Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

RA Kur'an Alfabesinde Onikinci Harftir - İslami Bilgiler - Osmanlica - 18. Sayfa

RA  Kur'an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe "Rı" denildiği gibi, "Ra-i mühmele" de denilir. Bazı tarih kayıtlarında" Rebi-ül Evvel" ayına işaret olarak geçer.
RA-İ MÜHMELE  Noktalı ze'den ayırmak için "rı" harfine verilen bir ad.
RA  f. İsim veya zamirin sonuna ilâve edilirse, Türkçedeki i, im, in, a, e eklerinin yerine kullanılır. Meselâ:Hâne: Ev. Hâne-râ: Evi, evin, eve.Tû: Sen. Tû-râ: Seni, senin, sana.
RA'  Küçük kene.
RA'  şiddetle sürmek.
RAA'  Boğazına hizmet eden adi insan.
RAABE  Genişlik, vüs'at. * Büyük olmak.
RA'AD  Geveze kimse. Çok konuşan adam. * Torpil balığı.
RAALE  Hamakat, ahmaklık.
RAAŞ  (Ra'şe-Ra'şen) Titretmek.
RAB'  Vasat, orta boylu. * Avlulu ev.
RA'B  Doldurmak. * Efsun, (sihir yapanlar okurlar.)
RAB'AT  (C.: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu. * Orta boylu kimse.
RABB  Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.) * Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend. (Kur'an-ı Kerim'de bu "Rabb" ismi ile Cenab-ı Hak 846 def'a zikredilir.) (Bak: Âlem)( Yâni : Herbir cüz'ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasiyle terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki mânevi bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def'eden, şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın terbiyesidir. Evet, kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kâinatın zerratı, münferiden ve müçtemian Hâliklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. " Yalnız bedbaht insanlar müstesna!" İ.İ.)
RABB-ÜL ÂLEMÎN  Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur'an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ... Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.)
RABB-ÜD DÂR  Ev sâhibi.
RABB-ÜL ERBAB  Bütün sâhiblerin, terbiyecilerin Rabbi, Allah. (C.C.)
RABB-ÜL MAL  Mal sâhibi. Sermaye sâhibi.
RABB  Üveybaba.
RABBANÎ  (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
RABBANİYYUN  (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
RABBAT  Kadınların efendileri, sâhipleri, kocaları.
RABBE  Üveyana.
RABBENA  Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde).
RABBÎ  Ey benim Rabbim.
RABBİ YESSİR VELÂ TÜASSİR  Ey Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma, bana imdad eyle, yardım eyle (meâlinde).
RABE  Yoğurt damızlığı.
RABEA  Devenin katı katı yelmesi.
RABIT(A)  Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip. * Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak. * Tertip, sıra, düzen, usûl.(...Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin. M.)
RABITA-İ İMAN  İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.
RABITA-İ MEVT  Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.
RABITA-İ ŞEYH  Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir.
RABITABEND  f. Rabtedici, bağlayıcı.
RABIZ  Koyun ağılı.
RABİ'  Dördüncü.
RABİ-İ AŞER  Ondördüncü.
RABİA  (Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri.
RABİA-İ ADEVİYE  (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha) 
RABİAN  Dördüncü olarak.
RABİB  Yoğurt.
RABİH(A)  (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı.
RABİT  Bağlı, bağlanmış, merbut.
RABİYE  (C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer.
RABT  Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak. 
RABT-I KALB  Kalb bağlama, gönül bağlama.
RABT EDATI  Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve... gibi)
RABTİYYE  Rabtiye. * Bağlayacak şey.
RAC  f. Mide.
RA'C  Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları.
RACİ  Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli.
RACİ'  (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden. * Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. * Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir.
RACİBE  (C.: Revâcib) Parmağın el ayasına bitişik olan boğumu.
RACİFE  Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha.
RACİH  Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan. * Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.
RACİH-İ MERCUH  Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.
RACİHA  Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün.
RACİL  Yaya olarak, yürüyerek.
RACİLEN  Yaya. Piyade. * Mc: Cahil, bilgisiz. 
RACİN  Adama alışmış davar.
RACİYANE  f. Rica ederek, yalvararak.
RA'D  Gök gürültüsü. * Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı. * Tehdit etmek, korkutmak.(Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)
RA'D-I KASIF  Korkunç gök gürültüsü.
RA'D-I KAZA  Kaza yıldırımı, kaza şimşeği.
RA'D SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 13. Suresi.
RA'D U BERK  Gök gürültüsü ve şimşek.
RAD  f. Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli.
RAD'  Men'etmek, engel olmak. * Bırakmak, terk etmek. * Güzellik eseri. * Kına.
RADAF  Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş.
RADAFE  (C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.)
RÂDD  (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan.
RÂDD-ÜS SELÂM  Başkasının verdiği selamı alan.
RADD  Süt ile pişmiş hurma. * Vurmak, dövmek. 
RADDE  Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe. * Aşağı yukarı. * Fayda, menfaat. * Çizgi, hat.
RA'DE  Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı'de şeklinde de okunur) 
RADE  Faide, menfaat.
RA'DENDAZ  (Ra'd-endaz) f. Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen.
RADGA  (C.: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık.
RADH  Az bir şey verme. Az verilen şey. * Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal.
RADHE  (C.: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi. * Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.)
RADI'  (Rıda'. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse.
RADIYALLAHÜ ANH  Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA  (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM  Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA  Allah onların ikisinden razı olsun.
RADİ  (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden.
RADİ'  (C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk.
RADİB  Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins.
RA'DİD  Korkak.
RADİF  Binicinin ardına binen kişi.
RADİF  Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.)
RADİFE  Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.)
RADİG  Ahmak, akılsız kimse.
RA'DİN  Gürleyen. * Gürültülü.
RADİN  Za'feran çiçeği.
RADİYEN  Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle.
RADK  Her nesnenin evveli. 
RADM  Büyük set.
RADM  Binayı taşla yapmak ( O binaya "razim" derler.)
RADME (RADMÂ)  Büyük taş.
RADUA  Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun.
RADYASYON  (Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması.
RAFIZ  Terk eden. Salıveren. Bırakan.
RAFIZA  Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse. * Asker kaçağı güruhu. * Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar. 
RAFIZÎ  (Râfiziyye) Rafıza fırkasından olan. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan.
RAFIZİYYUN  (Rafızî. C.) Rafızîler.
RAFİ'  Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran. * Esma-i İlâhiyedendir.
RAFİ-ÜD DERECAT  Dereceleri yükselten. Allah. (C.C.)
RAFİA  Yükselten. * Kaldırmak için destek.
RAFİDAN  Dicle ve Fırat ırmakları.
RAFİDE  Binanın direği.
RAFİH  Rahat içinde ve refahla yaşıyan.
RAFİT  Nikâh. Cima. Fuhşiyyat.
RAFZ  Bırakma. * Rafızîlik.
RAG  f. Çimenlik, çayırlık, bahçelik, bağlık. * Dağ eteği.
RAGABAT  Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.
RAGAD  Refah, genişlik, kolaylık. * Geçim kolaylığı.
RAGAME  (C.: Rugâm) Toprak.
RAGBA'  Rağbet etmek.
RAĞBET  (Ragbet) İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla dua etmek, teveccüh etmek.
RAĞBET-İ UMUMİYE  Umum tarafından rağbet edilip beğenilme. Herkes tarafından istenme.
RAĞBETEN  Rağbet ederek, istekle.
RAGD  Maişet genişliği, geçim bolluğu.
RAGIB  (Râgıbe) (Ragbet. den) İsteyen, rağbet eden.
RAGIM  Galebe eden, galip olan.
RAGIYE  Dişi deve.
RAGİB  İçi geniş olan nesne.
RAGİBE  Rağbet olunan veya rağbetle istenilen şey. * İhsan, hediye.
RAGİD  Süt bulamacı.
RAGİF  Pide. Yufka.
RAGİFE  Sütlü bulamaç.
RAĞM  (Ragm) Bir şeyden hoşlanmayıp kerih görmek. Bir işi birisine zor ile tutturmak. Züll ve hakaret. Kahretmek.
RAĞMEN  Aksine olarak, inadına, zıddına olarak, zoraki.
RAĞMEN ALÂ-ENFİHİ  Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için.
RAĞMEN Lİ-ENFİHİ  (ve alâ rağmihi) Zoraki ve mahsus tahkir ve tezlil için olan hareket.
RAGMİYYAT  Aksine, rağmına, inadına, zıddına yapılan işler.
RAGN  Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
RAGS  Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır. * Çoğalmak ve uzamak.
RAGSA'  İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.
RAH  f. Zan, sanma. Kaygı, keder.
RAH  (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek.
RAH-I HAK  Hak yolu.
RAH-I NECAT  Kurtuluş yolu.
RAH-I RAST  Doğru yol.
RAH-I VATAN  Vatan yolu.
RAH  (C.: Rayâh) Şarap, içki, hamr. * El ayası mânâsına olan "Râha'nın C." * Gitmek.
RAHA  Değirmen.
RAHABE  Genişlik, vüs'at.
RAHAH  Davanın tırnağının geniş ve büyük olması.
RAHAL  (C.: Rihâl) Semer. Palan.
RAHAMET  Rahim hastalığı.
RAHASA  Yumuşaklık.
RAHAT  Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih. * Dinlenmek. * El ayası.
RAHAT-I DİL  Gönül rahatı.
RAHAT-EFZA  f. Rahat arttıran.
RAHAT-NİŞİN  f. Rahat eden, rahat oturan.
RAHCEN  Ağırlık, sıklet. * Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
RAHDAN  f. Yol bilen.
RAHE  Avuç içi, el ayası.
RAHF(E)  Kaymak. * Elde durmaz derecede sıvı olan hamur.
RAHİ  f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir.
RAHİ  Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat.
RAHİB  Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan.
RAHİB  Kendisinden korkulan şey. Korkulu.
RAHİB  Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi.
RAHİB-ÜR RÂHE  Cömert, eli geniş.
RAHİBAN  (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
RAHİBE  Kadın rahib.
RAHİH  Yumuşak, sulu balçık.
RAHİK  Safi şarap, Cennet şarabı.
RAHİL  Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden.
RAHİL  (C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)
RAHİL  Göç. Göçme, hicret etme.
RAHİLE  Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve.
RAHİLEZEN  f. Yük hayvanını süren.
RAHİM  (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)
RAHİM  (Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
RAHİM  (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. * Karabet, akrabalık.
RAHİM(E)  Hafif sesli, lâtif sözlü kız. 
RAHİMALLAH  Allah rahmet eylesin.
RAHİMANE  Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
RAHİME  Rahmet eylesin.
RAHİMEHULLAH  "Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMALLAH  "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır.
RAHİMEHUMULLAH  "Allah onlara rahmet eyleye" meâlinde duadır.
RAHİMÎN  (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler.
RAHİMİYYET  (Bk: Rahmaniyet)
RAHİN  Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı.
RAHİS  Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm.
RAHİYE  (C.: Revâhi) Bal arısı.
RAHİYYE  Yolluk. Yol masrafları.
RAHK  Sarmak, istilâ etmek. 
RAHL  (C.: Rihâl) Semer, palan. * Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı.
RAHL (RIHL)  Göçmek, irtihal etmek.
RAHLÂ'  Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun. * Yalnız arkası kara olan deve.
RAHLE  Küçük masa.
RAHLE-İ TEDRİS  Üzerine ders verilen veya alınan rahle. * Bir âlimden alınan ders.
RAHM  Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek. * Hısımlık, karabet, akrabalık.
RAHM Ü ŞEFKAT  Merhamet ve şefkat etmek.
RAHMA'  Başı beyaz olan dişi koyun.
RAHMAN  Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
RAHMAN SURESİ  (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir.
RAHMANÎ  Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
RAHMANİYYET  Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi' bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş...Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile "her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir" diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem'iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.)
RAHME  (C.: Ruham) Kartal. * Rahmet, muhabbet.
RAHMET  Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.(...Sâni-i Âlem'in her şeyi içine almış ve her şeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet -i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet deryasından bir katredir. M.N.)
RAHMET-İ BÎPAYAN  Sonsuz rahmet.
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN  Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
RAHMETULLÂHİ-ALEYH  "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ.
RAHMİ  Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik.
RAHMUT  Mübalağa ile esirgemeklik.
RAHNAME  f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita.
RAHNE  f. Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. * Yara. * Bozukluk. Zarar.
RAHNEDÂR  f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan.
RAH-NÜMA  f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Rehnüma)
RAHREV  f. Yolcu.
RAHS  Yıkamak. * Yumuşak.
RAHŞ  Gösterişli, güzel at. * Rüstem adlı bir pehlivanın atı.
RAHŞA  (Rahşân) f. Parlak.
RAHŞENDE  f. Parıldıyan, parıldayıcı.
RAHŞİŞ  f. Parlayış.
RAHT  (C.: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım. * Pencere ve kapıların menteşe takımı. * Yol levazımı. * Döşeme ve ev takımı.
RAHT-I ARUS  Gelin eşyası.
RAHT-I HÜMAYUN  Padişahın mücevherli eyer takımı.
RAHTLAMAK  Ata raht ve takım takmak.
RAHUM  Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve.
RAHV  Gevşek, sölpük, rahâvetli.
RAH-VAR  f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü.
RAHVE  (Bak: Rihve)
RAHYAN  Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.
RAHYE  Düz meydan.
RAHZ  Yıkamak.
RAHZEN  f. Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut.
RAHZENÎ  f. Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik.
RAİ  (Rü'yet. den) Görücü, gören. * Gr: R harfiyle alâkalı. R harfine mensub.
RAİ  Çoban. * Gözetleyici ve koruyan kimse. * Vâli. * Güvercin kuşundan bir kısım.
