiren.
NEBEHRECE  Geçmez bakırlı para. Sahte akçe. * Her nesnenin kötüsü.
NEBEKE  (C: Nübük-Nebâk) Tepe.
NEBERD  f. Muhârebe, savaş, harb, ceng.
NEBERD-AZMÂ  f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse.
NEBERDE  f. Savaşçı, muhârib.
NEBERDGÂH  f. Savaş yeri, muharebe sahası.
NEBERD-PİŞE  f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı.
NEBEVÎ  Nebiye ait. Peygambere dâir. Peygamberle alâkalı.
NEBEZ  (C: Enbâz) Lâkab.
NEBG  Un öğütülürken tozan un. * Görünmek, zâhir olmak.
NEBH  (C: Nevâbih) Kabarcık. * Toprak.
NEBH  Köpeğin ürüyüp uluması.
NEBH  Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak. * Ansızın bulunan. Yitik. * Ansızın yitirmek. * Uykudan uyanmak. * Şerefli olmak. * Meşhur olmak, ün salmak.
NEBHA  Yüksek, beyaz yer. 
NEBİ  Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber. (Bak: Resül)
NEBİ-Yİ EFHAM  En büyük, en kıymetli olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
NEBİYYÜ-L HARAM  Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
NEBİYYÜ-R RAHMET  Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir.
NEBİYYÜ-T TEVBE  Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. (Ümmetinin tevbelerinin kabul edileceğine işâreten bu isim verilmiştir.)
NEBİB  (C: Enbüb) Boğum, kamış boğumu.
NEBİH  (Nebihe) Namlı, şanlı şerefli.
NEBİH  İt avazı, köpek uluması.
NEBİK  (C: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.
NEBİL  (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi. * Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu. * Bilgili ve faziletli kimse.
NEBİLE  Büyük, iri. (Bak: Nebil)
NEBİR  (Nebire) Torun. 
NEBİSE  Kız torun.
NEBİSE  Kuyu toprağı. Irmak toprağı.
NEBİT  Muhkem, sağlam, katı.
NEBİYY  Yükseklik. * Yol.
NEBİZ  (C: Enbize) Hurma şarabı. * Yola bırakılıp atılan çocuk.
NEBK  Yazmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak. * Düz etmek, düzleştirmek.
NEBL  Ok. Ok hazırlamak.
NEBR  (Nibr) : (C: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek. * Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
NEBRAS  (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi.
NEBRE  Demir parçası.
NEBS  Yeri kazma, toprağı kazma. * Eser, nişan.
NEBS  Söylemek.
NEBŞ  Gömülü bir şeyi yerden çıkarma. * Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma.
NEBT  Bitme, yerden çıkma. Meydana gelme. * Ot.
NEBT  Suyun yerden çıkıp akması.
NEBTA  Yanları beyaz olan dişi koyun.
NEBV  Sakız.
NEBVE  Uzaklaşmak. * Ok hedefe varamamak. * Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması. * Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması. * Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.
NEBVE  (Nebâve) Yüksek yer. * Yükseklik.
NEBZ  Bırakmak. * Az miktar, cüz'i.
NEBZ-İ AHD  Muâhedeyi feshetme.
NEBZ  Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek. * İhtiyarlık işareti belirmek.
NEBZ  (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.
NEBZE  Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.
NECA  Göz değmek.
NECA  Evmek. Acele etmek. * Halâs olmak, kurtulmak.
NECABET  Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
NECADET  Kahramanlık, efelik, yiğitlik.
NECAH  Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.
NECAH  Ses, sadâ.
NECAİB  (Necib. C.) Şerefli, necib, asil, temiz kimseler.
NECARE  Dülgerlik, neccarlık.
NECASET  Pislik, kazurat, murdarlık. (Bak: Habes)
NECASET-İ GALİZA  Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi) 
NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE  Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)
NECASET-İ HAFİFE  Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz.
NECASET-İ KALİLE  Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
NECASET-İ MER'İYE  Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)
NECASETTEN TAHARET  Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NECAŞE  Süratle yürümek, hızlı yürümek.
NECAŞİ (NİCÂŞİ)  Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre, mutlaka bu isim, Habeş Meliklerinin has isimleridir.
NECAT  Kurtuluş, selâmet. * Hırs ve hased. * Yüksek mekân. * Ağaç budağı. * Mantar.
NECATÎ  Kurtulmaya ait, kurtulmakla ilgili.
NECB  Ağaç kabuğunu soymak.
NECCAD  Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan.
NECCAH  Yorgancı.
NECCAR  Doğramacı. Marangoz. * Dülger. 
NECCAŞ  Hayvan sürücüsü.
NECCİNA  Bizi kurtar, bize selâmet ver, bizi hıfzeyle (meâlinde dua).
NECD  Açık ve işlek yol. * Yüksek yer. * Minder, döşeme gibi oturacak şeyler. * Ağaçsız mekân. * Hâzık ve mâhir kılavuz. * Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa. * Hasma galip gelmek. * Çok terlemek. * Meme. * Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.
NECDET  Yiğitlik, şecaat, kahramanlık. * Harp ve kıtal. *Yeis, korku.
NEC'E  Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.
NECEB  Ağaç kabuğu.
NECEF  (Necefe) : (C: Nicâf-Encâf) Üzerine su çıkmayan yer. Tümsek yer, yüksek, tepe, sırt. * Irakta bir şehrin adı.
NECEFE  Büyük askı kandil.
NECEL  Büyük gözlülük. İri gözü olmak.
NECER  Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.
NECES  Murdarlık, pislik, necâset.
NECEŞ  Değeri artırmak için almak. * Bir kumaşın pahasını artırmak. * Dağılmış şeyleri bir yere toplamak. * Örtmek, setretmek.
NECH  Men' ve reddetmek.
NECİB  Cömert, kerim kişi.
NECİB  Soyu ve nesli temiz, aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı.
NECİBE  Soyu sopu temiz kimse. Cömert. Asilzâde.
NECİD  Kahraman, bahadır. * Arabistan'da bir memleket ismi. * Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket. * Arslan.
NECİF  (C: Nicef) Geniş temrenli olan ok. 
NECİH  Galip ve muzaffer. * Sabırlı. * Sağlam rey.
NECİH  Su sesi.
NECİL  (Necile) Soyu temiz. Soylu. * Ağaç yaprağından bir cins.
NECİRE  Bulamaç aşı.* Kızgın taş ile kızdırılmış su. * Kârgir duvar. * Tahtadan veya ağaçtan olan sofa. * Çulhaların beze sürdükleri haşil.
NECİS  Temiz olmayan. Pis.
NECİS  Pis, necasetli, murdar. * Şifa bulmaz dert. (Bak: Habes)
NECİS-ÜL AYN  Pisliğin ta kendisi.
NECİS  Yavaş hareketli insan veya hayvan. * Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek. * Gizlenen sır, nişan. * Bir nevi yeşillik.
NECİSE  Kuyudan çıkardıkları toprak.
NECİY  Sırdaş, sır saklayan.
NECİYYA  (Münâcât. dan) Gizli yalvararak, gizli söyleyerek.
NECİYYULLAH  Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)
NECL  (C: Encâl) Oğul, evlât, çocuk. * Kuşak, nesil, sülâle. * Atmak. * Ayak ucuyla vurmak. * İstihrac etmek, meydana çıkarmak. * Yerden çıkan su.
NECL-İ NECİB  Soyu temiz çocuk.
NECM  (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M.) hepsini de görür idi.) * Belirli olan vakit. (Araplar, vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi) * Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.* Belirli vakitte yapılan vazife. * Kur'an-ı Kerim. * Ceste ceste, kısım kısım oluş. * Kur'an-ı Kerim'in her defa inzal edildiği kısım. * Huk: Bir borcun taksitlerini ödemek için hulül eden muayyen borç.
NECM-İ DIRAHŞAN  Parlayan yıldız.
NECM-İ SÂKIB  Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.
NECM SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 53. Suresidir. Vennecmi Suresi de denir. Mekkîdir.
NECM Ü HİLÂL  Yıldız ve ay.
NECMEDDİN  (Bak: Necm-üd din)
NECMEDDİN-İ KÜBRA  (Mi: 540 - 618) İran Mutasavvıflarının en mühim şahsiyetlerindendir. Kübreviyye veya Zehebiyye ismi ile anılan tarikatın kurucusu sayılır. İsmi: Ahmed bin Ömer Eb-ul Cenab Necmeddin Kübra el-Hivakî el-Harzemî.Münazara ve mübaheseyi çok sevdiği ve her münazarada hasımlarını yendiği için kendisine "Ettâmmet-ül Kübra" lâkabı verilmiş, sonradan sadece "Kübra" denilmiştir. Moğolların Harzem'i istilâsında şehri terk etmeyerek, onlara karşı kahramanca çarpışarak şehid düşmüştür. (K.S.)
NECMÎ  Yıldıza dair, yıldızlarla alâkalı.
NECM-ÜD DİN  (Bizde daha çok Necmeddin şeklinde telâffuz olunur) Dinin necmi, yıldızı meâlindedir.
NECNECE  Geriye döndürmek. * Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek. * Zayıf etmek, zayıflatmak.
NECR  Ağaç yonmak. * Şiddetli sevk. * Asıl. * Renk. * Halâs, kurtuluş.
NECRAN  Susuz. * Kapı ökçesi. ("süve" denir). * Yemen diyarında bir yerin adı.
NECS  (Neces) Pis ve murdar olan, habes. şer'an pis olup gözle görülen şey.
NECS  Yerden define çıkarmak. * Kuyuyu ayıklamak.
NECŞ  Avı yatağından çıkarma. * Dağılmış parçaları toplamak.
NECV  (C: Nicâ) Yüzmek. * İki kişi arasında olan sır. * Karından çıkan necis.
NECVA  Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak. * Ağız koklamak. * İki kişi arasındaki sır.
NECVE  Tümsek, yüksek yer.
NECZ  Bitip tükenmek. * İhtiyaç bitirmek. * Vâdeyi yerine getirmek.
NED'  Dikkat etmek.
NEDA  Rutubet, çiğ, nem.
NEDAİD  (Nedid ve Nedide C.) Emsâller, akranlar, eşler.
NEDALET  Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma.
NEDAMET  (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek.
NEDAMETGÂH  f. Pişmanlık yeri.
NEDAMETKÂR  f. Nedamet eden. Pişman olan.
NEDAMETKÂRÎ  f. Pişmanlık, nâdim oluş.
NEDAN  f. Bilmeyen, bilmez.
NEDARET  Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.
NEDAVET  Yaşlık, ıslaklık, nemlik, rutubet.
NEDB  Dua etmek.
NEDBE  (Bak: Nedebe)
NEDD  Gitmek. * Kaçmak.
NEDDAF  Hallâç. Pamuk atan kimse.
