| SA' |
Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki
dördüncü harfin adı. |
| SÂ-İ MÜSELLES |
Üç noktalı sâ' harfi. (Se harfi de denir.) |
| SA' |
1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile. |
| SA' |
Vakitler, saatler, zamanlar. |
| SA |
(-Sây) f. Sürücü, süren. |
| SA |
f. Benzetme edâtı olan "âsâ" nın hafifletilmişidir. Meselâ:
Anber-sâ $ : Anber gibi. |
| SAAB |
Zor, güç, çetin. |
| SAADE |
Yokuş başı. |
| SAÂDET |
Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına
ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak. |
| SAÂDET-İ DÂREYN |
İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti. |
| SAÂDET-İ EBEDİYE |
Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır.
Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine
mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları;
mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre
saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden
hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te
lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval
görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin
zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî
âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla
yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan
neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri
daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere
bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir.
İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i
Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki'
olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır.
S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı
kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ
her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir
lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle
nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı
nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir
nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb,
heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise,
nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.) |
| SAÂDET-İ UZMA |
Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye. |
| SAÂDET-ÂVER |
Saâdet verici. |
| SAÂDET-BAHŞ |
f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran. |
| SAÂDET-HAH |
Saâdet isteyen. Saâdet dileyen. |
| SAÂDET-HANE |
f. Büyük bir kimsenin evi. |
| SAÂDET-MEÂB |
f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan. |
| SAÂDET-MEND |
f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan. |
| SAÂDET-MENDÎ |
f. Mutluluk, bahtiyarlık. |
| SAÂDET-RESAN |
f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan. |
| SAÂDET-SARAY |
Saâdetli saray. |
| SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE |
Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor) |
| SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL |
İstikbalin saâdetli sarayı. |
| SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET |
Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti. |
| SAAK |
Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi. |
| SAAL |
Dikkat. |
| SAALİB |
(Sa'leb.C.) Tilkiler. |
| SAALİK |
Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler. |
| SAAN |
Suya yakın yerde develerin yattığı yer. |
| SAAT |
Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli
bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet. |
| SAAT-İ İCABE |
Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde
bir vakit. |
| SAAT-İ MUHTAR |
Uğurlu vakit. |
| SAAT |
Saatler. Vakitler. |
| SA'B(E) |
(C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli. |
| SAB' |
Parmakla işaret etmek. |
| SAB |
Bir acı otun suyu. |
| SABA |
Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr. |
| SABA |
Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık. |
| SABA-BERABER |
f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif. |
| SABABET |
Şiddetli sevgi. Âşıklık. |
| SABAE |
Bir dinden bir dine geçmek. |
| SABAH |
Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman. |
| SABAHAT |
Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl. |
| SABAHAT-I SİMA |
Yüz güzelliği. |
| SABAHGÂH |
f. Sabah vakti. |
| SABAREFTAR |
f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk
ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü. |
| SABARET |
Kefalet. |
| SABAT |
(C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı
yol olur.) |
| SABAVET |
Çocukluk, sabilik. |
| SABAYA |
(Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları. |
| SABB |
Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun. |
| SABBAG |
Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde. |
| SABBAR |
Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr) |
| SABBARE |
Soğukluk. |
| SABBUR |
Katı, şiddetli, şedid. |
| SABEB |
(C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer. |
| SA'BER |
Sedir gibi bir ağaç. |
| SABG |
Boyama. Boyanma. |
| SABGA' |
Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun. |
| SABHİD |
Bey, emir. |
| SÂBIK(A) |
Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden
işlenmiş suç. |
| SÂBIK-UL BEYÂN |
Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş. |
| SÂBIKA-İ MÜKERRERE |
Birden fazla suç işleme. |
| SÂBIKAN |
Bundan önce, evvelce. |
| SÂBIKÛN (SÂBIKÎN ) |
(Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler. |
| SÂBIKÎN-I İSLÂM |
En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel) |
| SABIR-ŞİKEN |
f. Sabrı kıran, sabrı bozan. |
| SABİ |
Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç
yaşını tamamlamayan erkek çocuk. |
| SÂBİ' |
(Sabi'a) Yedi, yedinci. |
| SÂBİAN |
Yedinci olarak. |
| SÂBİ'AŞER |
Onyedinci. |
| SABİ' |
Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi. |
| SABİB |
Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu. |
| SÂBİG |
(Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol. |
| SABİH |
(Sabiha) Güzel, latif, şirin. |
| SÂBİH |
Yüzen, yüzücü. |
| SÂBİHA |
(C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen. |
| SÂBİHÂT |
Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar. |
| SABİHA |
Fecir vakti. |
| SABİÎ |
İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar
veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar. |
| SABİÎN |
(Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar. |
| SABİKÎN |
(Bak: Sâbıkûn) |
| SABİL |
Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa
taşırlar). * Yolcu kimse. |
| SABİR(E) |
Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden
şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip
Allah'a (C.C.) şükreden. |
| SABİR |
(C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut. |
| SABİR |
Altın ismi. |
| SABİRÎ |
Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma. |
| SABİRÎN (SÂBİRÛN) |
Sabredenler. (Bak: Sabr) |
| SABİT |
Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş
olan. |
| SABİTE |
Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen
herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı) |
| SABİT-KADEM |
Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen.
Sözünde duran. |
| SABİYY |
(C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse. |
| SABİYYE |
Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk. |
| SABSAB |
Irak, uzak, baid. |
| SABN |
Men'etmek, engel olmak. |
| SABR (SABIR) |
Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş
ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede
şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi
başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası
olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş.
Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer
veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir.
Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı
adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip
sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır
ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu
sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i
kâmile cânibine sevkediyor. M.) |
| SABR-I CEMİL |
Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır. |
| SABR-I EYYÜB |
Eyyüb'ün (A.S.) dillere destan olan sabrı. |
| SABIRSÛZ |
f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren. |
| SABSABA |
Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek.
* Çok inceltmek. |
| SABUR |
f. Çok sabır gösteren, çok sabreden. |
| SABURÂNE |
f. Çok sabır göstermek suretiyle. |
| SABYE |
(Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar. |
| SAC |
Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş,
yuvarlak libas. (Araplar giyerler) |
| SACE |
Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç. |
| SA'CEZ |
Dökmek. |
| SACİ' |
Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden. |
| SACİD |
Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden.
Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği
zamandır." |
| SACİM |
(C: Secâm) Akıcı, akan, sâil. |
| SACİR |
Selin gelip su ile doldurduğu yer. |
| SACUR |
Köpeğin boynuna takılan tasma. |
| SAD |
f. Yüz sayısı. |
| SAD |
Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır.
Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir. |
| SAD SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir. |
| SA'D |
Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu,
uğurlu. |
| SAD |
Göz hastalığı, göz ağrısı. |
| SAD' |
Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek.
* Beyân ve meyl etmek, açıklamak. |
| SAD |
Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık. |
| SA'D |
Mihnet, meşakkat, zahmet. |
| SADÂ |
Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk.
* Yankı. |
| SADÂ-YI BASİT |
Sesin, bir defa tekrarı. |
| SADÂ-YI MÜREKKEB |
Sesin bir çok defalar tekrarı. |
| SADA' |
Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine
tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık
ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. |
| SADA' |
Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur) |
| SADAGA |
Zayıflık. |
| SADAK |
Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır.
Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi. |
| SADAKA |
Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın
muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için
toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten
bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını
haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden
hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden
olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki:
"Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.
" Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken
geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını,
belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle
o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin
bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır.
Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha
başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler,
muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber
verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden
o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet
ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef
câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip
ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder.
Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda
gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.) |
| SADAKA-İ CÂRİYE |
Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam
eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.) |
| SADAKA-İ FITR |
Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba
mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere
vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman,
hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir.
Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday
veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334
gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara
verilmesidir. |
| SADAKAT |
(Sadaka. C.) Sadakalar. |
| SADAKAT |
(Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık,
kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık. |
| SADAKATKÂR |
f. Sâdık, sadakat sahibi. |
| SADAKTE |
"Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen
söz. |
| SA'DANE |
(C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak
dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin
etrafı. |
| SADARE |
Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak. |
| SADARET |
Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına
verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma. |
| SADARET-PENAH |
f. Sadrazam bulunan kimse. |
| SADAT |
(Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden
gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir. |
| SADAT-I KABİLE |
Kabilenin ileri gelenleri. |
| SADBAR |
f. Yüz kere. |
| SAD-BERK |
Yüz yaprak. |
| SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.) |
Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz
(A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında
idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin
şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin
kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55
Hicri yılındadır. |
| SADD |
(Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan. |
| SADD |
Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir,
niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus. |
| SADDA' |
Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu. |
| SADE |
(Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. (
dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak
mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat,
sıdk gibi mânâlara da gelir. |
| SADE |
f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz
bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen,
saf adam. |
| SADE |
(Seyyid. C.) Seyyidler. |
| SA'DE |
Dişi eşek. * Süngü ağacı. |
| SA'DE |
(C.: Siad) Yumuşak hurma. |
| SADE' |
Demir pası. |
| SADED |
Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd.
Teşebbüs. * Yakınlık, civar. |
| SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ |
(Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete
kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu
Mes'ud'dur. |
| SADED HARİCİ |
Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak. |
| SADEDİL |
f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli
olup, kolayca aldatılabilen kimse. |
| SADEDİLÂNE |
f. Saflıkla, bönlükle. |
| SADEDİLÎ |
f. Bönlük, saflık. |
| SADEF |
Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler.
* Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu. |
| SADEFÇE |
f. Küçük sadef. |
| SADEF (SUDUF) |
Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı.
* Bir yöne ğilmek. |
| SADEFE |
(C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi. |
| SADEGÎ |
f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük. |
| SADEGÎ-İ İFADE |
İfade sadeliği. |
| SADEGÎ-İ LİBAS |
Giyim sadeliği. |
| SADELEVH |
Saf, bön. |
| SADEMAT |
(Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar. |
| SADERU |
(C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı. |
| SADGUNE |
f. Çeşitli. Yüz türlü. |
| SADH |
Horozun ötmesi. |
| SADHA |
Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı. |
| SADHEZAR |
f. Yüzbin. |
| SADHEZARÂN |
Yüzbinlerce. |
| SADIH |
Kavi, sağlam, kuvvetli. |
| SADIHA |
Teganni eden. |
| SADIK(A) |
Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst. |
| SADIK-UL KAVL |
Doğru sözlü. |
| SADIK-UL KELÂM |
Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru. |
| SADIK-UL VA'D |
Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan.
Cenab-ı Hak. |
| SADIKAN |
f. Sâdıklar, sâdık dostlar. |
| SADIKANE |
f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık
ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen
bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette
umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını
ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının
şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.) |
| SADIKIYYET |
Sâdık oluş, sâdıklık. |
| SADIR |
Sudur eden, çıkan, meydana gelen. |
| SA'D-I TAFTAZANÎ |
(M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir.
En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i
Taftazanî) |
| SA'DÎ |
(M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan
ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî)
* Saadete, uğura mensub. |
| SADİ' |
Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan. |
| SA'Dİ-İ ŞİRAZÎ |
(Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate,
30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan
adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır. |
| SADİC |
Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak. |
| SADİD |
Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin. |
| SADİDEL |
Yaprağı katmerli olan gül. |
| SADİG |
Zayıf. |
| SADİH |
Erkek baykuş. |
| SADİHA |
Bulutun kat kat olması. |
| SADİK |
Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü. |
| SADİK-I AHMAK |
Ahmak dost. |
| SADİK-I KADİM |
Eski dost. |
| SADİN |
(C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi. |
| SADİR |
Şaşan, hayrette kalan. |
| SADİS(E) |
Altıncı. (6.) |
| SADİS-AŞER |
Onaltı. Onaltıncı. |
| SADİSEN |
Altıncı olarak. |
| SADK |
Akmak, seyelan. |
| SADK |
Berk, sağlam, muhkem süngü. |
| SADM |
Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek. |
| SADME |
Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın
başa gelen musibet. |
| SADPARE |
f. Yüz parça. Parça parça olmuş. |
| SADR |
Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön.
* Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz
kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi. |
| SADR-I ÂLİ |
Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam. |
| SADR-I AZAM |
Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
| SADR-I İSLÂM |
Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
| SADREYN |
Rumeli ve Anadolu kazaskerliği. |
| SADRGÂH |
f. Tam orta yer. * En mühim yer. |
| SADRÎ |
(Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait. |
| SADRNİŞİN |
f. Bir toplantıda baş sedirde oturan. |
| SADSAL |
f. Asır, yüzyıl. |
| SADTU(Y) |
Çok katlı, yüz katmerli. |
| SADUK |
Çok sâdık. |
| SADUKAT |
Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr) |
| SADY |
Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini
dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş. |
| SAET |
Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde. |
| SAF (SÂFİ) |
Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz. |
| SAF |
(Bak: Saff) |
| SAF |
Tüylü ve yünlü hayvan. |
| SAF' |
Sille vurmak, tokat atmak. |
| SA'F |
Bir şarap cinsi. |
| SAF |
Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar. |
| SAFA |
Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere
olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de
bir yerin ismi. |
| SAFA-YI GÜLŞEN |
Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi. |
| SAFA-YI SADR |
f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması,
meserret üzere olmak. |
| SAFA |
Yüzü beyaz olan düz taş. |
| SAFA-BAHŞ |
f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden. |
| SAFA-CU |
(C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan. |
| SAFA-ENGİZ |
Safa koparan. Neşe, sevinç yapan. |
| SAFAHAT |
(Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in
manzum eserinin adı. |
| SAFAİH |
(Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar. |
| SAFAK |
Yeni kırba içine konulmuş su. |
| SAFAK |
Kıllı derinin altında olan ince deri. |
| SAF'AN |
(C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi. |
| SAFAPERVER |
f. Safa veren. İç açan, safalı. |
| SAFARE |
Zurna. |
| SAFAYAB |
f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş. |
| SAFBESTE |
Saf bağlamış, saf olmuş. |
| SAFBESTE-İ HAREKET |
Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan. |
| SAFD |
Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek. |
| SAFDERUN |
f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen. |
| SAFDERUNAN |
(Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar. |
| SAFDERUNANE |
f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. |
| SAFDİL |
f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse. |
| SAFDİLÂNE |
f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle. |
| SAFE |
(C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş. |
| SA'FE |
Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel. |
| SAFED |
(C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş,
hediye. |
| SAFEN |
(C.: Esfan) Haya derisi. |
| SAFER |
(C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın
içinde durabilen bir yılanın adı. |
| SAFEVİLER DEVLETİ |
(1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in
kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla
münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından
büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde
Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar. |
| SAFF |
Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. *
Câmide cemâatın sırası. |
| SAFF-I EVVEL |
İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın
ilk sahipleri. |
| SAFF SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir.
Medenîdir. |
| SAFFAT |
(Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar. |
| SAFFAT SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir. |
| SAFFAT |
(C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş. |
| SAFF-BESTE |
f. Saf bağlamış, saf olmuş. |
| SAFF-DER |
(C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit. |
| SAFF-DERÂNE |
f. Yiğitçesine. |
| SAFFEYN |
İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf. |
| SAFF-SAFF |
Dizi dizi. Sıra sıra. |
| SAFF-ŞİKAF |
f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit. |
| SAFF-ZEN |
f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler. |
| SAFH |
Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin
bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme. |
| SAFHA |
Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin
gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El
ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. * Yazılmış
ve yazılabilir sahife. |
| SAFİ |
Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis. |
| SAFİF |
Kuru ot. |
| SAFİH |
Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey. |
| SAFİH |
Men eden, engel olan. |
| SAFİHA |
(C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı.
* Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh) |
| SAFİL |
Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz. |
| SAFİL |
Tortu. |
| SAFİL |
Alçak yer. |
| SAFİLE |
Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı. |
| SAFİLÎN |
Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. *
Aşağı taraflar. |
| SAFİLİYYET |
Alçaklık, aşağılık. |
| SAFİN |
(C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının
tırnağını yerde dikip duran at. |
| SAFİNE |
(C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh. |
| SAFİR |
(Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib. |
| SAFİR |
Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık
sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd. |
| SAFİYE |
Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma
bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz. |
| SAFİYE |
(C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel. |
| SAFİYET |
Saflık, hâlislik, temizlik. |
| SAFİYULLAH |
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta
efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz
mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir. |
| SAFİYY |
Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız. |
| SAFİYY-ÜD DİN |
Dini temiz. Dini pak. |
| SAFİYY-ÜL KALB |
Kalbi temiz. |
| SAFK |
Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket
ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak. |
| SAFKA |
Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını
gör" demeleri. * Yapılan satış. |
| SAFRA |
Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı
su ki, yağların hazmına hizmet eder. |
| SAFRA |
Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden,
taş, kum gibi ağırlıklar. |
| SAFRAGUN |
Bir cins serçe kuşu. |
| SAFRE |
Açlık. |
| SAFRİYE |
Güz mevsiminden önce biten ot. |
| SAFSAF |
(C.: Safâsıf) Yüksek düz yer. * Serçe kuşu. |
| SAFSAF |
(C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş
yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve
kötü işler. |
| SAFSAF |
Söğüt ağacı. |
| SAFSAFA |
Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz
etmek. Hor ve hakir etmek. |
| SAFSAFE |
Ekşi aş. * Ekşili nesne. |
| SAFSATA |
Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan
olan kıyas. (Bak: Dimağ) |
| SAFSATAPERDAZ |
f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam. |
| SAFSATİYÂT |
Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler. |
| SAFVAN |
(Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk
ve açık olan gün. |
| SAFVE |
Hâlis
ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse. |
| SAFVET |
Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik. |
| SAFVET-İ KALB |
Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz
kalbli olmak. |
| SAFVET-İ VİCDAN |
Vicdan saflığı. |
| SAGA |
(C.: Sayâg) Kuyumcu. |
| SAGAİR |
(Sagire. C.) Küçük günahlar. |
| SAGAN |
Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı. |
| SAGAR |
f. İçki bardağı. Kadeh. |
| SAGAR |
Zelillik, alçaklık, âdilik. |
| SAGAR |
Küçük olmak. |
| SAGAT |
Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav"
masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi"
gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak
vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır. (E.T.) |
| SAGG |
Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
| SAGIB (SAGBÂN) |
Aç kimse. (Müe: Sagbâ) |
| SAGIR |
Zelil ve aşağılık kimse. |
| SAGIYE |
Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır. |
| SAGİR(E) |
Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk. |
| SAGİR-ÜS SİNN |
Yaşı küçük. |
| SAGİRE |
(C.: Sagair) Küçük günah. |
| SAĞNAK |
Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur. |
| SAGR |
(Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe
veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler. |
| SAGSAG |
Galat kelâm konuşmak. |
| SAGSAGA |
Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak. |
| SAGSEGA |
Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. *
Dişi depretmek. |
| SAGY |
(Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi. |
| SAHA' |
(Bak: Sehâ) |
| SAHA |
Meydan, yer, avlu, geniş yer. |
| SAHA-İ ZUHUR |
Görünme meydanı. |
| SAHA |
Kirli ve paslı olmak. |
| SAHABE |
(Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed
(A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek
müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar,
hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın
medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler
umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab:
Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak,
adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle
ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir
tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış.
Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde
olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir
ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu
gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran
sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye
perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler,
o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat
dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri
gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı
fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i
âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi
nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde
ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık
olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın
ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan
yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla
yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle
beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat
cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne
itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler
zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de
Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla
Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.)
haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir.
Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar
vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı
Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan
Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet
vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki,
hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr
eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam,
hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki
zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil
olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin
şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek,
darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden
ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine
ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez
ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek
tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor.
Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki
Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı
Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek
değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa
çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.) |
| SAHABET |
Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme,
koruma, arka olma. |
| SAHABETKÂR |
f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan. |
| SAHABİ |
(Bak: Sahâbe) |
| SAHABİYE |
Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş
olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab) |
| SAHAD |
Yakmak. |
| SAHAFET |
Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik. |
| SAHAİF |
(Sahife. C.) Sahifeler. |
| SAHA-KÂR |
f. Eli açık, cömert, sahi. |
| SAHAM |
(Bir kimse) güneşte yanma. |
| SAHANET |
Kızgınlık, sıcaklık. |
| SAHARÎ |
(Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller. |
| SAHARÎ |
Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı. |
| SAHARİ |
(Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar. |
| SAHAT |
(Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar. |
| SAHAVET |
Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan
ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit
tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir
ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder,
çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât) |
| SAHAVETKÂR |
f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden. |
| SAHB |
(Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı. |
| SAHB |
(Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler. |
| SAHB(ET) |
Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması. |
| SAHC |
Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak. |
| SAHE |
İnce ve zayıf deve. |
| SAHF |
Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek. |
| SAHFE |
Zayıf akıllılık ve az fikirlilik. |
| SAHFE |
Arka derisine yapışan yağ. |
| SAHFE |
(C.: Sıhâf) Küçük çanak. |
| SAHH |
(Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur,
yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti. |
| SAHH |
şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak.
* Cemetmek, toplamak. |
| SAHHA |
Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık. |
| SAHHAB |
Gürültücü, patırtıcı. |
| SAHHAF |
(Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse. |
| SAHHAKA |
Sevici kadın. |
| SAHIB |
Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb
Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb)) |
| SAHIRE |
(C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap. |
| SAHIT |
Dargın, kırgın. |
| SAHİ |
(Sehv. den) Hata işleyen. |
| SAHİ |
Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen. |
| SÂHİB |
(Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik
olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan. |
| SÂHİB-İ ARZ |
Devleti temsil eden zât. |
| SÂHİB-İ HÂNE |
Ev sâhibi. Sahib-ül beyt. |
| SÂHİB-İ HAYRÂT |
Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat
sâhibi. |
| SÂHİB-İ HURUC |
f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük
kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi. |
| SÂHİB-İ İMTİYAZ |
İmtiyaz sahibi. |
| SÂHİB-İ KEMÂL |
Kemal sahibi, olgun insan. |
| SÂHİB-İ NUN |
(Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı. |
| SÂHİB-İ TAHRİC |
(Bak: Tahric) |
| SÂHİB-ÜL BEYT |
Ev sâhibi. |
| SÂHİB-ÜL HUT |
Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus) |
| SÂHİB-ÜL YED |
Mal sahibi, malı elinde tutan kimse. |
| SÂHİB-ÜS SEYF |
Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli
olan. |
| SÂHİB-ÜT TÂC |
Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi. |
| SÂHİB-ÜZ ZAMAN |
Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid.
*Mehdi-i zaman. |
| SÂHİBAT |
(Sâhibe. C.) Kadın sâhibler. |
| SÂHİBE |
(Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın. |
| SÂHİBE-İ CEMÂL |
Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın. |
| SÂHİBE-İ HÂNE |
Ev sahibi kadın. |
| SÂHİBET-ÜL BEYT |
Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi. |
| SAHİB-FIRAŞ |
f. Hasta. Yatağa düşmüş. |
| SAHİB-HURUC |
f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi
ele geçirmiş kimse. |
| SAHİB-KEMAL |
f. Olgun, kemal sahibi. |
| SAHİB-KIRAN |
f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar. |
| SAHİB-NAZAR |
f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan. |
| SAHİBU BİL-CENB |
Arkadaş. Refik. |
| SAHİB-VÜCUD |
Sözü geçer, mevki sâhibi kimse. |
| SAHİB-ZUHUR |
Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen. |
| SAHİD |
Uyanık. |
| SAHİF |
(Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş.
Boş. |
| SAHİFE |
Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin
hâli. |
| SAHİFE-İ HÂLİYE |
Boş sahife. |
| SAHİH |
Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele.
* Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca
noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye)
: 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp
üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen
"elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur. |
| SAHİH-İ MÜSLİM |
(Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
| SAHİHAN |
Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten. |
| SAHİHAN |
Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı. |
| SAHİK |
Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık
ve anlaşılmaz söz. |
| SAHİK |
Ezip döğen. |
| SAHİL |
Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı. |
| SAHİL |
Kişneyen. Kişneyici. |
| SAHİL |
At kişnemesi. |
| SAHİLHANE |
f. Yalı evi. |
| SAHİLNİŞİN |
f. Sâhilde oturan. |
| SAHİLRESİDE |
f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış. |
| SAHİLSARAY |
Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı. |
| SAHİME |
Zayıf dişi deve. |
| SAHİMET |
Kin, çekememezlik. * Hased. |
| SAHİN(E) |
(Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış. |
| SAHİN(E) |
(Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek. |
| SAHİR |
(Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan. |
| SAHİR |
Maskaralık eden, maskara
eden. |
| SAHİR |
Büyücü, büyü yapan, sihir yapan. |
| SAHİRÂNE |
f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi. |
| SAHİRE |
Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için
tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü.
Çöl. * Cehennem. |
| SAHİRE |
Büyücü kadın. |
| SAHİRE |
İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt. |
| SAHİR-PİŞE |
f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan. |
| SAHK |
Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme. |
| SAHK |
Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise. |
| SAHL |
Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak. |
| SAHL |
Az az vermek. |
| SAHLE |
(C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu
vakitten dört aylık olana kadar.) |
| SAHMEM (SAHMİM) |
Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve. |
| SAHN |
Kırma. Kesr. |
| SAHN |
Sıcaklık, harâret. |
| SAHN |
Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta,
meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit
üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil. |
| SAHN-İ DURENG |
Dünya. |
| SAHN-İ GÜLŞEN |
Gül bahçesinin ortası. |
| SAHN-İ LÂLE-ZÂR |
Lâle bahçesinin ortası. |
| SAHNAN |
Çifte zil. |
| SAHNE |
Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri. |
| SAHNE |
Cerahat, yara. |
| SAHR |
(Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i
Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit. |
| SAHR |
Masharaya almak. |
| SAHR |
Örtmek. |
| SAHRA |
(C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek.
(Müz-Eshar) |
| SAHRA-YI KEBİR |
Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına
kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü. |
| SAHRA-NEVERD |
f. Çölde dolaşan. Göçebe. |
| SAHRA-NİŞİN |
f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. |
| SAHRAVAT |
(Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar. |
| SAHRE(T) |
Büyük ve sert taş. |
| SAHRETULLAH |
Kudüs'te, Beyt-i Mukaddes'te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i
Peygamber (A.S.M.), Mir'ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet
vardır. Bu kayaya "Hacer-i Muallak" da denir.(Felsefenin ruhsuz
kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i
fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, "Sevr ve Hut"
namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet'ten
getirilen ve fâni Küre-i Arz'ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride
baki Cennet'e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî
bir madde, bir hakikat gönderilip "Sevr ve Hut" meleklerine bir
nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail'in eski peygamberlerinden rivayet
var ve İbn-i Abbas'tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u
zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde
bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta
ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz'ın, üstünde
duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş) |
| SAHRINÇ |
Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde
yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni. |
| SAHSAH |
(C.: Sahâsıh) Düz yer. |
| SAHSAH |
Yağmurun sert ve katı yağması. |
| SAHSAH |
Geniş, düz yer. |
| SAHSAH(A) |
Döndürmek. * Evin ortası. |
| SAHSALİK |
Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses. |
| SAHT |
Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam. |
| SAHTDİL |
f. Katı yürekli. |
| SAHT |
Boğazlamak. |
| SAHT (SUHT) |
Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap. |
| SAHTE |
f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık. |
| SAHTEGÎ |
f. Sahtelik, yalan, düzme. |
| SAHTEKÂR |
f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan. |
| SAHTEKÂRÎ |
f. Hilekârlık, sahtekârlık. |
| SAHTEVEKAR |
f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan. |
| SAHTGİR |
f. Bir şeyi sıkıca tutan. |
| SAHTİ |
f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı. |
| SAHTİYAN |
f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri. |
| SAHT-LİGAM |
f. Gem almaz, sert başlı at. |
| SAHTRU |
f. Suratı asık, dargın, kırgın. |
| SAHUN |
Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler. |
| SAHUN |
Adım tutan eşek. |
| SAHUR |
Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr. |
| SAHUR |
Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün
gölgesi. |
| SAHV(E) |
Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas:
Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık. |
| SAHV |
Ateş ve ocaktan kül çıkarmak. |
| SAHVA' |
(C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer. |
| SAHVE |
En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı. |
| SAHY |
Nemli olmak. * Islaklık, rutubet. |
| SAİ |
Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup
ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı.
* Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan. |
| SAİB |
Bir
yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. |
| SAİB |
(Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız.
Yanlışlık yapmayan. |
| SAİB |
Yağmur getiren bora. |
| SAİB |
Ak saçlı, beyaz saçlı. |
| SAİBE |
Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime. |
| SAİD |
(Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına
ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar. |
| SAİD |
(Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan. |
| SAİD |
Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak. |
| SAİD |
Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü. *
Yol, tarik. * Mezar, kabir. * Yüksek. * Yukarı çıkan. |
| SAİDAN |
Kol ve bacak. |
| SAİD BİN ZEYD (R.A.) |
Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve
Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi.
Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında
vefat etti. |
| SAİD-İ NURSÎ |
(Bediüzzaman) (Mi: 1876 - 1960, Hi: 1293 - 1379) Babası Mirza,
Annesi Nuriye olan bu büyük mütefekkir zât, Bitlis vilâyetimizin Hizan kazası,
Nurs köyünde doğmuştur. Ateşîn zekâsı ve takvası ve dinine sadakatı kısa
zamanda etrafta tanınmasına sebeb olmuştur. Bir müddet Van'da kaldı. Başta
Vâli Tahir Paşa olmak üzere bütün halk kendisine hürmet ediyordu. Kısa zamanda
ilmi ile hocalarına ders verecek hale gelmişti. İslâmiyete bütün varlığıyla
hizmet etmek cehdi içerisinde idi. İhsan-ı İlâhî olan hârika kabiliyeti
ile mütâlaa ettiği kitapları kısa zamanda ezberden okuyabiliyordu. Cesaret
ve şecaatta da hârikaydı. Rusların Şark vilâyetlerimize tecavüzü sırasında
Enver Paşa Kumandasında Milis Teşkilâtı Gönüllü Alay Kumandanı olarak talebeleriyle
birlikte harbe iştirak etti. Büyük fedakârlıklar gösterdi. Hiçbir zaman
birlik ve İslâmî beraberlikten ayrılmadığı gibi dâima millî vahdetimiz için
bütün gücüyle çalışıyordu.31 Mart isyan hareketinde yatıştırıcı ve müsbet
rol oynamış; bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getirmişti. (31
Mart Olayı, 1970 SBF. Yayınları sh: 129 - 253 Doktor Sina Akşin'in eserinden.)Kendisini
verdikleri Divan-ı Harb-i Örfî'de Mahkeme Reisi Hurşid Paşa'nın "Sen
de şeriat istemişsin" sualine karşı şöyle cevap veriyordu:"Şeriatın
bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet
ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!.."1327
(Mi: 1911) tarihinde Şam'da Cami-ül Emevî'deki hutbesinde İslâm Âlemindeki
hastalıkları teşhis ederek anlatıyor ve bir bir tedavi çarelerini söylüyordu.
O hutbede hülâsa olarak İslâmî uyanışı ve çarelerini anlatmıştır. O hutbeden
birkaç satır:"Hâsıl-ı kelâm : Biz Kur'an şakirdleri olan müslümanlar,
bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz.
Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz.
Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı
aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek."Aynı
zamanda şark vilâyetlerinde müsbet ilimlerle ve dinî bilgilerle mücehhez
Medreset-üz Zehra nâmında büyük bir üniversite açılmasına çalışıyordu ve
Sultan Reşad kendisine bu iş için 19 bin altun lira vermeyi kabul etmişti.
Van Gölü kenarında Artemid'de temeli atılan bu müessese 1. Cihan Harbi sebebi
ile geri kalmıştı.Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul'da 25 Ağustos 1918'de
kurulan Dar-ul Hikmet-il İslâmiye'ye Erkân-ı Harbiye-yi Umumiyye'nin teklifi
neticesinde âzâ kabul edildi.Bu yüksek ilmî hey'ette bütün İslâm Âlemini
alâkadar eden mes'eleler görüşülüyordu. Devrin hastalığını ve milletin maddî,
manevî ihtiyaçlarını o zamanda bilen ve teşhis eden bu zat, eserlerini neşretmeğe
başladı. İşârât-ül İ'caz, Münâzarat, Muhâkemât, Tuluât, Lemaât, Nokta, Rumuz,
Hutuvât-ı Sitte, Sünühât, Şuâât gibi eserlerinde ecnebilerin İslâm Âlemini
parçalamak, mânen ve maddeten yıpratmak için ortaya attıkları bâtıl fikirleri
çürüten, Kur'anî İslâmî hakikatleri neşrediyor, ilân ediyordu.Millî hükümetin
Ankara'da teşkiline ve İstanbul'daki kuvvetlerin bu hükümete yardımlarına
bütün gücüyle çalışıyordu. İngiliz ve Fransız gibi emperyalistlerin ye's
verecek fikirlerine, neşriyatlarına karşı milleti uyandıracak faaliyette
bulunarak, "Hutuvât-ı Sitte" gibi neşriyatıyla millî birlik ve
beraberlik, İslâmî gayret ve şecaate kuvvet vermeğe çalışıyordu.En büyük
tehlikenin ilim nâmı altında Avrupa emperyalistlerinin ortaya attıkları,
milleti birbirine düşürecek, imanı zedeleyecek, Kur'an'dan ve imandan, millî
birlik ve beraberlikten ayıracak fikirler olduğunu biliyor ve bunların ilmî
esaslarla, müsbet delillerle çürütülmesi yolunda çalışıyordu. (Tarih Sohbetleri
1966, Cilt: 4)Diyarbekir havalisinde din nâmına ihtilâle teşebbüs eden (15
Şubat 1925) Şeyh Said, Bediüzzaman'ın büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye
iştirake davet ettiğinde cevaben onlara mektubunda şöyle demişti:"Türk
milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir.
Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden
vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir." (Bediüzzaman Said
Nursî Tarihçe-i Hayatı)Ecnebilerin propagandasının te'siri altında kalanlar
bu büyük mücahide çeşitli iftiralarda bulundular. Fakat O, hakikatları ilândan,
milli birlik ve beraberliği te'mine çalışmaktan aslâ vaz geçmedi. 130 parçadan
fazla olan bütün eserlerinde, siyasetten tecerrüd ederek ve bilhassa menfî
ve tarafgir siyasetçiliklerden, şeytandan kaçar gibi kaçıp, müslümanlar
arasında kardeşlik şuuruyla ve bîtaraf bir makamda Kur'an'a hizmet etmeyi
bu zamanda en mühim bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakikatı iman hizmetindeki
talebelerine değişmez bir düstur halinde tesbit etmiştir.Eserlerinin muhtelif
yerlerinde tekrarla üzerinde durduğu mesleğinin bu düsturuna dair birkaç
bahsi nümune olarak aşağıya dercediyoruz.şöyle ki:"Risale-i Nur şakirdlerinin
mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak
bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her
şeye bedel, kâfi geliyor..... Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi,
memuru ve amisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar.
Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi
tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş." Şualar: 362"...Nur
şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünki
iman, mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik
giremez. Yalnız küfre, zendekaya, dalâlete karşı cephe alır." Emirdağ
Lâh: 180"...Ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak için euzubillahi mineşşeytani
vessiyaseti deyip, siyaset topuzunu atarak iki elim ile nura sarıldım.Gördüm
ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta hem muhalifte o Nurların âşıkları
var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların
garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir makamda verilen
ders-i Kur'an ve gösterilen envar-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir
kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir...Elhamdülillâh siyasetten
tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset
ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim..." Mektubat
: 49"... Otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebep; bir mübarek
âlimin tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir
âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve
cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet
medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine
siyasetçilik de karışsa, böyle acib hatalara sebebiyet veriyor diye Eûzü
billahi mineşşeytani vessiyaseti dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim."
Emirdağ Lâh: 272Bediüzzaman siyasetten bu kadar çekinmesine rağmen yine
de gizli din düşmanlarının iftira ve iğfalatiyle (siyasî maksad taşımak
ve cemiyet kurmak) gibi iddialarla müteaddid defalar mahkemeye verilmiş
ve zamanımıza kadar bine yakın mahkeme ve beraet teselsülen olagelmiştir
ki, dünya hukuk tarihinde böyle bir hâdise mevcud değildir.Son derece mütevazi
ve fakirane bir hayat yaşadığı, maddî manevî hiçbir makam iddia etmediği
halde, yabancıların te'siri altında ve hariçten içimize girmiş cereyanlar
sebebiyle muhtelif yerlere nefyedildi. Fakat yine, o felsefecilerin ve kendisini
münevver telâkki edenlerin bâtıl fikirlerini köküyle ortadan kaldıracak
ilmî, aklî, müsbet delilleri yazmak ve neşretmekten bir an bile geri durmadı.
Eserleri köy odalarından başlıyarak üniversite muhitlerine kadar elden ele,
dilden dile dolaştı. Kur'an-ı Kerim ve onun tefsiri etrafında bir Hizb-ül
Kur'an meydana geldi.Bu lügatta Bediüzzaman Said Nursî'ye geniş yer verilmesinin
sebepleri şunlardır:Bu zât eserlerinde Âmentü'nün altı esasını ilmî ve delilli
olarak izah etmiştir. Bu sebeple pek çok kimsenin Sünnet-i Seniyyeyi yaşamasına
sebep olmuştur. Din büyüklerini tanımak ve tanıtmak, şahıslara bağlanmak
için değil, İslâmiyete bağlanmak yönünden önemlidir.Din düşmanları dine
hizmet eden âlimleri, mürşidleri çürüterek halkı dinden uzak bırakmak istediklerinden,
dindar kimseler de İslâmiyete hizmet edenleri tanımak, onlardan faydalanmak
zorundadır. İslâmiyet ilim dinidir, âlimler sayesinde devam eder. Âlimleri
yok kabul edersek, din de nazariyede kalır. Bunun için âlimlerimize sahip
çıkmalıyız.Her İslam âlimine geniş geniş yer vermek isterdik. Fakat Said
Nursî herkesten daha fazla hücuma uğramış. Kendisi, talebeleri ve eserleri
hakkında bine yakın mahkeme açılmış, 780 beraet kararı alınmıştır. Elbette
ki en çok hücum edileni, en fazla tanıtmak, hakikatı ortaya çıkarmak için
lüzumludur.Biz, Bediüzzaman Said Nursî'yi övmedik. Sadece hayatının ve eserlerinin
bir kısmına ayna tuttuk. Daha geniş bilgi almak isteyenler, onun hayatı
hakkında yazılmış kitapları ve Risale-i Nur Külliyatını tetkik edebilirler.Din
büyüklerini tanıtmak, bir bakıma İslâmiyeti tanıtmak demektir. Din büyüklerini
tanıtmak, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem'i takdimdir. Çünkü İki
Cihan Serveri Peygamberimiz olmasaydı, din büyükleri de olamazdı. Meyvayı
övmek, ağacı tanıtmaktır. Peygamberimizin övdüğü âlimleri övmemek, Peygamberimizin
sevdiği âlimleri sevmemek, İslâmiyetten uzaklaşmaktır. En çok hücum edileni
en çok korumak, aklın ve ilmin gereğidir.Bir İslam büyüğü buyuruyor ki:
Ya Rabbi ne hikmettir ki, Sen'i sevenleri bulmak, Sen'i sevmektir. Sen'i
sevmek ise, Sen'i sevenleri bulmaktır. |
| SAİG |
Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek. |
| SAİGAN |
Boğazdan kolayca geçerek. |
| SAİH |
Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan. |
| SAİK |
(Bak: Saak) |
| SAİK |
Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep. |
| SAİK |
Kırağı, çiğ. |
| SAİKA |
Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses.
* Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek. |
| SAİKA-VARİ |
f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak. |
| SAİKA-ZEDE |
f. Yıldırım çarpmış. |
| SAİKA |
Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep. |
| SAİL |
(Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden. |
| SAİL(E) |
(Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan
eden. |
| SAİLİYET |
Akıcılık. * Dilencilik. |
| SAİM |
(Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan. |
| SAİME |
Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan. |
| SAİMÎN |
(Sâim. C.) Oruç tutan kimseler. |
| SAİR |
Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen,
dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri. |
| SAİT |
(Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan. |
| SAİYAN |
(Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar. |
| SAK |
Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. *
Mc: Şiddet. |
| SAK' |
Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması. |
| SAK' |
Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek,
vazgeçmek. |
| SA'K(A) |
Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak. |
| SA'KA |
Bayılma. Baygınlık. |
| SA'KA-İ ŞEDİDE |
Şiddetli baygınlık. |
| SAKA |
Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi
kayışı. |
| SAK'A |
Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu. |
| SAK'AB |
Uzun, tavil. |
| SAKALAN |
(Sakaleyn) İnsanlar ve cinler. |
| SAKAM |
(Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet. |
| SAKAMET |
Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert. |
| SAKAR |
Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem) |
| SAKAR |
(C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş
süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak. |
| SAKARE |
Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet
eden. * Pekmezci. |
| SAKAT |
Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık
(yazıda veya sözde). |
| SAKATÎ |
Yanlışları çok olan muharrir veya şâir. |
| SAKAYN |
İkizkenar. |
| SAKB |
(C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık
olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı. |
| SAKB |
(C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan direk. * İçi boş olmayan
kuru cisme vurmak. * Yakınlık. |
| SAKBE |
Çadır direği. * Oklava. |
| SAKEK |
At kusurlarından bir kusur. |
| SAKF |
Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. |
| SAKF-I MERFU' |
Yükseltilmiş dam, tavan. |
| SAKF-I MUALLÂ |
Yüksek gökyüzü. |
| SAKF |
Hızla almak. Sür'atle ahzetmek. |
| SAKIA |
(C.: Savâkı) Yıldırım. |
| SAKIB |
Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen. |
| SAKIT |
Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk. |
| SAKIYE |
(C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı. |
| SAKIYY |
(C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı. |
| SAKİ |
(Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki
sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ. |
| SAKİB |
(Sâkibe) Dökülen. |
| SAKİF |
Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren. |
| SAKİL |
(Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba. |
| SAKİL |
Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya
hece. |
| SAKİL |
Cilâ yapan, parlatan. |
| SAKİM |
Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış. |
| SAKİN |
Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi
olmayıp cezimli (sakin okunan) harf. |
| SAKİNAN |
(Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler. |
| SAKİNÂNE |
f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. |
| SAKİT(E) |
Susan, ses çıkarmayan. |
| SAKİTÂNE |
f. Ses çıkarmayarak, sessizce. |
| SAKK |
Kin tutmak. |
| SAKK |
(C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek. |
| SAKKA |
Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu. |
| SAKKA' |
Kulağı çok küçük olan koyun. |
| SAKL |
Törpü ile eğeleme. Cilâlama. |
| SAKME |
şiddetle ve kakarak vurmak. |
| SAKN |
Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri. |
| SAKO |
Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi) |
| SAKRE |
Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi. |
| SAKSAKA |
Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin
terslemesi. |
| SAKTA |
(C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık. |
| SAKTA (SIKAT) |
Kapmak. * Düşmek. |
| SAKUR |
Sivri burunlu büyük balta. Külünk. |
| SAKUR |
Deyyus. |
| SAKY |
Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak. |
| SAKY-I MÂ |
Su dağıtma. |
| SAL |
f. Sene, yıl. |
| SAL-İ HAL |
İçinde bulunulan yıl. |
| SA'L |
Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek. |
| SAL' |
Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik. |
| SALÂ |
Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin
aslı "Essalât" veya "Salât" dır.) |
| SAL'A |
Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya
solu. |
| SALA' |
Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması. |
| SA'LA |
Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al) |
| SALAA |
Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri. |
| SALABET |
Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı
korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak.
(Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ) |
| SALABET-İ DİNİYE |
Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet
ve sağlamlık. |
| SALAET |
(C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş. |
| SALAH |
Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik.
Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan
yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur) |
| SALAH-İ HAL |
Durumun düzelmesi. |
| SALAH-ÜD DİN |
Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı"
mânasına gelir. |
| SALAHADDİN-İ EYYUBÎ |
(Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına
açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından
ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın
en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri
dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı
kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde
oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz,
düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan
Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı
ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub
olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi
idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh) |
| SALÂ-HAN |
f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan
kimse. * Meydan okuyan kişi. |
| SALAHAT |
Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli. |
| SALAHATTİN |
(Bak: Salah-üd din) |
| SALAHDEM |
Katı, şiddetli, şedid. |
| SALAHDİ |
Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem. |
| SALAHİYET |
Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak,
bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek. |
| SALAHİYETDAR |
f. Vazifeli, salahiyet sâhibi. |
| SÂLÂR |
f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir.
Başkumandan. |
| SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM |
Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm. |
| SÂLÂR-I RUSÜL |
Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm. |
| SALAT |
Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in
tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize
(A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği
ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah
arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir.
İ.İ.) |
| SALÂT-I FECR |
Sabah namazı. |
| SALÂT-I HAMSE |
Beş vakit namaz. |
| SALÂT-I HAVF |
Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I İSTİHÂRE |
İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I İSTİSKA |
Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz. |
| SALÂT-I SEFER |
Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I VUSTA |
(Bak: Vusta) |
| SALÂT-ÜL ASR |
İkindi namazı. |
| SALÂT-ÜL FECR |
Sabah namazı. |
| SALÂT-ÜL ÎD |
Bayram namazı. |
| SALÂT-ÜL İŞÂ |
Yatsı namazı. |
| SALÂT-ÜL MAĞRİB |
Akşam namazı. |
| SALÂT-ÜL VİTR |
Vitir namazı. |
| SALÂT-ÜZ ZUHR |
Öğle namazı. |
| SALATÎN |
(Sultan. C.) Sultanlar. |
| SALAVAT |
(Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar.
* Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet
ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi. |
| SALAVATULLAH |
Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi. |
| SALAYE |
(C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş. |
| SALAYIK |
Yufka yapmak. |
| SALB |
Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak. |
| SALBEN |
Asarak, asmakla öldürmek suretiyle. |
| SALBETMEK |
Asarak öldürmek. |
| SALD |
Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle
ellerini yere vurmak. |
| SALDAH |
Sağlam ve katı nesne. |
| SAL-DİDE |
f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş. |
| SALE |
f. Yıllık, senelik. |
| SA'LE |
Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu. |
| SALE |
Âfet, belâ, musibet, dâhiye. |
| SA'LEB(E) |
(C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri. |
| SALEF (SALF) |
Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci
indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi. |
| SALEHBA |
Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât) |
| SALENBAC |
Uzun ince balık. |
| SALFA' |
Sağlam ve sert yer. |
| SALHA |
(Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler. |
| SALHHANE |
f. (Bak: Selhhane) |
| SALHURDE |
f. Çok yaşlı, pek ihtiyar. |
| SALİB |
Titreten. * Hareketli. |
| SALİB |
(C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli. |
| SALİB(E) |
Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla
alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini
söyleyip isbat eden. |
| SALİBE-İ KÜLLİYE |
Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün
olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia
ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık
olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün
eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü:
Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul
etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır
veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde
illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh,
ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani'
vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i
mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab
ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz,
şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin
iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve
keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu
düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza,
masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan
yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu
kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.) |
| SALİBE |
Ayakları yarık olan kadın. |
| SALİBİYYUN |
Hristiyanlar. |
| SALİD |
Pak, temiz. |
| SALİF(E) |
Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem. |
| SALİF-ÜL ARZ |
Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan. |
| SALİF-ÜL BEYAN |
Bildirilmiş, beyanı geçmiş. |
| SALİF-ÜZ ZİKR |
Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda,
daha evvel söylenen. |
| SALİF |
Boynun genişliği, kalınlığı. |
| SALİG |
(C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır. |
| SALİH |
Kara yılan. |
| SALİH (A.S.) |
Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan
Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında
kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı.
Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden
mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve
deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber
tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden
Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv
ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette
de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde
Tevrat'ta zikredilmiştir. |
| SALİH(A) |
(Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı,
dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan. |
| SALİHA |
Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse. |
| SALİHAT |
Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman
kadınlar. |
| SALİHÛN |
Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler. |
| SÂLİK |
(Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir
tarikat yolunda olan. |
| SÂLİKÂN |
(Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış
kimseler. |
| SÂLİKÛN (SÂLİKÎN) |
(Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler. |
| SALİL |
Demirden çıkan ses. Demir sesi. |
| SÂLİM(E) |
Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden
uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan
cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât
gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime. |
| SÂLİMEN |
Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle. |
| SÂLİMÎN |
(Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler. |
| SÂLİS(E) |
Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri. |
| SÂLİSÂT |
(Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler. |
| SÂLİSEN |
Üçüncü olarak. |
| SALİYE |
Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye. |
| SALK |
Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması. |
| SALKAME |
Azı dişlerinin birbirine dokunması. |
| SALL |
Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses. |
| SALL |
(C.: Sellât) Dar su yolu. |
| SALLA |
(Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir. |
| SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH |
"Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini
kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında
söylenilen duadır. |
| SALLE |
(C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild. |
| SALM |
Kesmek. |
| SALMA' |
Kesmek. |
| SALNAME |
f. Yıllık, senelik. |
| SALSAL |
Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek. |
| SALSALE |
Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları. |
| SALT |
Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın.
* Vurmak mânâsına mastar. |
| SALTANAT |
Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe.
* Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset) |
| SALTANAT-I SENİYYE |
Osmanlı İmparatorluğunun bir adı. |
| SALUS |
f. İkiyüzlü, riyakâr. |
| SALUSÎ |
f. İkiyüzlülük, riyakârlık. |
| SALV |
Uyluk. |
| SALVELE |
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua. |
| SALY |
Pişirmek. * Yakmak. |
| SAM |
Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş.
* Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi. |
| SA'M |
Soymak. |
| SAM'A |
Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot. |
| SAMAHMAH |
Uzun ve çok yoğun olan madde. |
| SAMAM |
Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
| SÂMÂN |
f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir
kimsenin varı-yoğu, serveti. |
| SÂMÂNSUZ |
f. Rahat ve huzuru bozan. |
| SAM'AR |
Katı şiddetli, şedid. |
| SAM'ARE |
Sağlam ve dayanıklı, sert. |
| SAMD |
Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun. |
| SAMECE |
(C.: Samec) Kandil. |
| SAMED |
Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye
muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey.
* Kavmin ulusu. |
| SAMEDANÎ |
Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus. |
| SAMEDİYET |
Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden
hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi. |
| SAMEKMEK |
Çok kuvvetli adam. |
| SAMEM |
Sağırlık. |
| SAMER |
Bozulup fena kokmak. |
| SAMEYAN |
Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi. |
| SAMG |
Zamk, ağaç sakızı. |
| SAMGÎ |
Zamk gibi, zamk halinde olan. |
| SAMHA |
Kolaylık. Asânlık. Sühulet. |
| SAMİ |
Yüksek, yüce, refi'. |
| SAMİ |
Sertlik, katılık. Kuruluk. |
| SAMİ' |
İşiten, duyan, dinleyen. |
| SAMİA |
Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti. |
| SAMİD |
Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. *
Gafil. |
| SAMİH |
Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan. |
| SAMİÎN |
(Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici
olanlar, devam edenler. |
| SAMİL |
Kuru, yâbis. |
| SAMİM |
İç, asıl, öz. |
| SAMİM-ÜL KALB |
Kalbin içi. |
| SAMİMÂNE |
f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla. |
| SAMİMÎ |
İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı. |
| SAMİMİYET |
İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti
vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet
dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri
olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne
geçebilir. İnayata mazhar olur. M.) |
| SAMİN(E) |
Sekizinci. |
| SAMİN |
Semiz, yağlı, besili. |
| SAMİNEN |
Sekizinci olarak. Sekizinci derecede. |
| SAMİR |
Gece toplantıları. |
| SAMİR |
Yemişli, meyvalı ağaç. |
| SAMİRÎ |
Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın
(A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan
bir yahudi. |
| SAMİT(E) |
Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf. |
| SAMİTE-İ MEYYİTE |
Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete
gelmeyen, ölü gibi sükût eden. |
| SAMİTANE |
f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. |
| SAMİT |
Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek. |
| SAMKUK |
Kaba adam. |
| SAML |
Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak. |
| SAMLAH |
Kulak deliği. * Kulak kiri. |
| SAMM(E) |
Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr. |
| SAMM |
Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde.
* Vurmak. |
| SAMMA |
Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. *
Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
| SAMME |
(C.: Sevvâm) Zehirli hayvan. |
| SAMSAM |
Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim. |
| SAMSAME |
Cemaat, topluluk. * Bölük. |
| SAMT |
Susma, sükût. |
| SAMU |
İyi olma, afiyet bulma. |
| SAMUT |
(Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan. |
| SAMYELİ |
Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr. |
| SAN |
f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler
yapılır. |
| SAN' |
Sağlam ve muhkem yer. |
| SAN'A |
Yemen diyarında bir şehrin adı. |
| SANABİR |
Şiddet. |
| SANADİD |
Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler,
padişahlar. |
| SANADİD-İ KUREYŞ |
Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri. |
| SANADİK |
(Sunduk. C.) Sandıklar. |
| SANAİ' |
(Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi. |
| SAN'AT |
Ustalık, hüner, mârifet. |
| SAN'AT-ÜT TEDELLİ |
İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme,
yukarıdan aşağıya inme san'atı. (Bak: Tedelli) |
| SAN'ATGER |
f. San'atçı. |
| SAN'ATKÂR |
f. Usta, san'atçı. |
| SAN'ATKÂRANE |
f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra
yakışır şekilde. |
| SAN'ATNÜMA |
San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren. |
| SAN'ATPERVERANE |
f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek. |
| SANAVBER |
Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı. |
| SANAVBERÎ |
Kozalak biçiminde. Koni şeklinde. |
| SAN'AVÎ |
(San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı. |
| SANAYİ |
San'atlar. |
| SANAYİ-İ LAFZİYE |
Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad
gibi.) |
| SANAYİ-İ MANEVİYE |
Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.) |
| SANAYİ-İ NEFİSE |
Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla
yapılmış eserler. |
| SANBUR |
Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan
kişi. |
| SANC |
Zil. |
| SANCAK BEYİ |
Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on
kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların
ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara
"Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak
Beyi" adı verilirdi. |
| SANCAKDAR |
f. Sancak taşıyan. Alemdar. |
| SANCE |
(C.: Sanecât) Terazi. * Taş. |
| SAND |
Bendetmek, bağlamak. |
| SANDAL |
(C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç. |
| SANDİD |
Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr. |
| SANDUK |
(C.: Sanadik) Sandık. |
| SANDUKA |
Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan
ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu
halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk,
taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda
sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin
üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.) |
| SANDUKÇE |
f. Küçük sandık. |
| SANDUKKAR |
Veznedar. |
| SA'NEB |
Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi. |
| SANEM |
Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel
olan. * Putperestlerin İlâhı. |
| SANEM-HANE |
f. Tapınak, puthane. |
| SANEM-PEREST |
f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi,
sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet
ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki
gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid
veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi
kamçılayıp teşvik eder. S.) |
| SA'NET |
Et yağı. * Yağ. |
| SANEVBER |
(Bak: Sanavber) |
| SANEVÎ |
İkinci. İkinci derecede. |
| SANİ' |
(Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana
getiren. İşleyen, yapan. (Allah) |
| SANİ'-İ HAKİKÎ |
Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını,
esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.). |
| SÂNİ'-İ HAKÎM |
Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.) |
| SANİ' |
Görülen iş. |
| SANİ |
İkinci. |
| SÂNİ AŞER |
Onikinci. |
| SANİA |
Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil. |
| SANİFE |
Bez kenarı. |
| SANİH |
Mübarek fiil, iyi iş. |
| SANİHA |
Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir. |
| SANİHA-ÂRÂ |
f. Hatıra gelen, akla gelen. |
| SANİHÂT |
(Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh) |
| SANİ'İYYET |
Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine
isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın
bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor.
Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha
vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile,
Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.) |
| SANİYE |
Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman. |
| SA'NİYE |
Takkenin tepesi. |
| SANİYE |
(C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri
deve. |
| SANİYEN |
İkinci olarak. İkinci derecede. |
| SANSÜR |
Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe
kontrol edilmesi işi. |
| SANTİT |
Ulu, kerim kişi. |
| SANTRİFÜJ |
yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i
an-il merkeziye) |
| SANVAN |
(Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği
dolap veya sandık. |
| SAR |
f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir.
Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer. |
| SAR |
İntikam, öç. |
| SAR' |
Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya
iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten
meneder. |
| SA'R |
Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının
kökü. |
| SA'R |
Ateşin alevlenmesi. |
| SARA |
f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin
ismi. |
| SAR'A |
Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı. |
| SARA |
Rengi değişmiş olan su. |
| SARA' |
Sararmış hanzal otu. |
| SARAD |
Yer bağırsağı. |
| SARAH |
Her şeyin hâlis ve safisi. |
| SARAHAT |
Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt. |
| SARAHATEN |
Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa. |
| SARAMET |
Yiğitlik, mertlik. |
| SA'RAN (SA'REVÂN) |
Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler. |
| SARARÎ |
(C.: Sarariyyûn) Gemici. |
| SARASIR |
(Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar. |
| SARASIRA |
Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı. |
| SARAT |
Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi. |
| SARAY |
(Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve
büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev. |
| SARB (SAREB) |
Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş
süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı. |
| SARBAN |
f. Deve sürücüsü. Deveci. |
| SARD |
Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk. |
| SARDAH (SIRDÂH) |
Düz yer. * Sahrâ, çöl. |
| SARE |
(Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil). |
| SARE |
Cemaat, topluluk. |
| SARE |
(C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk. |
| SARF |
(C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme.
Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. *
Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden
bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif
çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma. |
| SARF-I MEHÂRET |
Maharet sarfetme. |
| SARF-I NAZAR |
Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama. |
| SARF-I ZİHN |
Akıl sarfetme, akıl harcama. |
| SARFE |
Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi. |
| SARFE MEZHEBİ |
Kur'an-ı Kerim'in mu'cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb
ismi.(İ'caz-ı Kur'an'da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki,
Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci
mercuh mezheb odur ki:Kur'an'ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir.
Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki
bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki:
"Sen kalkamıyacaksın." O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i
mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki;
Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve
ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre "Bir kelimesine
de muâraza edilmez" diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem
Cenab-ı Hak i'caz için onları men'etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar.
Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.) |
| SARFÎ |
(Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine
dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili. |
| SARFİYYAT |
Masraflar, giderler. |
| SARF U NAHİV |
Dilbilgisi. Gramer. |
| SARH |
(C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı. |
| SARHA |
Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. |
| SÂRIK |
(Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız. |
| SÂRIKANE |
f. Hırsız gibi, hırsızcasına. |
| SARİ |
(Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına
da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan. |
| SARİ |
f. Süren, sürücü. |
| SARİ' |
Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse. |
| SAR'Î |
Sar'a hastalığı ile ilgili. |
| SARÎ |
(C.: Surrâ) Gemici. |
| SARİB |
Yol, tarik. |
| SARİF |
(Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden. |
| SARİF |
Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi. |
| SARİFE |
(C.: Savârif) Değişiklik. Değişme. |
| SARİH |
Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded
beklenen. * Meded isteyen. |
| SARİH |
Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan. |
| SARİHAN |
Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak. |
| SARİK |
(Bak: Sârık) |
| SARİM |
Kesen, kesici. * Şecaatlı. |
| SARİM |
Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman. |
| SARİME |
Ekini biçilmiş yer. |
| SARİR |
(Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı. |
| SARİR-İ HÂME |
Kalem cızırtısı. |
| SARİYE |
(C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut. |
| SARM |
(Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak. |
| SARMA' |
Susuz sahra. Suyu olmayan çöl. |
| SARNIÇ |
(Bak: Sahrınç) |
| SARR |
Sevindiren, sürura sebeb olan. |
| SARR |
Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. *
Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak. |
| SARRAF |
Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin
kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan. |
| SARRAFÂN |
(Sarraf. C.) Sarraflar. |
| SARRAM |
Ham deri satıcısı. |
| SARRAR |
Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan. |
| SARRE |
Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha,
yüksek ses. |
| SARSAR |
Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği. |
| SARSARA |
Doğan sesi. * Horoz sesi. |
| SARSARANİ |
(C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık. |
| SARUC |
Alçı. * Hamam otu. |
| SARY |
Kalem ve kapı cızıltısı. |
| SA'SA |
Dağılmış develer. |
| SA'SA |
İnci, sedef. |
| SA'SAA |
Keçiyi sağmak için çağırmak. |
| SA'SAA |
Perakende etmek, dağıtmak. |
| SA'SAE |
Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi. |
| SASANİLER |
İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur
hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan
aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten
önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler,
İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi
ile ortadan kaldırılmışlardır. |
| SA'SEA |
Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak. |
| SASİM |
Kara ağaç. * Abnus ağacı. |
| SAT' |
Yüksek olmak. Kesmek, kat'etmek. |
| SA'TER |
Güvey otu. * Kekik otu. |
| SA'TERÎ |
şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı. |
| SATH |
(Bak: Satıh) |
| SATH-I ARZ |
Yer yüzü. Ruy-i zemin. |
| SATH-I DERYA |
Denizin yüzü. |
| SATHEN |
Dış yüzden, dıştan. |
| SATHÎ |
Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir
ve âit. |
| SATHİYÂT |
Sathi ve âdi şeyler. |
| SATHİYYEN |
Dıştan, dış yüzden. * Üstten. Derinleştirmeden. |
| SATI' |
(Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan.
Parlak. |
| SATIH |
Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. *
Genişlik. |
| SATİ |
Adımlarını geniş atan at. |
| SATİH |
(Bak: Şıkk) |
| SATİM |
(C.: Sutem) Galiz, kaba. |
| SATİR |
Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten. |
| SATİT |
Ses. * Topluluk, cemaat. |
| SATL |
Kova, tas, küçük leğen. |
| SATR |
(C.: Sutur) Satır. Yazı sırası. |
| SATRANÇ |
32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye
dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur. |
| SATT |
Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def'etmek. *
Zor bir işe giriftar etmek. |
| SATUR |
(C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak. |
| SATUR |
Satır. |
| SATV |
Yürürken sıçramak. |
| SATVET |
Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine
şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk. |
| SAUD |
İnişli ve yokuşlu yer. |
| SAUR |
Ocak. Fırın. |
| SAUT |
Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar. |
| SAV |
Vatan. * Niyyet. |
| SAV' |
Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak. |
| SA'V |
Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş. |
| SAVAB |
Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst. |
| SAVABDİDE |
f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş. |
| SAVAB-ENDİŞ |
Düşünce ve görüşü doğru olan. |
| SAVAB-NÜMA |
f. Doğruyu gösteren. |
| SAVAFIK |
Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler. |
| SAVAİK |
Saikalar, yıldırımlar. |
| SAVAİK-İ RAHMET |
Rahmet yağmur ve yıldırımları. |
| SAVALİC |
Cirit oynanan eğri sopalar. |
| SAVARIM |
(Sârım. C.) Keskin kılıçlar. |
| SAVARİF |
(Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler. |
| SAVARİF-İ DEHR |
Dünya değişiklikleri. |
| SAVAT |
(Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
* Derede hayvanlara su içirilen yer. |
| SA'VAT |
(Sa've. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar. |
| SAVB |
Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk,
dürüstlük. |
| SAVB-I ÂLÎ |
Yüksek taraf. |
| SAVB-I HAK |
Hak ciheti. |
| SA'VE |
(C.: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş. |
| SAVER |
Eğri boyunlu olmak. |
| SAVG |
Batmak, * Kuyumculuk yapmak. |
| SAVH |
Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak. |
| SAVİ |
Kuru, yâbis. |
| SAVL |
Saldırma, atılma. Saldırış, atılış. |
| SAVLEC |
Misk. * Gümüş. |
| SAVLECAN |
(C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa. |
| SAVLET |
Saldırma. Ani ve şiddetli atılış. |
| SAVM |
Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten,
içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet. |
| SAVM-I DAVUDÎ |
Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek. |
| SAVM-I DEHR |
Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi
iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa
câizdir. |
| SAVM-I VİSAL |
İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur) |
| SAVMAA |
(Savmea) (C.: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet
ettikleri yer. * Hücre. |
| SAVN |
Koruma, muhafaza, sıyanet. |
| SAVR |
(C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir
yerde toplanmış küçük hurma ağaçları. |
| SAVRE |
Uyuza benzer bir hastalık. |
| SAVT |
Ses. Bağırmak.(Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır.
Evet ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helâldir. Yetimâne
hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin
etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te'sire göre hüküm alır!