RAİB  Korkmuş. * Semizliğinden yağı damlar olan. * Dolu.
RAİB  Göz bağlayıcı, büyücü. * Doldurucu.
RAİC  Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan.
RAİC-İ MAL  Malın değeri.
RAİC-İ VAKT  Bir şeyin şimdiki değeri. 
RAİD  Gürleyen, gürüldeyen.
RAİD  Konaklanacak yeri görmek için önceden gönderilen kimse. * El değirmeni.
RAİDE (C.: Revâid) Gürleyen bulut. * Sözü çok olan kişi.
RAİF  Merhametli, re'fetli.
RAİF  Önde giden at. ("pişnek" derler) * Burun ucu. * Dağ burnu.
RAİK(A)  Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız.
RAİN  Muhkem, sağlam yapılı, berk yer.
RAİŞ  Huk: Rüşvet veren kimse ile rüşvet alan arasında vasıtalık eden kimse.
RAİYANE  f. Çobanca. Çobanlığa ait.
RAİYYE  (C.: Raâyâ) Saklı, mahfuz.
RAİYYET  Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar. * Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.
RAİYYET-PERVER  f. Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen.
RAİZ  (Râyiz) Öfkeli, kızgın.
RAK'  Eğilmek.
RAK  Erkek yengeç.
RAK'  Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak.
RAKAAT  Hamâkat, ahmaklık.
RAKABAT  (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RAKABE  Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RAKADAN  Oynayıp sıçrama.
RAKAHA  Ticaret. * Kesb, kazanma.
RAKAK  Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.
RAKAM  Bütün satıcı, bütün satan.
RAKAM  Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak.
RAKAMÎ  Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
RAKAMKEŞ  f. Rakam atan. Yazan çizen.
RAKAMZEDE  f. Yazılan, söylenen. Yazılmış.
RAKAMZEN  f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden.
RAKAN  (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına.
RAKB  Muntezir olmak, beklemek.
RAKD  Uyumak üzere bulunma. Uykuya dalar gibi olma.
RAKDE  Uyku. Berzah.
RAKIB  Gözeten, bekleyen.
RAKIDE  Mertek adı verilen uzun ince ağaç.
RAKIM  Bir yerin deniz seviyesinden yükseklik derecesi. Kod. * Rakam yazan. Çizen. Tahrir eden, yazan.
RAKIM  Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.
RAKİ'  Rüku' eden. Huzur-u İlâhîde eğilen.
RAKİAN  Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle.
RAKİANE  f. Rüku' eder gibi. Eğilerek.
RAKİ'  Ahmak kimse. * Gökyüzü.
RAKİB  (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esma-i Hüsna'dandır.
RAKİB  Binen. Binici. * Herhangi bir nakil vasıtasına binmiş olan.
RAKİBAN  (Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler.
RAKİBEN  Binmiş olarak, binerek.
RAKİD(E)  Hareketsiz, durgun.
RAKİK(A)  (Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan. * Köle, câriye.
RAKİK-ÜL KALB  Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.
RAKİK Ü NİZÂR  İnce ve zayıf.
RAKİM  Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha. * Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi. * Ashab-ı Kehf'in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe.
RAKİME  Yazılmış kâğıt. Mektub.
RAKİS  Yol gösteren, kılavuz. * Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
RAKK  Kitap, sahife. * Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası. * Tomar. * Yama.
RAKKA  Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı.
RAKKAS  Oynayan, dans eden, köçek.
RAKKASÂNE  f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKKASE  Oynayıp dans eden kadın.
RAKLE  (C.: Rikal) At sürüsü. * Uzun hurma ağacı.
RAKM  Yazmak. * Mühür yapmak.
RAKME  Derenin kenarı. * Bahçe.
RAKMİYYAT  Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar.
RAKRAK  Şuleli ve ziyâlı, parlak, nurlu.
RAKRAKA  Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması.
RAKRAKA  Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.
RAKRAKAN  Serap.
RAKS  Sıçrayarak oynamak, dansetmek.
RAKS-I MÜKERRER  Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama.
RAKSÂN  Rakseden, dans eden, oynayan.
RAKSKÜNÂN  f. Raksederek, raksede ede, oynıyarak, oynıya oynıya.
RAKŞ  Nakşetme, süsleme.
RAKŞA'  (C.: Rukaşâ) Alaca yılan. * Süslü kadın.
RAKUD  (C.: Revâkıd) Derinliği fazla olan küp.
RAKY  Yükselmek, terakki etmek.
RA'L  Koyunun kulağından kesilen parça.
RAL  (C.: Rilâl-Ri'lân-Er'ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu.
RA'LA'  (C.: Rual) Akılsız kadın. * Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun.
RA'LE  (C.: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü. * Hurma ağacının uzunu.
RAM  f. İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad.
RAMAD  Kül, ateş külü.
RAMAK  Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri. * Çok az şey.
RAMAS  Göz çapağı.
RAMAZ  Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak. * Kesinleştirmek.
RAMAZAN  Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.(Ramazan-ı Şerif'te mü'minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevi sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vasıtasiyle çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumâne gülüyorlar. M.)(İşte Ramazan-ı Şerif, âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevi hasılat için gâyet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nema-i a'mâl için, bahardaki mah-i nisandır. Saltanat-ı Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsi bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek, içmek gibi nefsin gafletle hayvani hâcatına ve mâlâyani ve hevâperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevi hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevi bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet, Ramazan-ı Şerif; bu fani dünyada, fani ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bakiyeyi tazammun eder, kazandırır.Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i katıadır. M.)
RAMAZANİYE  Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
RAMETMEK  Boyun eğdirmek, itaate getirmek.
RAMİ  f. Çok itaatkâr olan.
RAMİ  (Remy. den) Ok, mermi v.b. şeyler atan atıcı.
RAMİH  Süngü batıran, mızrak saplayan.
RAMİK  Miskle karıştırılan siyah bir madde.
RAMİLE  Yelmek. * Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı.
RAMİS  Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr.
RAMİŞE  İyilik, gökçelik, hasene.
RAMİŞGER  f. Çalgıcı. Saz çalan.
RAMK  Nazar etmek, bakmak.
RAMPA  Fr. İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. * Şose veya demiryolundaki yokuş. * Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set.
RAMPACI  Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar.
RAMT  Ayıplama.
RAMUZ  Deniz.
RAN  (Reyn. den fiil) Kalb katılaşması, lekelenmek. Kalbin kasavetlenmesi. * Pas, kir. (Bak: Reyn)
RAN  f. Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. * Kelimenin sonuna getirilerek. " Süren, sürücü" mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân $ : Hüküm süren.
RA'N  (C.: Ruun-Riân) Ahmaklık. * Sarp dağ. * Önüne sivrilmiş dağ burnu.
RA'NA  İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.
RANEC  Hindistan cevizi.
RANİN  f. Pantolon. şalvar. Don.
RAPOR  Fr. Bir tedkik neticesini bildiren yazı.
RAPÖRTAJ  (Bak: Röportaj) 
RA'RA'  (C. Raâri') Kötü, alçak kimse. * Yaramaz gönüllü. * Çok uzun boylu adam. * Güzel itidalde olan kimse.
RA'RAA  Suyun şiddetle akması. * Depretmek. (Çocuk) büyümek. * Bitirmek.
RAS'  Yapışmak.
RA'S  Boyanmış renkli yün. * Süt vermek. * Süt içmek.
RA'S  Yorulduğunda yab yab yürümek. * Birşeyi silmek.
RA'SA'  Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun. 
RASAA  (C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu.
RASAD  Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
RASADGÂH  f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RASADHÂNE  f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASAF  Kaldırım. Kaldırım taşları.
RASAFE  (C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.
RASAFET  Dayanıklılık, sağlamlık.
RA'SAN  Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.
RASANET  Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASAS  Kurşun, kalay, lehim.
RASAS-I MÜZAB  Eritilmiş kalay.
RASASÎ  Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
RASD (RUSUD)  Yol gözlemek.
RA'SE  (C.: Riâs) Kulağa takılan küpe.
RASF  Oka kiriş sarmak. * Birbirine zammetmek. * Kaldırım döşemek.
RASĞ  Bilek, elbileği.
RASID  (C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan.
RASIDÂN  (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
RASÎ  Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.
RASİ'  Hırs ve tama eden.
RASİA  (C.: Rasâyi) Halka.
RASİB (RÂSİBE)  Tortulaşan, dibe çöken.
RASİD  Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar.
RASİF  Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar.
RASİFE  Su içinde yapılan sed. Rıhtım.
RASİH(A)  (C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
RASİHÂNE  f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RASİHUN  (Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.
RASİM  Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su.
RASİME  Âdet. Eskiden kalma âdet.
RASİN  Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm.
RASİN  Andız otu.
RASİYE  (C.: Revâsi) Büyük dağ.
RASN  İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.
RASRAS  Sağlam ve sert yer. 
RASRASA  Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
RASS  Binayı sağlamlaştırmak. * Birbirine darlık getirmek. * Bazısını bazısına ulaştırmak.
RASSAD  (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen.
RASSAS  Kalaycı.
RASTAN  (Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler.
RASTBÎN  f. Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden.
RASTGÛ  (C.: Râstguyân) f. Doğru konuşan, hak konuşan. 
RASTÎ  f. Doğruluk, gerçeklik.
RASTKÂR  f. Doğru adam.
RAST U ÇEP  f. Sağ sol, sağdan soldan.
RASYONALİZM  Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi' ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma'kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur'anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(...Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi "aklımız bize yeter" deyip sana ittiba'dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez...Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir'avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur... S.) (Bak: İsbatiyecilik)
RASYONEL  Fr. Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili.
RA'ŞAN  Titreme, titreyiş.
RA'ŞE(T)  Titreme, titreyiş. * Korkmak, havf ve dehşete giriftar olmak.
RA'ŞE-İ DEST  El titremesi.
RA'ŞEAVER  (Ra'şe-âver) f. Titretici.
RA'ŞEDAR  f. Titreyen, ürken.
RA'ŞEVER  f. Titretici.
RAŞİ  Rüşvet veren.
RAŞİD(E)  (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı.
RAŞİDÎN  Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar.
RAŞİH  Yürüyebilen geyik yavrusu.
RAŞİN  Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse.
RAT'  (Bak: Ret')RATA' : Hamakat, ahmaklık.
RATABET  (Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş.
RATANET  Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.
RATB  Rutubet, nemlilik yaşlık. * Rutubetli, yaş. * Yaş hurma. * Mülâyim, yumuşak.
RATB-ÜL LİSÂN  Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı.
RATBE  (C: Ritâb) Genç ve güzel sevgili. * Yonca otu.
RATH  Yoğurmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
RATIB  Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze.
RATIK  Bir şeyin yarığını bitiştiren, yırtığını kavuşturup birleştiren.
RATIK  Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak. * Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek.
RATİB  Tertib edip sıraya koyan.
RATİBE  (C.: Revâtib) Maaş. Vazife.
RATİBEHÂR  f. Vazifeli. Görevli.
RATİC  Çam sakızı.
RATİN  Reçine. Çam sakızı.
RATİT  Avaz, ses. * Ahmak, akılsız kişi.
RATİYAN  (Râtiyâne) f. Çam sakızı, reçine.
RATK  Ulaşmak, yetişmek.
RATL  (Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir. 
RATRAT  Bir nevi pelte. * Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su.
RATS  El ayasıyla vurmak.
RAUF  Çok acıyan, esirgeyen, merhamet sâhibi. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
RAUFE  Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş. * Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş.
RAUK  Süt süzeği.
RAUM  Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun.
RAUS  İhtiyarlıktan dolayı başını titreten kişi.
RAV'  Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf.
RAVH  Rahatlık. Rahmet ve kolaylık. * Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa. * Koklamak.
RAVHULLAH  Allah'ın verdiği rahatlık.
RAVİ  Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden. * Hadis nakleden. * Söyleyen, anlatan.
RAVİ-İ HADİS  Hadis rivayet eden.
RAVİ-İ KISSA  Bir hâdiseyi hikâye eden. Hikâye anlatan.
RAVİYAN  (Râvi. C.) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar.
RAVİYE  Su taşıyan hayvan.
RAVUK  Süzek, süzgeç.
RAVVAH  Rahat ettirmek. (Bak: Ravh)RAVZ : Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.
RAVZA  Sulu yer, bahçe, bostan, çimenlik yer.
RAVZA-İ CİNÂN  Cennet bahçeleri. Cennetlere giden yol.
RAVZA-İ MUTAHHARA  Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
RAVZA-İ RIDVÂN  Cennet.
RAVZAT  (Ravza. C.) Bahçeler. Çimenlik ve ağaçlık yerler.
RAY  Re'y, fikir, Hüküm ve itikad. (Bak: Re'y)
RA'Y  Teslim olma. * Otlatma, gütme. Otlama.
RAY'AN  Her nesnenin evveli.
RAYAT  (Râyet. C.) Bayraklar.
RAYB  şek, şüphe, reyb.
RAYB-EL MENUN  Zamanın hâdiseleri. * Ölüm. * Iztırab veren hâdiseler.
RAYET  Bayrak, alem, livâ, sancak. * Gerdanlık.
RAYGAN  f. Parasız, bedâva. * Pek fazla, pek çok.
RAYİ'  Acib nesne. * Cömert kişi.
RAYİC  (Bak: Râic)
RAYİHA  Koku, hoş koku.
RAYİHADAR  f. Kokulu. Hoş kokulu.
RAYİHANİSAR  f. Koku saçan.
RAYİK  Acib ve hâlis nesne.
RAYİŞ  (Bak: Raiş)
RAYİZ  Seyis.
RAZ  f. Gizli sır, saklı şey. * Mimar. * Marangozların işini tanzim eden.