NEDEBE  Yara izi.
NEDEM  Pişman olma, nedamet, pişmanlık.
NEDF  Pamuk ditme, pamuk atma.
NEDG  Kılıçla veya sözle taan etmek, çekiştirmek.
NEDH  Geniş yer.
NEDH  Men'etmek, engel olmak.
NEDHE  (Nüdhe) : Çokluk, fazlalık.
NEDİ'  Ateş veya kül içinde pişmiş olan.
NEDİB  Yara izi kalan âzâ.
NEDİD(E)  (C.: Nedâid) Emsâl, akran, eş.
NEDİF  Atılmış, hallaçlanmış pamuk. Yün.
NEDİM  (C.: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı. * Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan. * Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
NEDİME  Kadın nedim. * Zengin veya şerefli, itibarlı bir kadının arkadaşı.
NEDİS  Akıllı kişi.
NEDL  Kir. * Hırsızlık.
NEDM  Pişman olmak.
NEDMAN  Pişmanlık, nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.
NEDRET  Azlık, seyreklik, az bulunmak.
NEDS  Akıllılık. * Taan etmek, çekiştirmek.
NEDS  Huruç etmek, çıkmak.
NEDŞ  Her nesneyi eritip sormak. * Pamuk atmak.
NEDVE  Yaşlık, nemlilik. * Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek. * Konuşmak.
NEEC  Yel esmek, rüzgâr esmek. * Yalvarmak, tazarru etmek.
NEED  Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat.
NEF'  Fayda, yararlılık. * Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını, o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması, Allahın emir ve nehyine tâbidir.
NEFAD  (Nefed) Bitip tükenmek, yok olmak.
NEFAİS  (Nefise. C.) Değerli, güzel ve beğenilir şeyler.
NEFAİS-PEREST  f. Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven.
NEFAK  (C.: Enfâk) İki kapılı ev.
NEFASET  Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
NEFAZ  Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.
NEFAZ  Geçme, işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme, sözü dinlenme.
NEFC  Çıkmak, huruc etmek.
NEFD  Tükenmek, bitmek. * Geçici ve fâni olmak.
NEFEAN  Faydalı olarak.
NEFEAN Lİ-L-UMUM  Herkes için faydalı oluş.
NEFED  Bitirme, tükenme, bitirilme.
NEFEHAT  (Nefha. C.) Esintiler. Üfürmeler.
NEFEL  Düşmandan alınan mal, ganimet. * Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.
NEFER  Bir kişi, tek kişi. * Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)
NEFERÂT  (Nefer. C.) Neferler, askerler, erler.
NEFES  Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma. * Uzun söz. * Bolluk. * Hased etmek. *Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.
NEFEZA (NEFZA)  (C: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim.
NEFEZAN  Sıçramak.
NEFFA'  (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse.
NEFFAC  Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.
NEFFAH  Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
NEFFAS  Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.
NEFFASÂT  (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar.
NEFFASE  (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
NEFFATA  Neft yağı çıkan pınar.
NEFH  Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek, kovmak. * Vuruşmak, kat'etmek.
NEFH  Üflemek, şişmek, üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak.
NEFH-İ SUR  İsrafil Aleyhisselâm'ın Kıyamet gününde "Sur' denilen boruyu üflemesi. * Kıyamet kopması. (Bak: Acbüzzeneb)
NEFHA  Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan.
NEFHA  Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.
NEFİ  (Bak: Nefy)
NEF'Î  Menfaat ile alâkalı, faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.
NEFİF  Hevâ.
NEFİR  Cemaat, topluluk. * Harp için seferber olan cemaat.
NEFİS(E)  Pek beğenilen, pek güzel, pek iyi.
NEFİS  (Bak: Nefs)
NEFİS-PEREST  Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.
NEFİS-PERVER  f. Nefsini çok sevip besleyen, nefsi isteklerine çok düşkün.
NEFİT  Kaynamak, galeyan.
NEFİTE  Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.
NEFİY  (Bak: Nefy)
NEF'İYYET  (Nef'î) Fls: Faydacı, faydacılık.
NEFİZ (NEFEZE)  Okun geçmesi gibi içe geçmek, işlemek. * Sözü geçer olmak.
NEFK  Helâk olmak.
NEFL  Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek. * Yemin etmek.
NEFR  Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "nefir", herbirine de "nefer" denilir.İmamın, halkı cihada dâvet ve tahrik etmesine de "istinfar" tâbir olunur ki, lisanımızın şimdiki ıstılâhında "seferberlik emri", frenklerde de "mobilizasyon" yâni, halkı yerinden oynatma tâbir edilir. (E.T.)
NEFRET  Tiksinmek, ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
NEFRETBAHŞ  f. İnsana nefret veren, iğrendiren, tiksindiren.
NEFRİN  Lânet, beddua. * Söğüp saymak.(Hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıylae o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittiba' edenlere binler nefrin ve teessüfler. L.)
NEFRİN-HÂN  f. Sövüp sayan.
NEFRİN-KÜNÂN  f. Lânet okuyan, sövüp sayan.
NEFS  Üfürmek, üflemek.
NEFS  (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri. * Ruh, hayat, asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. M.)
NEFS-İ AMEL  Amelin ta kendisi.
NEFS-İ EMMARE  İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zatlar, hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
NEFS-İ HAYVANÎ  Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
NEFS-İ İHBAR  Tam haber. Haberin tam esası.
NEFS-İ LEVVAME  Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE)  Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
NEFS-İ MUTMAİNNE  İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirleri altına sakin ve şehevâta muâraza ederek ıztırabdan kurtulmuş olma hâli.
NEFS-İ MÜLHEME  Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen, tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.
NEFS-İ MÜTEKELLİM  Gr: Birinci şahıs. (Bak: Mütekellim-i vahde)
NEFS-İ NÂTIKA  Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred, fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.
NEFS-İ RÂDİYE  f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
NEFS  Gülme hususunda ifrata gitmek. * Çok fazla gülmek.
NEFSA  (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.
NEFSANÎ  Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
NEFSANİYET  Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin.
NEFSÎ  Nefis ile, kendisi ile alâkalı. Şahsa ait, nefse dair.
NEFSÎ NEFSÎ  "Benim nefsim", "nefsim nefsim" mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir.
NEFS-ÜL EMİR  Hakikatın kendisi. İşin hakikatı.
NEFŞ  Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların, geceleyin yayılıp çobansız otlaması.
NEFŞELE  Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.
NEFT  Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.
NEFT (NEFİT)  Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan.
NEFTA  (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık.
NEFTÎ  f. Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil.
NEFUH  Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.
NEFUR  Ürken, ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse.
NEFUZ  Çocuk düşüren kadın.
NEF U ZARAR  Kâr ve zarar.
NEFY  Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı, menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. (Bak: İnkâr)(İşte küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi, Ramazanın başında Ayı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtiyle o cemm-i gafirin nefiy ve ittifakı sukut eder. L.)(Nefiy dahi iki kısımdır.Birisi: "Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur." der. Bu kısım ise, isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imani ve kudsi ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise... hiçbir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır; tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin. Ş.)
NEFY-İ EBED  Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.
NEFY-İ MÜLK  Bir malın başkasına ait olduğunu söyleme.
NEFY EDÂTI  Arabçada "Lâ", Farsçada "Nâ" gibi olumsuzluk bildiren edât.
NEFYAN  Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
NEFZ  Saçma, yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme, bakma.
NEGATİF  Fr. Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi)
NEGÜHİDE  f. Çirkin, kötü.
NEHA  Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)
NEHABİK  Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
NEHABİR  (Nühbur. C.) Kum yığınları, kum tepeleri.
NEHAFE  Tıksırmak, aksırmak. * Nefes verip almak.
NEHAFE  Zayıflık.
NEHAK  Eşek anırtısı.
NEHAKE(T)  Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * Keskinlik.
NEHAMÎ  Demirci.
NEHAR  (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
NEHAR-I EBYAZ  Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
NEHAR-I ÖRFÎ  Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.
NEHAR-I ŞER'Î  Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
NEHAREN  Gündüzün. Gündüz vakti.
NEHARÎ  Gündüzlü, gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
NEHAVE  (Et) çiğ olmak.
NEHB  Yağma, yağmacılık, çapul. * At oynatmak, koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
NEHBE  Kapmak.
NEHBER  Helâk olacak yer.
NEHC  Yol, usul. * Doğru yol.
NEHD  İri gövdeli ve karınlı at.
NEHDA'  İyi otlar yetişen kumlu arâzi.
NEHDAN  Dolu, dolmuş. 
NEHEC  (C: Menâhic) Yol, tarik. * İstikâmet.
NEHEL  Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı, ihtiyar. * Semiz etli deve.
NEHEM  (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris.
NEHENG  (C.: Nehengân) f. Timsah.
NEHENGÂN  (Neheng. C.) f. Timsahlar.
NEHER  Genişlik, bolluk. * Nehir, ırmak.
NEHHAB  (Nehb. den) Yağmacı, çapulcu.
NEHHAC  (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici.
NEHHAL  Toprak kazan, kazıcı.
NEHHAM  Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan.
NEHHAS  Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı.
NEHHAS  Esirci. 
NEHHAT  Yüce avazlı, gür sesli kişi.
NEHHAT (NÜHHAT)  Çalıştırılan sığır. * İnce. * Hımar, eşek. * Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.
NEHİB  (Nehb. den) Korku, dehşet, ürküntü. * Yağmacı, çapulcu.
NEHİB  İnlemekle ve ses ile olan ağıt.
NEHİDE  Kalın kaymak.
NEHİF  Zayıf.
NEHİH  Boğaz içinden gelen ses.
NEHİK  Bahâdır, kahraman. * Arslan. * Keskin kılıç. * İyi huylu kimse.
NEHİK  Anırtı, eşek anırtısı.
NEHİM  Aç gözlü, doymaz. * Yırtıcı. * Arslan kükremesi.
NEHİR  Burun içinden çıkan ses, hırıltı. 
NEHİRE  Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş. * Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir)
NEHİRE  Ayın evveli.
NEHİT  İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek, nefes alıp vermek.
NEHİT  Eşek anırtısı. Hımar avazı.
NEHİTE  (C.: Nehâyet) Tabiat.
NEHİY  Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli.
NEHİZET  Tabiat. * At kulağına benzer dokunmuş nesne.
NEHK  Eşek bağırışı.
NEHK  Zayıf etmek, zayıflatmak. * Eskitmek. * Mübâlağa etmek.
NEHME  Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı, oburluğu.
NEHMET  Himmet, maksat, yüksek himmet. Harislik. şehvet.
NEHNEHE  Dar kaftan, dar elbise.
NEHR  Çay, ırmak. * Vüs'at, bolluk. Genişlik.
NEHR-ÜS SEMA  Samanyolu. Kehkeşan.