İ.İ.) |
| SAVT-I BÜLEND |
Yüksek ses. |
| SAVT-I HAZİN |
Hüzünlü ses. |
| SAVT |
(C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak. |
| SAVT-I AZAB |
Daima elem verici azab. |
| SAVTAL |
Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki. |
| SAVVAG |
Kuyumcu. |
| SAVVANE |
(C.: Savân) Bir cins çakmak taşı. |
| SA'Y |
Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana
gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür'et etme. * Ziyaret
etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya Umre'de Safâ ile Merve arasında
usulüne göre yedi defa gelip gitmektir. (Bak: Himmet) |
| SA'Y-İ BELİĞ |
Emek harcayarak gereği gibi çalışma. |
| SA'Y-İ DİMAĞÎ |
Kafa çalışması, fikrî çalışma. |
| SAY' |
Suyun akması. |
| SAYADİD |
Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
| SAYAKILE |
(Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri. |
| SAYARİF |
(Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler. |
| SAY'ARİYYE |
Boyunda olan işaret. |
| SAYASİ |
(Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha
tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler. |
| SAYB |
İnmek. |
| SAYD |
Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek. |
| SAYD-I MAHÎ |
Balık avı. |
| SAYDA' |
Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi. |
| SAYDANİ |
Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk. |
| SAYDELAN |
(C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi. |
| SAYDELANÎ |
Boncukçu, çerçi. |
| SAYDELE |
Eczahane. |
| SAYDELÎ |
Eczacı. |
| SAYDENANİ |
Bir küçük canlı. |
| SAYDGÂH |
f. Av yeri. |
| SAYDGER |
f. Avcı. Sayyad. |
| SAYE |
f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım. |
| SAYE-İ MEDİD |
Uzun gölge. |
| SAYE |
(C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması
için bir yere yığıp höyük yapılan taş. |
| SAYE-BAN |
Gölgelik. Büyük çadır. Şemsiye. * Mc: Koruyan, himaye eden. |
| SAYED |
Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek. |
| SAYE-DAR |
f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye
eden. |
| SAYE-ENDAZ |
f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan. |
| SAYE-FİKEN |
Gölge düşüren. |
| SAYE-GÂH |
f. Gölgeli yer. Gölgelik. |
| SAYE-GÜSTER |
f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden. |
| SAYE-HAH |
Koruma ve himaye isteyen. |
| SAYEHAN |
Çağırmak. |
| SAYE-NİŞİN |
f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye
gören. |
| SAYE-PUŞ |
Ağaçlık, gölgelik. |
| SAYE- ZAR |
f. Gölgelik. |
| SAYF |
Yaz, yaz mevsimi. |
| SAYFÎ |
Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı. |
| SAYFİYE |
Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer. |
| SAYFUFET |
Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek. |
| SAYH(A) |
(C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet. |
| SAYHA-İ GURÂB |
Karga bağırışı. |
| SAYHED |
Uzun. |
| SAYHUD |
Çok sıcak olan gün. |
| SAYİBE |
(C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen
dişi deve. * "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve
doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye
kadar gezer. |
| SAYİDE |
f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş. |
| SAYİFE |
(C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum. |
| SAYİFET |
Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde
gaza yaparlardı.) |
| SAYİL |
Alında olan beyazlık. * Burun kamışı. |
| SAYİME |
(C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar. |
| SAYİR |
Bakan, seyreden. Seyredici. |
| SAYİS |
(Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü. |
| SAYİS-HANE |
f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan. |
| SAYK |
(Bak: Sıyk) |
| SAYKAL |
Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen. |
| SAYKAL VURMAK |
Cilâ vurmak, parlatmak. |
| SAYKALZEDE |
f. Cilâlı. Cilâlanmış. |
| SAYKALZEN |
f. Yaldızcı. |
| SAYLEM |
Zorluk, meşakkat. |
| SAYREF |
(C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz
kimse. |
| SAYREFÎ |
(C.: Sayârife) Sarraf. |
| SAYREM |
Bir lokma yemek. |
| SAYRURET |
(Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir
şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn. |
| SAYSA |
Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi. |
| SAYYAD |
Avcı, avcılık yapan. |
| SAYYAD-I BÎ-İNSAF |
f. İnsafsız avcı. |
| SAYYAG |
(Sıyâgat. dan) Kuyumcu. |
| SAYYERE |
(Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde). |
| SAYYİB |
Yağmur veren bulut. |
| SAYYİHANÎ |
Medine hurmalarından bir cins. |
| SAYYUR |
Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir. |
| SAZ |
f. (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran,
düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz
$ : Evham veren. |
| SAZ |
f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık.
* At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat.
* Benzer, misil, eş. * Hile. |
| SAZEC |
(C.: Sevâzic) Sâde, basit. |
| SAZENDE |
(C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı. |
| SAZÎ |
f. Düzenleyicilik, yapıcılık. |
| SAZKÂR |
f. Uygun, muvafık. |
| SAZKÂRÎ |
f. Uygunluk, muvafakat. |
| SE |
Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının
karşılığıdır. |
| SE |
f. Üç. |
| SEA |
Güç, iktidar. |
| SEAB |
(C.:
Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar. |
| SEABİB |
Salya. |
| SEABİB |
(Su'bub. C.) Saf su akan yerler. |
| SEABİN |
(Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar. |
| SEAF |
Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin
kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın
çevresinin kopup ayrılması. |
| SEALİL |
(Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller. |
| SEAM |
Bir çeşit deve yürüyüşü. |
| SEARİR |
Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık. |
| SEAT |
Kokmak. |
| SEB' |
(Seb'a) Yedi.(7) |
| SEB'A-İ SEYYARE |
Yedi seyyar yıldız. |
| SEB' |
İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya
kamçı ile dövmek. |
| SEB' |
Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek. |
| SE'B |
Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak. |
| SEBAHAT |
(Bak: Sibâhat) |
| SEBAİK |
(Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler. |
| SEBAK |
(C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları
ödül. |
| SEBAK-ÂMUZ |
f. Ders arkadaşı. |
| SEBAK-DAŞ |
f. Ders arkadaşı. |
| SEBAK-GÂH |
f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese. |
| SEBAK-HÂN |
f. Ders okuyan, talebe. |
| SEB'A SEMAVAT |
Yedi kat gökler.(Üçüncü Mes'ele: kelimesi hakkındadır.Ey arkadaş!
Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir.
Onların o hurafe-vâri fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı
müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir.
Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallâk
bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden semavatın
inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da, ötekisi tefritte
kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakk'ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş
olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte
olduklarına kaildir. Hadis ise, semanın $ den ibaret bulunduğunu emrediyor.
Şu hak olan mezhebin, "Altı Mukaddeme" ile tahkikatını yapacağız.Birinci
mukaddeme: Şu geniş boşluğun Esir ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.İkinci
Mukaddeme : Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin
emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.Üçüncü Mukaddeme:
Madde-i Esiriyenin, yine Esir olarak kalmak şartiyle, sâir maddeler gibi
muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi'leri vardır. Buhar ile su ve buzun
teşekkülâtları gibi.Dördüncü Mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse,
tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada
başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i Esiriye,
sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da, manzume-i şemsiyenin tabakasına
ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.Beşinci
Mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki: Bir maddede teşkil,
tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir.
Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşden alev, duman husule
gelir. Müvellidülmâ' ile Müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar
tevellüd eder.Altıncı Mukaddeme: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki;
semavat müteaddittir; şeriat sahibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir.
Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları arab üslublarında kesret için kullanılır.Arkadaş!
Pek geniş bulunan Kur'an-ı Kerimin hitablarına, mânalarına, işaretlerine
dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve
umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe
mucibdir.Meselâ: $ kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesimiyyenin tabakalarını
fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri
ihata eden nesimî küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb'ayı
fehmetmiştir; bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde Esirin yedi tabakasını
fehmetmiştir; bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber
altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da Esirin teşekkülâtı
yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.Hülâsa : Herbir kısım insanlar,
istidatlarına göre feyz-i Kur'an'dan hisselerini almışlardır. Evet Kur'an-ı
Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz. İ.İ.) |
| SEBAT |
Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde
vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit
ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı
bulunmak, sağlamlık göstermek. |
| SEBATA |
Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması. |
| SEBATÎ |
Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma. |
| SEBATKÂR |
f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam
olan. |
| SEBAYA |
(Sebbî. C.) Harbde esir düşenler. |
| SEBB |
Küfür, küfran. Sövüp saymak. |
| SEBBAB |
(Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz. |
| SEBBABE |
Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı. |
| SEBBABEGEZÂ |
f. Şaşarak parmağını ısıran. |
| SEBBAH |
(Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç. |
| SEBBAHE |
Yüzücü kuşlar sınıfı. |
| SEBBAK |
Eritip kalıba döken, eritici. |
| SEBBETMEK |
Söğmek, sövüp saymak. |
| SEBC |
(C.: Esbâc) Orta vasat. |
| SEBCA' |
(C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec) |
| SEBE' |
(Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana
gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur
şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin adı. * Bir devlet ismi. * Bir şahıs adı. |
| SEBE' SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 34. Suresi olup Mekkîdir. |
| SEBE |
Yaşlılıktan dolayı bunamak. |
| SEBEB |
Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin
bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab,
Esbabperest) |
| SEBEB-İ HİLKAT |
Yaratılışa sebeb ve gaye, yaratılışa vâsıta ve âlet olan.(... Nasıl
ki O Zât, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vüsulüdür.
Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır.
S.) |
| SEBEB-İ VÜCUD |
Varlık sebebi. Var olmanın sebebi ve gayesi. |
| SEBEBİYET |
İcab ettirme, sebep olma. |
| SEBED |
Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması. |
| SEBEHLEL |
Bâtıl, boş, abes. |
| SEBEL |
Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp
da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı. |
| SEBELE |
Bıyık. |
| SEBENTA |
Çeri, öncü. * Ayı. |
| SEBET |
Kıvırcık olmayan saç. |
| SEBET |
Hüccet, delil. |
| SEBETE |
(C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer. |
| SEBG (SÜBUG) |
Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak. |
| SEBH |
Genişlik. * Hafiflik. |
| SEBH |
Atın seğirtmesi. * Sür'atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek.
* Suda yüzme. |
| SEBHA |
Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla |
| SEBHALE |
" Sübhânallah" demek. |
| SEBİ |
(C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse. |
| SEBİBE |
(C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi
parçası. |
| SEBİC(E) |
Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik. |
| SEBİD |
Başa yağ sürmeyi terketmek. |
| SEBİH |
Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp
eğirmek için koydukları bez parçası. |
| SEBİHA |
Gecelik. Geceleyin giyilen elbise. |
| SEBİKE |
Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya
gümüş. * Hafif, küçük. |
| SEBİKE-İ HAK |
Hak külçesi. * Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin
zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda,
hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi. |
| SEBİKE-İ ZEHEBİYE |
Altun külçesi. |
| SEBİL |
Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan
yer. |
| SEBİLHANE |
f. Sebil olarak su dağıtılan yer. |
| SEBİLULLAH |
Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası. |
| SEB'ÎN |
Yetmiş. |
| SEB'ÎNE MERRE |
Yetmiş defa. |
| SEBİN |
Bir dağın adı. |
| SEBİR |
Mekke civarında bir dağın adıdır.(Resul-i Ekrem (A.S.M.), Mekke'den
hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa
çıktılar. Sebir dedi: "Yâ Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim
üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım."
Cebel-i Hira çağırdı: "Yâ Resulallah ileyye: Bana gel". Bu sır
içindir ki ehl-i kalb Sebir'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler.
Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar birer müstakil abddir, müsebbihdir
ve vazifedardırlar. Peygambe'ri (A.S.M.) tanır ve severler, başıboş değillerdir.
M.) |
| SEBİR |
Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet. |
| SEBİT |
Aklın sabit olması, aklın durması. |
| SEBK |
İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan
hayvan. |
| SEBK |
Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi. |
| SEBK-İ MEFSUL |
Edb: Ayrı ayrı, kesik kesik yazma tarzı. |
| SEBK-İ MEVSUL |
Edb: Cümleleri bağlayarak birleştirme tarzı. |
| SEBK-İ MÜREKKEB |
Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı. |
| SEBKAT |
Geçmek, ilerlemek. |
| SEBLA' |
Uzun kirpikli göz. |
| SEBLET |
(C.: Sibâl) Bıyık. |
| SEBR |
Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için
yoklamak. |
| SEBR VE TAKSİM |
Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber
kullanıldığı gibi, "delil-i taksim, delil-i münkasım" gibi tâbirlerle
de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan
birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit
edilir. (Lât: Residu: Arkada kalan, bâkiye.) Taksim: Man: Bir bütünü hariçte
hiç artmamak şartıyla bölmek. |
| SEBR |
Men'etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek. |
| SEBRE |
(C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit. |
| SEBSEB |
(C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı. |
| SEBT |
Yazma, deftere geçirme, bir yere kaydetme. |
| SEBT-İ DEFTER |
Deftere geçirme, deftere yazma. |
| SEBT |
(C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak.
Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak.
* Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek. |
| SEBTANE |
Tüfek. |
| SEBTEL |
Çürük yumurta. |
| SEBTEL |
Ot tohumundan bir tohum. |
| SEBTEL |
Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.)
* Susak. (Pınarlarda su içilir.) |
| SEBU' |
(C.: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar. |
| SEBU |
f. Testi. |
| SEBUÇE |
f. Küçük testi. * Küçük kap. |
| SEBUH |
(Sibh. den) Yüzgeç. |
| SEBUHA |
Mekke şehri. |
| SEBUİYE |
Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili. |
| SEBUİYET |
Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası. |
| SEB'ÛN |
(Bak: Seb'în) |
| SEBÜK |
f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan. |
| SEBÜKBÂR |
f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan. |
| SEBÜK-ENDİŞ |
f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen. |
| SEBÜKHÎZ |
f. Çabuk kalkan, hareket eden. |
| SEBÜKÎ |
f. Hafiflik. |
| SEBÜK-İNÂN |
f. Çabuk koşan. |
| SEBÜKMAĞZ |
f. Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız. |
| SEBÜKMÂYE |
f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz. |
| SEBÜKMİZAC |
f. Hafif mizaçlı. |
| SEPÜKPÂY |
f. Ayağına çabuk olan. |
| SEBÜKREV |
f. Çabuk giden. |
| SEBÜKRE'Y |
f. Düşüncesiz, hafif fikirli. |
| SEBÜKRUH |
f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. *
Mc: Lâübâli. |
| SEBÜKSER |
(C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık. |
| SE'BÜL |
(C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek. |
| SEB'-ÜL MESANİ |
İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi.
* Mükerrer okunup tekrarlanan. |
| SEBY |
Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere
sürüp giderme. |
| SEBZ |
f. Yeşil, yeşil renkli. |
| SEBZEVAT |
f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar. |
| SEBZEZAR |
f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası. |
| SEBZFAM |
f. Yeşil renkli. |
| SEBZİN |
.f Rengi yeşil. Yeşil renkli. |
| SEBZPUŞ |
f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü. |
| SEC' |
(C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz. |
| SECA' |
Yarasa. |
| SEC'A |
Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli
yazı. |
| SECAÂT |
Kuşların ötüşleri, sec'aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri. |
| SECAH |
Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer. |
| SECAHAT |
Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali. |
| SECAVEND |
f. Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı
Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend
mahalleridir. Secavend denilen huruf-u rumuziye ise şunları ifade ederler:
$ Durmanın lüzumunu gösterir. Bu lüzum şer'î bir lüzum olmayıp, ıstılahî
bir lüzumdur. Meselâ: $ Tilâvet eden $ da durur. Sonra $ den devam eder. |
| SECAYA |
(Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar. |
| SECAYA-YI SÂMİYE |
Yüksek ve kıymetli seciyeler. |
| SECC |
Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek. |
| SECC |
(Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su
akmak. |
| SECCAC |
Çağlayan. Şarıltı ile akan. |
| SECCAC |
Suyu çok olan süt. |
| SECCADE |
Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan
küçük halı, kilim cinsinden sergi. |
| SECCAN |
(Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru. |
| SECDE |
Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.)
memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın,
burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en
büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü. |
| SECDE-İ ŞÜKRAN |
Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde. |
| SECDE-İ ŞÜKÜR |
Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından
sonra hamd ve şükür için edilen secde. |
| SECDE-İ TİLÂVET |
Kur'an okurken veya dinlerken secde âyeti dinlenir veya okunursa
secdeye kapanmak vâcibdir. Okuma secdesi mânasiyle bu isim verilmiştir.
Abdestli ve bulunduğu yer temiz olmak şartiyle kıbleye müteveccihen secde
edilir. (Kur'an-ı Kerim'de, 7, 13, 16, 17, 19, 22, 25, 27, 32, 38, 41, 53,
84 ve 96. Surelerde olmak üzere 14 yerinde secde âyeti vardır.) |
| SECDE SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 32. Suresidir. Mekkîdir. |
| SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET |
Hayret ve muhabbetle yere secde etmek. |
| SECDEGÂH |
f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer. |
| SECDETEYN |
Birbiri arkası yapılan iki secde. |
| SECEC |
Dökülmüş su. |
| SECEDE |
(Sâcid. C.) Secde edenler. |
| SECEL |
Genişlik, vüs'at. * Büyüklük, azamet. |
| SECENCEL |
(Secencele) Ayna. |
| SECER |
Yassı ve enli. |
| SECES |
Bozuk ve bulanık su. |
| SECFAN |
Ev önünde olan perdenin iki kanadı. |
| SECH |
Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma. |
| SECİ' |
Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut
arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır,
onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine
bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere
"Seci' ender seci" denir. |
| SECİC |
Asan, kolay. * Yumuşak yer. |
| SECİC |
Su sesi. |
| SECİF |
Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak. |
| SECİHA |
Tabiat. * Miktar. |
| SECİL |
Uzun, tavil. |
| SECİLE |
Büyük kova. * Dökülmüş su. |
| SECİR |
Posa. |
| SECİR-İ İNEB |
Üzüm posası. |
| SECİR |
Dost. |
| SECİS |
Yılın ve zamanın sonu. |
| SECİYE |
Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu. |
| SECİYE-İ AVRÂ |
Tek gözlü seciye. Dünyaperestlik. |
| SECİYE-İ UVERÂ |
Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin-
seciyesi. |
| SECL |
(Sicâl) İçi su dolu kova. |
| SECLA' |
Emziği uzun dişi deve. |
| SECLA' |
Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim. |
| SECR |
Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak. |
| SECSEC |
Ne yumuşak ne sert olan yer. |
| SECUR |
Tennur kızdırılan nesne. |
| SE'D |
Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan
her cins nesne. |
| SEDA |
(Bak: Sadâ) |
| SEDA' |
(C.: Esdiye) Bezin hatâsı. |
| SEDA |
Çiy denilen yaşlık, kırağı. |
| SEDACET |
Sâdelik. |
| SEDACET-İ KELÂM |
Söz sadeliği. |
| SEDAD |
İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl. |
| SEDAİL |
(Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler. |
| SEDANE |
Etlilik, semizlik, besililik. |
| SEDARE |
Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek. |
| SEDAYA |
(Sedâ. C.) Memeler. |
| SEDC |
Yalan. |
| SEDD |
Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım.
* Set, tümsek. |
| SEDD-İ ÂHENİN |
Demirden yapılan set. |
| SEDD-İ BÂB |
Kapı örtme. |
| SEDD-İ NUTK |
Susma. |
| SED-İ RÂH |
Yol kapayan, yola mâni olan. |
| SEDD-İ RASİN |
Sağlam set. |
| SEDD-İ REMAK |
Ölmeyecek kadar yeyip içmek. |
| SEDD-İ SEDİD |
Yıkılması zor olan, sağlam sed. Yıkılmayacak derecede sağlam sedd. |
| SEDD-İ ZERAİ' |
Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de
men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna
binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden
sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî
Mezhebinde delil kabul edilen bir mes'eledir. |
| SEDD-İ ZÜLKARNEYN |
(Bak: Zü-l karneyn) |
| SEDDAD |
Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon. |
| SEDEF |
(Bak: Sadef) |
| SEDEF |
Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli. |
| SEDEL |
(C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek. |
| SEDEM |
Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık. |
| SEDEN |
(Sedâne) Hizmet. |
| SEDENE |
(Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları. |
| SEDG |
Baş yarığı. * Baş yarma. |
| SEDH |
Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası
üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak. |
| SEDİD |
Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin. |
| SEDİF |
Deve hörgücü. * Her canlının sırtı. |
| SEDİL |
(C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar. |
| SEDİN |
Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse. |
| SEDİR |
Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş
kerevet. |
| SEDK |
Lâzım olmak, icab etmek, lüzum. |
| SEDL |
İrsal etmek, göndermek, yollamak. |
| SEDM |
Dik fışkıran su. |
| SEDN |
Tapınak. * Puthane. |
| SEDN |
Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi. |
| SEDR |
Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek. |
| SEDUM |
Peygamber Lut Aleyhisselâm'ın kavminin şehri. |
| SEDV |
El uzatmak. |
| SEDY |
Meme. |
| SEDYA' |
Büyük memeli kadın. |
| SEELE |
(Sâil. C.) Dilenciler. |
| SEF' |
Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek. |
| SEFA' |
Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak. |
| SEFAHET |
(Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık
edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek. |
| SEFAİN |
(Sefine. C.) Gemiler. |
| SEFAİN-İ HARBİYE |
Harp gemileri. |
| SEFAKA |
Katılık. * Sıklık. |
| SAFAL |
Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer. |
| SEFALET |
Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik. |
| SEFARE |
Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek. |
| SEFARET |
Sefirlik, elçilik. |
| SEFARETHANE |
f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı. |
| SEFARİC |
(Sefercel. C.) Ayvalar. |
| SEFASİF |
(Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar. |
| SEFAT |
(C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu. |
| SEFE |
Kepek. |
| SEFEH |
Akılsızlık. |
| SEFELE |
(Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar. |
| SEFEN |
Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet. |
| SEFENC |
Yeyni, hafif. |
| SEFER |
(Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi. |
| SEFER |
Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a,
kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim) |
| SEFERBER |
f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve
bu askerin durumu. |
| SEFERCEL |
(C.: Sefâric) Ayva. |
| SEFERGÜZİN |
f. Yolculuk yapan, seyahat eden. |
| SEFERE |
Yazıcılar. |
| SEFERÎ |
Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak
veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km.
lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı
mukimdir. (Bak: Mukim) |
| SEFF |
Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç.
* İlâcı toz haline getirme. |
| SEFFAH |
Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü,
gaddar. |
| SEFFAK |
(Sefk. den) Kan döken, kan dökücü. |
| SEFFUD |
(C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir. |
| SEFH |
(C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek. |
| SEFİ' |
Şiddetle tutup çekme. |
| SEFİD |
(Sepid) f. Ak, beyaz. |
| SEFİDÎ |
Beyazlık, aklık. |
| SEFİF |
Deve beline çekilen kolan. |
| SEFİH |
Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan. |
| SEFİHAN |
Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval. |
| SEFİHANE |
f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak. |
| SEFİK |
(C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez. |
| SEFİL |
Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. *
Uslu huy sahibi. |
| SEFİLE |
Mc: Fâhişe. Namussuz kadın. |
| SEFİNE |
Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde
bir burç adı. |
| SEFİNE-İ NUH |
Hz. Nuh'un (A.S.) gemisi. (Bak: Nuh) |
| SEFİR |
Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur.
* Islık sesi. |
| SEFİR-İ KEBİR |
Büyük elçi. |
| SEFİT |
Keremli, cömert kimse. |
| SEFİYY |
Saçılmış toprak. * Bulut. |
| SEFK |
Dökme, akıtma. |
| SEFK-İ DEM |
Kan dökme. |
| SEFK-İ DİMÂ' |
Kan dökme, kan dökücülük. |
| SEFN |
Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık. |
| SEFNE (SİFNE) |
(C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri. |
| SEFR |
Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek. |
| SEFR |
Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve. |
| SEFSAF |
(C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten
kalkan toz. |
| SEFSEFE |
Nişasta, un gibi şeyleri eleme. |
| SEFT |
Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut. |
| SEFUF |
İlâçlar, devâlar, mâcunlar. |
| SEFUH |
Dökülmüş su. |
| SEFVA' |
Hızlı yürüyen katır. |
| SEFY |
Savurmak. Saçmak. |
| SEG |
f. Köpek, kelb. |
| SEG-İ KUY |
Sokak, mahalle köpeği. |
| SEGA' |
Koyun ve keçi sesi. |
| SEGAB |
Açlık. |
| SEGAB |
(C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi
ve tatlı su. |
| SEGABET |
Açlık. |
| SEGAME |
(C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot. |
| SEGAR |
(C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin
boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar. |
| SEGBAN |
(Bak: Sekbân) |
| SEGİL |
Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse. |
| SEGPEÇE |
f. Köpek yavrusu. |
| SEHA |
Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse. |
| SEHA' |
Tıb: Beyin zarı. |
| SEHA |
Cömertlik, el açıklığı. |
| SEHA |
(C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu. |
| SEHAB |
(C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler. |
| SEHAB-I MATİR |
Yağmur bulutu. |
| SEHAB-I RAHMET |
Rahmet bulutu. |
| SEHAB-ÜS SİKAL |
Ağır yağmur bulutları. |
| SEHAB |
Çağırgan, gürültücü kişi. |
| SEHAB-ALUD |
f. Bulutlu. |
| SEHABE |
Tek bulut. |
| SEHABÎ |
Bulut ile alâkalı. |
| SEHAH |
Yumuşak ve sıcak yer. |
| SEHAİB |
(Sehâbe. C.) Bulutlar. |
| SEHALE |
Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları. |
| SEHAM |
Yaş ağaç. * Demir. |
| SEHAM |
Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler.
* Sıcak esen rüzgâr. |
| SEHANE |
Heyet. * Süs, ziynet. * Renk. |
| SEHANET |
Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik. |
| SEHANET |
Sıcaklık. |
| SEHAR |
Bir havuç cinsi. |
| SEHAVET |
(Bak: Sahavet) |
| SEHAY |
Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak. |
| SEHAYA |
(Sehâ. C.) Beyin zarları. |
| SEHB |
Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek. |
| SEHB |
Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak. |
| SEHBA |
Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç
ayaklı âlet. |
| SEHBEL |
Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük
keler. |
| SEHC |
Seyretmek. * Ezmek. |
| SEHEF |
Çok susamak. |
| SEHEK |
Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak.
* Bir şeyin pis pis kokması. |
| SEHEM |
(C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib. |
| SEHER |
Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı. |
| SEHER |
Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. * Fık: İkinci fecirden biraz
evvel olan vakit."Seherlerde eser bâd-ı tecelliUyan ey gözlerim vakt-i
seherde." (S.) |
| SEHERGÂH |
f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit. |
| SEHERHÎZ |
f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen. |
| SEHF |
Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı. |
| SEHH |
Dökmek. |
| SEHHA' |
(Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir. |
| SEHHAC |
Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse. |
| SEHHAH |
(Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne. |
| SEHHAR |
(Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı. |
| SEHİ |
f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy. |
| SEHİ-KAMET |
f. Düzgün boy. |
| SEHİL |
Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan
bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı. |
| SEHİM |
Hisse sâhibi. Hissedar. |
| SEHİN |
Altı görünmeyen sık ve kalın nesne. |
| SEHİNE |
Bulamaç aşı. |
| SEHL |
Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde. |
| SEHL-İ MÜMTENİ' |
Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı
veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız
eser demektir. |
| SEHL-ÜL ME'HAZ |
Kolay olarak alıncak ve elde edilecek şey. |
| SEHL |
Yere yayılmak, döşenmek. |
| SEHL |
(C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit
akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek. |
| SEHLEN |
Kolaylıkla, kolay surette. |
| SEHLTER |
f. En kolay, çok kolay. |
| SEHM |
Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. *
Hazz. * Yay. |
| SEHM |
f. Dehşet, korku. |
| SEHM-GİN |
f. Korkunç, korkulu. |
| SEHM-NÂK |
f. Korkunç, korkulu. |
| SEHMA' |
Dübür, mak'ad, kıç. * Ağaç. |
| SEHME |
Karalık, siyahlık. |
| SEHNA' |
Heyet. * Suret. |
| SEHRAN |
Geceleri uyanık duran. |
| SEHUK |
(C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı. |
| SEHUM |
Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi. |
| SEHV |
Hata, yanlış, yanılma. |
| SEHV-İ KALEM |
Yanlış yazılış, kalem yanlışı. |
| SEHV-İ MÜRETTİB |
Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık. |
| SEHV-İ SARİH |
Pek açık yanlış. |
| SEHV-İ TERTİB |
Tertib yanlışı, dizme yanlışı. |
| SEHV |
Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak. |
| SEHVA' |
Geceden bir saat. |
| SEHVE |
Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve. |
| SEHVEN |
Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle. |
| SEHVİYAT |
(Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler. |
| SEK' |
Gitmek. |
| SEKA' |
Kulağı olmayan dişi hayvan. |
| SEKAB |
Dayanıp itimat edilen, güvenilen. |
| SEKAB |
Yakınlık. |
| SEKAF |
Kabile, soy. Nisbet. |
| SEKAF |
Uzunluk. |
| SEKAFE |
Akıllılık. |
| SEKAL |
(C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası.
* İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır.
Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine
ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne
sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun
sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır
denilmiştir.) (E.T.) |
| SEKAM |
Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam) |
| SEKB |
Su dökmek. Su dökülme. |
| SEKBAN |
f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren
seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde
silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) |
| SEKBE |
(C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke. |
| SEKEBE |
Güzel kokulu bir ağaç. |
| SEKEL |
Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü. |
| SEKEM |
Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek. |
| SEKEN |
Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne. |
| SENETA |
Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar. |
| SEKENE |
Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar. |
| SEKENE-İ ARZ |
Yeryüzünde bulunan mahlûkat. |
| SEKENE-İ KARYE |
Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri. |
| SEKER |
Hurma şarabı. |
| SEKERAT |
Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler. |
| SEKERAT-ÜL MEVT |
Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali. |
| SEKF |
Bulmak. |
| SEKİ |
Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında
ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden
yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
* Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir. (O.T.D.S.) |
| SEKİNE(T) |
Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl
olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı,
kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i
Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde ondokuz harfli
ondokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve itmi'nan veren bir duâdır. Hizb-ül
Envar-ül Hakaik-ın Nuriye'de mevcuttur.) |
| SEKİT |
Kırağı. |
| SEKK |
Seyahat etmek, gezmek. |
| SEKK |
(C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne. |
| SEKKA' |
Su ulaştıran. |
| SEKKAB |
Delici, delen. |
| SEKKAK |
Bıçakçı, çakıcı. |
| SEKKAKÎ |
(Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli
ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve
nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî
bu kitabı şerhetmiştir. |
| SEKKAR |
Lânet eden kişi. |
| SEKKARE |
şarap yapan. |
| SEKLA |
Çocuğunu kaybeden kadın. |
| SEKN |
Sâkin olmak. |
| SEKR |
(Sekir) Sarhoşluk. |
| SEKRAN |
Sarhoş, mest olan adam. |
| SEKR-ÂVER |
f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren. |
| SEKRE |
Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet. |
| SEKSEKE |
Hamakat, ahmaklık. |
| SEKTE |
Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde
kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan
sesi kesmeğe denir. |
| SEKTE-İ KALB |
Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması. |
| SEKTEDÂR |
Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş. |
| SEKUB |
(Bak: Sükub) |
| SEKUB |
(Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık
veren. * Parlamak. |
| SEKUN |
Yemen vilâyetinde bir kabile adı. |
| SEL' |
Baş yarmak. |
| SELA' |
Bir acı ağaç. * Medine'de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak
yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu) |
| SELA |
(C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri. |
| SEL'A |
Hıyarcık hastalığı. * Yarmak. |
| SELA' |
Pişirmek. * Eritmek. |
| SELACİKA |
(Selçuk. C.) Selçuklular. |
| SEL'AF |
Yutmak. |
| SELAH |
(C.: Selhân) Keklik yavrusu. |
| SELAHİF |
(Sulahfât. C.) Kaplumbağalar. |
| SELAHİYET |
(Bak: Salâhiyet) |
| SELAİK |
(Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri. |
| SELAK |
(C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış
olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak. |
| SELALE |
Çanak içinde yalanan nesne. |
| SELALİM |
(Süllem. C.) Merdivenler. |
| SELAM |
Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş.
Bütün korktuklarından emin olma. * Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için
mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında
büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzerinde
olan yerde yürüyene; yüksekteki aşağıdakine "Selâmün aleyküm"
der. Selâmı alan "Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetullâhi ve Berekâtühu"
diyerek cevap verir. Evvelâ selâm veren daha çok sevap kazanır. Selâm vermek
sünnet, almak ise farzdır. İki cemaat birbiri ile karşılaşırsa; onlardan
birisinin selâm vermesi sünnet-i kifaye, selâm alacak taraftan birisinin
selâm alması farz-ı kifayedir. |
| SELAMAN |
Bir mekânın adı. * Büyük ağaç. |
| SELAMET |
Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan
kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık. |
| SELAMLIK |
(Bak: Harem) |
| SELASE |
Üç. |
| SELASE-AŞER |
Onüç. |
| SELASET |
Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli
ifade. |
| SELASİL |
(Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar. |
| SELASÛN |
(Selâsîn) Otuz, 30. |
| SELATA |
Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran.
* Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek. |
| SELATİN |
(Sultan. C.) Sultanlar. |
| SELB |
Ayıp. * "Noksan etmek ve çekmek" mânalarına da mastardır. |
| SELB |
Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme,
izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması. |
| SELBEN |
İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek. |
| SELBÎ |
Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan. |
| SELBUB |
Bir dere. |
| SELC |
(C.: Süluc) Kar. |
| SELC |
Yutmak. |
| SELCEM |
(C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam. |
| SELEB |
Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve
urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı. |
| SELECAN |
Yutmak. |
| SELEF |
(Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. *
Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam. |
| SELEF-İ SÂLİHÎN |
Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri
gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar. |
| SELEFİYE |
İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn'in
gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden
olanlar. * Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve diğer hususlarda Kur'an-ı Kerim
aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara "Eseriyye"
de denir. |
| SELEL |
Helâk olmak, mahvolmak. |
| SELEM |
Diş gediği. |
| SELEM |
Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile
veresiye mal alma. |
| SELENKA' |
Yıldırım. |
| SELENTAH |
Geniş, açık yer. |
| SELF |
Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık. |
| SELFA' |
Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız,
kötü kadın. * Kuvvetli deve. |
| SELFE |
Ahmak. * Kurt. |
| SELG |
Ayırmak. * Yarmak. |
| SELH |
Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi
çıkarmak. |
| SELHA |
Kıyamet günü. |
| SELH-HANE |
f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak,
"salhâne" şeklinde kullanılır.) |
| SELİB |
Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından
alınmış. |
| SELİF |
Eski zamanda geçmiş olan. |
| SELİHA |
Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan
bir ağacın adı. |
| SELİK |
Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması. |
| SELİKA |
Güzel söz söyleme ve yazma istidadı. |
| SELİKA |
Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin
yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat. |
| SELİL |
Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere. |
| SELİL-İ MEYYİT |
Ölü olarak doğmuş çocuk. |
| SELİLE |
Yeni doğmuş kız çocuğu. |
| SELİM(E) |
(Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan. |
| SELİM-ÜL KALB |
Temiz kalbli. |
| SELİS |
Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade. |
| SELİS |
Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı. |
| SELİT |
Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse.