RAZ-I NİHAN  Gizli tutulan sır.
RAZAN  f. Gizli sırlar, gizlilikler.
RAZ-AŞNA  f. Bir sırrı bilen.
RAZ-DAN  f. Sırrı bilen, sırra ortak olan dost.
RAZI  Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden. * Boyun eğen, itaat eden.
RAZIA  Emzikli, çocuklu kadın.
RAZIK  Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)
RAZIK-I HAKİKİ  Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel nimetleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren Allah (C.C.)
RAZİYANE  (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı.
RAZİZ  Dökülmüş ve parçalanmış.
RAZ PUŞ  f. Sır saklayan, sır gizleyen.
RAZRAZ  İri vücutlu kimse. * Dökülmüş ve ufanmış taş.
RAZZ  Kesmez âlet.
RAZZE  (Razz. dan) Ezen, ezici.
REALİST  Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı.
REALİTE  Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm)
REALİZM  Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri.
REAYA  (Raiyet. C.) Bir kimsenin emri altında bulunanlar. * Bir hükümdar idaresi altında bulunan halk. * Hristiyan tebaa. * Bütün halk.
REB'  Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.
RE'B  Mantar. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REBA'  Uzunluk.
REBABE  (C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.
REBACE  Bönlük, ahmaklık, biladet.
REBAH  Faide, menfaat. * Kediye benzer bir canavarın adı.
REBAİYE  (C.: Rebâıyyât) Seniyye ile nâb arasında olan dört diş.
REBAZ  Şehrin yarısı ve etrafı. * Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri. * Koyun ağılı. * "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak. 
REBAZE  Zeki ve anlayışlı kimse. Zarif kimse.
REBBİ  İlmiyle amel eden kişi.
REBEB  Tatlı ve çok su.
REBELE  (Buğday) Çok olmak.
RE'BELE  Cür'et, ikdam.
REBEZ  Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü.
REBEZE  (C.: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü.
REBİ'  Yaz günü. * Küçük nehir.
REBİ-İ EVVEL  İlkbahar. Çiçeklerin açıp otların bittiği mevsim. (Bak: Rebi-ül Evvel)
REBİ-İ SÂNİ  Sonbahar.
REBİB  (C.: Rebâib) Üvey oğul. * Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe)
REBİBE  Üvey kız. * Dadı.
REBİE  (C.: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi.
REBİH  Organları sülpük ve sarkık olan iri insan. 
REBİÎ  Bahara ait, baharla ilgili.
REBİKA  İp ile bağlanan davar.
REBİKE  Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek. * Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek. * Bulamaç aşı.
RE'BİL  Câriye, kadın esir.
REBİL  (C.: Rubul) Yoğun, semiz, besili. * Yer kuruyunca biten bir ot. * Uyluğun iç yanı.
REBİLE  Semizlik, besililik.
REBİS  Bahadır, kahraman. * Meşakkat.
REBİ-ÜL AHİR  (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.
REBİ-ÜL EVVEL  Arabî ayların üçüncüsü.
REBİZ  Koyun sürüsü.
REBİZ  Semiz ve kuyruğu büyük olan koç.
REBK  Karıştırmak.
REBRAK  Tilki üzümü.
REBREB  Yaban sığırı sürüsü.
REBS  Hapsetmek. * Engel olmak, men'etmek.
REBS  El ile vurmak.
REBSA'  Müenneslik özelliğindendir. * Katı nesne.
REBT  Şişmek. * Terbiye etmek. * Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak.
REBUB  Üvey oğul. * Üvey baba.
REBUN  Pey akçesi, pey olarak verilen para.
REBUZ  Büyük.
REBVET  (Rubve - Ribve - Rebâvet) Yüce, yüksek yer.
REC'  Geri döndürmek. * Döndürülmek. * Yağmur. * Menfaat, fayda. * Rücu' etmek veya ettirmek. 
REC'A  Geri gelme, dönüş. * Öldükten sonra tekrar diriliş.
RECA  Emel, ümit, yalvarmak. * Cânib, taraf. * İstek, arzu, dilek. 
RECA  Kenar, yan. Taraf.
RECAC  Her şeyin zayıfı.
RECAH  (C: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse.
RECAİ  Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair.
RECALE  Yayan yürümek.
RECAZE  Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler.
RECC  Deprendirmek. Sarsılmak. Gidip gelmek.
RECCA'  Hörgücü büyük dişi deve.
RECEB  Azametli, heybetli. Ta'zim etmek. * Cennet'te bir nehir ismi. * Mübarek üç ayların birincisi ve Kamerî aylardan yedincisi. * Erkek ismi.
RECEBAN  Receb ile Şaban ayları.
RECEFAN  Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.
RECEFE  Zelzele. * Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir. (Bak: Mürcif)
RECEL  Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması. * İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak.
RECEN  Hapsetmek.
RECEZ  Vezni altı defa müstef'ilün'den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir. * Kaside tarzında yazılan manzume. (Bak: Kaside, Ercüze)
RECF  Şiddetle sarsmak veya sarsılmak.
RECFE  (C: Recefât) Zelzele, deprem.
RECİ'  Necis, pislik. Terslemek.
RECİF  Şiddetli ıztırab.
RECİL  Çok yürüyen.
RECİM  (Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş. * Lânetlenmiş, mel'un.
RECİN  Devecilerin ini.
RECLA'  Katı, sağlam, sert. * Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)
RECLAN  (C.: Raclâ-Rıccâl) Yayan kimse.
RECM  Taşlamak, taşa tutmak, taş ile insan öldürmek. * Atılan taş. * Kabre taştan nişan dikmek. * Şeytan üzerine atılan nücum. * Tardetmek, kovmak, sövmek. Terketmek. * Zan ve kıyas etmek. (L.R.)
RECMETMEK  Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek. * Mc: Aleyhte konuşmak.
RECRACE  Asker kalabalığı. * Ses çokluğu.
RECRECE  Sarsılma, titreme, sallanma.
RECS  (Recse) şiddetli gök gürültüsü. * şiddetli ses.
RECSAN  Gök gürlemesi sesi.
RECÜL  Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.
RECÜLE  Giyiniş ve hareketleriyle kendini erkeklere benzeten kadın.
RECÜLET  Erlik, erkeklik.
RECÜLİYET  Erkeklik, erkek olmak. * Cesâretlilik, erişkenlik.
RED'  Geri verme, reddetme.
RED'-İ CEYB  Mc: İçinden sıkıntıyı atma.
REDA'  Önleme, men'etme, yasaklama.
REDA'  (Redaet) Süt emmek.
REDAET  Kötülük, fenalık, bayağılık.
REDAH  (C.: Rudüh) Dolu büyük çanak. * Etli ve şişman kadın.
REDANE  Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.
REDD  Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek. * Bir şeyin karşılığını icra etmek. * Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir. * Cerhetmek. * Kötü ve fena şey.
REDD-İ CEVAB  Suâlin cevabını vermek.
REDD-İ HÂKİM  Taraf tutan hâkimi kabul etmeyip reddetmek.
REDD-İ KELÂM  Söze itiraz etme, karşılık verme.
REDD-İ SELÂM  Selâm verenin selâmını almak.
REDDET  Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik. * Bir defa reddediş.
REDDİYE  Bir mes'ele hakkında zıt karşılık. Cevap. Beğenilmeyen bir şeye cevap vermek.
REDE  Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası.
REDEN  Hazz denilen kumaş. * Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses. * İplik eğirmek.
REDİ  (Rediye) Fenâ, kötü, bayağı.
REDİF  Arkadan gelen, birisinin ardından giden. * Birbiri ardınca zuhur etmek. * Terhis olup ihtiyata geçen asker. * Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.
REDİG  Yere vurulmuş. * Nâdan, ahmak.
REDİM  Eski, köhne kaftan.
REDM  (C.: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma. * Bir şey dâimi olmak ve akmak. * Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama. * Zülkarneyn seddinin ismi.
REDM-İ AZİM  Zülkarneyn Seddi'nin ismi.
REDS  Taş atmak.
REDYAN  Davar yelmek.
REE  (Bak: Rie) 
REEL  Fr. Gerçek, hakiki, sahici.
REF'  Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. * Lağvetme, hükümsüz bırakma. * Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak.
REF'-İ CİDAL  Kavga ve çekişmeye son verme.
REF'-İ İMTİYAZ  İmtiyazın, sınıflamanın kalkması. Aynı hakka sahip herkese aynı muâmele yapılması.
REFAGAT  Bolluk içinde geçinme.
REFAH(ET)  Bolluk, rahatlık.
REFAKAT  Arkadaşlık, beraberlik.
REFD  Atâ etmek, hediye vermek. * Yardım etmek. * Büyük kadeh.
RE'FE  Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek.
REFENN  Kuyruğu uzun olan at.
REFES  (Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek. * Kinâye olarak. * Cimâ, nikâh. * Fuhşiyyât.
RE'FET  Merhamet, acımak. * Yüce.
RE'FETLÜ  Eskiden kumandanlara, serdarlara mahsus resmi ünvan.
RE'FETMEÂB  f. Çok merhametli.
REFEZ  Bölük bölük olan cemaat. (C: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.
REFF  Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf.
REFH  Yağlanmak.
REFHAN  (Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan.
REFİ'  Yüksek, bülend, âli, yüce.
REFİ'-ÜD DERECÂT  Derece ve itibarı yüksek olan.
REFİ'-ÜL KADR  Şanı, kadri, değeri yüce olan.
REFİF  (Ateş) Parlamak.
REFİG  Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.
REFİH  Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan.
REFİK(A)  Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.(Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını, hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp, " Ebedi arkadaşımı kaybetmiyeyim" diye takvaya girer. Veyl o erkeğe ki: Saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. L.)
REFİK-İ A'LÂ  En iyi, en yüksek refik. Cenab-ı Hak (C.C.)
REFİK-İ RÂH  Yol arkadaşı.
REFİL  Kaftanını yukarı kaldırıp sallana sallana yürüyen. * Ahmak kimse. * Kuyruğu uzun at.
REFİŞ  Ağaç kürek. * Dövmek.
REFİZ  (Rafz. dan) Atılmış, bırakılmış, terkedilmiş. Metruk.
REFL  Kaftanını uzun diktirip yürürken eteklerini çekip sallamak.
REFORM  Fr. Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğinden, İslâm dininde reform olamaz. Ancak dinde yeni izah ve isbat şekli vardır. (Bak: Müceddid, Ehl-i bid'a)
REFREF  Kuşu çok olan çimenlik, kır. * Mânevi bir binek. * Dalları salkım salkım olan ağaç. * Kenar saçağı. * Yeşil elbise. * İnce yumuşak kumaş. * Döşek. * Cennet.
REFREFE  Kuşun kanatlarını oynatıp açması.
REFS  Edeb hârici söz söyleme. * Kadınlara lâf atma.
REFS  Ayakla vurmak.
REFSE  Tokuşmak.
REFŞ  Küçük kazma. * Çapa. * Büyük kulaklık. * Kulağı büyük olma.
REFT  f. Gitmek, yürümek. * "Gitti" mânasında fiildir.
REFT  Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama.
REFTAR  f. Gidiş, salınarak yürüyüş.
REFTE  f. Gitmiş.
REFTEN  f. Gitmek.
REFTE REFTE  f. Git gide, azar azar.
REFUŞE  f. Lâtife, şaka. * Suç, günah.
REFV  Sabretmek. * Korkudan emin etmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REFZ  Terketmek.
REG  f. Damar.
REG-İ CÂN  Can damarı, şah damarı.
REGABE  Yumuşak arazi.
REGAD  Varlık, genişlik.
REGAİB  (Ragibe. C.) Çok istenilecek şeyler. Hediye, atiyye. Çok rağbet olunan şeyler. Bol bol ihsan etmek.
REGAİB GECESİ  Receb ayının ilk perşembe gününün akşamı (Cuma gecesi).
REGAMİ  Çekirge çokluğu.
REH  f. Yol, kaide, tarz, usul. (Bak: Râh)
REH-İ NAREFTE  Gidilmemiş yol.
REHA  f. Kurtuluş, kurtulma. Halâs. * Urfa şehrinin eski ismi. (Bak: Rüha)
REHA'  Geniş yer.
REHA'  Geçim bolluğu. * Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.
REHABE (RİHÂBE)  Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik.
REHABİN(E)  (Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar.
REHAFE  İncelik.
REHAFEŞAN  f. Kurtarıcı.
REHAH  Yumuşak. * Geniş.
REHAİN  (Rehine. C.) Rehineler. Garanti olarak elde tutulanlar.
REHAK  Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak. * Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak. (E.T.)
REHAKÂR  (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
REHAMET  Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.
REHAN (RİHÂN)  Bahadırlık, kahramanlık. * Denemek, tecrübe etmek. * At yarıştırmak, müsabaka.
REHASET  Tazelik, yumuşaklık, incelik. * Ucuzluk. * Bir işi gevşek tutma.
REH-AVERDE  f. Yolcunun getirdiği hediye.
REHAVET  Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.
REHAVÎ  f. Urfa'lı.
REHAYAB  f. Kurtulan. * Yolcu olan.
REHAYAFTE  f. Kurtulmuş.
REHAYÎ  f. Kurtulma, halâs, necat.
REHB  Korku. Havf.
REHBANİYYET  Râhiblik. Papazlık.
REHBELE  Yelmek.
REHBER  f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Mürşid)(...Hem Rabb-ül-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana âlemi içine alacak bir vüs'at-ı istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vasıtasiyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzami bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur'an vasıtasiyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden yine bilbedahe O Zâttır... S.)
REHBERÎ  Kılavuzluk, rehberlik.