NEHR  Boğazlamak, kesmek. * Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak. * Sadr, göğüs.
NEHREN  Nehirden. Nehir yoluyla.
NEHREYN  İki nehir.
NEHRÎ  (Nehriye) Nehirle ilgili, nehre ait. 
NEHS  Çok yaramaz nesne. 
NEHS  Kabzetmek, almak. * Yılan sokması. * Eti ön dişiyle almak.
NEHSEK  Yaban havucu.
NEHŞ  Yılan sokmak. * Almak, kabzetmek. * Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak. * Et almak.
NEHŞEL  Kurt, zi'b. * Çakır. * Erkek ismi.
NEHT  Yontmak. Oymak.
NEHT  Çağırmak. * Ses, avaz. * Men'etmek, engel olmak.
NEHUD  f. Nohut.
NEHUR  Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve.
NEHUS  (C.: Nehâyıs) Gebe eşek.
NEHUSET  (Bak: Nühuset)
NEHVA  Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek. * Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak.
NEHY  (Bak: Nehiy)
NEHYİ AN-İL MÜNKER  Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek, haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak.
NEHZ  Ayağa kalkmak, deprenip kalkmak, hareket.
NEHZ  Durmak, kıyam. * Def'etmek, kovmak. * Yakın olmak. * Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak. * Dolması için kovayı suya vurmak.
NEHZ  Süngü demirini inceltmek. * Kemik üstündeki eti soyup gidermek. * Çok et.
NEHZ  Vurmak. Dövmek. * Haykırmak.
NEHZAT  Hareket, davranma, kalkışma. Yola çıkma.
NEİB  Karga sesi. * Ağaçtan yemiş indirmek. * Süt sağmak.
NEK'  Dizine ayağın arkasıyla vurmak. * Def'etmek, kovmak.
NEKÂ'  Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek, acı çektirmek.
NEK'A  Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap. * Her kırmızı olan şey.
NEKAB  Devenin tabanı aşınmak.
NEKÂBET  Dönme, vazgeçme, cayma.
NEKABET  Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.
NEKABET-İ ULEMÂ  Âlimlerin başı olma.
NEKAD  (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
NEKAHET  Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek, anlamak, bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
NEKAİS  (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar.
NEKAİZ  (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.
NEKÂL  Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
NEKAM  (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.
NEKÂRE  Güçlük, zorluk. * Belirsizlik.
NEKAVE(T)  Her şeyin iyisi, seçkini. * Temizlik, paklık.
NEKAVET-İ VİCDÂN  Vicdan temizliği.
NEKÂYAT  Çarklar. * Vakitler.
NEKAYİ'  (Nakia. C.) Ziyâfetler.
NEKAZ  (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.
NEKB  Musibet ve kedere uğrama. * Meyletmek, eğilmek. * Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek.
NEKBA  Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına.
NEKBE  (C.: Nekebât) şiddet, meşakkat. * Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.
NEKBET  (C.: Nekebât - Nükub) Talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık. * Musibet, felâket. * Düşkünlük.
NEKBETHANE  f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
NEKBETÎ  f. Tâlihsiz, bahtsız, şanssız, uğursuz.
NEKBETZEDE  f. Felâket görmüş, musibete uğramış.
NEKD  (Nekâde) (C.: Enkâd) Hayırsız olmak.
NEKDA'  Sütü olmayan deve.
NEKEB  Hastanın iyileşmesi. * Devenin omuzlarında olan bir hastalık.
NEKED  Sıkıntı, dert, keder. Belâ, musibet.
NEKEFE  (C.: Nüküf-Nükfân) Çene altında olan küçük bez.
NEKEL  Kuvvetli kişi.
NEKES  (Nâ-kes) Cimri, tamahkâr, hasis.
NEKESAN  Ardına dönmek.
NEKF  Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek. * Kuyudan su çekmek. * Arlanmak.
NEKH  (Nikâh) (C.: Enkihe) Tezevvüc, evlenme, cimâ etme. * Akit.
NEKHET  (Bak: Nükhet)
NEKİB  (C.: Nukabâ) Halkın iyisi. * Kâhya. * Kefil. * Müfettiş, kontrolcü.
NEKİB  Deve, at ve eşek ayaklarının dâiresi.
NEKİBE  Nefsi mübârek.
NEKİR  Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan. * Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir)
NEKİRE  (C.: Nekerât) Belirsiz.
NEKİSE  Hilâf, ters. * Nefs.
NEKKAD  Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
NEKKAR  Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
NEKL  Yular. At gemi. * Ezâ, cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.
NEKMET  (Bak: Nikmet)
NEKR  Zeki, akıllı kimse. Pek zeyrek olan. * Dehâ, fetânet.
NEKRE  Belirsiz olan. * Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin. * Garip ve gülünç fıkralar. * Hoş sohbet ve hazır cevap kimse. * Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.
NEKRE-İ MEVSULE  İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime.
NEKRE-İ TÂMME  Mübhem mânâ ifade eden kelime.
NEKRE-GÛ  f. Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen.
NEKS  Sözünden dönmek. * Bozmak. Çözmek. * Üzmek. * Dağıtmak. * Münhal ve muhtel olmak.
NEKS  Çok çekinmek, kaçınmak.
NEKS (NÜKÜS)  Başaşağı etmek, ters döndürmek. * Aynı hastalığın geri gelmesi. (Bak: Nüks)
NEKŞ  Kuyunun çamurunu temizlemek. * Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak. * Bir şey üzerine gelip toplanmak.
NEKT  (C: Nikât) Süngüyü yere vurmak. * Taan etmek, çekiştirmek.
NEKÜS  (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.
NEKZ  Vurmak. * Kovmak, def'etmek. * Yılan sokmak. * Azalmak. * Suyun, yer tarafından emilmesi.
NEKZ  Gayret etme, uğraşma, çok çabalama.
NELL  Yüz üstüne bırakmak.
NEM  f. Rutubet, az yaşlık. Hafif ıslaklık.
NEM-İ DİDE  Göz yaşı.
NEMA  Gelişme, büyüme. * Uzamak, artmak, çoğalmak, üremek. * Faiz.
NEMADÂR  f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen.
NEMAİK  (Nemika. C.) Mektuplar.
NEMAİM  (Nemime. C.) Dedikoducular, çekiştiriciler.
NEMARIK  (Nemraka. C.) Yastıklar.
NEMAS  Kılın ince olması.
NEMAT  (C: Enmut-Nimât) Usul, tarz. * Yol, tarik. * Örtü, ihram. * Topluluk, insan cemaati. * Döşek yüzü, yatak yüzü.
NEMAT-I TAKRİR  Söyleme tarzı. 
NEMÇE  Tar: Osmanlılar tarafından Avusturya ve Avusturyalı mânasında kullanılan bir tâbir idi.
NEMDAR  f. Nemli, ıslak, yaş, rutubetli.
NE'ME  Nağme, ses.
NEMED  f. Keçe.
NEMEDÎN  f. Keçeden yapılma.
NEMED-PÂRE  f. Keçe parçası.
NEMED-PUŞ  f. Keçe giyen. Derviş.
NEMED-ZÎN  f. At eğeri altına konulan keçe.
NEMEK  f. Tuz. Milh. * Lezzet, tat. * Bağlılık, hak.
NEMEK-ÇEŞ  f. Tadına bakma, tatma.
NEMEK-DÂN  f. Tuzluk, tuz kabı.
NEMEK-EFŞAN  f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
NEMEK-HARAM  f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
NEMEK-HELÂL  f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı, sâdık kimse.
NEMEKÎN  f. Tuzlu, lezzetli, tadı yerinde. * Tuzlu gözyaşı.
NEMEK-PERVER  f. Sâdık ve bağlı kimse.
NEMEK-SUD  f. Tuzlanmış, tuza bastırılmış, tuzlu şey. * Pastırma.
NEMEK-ŞİNÂS  f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen.
NEMEŞ  Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak. * Nakış hatları. * Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.
NEMF  Küçük kurt (böcek).
NEMGA  Çocukların beyni deprendiği yer. * Dağ üstü.
NEMİDANEM  Bilmiyorum.
NEMİDİDEM  Görmüyorum.
NEMİKA  (C.: Nemâik) Mektub. Name.
NEMİME  Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme.
NEMİMEKÂR  f. Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık.
NEMİN  Fısıltı. * Koğucu.
NEMİR  Tatlı su.
NEMİR  (C.: Nümur) Kaplan.
NEMİRE  Dişi kaplan. * Yün kaftan.
NEMİS  Bittikten sonra yine biten ot.
NEMK  Yazmak. * Düzeltmek.
NEMKEŞİDE  f. Islak, nemli, yaş, rutubetli.
NEML  Karınca.
NEML SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 27. Sure olup Süleyman Suresi de denir. Mekkîdir.
NEMLE  Bir tek karınca. * Vücutta olan karıncalanma.
NEMM  Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.
NEMMAL  Koğucu, dedikoducu, münafık.
NEMMAM  (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
NEMNAK  f. Nemli, yaş, ıslak.
NEMNAKÎ  f. Nemlilik, ıslaklık, yaşlık, rutubet.
NEMREKA  (C.: Nemârık) Yastık.
NEMRUD  Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup, en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet)
NEMS  Süt ve yağın ekşimesi. * Ekşimek ve kokmak. * Sırrı ketmetmek, gizlemek.
NEMŞ  f. Hile, oyun, dalavere, desise.
NEMY  Kaldırmak. * Yetiştirmek.
NE'NEE  Zayıflık.
NE'NEHAVA  Anason, kimyon.
NENG  f. Ayıp, utanma, hayâ etme. * Ün, şöhret, nam.
NER  f. Erkek, er.
NERBDAN  f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.)
NERE  f. Dalga. * Erkek.
NERE-İ ÂB  Su dalgası.
NERGİS  (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.
NERGİS-DÂN  f. Nergis saksısı.
NERGİSÎ  f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi.
NERİMAN  f. Pehlivan, yiğit, kahraman.
NERİMANÎ  f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik.
NERM  (Nermi - Nermin) f. Yumuşak. 
NERM-ÂHEN  f. Gevşek şey.
NERMDİL  f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
NERMGÛ  f. Yumuşak sözlü.
NERMÎ  f. Gevşeklik, yumuşaklık.
NERMİN  f. Yumuşak.
NERMİYET  Yumuşaklık, gevşeklik.
NERMLİGAM  (Nerm-ligâm) f. İtaatli, muti, söz dinler. * Başı sert olmayan at.
NERM NERM  f. Yavaş yavaş, âheste âheste.
NERMSAZ  f. Yumuşak adam.
NERRE-ŞİR  f. Erkek arslan. 
NESA  (C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te'hir etmek, sonraya bırakmak.