Ağzı bozuk. * Zeytinyağı. |
| SELK |
Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek. |
| SELK |
Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi
başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak. |
| SELKA' |
(C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer. |
| SELL |
Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme. |
| SELL-İ SEYF |
Kılıç çekme. |
| SELLAC |
Buzcu, buz satan adam. |
| SELLAH |
(Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen. |
| SELLAT |
(Selle. C.) Sepetler, seleler. |
| SELLE |
Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan
toprak. |
| SELLE |
(C.: Sellât - Silâl) Sepet, sele. |
| SELLEBÂF |
f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi. |
| SELLEME |
"Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin"
meâlinde duâ. |
| SELLEMEHÜSSELAM |
Gelişi-güzel. Rastgele. |
| SELM |
Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm) |
| SELMAN-I FARİSÎ |
İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce
ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin
geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için
Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp
azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.) |
| SELME |
Rahne, gedik. |
| SELMEC |
(C.: Selâmic) İnce uzun demir. |
| SELMET (SİLMET) |
Taş. |
| SELS |
Akmak, seyelân. |
| SELS |
Beyaz boncuk dizilen iplik. |
| SELSAL |
Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su. |
| SELSEBİL |
Cennet'te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su. |
| SELSEL |
Tatlı ve yumuşak su. |
| SELSELE |
Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek. |
| SELT |
Karın gürüldemesi. |
| SELUB |
(C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve. |
| SELUC |
Rahat olmak. Mutmain olmak. |
| SELUF |
Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve. |
| SELUK |
Yemen vilâyetinde bir köydür ve "kilâb-ı selukiyye" denilen
büyük köpekleriyle meşhurdur. |
| SELUKİYYE |
Kaptan kamarası. |
| SELUL |
Ölü olarak doğmuş çocuk. |
| SELV |
Kanaat vermek. |
| SELVA |
Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü. |
| SELVET |
Kalb rahatı. Gönül rahatı. |
| SEM' |
İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği. |
| SEM'-İ HAMİYET |
Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş. |
| SEM'-İ HİKMET |
Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına
tabi olmak. |
| SEMA |
Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve
emsali örtü.(Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) şöyle rivayet olunmuştur. Sema'ya
uruç buyurdukları zaman kale burçları gibi bir mevkide bir takım melâike
görmüştü. Bunlar birbirlerinin yüzüne doğru, mütekabilen yürüyüp gidiyorlardı.
Bunlar nereye gidiyorlar diye Resul-i Ekrem (A.S.M.) Cebrâil'e (A.S.) sordu.
Cebrâil: Bilmiyorum. Ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm ve evvel
gördüğümün bir tânesini bir daha görmem dedi. Onlardan birine, ikisi birden:
"Sen ne zaman halk olundun" diye sordular. O da: "Bilmiyorum.
Ancak Cenab-ı Hak her dörtyüz bin senede bir yıldız halk eder. Ben yaratıldığımdan
beri de dörtyüz bin yıldız halk etti" diye cevap verdi. Melâikenin
kesretini ve kudret-i ezeliyenin vüs'at-ı tecelliyatını anlamalı... E.T.) |
| SEMA' |
İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri. |
| SEMA' |
Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı
boyamak. |
| SEMAAN |
(Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle. |
| SEMAAT |
Dinlemek, kulak vermek. |
| SEMACET |
Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat. |
| SEMACET-İ İBTİDA |
Sözün başlangıcındaki çirkinlik. |
| SEMAD |
Davar tersi. * Gül. |
| SEMADİR |
Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık. |
| SEMAEN |
İşiterek, duyarak. |
| SEMAHAT |
Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı. |
| SEMAHİC |
Deniz içinde bir alanın adı. |
| SEMAÎ |
İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye
bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen. |
| SEMAÎ MÜENNES |
Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında
müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime.
(Bak: Müennes-i semaî) |
| SEMAKİL |
"Somak" ve "tadım" denilen ekşi taneler. |
| SEMALE |
(C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan
bir kabile. |
| SEMA'MA' |
Küçük başlı. * Yular. |
| SEMAME |
(C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve. |
| SEM'AN |
Dinliyerek. * İşiterek, duyarak. |
| SEMAN |
Sekiz. |
| SEMAN-AŞER |
Onsekiz. |
| SEMANE |
f. Tavan. * Bıldırcın. |
| SEMANET |
Semizlik, yağlılık, besililik. |
| SEMANÎN |
Seksen. 80 |
| SEMANİYE |
Sekiz. 8 |
| SEMANÛN |
Seksen. 80 |
| SEMAPARE |
f. Gök parçası. |
| SEMAR |
Meyva, yemiş. |
| SEMAR |
Duru süt. |
| SEMARUG |
Başı yumru yumurta gibi olan mantar. |
| SEMASİRE |
(Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar. |
| SEMAVAT |
(Sema. C.) Gökler, semalar. |
| SEMAVE |
Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı. |
| SEMAVÎ |
Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan,
vahiyle gelmiş bulunan. |
| SEMAVİYYÂT |
Semavî olan şeyler. |
| SEMBOL |
Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil
veya madde halinde gösterilmiş sureti. |
| SEMCER |
Çok su katılmış olan süt. |
| SEMDAR |
f. Zehirli. |
| SEMED |
Devamı gelmeyen sarnıç suyu. |
| SEMEHDER |
Geniş, bol, vâsi. |
| SEMEK |
Balık. |
| SEMEL |
Sarhoşluk. |
| SEMEL |
Eski kaftan, eski elbise. |
| SEMELE (SÜMLE) |
Kap dibinde kalan artık. |
| SEMELE (SÜMLE) |
Kap dibinde kalan azıcık su. |
| SEMEN |
Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen) |
| SEMEN |
Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı. |
| SEMEN-İ MİSL |
Ehl-i vukuf tarafından hakiki kıymetini tâyin etme. |
| SEMEN-İ MÜSEMMA |
İki tarafın isteğiyle değerlendirilen kıymet. |
| SEMEN-İ RÂYİC |
Geçer değer, o zamanki kıymeti, fiyatı. |
| SEMEN |
f. Yâsemin. |
| SEMEN-BU |
f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu. |
| SEMEND |
f. Çevik ve güzel at. |
| SEMEN-FAM |
f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan. |
| SEMENÎ |
Tereyağı. |
| SEMER |
Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak. |
| SEMER(E) |
Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice. |
| SEMERÂT |
(Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler. |
| SEMEREDÂR |
f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren. |
| SEMERE-İ FUÂD |
Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk. |
| SEMERREC(E) |
Üç defa haraç çıkarmak. |
| SEMERTUL |
Uzun, tavil. |
| SE'MET |
Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak. |
| SEMG |
Yarmak. |
| SEMH |
Cömertlik, keremli olma. |
| SEMHA |
Kolaylık, sühulet. |
| SEMHAC |
Arkası uzun olan at ve eşek. |
| SEMHAK |
Yağmursuz bulut. |
| SEMHEC |
Yağlı tadı azmış süt. |
| SEMHER |
Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i
semherî" derler.) |
| SEMHUK |
Uzun, tavil. |
| SEMİ' |
İşiten, duyan. * Fık: Allah'ın (C.C.) insanlar gibi zamana, âlete
muhtaç olmayarak her şeyi işitmesi ve duyması. (O'nun işitip duyamıyacağı
hiç bir şey yoktur.) |
| SEMİ-İ MUTLAK |
Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.). |
| SEMİ-ÜD DUA |
Duayı işiten Allah (C.C.). |
| SEMİC |
(Semc) Çirkin, kötü görüşlü. |
| SEMİK |
(C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.) |
| SEMİL |
Sarhoş. |
| SEMİLE |
Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı. |
| SEMİN |
(Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli. |
| SEMİN |
Semiz. Eti yağı bol. |
| SEMİ'NA VE ATA'NA |
" İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" meâlindedir. |
| SEMİR |
Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su. |
| SEMİR |
Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye. |
| SEMİRE |
Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ
parçaları. |
| SEMİT |
Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
* Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan. |
| SEMİY |
Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm. |
| SEMİYYE |
Yüce, yüksek, refia. |
| SEMİZ |
t. Eti, yağı bol. Besili. |
| SEML |
(c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip
arıtmak. |
| SEMLAH |
Tadı azmış olan yağlı süt. |
| SEMLAK |
(C.: Semâlik) Düz, yüksek yer. |
| SEMM |
(Simm - Sümm) (C.: Sümum) Delik. |
| SEMM-ÜL HIYAT |
İğne deliği. |
| SEMM |
Zehir, ağu. |
| SEMM-İ KATİL |
Öldürücü zehir. |
| SEMM |
Cem' etmek, toplamak. * İyi etmek. |
| SEMMAK |
Balıkçı. |
| SEMMAN |
Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi. |
| SEMMDAR |
f. Zehirli. |
| SEMMÎ |
(Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli. |
| SEMN |
Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı. |
| SEMPATİ |
Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca
olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. |
| SEMRA |
(Müe.) Esmer. Kumral renkte olan. |
| SEMRA' |
Yemişli ağaç. Meyveli ağaç. |
| SEMRE |
(C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı. |
| SEMSAK |
Yâsemin. |
| SEMSAM |
Eline ne alırsa kıran. |
| SEMSAM |
(C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse. |
| SEMSEM |
Tilki. * Bir yerin adı. |
| SEMSERE |
Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek. |
| SEMT |
Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık. |
| SEMT |
Paklık, nezâfet, temizlik. |
| SEMUD |
(Sümud) Kur'anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber'in kavmi. |
| SEMUH |
(Semahat. dan) Çok cömert. |
| SEMUM |
Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak
rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder. |
| SEMUNYUN |
Yaban kerevizi. |
| SEMURE |
Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı. |
| SEMÜVV |
Ad koymak, isim vermek. |
| SENA |
Medihle tarif. Medhetmek, övmek. |
| SENA |
Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi. |
| SENAA |
Cemali güzel. |
| SENABİK |
(Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları. |
| SENABİL |
Sünbüller. Başaklar. |
| SENA'BUK |
Kötü kokulu bir ot. |
| SENAGÛ |
f. Medheden, öven, sena eden. |
| SENAF |
Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü. |
| SENAHAN |
f. Medheden, alkışlayan, öven. |
| SENAKÂR |
f. Öven. Medheden. |
| SENAKÂRANE |
f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. |
| SENAM |
(C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği. |
| SENAN |
Parlak, ziyâdar, ışıklı. |
| SENANİR |
(Sinnevr. C.) Kediler. |
| SENAVER |
f. Medheden, öven. |
| SENAVERÎ |
f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane. |
| SENAYA |
Öndeki dört dişler, ön dişler. |
| SENBER |
Her umuru bilen, her işten anlayan. |
| SENBOL |
(Bak: Sembol) |
| SENC |
f. Ölçen, tartan, değerlendiren. |
| SENCE |
(C.: Senecât) Terazi taşı. |
| SENCEREF |
Sülügen adı verilen kızıl taş. |
| SENCİDE |
f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz. |
| SENCİLAT |
Bir cins koku. |
| SENCİLEYİN |
Senin gibi. |
| SENDEL |
f. Sandal. * Sandal ağacı. |
| SENDERE |
Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız. |
| SENDÜVE |
(C.: Senâdâ) Meme. |
| SENE |
Yıl. |
| SENE-İ EFRENCİYE |
Efrenci (Frenkler, Avrupalılar) takvimine göre yılbaşı Ocak'tan
başlayan milâdi sene. |
| SENE-İ HİCRİYE |
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke'den Medine'ye
hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1'den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye
(kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer. |
| SENE-İ KUR'ANİYE |
(Bak: Eyyam-ı Kur'aniye) |
| SENE-İ MÂLİYE |
1 Mart'tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl. |
| SENE-İ MİLÂDİYE |
Kânun-i sâni (Ocak) 1'de başlayan sene. Milâdi sene. |
| SENE-İ RUMİYE |
Garp Milâdi takvimini yani Efrenci takvimini kabul etmemiş olan
Şark Hristiyanları için 14 Ocak tarihinden başlayan ve eskiden 1 Mart tarihinde
başlayan Rumi sene. |
| SENE-İ ŞEMSİYE |
22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli
takvimine göre olan nesne. |
| SENEB(E) |
Zamandan bir parça. |
| SENE-BE-SENE |
Yıldan yıla, seneden seneye seneler geçtikçe. |
| SENED |
Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad
edilecek şey. Mutemed. Melce'. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı
tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika. |
| SENED-İ HÂKANÎ |
Tapu senedi. |
| SENED-İ MÜSBİT |
İsbat edici senet. |
| SENED-İ RESMÎ |
Resmen tasdikli senet, resmî senet. |
| SENEM |
Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak. |
| SENEN |
Yol, tarik. |
| SENER |
(C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu. |
| SENETEYN |
İki yıl. İki sene. |
| SENEVAT |
(Sene. C.) Yıllar, seneler. |
| SENEVÎ |
Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub. |
| SENG |
f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik.
* Ağırlık. |
| SENG-İ AS-YÂB |
Değirmen taşı. |
| SENG-İ HARA |
Pek sert taş, kaya. |
| SENG-İ KABİR |
(Seng-i mezar) Mezar taşı. |
| SENG-İ KAZA |
Kaza taşı. Belâ, musibet. |
| SENG-İ MUSALLÂ |
Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş. |
| SENGDİL |
(C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz. |
| SENG-ENDAZ |
f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen. |
| SENGİN |
f. Taştan olan, taştan yapılmış. |
| SENGİSTAN |
f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer. |
| SENGLAH |
f. Taşlık yer, taşı çok olan yer. |
| SENGPARE |
f. Taş parçası. |
| SENGSAR |
f. Taşlık yer. |
| SENGTRAŞ |
f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr. |
| SENGZAR |
f. Taşlık yer, taşı çok olan yer. |
| SENH |
Arız olmak. |
| SENİH |
Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket. |
| SENİN |
Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları. |
| SENİNE |
(C.: Senayin) Kumdan tepe. |
| SENİY |
(C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan. |
| SENİYYE |
(Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan. |
| SENİYYE |
(C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol. |
| SENKENDAZ |
Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar
vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını
müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı. (O.T.D.S.) |
| SENN |
Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek.
* Tasvir etmek. * Dökmek. |
| SENT |
Etin kokması. |
| SENUT |
Yere saçılan buğday. |
| SE-PA |
f. Üç ayaklı. Sehpâ. |
| SEPİD |
f. Ak, beyaz. |
| SEPİDE |
f. Tan vakti. |
| SEPİDEDEM |
f. Sabah aydınlığı. |
| SEPİDÎ |
f. Aklık, beyazlık. |
| SEPTİSİZM |
Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim
şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak:
Sofestaî, Sofizm) |
| SER |
f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis. |
| SER-İ FRENK |
Avrupalıların, Frenklerin başı. |
| SER-İ MUY |
Pek az şey. * Kıl ucu. |
| SER-KÂTİB |
Başkâtip. |
| SE'R |
İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek. |
| SER' |
Yumurtlamak. |
| SER' |
Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu
adam. |
| SERA |
Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin olmak. |
| SERA' |
Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi. |
| SERA |
f. "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen. |
| SERAB |
Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle
ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey
serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir
olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini
maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.) |
| SERABİL |
(Sirbâl. C.) Gömlekler. |
| SERABİSTAN |
f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.) |
| SERAÇE |
f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık. |
| SERADİK |
(Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. *
Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda. |
| SERADİKAT |
Padişaha mahsus perdeler. |
| SERAFİL |
(C.: Serâfilât) Şalvar. Don. |
| SER-AGAZ |
f. Yeniden ve baştan başlama. |
| SERAH |
Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak. |
| SERAHİN |
(Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar. |
| SERAHOR |
Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir
yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi
veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan
yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır. |
| SERAİR |
(Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar. |
| SERAİR-İ VÜCUD |
Yaradılış sırları. |
| SERAK |
Hırsızlık yapmak. |
| SERAMAC |
f. Boyunduruk. |
| SER-AMED |
(C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan. |
| SER'AN |
Evmek, acele etmek. |
| SERAPA |
f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar. |
| SERA-PERDE |
f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. *
Padişah çadırı, otağ. |
| SERAR |
Ayın son gecesi. |
| SERARE |
İyilik. * Şeref. |
| SERARİ |
(Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar. |
| SERASER |
f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen. |
| SERASİME |
f. Sersem. |
| SERASİMEGÎ |
f. Sersemlik. |
| SERASKER |
f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı. |
| SERATÎ |
Keskin. |
| SERAVİL |
(C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar. |
| SERAY |
f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı. |
| SERAYA |
(Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler. |
| SERAY-DAR |
f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse. |
| SERAYENDE |
(C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen. |
| SER-AZAD |
f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat. |
| SERB |
(C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. *
Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme. |
| SERBALİN |
f. Baş yastığı. |
| SERBAZ |
(C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit. |
| SERBAZÎ |
f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk. |
| SER-BE-CEYB |
f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan. |
| SERBEHA |
f. Baş pahası. Diyet. Haraç. |
| SERBEND |
f. Başa bağlanan veya sarılan şey. |
| SERBESER |
f. Baştan başa. |
| SERBEST |
f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. *
Engelsiz. |
| SERBESTÂNE |
f. Serbestçe. |
| SERBESTE |
f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü. |
| SERBESTÎ |
f. Serbestlik. |
| SERBESTİYET |
f. Serbestlik. Serbest oluş. |
| SERBESÜCUD |
f. Secde edici. Başını yere değdirici. |
| SERBEZEMİN |
f. Başı yere eğilmiş olan. |
| SERBÜLEND |
(C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek. |
| SERBÜLENDÎ |
f. Başı yükseklik. Yücelik. |
| SERC |
(C.: Süruc) At takımı, eyer. |
| SERC-İ FERES |
At eyeri. |
| SERCEM |
Uzun. |
| SERCUC |
Ahmak. |
| SERCÜMLE |
f. Hepsi, tamamı, bütün. |
| SER-CÜNBAN |
Baş oynatan, baş sallayan. |
| SERÇEŞME |
(C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. *
(Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse. |
| SERD |
f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat. |
| SERD |
Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine
geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak. |
| SERD-İ KELÂM |
Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek. |
| SERD |
Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak. |
| SERDAB |
f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler
ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı.
Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. * Tar: Padişah
saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara
verilen addı. |
| SER-DADE |
f. Baş vermiş, baş göstermiş olan. |
| SERDAH |
Geniş ve düz yer. |
| SERDAR |
f. Askerin başı. Kumandan. |
| SERDAR-I EKREM |
Başkumandan. Başbuğ. |
| SERDAR-I ULEMA |
Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi. |
| SERDARÂN |
(Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar. |
| SERDARÎ |
f. Başkumandanlık, serdarlık. |
| SERDEFTER |
f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan. |
| SERDENGEÇTİ |
Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına
alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde
kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için
"dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek
olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimâli olduğu için bu adı
almışlardı. (O.T.D.S.) |
| SERDETMEK |
Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak. |
| SERDÎ |
f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık. |
| SERDÎ-İ HEVÂ |
Havanın sertliği. |
| SERDÎ-İ TABİAT |
Tabiat ve huy sertliği. |
| SERDÜMEN |
Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp
gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe. |
| SERE |
Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle
hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın
sayılırdı. |
| SERE |
Suyun çok olması. * Devenin meme deliğinin geniş olması. |
| SEREB |
(C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot. |
| SERED |
Dudağın yarılması. |
| SEREF |
Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet,
haslet iyi huy. |
| SER-EFGENDE |
(C.: Serefgendegân) f. Başını eğen. |
| SER-EFRAZ |
f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. *
Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib. |
| SEREKA |
İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar. |
| SEREM |
Dişin, ağızda kökünden kırılması. |
| SERENCAM |
f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a. |
| SER-ENDAZ |
(C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz. |
| SERENDÎ |
Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât) |
| SERENDİB |
(Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi. |
| SERER |
(C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği
parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve
C: Esârir). |
| SERES |
Zayıf endamlı. |
| SERETAN |
Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu
arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar) |
| SEREYAN |
Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet. |
| SEREYAN-I SERİA |
Sür'atle yayılan, çabuk neşrolan. |
| SERF |
Yemek yemek. |
| SERFİRAZ |
f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan. |
| SERFİRAZÎ |
f. Serfirazlık. |
| SERFÜRU |
f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan. |
| SERFÜRU-BÜRDE |
f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış. |
| SERGERDAN |
f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran. |
| SERGERDE |
f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis. |
| SERGERM |
f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest. |
| SERGEŞTE |
f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış. |
| SERGİN |
f. Gübre, fışkı. |
| SER-GİRAN |
f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş. |
| SERGÜZEŞT |
f. Macera, baştan geçen hâller. |
| SERH |
Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen
davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek. |
| SERHAD |
Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır. |
| SERHADLÛ |
Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler. |
| SERHAN |
Canavar. Kurt. |
| SERHAS |
Sivri uçlu bitki. |
| SERHAYL |
f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan. |
| SERHED |
Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili. |
| SERIK |
Hırsızlık. |
| SERİ'(A) |
Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan. |
| SERİ-ÜL HAREKE |
Hızlı giden. |
| SERİ-ÜL İNTİKAL |
Çabuk anlayan, çok zeki. |
| SERİ-ÜS SEYR |
Çok sür'atle akan veya giden. |
| SERİ-ÜT TEESSÜR |
Çabuk müteessir olan. |
| SERİ-ÜZ ZEVAL |
Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali. |
| SERİAN |
Çabuk, tez elden, acele. |
| SERİD |
Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.) |
| SERİH |
(C.: Serâyih) Nâlin kayışı. |
| SERİKA |
Çalınmış. Çalınmış şey. |
| SERİR |
Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht. |
| SERİR-İ HÜKÜMET |
Hükümet tahtı. Makam sandalyesi. |
| SERİR-İ TEDRİS |
Ders verme makamı. |
| SERİRARA |
(Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah. |
| SERİRE |
(C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak. |
| SERİREDÂN |
f. İçteki sırrı bilen. |
| SERİRÎ |
Yatırarak hastaya bakma, klinik. |
| SERİR-NİŞİN |
f. Tahtta oturan, padişah. |
| SERİYY |
(C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir,
ırmak. |
| SERİYY |
Çok, kesir. |
| SERİYYE |
Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi. |
| SERKÂR |
f. Müdür, iş başı, kâhya. |
| SERKAT |
(Bak: Sirkat) |
| SERKÂTİB |
f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri. |
| SER-KERDE |
f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut. |
| SERKEŞ |
f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi. |
| SERKEŞÂNE |
f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla. |
| SERKEŞÎ |
f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık. |
| SERKUB |
f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey. |
| SERKUÇE |
f. Sokak başı. |
| SERKUY |
f. Yol, sokak veya mahalle başı. |
| SERLEVHA |
f. Yazıda başlık. |
| SERM |
Birinin dişlerini kırma. |
| SERMA |
f. Kış. Soğuk. |
| SERMA-DİDE |
f. Çok üşümüş. Donmuş. |
| SERMAK |
Pazı otu. |
| SERMAYE |
f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. *
Hayat. Ömür. |
| SERMAYEDÂR |
f. Sermâyesi olan. |
| SERMED |
Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece. |
| SERMEDEN |
Ebedî olarak. |
| SERMEDÎ |
Daimî, ebedî, sürekli. |
| SERMEDİYET |
Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet. |
| SERMELE |
Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek. |
| SERMENZİL |
f. Durak yeri. |
| SERMEST |
f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş. |
| SERMEST-İ VAHŞET |
Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali. |
| SERMESTÎ |
f. Sarhoşluk. |
| SERMEŞK |
f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı. |
| SERMETA |
Yaş balçık. |
| SERMUHARRİR |
f. Baş muharrir. Baş yazar. |
| SERNAME |
f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz. |
| SERNİGÛN |
f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız. |
| SERNÜVİŞT |
f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat. |
| SERPAŞ |
f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık. |
| SERPENÇE |
f. Güçlü kuvvetli kimse. |
| SERPUŞ |
f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık. |
| SERPUŞE |
f. Başörtüsü. |
| SERR |
Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve
sevinçli olma. |
| SERRA |
Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk. |
| SERRİŞTE |
f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad. |
| SERSAM |
f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem. |
| SERSAR |
Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin
adı. |
| SERSERE |
Bir kimse konuşurken söz katmak. |
| SERSERİ |
f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan,
haylaz, derbeder, avare. * Boş söz. |
| SERSERİYÂNE |
f. Serserice. |
| SERŞAR |
f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı
aşan. |
| SERŞİKESTE |
f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık. |
| SERT |
Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu. |
| SERTAB |
f. İnatçı, muannid. |
| SERTAC |
f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri. |
| SERTAK |
f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire. |
| SERTAPA |
f. Baştan ayağa. Baştan aşağı. |
| SERTASER |
(Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep. |
| SERTEM |
Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen
kimse. |
| SERTİYE |
Zayıf vücutlu, ahmak adam. |
| SERTİZ |
f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin. |
| SERU |
f. Boynuz. * şarap kadehi. |
| SERUPA(Y) |
f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek. |
| SERÜVEN |
Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera. |
| SERV |
Mal artırmak. * Suyun çok olması. |
| SERV |
f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet. |
| SERV-İ HİRÂMÂN |
Nazlı sallanan selvi. |
| SERV-İ NÂZ |
Dalları yana sarkan selvi. |
| SERVA |
f. Masal. * Söz. |
| SERVAKT |
f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer. |
| SERVAN |
Malı çok olan kimse. |
| SERV-ENDAM |
f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse. |
| SERVER |
f. Reis. Baş. Seyyid. |
| SERVERAN |
(Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler. |
| SERVERÎ |
f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. |
| SERVET |
f. Mal, mülk, zenginlik. |
| SERVET-İ AKL |
Akıllılık. Akıl zenginliği. |
| SERVET-İ FÜNUN |
Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900
tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış
olan kimselerin 1895'den 1901'e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı
Cedide denilen edebî çığıra verilen addır. |
| SERVET-İ İLMİYE |
Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği. |
| SERY |
Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak.
* Hiddetlenmek, kızmak. |
| SERYE (SERYÂ) |
Yaş yer. |
| SERZAKİR |
f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.) |
| SERZEDE |
f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış. |
| SERZEMİN |
f. Başını yere koyarak. |
| SERZENİŞ |
f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama. |
| SE'SE' |
Defetmek, kovmak. |
| SE'SEE |
Suya kandırmak. |
| SE'SEM |
Kara abnus ağacı. |
| SE'T |
Boğmak. |
| SETA' |
Boyunun uzun olması. |
| SETA |
Hamakat, ahmaklık. |
| SETAİR |
(Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler. |
| SETAT |
Sakalın hafif olması. |
| SETE' |
Bezin hatâsı. |
| SE'TE |
(C.: Set) Kara balçık. |
| SETEH |
(C.: Estâh) Oturak yeri. |
| SETEL |
Her nesnenin kötüsü, yaramazı. |
| SET'ET |
Böy denilen zehirli böcek. |
| SETH |
Bir kimsenin arkasına vurmak. |
| SETİH |
Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum. |
| SETİR |
Örtülmüş, kapalı. Mestur. |
| SETİRE |
Parmak otu. |
| SETL |
Birbiri ardınca bir bir çıkmak. |
| SETL |
(C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. *
Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap. |
| SETR |
(Setir) Örtme, kapama, gizleme. |
| SETR-İ AVRET |
Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer'an örtülmesi
lâzım gelen yerlerini örtmek. (Bak: Avret-Tesettür) |
| SETR-İ GAYB |
Gizlilik perdesi.(Demek, sefihâne lezzette sen hayvanlara yetişemezsin.
Binler derece aşağı düşersin! Çünkü hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri
senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-i
tâmmeden bilkülliye mahrumsun. Hem senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve
hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana, büyük bir
sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate
mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz'î
olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.Fakat
iman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, iman cihetiyle
mevcut bulunan mazi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o
nisbette teâli eder. R.N.) |
| SETR-İ HÜSN |
Güzelliği örtüp gizleme. |
| SETR-İ UYUB |
Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek. |
| SETR |
Hat. * Saf. * Yazmak. |
| SETRE |
Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise. |
| SETTAR(E) |
Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten. |
| SETTAR-ÜL UYUB |
Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan
Allah (C.C.) |
| SETTUKA |
İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça. |
| SETV(E) |
(C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap
etmek. |
| SEV' |
Akmak. |
| SE'V |
Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza. |
| SEVA |
Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi. |
| SEVA |
Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak. |
| SEVAB |
Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk
ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel. |
| SEVABIK |
(Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve
kabahatlar. |
| SEVABİT |
(Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit
olanlar, sâbitler. |
| SEVAD |
Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. *
Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama. |
| SEVAD-ÜL AYN |
Göz bebeği. |
| SEVAD-I A'ZAM |
Büyük şehir. * Mekke-i Mükerreme. * İnsanların ekseriyeti.(Maişetçe
neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama
tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben
ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Hayat) |
| SEVAD-I MÜSLİMÎN |
İslâm cemaatı. |
| SEVAD-ÜL KALB |
Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül
kalb) |
| SEVAFİL |
(Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır) |
| SEVAHİL |
(Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları. |
| SEVAÎ |
İpek kumaş. |
| SEVAİD |
(Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar. |
| SEVAİM |
(Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. *
Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar. |
| SEVAİYE |
Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak. |
| SEVAKIB |
(Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar. |
| SEVAKIT |
(Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler. |
| SEVAKÎ |
(Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler. |
| SEVAKİN |
(Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar. |
| SEVALİF |
(Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar. |
| SEVAM |
Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar. |
| SEVANİ |
(Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler. |
| SEVANİH |
(Sâniha. C.) İçe doğan fikirler. |
| SEVATI' |
(Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler. |
| SEVATİR |
(Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar. |
| SEVAZİC |
(Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler. |
| SEVB |
(C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların
sahibine "sevvab" derler.) * Rücu' manasına mastar. |
| SEVDA |
f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs.
Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan
çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, Sıkıntı. |
| SEVDA-İ MENFAAT |
Menfaat hevesi. |
| SEVDA-ÜL KALB |
Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda) |
| SEVDAFEZA |
f. Sevda artıran. |
| SEVDAGER |
(C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun. |
| SEVDAGERÎ |
f. Âşıklık, sevdalılık. |
| SEVDAKÂR |
f. Sevdalı. Âşık. |
| SEVDAPEREST |
f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr. |
| SEVDAVÎ |
Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı. |
| SEVDAZEDE |
f. Âşık, meftun, sevdalı. |
| SEVDE |
Karalık, siyahlık. |
| SEVDED |
Ulu olmak. |
| SEV'E |
Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri. |
| SEVEBAN |
Hastalığın iyileşmesi. |
| SEVEL |
Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak
yerinde döner durur. |
| SEVERAN |
Tozun, dumanın kalkması. |
| SEVF |
Koklamak. |
| SEVG |
Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak. |
| SEVGEND |
f. Yemin, kasem, and. |
| SEVH |
Batmak. |
| SEVHAK |
Uzun. |
| SEVİK |
(C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına
"sevvâk" denir. |
| SEVİLE |
İnsan topluluğu. |
| SEVİM |
Sevme. * Câzibe. |
| SEVİŞ |
Misafire yemek ve azık vermek. |
| SEVİT |
Karışmış, muhtelit. |
| SEVİYY |
Bir, beraber. * Düz, doğru. |
| SEVİYYE |
Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk. |
| SEVİYYE |
(C.: Sevâyât) Koyun yatağı. |
| SEVİYYEN |
Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak. |
| SEVİYYET |
Eşitlik, müsavilik, denklik. |
| SEVK |
Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye
bağlamak. |
| SEVK-İ TABİÎ |
Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan
hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha
doğrudur. |
| SEVK-ÜL CEYŞ |
Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare
etme. |
| SEVK |
Misvak yapmak. |
| SEVKİYAT |
Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri. |
| SEVL |
Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak. |
| SEVL |
Bal arısı. |
| SEVLA' |
(C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel) |
| SEVLA' |
Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz:
Esvel) |
| SEVLEB |
(C.: Sevâlib) Tilki. |
| SEVM |
Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve
minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup
istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * Satışa arzetmek. * Satın
almak istemek. * Fâide yetiştirmek. * Davarın yabanda gezip otlaması. *
İstemek, talep etmek. |
| SEVMELE |
Leğen. |
| SEVR |
Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin
ismi. (Bak: Sahretullah) |
| SEVRET |
Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya
kudreti. * Tezlik. |
| SEVS |
Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi. |
| SEVSEN |
Susam. |
| SEVVA |
Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren. |
| SEVVAB |
Elbise satan, elbiseci. |
| SEVVAM |
(Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar. |
| SEVVİB |
Geri çekmek. * Men'etmek, engel olmak. |
| SEVZAK (SEVZENİK) |
Çakır doğan kuşu. |
| SEY' |
Meme başında olan süt. |
| SEYAHAT |
Yolculuk, gezi. |
| SEYAHİN |
Basra ırmağının adı. |
| SEYB |
(C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal. |
| SEYDA |
Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı
söylediği bir hürmet lâfzıdır. |
| SEYEHAN |
Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi. |
| SEYEHAN |
(Vapur v.s.) batma. |
| SEYELAN |
Akma. Cereyan. * Sel felâketi. |
| SEYELAN-I DEM |
Kan akma. |
| SEYERAN |
(Bak: Seyran) |
| SEYF |
Kılıç. |
| SEYF-İ HADİD |
Keskin kılıç. |
| SEYF-İ MESLUL |
Kınından çıkmış kılıç. |
| SEYF-İ SÂRİM |
Keskin kılıç. |
| SEYFEDDİN |
(Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri. |
| SEYFÎ |
(Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde. |
| SEYF İBN-İ ZÎYEZEN |
Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setinden evvel
onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak
olmuştu.(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Ceddi Abdülmuttalib; Yemen'e kafile-i
Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen onları çağırmış, onlara demiş
ki: "Hicaz'da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hatem gibi
bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak."Sonra gizli,
Abdülmuttalib'i çağırmış: "O çocuğun ceddi de sensin" diye kerametkârane,
bi'setten evvel haber vermiş... M.) |
| SEYFULLAH |
Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i
Velid'e (R.A.) verilen ünvan. |
| SEYH |
Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye
vermek. * Çizgili elbise. |
| SEYH |
Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması. |
| SEYHEC |
(Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid. |
| SEYHEK |
Katı yel. Şiddetli rüzgâr. |
| SEYİS |
Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak. |
| SEYKANE |
İnce bellilik. |
| SEYL |
Sel. şiddetle gelen şey. |
| SEYL-İ HURUŞÂN-I ZAMAN |
Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli. |
| SEYL-İ ŞUUNÂT |
İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın
(C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler
akıntısı, seli. |
| SEYLAB |
(Seylâbe) f. Taşkın su, sel. |
| SEYLABE-İ HUN |
Kan seli. |
| SEYLHİZ |
f. Taşkın ve coşkun su. |
| SEYNA' |
Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer. |
| SEYR |
Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve
yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk. |
| SEYR-İ ÂFÂKÎ |
Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan
başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve
Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta "seyr-i enfüsi" ve
"seyr-i âfâki" tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden
başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden
yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür.
Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir
mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da
en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci
meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve
Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta,
dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb,
âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci
meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa,
hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer;
fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan
gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" nâmiyle haddinden çok fazla
dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına
sebeb olur. M.) |
| SEYR-İ ENFÜSÎ |
Hafî tariklerin çoğunda takib edilen ve nefsinin iç âlemindeki
delillerle, vasıtalarla tekâmüle gidenlerin usûlü. (Bak: Seyr-i âfâkî) |
| SEYR-İ FİLMENÂM |
Uykudaki veya rüyadaki seyr. (Bak: Seyr) |
| SEYR-İ ŞUUNÂT |
Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak. *
Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi. |
| SEYR Ü SEFER |
Gidiş geliş. Trafik. |
| SEYR Ü SEYELÂN |
Devamlı akıp gitme ve değişme. |
| SEYR Ü SÜLUK |
Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata
devam etme. |
| SEYRAN |
(Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma,
ferahlanma, teferrüc. |
| SEYRANGÂH |
f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri. |
| SEYRURET |
Yürümek, gezmek. |
| SEYTEL |
Vahşi sığır. |
| SEYTERE |
Havâle olunmak. |
| SEYYAD |
Avcı. (Bak: Sayyad) |
| SEYYAF |
(Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât. |
| SEYYAH |
(Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu. |
| SEYYAHÎN |
(Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar,
gezenler. |
| SEYYAL(E) |
Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her
şey. |
| SEYYALÂT |
(Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal
maddeler. |
| SEYYALE-İ BERKİYYE |
Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak. |
| SEYYAR(E) |
Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan
yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil. |
| SEYYARAT |
(Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler. |
| SEYYİ' |
Kötü, fena. |
| SEYYİAT |
(Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen
sıkıntılar.(Kur'an-ı Kerim tahliye-i seyyiatı üç mertebesi ile zikretmiştir.
Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü mâsivâullahı terk.)
(İ.İ.) |
| SEYYİB(E) |
Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın. |
| SEYYİBÂT |
(Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar. |
| SEYYİD |
Efendi. * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden
giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.)
herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir.
(Bak: Sâdât) |
| SEYYİD-ÜL BEŞER |
İnsanların seyyidi, efendisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.) |
| SEYYİD-ÜL ENAM |
Bütün mahlukatın efendisi. Muhammed (A.S.M.) |
| SEYYİD-ÜL KEVNEYN |
İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı. |
| SEYYİD-ÜL MÜRSELÎN |
Resüllerin Seyyidi. (Bak: Fahr-i âlem, Muhammed (A.S.M.), Münacat,
Resül) |
| SEYYİDE |
Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O'nun izinden giden temiz
kadın, hanım. |
| SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ |
(Bak: Cürcanî) |
| SEYYİE |
Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık. |
| SEZA |
f. Lâyık, münasip. |
| SEZA-YI TAKRİZ |
Övmeye, medhetmeğe lâyık. |
| SEZA-YI TEZLİL |
Tahkir edilip alçak görülmeğe lâyık olan. |
| SEZAB |
Sedef otu. |
| SEZASE |
Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak. |
| SEZAVAR |
f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. |
| SEZZE |
Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü. |
| SIAB |
(Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler. |
| SIBA' |
Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli. |
| SIBAG |
(C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış. |
| SIBAH |
Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule. |
| SIBGA |
Boya, renk, levn. * Din, mezheb. |
| SIBGATULLAH |
Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması.
İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini. |
| SIBHAL |
Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye. |
| SIBHALE |
Azası iri ve uzun olan. |
| SIBR |
(C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi. |
| SIBT |
(C.: Esbât) Torun. |
| SIBTEYN |
İki torun. |
| SIBTIR |
(C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş. |
| SIBYAN |
(Sabi. C.) Çocuklar, sabiler. |
| SIDAK |
Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi. |
| SIDAR |
Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde
olan nişan ve alâmet. |
| SIDDÎK |
Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık
olan erkek. Sözü ile işi bir olan. |
| SIDDÎKA |
Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık
olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve
isimlerdir. |
| SIDDÎKÎN |
Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i
Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun
sadakatte en ileri olanları. |
| SIDDÎKİYET |
Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik
mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam. *
Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.)
nâmı ve sıfatıdır. * Çok doğru olup, hiç yalan söylememek. |
| SIDK |
Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil
olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten
birisi. * Kalb temizliği.(İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır.
Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır.
Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri
kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk
ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı meratib-i
beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır. İ.İ.) |
| SIDK-I CENAN |
Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı. |
| SIDK-I DERUN |
Kalb temizliği. |
| SIDK U SELÂMET |
Doğruluk ve selâmetlik için oluş. |
| SIFAT |
Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz.
Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime. |
| SIFAT-I AYNİYE |
Sadece zâta mahsus olan sıfat. Zatî sıfat. Lafza-i Celalin sadece
Cenab-ı Vâcib-ül Vücud olan Rabbimize mahsus olması gibi. (Bak: Sıfât-ı
selbiye ve Sıfât-ı sübutiye) |
| SIFAT-I SEMÂİYE |
Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle
öğrenilen sıfat. |
| SIFÂT |
(Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar. |
| SIFÂT-I ADEDİYE |
Sayı sıfatları. |
| SIFÂT-I CEMALİYE |
Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl) |
| SIFÂT-I FİİLİYE |
Cenab-ı Hakk'a (C.C.) mahsus fiilî sıfatlar. (İhyâ, icad, in'âm,
tasvir, tezyin, terzik... gibi) |
| SIFÂT-I HÂSSA |
Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar. |
| SIFÂT-I İLÂHİYE |
Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a
nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi) |
| SIFÂT-I İŞARİYE |
İşaret sıfatları. |
| SIFÂT-I SELBİYE |
Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi,
muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için
"Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu
gibi. (Bak: Sıfât-ı zâtiye) |
| SIFÂT-I SÜBUTİYE |
Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret,
Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir. |
| SIFÂT-I ZÂTİYE |
(Sıfât-ı lâzime - Sıfât-ı vâcibe) Allah'ın zatından ayrılması mümkün
olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlar. * Tecvidde: Harflerin
zâtından ayrılması mümkün olmayan sıfatlarıdır. (Bak: Sıfât-ı ayniye) |
| SIFAT TERKİBİ |
Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir.
Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat
(belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre
"insan-ı kâmil" diye söylenir. |
| SIFFÎN |
Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Muaviye (R.A.) arasında vuku bulan
muharebelere meydan olmakla şöhret bulmuştur. Sıffîn muharebesinde Hazret-i
Ali'nin maiyyetinde 120.000 Hazret-i Muaviye'nin maiyyetinde 90.000 kişi
vardı. Hazret-i Ömer'in (R.A.) oğlu Hz. Abdullah da şehid olanların arasında
idi. Sıffîn vak'ası 110 gün sürmüş ve doksan muharebe olmuştur.(Hazret-i
İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlariyle
muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yâni: Hazret-i İmam-ı
Ali ahkâm-ı dini ve hakaik-ı İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın
bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda
ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i
İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp,
ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip
ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler. M.) |
| SIFIR |
Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi
ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi. |
| SIFIR-ÜL YED |
(Sıfr-ül yed) Mahrum, eli boş. |
| SIFRİD |
(C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş. |
| SIFSIL |
Bir ot cinsi. |
| SIFTİT (SIFTÂT) |
Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse. |
| SIGAR |
Küçükler. |
| SIGAR |
Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş. |
| SIGAR-I NEFS |
Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik. |
| SIGREB |
Küçük dişler. |
| SIHAF |
(Sahfe. C.) Geniş düz kaplar. |
| SIHHAT |
Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır.
(Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı
te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s.
gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...) |
| SIHHÎ |
Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik. |
| SIHHİYE |
Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri. |
| SIHLE |
(C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne. |
| SIHNA' |
(Sıhnat) Balık yahnisi. |
| SIHR |
Damat yahut enişte. * Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan
hısımları arasındaki akrabalık. |
| SIHRE |
Kaynana, kayınvâlide. |
| SIHRÎ |
Evlenmelerden meydana gelen akrabalık. |
| SIHRİYET |
Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık. |
| SIHRİZ |
Kızıl hurma. |
| SIHTİT |
Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen
kavrulmuş un. |
| SIHVE |
(C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc. |
| SIKA' |
Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci
örtü. |
| SIK'AL |
Suda ıslanmış kuru hurma. |
| SIKKE |
Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek. * Ulaştırmak. |
| SIKKİF |
Çok keskin sirke. |
| SIKLET |
Ağırlık. Mânevi sıkıntı. |
| SIKT |
Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş. |
| SIKY |
Yer sulamak. Sulu ekin. |
| SILA |
Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri,
hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i
mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder.
İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümleye bağlamaya yarayan (edip,
ederek, ederken) gibi fiil şekli rabt sigası. |
| SILA-İ RAHİM |
Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve
mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme. |
| SILA' |
Kebap. * Isınmak için yakılan ateş. |
| SILAH |
"Musâlaha" mânâsına mastar. |
| SILAL |
Yaş ot. |
| SILAME |
(C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka. |
| SILAT |
(Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler. |
| SILE |
Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para. |
| SILL |
(C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan. |
| SILLE |
(C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ. |
| SILYANE |
(C.: Salayan) Bakla. |
| SIMAD |
Şişe tıpası. |
| SIMAG |
Ağızın bir tarafı. |
| SIMAH |
Kulak deliği, kulak. |
| SIMAH-I CÂN |
Can kulağı. |
| SIMAM |
Tıpa. Şişe tıpası. |
| SIMAME |
Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı. |
| SIME |
(C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük
erkek yılan. |
| SIMLAH |
Kulak kiri. |
| SIMM |
Belâ, âfet. * Arslan. |
| SIMME |
Hâlis ve temiz. |
| SIMSAM(E) |
Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması. |
| SIMSIM |
(C.: Semâsım) Şişman ve etli adam. |
| SIMT |
(C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey. |
| SINAAT |
(C.: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık. |
| SINAB |
Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya. |
| SINAÎ |
(Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı. |
| SINAİYYAT |
(Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler. |
| SINAR |
Çınar. |
| SINARE |
Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak. |
| SINDİD |
(C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen. |
| SINF |
Söğüt yaprağı. |
| SINIF |
Kısım, bölüm, tabaka. |
| SINIFÎ |
Sınıfla alâkalı, kısıma ait. |
| SINN |
Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine
ekmek koyarlar. * Deve sidiği. |
| SINV |
Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih,
benzer. * Amca. * Oğul. |
| SINVU EBÎ |
Babamın kardeşi. |
| SIR |
(Bak: Sırr) |
| SIRAF (SARUF) |
Hayvanın kızmakla erkeğini araması. |
| SIRAM |
Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş. |
| SIRAR |
Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine
bağladıkları ip. |
| SIRAT |
Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol. |
| SIRAT-I MÜSTAKİM |
En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru
yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri
meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından
hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve
felâketlere ma'ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun
yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi:
Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı
şeyleri def' için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı,
iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin
insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise
de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit,
vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin
tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası
yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek
iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var,
harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak
gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin
tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat
mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz.
Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat
mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda
eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit
mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi,
cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı
bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir,
imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder...Hülâsa : Şu dokuz
mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad,
şu üç mertebedir. İ.İ.) |
| SIRAT KÖPRÜSÜ |
Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve
Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.(İ'lem Eyyühel Aziz! İnkılâblar
neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O
dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki
âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine
göre şekilleri, mâhiyyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku
âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile
âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismani ile âlem-i
ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi
köprüdür. Kıyamette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar
olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir. M.N.) |
| SIRAVARİ |
f. Sıralı halde, sıra gibi. |
| SIRDAŞ |
(Bak: Sırrdaş) |
| SIRF(E) |
Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan. |
| SIRHAK |
Çağırmak. |
| SIRKATİBİ |
Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib. |
| SIRM |
(C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem'olmuş
beytler. |
| SIRME |
(C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü. |
| SIRP |
Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi. |
| SIRR |
Şiddetli ateş veya soğuk. |
| SIRR |
Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. * Müşâhedetullah'ın
mahalli bulunan kalbdeki lâtife. * İnsanın aklının ermediği şey. Allah'ın
hikmeti.(Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını
saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.) |
| SIRR-I EHADİYET |
Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri. |
| SIRR-I TEKLİF |
İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından
vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı.
(Bak: Teklif) |
| SIRRAN |
Gizli olarak, gizlice. |
| SIRRDAŞ |
Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan. |
| SIRRE |
Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık. |
| SIRRÎ |
(Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili. |
| SIRSIR |
Çekirgeye benzer bir hayvan. |
| SI'SIA |
Sığınacak yer, sığınak, melce'. * Her nesnenin aslı. * Horozun
baldırında çıkan fazlalık parmak. |
| SITAT |
Husumet, düşmanlık. |
| SI'V |
Saat. |
| SI'VA' |
Saat. |
| SIVAD-I A'ZAM |
(Bak: Sevad-ı a'zam) |
| SIVAR |
(C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı. |
| SI'VENN |
Deve kuşunun erkeği. |
| SIYAGAT |
Kuyumculuk. |
| SIYAH |
(Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar. |
| SIYAH-I MÂTEM |
Mâtem feryadları. |
| SIYAL |
(Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma. |
| SIYAM |
(Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan) |
| SIYAN |
Elbise saklama yeri, sandık. |
| SIYANET |
Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza. |
| SIYAR |
(C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü. |
| SIYAS(İ) |
(Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler. |
| SIYDANE |
(C.: Saydân) Taş çömlek. |
| SIYK |
Kesif toz ve fena ter kokusu. |
| SIYK |
(Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde). |
| SIYSA |
(C.: Sıyâs) Kale. Kal'a. * Sığınacak yer. * Köşk. |
| Sİ |
f. Otuz. |
| SİA |
Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik. |
| SİA-İ HÂL |
Rahatlık, genişlik, bolluk. |
| SİAYET |
Dedikodu, gıybet, koğuculuk. |
| SİB |
f. Elma. |
| SİB |
Suyun aktığı yer. |
| SİB' |
Susuzluk. |
| SİBA' |
Esir etmek. |
| SİBA' |
Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar,
yırtıcı hayvanlar. |
| SİBAB |
Sövme, küfretme, şetm. |
| SİBAH |
Tuzlu ve çorak yerler. |
| SİBAHAT |
Suda yüzmek. |
| SİBAK |
(Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin
geçmişi. * Bağ, bağlantı. |
| SİBAK-UL KELÂM |
Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ. |
| SİBAK U SİYAK |
Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu. |
| SİBAR |
Cerrahların yara yokladıkları mil. |
| SİBB |
Tülbent. Baş örtüsü. |
| SİBD |
(C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye. |
| SİBKAN |
Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır. |
| SİBT |
(C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun. |
| SİBT |
Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi. |
| SİCAL |
Münavebe. Arab ata sözlerinde: "Harp sicaldir" denir. Yani: Bazan
galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri
dolu su kovaları. |
| SİCCİL |
Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş
taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla. |
| SİCCİN |
Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel
defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin
ruhunun gittiği yer. |
| SİCİL |
Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların
durumu hakkında tutulan dosya. |
| SİCİSTAN |
Bir cins darı. |
| SİCL |
Turp. |
| SİCLAT |
Bir güzel kokulu çiçek. |
| SİCM (SİCÂM) |
Seyelân etmek, akmak. |
| SİCN |
(C.: Sücun) Hapis, zindan. |
| SİD(E) |
(C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan. |
| SİDA' |
Sahrâ, çöl. * Yazı. |
| SİDAD |
Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey. |
| SİDDER |
Bir oyun adı. |
| SİDN |
Etli ve gövdeli şişman kimse. |
| SİDR |
Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları. |
| SİDRE |
Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi. |
| SİDRE AĞACI |
"Arabistan kirazı" denen bir ağaç. |
| SİDRET-ÜL MÜNTEHA |
Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini
hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam. |
| SİF |
(C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi. |
| SİF' |
Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması. |
| SİFAD |
Hayvanların çiftleşmesi. |
| SİFAH |
Zina. |
| SİFAL |
(Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak.
* Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. |
| SİFAL |
Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi. |
| SİFANET |
Marangozluk. |
| SİFAR |
Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. *
Misafirlik. |
| SİFARE |
Habercilik. |
| SİFF |
Kuru deri. |
| SİFLE |
Adi, alçak, zelil, terbiyesiz. |
| SİFLEKÂM |
f. Adi kişilerin işine yarayan. |
| SİFLEPERVER |
f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan. |
| SİFR |
Yazılmış nesne, mektup. |
| SİFSİR |
(C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli.
* Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan. |
| SİGA |
Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden
her biri. Kip. |
| SİGA-İ MÜBÂLAĞA |
Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli.
Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa) |
| SİGAL |
f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe. |
| SİGALİŞ |
f. Düşünüş, kuruş. |
| SİGAR |
(Bak: Sıgar) |
| SİGAR Ü KİBAR |
Küçükler ve büyükler. |
| SİH |
f. Demir şiş. * Kebap şişi. |
| SİHAB |
Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık. |
| SİHAE |
(C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı. |
| SİHAM |
(Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler. |
| SİHAM-I KAZA |
Kaza okları. * Şâir Nefi'nin eserinin ismidir. |
| SİHAN |
Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. *
Sımsıkı madde. |
| SİHLE |
İri taneli kum. |
| SİHR |
(Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan
uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü
kadar te'siri olan şey. * Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden
hüner. (Buna sihr-i helâl da denir)Sebebi gizli olan ince şey. Örf-i şer'îde
sihir: Sebebi gizli olmakla hakikatın hilâfına tahayyül olunan, yaldızcılık,
şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey. Bunda
esrarengiz bir surette bâtılı hak, hakkı bâtıl göstermek vardır. Mukayyed
olarak memduhu olan ve hakkı izhar için kullanılan lâtif hususâttaki
istimali vardır. Buna sihr-i helâl denir. Sebebi herkes için bilinmediğinden
hârika telâkki olunur. (E.T.) |
| SİHR-İ BEYANÎ |
Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.) |
| SİHİR-ÂMİZ |
f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici. |
| SİHİRBÂZ |
Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase. |
| SİKA |
(C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve
inanılır kimse. |
| SİKA' |
(C.: Eskiye-Eskıyât-Esâk-Esâki) Su kurbağası. |
| SİKA' |
Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe. |
| SİKA |
(C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses. |
| SİKA' |
Sakaların içine su doldurdukları köseleden yapılmış kap, kırba. |
| SİKAB |
Su çeken. Su çekici. |
| SİKAF |
Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç. |
| SİKAL |
Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal) |
| SİKALİŞ |
(Bak: Sigâliş) |
| SİKAT |
(Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen
kimseler. |
| SİKAYE |
Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer. |
| SİKAYET |
Birine içecek su verme. |
| SİKBAC |
Ekşi aş. |
| SİKEC |
Başı kızıl olan zehirli bir yılan. |
| SİKEK |
(Sikke. C.) Sikkeler. |
| SİKKE |
Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret,
mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol.
* Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * Basılmış madeni para. |
| SİKKE-İ EHADİYET |
Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet) |
| SİKKEHANE |
f. Para basılan yer. |
| SİKKEZEN |
f. Madeni para basan. |
| SİKKÎN |
Bıçak. |
| SİKKÎR |
Devamlı sarhoş kimse. |
| SİKR |
Rüzgârın eserken dinmesi. |
| SİKSAK |
Hamâkat, ahmaklık. |
| SİL' |
(c.: Eslâ) Dağ yarığı. |
| SİL'A |
Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük. |
| SİLA' |
Arınmış, temizlenmiş nesne. |
| Sİ'LA' |
(C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri. |
| SİLAB |
(C.: Sülüb) Kara mâtem donu. |
| SİLAHDAR |
Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı
şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır. |
| SİLAHENDAZ |
Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile
mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri. |
| SİLAHHANE |
f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer. |
| SİLAHŞÖR |
Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir
sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde
meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen
addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bir
tabirdi. Padişahın maiyyetinde muhafız olarak kullanılanlara da bu ad
verilirdi. |
| SİLAL |
(Selle. C.) Sepetler, seleler. |
| SİLİ |
f. Tokat. Şamar. |
| SİLİF |
Bacanak. |
| SİLİZEN |
f. Tokat vuran, şamar atan, döven. |
| SİLAK |
Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip. |
| SİLAM |
Hamd, şükür. * Taş. * Su. |
| SİLAN |
Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu. |
| SİLB (SELEBE) |
(C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve. |
| SİLFED |
Ahmak kimse. * Kurt. |
| SİLHEM |
Bir kimsenin cisminde değişiklik olması. |
| SİLK |
Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt. |
| SİLK(A) |
Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi'b. * Şerli, ahlâksız
kadın. |
| SİLKA' |
Arkası üstüne yatmak. |
| SİLL |
Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem. |
| SİLLE |
f. Tokat. Şamar. |
| SİLM |
Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak. |
| SİLSİL |
Kapı halkası. |
| SİLSİLE |
Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi
birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard
arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. |
| SİLSİLE-İ CİBAL |
Dağ silsilesi. Sıra dağlar. |
| SİLSİLE-NAME |
f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel. |
| SİLV |
Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak. |
| SİM |
f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan. |
| SİM Ü ZER |
Gümüş ve altın. |
| SİMA |
Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet. |
| SİMA' |
Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi
istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney"
veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri,
dönmeleri. (Bak: Semâ') |
| SİMAD |
Az su. |
| SİMAH |
(Bak: Sımah) |
| SİMAK |
(Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. *
Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet. |
| SİMAL |
Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi. |
| SİMAM |
(Semm. C.) Zehirler. |
| SİMAN |
(Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar. |
| SİMAR |
(Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar. |
| SİMAT |
(C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet. |
| SİMAT |
Damga, iz. Nişan, alâmet. |
| SİMATOĞRAF |
(Bak: Sinematoğraf) |
| SİMAVÎ |
Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı. |
| SİME |
(C.: Simât) Damga, alâmet, nişan. |
| SİMEN |
Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen) |
| SİMENDUD |
(Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı. |
| SİMER (SEMER) |
(C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan. |
| SİMİN |
f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer. |
| SİMİN-TEN |
f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. |
| SİMK |
Yüce olmak, yükselmek. |
| SİMM (SEMM-SÜMM) |
(C.: Simâm-Sümum) Küçük dar delik. * İğne deliği. * Ağu, zehir. *Kast.
* Düzeltme, ıslah. * Set. |
| SİMMÎ |
(C.:
Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri. |
| SİMN |
(Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık. |
| SİMSAR |
(C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı. |
| SİMSİM |
Susam. |
| SİMT |
(C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik. |
| SİM-TEN |
f. Gümüş tenli. |
| SİMURGA |
Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet
edilir. (Bak: Anka) |
| SİMYA |
(Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden
bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için
kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur. |
| SİMYA |
Nişan, işâret, alâmet. |
| SİMYAN |
(Simân) (Süryanice) Hak. |
| SÎN |
Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü. |
| SİNA |
Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile
Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u
Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ'nın ceddinin ismi. (Bak: İbn-i Sinâ) |
| SİNA' |
Deve ayağına bağladıkları ip. |
| SİNA |
İki kere iâde olunan nesne. |
| SİNAD |
Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer. |
| SİNAN |
(C.: Esinne) Mızrak, süngü. |
| SİNAN-İ ÜMMİ |
(Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden
olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir
divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı'dan
olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh:
187) |
| SİNAYE |
Yünden ve kıldan yapılan ip. |
| SİNDAN |
Örs. |
| SİNDİBAN |
Pelit ağacı. |
| SİNE |
Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda
insan, sesi duyduğu halde anlamaz.) |
| SİNE |
An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta. |
| SİNE |
f. Göğüs. Sadır. Kalb. |
| SİNE-BEND |
f. Göğüs bağı, sütyen. |
| SİNE-ÇÂK |
Göğsü, yüreği yaralı. |
| SİNE-GÂH |
f. Göğüs. |
| SİNEMATOĞRAF |
Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir. |
| SİNEPÜRYAN |
(Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş. |
| SİNESAF |
f. Sarılıp kucaklaşmış. |
| SİNESUZ |
f. Yürek yakan. |
| SİNET |
Uyuklamak. |
| SİNH |
(C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü. |
| SİNH |
(C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası. |
| SİNİ |
f. Büyük tepsi, sini. |
| SİNİMMAR |
Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir
üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir
eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp
öldürdü. (Ahter-i Kebir'den) |
| SİNİN |
(Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı. |
| SİNİN-İ SÂLİFE |
Geçen yıllar. |
| SİNN |
(C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine'de bir dağın
ismi. * Yaban öküzü. |
| SİNN-İ İYAS |
(Sinn-i ye's) Kadınların "âdet görmekten" kesildiği yaş. En çok 55
yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan
sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir. |
| SİNN-İ TEKLİF |
Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli
ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği
yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.) |
| SİNN-İ TEMYİZ |
Hak ile bâtılı farketme yaşı. |
| SİNN |
Ot kurutmak. |
| SİNNE |
(C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri. |
| SİNNEN |
Yaşça, yaş bakımından. |
| SİNSİN |
(C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu. |
| SİNTAH |
Büyük karınlı kuvvetli deve. |
| SİNTEL |
Kısa boylu. |
| SİNY |
(C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat. |
| SİNNEVR |
(C.: Senânir) Kedi. |
| SİNYAL |
Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret. |
| SİPAH |
(C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu. |
| SİPAHDAR |
f. En büyük asker, serasker. |
| SİPAHİ |
Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu
aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen
götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden
bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol
hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını
te'min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı. |
| SİPAHSALAR |
f. Askerlerin en büyüğü. Serasker. |
| SİPAR |
f. Veren, fedâ eden. |
| SİPARE |
(Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. *
Otuz cüz. |
| SİPARİŞ |
f. Ismarlamak, ısmarlayış. |
| SİPAS |
f. Şükretme, dua etme. |
| SİPAS-DÂR |
f. Hamdeden, şükreden. |
| SİPEH |
f. Asker, leşker. * Ordu. |
| SİPEH-BÜD |
f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan. |
| SİPEH-KEŞ |
f. Başkumandan, başbuğ. |
| SİPENC |
f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir. |
| SİPER |
f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set
arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi
için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede askerin kurşun ve gülleden
korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar
yığılmak suretiyle vücuda getirilen korunma yerleri. * Kalelerin üstünde ok
ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları
için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar
parçalarına verilen addır. |
| SİPER-İ SÂİKA |
Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan
âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir
ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç
olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir
kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak
sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür. |
| SİR |
f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak. |
| SİR |
Yarık. Delik. * Balık yahnisi. |
| SİRA' |
Hızla gitmek, acele etmek. |
| SİR-AB |
f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze. |
| SİRAC |
Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey. * Güneş ve ay
mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir
isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat
göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te'min edecek desatiri câmi'dir. M.) |
| SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET |
Hidayet yolunun ışığı. |
| SİRAC-ÜN NUR |
Nurun lâmbası. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı. |
| SİRAC-ÜS SÜRC |
Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser. |
| SİRAD |
Gön, sahtiyan. |
| SİRAN |
(Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar. |
| SİRAR |
(C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu. |
| SİRAYET |
Yayılmak, bulaşmak, geçmek. |
| SİRB |
(C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü. |
| SİRBAL |
(C.: Serâbil) Gömlek, kamis. |
| SİRCİN |
Kurumuş davar tersi. |
| SİRDAB |
(C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer. |
| SİRE |
(C.: Sıyer) Koyun ağılı. |
| SİRET |
Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu
mânevi yol. |
| SİRET-İ HASENE |
Güzel ve iyi ahlâk. |
| SİRET-ÜN NEBİ |
Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir. (Bak: İlm-i hadis, Siyer-i
Nebi) |
| SİR'ET |
Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar. |
| SİRHAN |
(C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt. |
| SİRİŞK |
f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi. |
| SİRİŞT |
f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat. |
| SİRİŞTE |
f. Yoğrulmuş, karıştırılmış. |
| SİRKAT |
(Serkat) Çalma. Hırsızlık. |
| SİRKE-FURUŞ |
f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi. |
| SİRKİN |
Kuru davar tersi. |
| SİRR |
(C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. *
Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli. |
| SİRVAL |
(c.: Serâvil) şalvar. |
| SİRVE |
(C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası. |
| SİSA |
(C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. *
Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu. |
| SİSA' |
(C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı. |
| SİSMOĞRAF |
Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet. |
| SİSTEM |
Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine
bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların
hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * Proğramlı çalışmak. *
Manzume. |
| SÎT |
Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam. |
| SİTA' |
Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği. |
| SİTAD |
f. Alma, alış. |
| SİTAM |
Kılıcın ağızı. |
| SİTAN |
(-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ :
(Gül-istan) Gül bahçesi, güllük. |
| SİTAN |
f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan. |
| SİTARE |
(Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey. |
| SİTARE |
f. Yıldız, kevkeb. |
| SİTARE-İ RAHŞÂN |
Parlak yıldız. |
| SİTARE-GÂN |
Yıldızlar. |
| SİTAYİŞ |
f. Övme, medhetme. Medih. |
| SİTAYİŞ-KÂR |
f. Medheden, öven. |
| SİTAYİŞ-KÂRÂNE |
Överek, medhetmek suretiyle. |
| SİTEBR |
f. Kalın, kaba, yoğun. |
| SİTEM |
f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa. |
| SİTEM-ÂMİZ |
f. Hâin. İnsafsız, haksız. |
| SİTEM-DİDE |
(C.: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş. |
| SİTEM-KÂR |
(C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim. |
| SİTEM-KEŞ |
f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum. |
| SİTEM-RESİDE |
f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş. |
| SİTİZ |
(Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme. |
| SİTİZE-CU |
f. Kavgacı. |
| SİTİZE-KÂR |
f. Kavgacı. |
| SİTR |
(C.: Estâr) Örtü. * Perde. |
| SİTT |
Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte
olarak kullanılır.) |
| SİTTE |
Altı. (6) Altılık. |
| SİTTE-İ SEVR |
Güneş'in Sevr burcunda bulunduğu Nisan ayında fırtınalariyle meşhur
olan altı gün. |
| SİTTÎN |
(Sittûn) Altmış. 60 |
| SÎV |
f. Elma. |
| SİVA |
Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva) |
| SİVAD |
Gizli söz, sır. |
| SİVAK |
(C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak. |
| SİVAR |
(C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik. |
| SİVAR-I ZERRİN |
Altun bilezik. |
| SİVCAR |
Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak. |
| SİVİL |
Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen
polis. * Medeni. |
| SİYA' |
Samanlı balçık. |
| SİYAB |
(Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler. |
| SİYABE |
Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması. |
| SİYAC |
Dikenli duvar. |
| SİYADET |
Seyyidlik. (Bak: Seyyid) |
| SİYAFET |
Kılıççılık sanatı. |
| SİYAH |
f. Kara, esved. * Zenci. |
| SİYAHA |
Suyun akması. * Oruç tutmak. |
| SİYAHAT |
(Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde
gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.) |
| SİYAHBAHT |
f. Tâlihsiz, kara bahtlı. |
| SİYAHÇERDE |
f. Esmer, karayağız olan. |
| SİYAHFAM |
f. Siyah renkli. |
| SİYAHÎ |
f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık. |
| SİYAHKÂR |
(C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu. |
| SİYAHKEDE |
f. Kapkara yer. |
| SİYAHLİKA |
f. Kara yüzlü. |
| SİYAHPUŞ |
f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı. |
| SİYAHRUZ |
f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız. |
| SİYAK |
Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun
çıkması. |
| SİYAK-I KELÂM |
Sözün gelişi, sevkediliş. |
| SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET |
Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması. |
| SİYAKAT |
Binek hayvanını arkasından sürme. |
| SİYAM |
Oruç. (Bak: Sıyam) |
| SİYANET |
Koruma, muhafaza, hıfz. |
| SİYASET |
Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette
necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına
çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.