REHBET  Fazla korku, yılmak, çekinmek.
REHBETEN  Korkup çekinerek, çekingenlikle.
REHC  Toz, gubar. * Fitne.
REHD  Bastırarak ezme.
REHDEN  (C.: Rahâdin) Serçeden büyük bir kuş.
REHEB  Korkmak, yılmak. Çekinmek. * Korku, havf.
REHEBUT  Çok korkmak.
REHEC  Toz.
REHF  Keskinleştirmek, bilemek.
REH-GÜZER  (Reh-güzâr) : f. Geçilen yol. Yol üstü. Geçit.
REHHAS  Kârgir bina yapan.
REHİDE  f. Sıkıntı ve dertten kaçmış olan.
REHİN  (Rehn-Rehine) Bir şeyin yerine teminat olarak tutulmuş olan şey, rehin edilmiş. * Mevkuf ve mahpus kılmak.
REHK  Aradan yetişip yaklaşma. * Yürüme. * şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma. * Kötü şeylere düşkünlük.
REHKET  Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık.
REHL  Sülpük olmak. Kendini salıvermek. * Acı çekmek, muztarib olmak. * Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak.
REHLET  şişkinlik, şişme.
REHMET  Yağmur, rahmet.
REHN  Sâbit ve dâim olmak. *Devamlı oluş. * Hapsetmek.
REHNEVERD  f. Yola çıkan. Yolcu.
REHNÜMA  f. Yol gösteren. Kılavuz.
REHNÜMUN  Rehberler, yol göstericiler.
REHNÜMUNÎ  f. Kılavuzluk, rehberlik.
REHPEYMA  f. Yol ölçen.
REHPEYMAYÎ  f. Yolculuk.
REHREHE  Parlamak.
REHREV  f. Yolcu. Yola giden.
REHS  Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme.
REHS  Kârgir bina yapmak. * Bir nesneyi çok sıkmak.
REHŞ  Asmacık.
REHT  (C.: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık. * Kavim, kabile. * Ondan az olan adamlar. * Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)
REHV(E)  (C.: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer. * Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır) * Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark. * Üveyik kuşu. * Arası açılmış ve ayrılmış.
REHVAC  Kebabı iyi pişirmek.
REHVECE  Sür'atle gitmek.
REHYAB  f. Yolunu bulabilen, girebilen.
REHYAT  Acizlik. * Zayıflık, süstlük. * Bir dengi birinden ağır etmek.
REHZ  Hareket etmek. 
REHZEN  f. Yol kesen, haydut, eşkiya.
REİM  (C.: Arâm) Beyaz geyik.
REİS  Baş, başkan.
REİS-İ ÂLEM  Âlemin reisi. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. (Bak: Mefhar-ı Kâinat)
REİS-İ KABİLE  Kabile reisi.
REİS-İ VÜKELÂ  Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan.
REİS-ÜL KÜTTAB  Eskiden Hâriciye Nâzırı, Dışişleri Bakanı.
REJİM  Fr. Bir devletin sevk ve idare usulü, yolu. * Tıb: Hastanın tedavisinde tatbik edilen gıdalandırma yolu. Perhiz.
REKABET  Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
REKAİK  (Rakik. C.) İnce ve nâzik olan şeyler.
REKAKET  Kekeleme, dil tutukluğu. * Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak. * Zayıf ve ince olmak, yufka olmak. * El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak. * Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.
REKAM  Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.
REKANET  Vakarlılık, ağırbaşlılık.
REK'AT  (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak. * Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.
REK'AT-I SÂNİYE  İkinci rekât.
REK'AT-I ULÂ  Birinci rekât.
REK'ATEYN  İki rekât.
REKB  Atlılar alayı, süvari takımı. * Diz ile vurmak. Dizi vurmak.
REKD  Kımıldamamak, durgun olmak.
REKEAT  (Rek'at. C.) Rekâtlar.
REKEB  (C.: Erkâb) Kasığın kıl bittiği yeri.
REKİK  Dili tutuk, kusurlu, peltek. * Rey ve idraki zayıf olan. * Gayret ve namusu olmayan. * Zayıf, kuvvetsiz.
REKİK-ÜL LİSÂN  Dili tutuk. Peltek. Kekeme.
REKİN  Yüce, yüksek, âli. * Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı.
REKİZ  (Rekz. den) Sağlam. * Gizli, gömülü define.
REKK  İlzâm etmek, susturmak. * Birbiri üstüne bırakmak.
REKL  Ayağıyla vurmak.
REKM  Biriktirme, yığma.
REKME  Cem'olmuş, toplanmış. * Yön, cânip. * Parça, cüz'.
REKN  Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
REKS  (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek.
REKTÖR  Fr. Üniversitenin başkanı.
REKU'  Sâkin olmak. * Kesilme.
REKUB  Binek hayvanı, binilecek şey.
REKUB  Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın. * Evlâdı durmayan avret. * Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve.
REKUD  Uyumuş.
REKVE  (C.: Rukâ-Rekavât) İbrik.
REKYE  (C.: Rekâyâ-Rekâ) Örülmemiş kuyu.
REKZ  Dikme, yere saplayıp sabit kılma.
REKZ-İ ALEM  Bayrağı bir yere dikme.
REKZ-İ HİYÂM  Çadır kurma.
REKZ  Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek. * Kaçmak. Seğirtmek, koşmak. * Hicret. Gaza.
RE'L  (C.: Riâl-Ri'lân-Er'ul) Deve kuşu yavrusunun erkeği.
REM  f. Titreme. * Ürkme. * Sürü.
REMA  Bir yerde ikamet eylemek. * Ziyade olmak. * Riba, faiz. * Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek.
REMAD  Kül. (Bak: Ramad)
REMADET  İnsan veya hayvan kırımı.
REMAK  Bedende ruhun bakiyyesi. * Koyun sürüsü.
REMAN  (Remen) f. Sürü. * Ürken, ürkücü.
REMAS  Göz pınarında toplanan çapak.
REMAZ  Güneşin harâretinin çoğalması.
REMAZE  Oturak yeri. * Zina eden kadın.
REMD  Helâk olmak. * Gözün çapaklanması. Göz hastalığı.
REME  Ürkek, ürken. * İyi nesne.
REMED  Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı.
REMEKE  (C.: Rimâk-Ramek-Ramekât-Ermâk) Kısrak.
REMEL  (C.: Ermâl) Yelmek. * Yağmurun az yağması. * Vahşi sığırın ayağında olan hatlar.
REMENDE  f. Ürkek, ürkücü.
REMES  (C.: Ermâs) Denizde üzerine binilen sal. * Kalan süt artığı.
REMG  Bâtıl etmek. * Baş yarmak.
REMGERDE  f. Titremiş. * Ürkek, ürkmüş.
REMH  Süngü ile vurmak. * Tekme vurmak.
REMİ  (C.: Ermiye) Yağmuru iri olan ve yere şiddetle inen bulut.
REMİDE  f. Ürkmüş, korkmuş, çekingen.
REMİM  f. Kemiğin çürümesi. Çürük.
REMİYYE  Bir nesne ile atılmış olan av.
REMK  Durmak, ikâmet. * Boz renk.
REML  (Remil) Kum falı, bir takım nokta ve çizgilerle fala bakmak oyunu. * Filistin'de bir kasaba.
REMLA'  Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.
REMLÎ  (Şihâbüddin Remlî) (Mi: 1371-1440) Filistin'in Reml kasabasında doğmuş, Şeyhülislâm'dır. Mecmuat-ul Ahzab'da namı Kutb-ül Ârifîn diye geçer. Kimya-yı Saadet namında salâvatları ile meşhurdur. Fıkh ve tevhide, tasavvufa dair manzumeleri vardır. " İmam-ı Remlî" diye anılır.
REMM  Islah etmek, düzeltmek. * Yemek, ekletmek.
REMMA'  Beyaz tenli kadın.
REMMAA  Oturak yeri. * Çocukların başındaki oynak yer.
REMMAH  Mızrakçı, süngücü.
REMMAZ  (Remz. den) İşaretlerle konuşan.
REMRAM  Bir ağaç cinsi. * Yazın biten bir ot.
REMS  (C.: Rumus) Mezar, kabir.
REMS  Sürtme odunu. * El ile meshetmek. * Islah etmek, düzeltmek.
REMY  Atma. Tüfek atma.
REMZ  İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme.
REMZA'  Güneşin tesiriyle kızmış taş.
REMZEN  İşaretle. Remz olarak.
REMZÎ  İşarete ait, işaretle alâkalı.
REMZŞİNAS  f. Bir maksad anlatan şekil, resim vb. * Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen.
RENA  Nazar olunan, bakılan.
RENAK  Mastar. * Suyun bulanık olması. * Kederli olmak, mükedder olmak.
RENANET  İnleme.
RENC  f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım.
RENC-BER  f. (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. * Çiftçi.
RENCİDE  f. İncinmiş, kırılmış.
RENCİDEGÎ  f. İncinip hatırı kırılmış olma. * Dertlilik, kederlilik.
RENCİDEHÂTIR  f. Gücenmiş, hatırı kırılmış.
RENCİŞ  f. Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder.
RENCUR  f. İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta.
RENCURÎ  f. Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma.
REND  Mersin ve defne ağaçları.
RENDE  f. Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. * Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet.
RENDELEMEK  Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak.
RENDİDE  f. Rendelenmiş, ufalanmış.
RENEM  Avaz, ses, savt. * Ayrılmak.
RENEVNA  Dâim sâkin olmak, devamlı durmak.
RENF  (Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak.
RENG  f. Renk, levn. * Suret, şekil. * Oyun, hile, dalavere.
RENG-AMİZ  f. Renk renk, çeşitli renkli.
RENGÂRENG  f. Renkli, çeşit çeşit.
RENG-AVER  f. Dalavereci, hilekâr.
RENGİN  f. Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif.
RENG Ü BU  Renk ve koku.
RENİM  Türkü söylemek.
RENİN  Bağırma, haykırma. * İnleme, inilti.
RENK  Bulanık su.
RENNA'  Devamlı kadınlara bakan kimse.
RENNAN  Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.
RENNE (RİNNE)  Avaz, ses, savt.
RENV  Bakma hususunda mübâlağa etmek.
RE'REE  Gözü tez tez döndürmek. * Koyun çağırmak.
RES  f. (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) "Ulaşan, erişen, yetişen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
RE'S  Baş, kafa. * Tepe. Uç. * Başlangıç. * Reis.
RE'S-ÜL MAL  Ana para, sermaye, kapital. * İnsanın ömrü. Hayat.
RESA  f. Yetişen, erişen. Yetiştiren.
RESA'  Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe "resise" derler.)
RESA'  Şiddetli hırs.
RE'SA  Başı ve yüzü siyah olan koyun.
RESAE  Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak.
RESAG  Devenin ayaklarında olan gevşeklik.
RESAİL  (Risale. C.) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar. * Dergiler, mecmualar.
RESAİL-ÜN NUR  Nur Risaleleri. (Bak: Risale-i Nur)
RESALET  Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet)
RESAN  f. (Residen mastarından) "Yetişenler, ulaşanlar, getirenler" mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
RESAN  Ulaştırı yağan yağmur.
RESANE  f. Teessüf. * Hasret.
RESANEHÂR  f. Hasret çekici.
RESANENDE  f. Ulaştırıcı, getirici.
RESANET  (Bak: Rasanet)
RESAS  (Bak: Rasas)
RESASET  Eskilik, köhnelik. Yıpranmış olma.
RESATİK  (Rustâk. C.) Köyler, çiftlikler.
RESD  Eşyaları birbiri üstüne yığmak.
RESED f. Lâyık, şâyan, şâyeste.
RESED  Ev eşyası.
RESEL  (C.: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.
RESEM  Atın üst dudağında olan beyazlık.
RE'SEN  Kendi başına, bizzat. * Kimseye danışmadan. Müstakil olarak. * Doğrudan doğruya.
RESEN  (C.: Ersân) Atı veya davarı ip ile bağlamak. * İp, halat, urgan.
RESENBAZ  f. İple oynayan. İp cambazı.
RESENBEND  f. Halat atmış, halatla bağlı.
RESF (RESFÂN)  Ayağı köstekli gibi yürümek.
RESH  Bir şeyin, yerin sabit olması.
RESH  Âcizlik, zayıflık. * Uyluk etleri az olmak.
RESİBE  (C.: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.
RESİDE  f. Erişmiş, ulaşmış, yetişmiş.
RESİDE-İ HİTÂM  Sona ermiş, hitâm bulmuş, bitmiş.
RESİF  Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar.
RESİL  (C.: Rüsül - Rüselâ) Elçi.
RESİM  Bir çeşit deve yürüyüşü.
RESİS  Yaralı, mecruh. * Köhne, eski. Eskimiş, yıpranmış.
RESİS  Sâbit, devamlı. * Bakıyye, artık. * Akıllı, zeki kimse. * Sahih olmayan haber. * Aşk-ı muhabbetin ibtidası. * Hastalık başlangıcı.
RESİYY  Hayır veya şerde musırrâne direnen. * Çatıyı ayakta tutan direk.
RESL  Kıvırcık olmayan saç.
RESM  (Resim) Yazma, çizme, desen. * Eser, iz, nişan, alâmet. * Suret. * Tertib. Tarz, üslub. * Fotoğraf resmi. * Âdet, usul, tavır, davranış. * Alay, merâsim. * Man: Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif.
RESM-İ GEÇİT  Askerî bir kıt'anın yahut bir mektebin talebelerinin gösteri mahiyetinde geçişi. Geçit resmi.
RESM-İ GÜMRÜK  Gümrük vergisi.
RESM-İ KADİM  Eski usûl.