NESAİ  (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
NESAİC  (Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular. (Bak: Nesc)
NESAİH  (Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler, öğütler.
NESAİK  (Nesike. C.) Kesilen kurbanlar.
NESAİM  (Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar.
NESAİS  (Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar.
NESAK  Tarz, usul, yol, şekil, üslub.
NESAK-I VÂHİD  Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde.
NESAKSÂZ  f. Tertib eden, düzenliyen, tanzim eden, düzen veren.
NESAR  (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
NESC  (Nesic) Dokunuş, dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi)
NESCÎ  Nesc ile alâkalı.
NESCOLMAK  Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)
NES'E  Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek.
NESEB  Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri. * Vuslat.
NESEBEN  Soyca, sülâlece, soy bakımından.
NESEBÎ  Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı.
NESEL  Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.
NESEM  Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif, hoş esmesi.
NESEME  (Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.
NESEVÎ  (Neseviye) Kadına mensub, kadınla alâkalı, kadınlık.
NESEVİYYET  Kadınlık.
NESF  Bir yapıyı temelinden yıkma.
NESFE  Dökülmüş ve saçılmış un.
NESG  Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek.
NESH  Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sabit birer hakikattırlar.) * Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. * İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. * Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak. (Güneşin, gölgeyi giderdiği gibi.)
NESHÎ  Nesihle alâkalı, neshe ait. * Bir cins yazı.
NES'Î  Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.
NESİ'  (C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak. 
NESİ'  Te'hir, sonraya bırakma.
NESİB  Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.
NESİC  (C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş, nescolunmuş. 
NESİCE  (C: Nesâyic) Dokunmuş, nescolunmuş şey.
NESİE  Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.
NESİF  İki kişi arasındaki sır.
NESİG  Ter.
NESİK  Düzenli, tertibli, nizamlı * Süslü, bezenmiş, donanmış.
NESİKE  Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika)
NESİL  (Bak: Nesl)
NESİL  Erimiş mumsuz bal.
NESİL  Kazıldığında çıkan kuyu toprağı.
NESİM  Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr.
NESİM-İ NEVBAHÂR  İlkbahar rüzgârı, tan yeli.
NESİM-İ SEHER  Lâtif sabah rüzgârları.
NESİM-İ SUBH  Sabah rüzgârı.
NESİM-İ SUBH-DEM  Sabah vakti esen rüzgâr, sabah rüzgârı.
NESİMÎ  Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.
NESİR  Hayvan aksırması.
NESİRE  Kuyu toprağı.
NESİS  Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes.
NESİS  Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması.
NESİSE  (C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.
NESK  Bir kelâmı başka kelâma atfetmek.
NESL  Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz, süzme bal.
NESL  Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak.
NESLAN  Çok yelmek. Evmek.
NESLE  Geniş gömlek.
NESNAS  Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
NESME  Fık: Satın alınan köle.
NESNE  şey, herhangi bir şey.
NESR  (Nesir) Çoğaltmak, saçmak, yaymak. * Manzum olmayan söz veya yazı.
NESR  Hamele-i Arş'tan olan bir melek. * Akbaba, kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun, eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair denir. * Atın tırnağının içi veya tırnağın üstündeki et.
NESRE  Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız. 
NESREN  Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle. 
NESRİN  Yabani gül.
NESS  Sürmek, sevk. * Kurumak.
NESS  İfşa etmek, açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek.
NESSABE  Nesepleri iyi bilen kimse.
NESSAC  Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
NESSAF  Gagası büyük bir kuş.
NESSAR  Dağıtan, saçan, neşreden. * Parlatan.
NEST  Sâkin olmak.
NESTEİNU  "Biz senden yardım, inayet dileriz, istiane ederiz" meâlinde duâ.
NESTER  (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü, yaban gülü.
NESTERİNZAR  f. Gül bahçesi. Güllük.
NESUC  Üstünde yük doğru durmayan deve.
NESV  İzhar etmek, göstermek, açıklamak.
NESY  Unutma, nisyan. * Unutulmuş.
NESYEN MENSİYYEN  Tamamıyla unutulmuş, tamamen hatırdan çıkmış.
NEŞ'  Bir nesneyi zorla çekmek.
NEŞ' (NÜŞU')  Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak.
NE'Ş  şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.
NEŞA  Nişasta.
NEŞABET  Okçuluk san'atı.
NEŞAİD  (Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler, mısralar.
NEŞAK  Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.
NEŞAME  Yüksek beyaz bulut.
NEŞASA  Beyaz yüksek bulut.
NEŞASTEC  Nişasta.
NEŞAT  Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur, keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak.
NEŞAT-ÂVER  f. Sevinç ve sürur getiren.
NEŞAT-BAHŞ  f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
NEŞAT-EFZA  f. Neşe ve sevinç artıran.
NEŞÂT-ENGİZ  f. Sevinç uyandıran.
NEŞB  (İğne ve diken) batma, girme.
NEŞC (NEŞİC)  (C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses.
NEŞD  Talep etmek, istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek.
NEŞ'E  Gönül açıklığı, sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak.
NEŞ'E-İ UHRÂ  Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir.
NEŞ'E-İ ULÂ  İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.(...Peygamber'in (A.S.M.) emrettiği gibi, " Neş'e-i ulâyı gören adam, neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?" Çünkü ikinci teşekkül, yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb)
NEŞ'E-İ ULYÂ  Ahiretteki yüksek dereceli hayat, âhiret hayatı.
NEŞEB  Mal, mülk.
NE-ŞEBEM  f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.)
NE-ŞEBPERESTEM  Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.
NEŞEF  İçmek. * Sinmek. * İçine girmek, dühul etmek.
NEŞEFE  (C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.
NEŞ'E-NİSAR  f. Neşe dağıtan.
NEŞER  Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.
NEŞ'ET  Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak.
NEŞ'ET-İ UHRÂ  (Bak: Neş'e-i uhrâ)
NEŞ'ET-İ ULÂ  (Bak: Neş'e-i ulâ) 
NEŞ'E-YAB  f. Keyifli, neşeli, sevinçli.
NEŞF  İçmek, suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek.
NEŞG  Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek.
NEŞİDE  Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.
NEŞİDEHÂN  f. Neşide okuyan.
NEŞİL  Çömlekte pişmiş et.
NEŞİR  Dağıtma, yayma, herkese duyurma.
NEŞİŞ  Kaynayan şeyden çıkan ses.
NEŞİT  Neş'eli, sevinçli, şenlikli. Faal.
NEŞİTA  Bir şeyin, aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.
NEŞK  Burna çekme.
NEŞL  Taan etmek. * Cezbetmek, kendine çekmek.
NEŞM  Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi.
NEŞNEŞE  Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak.
NEŞR  Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.
NEŞR-İ SUHUF  Sahifelerin neşri. * Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki: Her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlariyle beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisaniyle gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakimâne, Hafizâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Lâtifâne şu işi yapan O'dur ki, der: $Başka noktaları buna kıyas eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. S.)
NEŞREN  Yayılmak suretiyle, neşir yoluyla. Yazarak, dağıtarak.
NEŞRÎ  Neşir ile alâkalı.
NEŞRİYÂT  Gazete, kitap, radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş, yayılmış şeyler.
NEŞRİYÂT-I KÂZİBE  Yalandan, uydurma sözler.
NEŞŞ  Kaynamak, galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak.
NEŞŞAB  Okçu, ot atan.
NEŞŞABE  Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
NEŞŞAF  Bir şeyi kendine çeken. * Emen.
NEŞŞAL  Pişmemiş yemeğe saldıran.
NEŞT  Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak.
NEŞTER  Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
NEŞUR  Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.
NEŞUT  Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.
NE-ŞÜKÜFTE  f. Açılmamış.
NEŞV  f. Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. * Yeniden hayata gelmek.
NEŞVAN  Sarhoş.
NEŞVAR  Davar gevişi.
NEŞVAT  (Neşvet. C.) Keşifler, neş'eler, sevinçler.
NEŞVE  (Nişve - Nüşve) Sevinç, keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak.
NEŞVEBAHŞ  f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
NEŞVEDÂR  f. Keyifli, neşeli.
NEŞVEGÂH  f. Neşe ve keyif yeri.
NEŞVEMEND  f. Keyifli, neşeli.
NEŞVERÜBA  f. Neş'e verici.
NEŞVET  Keyif, neşe. Sevinç sarhoşluğu.
NEŞVEYAB  f. Neşeli, keyifli.
NEŞV Ü NEMA  Büyümek ve gelişmek. 
NEŞZ  (C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.
NETA  (Nütü') Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak.
NETAİC  (Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
NETANE  Çirkin kokmak, pis kokmak.
NETB (NÜTÜB)  Büyük olmak, gövdeli olmak.
NETC  Doğurmak.
NETF  Kıl yolma.
NETG  Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak.
NETH  Terlemek, sızmak.
NETH  Koparmak. * Çıkarmak.
NETİCE  (C.: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa. * Döl, evlâd.
NETİCE-İ HAYAT  Hayatın neticesi ve gayesi.
NETİCE-İ HİLKAT  Yaratılışın sonu, gayesi. Yaratılmanın neticesi.
NETİCE-İ KELÂM  Sözün kısası.
NETİCE-İ MA'KÛSE  Aksi netice, ters netice.
NETİCEBAHŞ  f. Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren.
NETİCEPEZİR  f. Son bulmuş, neticelenmiş.
NETK  Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
NETK  Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek, cezbetmek. * Depretmek, silkmek, harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak. 
NETL (NETEL)  Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.
NETN  Fena kokmak. Kötü, kerih koku.
NETNUN  Bir ağaç cinsi.
NETR  Cezbetmek, kendine çekmek. * Taan etmek, çekiştirmek. * Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak.
NETS  Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması.
NETŞ  Çıkarmak. * Yolmak.
NETUC  Çıkma. *Ağaç posası.
NEUR  Çivit.
NEUZÜ  "Sığınırız" meâlinde fiil.
NEUZÜ-BİLLÂH  Allah'a sığınırız, Allah korusun.
NEV'  Çeşit, sınıf, cins. * Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.
NEV'-İ BEŞER  İnsanlar, beşer nev'i.
NEV  f. Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış.
NEVA  Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek, korumak. * Sohbet etmek.
NEVA  f. Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık, zahire, rızık.
NEVA-Yİ NEY  Ney sesi.
NEVABIZ  (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
NEVABİG  (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
NEVABİT  (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse.
NEVACİZ  (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
NEVAD  f. Zarar, ziyan, hasar. * Mahzen. * Dil.
NEVADE  Torun.
NEVADİ  (Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler.
NEVADİR  Az olanlar, nâdirler.
NEVAFİL  (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
NEVAFİS  (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
NEVAGER  f. Okuyucu, hânende.
NEVAH  Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
NEVAHİ  (Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler.
NEVAHİ-İ KAZA  bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
NEVAHİ-İ MEKKE  Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri.
NEVAHİ  (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar.
NEVAHT  f. Okşama. * Saz çalma.
NEVAHTE  f. Okşanmış. * Saz çalmış.
NEVAHTEN  f. Çalgı veya saz çaldırmak.
NEVAÎ  f. Ahenkle, makamla ilgili.
NEVAİB  (Naibe. C.) Musibetler, kazalar, belâlar.
NEVAİB-İ EYYAM  Günlerin belâları.
NEVAİR  (Naire. C.) Ateşler, alevler.
NEVAİR  (Naure. C.) Bostan dolapları.
NEVAKET  Hamakat, ahmaklık.
NEVAKIS  (Noksan. C.) Eksiklikler, noksanlar.
NEVAKIS  (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.
NEVAKİS  (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.
NEVAL(E)  Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
NEVALE-ÇİN  f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan.
NEVAMİS  (Namus. C.) Namuslar, kanunlar, şeriatlar. (Bak: Desâtir) 
NEVAMİS-İ İLÂHİYE  İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye)
NEV-AMUZ  f. Acemi. Yeni alışan.
NEV'AN  Cins bakımından, çeşitçe. * Biraz.
NEV-A-NEV  f. Yeni yeni.
NEV'AN-MA  Bir dereceye kadar, bir bakıma göre, bir suretle.
NEVAR  (C.: Niver) Ürkmek, korkmak.
NEV-ARUS  (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
NEVA-SAZ  f. Çalgıcı, okuyucu.
NEVASİ  (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular.
NEVASİ  İyi cins bir beyaz üzüm.
NEVAT  Çekirdek, hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman.
NEVATIH  şiddetler.
NEVATIR  Kirişi kesik olan yay.
NEVATİ  (Nevtî. C.) Gemiciler.
NEVATİR  (Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri.
NEVAYE  Devenin semiz olması.
NEV-AYİN  f. Yeni tarz, yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran.
NEVAZ  f. Okşayıcı, taltif edici, iyi edici. (Bak: Nüvaz)
NEVAZENDE  f. Okşayan, okşayıcı.
NEVAZIC  (Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler, olgunlaşmışlar.
NEVAZİL  Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar.
NEVAZİŞ  (Nüvaziş) f. Okşayış, iltifat.
NEVAZİŞGÂR  f. Gönül alan, okşayan. İltifat eden.
NEVAZİŞGÂRANE  f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NEVB  Yakınlık. * İsabet.
NEVBAHAR  f. İlkbahar.
NEVBAHAR-I ÖMR  Ömrün ilkbaharı.
NEVBAHARÎ  f. İlkbaharla ilgili.
NEVBAVE  f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye, armağan.
NEVBE  (C.: Nüveb) Nöbet.
NEVBENEV  f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye.
NEVBER  f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız. 
NEVBET  Nöbet, sıra. Sıra ile görülen iş.
NEVBETÎ  f. Mehter başı.
NEVBET-ZEN  f. Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan.
NEVBÜNYAN  f. Yeni yapılı, yeni yapılmış.
NEVBÜRİDE  f. Yeni koparılmış, yeni kesilmiş.
NEVCAH  f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
NEVCET  Fırtına.
NEVCİVAN  f. Genç, delikanlı.
NEVCİVANÎ  Gençlik, delikanlılık.
NEVDEL  Sarkık ve sülpük olmak.
NEVE  Torun.
NEVED  f. Doksan. 90
NEVEND  (Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at.
NEVERD  f. Dönen, gezen, dolaşan.
NEVESAN  Kımıldama, hareket etme.
NEVEY  (Nevât. C.) Çekirdekler.
NEVEYAT  (Nevâ) Nüveler, çekirdekler.
NEVF  (C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak.
NEVFEL  Deniz, derya, bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan.
NEVFELE  Tuzluk.
NEVFER  Nilüfer çiçeği.
NEVGÜŞADE  f. Yeni açılmış.
NEVH  Yükseltmek, yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak.
NEVH (NEVHA)  Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.
NEVHA  Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi.
NEVHAST  Taze ve genç hayvan.
NEVHAT  Sakalı yeni çıkmış genç.
NEVHEVES  (C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen.
NEVHİZ  f. Genç, taze. * Yeni çıkmış, yeni yetişmiş.
NEV'Î  Nev'e ait, çeşit ile alâkalı.
NEVİ  f. Yenilik.
NEV-İ BEŞER  (Bak: Nev')
NEV-İCAD  f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
NEVİD  f. Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber.
NEVİN  f. Yeni, yepyeni, yeni şey.
NEV-İNAN  f. Acemi at, bineğe yeni alıştırılan at.
NEVİS  Kuvvet.
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR  Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
NEVK  f. Sivri uç.
NEVK-İ MÜJGÂN  Kirpiklerin ucu.
NEVKA  Ahmak, akılsız kimse.
NEVKAR  f. Acemi. İşe yeni başlamış.
NEVL  Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş, atiyye.
NEVM  Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule)
NEVM-ÂLUD  Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş.
NEVMÎ  Uyku ile alâkalı, uykuya âit.
NEVMİD  f. Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış.
NEVMİDÂNE  f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak.
NEVMİDÎ  Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
NEVNİHAL  f. Taze fidan, yeni filiz.
NEVNİYAZ  f. İşe yeni başlayan.
NEVPEYDA  f. Yeni çıkma.
NEVR  (C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk.
NEVRAH  f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.
NEVREC  (Nevâric) Kağnı.
NEVRED  f. Gezen, yol alan, dolaşan.
NEVRES  (Nevrese) f. Yeni yetişmiş, yeni yetişen, yeni biten. * Genç, taze.
NEVRES  Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
NEVRESİD  f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme.
NEVRESİDE  f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme. * Tâze, genç.
NEVRESİDEGÂN  (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.
NEVRESM  f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
NEVRESTE  (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş.
NEVROZ  Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
NEVRUZ  f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
NEVRUZİYE  Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.
NEVRÜSTE  f. Yeni yetişme.
NEVS  Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Kaçmak, firar etmek. * Vahşi hımar, yabani eşek.
NEVS  Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.
NEVSALE  f. Genç. Küçük. Tâze.
NEVSEFER  f. Yeni yolculuğa çıkan.
NEVŞ  Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
NEVŞAH  f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NEVŞE  f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
NEVŞÜKÜFTE  f. Yeni açılmış (çiçek).
NEVT  (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
NEVTA  Göğüste olur bir verem.
NEVTÎ  Gemici.
NEV'UMMA  Bir derece, bir suretle.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS  Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEVÜR  Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
NEVVAB  Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
NEVVAH(E)  Ağlayan, çığlık koparan.
NEVVAR(E)  Nurlu, aydın. Aydınlık.
NEVZ  (C.: Envâz) Dere, vâdi.
NEVZAD  f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
NEVZEMİN  f. Yeni çeşit, yeni tarz.
NEVZUHUR  f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
NEY  Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
NE'Y  Uzak olmak.
NEY'  Susuzluk. * Meyletmek, eğilmek.
NEYB  Dişle ısırmak.
NEYÇE  f. Küçük ney.
NEYDELAN  Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
NEYELAN  İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
NEYFAK  Tilki derisinden olan kürk.
NEYH  Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
NEYİSTAN  f. Kamışlık, sazlık.
NEYK  Cima etmek.
NEYL  Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
NEYNÜFER  Nilüfer çiçeği.
NEYPARE  f. Kamış parçası.
NEYRENC  (C.: Neyrencât) Tılsım.
NEYRENCÂT  (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
NEYRİB  Koğuculuk, dedikoduculuk.
NEYRUZ  Yaz günü.
NEYSEB  Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
NEYSİTAN  f. Sazlık, kamışlık.
NEYŞEKER  f. Şeker kamışı.
NEYT  Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
NEYT  İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
NEYTAL  (C: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
NEYY  Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
NEYYİF  Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
NEYYİR  (Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş, şems.
NEYYİR-İ ASGAR  Ay. Kamer.
NEYYİR-İ A'ZAM  Güneş, şems.
NEYYİRAT  (Neyyir. C.) Nurlular, nur saçanlar.
NEYYİREYN  Cisimlenmiş iki nur, yâni: Güneş ile Ay.
NEYZ  Çok olmak.
NEYZAR  f. Kamışlık, sazlık.
NEZ'  Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak.
NEZ'  Çekip koparmak, ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak, yok etmek.
NEZA'  Başta, alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
NEZAFET  Temizlik, paklık, pakizelik.
NEZAHET  Ahlâk temizliği, temizlik. * İncelik, rikkat.
NEZAİR  (Nazire. C.) Nazireler, benzerler, emsâl olanlar.
NEZAKET  Naziklik, incelik, zariflik. Kaba olmamak. Edeb, terbiye.
NEZALE  Sefillik. * Hasislik.
NEZARET (T)  (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
NEZARE  Azlık. Kıllet.
NEZARE  Korkutmak.
NEZARET  (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZAZA  Az olmak, kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.
NEZB  Çağırmak. * Ses, sadâ, savt.
NEZD  f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
NEZDİK  f. Yakın, karib.
NEZE  Hafif deve.
NEZEL  Menzil, mekân.
NEZELE  Akmak, seyelan.
NEZEVAN  Atlama, sıçrama.
NEZF  Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.
NEZG  İfsad etmek, halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
NEZGA  Taan etmek, çekiştirmek.
NEZH  (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim, pak, pâkize.
NEZİA  (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
NEZİB (NEZÂB)  Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
NEZİF  (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
NEZİH  (Nezihe) Pâk, temiz. (Bak: Nezh)
NEZİHÂNE  f. Temizce, iyice, güzelce.
NEZİL  Misafir. İnen, konan.
NEZİL  Menzil, mekân.
NEZİR  (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
NEZİRE  Nezredilmiş olan şey, adak.
NEZK  Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
NEZK $  Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
NEZLE  (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
NEZR  Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
NEZR  Suâlde ısrar etmek. * Az miktar, azlık.
NEZUR  Evlâdı az olan kadın.
NEZV  Sıçramak.
NEZZ  Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
NEZZAM  Nizâm veren, düzenleyen, tertipleyen.
NEZZARE  Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NIHLE  (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş, atâ. * Dâva.
NIHV (NİHÂ)  (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
NIKBE  (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
NIKK  Kurbağa sesi.
NIKMET  (Bak: Nikmet)
NIKRİS  (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
NIKY  İlik.
NI'ME  (C.: Niam) Mal. * Sanat.
NISA'  Bir cins beyaz elbise.
NISAF  Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
NISF  Yarım, yarı.
NISF-I KUTR  Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
NISF-ÜL LEYL  Gece yarısı. 
NISF-ÜN NEHAR  Öğle vakti, gündüzün ortası. * Meridyen.