RESM-İ KÜŞAD  Yeni yapılan mekteb, fabrika, kışla, hükümet konağı, demiryolu vs. gibi şeylerin umuma açılışı yerinde kullanılan bir tâbirdir. Yeni tabirde " Açılış töreni" demektir.
RESMEN  Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından. * Kat'i olarak anlaşıldığına göre. * İsteye isteye. Bile bile. * Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak.
RESMÎ  Devlet adına veya devlet tarafından. * Ciddi. Çok sert. * Resme, yazıya, çizgiye ait. Resme dair.
RESMİYÂT  Resmî olan işler.
RESMİYET  Resmîlik. Resmî olmaklık.
RESS  Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu. * Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı. * Maden. * Dere. * İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek.
RESSE  (C.: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne. * Ev eşyasından eskiyip atılanı.
RESSAM  Resim yapan, resim çizen.
RESSE  Avcıların gizleneceği yer. * Hastalığın başkasına bulaşması.
RESTE  (C.: Restegân) f. Kurtulmuş.
RESTEGÂN  (Reste. C.) f. Kurtulmuş olanlar.Restgâr : f. Kurtulan.
RESTGÂRÎ  f. Kurtulma, necat.
RESTORASYON  Fr. Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri.
RESÜL  Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olan zât. Mürsel de denir. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettirirse, ona Nebi denir. * Haberci. * Huk: Tasarrufta hakkı olmaksızın, birisinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse. * Elçi.
RESÜL-İ EKREM (A.S.M.)  (Bak: Muhammed (A.S.M.)
RESÜL-ÜL MELÂHİM  Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Cenk ve muharebe ile de vazifeli olduğundan ümmeti ve kendisi din için, dinin ihyası uğrunda büyük muharebelere mükellef olduğundan bu isim ile de yâd edilmiştir.
RESÜL-ÜR RAHAT  Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: "Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim." ... İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahş eden Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) getirdiği İlâhî hakikatlar, beşeriyeti Cemalullâh'a ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. (D.H.)
RESÜL-ÜR RAHMET  Peygamberimize (A.S.M.) verilen bir isim. Çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmeten lil-âlemîn'dir.
RE'S-ÜL MAL  Ana para, sermâye, kapital. * İnsan ömrü, hayat.
RESÜLULLAH  Allah'ın (C.C.) gönderdiği Peygamber. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
RESVE  (C.: Rasa) Kadınların kollarına boncuktan veya inciden yaptıkları kolbağı.
RESY  Sâbit olmak, devamlı olmak.
RESYE  Romatizma.
REŞA'  Yürüyebilen geyik yavrusu.
REŞAD  Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması.
REŞAD-PENAH  Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep.
REŞAHAT  (Reşehât) (Reşha. C.) Reşhalar. Sızıntılar, serpintiler.
REŞAHAT-İ İHTİYAR  İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler.
REŞAHAT-İ KALEM  Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REŞAK  Helâk etmek. * Atmak.
REŞAKAT  Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk.
REŞAŞ  (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur.
REŞAŞAT  Su sızıntıları, serpintiler.
REŞAŞET  Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek.
REŞAT  (Bak: Reşad)
REŞED  Hayır. Rahmet. Hidayet.
REŞEHAT  (Reşha. C.) Reşhalar, damlalar, sızıntılar. 
REŞEM  İlk evvel çıkan ot.
REŞEN  Tar: Yeniçeri maaşlarının üçüncü üç aylığı.
REŞF  Suyu dudakları ile emmek, emerek içmek.
REŞH  Sızma, terleme, sızıntı.
REŞHA  Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık.
REŞHAPÂŞ  f. Damla saçan.
REŞHARİZ  f. Damla döken.
REŞHAYÂB  f. Sızıntı bulmuş.
REŞİD(E)  Doğru yolda giden, hak yolunda olan. * Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun. * Büluğ çağına girmiş kimse. * Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden. * Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.
REŞİDİYYE  Reşid olanla ilgili. * Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı.
REŞİH  Ter.
REŞİK  Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.
REŞK  Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren.
REŞK-İ ÂLEM  Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.
REŞK-ÂVER  f. Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran.
REŞK-ENDÂZ  f. İmrendirici, gıpta ettirici. Kıskandırıcı.
REŞKİN  f. Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid.
REŞK-SAZ  f. Gıpta ettiren, imrendiren.
REŞN (RÜŞÜN)  Köpeğin, başını kaba sokması.
REŞRAŞ  Kavak ağacı. * Su veya yağ damlayan kebap. * Su saçmak.
REŞREŞ  Yumuşak döş kemiği.
REŞŞ  Serpmek, püskürtmek. * Serpinti, serpintili yağmur, çisilti.
REŞV  Rüşvet almak.
RET'  (Rita' - Rütu') Yemek, içmek. Bolluk içinde dilediğini yiyip içmek. * Oynamak.
RETAİM  (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
RETC  Kapıyı sürgülemek. Kapının kilitlenmesi.
RETEB  Zahmet. Şiddet. * Şehadet parmağı ile orta parmak arası.
RETEC  (Ritâc) Büyük kapı.
RETED  Defne ağacının yaprağı.
RETEH  Bündük-i Hindî denilen yuvarlak taş.
RETEL  Muntazam, hoş. Gönül çeken.
RETEME  (C.: Ratem) Bir ağaç cinsi. 
RETİME  (C.: Retaim) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplik.
RETK  Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek.
RETK Ü FETK  Noksanları düzelterek idare etme. * Ayırmak ve bitiştirmek. * İyi idare etme.
RETK (RETKÂN)  Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür'atle gitmesi.
RETL  (Diş) seyrek olmak. * Bir şeyi okurken her kelimenin arasını ayırıp açıklamak.
RETM  Kırmak.
RETN  Karıştırmak.
RETT  şerif, seyyid.
RETV  Kuyudan kova çekmek.
RETVE  Adım. Hatve.
REUM  Yavrusunu seven deve. * Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.
REV  f. (Reften mastarının emir kökü) "Giden, yürüyen" mânasında olup birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Piş-rev $ : Önde giden.
REV'  Korku, halecan. Ürkmek. * Nefsanî hareket.
REVA  f. Lâyık, uygun. Meydana gelmek. * Gidici.
REV'A  Korkak kadın. * Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA' : Tatlı.
REVABIT  (Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler.
REVAC  Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.
REVACDÂR  f. Sürümlü ve revâcda olan mal.
REVADAŞTE  f. Uygun bulmuş.
REVAH  Öğleden akşama kadar olan vakit. * Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.
REVAHİ  (Râhiye. C.) Bal arıları.
REVAHİL  (Râhile. C.) Yük hayvanları.
REVAİD  Göçebe topluluk.
REVAİH  (Bak: Revâyih)
REVAK  (Rivak) Ev önündeki saçak. * Kemer. Kubbe. Çardak. Önü açık, üstü örtülü yer.
REVAK-ÜL AYN  Kaş.
REVAK-I UHREVİYE  Âhirete açılan yer, mezar. * Cennet bahçesi. Âhiretin mukaddemesi.
REVAKİD  (Râkid. C.) Durgun olanlar.
REVALVER  (Bak: Rovelver)
REVAN  f. Giden, akıcı. * Derhal. * Ruh, can. Nefs-i nâtıka. * Edb: Su gibi akıp giden güzel söz.
REVAN-I TABİAT  Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.
REVAN-BAHŞ(A)  f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı.
REVANE  f. Yürüyen, giden.
REVANİ  f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi.
REVANİ-FÜRUŞ  f. Revanici. Revani satan.
REVASİ  (Râsiye. C.) Büyük dağlar.
REVASİB  (Rüsub. C.) Tortular.
REVASİB-İ REMLİYE  Kum tortuları.
REVASİM  Akarsu.
REVASİR  (Reysar. C.) Reçeller.
REVATİB  Vazifeler, maaşlar. * Farz namazından önce kılınan müekked sünnetler.
REVAYİH  (Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih)
REVAZİN  (Revzen. C.) f. Pencereler.
REVB (RUB)  Sütün yoğurt olması.
REVBAN  (C.: Rübâ) Sütün yoğurt olması. * Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.
REVC  (Revac) Geçmek. * Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması.
REVENDE  f. Giden, gidici. * Çok yürüyen.
REVENDEGÂN  (Revende. C.) f. Yürüyenler, gidenler.
REVG  Talep etmek, istemek. * Yönelmek, eğilmek, meyletmek.
REVGAN  f. Yağ. * Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. * Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. * Parlak deri.
REVGAN-I ZEYT  Zeytinyağı.
REVGANDÂN  f. Yağ kandili.
REVGANİ  f. Revani tatlısı.
REVH(A)  İç açıklığı. Rahat. * Rahmet. * Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık. (Bak: Ravh)
REVHANÎ  İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.
REVHANİYET  Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.
REVHAT  Öğlen vaktinden akşama kadar gitmek.
REVHULLAH  (Bak: Ravhullah)
REVH U REYHAN  Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk.
REVİR  Alm. Okul, kışla gibi yerlerde ufak hastalıkları olanların yatırıldıkları hasta odası, ilk bakım yeri. * Bölge, mıntıka.
REVİŞ  f. Gidiş, hal, tavır. * Tutum, yol.
REVİY  Edb: Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi.
REVİYYET  (C.: Reviyyât) Bir işin her cihetini iyice düşünme.
REVK  (C.: Ervâk) Perde, hicâb. * Boynuz. * Ev önü. * Saf, hâlis, katıksız.
REVK-UŞ ŞEBAB  Gençlik başlangıcı.
REVM  Maksad. Taleb, istek. * Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.
REVNAK  f. Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet.
REVNAK-I BAHAR  Baharın güzellik ve tazeliği.
REVNAK-I CEMAL  Yüzün güzellik ve parlaklığı.
REVNAK-BAHŞ  f. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren.
REVNAK-DÂR  f. Parlak, lâtif, güzel, hoş.
REVNAK-EFZA  f. Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren.
REVNAK-NÜMA  f. Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren.
REVNÜMA  (Ru-nüma) f. Zuhur eden, kendini gösteren. * Yüz görümlüğü.
REVS  Sabit olmak.
REVSE  Pislik. * Fışkı, tezek.
REVV  Çift, karı-koca, zevc.
REVY  (Davar) Suya kanmak.
REVZ  Sınamak, denemek, tecrübe.
REVZAT  (C.: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer. * Bostan.
REVZEKE  (C.: Revâzik) Küçük kuzu ve oğlak.
REVZEN  (C.: Revâzin) Pencere.
REVZEN-İ MAHLU  İndirilmiş pencere.
REVZENE  (C.: Revâzin) Pencere.
RE'Y  Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz, fikir.
RE'Y-İ ÂM  Umumun re'yi, ekseriyetin fikri. Umumun görüşü.
RE'Y-İ SÂLİM  Doğru fikir ve düşünce.
RE'Y-ÜL AYN  Kendi gözüyle görerek.
REY'  Arpa, buğday, tahıl. * Rücu', geri dönme, avdet. * Ziyade, çok.
REYAH  (Râh. C.) şaraplar. * Gökçek kokulu küçük bir kuyu.
REYB  (Bak: Rayb)
REYC  Akça, para, pul. * Örtülmüş ve kilitlenmiş olan büyük kuyu.
REYDE  (C.: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı. * Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr.
REYEAN  Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme. * Her şeyin evveli, tazelik zamanı.
REYEAN-I ŞEBAB  Gençlik çağı.
REYHAN  Hoş güzel koku. * Rızık ve maişet, rahmet. * Ekin yaprağı. * Fesleğen denilen kokulu bir ot.
REYHANÎ  Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.
REYHEKAN  Za'feran.
REYK  Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi.
REYM  Alçak yer. * Kabir. * Derece. * Deveyi boğazlayıp taksim ettikten sonra kalan kemik. * Ziyâde çok, fazla.
REYN  Leke, kir, pas. * Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması. * Uyku, mestlik galebe etmek. * Çıkması mümkün olmayan şey.
REYS  Eğlenmek, eğlendirmek.
REYS  (Reysân) Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
REYŞ  Ok yeleklemek.
REYTA  (C.: Riyat-Riyâtâ) Car denilen örtü.
REYYA  Güzel koku.
REYYAN  (C.: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş. * Sarhoş.
REYYE  Çokluk, fazlalık, kesret.
REZ  f. Bağ kütüğü, asma.
REZA'  (Bak: Reda')
REZAAT  Süt emme.
REZAG  Sıvı balçık. * İnce çamur.
REZAHAT  Yorulmak. * Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak.
REZAİL  (Rezile. C.) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler.
REZALET  Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık.
REZAN  Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.
REZANET  Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.
REZAYA  (Rezie. C.) Musibetler, belâlar.
REZAYİL  (Rezile. C.) Çörçöp. * Faydasız ve asılsız nesne.
REZAZ  Zayıf yağan yağmur.
REZBAN  f. Bağ bekçisi, bağcı.
REZEME  (C.: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.
REZEN  (C.: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer.
REZİE  (C.: Rezâyâ) Musibet, felâket, belâ.
REZİL  Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz.
REZİLE  (C.: Rezâil) Fenâ ve kötü huy.
REZİL Ü RÜSVA  Kusur ve ayıpları meydana çıkarılmış, kepâze olmuş olan.
REZİM  Arslan kükremesi.
REZİN  Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam.
REZİZ  Elbise boyamada kullanılan bir ot cinsi.
REZM  Deve avazı. * Gök gürlemesi. * Cem'etmek, toplamak.
REZM  Akmak, seyelân.
REZM  f. Cenk, muharebe, çarpışma, savaş.
REZMGÂH  f. Savaş meydanı, muhârebe sahası.
REZMÎ  f. Savaşla ilgili.