NISFET  (Bak: Nasfet)
NISFİYET  Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
NISH (NISÂH)  Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
NIT'  Ağız tavanının pütür yerleri.
NITAB  Baş. * Boyun damarı.
NITAF  Ter.
NITNIT  Uzun boylu adam.
NIZAR  (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
NIZV  (C.: Nuzuv, Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek, kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
Nİ  f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
NİAC  (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
NİAL  (Na'l. C.) Ayakkabılar, pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.
NİAM  (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
NİAM-I ESASİYE  Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİBAH  Köpek havlaması.
NİBAL  Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
NİBRAS  (Süryânice) Lâmba, çıra.
NİBZ  Hurma ağacının dış kabuğu.
NİCAD  Kılıç bağı.
NİCAF  Kapının üst eşiği. 
NİCAR  Asıl.
NİDA'  Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
NİDAL  (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
NİDD  Aynı, eş. Benzer, denk.
NİDRE  Et parçası.
NİFA'  Menfaat, fayda.
NİFAK  Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk, ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
NİFAKÎ  Nifakla alâkalı.
NİFAR  İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme.
NİFAS  Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİFAZ  Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
NİGÂH  (Nigeh) f. Bakmak, nazar etmek. Bakış.
NİGÂH-I GAZAB  Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.
NİGÂH-I HAYRET  Hayret bakışı.
NİGÂH-I TEDKİK  Araştırma bakışı, tedkik etme nazarı.
NİGÂH-I TEGAFÜL  Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
NİGÂHBAN  Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ  f. Bekçilik, gözcülük.
NİGÂHDAR  f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı.
NİGÂL  f. Ateşli kömür parçası.
NİGÂR  f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş.
NİGÂRENDE  f. Ressam.
NİGÂRHANE  f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİN  f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN  f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ  f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİGÂŞTE  f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
NİGEH  (Bak: Nigâh)
NİGEHBÂN  f. Gözcü, gözetici, bekçi.
NİGEHBÂNÎ  f. Bekçilik, gözcülük.
NİGEHDÂR  f. Gözcü, bekçi. * Saklayıcı, koruyucu.
NİGEH-ENDÂZ  f. Bakan, bakıcı, bakıveren.
NİGERAN  f. Bakıveren, bakıcı.
NİGİN  f. Mühür, hâtem. * Yüzük.
NİGİNDÂN  f. Yüzük mahfazası, yüzük kutusu.
NİGİNSÂY  f. Mühür kazıcı. Hakkak.
NİGU  f. Güzel, iyi, hasen.
NİGUHÂH  f. Hayır temenni eden, iyilik isteyen.
NİGUHİDE  f. Çekiştirilmiş, zemmolunmuş, gıybet edilmiş.
NİGUHİŞ  f. Çekiştirme, gıybet, zemm.
NİGUN  f. Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. * Ters, uğursuz, aksi.
NİGUNBAHT  f. Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız.
NİGUNSÂR  f. Başaşağı.
NİH  f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket, şehir, belde.
NİHA (NİYÂHA)  Yas tutmak. 
NİHAB  (Nehb. C.) Çapullar, yağmalar.
NİHAD  f. Huy, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış.
NİHADE  f. Konmuş, konulmuş.
NİHADÎ  f. Yaradılışta olan, fıtrî.
NİHAF  (Nahif. C.) Cılız, zayıf kimseler.
NİHAÎ  (Nihâiye) Sona ait, son ile alâkalı, sonuncu.
NİHAL  f. Taze, düzgün. Fidan, sürgün.
NİHAL-İ ZARİF  İnce, güzel dal.
NİHALAN  (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
NİHALE  f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİHALÎ  f. Sahan altlığı.
NİHALİSTAN  f. Fidanlık.
NİHAN  f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
NİHANHANE  f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen.
NİHANÎ  f. Gizlilik, saklılık.
NİHAS  Asıl. Tabiat.
NİHAS  Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
NİHAVEND  İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam. 
NİHAVENDÎ  f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
NİHAYET  Son, uç, son derece. * Çok.
NİHAYET-İ AZM  Kemik ucu.
NİHAYET-ÜL EMR  İşin nihayetinde, işin sonunda. Netice.
NİHAYET-ÜN NİHAYE  En sonunda. Akıbet.
NİHAYET-PEZİR  Son bulan. Nihâyet bulur olan.
NİHLE  Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
NİHRİR  (C.: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.
NİHVAR  f. Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam.
NİHY  Gölcük.
NİJAD  f. Nesil, soy, neseb. * Cibilliyet, tabiat.
NİJM  f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
NİK  f. İyi, güzel, hoş.
NİK Ü BED  İyi ve kötü.
NİK  (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri, dağ tepesi. * Kızgın, hiddetli, gadaplı kimse.
NİKAB  Yüz örtüsü, peçe, perde.
NİKABE (NEKABE)  Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET  Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİKÂH  Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ  İçerden evlenme, akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ  Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT'A  Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH  Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
NİKAHTER  (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
NİKÂL  f. Ateşli kömür parçası.
NİKÂL  Dizgin demiri.
NİKAL  Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİKAM  (Nikmet. C.) İntikamlar, öc almalar.
NİKAN  (Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler.
NİKAR  İnat. Kin.
NİKAŞE  Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
NİKAT  (Nokta. C.) Noktalar.
NİKÂT  (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
NİKÂYET  Düşmanı kılıçtan geçirme.
NİKBAHT  (Nîk-baht) f. Bahtlı, tâlihli, şanslı.
NİKBAZ  (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
NİKBİN  (Nîk-bin) f. İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören.
NİKDA  Yaş kanbel otu.
NİKENDİŞ  (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
NİKFERCAM  (Nîk-fercâm) f. Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
NİKHASLET  (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
NİKHU  f. Güzel huylu, iyi huylu.
NİKÎ  f. İyilik, iyi olma.
NİKKİRDAR  (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
NİKL  (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
NİKMANZAR  (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİKMET  Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
NİKNAM  f. İyi nam kazanmış, iyi ünlü.
NİKNİHAD  (Nîk-nihâd) İyi huylu.
NİKS  Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
NİKS  Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek, tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
NİKTER  (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş, çok iyi.
NİK-TERİN  f. Çok iyi, hepsinden iyi olan.
NİKU  Güzel, iyi, hoş.
NİKUBAHT  f. Bahtı açık.
NİKUKÂR  f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli.
NİKUYÎ  f. Güzellik, iyilik.
NİKZ  (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
NİL  Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
NİL  Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek, Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şubesi, Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden, bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder. S.)
NİLE  f. Çivit.
NİLÎ  Mavi, çivit rengi.
NİLÎ PERDE  Gökyüzü, sema.
NİLU-BERG  f. Nilüfer.
NİLÜFER  f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
NİM  f. Yarım, nısf, buçuk, yarı.
NİM  Eski kürk. * Bir ot cinsi.
NİMAL  (Neml. C.) Karıncalar.
NİMAR  (Nimr. C.) Kaplanlar.
NİMAT  (Nemat. C.) Örtüler, ihramlar.
NİMBİSMİL  f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
Nİ'ME  Ne iyi, ne âlâ, ne güzel.
NİME  f. Yarım, nısf, yarı.
NİME-İ RUZ  Günün ortası. Yarım gün.
Nİ'ME-L MATLUB  Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
Nİ'ME-L MEVLA  Ne iyi sâhib ve mâlik, ne iyi Allah (C.C.)
Nİ'ME-L VEKİL  Ne güzel, ne iyi vekil.
Nİ'ME-L VESİLE  Ne güzel sebeb, ne âlâ vesile.
NİME NİME  f. Parça parça, yarım yarım.
Nİ'ME-R RAKİB  Ne iyi gözetici, koruyucu.
NİME-RUZ  (Bak: Nime-i ruz)
Nİ'MET  (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey, rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek, nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki, onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
Nİ'MET-İ İLÂHİYE  Allah'ın nimeti. Allah'ın verdiği nimet.
Nİ'MET-ŞİNAS  f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
NİMGERM  f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
NİMHAB  f. Yarı uykulu, mahmur.
NİMHANDE  f. Gülümseme, tebessüm.
NİMKÜŞTE  f. Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan.
NİMLAHZA  f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
NİMMANZUR  f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
NİMMEST  f. Sarhoşça.
NİMMUZLİM  f. Yarı karanlık.
NİMMÜRDE  f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
NİMNİGÂH  f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
NİMNİME  Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
NİMNİMETEYN  Tırnak işareti.
NİMPUHTE  f. Tam pişmemiş, yarı pişmiş.
NİMR  (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
NİMRE  Dişi kaplan.
NİMRES  f. Yarı ham, yarı olgunlaşmış olan.
NİMRUZ  f. Yarı gün, öğle.
NİMS  Bir ot cinsi.
NİMS  Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
NİMSÜFTE  f. Yarım olarak söylenmiş, tam denmemiş.
NİMŞEB  f. Geceyarısı.
NİMTEN  f. Mintan.
NİMZİNDE  Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
NİMZULMET  f. Yarı karanlık.
NİNAN  (Nun. C.) Balıklar, semekler.
NİR  (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
NİRAN  (Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
NİRENC  (C.: Nirencât) Düzen, hile. * Resim, taslak.
NİRENG  f. Düzen, hile, aldatmaca. * Taslak, resim. * Büyü, efsun.
NİRU  f. Kuvvet, güç, zor.
NİRUMEND  f. Güçlü, kuvvetli, zorlu.
NİRUMENDÎ  f. Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük.
NİS'  (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
NİSA  (C.: Nisvân) Kadınlar.
NİSA SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
NİS'A  (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
NİSAB  Zekât ölçüsü, ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek, yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse, nasib. * İstenilen had, derece. (Bak: Zekât)
NİSAB-I EKSERİYET  Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİSACET  Dokumacılık.
NİSAÎ  (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı, kadınlara dâir.
NİSAL  (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
NİSAR  Saçmak, dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
NİSARÇİN  f. Saçılan şeyleri toplayan.
NİSAR  "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
NİSBET  Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.
NİSBETEN  Nisbetle, kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
NİSBÎ  (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.
NİSEB  Nisbetler, kıyaslamalar ve ölçüler.
NİST  f. Değildir, yoktur.
NİSTÎ  f. Yokluk, adem.
NİSUN  (Nisvan. C.) Kadınlar.
NİSVAN  (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
NİSVAN-I ZELİL  Ahlâken ve dinen düşmüş, zelil olmuş kadınlar.
NİSVÎ  Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
NİSYAN  Unutmak, hatırdan çıkarmak.
NİSYAN-İ EBEDÎ  Ebedî unutma.
NİŞ  f. (Arı, akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu, zehir.
NİŞA  f. Nişasta.
NİŞAD  Bir kimseye yemin vermek.