REZMYUZ  f. Savaşçı, kavgacı, muhârib.
REZN  Bir şeyi kaldırıp ağır mı hafif mi diye görmek.
REZN  Koparmak.
REZZ  Bir şeyi yere batırmak. * Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi.
REZZAK  Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. (Allah)
REZZAKANE  f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
REZZAKİYET  Her mahluka münasib rızkını verici olmak.
REZZAZ  Pirinç satan. Pirinç satıcı.
REZZE  İçine kilit sokulan kapı razzesi.
RI  Kur'an alfabesinin onuncu harfi olup, ebcedî değeri 200'dür.
RIAS  Tâç.
RIBH  (Bak: Ribh)
RIBKA  (C.: Ribak) Davar bağlamada kullanılan ip.
RID'  Yardımcı, muavin. * Gözleyici.
RIDA'  (Bak: Red'a)
RIDDİDÎ  Reddetmek.
RIDDİS  (Mübalağa ile) Taş atan.
RI'DE  Titremek, hareket etmek.
RIDFE  (C.: Ruzuf) Diş aşığı kemiği.
RIDVAN  Memnunluk, razılık, hoşnudluk. * Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
RIDVANULLAHİ ALEYH  "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RIFK  Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)
RIFKÎ  (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.
RIHAL  Büyük halı.
RIHLET  (Bak: Rihlet)
RIHTIM  f. Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı.
RIHV (RAHV)  Yumuşak.
RIHVET  Gevşek ve sölpük olma. Rahavet.
RIK'A  Kur'an-ı Kerim'in harfleri ile bir yazı çeşidi.
RIKA  Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları. * Kısa mektublar. * Yamalar. * İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.
RIKA  Darbolunmuş dirhem.
RIKAK  Yer yarığı.
RIKK  (C.: Erkâ) Kul, abd. * Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet. * Yufka nesne.
RIKKIYYET  Kölelik, kulluk.
RIŞK  Atılan ok.
RITANE  Arap lisanından başka dille konuşmak.
RITL  (Bak: Ratl)
RI'VE  Depretmek.
RIYY  Suya kanmak. * Beni Amir vilâyetinde bir dağın adı.
RIZA  Memnunluk, hoşluk, razı olmak. * İstek, arzu. Kendi isteği.
RIZA-YI BÂRİ  Allah'ın rızası.
RIZA-YI İLÂHÎ  Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.(Rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez. M.)
RIZA-YI TARAFEYN  İki tarafın isteği.
RIZA-CU  f. Allah'ın rızasını arayan. Razı etmeyi gaye edinen.
RIZA-DÂDE  f. Razı olmuş, kabul etmiş.
RIZAEN  Razı olarak.
RIZAEN-LİLLÂH  Allah rızası için.
RIZAM  Büyük kaya parçası.
RIZK  Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.(Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat'i; iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dik-ı mâişeti; hem, zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zaifliğidir. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkusen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtelâ olur. S.)(Rızk ise; hayattan sonra ni'metlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cem'iyetli bir mâdeni olmasından, suret-i zâhirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzak-ı Kerim'in dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızk istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mâhiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki mütezellilâne ubudiyet kapıları kapanırdı. Ş.)( $ sarahatiyle; ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünki şu âyet taahhüd ediyor. Evet, rızk ikidir:Biri hakiki rızktır ki, onunla yaşıyacak. Bu âyetin hükmü ile o rızk, taahhüd-ü Rabbanî altındadır. Beşerin su-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı her halde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeğe mecbur olmaz.İkincisi: Rızk-ı mecazîdir ki, su-i istimâlât ile hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsiyle tiryaki olup, terkedemiyor. İşte bu rızk, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. R.N.)
RIZVAN  (Bak: Rıdvan)
RİA  (Râî. C.) Çobanlar.
RİA  Yüksek yer.
RİAT  (Rie. C.) Akciğerler.
RİAYET  İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. * Uymak, tâbi olmak. * Otlamak veya otlatmak. * Hıfzetmek, korumak.
RİAYETEN  Saygı ve hürmet göstererek. Sayarak. Hürmet ederek. * Tâbi olarak.
RİAYETKÂR  f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren.
RİB'  Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması.
RİBA  Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir. * Faiz. * Muamelede meşru miktardan tecavüz. * Bir şeyin artması, çoğalması. * Verilen borç para veya mal karşılığında kâr isteyip zarara ortak olmamak suretiyle hâsıl olan haram kazanç. (Bak: Faiz)
RİBA-İ FAZL  Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.(Beşerin hayat-ı içtimaiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir. Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne..." İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim.." Bu iki kelimeyi de idame eden; cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır. Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da vücub-u zekâttır. İkinci kelimenin devası hürmet-i ribadır. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden dinlemeli. M.)(Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâm'a zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz, zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir. M.)
RİBA  Bahar evleri, çadırlar. Arazi. * Yaz yağmurları.
RİBAB  Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı.
RİBABE  Ahd, söz, yemin, misak.
RİBAC  Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı.
Rİ'BAL  (Ri'bân) Arslan.
RİBAH  (Ribh. C.) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar.
RİBA-HAR  f. Faizle para işleten, tefeci.
RİBAT  (C.: Ribâtât) Han gibi konaklanacak yer. Tekke. * Bağ, ip. * Sağlam yapı.
RİBATET  Kalb kuvveti. * Tahammül, sabır. * Kalbi sağlam olma.
RİBATÎ  Hancı, odacı.
RİBBÎ  (C.: Ribbiyyun) Büyük kalabalık.
RİBBİYYUN  (Rabb. dan) Âlimler, fakihler. * Büyük topluluk.
Rİ'BE  (C.: Riâb) Sihir.
RİBET  (C.: Riyeb) şüphelilik. şüpheye düşme.
RİBH  Kâr, kazanç. * Fâiz.
RİBH-İ TİCARÎ  Ticaret kazancı.
RİBHALE  Azası büyük olan, organları iri olan.
RİBKA  Kement. Kement bağı. İlmekli ip.
RİBZE  Deveye katran sürmede kullanılan yün parçası.
RİCA  Yalvarmak, niyaz eylemek. * Canib. Taraf. (Bak: Recâ)
RİCAL  (Recül. C.) Erkekler, er kişiler. * Mevki sahibi kimseler, devlet adamları. * Yaya olanlar.
RİCAL-İ DEVLET  Devlet adamları, devletin ileri gelenleri. Devlet ricali.
RİCAL-İ GAYB  Her devirde bulunan ve herkesçe görülmeyen ve bilinmeyen ve Allah'ın (C.C.) emirlerine göre çalışan mübârek, büyük zatlar. Ricâlullâh.
RİCALEN  Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak.
RİCALULLAH  Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal)
RİCAM  Büyük taş.
RİCANAME  f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
RİC'AT  Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme.
RİC'Î  Geri dönmeye ait ve mensub. * Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir.
RİCL  Ayak, kadem.
RİCL-ÜL BAHR  Körfez.
RİCLE  Semizlik otu.
RİCS  Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık.
RİCZ  Azab, vesvese. * Maddi ve mânevi pislik. * Puta tapma.
RİÇAL  f. Reçel.
RİÇAR  f. Reçel.
RİDA  Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal. * Akıl. İlim. Seha. * Zinet. Parlaklık veren şey. * Hırka.
RİDA-YI MEMAT  Ölüm örtüsü.
RİDAS  Taş atmak.
RİDDET  İslâm dininden dönme. İrtidad. * Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması.
RİDF  (C.: Erdâf) Arka.
RİDFAN  Gece ve gündüz.
RİE (RE')  Akciğer.
RİETEYN  İki akciğer.
RİF  (C.: Eryâf) Mâmur, bayındır yer. * Ekini bol ve ucuz olan yer.
RİFA'  Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.
RİFADE  Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
RİFAS  Ayakla vurmak, tepmek.
RİF'AT  Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak.
RİFD  (C.: Erfâd - Rufud) Atâ, hediye, bahşiş. * Yardım, muavenet.
RİG  f. Kum. * Toz.
RİH  Rüzgar, yel. * Sızı, romatizma. * Mc: Galebe, kuvvet. Rahmet. * Devlet. Hoş ve iyi şey. * Koku.
RİHAL  (Rahl. C.) Deve palanları.
RİHALE  At semeri, eyer.
RİHAT  Kayış yapımında kullanılan deri.
RİHLET  Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek.
RİHME  (C.: Ruhum-Rihâm) Yağmur çisintisi.
RİHS  (C.: Revâhıs) Alçak duvar.
RİHTE  f. Dökülmüş, akıtılmış.
RİHTE-GER  (C.: Rihte-gerân) Dökmeci.
RİHVE  (Ruhve) Rehâvetli, gevşek. * Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli.
RİHVE-İ MECHURE HARFLERİ  Dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif.
RİHVE-İ MEHMUSE HARFLERİ  "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.
RİK  Salya. Ağız suyu.
RİKAB  (Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü.
RİKÂB  Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
RİKÂBDAR  Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
RİKÂBÎ  Binici, binen.
RİKASE  Davar bağlanan yer.
RİKAZ  Yer altında bulunan madenler. * Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal.
RİKBE  (C.: Rikeb-Rekebât) Diz. (Diz, insanın ayaklarında olur; dört ayaklının ön ayaklarında olur.)
RİKK  Kulluk, ubudiyet. * Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb. * Yufka, yumuşak nesne.
RİKK  (C.: Rikâk-Rekâik) Yağmur çisintisi.
RİKKAT  Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık.
RİKKAT-İ CİNSİYE  Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması.
RİKKAT-İ KALB  Kalb rikkati, kalb yufkalığı.
RİKKAT-ÂMİZ  Acıma veren, kalbe hüzün verecek olan, acındıran.
RİKKAT-ÂVER  f. Acıma ve merhamet uyandıran.
RİKKAT-ENGİZ  f. Acıklı.
RİKKAT-YÂB  f. Acıyan, merhamet eden.
RİKS  Adam topluluğu. * Pis, necis.
RİKZ  Gizli söz.
RİM  f. İrin.
RİM  (C.: Arâyim) Beyaz geyik.
RİMA  Atmak. * Atışmak. * Bırakmak.
RİMAH  (Rumh. C.) Mızraklar, kargılar, süngüler.
RİMAHAT  Mızrakçılık sanatı.
RİMAHA (REMUH)  Tepici davar, tepen davar.
RİMAK  Nifak, ayrılık. * Darlık.
RİMAL  (Reml. C.) Kumlar.
Rİ'MAM  Sevmek.
RİMAN  Eğilip meyletmek.
RİMAYET  Ok, gülle, kurşun gibi şeyleri atmada mâhir olma. Atıcılık.
RİMDİDA'  Gül.
RİME  f. Çapak.
RİME-İ ÇEŞM  Göz çapağı.
RİMM  (Rimme) Çürümüş kemik. Kemik çürümesi. * Yer. * Çok mal.
RİMME  (C.: Rimem-Rimâm) Çürümüş kemik.
RİMNAK  f. Murdar, pis. * İrinli.
RİMS  Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot. * Islah etmek, düzeltmek.
RİND  f. Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. * Laübali meşreb feylesof. * Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse.
RİNDÂN  f. Kalenderlik. * Rindler.
RİNDÎ  f. Kalenderlik, rindlik, aldırışsızlık.
RİR  Fâsid, bozuk, yaramaz.
RİS  f. Öfke, gazab, gayz.
RİSAİL  (Bak: Resail)
RİSALE  Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek.
RİSALE-İ NUR  f. Nurun Risalesi. Kur'an'dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri.(Risale-i Nur'un vazifesi:... Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat'i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'ana hizmet etmektir. Ş.)
RİSALET  Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik.
RİSALET-ÜN NUR  Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur)
RİSALET-PENAH  Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir)
RİSAR  (C.: Ravâsır) Reçel. * Turşu.
RİSDE  İnsan cemaatı, insan topluluğu.
RİSE  Miras yemek.
RİSL  Vakar, ciddiyet, sekinet. * Sabır.
RİSM  Kırmak. * Bulaştırmak.
RİSMAN  f. İp, halat.
RİSMAN-BÂZ  f. İp oynayan. * Mc: Cambaz.
RİŞ  f. Yara. * Yaralı. * Tüy. Kıl. Kuş kanadı. * Sakal.
RİŞ (RİYÂŞ)  Çok pahalı elbise.
RİŞA  (Rişvet. C.) Rüşvetler.
RİŞA'  (C.: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan. * Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.
RİŞAŞ(E)  Döküntü, serpinti.
RİŞBÜZ  f. Keçi sakalı gibi sivri olan sakal.
RİŞDAR  f. Sakallı.
RİŞDET  Doğruluk, dürüstlük. Temizlik.
RİŞE  Saçak, püskül.
RİŞE-GİR  f. Kökleşmiş, kök tutmuş.
RİŞHAND  f. Bıyık altından gülme. Alay.
RİŞSAZ  f. Cerrah.
RİŞTAB  f. Kıvırcık saç ve sakal.
RİŞTE  f. Tel, iplik, hayt.
RİŞTE-İ HÜRMET  Sevgi, hürmet bağı.
RİŞTE-FÜRUŞ  f. İplik satan. İplikçi.
RİŞVET  Bir işi yapmak veya bitirmek için haksız yere alınan mal veya para. (Bak: Rüşvet)
RİŞVET-HÂR  f. Rüşvet yiyen.
RİTAM  (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.
RİTİC  Çıkmaz yol. Yasak olan şey. Haram.
RİTL  (Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey.
RİTM  (Reythme) Fr. Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. * Müvazeneli ve tenasüblü hareket.
RİTMİK  Ölçülü, âhenkli.
RİV  f. Hile, düzen.
RİVA'  (C.: Erviye) Deve üstünde yük bağlanılan ip.