NİŞAN(E)  f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
NİŞANE-İ TASDİK  Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANDE  Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey. 
NİŞANE  (Bak: Nişan)
NİŞANGÂH  f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım.
NİŞDE (NİŞDÂN)  Talep etmek, istemek. * Söz vermek, and vermek.
NİŞDET  Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
NİŞE  f. Çoban düdüğü. Kaval.
NİŞEST  f. Oturan.
NİŞESTE  (C.: Nişeste-gân) f. Oturan, oturmuş.
NİŞESTE-GÂN  (Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar.
NİŞESTGÂH  f. Oturacak yer.
NİŞHAR  f. Diken batmış, iğnelenmiş.
NİŞİB  f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
NİŞİBGÂH  f. Çukur yer.
NİŞİB Ü FİRAZ  İniş ve yokuş.
NİŞİMEN  f. Oturacak yer.
NİŞİMENGÂH  f. Durak, yurt. Toplanılacak yer.
NİŞİN  f. "Oturan, oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
NİŞİNENDE  f. Oturan, oturucu.
NİŞTER  f. Hekim bıçağı, neşter.
NİŞVE  Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
NİTA'  (C.: Nutu') Deri döşek.
NİTAC  Yavrulama, yavru doğurma.
NİTAF  (Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
NİTAH  Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
NİTAK  Kemer, kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
Nİ'TAL  Kova.
NİTASÎ  Anlayışlı tabib, doktor.
NİVA  Düşmanlık. * Besili, semiz deve.
NİVE  f. İnleme, ağlama, sızlanma.
NİVEND  f. İdrak, anlayış, akıl.
NİVER  f. Âlemde meydana gelen hâdiseler, haller.
NİYA  (C.: Niyâgân) Dede, cedd.
NİYABE  Nöbet.
NİYABET  Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
NİYAGÂN  (Niyâ. C.) Dedeler, ceddler. Ecdad.
NİYAM  (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar, uyuyanlar.
NİYAM  f. Kılıf, kın. Kılıç kını.
NİYAMGER  (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
NİYAR  (Nâr. C.) Ateşler.
NİYAT  (Niyet. C.) Niyetler.
NİYAT  (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
NİYAZ  f. Yalvarma, yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet, ihtiyaç.
NİYAZİ-İ MISRÎ  (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn, Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan, Hidayet-ül İhvan, Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır. 
NİYAZKÂR  f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE  Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NİYAZMEND  (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan, muhtaç. * Yalvaran, yakaran, niyaz eden.
NİYERE  (Nâr. C.) Ateşler.
NİYET  Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat, halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
NİYLEC  Çivit.
NİYY  Çiğ, olmamış, ham.
NİYYAT  (Niyet. C.) Niyetler.
NİZA'  Çekişme, kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.) 
NİZA-İ LAFZÎ  Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
NİZA  Cima etmek.
NİZAL  Nişan, işaret, alâmet.
NİZAM  Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet.
NİZAM-I ÂLEM  Kâinatta Allah'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NİZAM-I CEDİD  Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
NİZAM-ÜD DİN  (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
NİZAMÂT  (Nizam. C.) Nizamlar, muntazam şeyler, düzenler.
NİZAMÂT-I LÂZİME  Lüzumlu, gerekli nizamlar.
NİZAMEN  Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
NİZAMÎ  Düzenli, tertipli, usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.
NİZAMİYE  İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
NİZAR  Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
NİZAR  Zayıf, arık, düşkün, bitkin.
NİZARET  f. Zayıflık, arıklık.
NİZE  Mızrak.
NİZEDÂR  f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
NİZEK  f. Câriye. * Küçük mızrak, süngü.
NİZEZEN  f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
NİZK  Küçük süngü.
NOBRAN  Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.
NOKSAN  (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs. * Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma. * Yokluk.
NOKSANÎ  Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET  Eksiklik, noksanlık.
NOKTA  (Nukta) Benek. * Durak, mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol, tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
NOKTA-İ BİNİŞ  Gözbebeği.
NOKTA-İ GALEYÂN  Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NOKTA-İ İSTİMDAD  Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
NOKTA-İ İSTİNAD  Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
NOKTA-İ MİHRAKİYE  Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
NOKTA-İ NAZAR  Görüş, bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete, âhirete, Uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler, muhakkıkin-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi, Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaif, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri, sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri, ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
NOKTA-İ TEKATU'  Kesişme noktası.
NOKTA-İ TELÂKİ  Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
NOKTA-İ TEMAS  Değme noktası. Temas etme noktası.
NOKTA-İ ZERRİN  Güneş. Altun nokta.
NOKTATEYN  İki nokta.
NORMAL  Fr. Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
NOTA  (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup, muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
NUAA  Yumuşak ot.
NUAK (NAİK)  Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
NUAS  Uyuklama, uyuşukluk. (Bak: Nüas)
NUF  f. Yankı. Aks-i sadâ.
NUFAHA  Su üzerindeki kabarcık.
NU'FE  Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
NUGAŞİ  Kısa boylu adam.
NUGBE  (C.: Nugab) Bir içim su.
NUGER  f. Köle, kul.
NUGERÎ  f. Kölelik, kulluk.
NUGNUG  (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
NUGRE  (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
NUGZ (NAGZ)  Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
NUH (ALEYHİSSELÂM)  Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden, iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NUH SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
NUHA'  Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
NUHAA  Tükürmek.
NUHAME  Balgam.
NUHAS  Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
NUHASÎ  Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.
NUHAT  Nahiv (gramer) âlimleri.
NUHAT  Hıçkırma.
NUHBE  Herşeyin seçkini, iyisi. * Seçkin, seçilmiş, müntehab, güzide. * Korkak.
NUHBE-İ ÂMÂL  Mefkure, ideal. Emellerin en sonu.
NUHÎ  Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
NUHL  Karşılıksız hediye ve hibe.
NUHLA  Atiyye, hediye.
NUHRE  Kemik dokusunun çürümesi.
NUHRE  Burun deliği.
NUHRUB  (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
NUHT  Çocukla birlikte karından çıkan su.
NUHUL  Zayıflık, arıklık.
NUHUR  (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
NUHUSET  Uğursuzluk.
NUHUST  f. Birinci, ilk, evvel.
NUHUSTÎN  f. Birinci, ilk, evvel.
NUHUSTZÂD  f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
NUK  f. Okun ucu, temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
NUK  (Naka. C.) Dişi develer.
NUKA  Her şeyin kötüsü.
NUKAA  Birşeyi ıslamada kullanılan su.
NUKAT  (Nokta. C.) Noktalar.
NUKAVE  Temizlik, paklık. * Her şeyin iyisi, seçkini.
NUKAYE  Her nesnenin iyisi.
NUKAZ  Küçük serçe kuşu.
NUKAZA  Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
NUKBE  (C.: Nukab) Yol. * Yırtık, delik. * Paçasız don. * Levn, renk. * Pas.
NUKRE  Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
NUKRE-İ KAFA  Ense çukuru.
NUKSAN  Eksilmek, noksanlaşmak.
NUKTA  (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
NUKUD  (Nakid. C.) Nakidler, paralar, akçeler, madeni paralar.
NUKUD-I MEVKUFE  Vakfedilen paralar.
NUKUL  Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
NUKUŞ  Resimler, nakışlar.
NUKZ  (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
NUL  f. Kuş gagası.
NU'M  Sürur, neşe, sevinç, neşat.
NU'MAN  (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği. 
NUMİD  f. (Bak: Nevmid)
NUMRUKA  (C.: Nemarik) Küçük yastık.
NUMUD  (Bak: Nümud)
NUMUDE  f. Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
NUN  Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid, kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık, semek.
NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR  Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
NUN-U NA'BÜDÜ  (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında, sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
NUN SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı, esası, ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
NU'NU  Uzun boylu adam.
NU'NUA  Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
NUR  Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden, şule, ışık. (Bazılarınca ziya, nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki, nurlu cisimlerden ibarettir, güneş, ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur, âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
NUR-İ AYN  f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
NUR-İ ÇEŞM  Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
NUR-İ İMAN  İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
NUR-İ KASD  Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NUR-İ MÜBİN  Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.
NUR-İ MÜCESSEM  Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
NUR-UL ENVÂR  Nurların nuru.
NUR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
NURAN  Nurlu, parlak.
NURANÎ  Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
NURANİYYET  Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.
NURBAHŞ  f. Işık saçan, aydınlatan, parlatan.
NURCULUK  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası, Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına, yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten, teşkilâttan, cemiyet kademelerinden mücerred, aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri, Âlem-i İslâma, hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih, 18746 sayılı yazısına ekli, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih, 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp, Said Nursî adındaki zâtın, son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı, Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak, Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler, imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir.
NU'RE  (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
NUREFŞAN  f. Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren.
NUR-FEŞAN  (Bak: Nurefşan)
NURİ  Nura mensub, nura ait. * Erkek ismidir.
NURİYE  Nura âit, nura mensub. * Kadın ismidir.
NURPAŞ  f. Nur saçan, nur saçıcı.
NURTAL'AT  Nur yüzlü.
NURUN ALA NUR  Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
NUSAHA  (Nasih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUSARA  (Nasir. C.) Yardımcılar.
NUSB  (C.: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem. * Zehir, ağu. * Belâ, musibet. * Put, sanem, heykel.
NUSH  Nasihat, ögüt.
NUSHA  (Bak: Nüsha)
NUSRET  (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak.
NUSSA  Saç kırpıntısı.
NUSSAH  (Nâsih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
NUSSAR  (Nâsır. C.) Yardımcılar.
NUSU'  Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
NUSUL  Huruç etmek, çıkmak. * Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
NUSUS  (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
NUŞ  f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
NUŞADUR  f. Nişadır.
NUŞA NUŞ  f. İçtikçe içerek, tekrar tekrar içerek, defalarca içerek, içe içe.
NUŞDARU  f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
NUŞE  f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
NUŞENDE  (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
NUŞHAND  f. Tatlı gülüşlü.
NUŞİDEN  "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
NUŞİN  f. Lezzetli, tatlı.
NUŞİRVAN  İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
NUTFE  Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış, dökülmüş su. * Deniz.
NUTFE  (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
NUTÎ  (C.: Nevâti) Gemici.
NUTK  (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
NUTK-U İFTİTAHÎ  Açış nutku.
NUTU'  (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
NUTUF  (Nutfe. C.) Nutfeler, dölsuları, spermalar.
NUTUH  Boynuzuyla vuran davar.
NUUMET  Yumuşaklık.
NUUT  (Na't. C.) Vasıflar, keyfiyetler, umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
NUYAN  f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
NU'Z  Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
NUZAR  Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi. 
NUZERA  (Nazir. C.) Akranlar, eşler.
NUZUB (NAZAB)  Sinmek. * Iraklık, uzaklık. * Suyun, toprak tarafından emilmesi.