RİVA  (Reyyân. C.) Suya kanmış olanlar.
RİVAD  Talep etmek, istemek, arzulamak.
RİVAK  (Bak: Revak)
RİVAYAT  (Rivâyet. C.) Rivayetler.
RİVAYET  Hikâye edilen hâdise veya söz. * Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. * Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması. * Kuyudan halk için su çekmek.(Eğer denilse : Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam ile Sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizat-ı azime, neden on-yirmi tarik ile geliyor? Yüz tarik ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?Elcevab: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i şer'iyye, müftüden haber alınır ve hâkezâ.. Öyle de, sahabe içinde, ehadis-i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i sahabeden bir kısım, ona mânen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre, bütün hayatını, hadisin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehâdisi, ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zatlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem mâdem sıddık, saduk, sâdık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bâzı mühim hâdiseler, iki-üç tarik ile geliyor. M.)
RİVAYET-İ SÂDIKA  Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.
RİVAYETKERDE  f. Söylenilen. Rivayet edilen.
Rİ'Y  Hey'et. * Güzel halet, iyi hal. * Güzel elbise.
RİYA  Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket. (Bak: İhlâs)
RİYAD  Ot aramak.
RİYAH  (Rih. C.) Rüzgârlar, yeller. * Letaif ve in'amlar. * Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet. * Mazarrat.
RİYAKÂR  Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
RİYAKÂRÂNE  f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RİYASET  Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık.
RİYASETPENAH  f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan.
RİYAZ  (Ravza. C.) Bahçeler. Ağaçlık, çimenlik yerler. Yeşil bahçeler.
RİYAZ-I CENNET  Cennet bahçeleri.
RİYAZAT  (Riyazet. C.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men' ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak.
RİYAZET  Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak. * Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak. * İdman.
RİYAZET-İ BEDENİYE  Cimnastik. Bedenî riyazet.
RİYAZİ  Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair.
RİYAZİYAT  Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri.
RİYAZİYAT-I ÂLİYE  Yüksek matematik.
RİYAZİYE  Hesap ilmi. Matematik bilgisi. Hesapla alâkalı. * Bir yazı çeşidi.
RİYAZİYYUN  (Riyazî. C.) Matematik âlimleri.
Rİ'YE  (C.: Riin) Sihir.
RİYEB  (Ribet. C.) Şüpheye düşmeler.
RİZ  f. Döken, saçan, akıtan.
RİZAM  Serkeş adam veya at.
RİZAM  Kabile, kavim, topluluk.
RİZAN  f. Akan, dökülen.
RİZE  f. Döküntü, kırıntı. Ufak parça.
RİZEÇİN  f. Kırıntı ve döküntü toplayan.
RİZEHÂR  f. Kırıntı ve döküntü yiyen.
RİZEHOR  f. Kırıntı, döküntü yiyen.
RİZE RİZE  f. Parça parça, ufak ufak.
RİZİŞ  f. Akış, dökülüş.
RİZME  Esvap koyulan bohça.
RİZNE  Su toplanacak yer.
RİZZ  Gizli ses.
ROBOT  Fr. Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz.
ROL  Fr. Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım.
ROMAN  Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye. * Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.(Edebsizlenmiş edeb, "müsekkin hem münevvim" hakiki fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş o da romanları imiş.Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez...Hem tiyatro gibi tenasuhvari, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanları ile hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş. Hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış. Dünyaya bir alüfte fistanını giydirmiş. Hüsn-i mücerred tanımaz... Lemaat)
ROMAN-VÂRİ  f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
ROMÖRK  Fr. Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt.
ROTA  Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu.
ROVELVER  Fr. (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca.
RÖNTGEN  Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır. * Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek.
RÖPORTAJ  Fr. Bir gazete muharririnin gördüklerini anlatan yazısı.
RU'  Kalb, fuad. Kalbde korku ârız olacak yer. * Zihin ve akıl.
RU  f. Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden.
RU (RUY)  f. Yüz, cihet. Sebep. Çehre.
RUY-İ DERYA  Denizin yüzü.
RUY-İ HUB  Güzel yüz.
RUY-İ ZEMİN  Yeryüzü.
RUY-İ ZİŞT  Çirkin yüz.
RUAF  Burun kanaması.
RUAM  Burun suyu, sümük. * Sakağı (mankafa) hastalığı.
RUAMA  Çekirge çokluğu.
RUAT  (Râî. C.) Çobanlar.
RU'B  Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak. * Kesmek. * Sihir, büyü, efsun.
RUB  f. Süpürge. * Süpürme.
RU'B  Sütün yoğurt olması.
RUB'  Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı.
RUB'-I DAİRE  Dairenin dörtte biri.
RUB'-İ MESKÛN  Dünyanın kara olan dörtte bir kısmı.
RUBA  (Bak: Rüba)
RUBAH  (Rubeh) f. Tilki. * Mc: Kurnaz, hilekâr.
RUBAÎ  (Bak: Rübaî)
RUBB  Meyva suyu.
RUBBAN  Kaptan.
RUBBE  Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. "Öylesi var ki" mânâsındadır.
RUBBEMA  (Rubbe-mâ) Bâzan, bâzı kere.
RUBEHANE  f. Kurnazca, tilkicesine.
RUBEHÎ  f. Kurnazlık. Tilkilik.
RUBERAH  f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru.
RUBERU  f. Yüzyüze.
RUBH  Deve yavrusu. * Bir kuşun adı. * İç yağı.
RUBU'  (Rub'. C.) Dörtte birler. * Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.
RU'BUB  Zayıf, korkak kişi.
RUBUBİYET  Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti. * Artırmak. Ziyade kılmak.(Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar, bakınız! İnsan âleminde iki daire ve iki levha vardır. Birinci daire: Rububiyyet dairesidir. İkinci daire: Ubudiyyet dairesidir. Birinci levha, hüsn-ü san'attır. İkinci levha ise tefekkür ve istihsandır. Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rububiyyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleri ile hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra rububiyet ve ubudiyyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni' ile azîm bir münasebatı ve kavi bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alış verişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedahe tahakkuk etti ki; Ubudiyyet Reisi, Rububiyyetin hâss mahbub ve makbulüdür. M.N.)
RUBUBİYYET-İ MUTLAKA  Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah'ın rububiyeti.(Evet bütün kâinatta hususan zihayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakimâne, rahimâne bir dest-i gaybi tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir Rububiyyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat'îdir. Madem bir Rububiyyet-imutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabul etmez. Çünkü, o Rububiyyetin kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhir ve gizli hünerleri göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz'iyyatta ve zihayatta temerküz ve içtimâ' ettiğinden en cüz'i bir şeye ve en küçük bir zihayata kendi başı ile müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harab eder. Ve zişuurun yüzlerini o gayelerden ve o gâyeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet Rububiyyetin mahiyetine bütün bütün muhâlif ve adavet olduğundan elbette böyle bir Rububiyyet-i mutlaka hiçbir cihetle şirke müsaade etmez. ş.)
RUBUZ  Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere "merbaz" derler)
RUBZ  Her nesnenin ortası. * Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt.
RUD  f. Irmak, çay. * Saz teli, saz kirişi. * Kemençe.
RUD  Yavaş yürümek.
RUDA'  Hastalığın insana yine dönmesi. * Gövde ve beden ağrısının her birisi.
RUDAA'  (Radi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
RUDAB  Ağızdan akan su.
RUD-AVERD  f. Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler.
RUDBAR  f. Irmak kenarı. * Büyük ırmak.
RUDDA'  (Râdı. C.) Süt emenler.
RUDE  (C.: Rudegân) f. Bağırsak.
RUDHA  Perde, setre.
RUDSAZ  f. Çalgıcı.
RUFSE  Su nöbeti.
RUFUD  (Rifd. C.) Bahşişler.
RUGA'  Sada, ses. * Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.
RUGBA'  Rağbet etmek, istemek, arzulamak.
RUGERDAN  f. Yüz döndüren, yüz çeviren.
RUGL  Bir acı ot. * Sünnetsizlik. * Bol olmak, bolluk.
RUH  f. Yanak, yüz, çehre. * Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık. * Öz, hülâsa, en mühim nokta. * His. * Kur'an. * İsa (A.S.). * Cebrail (A.S.). * Korkmak. (Bak: Vicdan)(Ruh, bir kanun-u zivücud-u haricîdir. Bir namus-u zişuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse yine lâyemut bir kanun olurdu. H.)(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâima bakidir. Dâima müstemir, sabittir. Hiçbir tegayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'an'ın nassı ile: $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki: Kudret-i Ezeliyye, ona vücud-u haricî giydirmiş. Demek, nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, dâima veya ağleben baki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki: Zivücuddur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavidir, daha ulvidir. Çünki: Zişuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymetdardır. Çünki: Zihayattır. S.)
RUH-U REVAN  Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı.
RUH-ÜL EMİN (RUH-ÜL KUDÜS)  Cebrail Aleyhisselâm'ın iki ayrı ismi. Emin ve mukaddes ruh. * Allah'ın ism-i azamı. * İncil. * Kur'an.
RUHA  Ferahlık. * Yumuşak rüzgâr.
RUHAM  Mermer.
RUHAM-I HÂM  İşlenmemiş mermer.
RUHAMA  (Rahim. C.) Rahim olanlar.
RUHAMÎ  Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.
RUHANÎ  Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
RUHANİYYAT  Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.)
RUHANİYYET  Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik.
RUHANİYYUN  (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar.
RUHAS  (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler.
RUHASA'  Sıtma teri.
RUHB  Genişlik, vüs'at.
RUH-BAHŞ  f. Ruh veren, ruh bahşeden.
RUHBAN  Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye)
RUHBANİYET  (Bak: Rehb, Rehbaniyet)
RUHDA'  Sıtma.
RUH-EFZA  f. Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir)
RUHÎ  Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça.
RUHİYAT  Ruh ilmi, psikoloji.
RUHLET  Göçüp giden kimseler.
RUHPERVER  f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren.
RUHS  Ucuzluk. * Hafif pahalı olmak.
RUHSAR (RUH)  Yanak. Çehre. Yüz.
RUHSAT  (C.: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade. * Genişlik. * Kolaylık. * Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisinin malını itlaf etmek de bu kabildendir ki, bu halde bu itlaf hakkında bir ruhsat-ı şer'iyye bulunmuş olur. Bir hâdisede, azîmet ile ruhsat içtima' edince, azîmet tarikını iltizam etmek, bir takva nişanesi sayılır. (Bak: Azîmet)
RUHSÂT  (Ruhsat. C.) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler.
RUHSATİYYE  San'at veya ticaret için verilen izin kâğıdı.
RUHSATNAME  f. İzin kağıdı.
RUHSATYÂB  f. İzin ve müsaade alma.
RUHUD  Etli, besili, şişman, semiz. (Müe: Ruhude)
RUHUL  Binmek için kullanılan deve.
RUHULLAH  Allah'ın emriyle meydana gelen. * İsa Aleyhisselâm'ın bir lakabı.
RUHUM  Esirgemek, korumak, rahmet.
RUHVE  (Bak: Rihve)
RUK'A  (C.: Rıka'-Ruka') Kısa mektub. * Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası. * Dilekçe. * Yama.
RUKABA'  (Rakib. C.) Bekçiler.
RUKAD  Uyku, nevm. Uyuma.
RUKAK  Yufka ekmeği.
RUKBA  Muntazır olmak, beklemek. * Bir kimseye, "Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun" demek.
RUKDE  Uyuma. * Berzah âlemi. (Bak: Rukud)
RUKK  (C.: Rikâk) Yer, arz.
RUKTA  Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması.
RUKUD  Uyuma, nevm.
RUKUM  (Rakam. C.) Rakamlar.
RUKYE  (C.: Rukâ) Duâ, efsun.
RUM  Anadolu. * Osmanlı Devleti ve Arabistan hârici yerler. * Romalı.
RUM SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 30. suresidir. Mekkîdir.
RU-MAL  f. Yer süren.
RUMELİ  Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Kıt'asındaki kısmı.
RUMH  (C.: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik.
RUMİ  Rumelinden olan, Anadolulu olan. * Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı.
RUMMAN  Nar. (Bir meyva adı)
RUMUS  (Rems. C.) Mezarlar, kabirler.
RUMUZ  (Remz. C.) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler.
RUMUZÂT  (Rumuz. C.) Remizler, işaretler.
RU-NÜMA  f. Yüz gösteren, meydana çıkan. * Yüz görümlüğü.
RU-NÜMUN  f. Meydana çıkan, yüz gösterici.
RU-PUŞ  f. Yüz örtüsü, peçe. * Yüz örten.
RUSDE  (C.: Risâd) Ziynet, süs.
RUSG  Bilek.
RUSG-ÜL KADEM  Ayak bileği.
RU-SİYAH  f. Kara yüzlü. Ayıbı olan.
RUSPİ  Fâhişe, orospu.
RUSTA  f. Köy, karye.
RUSTAÎ  f. Köylü.
RUSTAK  (C.: Resâtik) Köy, karye. Çiftlik.
RUSTAKÎ  Köylü.
RUŞEN  f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr.
RUŞENBEYAN  f. Fasih konuşan. Açık ifadeli.
RUŞENDİL  Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar.
RUŞENGİR  Cilâcı, parlatıcı.
RUŞENÎ  f. Açıklık, aydınlık. * Belli olma.
RUŞENZAMİR  Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan.
RU-ŞİNAS  f. Bilen, tanıyan.
RU-ŞİNASÎ  f. Aşinâlık, tanırlık.
RUTAB  Hurma.
RUTB  Yaş ot.
RUTEBÎ  Rütbelere ait.