NÜAME  Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
NÜAMÎ  Güney rüzgârı.
NÜANS  Fr. İnce fark.
NÜAS  Uyuklama, uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
NÜASÎ  Uyuklama ile ilgili.
NÜBAH  Havlama.
NÜBEA  (Nebi. C.) Nebiler, peygamberler.
NÜBELE  (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
NÜBLE  İhsan, atiyye. Fazl. 
NÜBTA  Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
NÜBU'  Suyun, yerden çıkıp akması.
NÜBUB  Bitmek.
NÜBUT  Suyun, yerden çıkıp akması.
NÜBÜVVET  (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat, Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhâlifindedir... M.N.)
NÜBÜVVET DA'VA ETMEK  Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek, peygamberliğini ileri sürmek.
NÜBÜVVET-PENAH  Peygamber, nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
NÜC'A  Otlu yer istemek.
NÜCEBA  (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli, soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
NÜCEBE  Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
NÜCEYM  Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
NÜCH (NECÂH)  Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
NÜCME  Bir ot cinsi.
NÜCU'  Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek, girmek.
NÜCUM  Tulu' etmek, doğmak. * Görünmek, zuhur etmek.
NÜCUM  (Necm. C.) Yıldızlar. 
NÜCUM-U SÂKIBE  Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
NÜCUM-U SEYYARE  Seyyar, gezici yıldızlar.
NÜCUM-PEREST  f. Yıldıza tapanlar.
NÜCUMÎ  Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
NÜDA  (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy, rutubet. * Atâ, bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
NÜDBE  Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak.
NÜD'E  Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
NÜDEMA  (Nedim. C.) Nedimler.
NÜDFE  Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
NÜDGA  Tırnak sonunda olan beyazlık.
NÜDHA  Genişlik, vüs'at.
NÜDUB  (Nedebe. C.) Yara izleri, nedbeler.
NÜFASE  Diş arasında kalan yemek parçası.
NÜFAZ (NÜFÂZE)  Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
NÜF'E  (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
NÜFESA  Loğusa kadın.
NÜFFAHA  (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
NÜFHA  Yüce beyaz tepe.
NÜFTURE  (C.: Nefâtir) Müteferrik, dağılmış ot.
NÜFUK  Helâk olmak.
NÜFUR  Ürküp kaçma, dağılma, firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.
NÜFUS  (Nefs. C.) Nefisler, canlar, şahıslar.
NÜFUS-U SEB'A  1- Nefs-i emmare, 2- Nefs-i levvame, 3- Nefs-i mülhime, 4- Nefs-i mutmainne, 5- Nefs-i râdiye, 6- Nefs-i mardiyye, 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs)
NÜFUŞ (NEFÂŞ)  Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
NÜFUZ  Sözü geçer olmak, sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
NÜFZ  Arka ve kürek eti.
NÜFZA  Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
NÜGAK (NAGİK)  Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
NÜH  f. Dokuz.
NÜHA  Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
NÜHAB  Deve öksürüğü.
NÜHAK  Eşek anırtısı.
NÜHALE  Kepek.
NÜHAM  Bir kuş cinsi.
NÜHAME  Tükrük.
NÜHAS  Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
NÜHAT  Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
NÜHATE  Yonga. Talaş.
NÜHAZ  Yokuş. * Güç yer.
NÜHAZ  Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHBE  Gadapla ve kahirle cebren alınan mal.
NÜHBE  (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
NÜHBUR  (C.: Nehâbir) Kum yığını.
NÜHS  Kuş ismi.
NÜHS  Dağ.
NÜHU'  Kusmak.
NÜHUD  (Nühuz) Kalkmak, kıyam etmek, yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek.
NÜHUD  Atın iri gövdeli olması.
NÜHUL  Arık, zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
NÜHUR  (Nahr. C.) Kurbanlar.
NÜHUR  Akarsular, nehirler, ırmaklar.
NÜHUR  f. Göz, basar, ayn.
NÜHUR  Ayların evvelleri.
NÜHUSET  Yaramazlık, uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)
NÜHUST  f. İlk gelen, evvel doğan, evvelki olan.
NÜHUZ  Hareket etme, deprenip kalkma.
NÜHÜFT  f. Saklı, gizli. 
NÜHÜFTE  f. Saklı, gizli.
NÜHÜFTEGÎ  f. Gizlilik, saklılık.
NÜHÜM  f. Dokuzuncu.
NÜHÜVE  (Et) çiğ olmak.
NÜHYE  (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
NÜHZA  Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHZE  Fırsat.
NÜKAF  Deveyi öldüren bir verem.
NÜKAH  Tatlı soğuk su.
NÜKAS  Devenin dudağında olan bir hastalık.
NÜKAT  (Bak: Nikât- Nüket)
NÜKET  (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
NÜKHET  Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz, kelime.
NÜKKE  Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
NÜKR  Anlayışı, fikri, ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
NÜKRE  Bilinmezlik. * Zorluk, güçlük. * Kabile ismi.
NÜKS  Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi.
NÜKTE  İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak.
NÜKTE-ÂMİZ  f. Nükte karıştıran.
NÜKTEBÎN  f. İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki.
NÜKTEDÂN  f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
NÜKTEDÂNÎ  Nüktecilik, nüktedanlık.
NÜKTEDÂR  f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
NÜKTEGU  f. Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen.
NÜKTEGUYÎ  f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
NÜKTEPERDAZ  (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan.
NÜKTEPİRA  f. Nükteye süs veren.
NÜKTESENC  (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
NÜKTEVER  f. Nükteyi anlamakta mâhir olan, nükte bilen.
NÜKU'  Kısa boylu kadın.
NÜKUB  Rücu' etmek, geri dönmek. * Udul etmek, ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.
NÜKUL  Vazgeçme, geri dönme, cayma.
NÜKUS  Ardına dönmek.
NÜLK  Alıç adı verilen dağ yemişi.
NÜMA  f. Gösteren veya gözüken mânasında olup, birleşik kelimeler yapılır.
NÜMAYAN  f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan.
NÜMAYANTER  f. Fazla görünen, en çok görünen.
NÜMAYENDE  f. Gösterici.
NÜMAYİŞ  .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
NÜMAYİŞGÂH  f. Gösteri yeri.
NÜMAYİŞKÂR  f. Gösterişli.
NÜMRUK (NÜMRUKA)  (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
NÜMUD  f. Gösteren, görünen, benzeyen.
NÜMUDAR  f. Görünen. * Nümune, örnek.
NÜMUDE  f. Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş.
NÜMUN  f. Gösteren, benzer, müşabih olan. 
NÜMUNE  f. Örnek, misâl, misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
NÜMUNE-İ İMTİSAL  Örnek tutulacak şey.
NÜMUNEHANE  f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
NÜMUR  (Nimr. C.) Kaplanlar.
NÜMUZEC  Enmuzec. Örnek, nümune, misal.
NÜMÜVV  Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.
NÜMÜVV-Ü TABİÎ  Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
NÜMY  Pul.
NÜSAFE  Buğdaydan ayrılan saman.
NÜSAH  Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler.
NÜSAL  Hayvandan dökülen tüyler.
NÜSARE  Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
NÜSHA  (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska, duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
NÜSHA-İ KÜBRA  Büyük sahife. Kâinat, dünya, çok manayı ifade eden âlem.
NÜSHA-İ SUĞRA  Küçük sahife, küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden, küçük mahluk, âlemin küçük bir nüshası mânasında insan.
NÜSHATEYN  İki nüsha.
NÜSU'  Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
NÜSUL  Tüy dökme.
NÜSUR  (Nesr. C.) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın.
NÜSUR  (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
NÜSÜK  (Nüsk) Allah için ibadet etmek.
NÜSÜSE  Kurumak.
NÜŞAB  (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE  (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NÜŞAFE  Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
NÜŞARE  Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
NÜŞBE  Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
NÜŞHAR  f. Geviş.
NÜŞK  Buruna birşey koymak. * Koklamak.
NÜŞKA  Davarın boynuna takılan ip.
NÜŞRE  Sihir, efsun.
NÜŞU'  İlâç içirmek.
NÜŞUB  Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.
NÜŞUH  Az miktar su.
NÜŞUK  Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs. * Buruna çekme.
NÜŞUR  Neşirler. * Yaymalar, dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur, neşir gibi bâzan müteaddi, bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki, lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir, lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki, Kur'anda nüşur, ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.)
NÜŞUS (NEŞS)  Yüksek olmak, yücelmek. * Nefret etmek. 
NÜŞUT  Tohumun baş vermesi, uç göstermesi.
NÜŞUTA  Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
NÜŞUZ  Yüksek olmak, yücelmek. * Kadının, erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
NÜŞUZE  Kadının, kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
NÜTAC  Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
NÜTU  Yumru, çıkıntı. * Yumruluk.
NÜTUC  Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
NÜUB  Seri seyir.
NÜUME  Yumuşaklık.
NÜUT  (Bak: Nuut)
NÜÜTÎ  (C.: Nevat) Gemi reisi, kaptan.
NÜV'  Açlık.
NÜVAH  Ölü için sesle ağlama.
NÜVAHT  f. Çalgı çalma.
NÜVAT  (Nüve. C.) Nüveler, çekirdekler.
NÜVATÎ  (C.: Nüvâta) Gemici, mellah.
NÜVAZ  f. "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
NÜVB  Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
NÜVBE  Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
NÜVE  Çekirdek, asıl, menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat, gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.)
NÜVEYT  Çekirdekçik.
NÜVİD  f. Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
NÜVİD-İ VASL  (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
NÜVİS  f. Yazan, yazıcı.
NÜVİSENDE  f. Yazıcı, kâtib.
NÜVİŞT  f. Yazılı, yazılmış. * Mektub.
NÜVNE  Çene çukuru. 
NÜVRE  Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
NÜVVAR  (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
NÜY'E  Ham ve çiğ olmak.
NÜYUB  (Nâb. C.) Azı dişleri.
NÜZ'  Erkek ister kösnek davar.
NÜZA  Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
NÜZERA  (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
NÜZFE  (C.: Nüzüf) Az miktar, cüz'î.
NÜZHET  f. İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. * Temizlik, paklık. * Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
NÜZHET-EFZÂ  f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
NÜZHET-FEZÂ  (Bak: Nüzhet-efza)
NÜZHET-GÂH  Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri.
NÜZHET-PEZİR  f. Safa ve neşe bulmuş olan.
NÜZL  (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
NÜZU'  Çekilmiş. * Su çeken deve.
NÜZUL  İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak. * Nüzül, felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
NÜZUL-İ SEFİNE  Geminin denize inişi.
NÜZUR  (Nezir.C.) Nezirler, adaklar. (Bak: Nezr)
NÜZUR  Korkutmak.
NÜZÜ' (NEZ')  İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.
NÜZZAR  (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.