RUTUBE  (C.: Rutebât-Ruteb) Olmuş yaş hurma.
RUTUBET  Yaşlık, nem, ıslaklık. * Havadaki veya yapı içindeki nem.
RUUD  (Ra'd. C.) Gök gürültüleri.
RUUNET  İnsana ağır gelecek hâllerde bulunma. * Sünepelik, bönlük.
RUVAL  Salya.
RUVAT  (Râvi. C.) Hikâye edenler. Rivayet edenler.
RUY  (Bak: Ru)
RUY  f. Tunç.
RUYA  f. Yerden biten (bitki).
RUYİN  f. Tunç. * Tunçtan. 
RUYİN-TEN  f. Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu.
RUY-VER  f. Tunçtan.
RUZ  f. Gün, 24 saatlik müddet. * Gündüz.
RUZ-İ CEZA  Kıyamet günü. * Haşir günü.
RUZ-İ HAŞİR  (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm)
RUZ U ŞEB  Gece ve gündüz.
RU'Z  (C.: Erâz) Okun, demirini sokacak yeri.
RUZAA'  (Razi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler.
RUZAN  (Ruz. C.) Günler. Gündüzler. 
RUZANE  f. Gündelik. Yevmiye.
RUZBAN  f. Kapıcı.
RUZBERUZ  f. Günden güne.
RUZE  f. Oruç.
RUZEDÂR  f. Oruçlu.
RUZ-EFZUN  f. Uzun ömürlü.
RUZEGÜŞA  f. Oruç bozan, oruç açan, iftar eden.
RUZEHAR  f. Oruç yiyen. Oruçsuz.
RU-ZERD  f. Sararmış, sarı yüzlü.
RUZÎ  f. Azık, rızık. Nasib, kısmet. * Gündüzle alâkalı. Gündüze âit.
RUZÎHÂR  f. Rızık yiyici. Canlı, mahlûk.
RUZİNE  f. Gündelikçi.
RUZİRESAN  f. Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.)
RUZMERRE  f. Her günkü. Her günlük.
RUZNAME  Vakit cetveli, takvim. * Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt. * Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı. * Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.
RÜAVİ  Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve.
RÜBA  f. Kapan, çalan, alan (mânâsına birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Dil-rüba $ : Gönül kapan, gönül alan. İz'an-rüba $ : Aklı alan, hayret veren.
RÜBA  (C.: Ravâbi) Tepe, yüksek yer.
RÜBAÎ  Dörtlük olan. Dörtle ilgili. * Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir. * Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.
RUBAÎ-İ MEZİD  Kendisine harf ilâve edilmiş olan aslı dört harfli mastar.
RÜBB  (C.: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm.
RÜBBA  (C.: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun.
RÜBBAH  Erkek maymun.
RÜBBEMA  (Bak: Rubemâ)
RÜBD  Kılıcın cevheri ve rengi.
RÜBDE  Siyaha yakın boz renk.
RÜ'BE  (C.: Rüâb) Ağaç parçası.
RÜBUBİYET  (Bak: Rububiyet)
RÜBUD  Dâim. * Yüreğin oynaması. * Durdurmak. * Hapsetmek.
RÜBUDE  f. Kapılmış, kapılan.
RÜBYE  (C.: Rubâ) Arz haşeratından bir cins. * Çok, ziyâde.
RÜC'A  Rücu' mânâsına mastar.
RÜCBE  Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.)
RÜCEME  (C.: Rucâm-Rucum) Büyük taş.
RÜCHAN  Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.
RÜCHANİYET  Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.
RÜCU'  Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme. * Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek.
RÜCUM  (Recm. C.) Taşa tutmalar, taşlamalar.
RÜCUN  Mahbus olmak, hapsolunmak. * Bir yere durmak.
RÜCZ (RİCZ)  Devenin mak'adında olan bir hastalık. * Pis, necis. * Azap. * Put, sanem.
RÜDAB  Ağızdan akan su, salya.
RÜDN  (C.: Erdân) Kaftan ve gömlek yeninin koltuktan tarafı.
RÜDUM  (Redm. C.) Bendler, sedler.
RÜESA  (Reis. C.) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar.
RÜFAÎ  Ahmed-i Rüfaî tarikatına mensub.
RÜFAT  Parçalanmış, dağıtılmış. * Çürümüş.
RÜFAZ  Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.
RÜFEKA  (Refik. C.) Arkadaşlar.
RÜFKA  (C.: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat. 
RÜFT  f. Süpürme.
RÜFT  Bir küçük canavar. ("İnâk-ul arz" da derler)
RÜFUL  Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
RÜHA  Urfa şehri.
RÜHAVÎ  f. Urfa'lı.
RÜHŞUŞ  Sütlü deve.
RÜHUN  (Rehin. C.) Rehinler.
RÜHUS  Çok yiyen obur, ekvel.
RÜKAM  Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan.
RÜKBAN  (Râkib. C.) Biniciler, binenler, binmişler.
RÜKBE  (C.: Rükeb-Rükebât) Diz. Dizkapağı.
RÜKEB  (Rükbe. C.) Dizler, dizkapakları.
RÜKKAB  (Râkib. C.) Biniciler, ata binenler.
RÜKN  Direk. Esas. * Kuvvet. * Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli. * Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan. * Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
RÜKN-Ü DÂHİLÎ  İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas.
RÜKÛ'  Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.
RÜKUB  Binme. * Bir vasıtaya binme.
RÜKUD  Durgunluk. Durgun olma.
RÜKUD-İ HEVA  Havanın durgun olması.
RÜKUDET  Durgunluk, durulma.
RÜKUN  Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.
RÜKUNET  Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma.
RÜKUZ  Seğirtmek, koşmak.
RÜKÜB  (Rikâb. C.) Üzengiler.
RÜKÜN  (Bak: Rükn)
RÜMAM  Kuru ot.
RÜMH  (C.: Rimâh) Mızrak, kargı, süngü. * Mc: Yoksulluk, fakirlik.
RÜMİS  Sözüne güvenilmeyen kimse. Verdiği söze itimad edilmeyen kişi.
RÜMLE  (C.: Ermal-Rumul) Siyah hat.
RÜMMAN  Nar denilen yemiş.
RÜMMANE  Kapan taşı. * Kırkbayır.
RÜMME  (C.: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası.
RÜMUK  Durmak. * İkamet etmek, oturmak, mukim olmak.
RÜMYE  Ağaçtan nakşolmuş bir suret.
RÜS'  Göz kapağında olan hastalık.
RÜSELA  (Resül. C.) Resüller, peygamberler.
RÜSG  (C.: Ersâg) Bilek. * Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.
RÜSTA-HİZ  f. Mahşer, kıyamet.
RÜSTAÎ  (Rüstâyi) f. Köyle ilgili. * Köylü.
RÜSTAK  (C.: Resâtik) Büyük köy.
RÜSTE  f. "Çıkmış, bitmiş, yetişmiş" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-rüste $ : Yeni yetişmiş bitki.
RÜSTEM  f. Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya "Rüstem-i Sistanî" nâmiyle meşhur İran'lı bir kahramandır. 
RÜSTÎ  f. Üstünlük, muvaffakıyet. * Yiğitlik. * Kuvvet.
RÜSUB  Kab içinde kalan su. * Suyun dibine batmak. * Tortu, dibe çöken, çöküntü.
RÜSUBAT  Çöküntüler, tortular. 
RÜSUH  İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak. * Meharet, meleke.
RÜSUHİYET  Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş.
RÜSUM  Resimler, şekiller. Âdetler. Vergiler, gümrükler, gümrük vergisi. * Merasim, usûl.
RÜSUMAT  (Rüsüm. C.) Gümrük idâresi.
RÜSÜL  (Resül. C.) Peygamberler, resüller. Bir kitapla gelen nebiler.
RÜSVA  (Rüsvay) f. Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış.
RÜSVA-YI ÂLEM  En aşağılık ve âdi adam.
RÜSVAYÎ  f. Rezillik, itibarsızlık, haysiyetsizlik.
RÜSVE  Muhkem ve sağlam olmak. * Sâbit olmak.
RÜŞA  (Rişvet. C.) Rüşvetler.
RÜŞD  Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek. * Hayra isabet etmek. * Büluğa ermek. * İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek. * Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak. (Bak: İrşâd)
RÜŞDÎ  Rüşdle ilgili. Olgunluğa dair.
RÜŞDİYE  Eskiden orta tahsil derecesindeki mektep. * Rüşde dair.
RÜŞD Ü İRŞAD  Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek.
RÜŞEDA  (Reşid. C.) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri.
RÜŞEYM  Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir)
RÜŞVET  Kanunen bir iş gördürmek gayesi ile vazifeli olan kimseye, gayr-i meşru olarak verilen para vesâir menfaat ve fayda.
RÜTBE  Basamak, derece. * Memuriyet derecesi. * Sıra. Mertebe, menzile. * Efkârın sonu. * Merdiven ayağı.
RÜTBE-İ AKL  Aklın derecesi. 
RÜTBEŞİNAS  f. Derece bilir. Rütbe tanır.
RÜTEB  (Rütbe. C.) Rütbeler, dereceler.
RÜTEB-İ ASKERİYE  Askerlik rütbeleri.
RÜTEBÎ  Rütbeye dair ve rütbelere mensub.
RÜTTE'  Otlayan hayvan.
RÜTTE  Pelteklik, kekemelik.
RÜTUB  Sâbit olmak, kaim olmak, devamlılık, süreklilik.
RÜUS  (Re's. C.) Re'sler. Başlar. Kafalar.
RÜÜD  Genç kadın. Kız.
RÜVAL  Salya, ağız suyu.
RÜVEYDE  (Rüvide) İnce, hoş, nazik. * Bitmiş, neşvünema bulmuş.
RÜVEYHA  Zariflik, incelik.
RÜYA  (Rü'ya) Uykuda görülen misalî âlem. Düş.(Hayalâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkikî bir surette mevzubahs etmek, tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz'î hâdise-i nevmiye münasebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak altı nükte-i hakikatı, âyât-ı Kur'aniyenin işaret ettiği vecihte beyan edeceğiz.Birincisi: Sure-i Yusuf'un mühim bir esâsı, rüya-yı Yusufiye olduğu gibi; $ âyeti misillü çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatlar var olduğunu gösterir.İkincisi: Kur'an ile tefe'üle ve rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller. Çünki Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. Hem rüya dahi hayr iken, bâzı aks-i hakikatla göründüğü için şer telâkki edilir, yeise düşürür, kuvve-i mâneviyeyi kırar, su'-i zan verir. Çok rüyalar var ki: Sureti dehşetli, zararlı, mülevves iken; tâbiri ve mânası çok güzel oluyor. Herkes rüyanın suretiyle mânasının hakikatı mâbeynindeki münasebeti bulamadığı için; lüzumsuz telâş eder, me'yus olur, keder eder.Üçüncüsü: Hadis-i sahih ile nübüvvetin kırk cüz'ünden bir cüz'ü nevmde rüya-yı sâdıka suretinde tezahür etmiş. Demek rüya-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezaifine taalluku var. Şu üçüncü mes'ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte tâlik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.Dördüncüsü: Rüya üç nevidir: İkisi, tabir-i Kur'an'la $ da dahildir; tabire değmiyor. Mânası varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizacın inhirafından kuvve-i hayaliye şahsın hastalığına göre bir terkibat, tasvirat yapıyor; yahut gündüz veya daha evvel, hattâ bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisatı, hayal tahattur eder; ta'dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım $ dır, tabire değmiyor. Üçüncü kısım ki, rüya-yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki lâtife-i Rabbaniye âlem-i şehadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur; bir menfez açar. O menfez ile, vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfuz'un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nevinden birisine rastgelir, bâzı vâkıat-ı hakikiyeyi görür. Ve o vâkıatta, bazan hayal tasarruf eder, suret libasları giydirir. Bu kısmın çok envaı ve tabakatı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında çıkıyor, bazan kalınca bir perde ile sarılıyor.Hadis-i Şerifte gelmiş ki: Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bidayet-i vahiyde gördüğü rüyalar; subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.Beşincisi: Rüya-yı sâdıka, hiss-i kablelvukuun fazla inkişafıdır. Hiss-i kablelvuku ise, herkeste cüz'î-küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır.Altıncısı ve en mühimmi: Rüya-yı sâdıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i katı' hükmüne geçmiştir. Evet bu rüyalar, benim için hususan bir birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ: Yarın başıma gelecek en küçük hâdisat ve en ehemmiyetsiz muamelât ve hattâ en âdi muhaverat yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat'i olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin def'a; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tabir ile aynen çıkıyor. Demek en cüz'î hâdisat vukua gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir. M.)
RÜYA-YI SÂDIKA  Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya.
RÜ'YET  Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek. * Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek. * Araştırmak.
RÜ'YETULLAH  Cennet'te mü'minlerin Allah'ı görmeleri.(Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun? Ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelâl'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyevîdeki hüsün ve cemal, O'nun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi... ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti... ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezâl'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise; kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz. M.)
RÜYUB  (Reyb. C.) şekler, şüpheler.
RÜYUH  Zelillik, horluk, hakirlik. * Zayıflık.
RÜYUN  Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ' : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak.
RÜZAH (RÜZUH)  Davarın çok zayıf olması.
RÜZAM (RÜZUM)  Davarın çok yorulup zayıflaması.
RÜZAZ  Ufalanmış taş. * Her maddenin ufağı.
RÜZDAK  (C.: Rezâdik) Köy.
RÜZELA  (Rezil. C.) Reziller. 
RÜZGÂR  f. Zaman, devir, hengâm, vakit. * Dünya, âlem. * Yel.
RÜZZ  Pirinç.