(Bak: Hilafet) |
| SİYASETEN |
Siyaset bakımından, siyasî bakımdan. |
| SİYASÎ |
Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik. |
| SİYASİYYUN |
Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar. |
| SİYAT |
(Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar. |
| SİYE |
Koyun yatağı. |
| SİYER |
(Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar. |
| SİYER-İ ENBİYA |
Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından
bahseden kitap. |
| SİYER-İ NEBİ |
Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan,
O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.(Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahvâl ve evsâfı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan
edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o
Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve
nuranidir ki; Siyer ve Tarih'te beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun
gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünki: $ sırrınca: Hergün,
hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azim ibadet sahife-i
kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir
surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz
ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en
mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı
Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarih'e geçen
beşeri ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrâil ve Mikâil, iki
muhafız yâver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek;
çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid
olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.İşte yanlış
gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı
âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i Risalette
durmuş nurani şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya
hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. M.) |
| SİYER-İ SENİYYE |
Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek
ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab. |
| SİYERA' |
İbrişimle karışık alaca bez. |
| SİYONİST |
(Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi
devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye
ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik. * Yahudi dinine giren. |
| SİYY |
Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil. |
| SİYYAN |
(Siyy. C.)
Birbirine denk ve eşit. Müsavi. |
| SİYYANEN |
Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda. |
| SİYYE |
Yay başı. |
| SKOLASTİK |
Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların
dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan
tedrisat usulü. |
| SLOGAN |
ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü. |
| SOFESTAÎ |
(Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için
herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe
içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik.
Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı
nazar ederek zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar. (Bak:
Sofizm)(..O Vahid-i Ehad'i kabul etmeyen ya nihayetsiz ilâhları kabul edecek
veyahut ahmak sofestâi gibi hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek.
M.) |
| SOFİ |
Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe
çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı,
safsatacı. (Bak: İşrakiyyun) |
| SOFİZM |
Fr. Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey
tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir
gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve
Lâedriye "Septizm" adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm'dan) |
| SOHBET |
Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı
tatlı hakikat üzerine konuşmak.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir
dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü süluka mukabil hakikatın
envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Malumdur ki;
in'ikâs ve tebaiyyetle o nur-u âzam-ı Nübüvvetle beraber en azim mertebeye
çıkabilir.Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir
mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler
sahabe derecesine çıkamıyorlar. Hattâ Celâleddin-i Süyuti gibi, uyanık iken,
çok def'a sohbet-i nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (A.S.M.)
ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine
sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye
(A.S.M.) nuriyle, yâni Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise
vefat-ı Nebeviden sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmeleri,
velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi,
velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem
öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki
sohbet de o derece tefavüt etmek lâzım gelir.Sohbet-i Nebeviye ne derece bir
iksir-i nurâni olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam; kızını sağ
olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat
sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede
bir şefkat-i rahimaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün
sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere
giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu.
S.) |
| SOHBET-İ İHVAN |
Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat
yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan. |
| SOKRAT |
Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun
bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey
öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin
inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş,
baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun,
Sokrat'ın fikirlerini müdafaa etmiştir. |
| SOLCU |
(Bak: Ashab-ı Şimal) |
| SORGUÇ |
Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs. |
| SOSYAL |
Fr. İçtimaî. Cemiyete ait. |
| SOSYALİST |
Fr. Sosyalizm taraftarı olan. |
| SOSYALİZM |
Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş.
İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde
yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak
hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin
mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak
fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri
komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın
intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm
düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm
düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor.
Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan
şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir
çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı
işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına
geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette
fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i
esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben,
neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "müsâvât-ı
hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen
sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve
tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için
bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve
istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti,
müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve
hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede
çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer
nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir
ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın
sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair
hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest
bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler
nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve
zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim
mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti
kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin
öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.) |
| SOSYOLOĞ |
Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare
işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı. |
| SÖMESTR |
Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri. |
| SPİKER |
ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini
okuyan kişi. |
| SPİRİTUALİZM |
Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş.
Ruhiyatçılık. |
| STAJ |
Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti
altında yapılan çalışma. |
| STAJYER |
Fr. Staj yapan kimse. |
| STRATEJİ |
yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş. |
| STRATOSFER |
Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası. |
| SU(Y) |
f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan. |
| SU' |
Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena. |
| SU-İ AHLÂK |
Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın
ahlâkı. |
| SU-İ HAL |
Fena hareket tarzı. Kötü hal. |
| SU-İ HAREKET |
Kötü hareket, kötü iş. |
| SU-İ HAZM |
Sindirim bozukluğu. |
| SU-İ HULK |
Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık. |
| SU-İ İHTİYAR |
Kötü arzu, fena istek. |
| SU-İ İSTİMÂL |
Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi
menfaatine kullanma. |
| SU-İ KASD |
Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. *
Kötü kasd. |
| SU-İ MİZÂC |
Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı. |
| SU-İ NİYET |
Kötü ve bozuk niyet. |
| SU-İ TEDBİR |
Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş. |
| SU-İ TEFEHHÜM |
Kötü anlayış. Yanlış anlama. |
| SU-İ TELÂKKİ |
Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme. |
| SU-İ ZAN |
Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.(Dördüncü
hastalık su-i zandır. Evet insan, hüsn-ü zanna me'murdur. İnsan, herkesi
kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan su-i ahlâkı, su-i zan
saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını,
hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini
bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek su-i zandır. Su-i zan ise, maddi
mânevi içtimâiyâtı zedeler. M.N.) |
| SUADA' |
Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası. |
| SUADÎ |
Topalak otu. |
| SUAL |
İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik. |
| SUAL |
Öksürük. |
| SUALÂT |
(Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler. |
| SUB' |
Yedide bir. |
| SUBA (SABÂ) |
(C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr. |
| SUBABE |
Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık. |
| SU'BAN |
(C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde
bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı
dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco) |
| SUBARE |
Taş. |
| SUBAŞI |
Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri
gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi. |
| SUBAT |
(Bak: Sübât) |
| SUBBAH |
(Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda). |
| SUBBÛHUN KUDDÛSÜN |
"Allah (C.C.) subbûhtur, kuddûstür. Zâtına ve sıfatına fena, noksan ve
kusur yanaşamaz. Her zaman ve her dilde, her mahluk onu tesbih ve takdis
eder." gibi mânâları ifade eder. |
| SUBE |
At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde
kalan su. Artık su. |
| SU'BE |
Yeşil başlı kertenkele. |
| SUBESU |
f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda. |
| SUBH |
Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı. |
| SUBH-U KIYAMET |
Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı. |
| SUBHA |
Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha) |
| SUBHA |
Sabah uykusu. |
| SUBHDEM |
f. Sabah vakti. |
| SUBHGÂH |
f. Sabah vakti. Tan yeri. |
| SUBJEKTİF |
(Bak: Sübjektif) |
| SUBR |
Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer. |
| SUBRE |
Birikinti, yığın. |
| SUB' |
(Bak: Sübu') |
| SUBU' |
Dinini terk edip başka dine girmek. |
| SU'BUB |
(C.: Seâbib) Saf su akan yer. |
| SUBUHAT |
(Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i
İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal) |
| SUD |
f. Kâr, faide, kazanç. |
| SUD |
(Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar. |
| SUDA' |
Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma. |
| SUD'A |
Deve ve koyun bölüğü. |
| SUDA-GER |
f. Bezirgân, tüccar. |
| SUDA-GERÎ |
f. Ticaret. |
| SUDAGÎ |
Zülüfte olan nişan ve alâmet. |
| SUDAH |
Horozun ötmesi. |
| SUDAM (SIDÂM) |
Hayvanların başında olan bir hastalık. |
| SUDD |
Dağ. |
| SUDDAD |
(C.: Sadâyid) "Sâm-ı ebras" denilen kertenkele. * Suya varacak yol. |
| SUDE |
f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş. |
| SUDEKA |
(Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar. |
| SUDG |
(C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç. |
| SUDKAN |
(Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler. |
| SUDMEND |
f. Kazançlı, faydalı, kârlı. |
| SUDRE |
Acem gömleği. |
| SUDUD |
Men'etmek, engel olmak. |
| SUDUR |
Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar. |
| SUEDA |
(Said. C.) Saidler. Allah'ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes'ud olanlar. |
| SUF |
(C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim. |
| SUFAR |
f. Ok gezi. * İğne deliği. |
| SUFAR |
Yürekte sarı suların toplanması. |
| SUFARİYE |
Sarı asma adı verilen bir kuş. |
| SUFEF |
(Sofa. C.) Sofalar. |
| SUFFA |
(Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki. |
| SUFFAH |
Enli uzun taş. |
| SUFİ |
(C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf. |
| SUFN |
Çobanların dağarcığı. |
| SUFR |
(Sıfr) : Bakır. Tunç. |
| SUFRET |
Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu. |
| SUFRİT |
(C.: Safârit) Fakir. |
| SUFRUF |
Üzüm çöpü. * Hurma çöpü. |
| SUFUF |
(Saf. C.) Saflar. Sıralar. |
| SUFUN |
(Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler. |
| SUFVAN |
Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması. |
| SUGRA |
(Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle.
Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar) |
| SUGRE |
(C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik. |
| SUGV |
Meyletmek, yönelmek, eğilme. |
| SUGVAR |
f. Kederli, acılı. |
| SUH |
Duvar. |
| SUHAF |
Akciğer veremi. |
| SUHAN |
f. Törpü. |
| SUHANSERA |
(C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen. |
| SUHAR |
Umman kasabası. * Bir erkek ismi. |
| SUHARE |
Yağ kıkırdağı. |
| SUHARE |
Başkasıyla alay eden. |
| SUHD |
(C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su. |
| SUHEN |
(Sehun - Suhun) f. Söz. |
| SUHF |
Akıl ve fikrin zayıf olması. |
| SUHK |
Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet. |
| SUHME |
Karalık, siyahlık. |
| SUHNAN |
Sıcak, kızgın. * Sıcak gün. |
| SUHNE |
Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak. |
| SUHRE |
Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan
kimse ve hayvan. |
| SUHREKÂR |
f. Maskaralık yapan. Maskara. |
| SUHRE |
(C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk. |
| SUHRİYEN |
(Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan. |
| SUHRİYYE |
Maskaralık. |
| SUHT |
Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı) |
| SUHT |
Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü
kazımak (mânasına saht'dan alınmıştır. Haramın bereketi olmadığından
hânumânlar yıktığı için suht denilmiştir.) |
| SUHTE |
f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. |
| SUHUB |
(Sehâb. C.) Bulutlar. |
| SUHUF |
(Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki
kitap. |
| SUHULET |
Kolaylık. (Bak: Sühulet)(...Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi,
cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'd etmiş. Ve
va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak. Mâdem bilmüşahede
görüyoruz; her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üçyüz binden ziyade
enva'larını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile, kemal-i sür'at ve
sühuletle haşr edip, neşreder. Elbette böyle bir Kadir-i Zülcelâl, va'dini
yerine getirmeye muktedirdir... M.) |
| SUHUN |
(Sahne. C.) Sahneler. |
| SUHUR |
(Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar. |
| SUK |
Çarşı, pazar. Alım satım yeri. |
| SUK' |
Taraf, yön. * Nahiye. |
| SUKA |
Çarşı adamı, esnaf. |
| SUKA' |
Horoz sesi, horoz ötüşü. |
| SUK'A |
Başın ortasındaki beyazlık. |
| SUKAB |
(Sukbe. C.) Delikler. |
| SUKATA |
Kırıntı, döküntü, artık. |
| SUKATAÇİN |
f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. |
| SUKATAHÂR |
f. Kırıntı, artık yiyen. |
| SUKAYBE |
Küçük delik, delikçik. |
| SUKB |
(C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak. |
| SUKBE |
(C.: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik. |
| SUKÎ |
Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı. |
| SUKL(E) |
Böğür. * Taraf, yön. |
| SUKM (SEKAM) |
(C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz. |
| SUKUB |
(Sukbe. C.) Delikler. |
| SUKUB |
(Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer
tarafa kadar açık olan delikler. |
| SUKUF |
(Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat. |
| SUKUF-U BÜYUT |
Evlerin damları. |
| SUKUK |
şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler. |
| SUKUT |
Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma.
* Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden
ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması. |
| SUKUT-I HAKK |
Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması. |
| SUKUT-I MUSAMMEM |
Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar
alınmış. |
| SUKUT-U MUTLAK |
Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması. |
| SUKUTİYE |
Paraşüt. |
| SUKVE |
Toprak kap. |
| SUKYA |
(Saky. den) Sulamak. |
| SU'L |
(C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. *
Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş. |
| SULAHFAT |
(C.: Selâhif) Kaplumbağa. |
| SULB |
Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet. |
| SULBÎ |
Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu. |
| SULBİYE |
Nesebi hâlis olan. |
| SULBİYET |
Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc:
Duygusuzluk. |
| SULEHA |
(Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim
ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar. |
| SULFATO |
(Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı. |
| SULH |
Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık. |
| SULH-ÂMİZ |
f. Ara bulucu, barıştırıcı. |
| SULHEN |
Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle. |
| SULH-NÂME |
f. Sulh, barış kâğıdı. |
| SULH-PERVER |
f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen.
Barışsever. |
| SULİYY |
Ateşin yanması. |
| SULLA' |
(C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi. |
| SULLAA |
Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer. |
| SULSUL |
(C.: Salâsıl) Üveyik kuşu. |
| SULSULE |
Havuz veya kap dibinde kalan su artığı. |
| SULT |
(C.: Eslât) Büyük bıçak. |
| SULTA |
Baskı, otorite. |
| SULTAN |
Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) *
Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız
gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * Kahr ve tegallüb mânasında
masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetine denir. Kelimenin aslı
"selit" olup, cem'i sultandır. Selit ise, zeytinyağının ismidir. Zeytinyağı
kandilinin ışığıyla ışıklandırma yapıldığı gibi, padişâh ve vali dahi şule-i
adl ve zabt ü ihtimamıyla memleketini tenvir etmek münâsebetiyle onlara da
bu mâna ıtlak olunmuştur. (Kamus-u Okyanus'tan hülâsadır.)(Sultan-ı kâinat
birdir. Her şeyin anahtarı O'nun yanında, her şeyin dizgini O'nun elindedir.
Her şey O'nun emriyle halledilir. O'nu bulsan her matlubunu buldun, hadsiz
minnetlerden, korkulardan kurtuldun. M.)(Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı
Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadâr varlık âlemine
çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları
seçmiş. Ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i
ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i
ebediye yollarını te'min etmekle re's-ül mâlımız olan istidatlarımızı
nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı
Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip, riyaset eden benim. İ.İ.) |
| SULTAN-I MAZLUM |
Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han'dır.) |
| SULTAN-ÜD DEM |
Vücutta kanın galeyanı. |
| SULTAN REŞAD |
(Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve
halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi
Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi. |
| SULTAN SELİM HAN |
(Bak: Yavuz Sultan Selim) |
| SULTAN SÜLEYMAN HAN |
(Hi: 900-974) Osmanlı Padişahlarının onuncusu, İslâm Halifelerinin
yetmişbeşincisidir. Yavuz Sultan Selim Han'ın oğludur. Avrupa-vari bir kısım
kanunlar yapılmasına vesile olduğundan Kanuni nâmı ile de tanınır.
Padişahlık yılları Osmanlı Devletinin en haşmetli devri olup, Avrupa, Asya
Osmanlıların emrinde idi. İstanbul payitahttı. Bir fikir vermek için o zaman
İstanbuldaki eserlerden bir kaç misal vereceğiz. İlk olarak o zamanda
yapılan bir sayıma göre: 485 câmi, 4494 mescid, 100 imâret, 417 kervansaray,
1653 ilk mekteb, 335 tekke, 4985 çeşme, 874 hamam, 743 kilise, onbir binden
ziyade sokak ve cadde tesbit edilmişti.İstanbul böyle iken Avrupa'lı bir
muharrir; Avrupa'yı şöyle anlatır: "Avrupalılar bin sene banyosuz kaldı.
Orta çağda pis ve kirli bulunmak bir faziletti. Bu çağlarda Avrupa baştan
aşağı kaşınıyordu." |
| SULUH |
Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar. |
| SU'LUK |
(C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri. |
| SULUL |
Bozulup fena kokmak. |
| SUM |
Sarımsak. |
| SUM' |
Pervane denilen kelebek. |
| SUM'A |
İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli
riyakârlık. |
| SUMARİ |
Dübür. |
| SUMAT (SUMT) |
Susmak, sükut etmek. |
| SUME |
Koyuna yapılan işaret ve nişan. |
| SUMLUH |
Kulak kiri. |
| SUMM |
İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar. |
| SUMMAKİ |
Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş. |
| SUMNAT |
f. Kilise, puthane. |
| SUMSUM |
Çok katı olan. |
| SUMUG |
(Samg. C.) Zamklar. |
| SUMUL |
Sertlik, kuruluk, katılık. |
| SUMUT |
Susma, sükut. * Somurtma. |
| SUN' |
Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te'sir. * Güzel iş yapmak. |
| SUN'-İ BEDİ' |
Güzel eser. |
| SUN'-İ İLÂHÎ |
Cenab-ı Hakk'ın san'atı, eseri. |
| SU'N |
(C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba. |
| SUNAFİR |
Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu. |
| SUNAN |
Koltuk kokusu. |
| SUNBUR |
(C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun
çevresine yapılan lüle ve oluk. |
| SUN'Î |
İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan. |
| SUNUAT |
Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler. |
| SUNUF |
(Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. *
Soylar, neviler. |
| SUNUF-İ ÂLİYE |
Yüksek sınıflar. |
| SUPLES |
Fr. Yumuşaklık, esneklik. |
| SUR |
Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek duvar. Kale. Hisar. |
| SUR |
(Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna
Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük. |
| SUR |
f. Şenlik. Düğün. Ziyafet. |
| SUR |
Keş parçası. |
| SU'R |
(C.: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı. |
| SUR'A |
Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik. |
| SURAA |
Pehlivan ve bahadır kimse. |
| SURAH |
f. Delik. Gedik. |
| SURAH |
Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek. |
| SURAHİ |
Su şişesi, sürahi. |
| SURAM |
Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt. |
| SURE |
Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer.
Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi'. * Alâmet,
nişan. |
| SURED |
(C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan
olan beyazlık. |
| SURENCAN |
Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü. |
| SURET |
(C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. *
Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare. |
| SURET-İ SUUD |
Yükselme tarzı. |
| SURET-İ TESVİYE |
Hal çaresi. |
| SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE |
Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese. |
| SURETÂ |
Görünüşte. Zâhiren. |
| SURETBEND |
f. Tasvir yapan. Resimci. |
| SURETEN |
Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki. |
| SURETGER |
f. Suret yapan, resim çizen, ressam. |
| SURETPEREST |
f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. *
Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest) |
| SURET-PERESTLİK |
Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına
kıymet vermemek. * Resimlere meftuniyet. (Bak:
Sanem-perest)(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi,
sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men'eder.
Medeniyyet ise, suretleri kendi mahasininden sayıp Kur'ana muâraza etmek
istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya
bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve
riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder... S.) |
| SURETPEZİR |
f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen. |
| SURETYÂB |
f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen. |
| SURÎ |
Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan.
Zâhirî. |
| SUR-NA(Y) |
f. Zurna. |
| SUR-NAÎ |
f. Zurnacı. |
| SUR-NAME |
(Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için
yazılan yazılar. |
| SURNA-PA |
f. Zürafa. |
| SURRAD |
Yağmuru olmayan ince bulut. |
| SURRE |
(C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin
pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye
her yıl gönderilen para ve sâir şeyler. |
| SURSUR |
Büyük kuvvetli deve. |
| SURUD |
Soğuk yer. |
| SURUF |
(Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler. |
| SURUH |
(Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar. |
| SU'RUR |
Ağaç sakızı parçası. |
| SUS |
Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve.
* Miyan kökü. |
| SUS |
Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan. |
| SUSEN |
f. Susam. |
| SUSMAR |
f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler. |
| SUT |
(C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş. |
| SUTU' |
Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma. |
| SUTUR |
(Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri. |
| SUTUR-U HÂDİSAT |
Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler. |
| SUTUR-U KÂİNAT |
Âlemdeki mânalar, kâinat satırları. |
| SUTUR-ÜL GAYB |
Bizce bilinmeyen işler ve hâdiseler, mânalar. |
| SUUBET |
Zorluk, güçlük. |
| SUUD |
Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak. |
| SUUD |
Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar. |
| SUUDE |
İyi addetmek. Mübarek saymak. |
| SUUR |
(Sivâr. C.) Bilezikler. |
| SUUT |
Enfiye. |
| SUVA' |
Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için
kullanılan taş. Maşraba. |
| SUVAB |
(C.: Su'bân) Bit sirkesi. |
| SUVAN (SIVÂN) |
(C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap. |
| SUVAR |
(Bak: Süvar) |
| SUVER |
Boynuz. * (Suret. C.) Suretler. |
| SUVEYDA |
(Bak: Süveyda) |
| SUVVAM |
(Sâim. C.) Oruç tutanlar. |
| SUY |
f. Cihet, yön, taraf. |
| SUY |
Kurumak. |
| SUYUF |
(Sayf. C.) Yaz mevsimleri. |
| SUZ |
f. (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak"
mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. |
| SUZ |
f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. |
| SUZ-İ CİĞER |
Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı. |
| SUZAN |
f. Yakan, yakıcı. Ateşli. |
| SUZEN |
f. İğne. |
| SUZENDE |
f. Yakan. Yakıcı. |
| SUZENGER |
f. İğne yapan, iğneci. |
| SUZER |
(C.: Suzerât) Necis, pis, murdar. |
| SUZÎ |
f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili. |
| SUZİŞ |
f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek
yanması. |
| SUZİŞ-İ NİHAN |
İçin için yanma. Gizli yanma. |
| SÜAC |
Koyun avazı, koyun sesi. |
| SÜAL |
Öksürük. |
| SÜAL |
Bir kabile ismi. |
| SÜAR |
Ateşin harareti. * Çok acıkmak. |
| SÜ'B |
Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına
gelmek. |
| SÜB' |
Yedide bir. |
| SÜBAÎ |
Yedi harfli, yedili. |
| SÜ'BAN |
(Bak: Su'ban) |
| SÜBAT |
Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde
olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman. |
| SÜBAT |
(Sübe. C.) Cemaatler, bölükler. |
| SÜBATA |
Süprüntülük, virâne. |
| SÜBBUH |
Tesbih edilen (Allah. C.C.) |
| SÜBBET |
İnsanın oturak yeri. |
| SÜBE |
On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası. |
| SÜBHA |
Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek. |
| SÜBHA |
Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz. |
| SÜBHAKEŞ |
f. Tesbih çeken. |
| SÜBHAN |
Allah (C.C.) |
| SÜBHANALLAH |
Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve
taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve
ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve
Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen
tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve
mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan
Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna
işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki
ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle,
insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse
karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih,
Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan
uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne
bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki
makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet
mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve
her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve
bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı
şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten,
ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün
kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve
cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki
cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat) |
| SÜBHANÎ (SÜBHANİYE) |
Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve
müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid. |
| SÜBJEKTİF |
Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin
düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. |
| SÜBJEKTİVİZM |
Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye. |
| SÜBRUT |
(C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam. |
| SÜBT |
Ayıp. |
| SÜBT |
Hatmi gibi bir otun adı. |
| SÜBÜHA |
(C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük. |
| SÜBUR |
Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek. |
| SÜBUT |
Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak.
Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş. |
| SÜBUT |
(Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri. |
| SÜBUTÎ |
Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı
bil-âhiret) |
| SÜBÜL |
(Sebil. C.) Yollar, caddeler. |
| SÜCCAD |
(Sâcid. C.) Secde edenler. |
| SÜCCED |
(Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar. |
| SÜCFE |
Geceden bir saat. |
| SÜCLE |
Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık. |
| SÜCRE |
Derenin orta geniş yeri. |
| SÜCRE |
(C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su. |
| SÜCUD |
Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip
teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.)
Secde ederek yere kapananlar, secde edenler. |
| SÜCUF |
(Secf. C.) Perdeler, örtüler. |
| SÜCUL |
(Secl. C.) Büyük su kovaları. |
| SÜCUN |
(Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın
sıkıntıları. |
| SÜCV |
Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı. |
| SÜDA |
Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına
bırakmak. |
| SÜDA' |
Bir otun adı. |
| SÜDA' |
Geçmek. |
| SÜDASÎ |
Altılı. Altılık. Altı harfli. |
| SÜDD |
Dağ. * Bulut. * Mâni, engel. |
| SÜDDE |
(C.: Süded) Kapı, eşik. |
| SÜDED |
(Südde. C.) Kapılar, eşikler. |
| SÜDG |
(C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf. |
| SÜDS |
(Südüs) Altı kısımda bir kısım. |
| SÜEBA' |
Esnemek. |
| SÜEDA |
(Bak: Suedâ) |
| SÜF'A |
Kırmızılığa yakın olan siyahlık. |
| SÜFAE |
(C.: Süfâ) Bir ot cinsi. |
| SÜFAL |
Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve. |
| SÜFEHA |
(Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler. |
| SÜFELA |
(Sefil. C.) Sefiller. |
| SÜFERA |
(Sefir. C.) Sefirler, elçiler. |
| SÜFERA-Yİ ECNEBİYE |
Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri. |
| SÜFFAR |
(Sâfir. C.) Yolcular. |
| SÜFL |
Tortu, çöküntü. |
| SÜFLA |
(Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. *
Kılıksız, kıyafetsiz. |
| SÜFLÎ |
Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan. |
| SÜFLİYAT |
Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan
kimselerin işleri. |
| SÜFLİYYET |
Alçaklık, bayağılık, âdilik. |
| SÜFRE |
Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık. |
| SÜFTE |
f. Delinmiş, delikli. |
| SÜFTECE |
(C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak
gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak
verilen para. |
| SÜFTE-GUŞ |
f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik. |
| SÜFUL |
Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek. |
| SÜFÜL |
(C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek. |
| SÜFÜN |
(Bak: Sufun) |
| SÜFÜVV |
Yürümeye ve uçmaya başlamak. |
| SÜFYAN |
Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile
olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs.
(Bak: Deccal)(Rivâyetler, deccalın dehşetli fitnesi, İslâmlarda olacağını
gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş. $ Bunun bir te'vil şudur ki:
İslâmların deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin
(R.A.) dediği gibi, demişler ki: Onların deccalı Süfyan'dır, İslâmlar içinde
çıkacak aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük deccalı ayrıdır. Yoksa,
büyük deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve
istemeyerek itaat eden kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz. ş.) |
| SÜFYAN-I SEVRÎ |
(Hi: 91-161) Büyük âlim ve müçtehidlerdendir. Kûfe'de doğmuştur. |
| SÜFYANÎ |
Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî
Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak
olan kimse demektir. |
| SÜFYAN İBN-İ UYEYNE |
(Bak: İbn-i Uyeyne) |
| SUGUR |
Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar. |
| SÜHA |
Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü
kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız. |
| SÜHAD |
Uyanıklık. |
| SÜHAF |
Verem hastalığı. |
| SÜHAL |
Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar. |
| SÜHALE |
Küçük tavşan. |
| SÜHAM |
(Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş
yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise. |
| SÜHAM |
Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * Tegayyür, değişme. *
Ziyan, zarar. |
| SÜHAN |
f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz. |
| SÜHAN-ÂRÂ |
f. Düzgün ve güzel söz söyleyen. |
| SÜHAN-ÇİN |
f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu. |
| SÜHAN-DÂN |
f. Güzel söz söyleyen. |
| SÜHAN-FEHM |
f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden. |
| SÜHAN-GÛ |
f. Söz söyleyen, söz söyleyici. |
| SÜHAN-GÜZAR |
f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen. |
| SÜHAN-PERDAZ |
f. Güzel ve düzgün söz söyleyen. |
| SÜHAN-PİRA |
f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen. |
| SÜHAN-RÂN |
f. Güzel söyleyen, güzel konuşan. |
| SÜHAN-SENC |
(C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. |
| SÜHAN-ŞİNAS |
f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden. |
| SÜHAN-VER |
f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. |
| SÜHBE |
Derin. |
| SÜHEYL |
Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi
görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup
yıldızının naziri, benzeridir.) |
| SÜHEYLA |
Yumuşak huylu kadın. |
| SÜHL |
Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı. |
| SÜHME |
Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet. |
| SÜHNUN |
Rüzgârın ve yağmurun evveli. |
| SÜHRE |
Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı. |
| SÜHUD |
Uyanıklık. |
| SÜHUH(A) |
Dökülmek. * Semiz ve besili olmak. |
| SÜHUK |
Kaftanın eskimesi. |
| SÜHUK(E) |
Şiddetli rüzgâr. Katı yel. |
| SÜHULET |
Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli.
Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet) |
| SÜHULET-BAHŞ |
f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik. |
| SÜHUM |
Demirci çekici. |
| SÜHUMET |
Akrabalık, hısımlık. |
| SÜHUNET |
Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi. |
| SÜHUNET |
Katılık, peklik. |
| SÜHUR |
Uyanık olmak. |
| SÜHÜD |
Uyanıklık. |
| SÜHVE |
Yumuşak. Sükun, sessizlik. |
| SÜKALA' |
(Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen
kimseler. |
| SÜKARA |
(Sekren. C.) Sarhoşlar. |
| SÜKAT |
Yüksek yerden düşen nesne. |
| SÜKK |
Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu. |
| SÜKKÂN |
(Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu. |
| SÜKKÂN-I BELDE |
Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri. |
| SÜKKÂN-I HÂNE |
Evde oturanlar. Hâne sâkinleri. |
| SÜKKER |
şeker. |
| SÜKKERÎ |
şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı. |
| SÜKL |
Kadının çocuğunu kaybetmesi. |
| SÜKN |
Yolun ortası. |
| SÜKNA |
Oturacak yer. Mesken. |
| SÜKNE |
Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir. |
| SÜKTE |
Çocukları avutup susturmada kullanılan şey. |
| SÜKUB |
(Sakb. C.) Delikler. |
| SÜKUB |
(Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi. |
| SÜKUB |
Yetişmek. |
| SÜKUK |
(Bak: Sukuk) |
| SÜKUL (SÂKİL) |
Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. |
| SÜKÛN |
Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir
harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi
sesi ile okunması. (Bak: Cezm) |
| SÜKÛN-İ DEM |
Soğukkanlılık. |
| SÜKÛN-İ MU'TADÎ |
Her zamanki sessizlik. |
| SÜKÛNET |
Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik. |
| SÜKÛNETGÂH |
f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar. |
| SÜKÛNETPERVER |
f. Dinlendirici, rahatlandırıcı. |
| SÜKÛNETYÂB |
f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. |
| SÜKUREDYUN |
Yaban sarmısağı. |
| SÜKÛT |
Susma. Konuşmama. |
| SÜKÛT-İ İSTİFHAM |
İstifham sessizliği. |
| SÜKÛTÎ |
Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan. |
| SÜLAE |
Hurma yaprağının, başında olan dikeni. |
| SÜLAH |
Necis, pis. |
| SÜLAL |
İshal olmak. |
| SÜLALE |
Soy, sop. Bir kimsenin soyu. |
| SÜLALE-İ TÂHİRE |
Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu. |
| SÜLALE |
Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni
akıntısı. |
| SÜLAM |
El arkası. |
| SÜLAMA |
Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik. |
| SÜLAS |
Akıl gitmek. * Delirmek. |
| SÜLASA' |
Salı. |
| SÜLASÎ |
Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime. |
| SÜLASÎ MEZİD |
Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler
ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar
demektir. |
| SÜLASÎ MEZİDÜN FİH |
Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime. |
| SÜLASÎ MÜCERRED |
Gr: Üç harfli aslî kelime kökü. |
| SÜLEHFAT |
(C.: Selâhıf) Kaplumbağa. |
| SÜLEK |
(C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke) |
| SÜLEK |
Cemaat, topluluk. |
| SÜLEYMAN (A.S.) |
Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının
vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük
bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate
geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden
Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile
diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.)
oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi. (Bak: Belkıs, Davud)(Hazret-i Süleyman
Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habiseyi teshir edip, şerlerini
men' ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: $ ilâ âhir...
$ ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zişuur olarak en
mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlara temas edilebilir.
Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet
edebilirler ki Cenab-ı Hakk'ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları
musahhar etmiştir. Cenab-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: "Ey
insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat
ettiriyorum. Sen de benim emrine musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve
şeytan dahi, sana musahhar olabilirler."İşte beşerin, san'at ve fennin
imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden
ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet
hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi
açıyor. Fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat nâmını veren cinlere ve
şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil,
belki tılsımat-ı Kur'aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden
kurtulmaktır. S.) |
| SÜLEYMAN ÇELEBİ |
İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât
olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur
mevlid kitabının esas adıdır. |
| SÜLFE |
Kişinin aceleyle hazırladığı yemek. |
| SÜLLAF |
(Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar. |
| SÜLLE |
Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para. |
| SÜLLEM |
Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler
şeklinde olan boşluğun adı. |
| SÜLME |
Çatlak, gedik. |
| SÜLT |
Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı. |
| SÜLTA |
Uzun ok. |
| SÜLTAH |
Düz kaypak taş. |
| SÜLUC |
(Selc. C.) Karlar. |
| SÜLUK |
(Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata
bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme. |
| SÜ'LUL |
Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce. |
| SÜLÜS |
Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi. |
| SÜLÜSAN |
Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım. |
| SÜLÜSEYN |
Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki. |
| SÜLÜSÎ |
Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili. |
| SÜM |
f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı. |
| SÜM'A |
(Bak: Sum'a) |
| SÜMAK |
Hâlis, sâfi. |
| SÜMAME |
(C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek. |
| SÜMANAT |
(C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu. |
| SÜMENİYYE |
Puta tapanlardan bir fırka. |
| SÜMKAT |
Kızıl, kırmızı, ahmer. |
| SÜMM |
Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf. |
| SÜMMAK |
Türkçede "tadım" denilen ekşi taneler. |
| SÜMME |
Sonra, ba'dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak
"vav" mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle
bağlar veya tertib, mühlet iktizasını ifade eder. |
| SÜMME |
Bir tutam ot. |
| SÜMMEHA |
Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek. |
| SÜMMET-TEDARİK |
Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş,
uydurulmuş. |
| SÜMN |
Sekizde bir. |
| SÜMNE |
Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç. |
| SÜMPARE |
Zımpara. |
| SÜMR |
Mal. |
| SÜMRE(T) |
Esmerlik, karayağızlık. |
| SÜMU |
Yücelik, yükseklik. |
| SÜMUD |
Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. *
Sersem olmak. |
| SÜMUH |
Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi. |
| SÜMUHAT |
El açıklığı, cömertlik. |
| SÜMUK |
Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak. |
| SÜMUL |
Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması. |
| SÜMUM |
(Semm. C.) Zehirler, ağular. |
| SÜMUT |
(Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş
yemekler. |
| SÜMUT |
(Semt. C.) Semtler, yönler. |
| SÜMUT |
(Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar. |
| SÜMÜN |
Sekizde bir. |
| SÜMÜR |
Gümüş. |
| SÜMÜVV |
Yücelik. Yükseklik. |
| SÜNAÎ |
İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime. |
| SÜNAT (SİNÂT) |
(C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka
yerinde olmayan köse kimse. |
| SÜNBADE |
f. Zımpara. |
| SÜNBAZİH |
Zımpara. |
| SÜNBE |
Suret. |
| SÜNBÜK |
(C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı. |
| SÜNBÜLE |
Başak. |
| SÜNBÜLÂT |
(Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar. |
| SÜNDÜS |
Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli,
çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş
tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri. |
| SÜNDÜSÎ |
Sündüsten yapılmış. |
| SÜNDÜS-MİSAL |
f. Sündüsten yapılmış gibi. |
| SÜNEN |
Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir
edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet) |
| SÜNEN-İ EBU DÂVUD |
(Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
| SÜNEPE |
Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis. |
| SÜNNET |
Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve
dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim
sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı
Nebevî de denir.( $ âyetinde i'cazlı bir icaz vardır. Çünkü: Çok cümleler,
bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a
(C.C.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı
seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise,
Allah'ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, Ona ittiba etmektir.
Ne vakit Ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allahı
seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin."İşte bütün bu cümleler, şu âyetin
yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki: İnsan için en mühim âli
maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla
gösteriyor ki; o matlab-ı âlânın yolu, Habibullah'a ittibadır ve Sünnet-i
Seniyyesine iktidadır...L.)(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesinin
menbaı üçtür: Akvali, ef'ali, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır:
Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa
mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa
mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman
mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında
azim sevablar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük
hatâdır. Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise, hikmeten,
maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev'iyye ve içtimaiyye itibariyle onu taklid
ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü: Herbir hareket-i âdiyesinde, çok
menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle o âdâb ve âdetler,
ibadet hükmüne geçer. Evet mâdem dost ve düşmanın ittifakıyle Zât-ı Ahmediye
(A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem
bil-ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve mâdem
binler mu'cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve
kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliği ve tercüman olduğu Kur'ân-ı Hakimin
hakaikının tasdikıyla, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i
ekmeldir. Ve mâdem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemâl, meratib-i
kemalâtta terakki edip saâdet-i dâreyne vasıl olmuşlardır. Elbette o zâtın
sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve tâkib edilecek
en sağlam rehberlerdir. Ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır.
Bahtiyar odur ki: Bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba
etmiyen, tembellik eder ise, hasâret-i azime; ehemmiyetsiz görür ise,
cinâyet-i azime; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azimedir. L.) |
| SÜNNET-İ GAYR-I MÜEKKEDE |
Peygamber'in (A.S.M.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir. |
| SÜNNET-İ MÜEKKEDE |
Peygamberin (A.S.M.) devam edip pek az terk buyurmuş olduğu sünnettir. |
| SÜNNET-İ SENİYYE |
Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en
yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.(...İşte O Zâtın
şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden
kurtulmanın çaresi: Sünnet-i seniyyeye ittiba'dır. L.) |
| SÜNNET |
Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar. |
| SÜNNETULLAH |
İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah) |
| SÜNNÎ |
Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.)
izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet
denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan. |
| SÜNUD |
Dayanmak, güvenmek, itimad. |
| SÜNUH |
(C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek.
Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini
güçlüğe düşürmek. |
| SÜNUH |
Sâbit olma. Sağlam ve emin olma. * İyice bilme. |
| SÜNUH |
(Sinh. C.) Diş çukurları. Diş yuvaları. |
| SÜNUH (SENÂHA) |
Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek. |
| SÜNUHAT |
(Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha) |
| SÜNUN |
(Sene. C.) Seneler, yıllar. |
| SÜNUSÎ |
(Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının
sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük
velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi
ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de
zaviye te'sis etmiş, ibâdette ve tedriste bir çok hizmetleri ile büyük çapta
muvaffak olmuştur. Vefatından evvel bir mağarayı makarr ittihaz etmiş, dâr-ı
bekaya irtihalinden sonra oğlu Muhammed Mehdi (Seyyid), halefi olmuştur.
Muhammed Mehdi evlâd bırakmadığından kendisinden sonra meşihat seccâdesinde
biraderzâdesi Seyyid Ahmed Es-sünusî bin Es-seyyid Ahmed-üş-Şerif bin
Es-seyyid Muhammed Es-sünusî oturmuştur. Müşarünileyh Birinci Cihan Harbinin
sonlarında Bingazi'den gelen Saltanat tebeddülünde son Osmanlı Padişahı VI.
Mehmed Vahidüddin'in kılıç alayında yeni Padişaha kılınç kuşatmış olan son
Sünusî şeyhidir. (R.A.) (Kamus-ul A'lâmdan) |
| SÜNYA |
İstisnadan bir isim. |
| SÜNYAN |
(C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze. |
| SÜPARE |
(Bak: Sipare) |
| SÜPÜRDE |
f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş. |
| SÜ'R |
Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması. |
| SÜR'A |
Evmek, acele etmek. |
| SÜRA |
Gece seyri. |
| SÜRADİK |
(Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın
perdeleri. |
| SÜRAG |
f. İz, işaret, eser. |
| SÜRAKA |
(Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz.
Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının
mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam
olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç
def'a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. "El
Aman!" diyerek, Resulüllâh'ın duasına mazhar olmuş ve Mekke'nin fethinde
şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfeti zamanında,
Hicri 24. senesinde vefat etmiştir. |
| SÜRAT |
Her nesnenin üstü ve ortası. |
| SÜR'AT |
Çabukluk. Hız. |
| SÜR'AT-İ İNFİÂL |
Çok çabuk gücenen, çabuk darılan. |
| SÜR'AT-İ İNTİKAL |
Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu. |
| SÜR'AT-İ MÜMKİNE |
Mümkün olan çabukluk. |
| SÜR'AT-İ SEYR |
Gidiş hızı. |
| SÜR'ATEN |
Sür'atle, hemen, derhal, çabuk. |
| SÜRB |
f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı. |
| SÜRBE |
(C.: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek
yer. |
| SÜRCUCE |
Tabiat. * Tarikat. |
| SÜRDAH |
(C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer. |
| SÜRDAK |
(C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev. |
| SÜRDE |
Ekmeği yağla ıslamak. |
| SÜREHA' |
(Sarih. C.) Saf ırklar. |
| SÜREYCÎ |
Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip "süreycî" derler.) |
| SÜREYYA |
Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer
karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa
benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir. |
| SÜRFE |
f. Öksürük. |
| SÜRH |
Seri nesne. |
| SÜRH |
Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb. |
| SÜRHA |
Su yolu. |
| SÜRH-ÂB |
f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap. |
| SÜRHÎ |
Kırmızılık, kızıllık. |
| SÜRHUB |
Uzun, tavil. |
| SÜRİYYE |
(C.: Serâri) Cariye, odalık. |
| SÜRM |
Ön dişlerin dökülmesi. |
| SÜRM |
(C.: Esrem) Necisin çıktığı yer. |
| SÜRMÜLE |
Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi. |
| SÜRPRİZ |
Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı
sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey. |
| SÜRR |
Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği. |
| SÜRRAK |
(Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler. |
| SÜRRE |
(C.: Sürer - Sürrât) Göbek. |
| SÜRRÎ |
Göbekle alâkalı. Göbeğe ait. |
| SÜRRİYYE |
Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye. |
| SÜRSUR |
Âlim ve akıllı kişi. |
| SÜRTÜM |
Kap içinde kalan yemek artığı. |
| SÜRUB |
(Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar. |
| SÜRUB |
Taşraya gitmek. |
| SÜR'UB |
Gelincik adı verilen hayvan. |
| SÜRUC |
(Serc. C.) Eyerler, at takımları. |
| SÜRUD |
f. Terennüm. Şarkı, türkü. |
| SÜRUD-İ HEZAR |
Bülbül nağmesi. |
| SÜR'UF |
Yumuşak, hafif. |
| SÜRUN |
Kalça başı. |
| SÜRUR |
Sevinç. Neş'eli olmak. |
| SÜRUR |
(Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler. |
| SÜRUŞ |
(C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.) |
| SÜRÜ |
Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer,
yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde
sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların
nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi. (O.T.D.S.) |
| SÜRYANÎ |
Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan
ve bunların dininden olan. |
| SÜRYE |
Gece seyri. * Ulaşmak, varmak. |
| SÜST |
f. Gevşek, tembel, sölpük. |
| SÜSTÎ |
f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. |
| SÜTA' |
Nezle. |
| SÜTAHÎ |
Oturak yeri büyük olan kişi. |
| SÜTRE |
Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar
ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön
tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik) |
| SÜTRE-İ BEYZÂ |
Beyaz perde. |
| SÜTRE-İ HADRÂ |
Yeşil perde. |
| SÜTU' |
Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak. |
| SÜTUDE |
(C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer. |
| SÜTUH |
f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz. |
| SÜTUN |
f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap
sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon. |
| SÜTUR |
(Sitr. C.) Örtüler. Perdeler. |
| SÜTUR |
(Bak: Sutur) |
| SÜTUR |
f. Binek ve yük hayvanı. |
| SÜTURBÂN |
f. Hayvana bakan. Seyis. |
| SÜTURDÂN |
f. Ahır. |
| SÜTUT |
Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler. |
| SÜTÜRDE |
f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş. |
| SÜTÜRE |
f. Ustura. |
| SÜTÜRG |
f. Büyük, iri, muazzam. |
| SÜVA' |
Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put. |
| SÜVAF |
Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü. |
| SÜVAR |
f. Ata binmiş. Binici. |
| SÜVAR OLMAK |
Ata binmek. Yola çıkmak. |
| SÜVARÎ |
Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı. |
| SÜVBA' |
Gittikten sonra yine dönmek. |
| SÜVER |
(Sure. C.) Sureler. |
| SÜVEYDA |
Siyahlık. |
| SÜVEYDA-ÜL KALB |
(Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen
siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de
denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler,
kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle
mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin
dahili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta:
Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü'minler için ise:
Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir. |
| SÜVEYŞ |
Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal. |
| SÜVRE |
(C.: Sivere-Sire) Dişi sığır. |
| SÜVÜM |
f. Üçüncü. |
| SÜYU' |
Suyun akması. |
| SÜYUF |
(Seyf. C.) Kılıçlar. |
| SÜYUH |
(Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler. |
| SÜYUL |
(Seyl. C.) Seller. |
| SÜYUM |
Emin, mahfuz. |
| SÜYUTÎ |
(Bak: Celaleddin-i Süyutî) |
| ŞAAB |
Ayrılmak. * Yarmak. |
| ŞA'AR |
Kıl büken. |
| ŞAAR |
Ağaç, şecer. |
| ŞAB |
(Bak: şap) |
| ŞA'B |
(C.: şuub) Tâife, cemaat. Kabile. |
| ŞA'B |
Ayrılmak. Dağılmak. * Islah etmek, düzeltmek. * Helâk etmek. * Kırmak. |
| ŞA'BAN |
(Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç
ayların) ikincisi. |
| ŞABAŞ |
f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan
dolayı alkışlamak veya hediye vermek. |
| ŞABAŞHÂN |
f. Beğenip alkışlayan. |
| ŞABB |
Genç, delikanlı, yiğit. |
| ŞABB-I EMRED |
Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı. |
| ŞABBE |
Genç kadın. |
| ŞA'BEZE |
El çabukluğu. |
| ŞAB-HANE |
f. Şap çıkarılan yer. |
| ŞABİH |
Misil olan, nazir, benzeyen. |
| ŞABUB |
(C.: Şeabib) Sağanak yağmur. |
| ŞACİNE |
(C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere. |
| ŞACİR |
Ayak altında ızdırap çekmek. |
| ŞAD |
f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar. |
| ŞADAB |
(Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze. |
| ŞÂD-ÂBÎ |
f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik. |
| ŞADABTER |
(şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış. |
| ŞADAN |
f. Sevinçli, bahtiyar. |
| ŞAD-HAB |
f. Uykusu tatlı. |
| ŞADIRVAN |
Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz
tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın
abdest almaları için yapılırdı. |
| ŞADİ |
f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı. |
| ŞADİ |
Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme
ile şiir okuyan. |
| ŞADİHE |
Alından buruna varana kadar olan beyazlık. |
| ŞADKÂM |
f. Çok sevinçli. |
| ŞADMAN |
(Bak: şadüman) |
| ŞADNAK |
f. Gönlü memnun, mesrur. |
| ŞADÜMAN |
(şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar. |
| ŞAE |
Diledi, istedi, murad eyledi. |
| ŞAFAK |
Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki
alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin "Nasihatım
te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi. * Merhamet.
* Harf. |
| ŞAFAK-ÂLUD |
f. şafak gibi, şafak renginde. |
| ŞAFAK-GÛN |
f. Şafak renkli, kızıl. |
| ŞAFE |
Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban. |
| ŞAFİ |
Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden. |
| ŞAFİ' |
(Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için
vasıtalık eden. |
| ŞAFİÎ |
Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî) |
| ŞAFİN (ŞEFUN) |
Göz ucuyla bakan kişi. |
| ŞAGB |
Ayıplamak. * Cidal, dövüş, niza. * Şerri tahrik etmek. |
| ŞAGİL |
İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı
gerektiren. * Bir mülkte oturan. |
| ŞAGR |
Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi. |
| ŞAGRABİYYE |
(C.: Şegârib) Ayak bağlamak. |
| ŞAGŞAGA |
Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek. |
| ŞAGVA' |
(C.: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan
kadın. |
| ŞAGZEBİYYE |
(C.: Şegâzib) Ayak bağlamak. |
| ŞAH |
f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. Karın. * Su arkı. * Alın. * Kadeh. |
| ŞAH |
f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan
zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması. |
| ŞAH-I MERDAN |
"Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı. |
| ŞAH-I RİSALET |
Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.) |
| ŞAH |
Ayıp. |
| ŞAHA |
f. Boyunduruk. |
| ŞAHADET |
(Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet,
işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için
muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid) |
| ŞAHADET GETİRMEK |
Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka
ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü
olduğuna inanarak söylemek. |
| ŞAHADETNAME |
f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika.
Diploma. |
| ŞAHAMET |
Semizlik, yağlılık, şişmanlık. |
| ŞAHAN |
(şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar. |
| ŞAHANE |
Şah gibi, şaha yakışır bir surette. |
| ŞAHB |
Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi. |
| ŞAHBAL |
(Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü. |
| ŞAHBAZ |
f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı,
kahraman. |
| ŞAHBEYT |
Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt. |
| ŞAHDANE |
f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu. |
| ŞAHDAR |
f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan. |
| ŞAHENŞAH |
f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah. |
| ŞAHESER |
f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan. |
| ŞAHET-İL VÜCUH |
"Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde. |
| ŞAHIS |
(şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten. |
| ŞAHIS |
(C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan
görülen karaltısı. |
| ŞAHIS ZAMİRİ |
İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $
(Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân:
onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada;
gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $
(Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm:
Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes). |
| ŞAHÎ |
f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski
topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı
Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin
verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.) |
| ŞAHİC |
Eşek, hımar. |
| ŞAHİD |
Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve
mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. *
Melâike-i kiram. * Hazır. |
| ŞÂHİD-İ ÂDİL |
Doğru sözlü şâhid. |
| ŞÂHİD-İ EZELÎ |
Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak. |
| ŞAHİD |
(C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan
deri. |
| ŞAHİD |
f. Sevgili, mahbube. * Güzel, dilber. |
| ŞAHİDE |
(Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde
yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel. |
| ŞAHİD-ZOR |
f. Yalancı şâhit. |
| ŞAHİH |
(C.: Şihah) Bahil kişi. |
| ŞAHİK |
Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç. |
| ŞAHİKA |
Dağ tepesi, zirve. |
| ŞAHİM |
Semiz, yağlı, şişman, besili. |
| ŞAHİN |
(C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye
olunur. |
| ŞAHİNE |
Öşür memuru. |
| ŞAHİS |
Büyük cüsseli, iri yapılı kimse. |
| ŞAHİT |
(C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne. |
| ŞAHKÂR |
f. En güzel eser. Baş eser. şâheser. |
| ŞAHM |
Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı. |
| ŞAHM |
Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak. |
| ŞAHMERDAN |
(Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı
çıkan büyük demir tokmak. |
| ŞAHM-PARE |
f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı. |
| ŞAHN |
Doldurmak. * Sürüp reddetmek. |
| ŞAHNA' |
Buğz, düşmanlık, adâvet. |
| ŞAHNE |
İnzibat memuru, emniyet memuru. |
| ŞAHNİŞİN |
f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan
çıkmaları. |
| ŞAHR (ŞAHİR) |
Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek. |
| ŞAHRAH |
f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek
yol. |
| ŞAHREG |
f. şah damar, büyük damar. |
| ŞAHS |
(Bak: Şahıs) |
| ŞAHS-I MANEVÎ |
Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket,
cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten
meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve
meziyetler. |
| ŞAHS |
Acı çekmek. Iztırab çekmek. |
| ŞAHSAR |
f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk. |
| ŞAHSEN |
Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek. |
| ŞAHSÎ |
Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı. |
| ŞAHSİYET |
Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve
makbul bir insan olma. |
| ŞAHSİYYAT |
Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz
sözleri. |
| ŞAHSÜVAR |
(C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen. |
| ŞAHŞAH |
Görevli, vazifeli. |
| ŞAHŞAH |
Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse. |
| ŞAHŞAHA |
Kuşun hızla uçması. |
| ŞAHT (ŞÜHUT) |
Iraklık, uzaklık, bu'd. |
| ŞAHTEREC |
şahtere otu. |
| ŞAHUR |
f. Ekmek fırını. |
| ŞAHVAR |
(Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi
cins inci. |
| ŞAHVE |
Adım, hatve. |
| ŞAHZ |
Keskinleştirmek. |
| ŞAHZADE |
f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens. |
| ŞAİBE |
Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik. |
| ŞAİK |
Dikenli. |
| ŞAİK(A) |
Şevkli, hevesli, şevk verici. |
| ŞAİKANE |
f. İsteklice ve şevkli olarak. |
| ŞAİLE |
(C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve. |
| ŞAİR |
(C.: Şairât) Arpa. * Kurban devesi. |
| ŞAİR |
Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden. |
| ŞAİRÂNE |
f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek
kadar hoş, lâtif olan şey. |
| ŞAİRE |
(C.: Şâirât - Şevâir) Kadın şair. |
| ŞAİRE |
Bir tek arpa, arpa tanesi. * (C.: Şaâyir) Tıb: Arpacık. |
| ŞAİRİYY |
Arpa satan kimse. |
| ŞAKA' (ŞIKA') |
Bedbahtlık. * Yaramazlık. |
| ŞAKA' (ŞÜKU') |
Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek. |
| ŞAKA |
Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın. |
| ŞAKAVET |
(Bak: şekavet) |
| ŞAKCE |
Henüz yeni renk almış olan hurma. |
| ŞAKIZ |
Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen
bir nevi büyük kertenkele. |
| ŞAKİ |
(Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı
işleyebilen. |
| ŞAKİ |
Şekavette bulunan. |
| ŞAKİ |
Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli. |
| ŞÂKİ-İ SİLÂH |
Harp âletleri keskin ve hazır olan kimse. |
| ŞAKİFE |
(C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası. |
| ŞAKİK |
İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş. |
| ŞAKİKA |
(C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz
kız kardeş. * Çatlak, yarık. |
| ŞAKİL |
Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat. |
| ŞAKİLE |
Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin
yaratılışının temel hususiyeti. |
| ŞAKİR |
Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr) |
| ŞAKİRÂNE |
f. şükrederek. şükretmek suretiyle. |
| ŞAKİRD |
f. Talebe, çırak. |
| ŞAKİRDÂN |
şakirdler, talebeler. |
| ŞAKİRÎ |
(Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz. |
| ŞAKİS |
Şerik, ortak. * Hisse, nasip. |
| ŞAKK |
(Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç. |
| ŞAKK |
Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma. |
| ŞAKK-I ASÂ |
f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak. |
| ŞAKK-I KAMER |
Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile
de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı
hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.) |
| ŞAKK-I ŞEFE |
Dudağını açıp konuşmak. |
| ŞAKK |
Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden. |
| ŞAKLABAN |
Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı. |
| ŞAKN |
Eksilmek, noksanlaşmak. |
| ŞAKŞAKA |
Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi. |
| ŞAKUL |
(Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir.
Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık,
eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi. |
| ŞAKULÎ |
Şâkule bağlı, onunla alâkalı, onunla nisbeti olan şey. Geo: Düşey. |
| ŞA'LA' |
Kuyruğu beyaz olan davar. |
| ŞA'LA' |
Uzun, tavil. |
| ŞAM |
Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen"
sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ
tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir. * Suriye ve Lübnan
memleketlerine de Şam denilmiştir. * Arabların Dımışk dedikleri şehrin adı.
* Nuh'un (A.S.) oğullarından "Şam"ın nesli tarafından bu memleket mâmur
edildiği için Şam denildiğini söyleyenler de vardır. (Kamus) |
| ŞAM U SEHER |
Akşam sabah. |
| ŞAM |
(şâme. C.) Vücutta olan benler. |
| ŞAMAR |
t. Tokat. Belâ, musibet. |
| ŞAMAT |
(şâme. C.) Vücuttaki benler. |
| ŞAME |
f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben. |
| ŞÂME-GEŞ |
f. Başına örtü alan. |
| ŞAMGÂH |
f. Akşam vakti. |
| ŞAMÎ |
Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı. |
| ŞAMİH(A) |
Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb:
Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler. |
| ŞAMİL(E) |
Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü
ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren. |
| ŞAMM(E) |
(şemm. den) Koklayan, koku alan. * Koklama duygusu. Burun. |
| ŞAN |
(C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün.
* Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet. |
| ŞANE |
f. Tarak. |
| ŞANESÂZ |
f. Tarak yapan, tarakçı. |
| ŞANEZEDE |
f. Tarakla saçları taranmış. |
| ŞANEZEN |
(C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları
yenen. |
| ŞANİ' |
Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz
eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil,
buğzunda devam ve ısrar eden demektir. |
| ŞANTAJ |
Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle
menfaat sağlamaya çalışma. |
| ŞANTİYE |
Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi
tezgâhı. |
| ŞAP |
(Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından
mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim. * Hayvanların ağız ve
ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi. |
| ŞAPE |
f. Çığ. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu. |
| ŞAR |
f. şehir, belde. |
| ŞA'R |
(C.: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga
çıkarmak. |
| ŞA'RA |
(C.: Şüâr) Çok miktar ağaç. * Bir nevi zerdali. * Kuyruğunda dikeni
olan bir cins sinek. |
| ŞARAB |
İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki.
(Bak: Mubikat-ı seb'a) |
| ŞARAB-I TAHUR |
Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub. |
| ŞA'RANÎ |
(Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında
mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen
eseri meşhurdur. |
| ŞARAPNEL |
Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça. |
| ŞARE |
Libas, elbise. * Heyet. |
| ŞARIK |
Çıkan, tulu' eden. * Parlayan. |
| ŞARIKA |
(C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık. |
| ŞARİ' |
Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in
(A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan. |
| ŞARİB |
(Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık. |
| ŞARİB-ÜL LEBEN |
Süt içen. |
| ŞARİB-ÜL LEYLİ VE-N NEHAR |
Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş. |
| ŞARİBE |
Su kenarında olan tâife. |
| ŞARİD |
Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri. |
| ŞARİF |
(C.: Şürüf) Yaşlı deve. |
| ŞARİH |
Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden. |
| ŞARİH |
(C.: Şurah) Yiğit, kahraman. |
| ŞARİM |
Ucu yarılmış ok. |
| ŞARİK |
(C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim. |
| ŞA'RİYYE |
Çorbalık makarna, şehriye. |
| ŞA'RİYYET |
Fiz: Kılcallık. |
| ŞARK |
Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. *
Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri. |
| ŞARK-I CENUBÎ |
Güneydoğu. |
| ŞARK-I ŞİMALÎ |
Kuzeydoğu. |
| ŞARKÎ |
Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan. |
| ŞARKİYAT |
Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi. |
| ŞARKİYYUN |
Doğulular, şarklılar. |
| ŞARK MUSİKİSİ |
(Bak: Musikî) |
| ŞARLATAN |
Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız. |
| ŞART |
Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı
olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal,
vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen;
yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümleye cezâ denir. Meselâ: "Haber
verirsen, ben de gelirim" cümlesinde "Haber verirsen" cümlesi şart, "ben de
gelirim" cümlesi ise cezâdır. Bunlara "cezâ cümlesi, şart cümlesi" de denir.
Başka tabirle "cümle-i şartiye" ve "cümle-i cezâiye" denir. |
| ŞART EDATLARI |
(Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart
mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne,
Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. $Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini)
cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart;
ikincisi de, cevab veya ceza adını alır. İkinci fiilin meydana gelebilmesi,
birinci hükmün meydana gelmesine bağlıdır. |
| ŞART VE CEZA FİİLİNDEN TEREKÜB ETMİŞ CÜMLEYE ŞART VE CEZA
CÜMLESİ DENİR. MESELÂ: (MEN YATLUB YECİD |
Kim isterse bulur) cümlesinde olduğu gibi. |
| ŞARTİYE |
Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart) |
| ŞARTİYYET |
Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık. |
| ŞARTNAME |
f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt. |
| ŞARUF |
Süpürge. |
| ŞARYO |
Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım. |
| ŞASIYE |
(C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak. |
| ŞASİF |
Kuru ve zayıf. |
| ŞASR |
Seyrek seyrek dikmek. |
| ŞASS |
(C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ. |
| ŞAST |
f. Altmış. (60) |
| ŞAST |
f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası. |
| ŞA'ŞA' |
Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak. |
| ŞA'ŞAA |
Parlama. Zahirî parlak görünüş. * Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak. |
| ŞA'ŞAADAR |
f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak. |
| ŞA'ŞAAPAŞ |
Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan. |
| ŞAT |
(C.: şutut) Büyük nehir. |
| ŞAT |
(C.: Şiyâh-Şiyât) Koyun. * Vahşi sığır. |
| ŞAT' |
Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri,
yaprağı. * Su arkı. * Cima etmek. * Bağlayıp sağlamlaştırmak. |
| ŞATAHAT |
Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak
hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler. |
| ŞATATA |
Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz. |
| ŞATBE |
(C.: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı. * Yaş ekin yaprağı. * Yarmak.
* Kesmek. * Uzun boylu kadın. |
| ŞATHİYYAT |
Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler. |
| ŞATIR |
(Şetaret. den) Neş'eli. Şen. * Çevik. Hizmete koşup, her işe hazır
bulunan. * Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker. |
| ŞATİ' |
(C.: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön. |
| ŞATİB |
Eğri, eğik, mâil. |
| ŞATİBE |
Uzun boylu. |
| ŞATİM |
(Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan. |
| ŞATİR |
Irak, uzak, baid. * Garip, yalnız, kimsesiz. |
| ŞATR |
Taraf, cihet, yön. |
| ŞATRENC |
Satranç oyunu. |
| ŞATT |
Irmak kenarı. |
| ŞA'VA' |
Perâkende, dağınık. * Dağıtmak. |
| ŞAVK |
Işık, parıltı. * Şevk. |
| ŞAVT |
(C.: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması. * Bir tur. * İşin bir kısmı. *
Sesin gidebileceği mesafe. |
| ŞAYAN |
f. Münasib, lâyık, yaraşır. |
| ŞAYAN-I HAYRET |
Şaşmağa değer. Hayret edip şaşılacak şey. |
| ŞAYAN-I İHTİCAC |
Delil ve isbatın makbuliyeti. |
| ŞAYAN-I İSTİMA' |
Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık. |
| ŞAYAN-I SENAÂ |
Sena edip övmeğe lâyık olan. |
| ŞAYAN-I TEMAŞA |
f. Görülmeğe değer olan. |
| ŞAYANTER |
f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak. |
| ŞAYESTE |
f. Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. * Nümune. |
| ŞAYESTEGÎ |
f. Uygunluk, liyâkat. |
| ŞAYET |
f. ("Lâyık, yaraşır, şâyân" mânâsına gelen "Şâyesten" mastarından) Şart
veya ihtimal gösterir: "Eğer, belki, olur ki" gibi. |
| ŞAYGAN |
f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul. |
| ŞAYGANÎ |
f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk. |
| ŞAYIK |
Nefsi bir şeye yönelen. |
| ŞAYİ' |
(Şüyu'. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu' bulmuş, herkesçe bilinmiş. *
Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse. |
| ŞAYİA |
(Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti. |
| ŞAYİB(E) |
(C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış
olan kimse. |
| ŞAYİFE |
Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ) |
| ŞAYK |
Dağ, cebel. |
| ŞAZ |
(Bak: şazz) |
| ŞAZELÎ |
(Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali
bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu
olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve
zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada
dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) |
| ŞAZİB |
Vatanından başka bir tarafa giden kimse. |
| ŞAZİB |
(C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi. |
| ŞAZİYYE |
(C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça.
* Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği. |
| ŞAZZ |
(Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna
bulunan. |
| ŞEA' |
Dağılıp parçalanmak. |
| ŞEABİB |
(Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub) |
| ŞEAİR |
(Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah'ı
anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye
denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes'eleler ve alâmetler, umumun hissedar
olduğu işlerdir.(Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyyet
alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u
umumiye nev'inden cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasiyle o
cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ul
olur. L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u
Umumiye" nâmiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesâil-i şer'iyede bir kısım
mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk
eder ki; onlara "Şeair-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku
cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek,
umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir
mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan
doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye
kadar bütün eâzım-ı İslam'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmaya,
tahrip ve tahrif etmeğe çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne
kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa,
titresinler!.. M.) |
| ŞEAF |
Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması. |
| ŞEAFE |
(C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü. |
| ŞEAL |
Davar kuyruğunun beyazlığı. |
| ŞEAMAT |
(Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler. |
| ŞEAMET |
Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık. |
| ŞEANLA' |
Uzun, tavil. |
| ŞEARİR |
Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak. |
| ŞEAS |
Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek. |
| ŞEAYİR |
(Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ.
Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin
alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu. |
| ŞEB |
f. Gece, karanlık. |
| ŞEB-İ ARUS |
Düğün gecesi. * Mc: Mevlana'nın vefat ettiği gece. |
| ŞEB-İ FİRKAT |
f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı. |
| ŞEB-İ HİCRAN |
Ayrılıkla geçirilen gece. Hicran gecesi. |
| ŞEB-İ YELDA |
f. En uzun gece. |
| ŞEBAAT |
Dolgunluk, tokluk. |
| ŞEBAB |
(Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler. |
| ŞEBABANE |
f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine. |
| ŞEBABİYET |
Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık. |
| ŞEBAH |
(C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı. |
| ŞEBAHET |
Benzeme, benzeyiş. |
| ŞEBAK |
Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık. |
| ŞEBAKET |
Kafes veya ağ gibi örülme. |
| ŞEBAM |
Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık. *
Araptan bir kabile. |
| ŞEBAMAN |
Paça bağı. |
| ŞEB'AN |
Karnı doymuş, tok. * Emin. |
| ŞEBAN |
(şeb. C.) f. Geceler. |
| ŞEBANE |
f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik. |
| ŞEBANGAH |
f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer. |
| ŞEBANRUZ |
f. 24 saatlik zaman. "Gece gündüz". |
| ŞEBAT |
(C.: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk. * Cihet, yön, taraf. |
| ŞEBB |
Meşhur taş. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak. |
| ŞEBBAKE |
(C.: şebâbik) Birbirine girmiş nesne. |
| ŞEBBE |
Genç kadın. |
| ŞEBE |
Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç. * Benzeme, müşabehet. |
| ŞEBEB |
Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır. |
| ŞEBEC |
Ovanın ve sahranın bir miktarı. |
| ŞEBEFRUZ |
(Şeb-efruz) f. Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan. |
| ŞEBEH |
(Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey. * Bakır ile çinkodan karıştırılıp
yapılan pirinç madeni. |
| ŞEBEH |
(C.: Eşbâh) Karaltı. * Şahıs. * Ceset. |
| ŞEBEKE (ŞEBİKE) |
Balık ağı. * Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Kafes şeklinde olan
yer. * Hüviyet sureti. * Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların
tamamı. * Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular. |
| ŞEBEM |
Soğukluk. |
| ŞEBENGİZ |
(Şeb-engiz) f. Yarasa kuşu. |
| ŞEBET |
(Bak: şâbet) |
| ŞEBGERD |
(şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer. |
| ŞEBGİR |
(Şeb-gir) f. Geceleyin uyumayan. * Sabah vakti. * Gece giden kervan. |
| ŞEBGUN |
f. "Gece renkli" Kara, siyah. |
| ŞEBH |
Çekmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
| ŞEBH |
Süt sağarken çıkan ses. |
| ŞEBHAN |
Uzun, tavil. |
| ŞEBHAN |
f. Geceleyin öten bir cins bülbül. |
| ŞEBHİZ |
(C.: Şebhizân) f. Geceleri uyanıp kalkarak iş gören. |
| ŞEBHUN |
(Şeb-hun) f. Gece baskını. |
| ŞEBİB |
Bıçak üstüne sürçmek. |
| ŞEBİBE |
Gençlik. Yiğitlik. |
| ŞEBİH |
(Şibh. den) Benzer, benzeyen, mümasil, nazir. |
| ŞEBİHUN |
f. Gece baskını. Şebhun. |
| ŞEBİKE |
f. Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Balık ağı. * Batı
taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Bak:
Şebeke) |
| ŞEBİSTAN |
f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda. |
| ŞEBİT |
Bahadır, kahraman, yiğit. |
| ŞEBK |
Karıştırmak. |
| ŞEBNEM |
f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda. |
| ŞEBPERE |
f. Yarasa. |
| ŞEBPEREST |
(Şeb-perest) f. Geceye ve rü'yaya ve uykuya fazla kıymet veren. |
| ŞEBR |
Karışlamak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Ücret. * Kira. |
| ŞEBRENG |
f. "Gece renginde olan" Siyah, kara. |
| ŞEBREV |
(Şeb-rev) f. Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden. |
| ŞEBTAB |
(Şeb-tâb) f. Ateş böceği. |
| ŞEBUR |
Boru. |
| ŞEBZİNDEDAR |
(Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece
bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden. |
| ŞECAAT |
Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza
etme. Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesidir. (Şecaatli bir kimse hak için
canını fedâ eder. Vazifesi olmayan işe karışmaz. İ.İ.) |
| ŞECB |
Helak etmek, mahvetmek. * Kederlenmek, tasalı olmak. |
| ŞECC |
Baş yarma ve yarılma. * Geminin, denizi yararak yol alması. |
| ŞECCAT |
(şecce. C.) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar. |
| ŞECCE |
Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara. |
| ŞECEA |
Küt ve kötürüm kimseler. |
| ŞECEB |
Hüzün ve gussalı olma. |
| ŞECEN |
(C.: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol. * Hâcet, ihtiyaç. * Keder, hüzün. |
| ŞECER(E) |
Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel. |
| ŞECERÂT |
(şecere. C.) şecereler. |
| ŞECERE-İ MAKLU' |
Sökülmüş ağaç. |
| ŞECERE-İ TUBAÂ |
Cennet'teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba
ağacı. |
| ŞECERE-İ YAKTÎN |
Yaktîn ağacı. Kabak kökeni. |
| ŞECERE-İ ZAKKUM |
(Bak: Zakkum) |
| ŞECERİSTAN |
f. Orman, ağaçlık yer, koruluk. |
| ŞECİ' |
Kahraman. Yiğit. Şecaatli. |
| ŞECİB |
Helâk olan, mahvolan. |
| ŞECİR |
Küçük ve kısa ağaç. |
| ŞECN |
(C.: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol. |
| ŞECR |
İki çenenin arası. * Harcamak, sarfetmek. * Tarh etmek, kovmak. |
| ŞECRA' |
Meşelik. |
| ŞECV |
Gam, gussa. Keder. * Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek. |
| ŞECZE |
Zayıf yağan yağmur. |
| ŞEDAİD |
(Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler. |
| ŞEDAK |
Ağızın her iki yanının geniş olması. |
| ŞEDAKA |
Çok konuşan kadın. |
| ŞEDAR |
Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer. |
| ŞEDD |
Sıkı bağlama, sıkı bağlanma, sıkma. * Tasvir. |
| ŞEDD-İ NİTAK-I HİMMET |
Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma. |
| ŞEDD-İ RİHAL |
Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama. *
Yolculuğa çıkma. |
| ŞEDDAD |
Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan
ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke
girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış,
yerin dibine geçmiştir. (Bak: Enaniyet) |
| ŞEDDADANE |
f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce. |
| ŞEDDADÎ |
Çok büyük ve sağlam yapı. |
| ŞEDDE |
Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan
işaret. ( $ ) * Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi
kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak. |
| ŞEDDE |
Birinci hamle. |
| ŞEDE |
Çok hırslı olmak. |
| ŞEDEF |
(C.: Şüduf) Her nesnenin şahsı. |
| ŞEDH |
Tembel olmak. |
| ŞEDH |
Baş yarmak. * Kırmak. * Atın yüzünde beyazlığın çok olması. |
| ŞEDİD(E) |
Sert, sıkı, şiddetli. * Musibet, belâ. * Tecvidde: Rahve harflerinin
zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali. |
| ŞEDİD-ÜL MİHAL |
Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab. |
| ŞEDİD-ÜŞ ŞEKİME |
Şedid-ün nefs; yani başkasına boyun eğmekten çekinen ve kibirlenen. |
| ŞEDİDE-İ MECHURE |
Elif, cim, dal, tı, ba harfleridir. Bunların zıddı: Rehavet (rahvet)
ile Beyniye sıfatıdır. |
| ŞEDİDE-İ MEHMUSE |
Kaf ve tâ harfleri. |
| ŞEDKAM |
Geniş, vâsi. |
| ŞEDV |
Irlamak; teganni ve terennüm. |
| ŞEF' |
Çift. * Kurban bayramı günü. * Namazların her iki rek'atı demektir.
Dört rek'atlı bir namazın evvelki iki rek'atında Şef'-i evvel, diğer iki
rek'atına da Şef'-i Sâni denilir. Üç rek'atlı namazın üçüncü rek'atı da
Şef'i sâni'dendir. |
| ŞEFA |
Kenar, taraf, uç. |
| ŞEFAAT |
Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım
günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek
mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük
zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır. |
| ŞEFAAT-I UZMÂ |
(Bak: Makam-ı Mahmud) |
| ŞEFACEREF |
(Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı. |
| ŞEFAFET |
Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma. |
| ŞEFAK |
Korku, havf. |
| ŞEFAKAT |
Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip
acımak, sevmek. |
| ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET |
Babalık şefkati. |
| ŞEFAN |
Yağmurlu soğuk rüzgâr. |
| ŞEFARİC |
Bir cins helva. |
| ŞEFAŞİF |
Çok susamak. |
| ŞEFE |
f. Dudak. * Kenar. |
| ŞEFEKA |
Esirgemek, korumak. |
| ŞEFETAN |
İki dudak. |
| ŞEFETEYN |
İki dudak. |
| ŞEFEVAT |
(şefe. C.) Dudaklar. * Kenarlar. |
| ŞEFEVÎ |
(Şefeviye) Dudağa ait. Dudakla alâkalı. |
| ŞEFFAF |
Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam. |
| ŞEFİ' |
Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden. |
| ŞEFİ'-ÜL MÜZNİBÎN |
Günahkârların şefaatçısı Hazret-i Muhammed. (A.S.M.) |
| ŞEFİ'-ÜL ÜMEM |
Ümmetlerin şefaatçısı Hz. Muhammed (A.S.M.) |
| ŞEFİK(A) |
Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli. |
| ŞEFİKANE |
f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek. |
| ŞEFKAT |
Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye
muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak.
Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.(Şefkat pek geniştir. Bir zat,
şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ ziruhlara
şefkatini ihâta eder ve Rahim isminin ihâtasına bir nevi âyinedarlık
gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip, herşey'i mahbubuna feda
eder; yahut mahbubunu i'lâ ve sena etmek için, başkalarını tenzil ve mânen
zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü
görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. " Hey âşık
efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i âzamın bir sahife-i nuranisi olan Güneş'i
böyle utandırıyorsun?Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; sâfi ve
ivazsızdır... Hattâ en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı
fedakârane ivazsız şefkatleri buna delildir. Halbuki aşk ücret ister ve
mukabele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi talebdir, bir ücret
istemektir. M.) |
| ŞEFELLEC |
Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam. *
Ferci vasi avret. |
| ŞEFF |
Yünden yapılan çok ince elbise. |
| ŞEFİF |
Soğuktan incinmek. * Soğuk. |
| ŞEFN |
Akıllı ve zeyrek kişi. |
| ŞEFNİN |
Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş. |
| ŞEFŞAF |
Soğuk yumuşak rüzgâr. |
| ŞEFŞEF |
Yaramaz huylu. * Titremek. |
| ŞEFŞEFE |
Zayıflatmak. * Hareket ettirmek, depretmek. * Karışmak. |
| ŞEFT-ALÛ |
f. Yarık erik. Şeftali. |
| ŞEGAB |
Fitne uyandıran. |
| ŞEGAB |
Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan. |
| ŞEGAF |
Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri. * Sağ tarafta iyeği kemiği
altında olan bir hastalık. * Bir nesneyi çevirip kaplamak. |
| ŞEGAF |
Delicesine sevme. |
| ŞEGAFDÂR |
f. Delirtici. |
| ŞEGAL |
f. Çakal. |
| ŞEGİRE |
Çuvaldız. |
| ŞEHA |
f. Ey pâdişah! Ey şâh. |
| ŞEHAB |
(Bak: şihab) |
| ŞEHAB |
Su ile karışmış süt. |
| ŞEHACİR |
Rahm. |
| ŞEHADET |
(Bak: şahadet) |
| ŞEHADETNÂME |
(Bak: şahadetname) |
| ŞEHAMET |
Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et.
Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak. |
| ŞEHAMETLÛ |
Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi. |
| ŞEHAMET |
Yağlılık, semizlik, besililik. |
| ŞEHAV |
Açmak, feth. |
| ŞEHAZAN |
Karnı aç olan kimse. |
| ŞEHBA' |
Kır renkte olan şey. * Kır katır, kır at. * Tam teçhizatlı asker
birliği. * Pek kıtlık olan sene. |
| ŞEHBAL |
(Bak: şahbal) |
| ŞEHBAZ |
(Bak: şahbaz) |
| ŞEHBENDER |
Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve
tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı
idi. |
| ŞEHBEYT |
(Bak: şahbeyt) |
| ŞEHD |
Bal. Gömeç balı, asel. |
| ŞEHD-İ ŞEHADET |
İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı. |
| ŞEHD-AB |
(şehd-âbe) f. Bal şerbeti. |
| ŞEHD-AMİZ |
f. Bal gibi tatlı. Balla karışık. |
| ŞEHDANEC |
İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu. |
| ŞEHDERE |
Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı,
müsrif. * Karnı büyük kimse. |
| ŞEHD-KÂM |
f. Tadı damağında kalmış. |
| ŞEHEVAT |
(şehvet. C.) şehvetler, nefsanî istekler, arzular. |
| ŞEHEVÎ |
Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait. |
| ŞEHİC |
Katır sesi. * Kuzgun avazı. |
| ŞEHİD |
Şâhid olan. * Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman.
Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve
gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife
hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip huzur-u
İlâhîde hazır ve zinde olduğu için yahut âlem-i mülk ve melekûtu müşahede
eylediği için "Şehid" denmiştir.) * Şâhidin mübalâğası. * Resul-ü Ekrem'in
(A.S.M.) bir ismi. * İlminden asla birşey kaybolmayan, bütün şeyler ilminde
hazır olan Allah (C.C.). (Bak: Meratib-i hayat) |
| ŞEHİK |
Hıçkırıkla içini çekme. * Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma. * Nefesi
dışarı çıkararak eşeğin anırması. |
| ŞEHİM(E) |
(Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit. |
| ŞEHİR |
Meşhur. Şeref ve şan sahibi. * Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin
(A.S.M.) bir ismi. |
| ŞEHİY (E) |
(Şehvet. den) İştahlandırıcı. İsteklendiren, istek uyandıran. |
| ŞEHKA |
Hıçkırık. Keskin çığlık. |
| ŞEHL |
Gözün siyahının maviye yakın olması. * Koyun gözü. |
| ŞEHLA |
Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı. * Mc: Çok güzel. |
| ŞEHLEB |
Uzun boylu. |
| ŞEHLEVEND |
f. Boylu boslu, güzel genç. |
| ŞEHM |
Korku. |
| ŞEHNAME |
f. İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. * Büyük
hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser. |
| ŞEHNAZ |
f. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. * Meşhur bir dünya
güzelinin ismi. * Çok güzel olan. |
| ŞEHNİŞİN |
f. Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon. |
| ŞEHNİZ |
Çörek otu. |
| ŞEHPER |
f. Kuş kanadının en uzun tüyü. |
| ŞEHR |
Ay. 30 günlük zaman. * Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek. |
| ŞEHR-İ ÂYİN |
(Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç,
donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile
Medine'ye vâsıl olunca yapıldı.) |
| ŞEHR-İ RAMAZAN |
Ramazan ayı. Oruç ayı. |
| ŞEHR-İ SAVM |
Oruç ayı olan mübarek Ramazan. |
| ŞEHR-İ SIYAM |
Oruç ayı, Ramazan. |
| ŞEHR-ÜL HARAM |
Haram ayları. (Bak: Eşhür-ül hurum) |
| ŞEHR-AŞUB |
Şehri karıştıran, kargaşalık yapan. |
| ŞEHREKA |
(C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık. |
| ŞEHRİ |
f. Şehirli. * İstanbul'lu, İstanbul'da doğup büyüme. * Mc: Kibar, ince. |
| ŞEHRİSTAN |
f. Büyük şehir. |
| ŞEHRİYAR |
f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı. |
| ŞEHRİYYE |
Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar. |
| ŞEHRUD |
f. Büyük ırmak. Nehir. |
| ŞEHŞEH |
Karışmak. |
| ŞEHVANÎ |
şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse. |
| ŞEHVET |
Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî
istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin
şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey benim için
şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı
gibisin." |
| ŞEHVET-ENGİZ |
f. Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden. |
| ŞEHVET-PEREST |
f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan. |
| ŞEHZADE |
(Bak: şahzade) |
| ŞEHZARE |
Fâhiş nesne. |
| ŞEÎLE |
(C.: Şâil-Şeâyil) Ucu yanmış fitil. |
| ŞEKA' |
Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk. |
| ŞEKA' |
Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek. |
| ŞEKA' |
şikâyet. |
| ŞEKAB |
Çukur yer. |
| ŞEKAH |
Yakınlık. |
| ŞEKAHTEB |
İki boynuzlu koç. |
| ŞEKAKIL |
Bir Hind ağacının dalları. |
| ŞEKAVET |
Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda
kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık. |
| ŞEKAYA |
şikâyetler. Memnuniyetsizlikler. |
| ŞEKAZ |
Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması. |
| ŞEKD (ŞÜKD) |
Atâ ve ihsan etmek. Hediye vermek. |
| ŞEKER |
f. şeker. |
| ŞEKER(E) |
Davarın sütü çok olmak. * Dolmak. |
| ŞEKER-AB |
f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk. |
| ŞEKERGÜFTAR |
f. Sözü şeker gibi tatlı. |
| ŞEKERGÜZAR |
(Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden. |
| ŞEKERHAB |
f. Otururken gelen tatlı uyku. |
| ŞEKERİSTAN |
f. Şeker kamışı tarlası. |
| ŞEKERPARE |
f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. *
Bir cins tatlı. |
| ŞEKERRİZ |
f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT :
(şekve. C.) şikâyetler. |
| ŞEKİB |
Sabır, tahammül. |
| ŞEKİBA |
f. Sabırlı, tahammüllü, mütehammil. |
| ŞEKİL |
(Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül. * Şebih ve misil. *
Hey'et. * Suret. Surette benzerlik. * Bir adamın tab' ve hevasına muvafık
olan şey. * Muhtelif, müşkil işlerin her biri. * Birşeyin gerek hissedilen
ve gerek mevhum sureti. * Geo: Bir veya daha fazla hudut vasıtasiyle mahdut
ve mahsur olan şey. * Edb: Aruz ıstılahında mısraların sayısına ve
kafiyelerin sırasına göre ortaya çıkan şekil. * Gr: Yazıya nokta, hareke ve
i'rab koymak. |
| ŞEKİM(ET) |
(C.: Şekâim) Mukavemet, dayanma. Sebat. * Dizgin, gem. * Kazan ve
çömlek kulpu. |
| ŞEKİR |
Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar. * Fercte olan kıllar. |
| ŞEKİRE |
Sütü çok olan davar. |
| ŞEKK |
(C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt
etmek. * Lüzum. * Yarmak. * Yapışmak. |
| ŞEKK-İ KÜFRÎ |
Küfürdeki şüphe. Kâfire ait şek. |
| ŞEKKERÎN |
f. Şekerli, tatlı. |
| ŞEKL |
(Bak: şekil) |
| ŞEKLA' |
Beyaz dişi koyun. * Hâcet, ihtiyaç. |
| ŞEKLEN |
Şekilce. Şekil bakımından. |
| ŞEKLÎ |
Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair. |
| ŞEKM |
Sertlik. * Güç. Kuvvet. |
| ŞEKS |
Ahlâksız, yaramaz kimse. |
| ŞEKT |
Bedel etmek, karşılık vermek. |
| ŞEKUB |
Ruşen olmak, parlamak. |
| ŞEKUFE |
(Bak: şükufe) |
| ŞEKUR |
Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini,
sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.). (Bak:
şükr) |
| ŞEKVA |
Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek. * Su kabının
ağzını açmak. |
| ŞEKVE |
Şikâyet etmek. * Siyahça oğlak derisi. |
| ŞELA'LA' |
Uzun boylu kişi. |
| ŞELALAT |
(Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler. |
| ŞELALE |
Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması. |
| ŞELCEM |
(C.: şelâcim) şalgam. |
| ŞELEL |
Bir eli tutmaz olmak. * Bir nesneyi seyrek dikmek. * Ovmakla gitmeyen
leke. |
| ŞELİL |
(C.: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas. * Çok sulu dere ortası. *
Kısa gömlek. |
| ŞELİM |
Şam yakınında bir beyt-i mukaddes. |
| ŞELL |
Seyrek seyrek dikmek. * Çolak. * Çolaklık. Kolun eğri oluşu. |
| ŞELŞELE |
Dökmek. * Su damlatmak. |
| ŞELVAR |
f. şalvar. |
| ŞEM' |
Mum, ışık. |
| ŞEM'-İ ASEL |
Bal mumu. |
| ŞEM'-İ İLÂHÎ |
İlâhî ışık, İlâhî nur. Kur'an hakikatları. |
| ŞEM'A |
Işık, çıra. Nur. * Muma batmış fitil. |
| ŞEMA' |
(C.: şümu') Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum. * Oyun. *
Mizaç, huy. |
| ŞEMA' |
Yüce, yüksek, ulu âli. |
| ŞEMAHTER |
Kötü, menhus. |
| ŞEMAİL |
(Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar. |
| ŞEMAİM |
(Şemime. C.) Güzel kokular. |
| ŞEMAK |
Neşat, sevinç. Ferah. |
| ŞEMAKMAK |
Uzun, tavil. * şâd ve neşeli kimse. |
| ŞEMAL |
(C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç. |
| ŞEMA'MA' |
Küçük başlı. * Aceleci kişi. |
| ŞEMARİH |
(Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları. |
| ŞEMATE |
Destenik çiçeği. * Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup
sevinmek. |
| ŞEMATET |
Kuru gürültü. şamata. |
| ŞEMATETKÂRANE |
f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak. |
| ŞEMAYİL |
Ahlâk. |
| ŞEMC |
Şey mânasına gelen bir isim. * Bir nesneyi seyrek dikmek. |
| ŞEM'DAN |
f. şamdan. |
| ŞEMEL |
Perâkendelik, dağınıklık. * Toplanmak, cem'olmak. * Az nesne. |
| ŞEMERDEL |
Uzun boyunlu, seri davar. |
| ŞEMET |
Saçın akı karasına karışmak. |
| ŞEMH |
Uzak niyet ve kasıt. * Tekebbür etmek, kibirlenmek. |
| ŞEMHAR |
Büyümek. Uzamak. |
| ŞEMİLLE (ŞEMLÂL-ŞEMLİL) |
Yeyni, hafif. |
| ŞEMİM |
Koku. Hoş koku. |
| ŞEMİM-İ CİBAL |
Dağların güzel kokusu. |
| ŞEMİME |
(C.: Şemâim) Güzel kokulu şey, râyiha. |
| ŞEMİRE |
Hızlı yürüyen deve. |
| ŞEMİRR |
Katı, şiddetli, şedid. |
| ŞEMİT |
Karışık. |
| ŞEMİZER |
Hızlı yürüyen deve. |
| ŞEML |
Az şey. Perâkendelik. * Örtmek, bürünmek, toplanmak. * Topluluk,
cemaat, insan yığını. |
| ŞEMLAK |
Yaşlı, pir, ihtiyar. |
| ŞEMLE |
(C.: şümül) Kilim. * Az miktar su. |
| ŞEMM |
Koku hissetmek, koklamak. |
| ŞEMMAM |
Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun. |
| ŞEMME |
Bir defa koklamak. * En küçük mikdar. |
| ŞEMMUS |
Yavuz tosun at. |
| ŞEMR |
Yürürken sallanmak. |
| ŞEMS |
Güneş, âfitab. |
| ŞEMS-İ EZELÎ |
Vâcib-ül-vücud ve ebediyyen var olan, her şeyi nurlandıran Allah (C.C.)
hakkında teşbihen söylenen bir tabirdir. |
| ŞEMS-İ HİDAYET |
Hidayet güneşi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. |
| ŞEMS-ÜŞ ŞÜMUS |
Güneşlerin güneşi. En büyük güneş. Çok seyyarelerin, etrafında döndüğü
en büyük bir yıldız.(...Hem şemse, kendi mihveri üstünde câzibe denilen
mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir
Kadir-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevi iplerle bağlayıp
tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile sâniyede beş saatlik bir mesafeyi
kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya
Şemsüş-Şümus cânibine sevketmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı
Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. S.) |
| ŞEMS-ABAD |
f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer. |
| ŞEMSEDDİN |
(Şems-üd din) Dinin güneşi. * Erkek adıdır. |
| ŞEMSÎ |
Güneşe ait. Güneşle alâkalı. |
| ŞEMS-PARE |
f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak. |
| ŞEMŞELİK |
Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın. * Seri yürüyüşlü kadın. |
| ŞEMŞEM |
Ağaç üstünde kalan azıcık hurma. |
| ŞEMŞİR |
f. Kılıç. |
| ŞEMŞİR-İ ZULM |
Zulüm kılıcı. |
| ŞEMŞİR-BAZ |
f. İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. * Kılıçla ustalık gösteren. |
| ŞEMŞİR-BEDEST |
f. Elinde kılıç tutan. |
| ŞEMŞİR-GER |
(C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı. |
| ŞEMŞİR-ZEN |
f. Kılıç çeken, kılıçla vuran. |
| ŞEMTA |
Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze. * Akı karasına karışmış saç. |
| ŞEMTİT |
Perakende, dağınık, müteferrik. |
| ŞEMU' |
Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı. |
| ŞEMUL |
Sâfi halis şarap. * Kıble mukabilinden esen rüzgar. |
| ŞEM'UN |
Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir.
Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından
hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük
hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır. |
| ŞE'N |
İş, yeni olan hal. * Şan. * Tavır. * Hâdise. * Vâkıa. * Kasdetmek. *
Emr ü hal. * Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze
kan getiren iki damar ismi. * Fls: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü,
neticesi ve eseri.(Hakkın şe'ni ittifaktır, faziletin şe'ni tesanüddür.
Düstur-u teâvünün şe'ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni
uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta
kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.) |
| ŞEN |
f. Naz, eda, cilve. * Göze ve gönüle hoş görünen hal. * Bayındır,
ma'mur. * Sevinçli, ferahlı. |
| ŞEN' (ŞIN') |
Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak. |
| ŞENAAT |
Fenâlık, kötülük, alçaklık. * Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket. |
| ŞENAK |
Devenin yularını çekmek. * Çok yemekten mide dolmak. * Yaralamaktan
dolayı alınan az diyet. |
| ŞENAN |
Buğz, adâvet, kin, düşmanlık. |
| ŞENAR |
Büyük utanç, ayıp. |
| ŞENAYİ' |
(Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler. |
| ŞENBİH |
f. Gün. * Cumartesi günü. |
| ŞENC |
Hıçkırık tutmak. |
| ŞENCAR |
Eşek marulu adı verilen bir cins ot. |
| ŞENEB |
Dişlerin keskin olması. * Parlamak, ruşen olmak. |
| ŞENEC |
Derinin buruşması. |
| ŞENEF |
Buğz. * Kibir. |
| ŞENES |
Galiz. Kaba. |
| ŞENF |
(C.: Şünuf) Salkım küpe. |
| ŞENG |
f. Neşeli, kıvrak. * Haydut, şaki, eşkiya. |
| ŞENGARE(T) |
Kötü huyluluk. |
| ŞENİ' |
(Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş. |
| ŞENN |
(C.: Şinân) Eski kırba. * Araptan bir kabile. * Dağılıp perâkende
olmak. |
| ŞENNAR |
(C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük. |
| ŞENŞENE |
Usul. Âdet. |
| ŞENUN |
Aç. Ne zayıf, ne semiz olan deve. |
| ŞER' |
Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. *
Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis,
icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat.
(Bak: Şeriat) |
| ŞER'-İ ENVER |
En nurlu kanun ve nizam. En ziyade saadete, selâmete, emniyete vesile
olan şeriat. |
| ŞER'-İ İSLÂM |
İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun. |
| ŞER'AB |
Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak. |
| ŞERAFEDDİN |
(Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi. |
| ŞERAFET |
Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in
(R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti. |
| ŞERAİF |
(Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler. |
| ŞERAİT |
(Şart. C.) Şartlar. |
| ŞERAKET |
Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat. |
| ŞEREKRAK (ŞERAKRUK) |
Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş. |
| ŞER'AN |
şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre. |
| ŞERAR |
(Bak: şerare) |
| ŞERAR |
"Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne
çarpan ses. |
| ŞERARAT |
Şerareler, kıvılcımlar. |
| ŞERARAT-I NEYYİRANE |
f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet
ve hakkaniyetinden gelen parlaklık. |
| ŞERARE |
(Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik
kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan
kıvılcımların parlayışı. |
| ŞERAREFİGEN |
f. Kıvılcım saçan. |
| ŞERARET |
Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım. |
| ŞERASET |
Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik. |
| ŞERAŞİR |
Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık. |
| ŞERAT |
(C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi. |
| ŞERAYİ' |
Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları. |
| ŞERAYİN |
(Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar. |
| ŞERAYİN-İ SÜBATİYYE |
Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar
damar. (O.L.) |
| ŞERAZE |
Katı kurumak. |
| ŞERAZİM |
(Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler. |
| ŞERBE |
Bir içim su. |
| ŞERBİN |
Katran ağacı. |
| ŞERC |
Kıç, dübür. * Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. *
Nev, cins. |
| ŞERCA' |
Uzun tavil. * Taht. * Cenaze. |
| ŞERCE |
Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su. |
| ŞERCEB |
Uzun, tavil. |
| ŞERCELE |
Yemiş kabı. |
| ŞERCEM |
(C.: şerâcim) şalgam. |
| ŞERDA |
Benzemek. Misil. |
| ŞERE |
Yemeğe karşı çok hırslı. |
| ŞEREBE |
(C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz. |
| ŞEREC |
(C.: Şüruc) Donyağı. |
| ŞEREF |
Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul
olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve
yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * İftihâr, övünme. |
| ŞEREF-BAHŞ |
f. şereflendiren. şeref veren. |
| ŞEREFE |
Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç,
çıkıntı. |
| ŞEREF-EFZA |
f. Şeref artıran. |
| ŞEREF-PEZİR |
f. Şeref ve itibar bulan. |
| ŞEREF-RESAN |
Şeref ulaştıran, şeref eriştiren. |
| ŞEREF-RİZ |
f. Şeref veren. |
| ŞEREF-VARİD |
f. Şerefle gelen. |
| ŞEREF-YAB |
f. şeref bulan, şeref kazanan. |
| ŞEREF-ZAHİR |
f. Şerefle çıkan. |
| ŞEREH |
Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs. |
| ŞEREKE |
(c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu
mânaya. C.: Şürek) |
| ŞEREM-SAR |
f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan. |
| ŞERENG |
f. Zehir. |
| ŞERER |
(Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar. |
| ŞERERE |
(C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı. |
| ŞERERFEŞAN |
f. Kıvılcım saçan. |
| ŞERERNÂK |
f. Kıvılcım saçan. |
| ŞERES |
Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak. |
| ŞERET |
(C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti. |
| ŞERETİYY |
(C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı. |
| ŞERH |
Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya
konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim
dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif
ve izhar etme. * Açıklanmış yazı, risale. |
| ŞERH |
Her nesnenin evveli. * Her sene yeni doğan deve yavruları. * Yiğitlik.
* Yarmak. |
| ŞERHA |
Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça. |
| ŞERHAN |
Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris. |
| ŞERHAN |
(Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek. |
| ŞER'Î |
Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'. |
| ŞERİAT |
Doğru yol. Hak din yolu. * Büyük ve geniş cadde. * Nur, aydınlık, ışık.
* Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif
ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm
vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i
mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye
denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni,
İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir... (Bak: Hukuk)(Şeriat; insanlardan sudur
eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden
kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların,
düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i
asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen
bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve
sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir
ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)("Şir'a, Şeria, Meşrea";
lügatta bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için
girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i
hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ'nın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı
mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiâre ıtlak edilmiştir ki, din
demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için
vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla
şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem
ahkâm-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva
eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ
edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer'iye denilince, bundan kanun-u
İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur'ana, Hadise,
İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet
ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise,
bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri
ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka
işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise
ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Allah Elçisi (A.S.M.):
"Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize
reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya
çarptırılırsınız!" der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve
maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya
hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari'in maksadı ise, insanların
âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün insanların gerek dünyevi ve
gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir.
Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra
onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir... Siyasetçi
demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde
eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halifelik ise,
umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile
iş görmeğe sevkeder. Şari'a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu
bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini
dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek
demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul
Maarif Basımevi) |
| ŞERİAT-I FITRİYE |
Cenab-ı Hakk'ın kâinatta vaz'ettiği fıtrî kanunlar. Âlemin harekât ve
sükûnetini tanzim eden ve Allahın irade sıfatından gelen kanunlar. |
| ŞERİAT-I GARRÂ |
Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet. |
| ŞERİB |
Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin
davarıyla birlikte sulamak. |
| ŞERİDE |
Kavun dilimi. |
| ŞERİF(E) |
Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan
olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât) |
| ŞERİHA |
(C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi. |
| ŞERİK |
Ortak. * Arkadaş. |
| ŞERİK-İ CÜRM |
Huk: Suç ortağı. |
| ŞERİR(E) |
Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü. |
| ŞERİS |
Eski nalin. |
| ŞERİS |
Yaramaz huylu kimse. |
| ŞERİT |
Hurma yaprağından yapılan urgan. |
| ŞER'Î TAKVİM |
(Bak: Takvim-i Arabî) |
| ŞERİYY |
İyi, kıymetli at. |
| ŞER'İYYE(T) |
Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma. |
| ŞERKA' |
Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun. |
| ŞERM |
Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek. |
| ŞERM (ŞİRM) |
f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme. |
| ŞERMENDE |
f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan. |
| ŞERMGİN |
f. Utangaç. Utanan, hayâ eden. |
| ŞERMİN |
f. Mahcub. Utangaç. |
| ŞERMNÂK |
f. Mahcub. Utangaç. |
| ŞERMSÂR |
f. Utangaç, müstahyi, mahcub. |
| ŞERNAK |
Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması. |
| ŞERNİS |
Eli ve ayağı kaba olan. |
| ŞERR |
Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama,
muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha
kötü, en kötü. |
| ŞERR-İ MAHZ |
Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet. |
| ŞERR-ÜN NÂS |
İnsanların en kötüsü, en zararlısı. |
| ŞERREDE |
"Ayırdı" mânâsına "Teşrid"den mâzi fiili. (Bak: Teşrid) |
| ŞERR Ü FESAD |
Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat. |
| ŞERŞERE |
Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal
mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir) |
| ŞERUR |
Çok şerli. |
| ŞERVAL |
f. şalvar. |
| ŞERVAT |
Uzun, tavil. |
| ŞERYE |
Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne. |
| ŞERZ |
(C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık,
galizlik. Kat'etmek, kesmek. |
| ŞERZE |
f. Kuduruk, kudurmuş. |
| ŞERZİME |
Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime) |
| ŞESAR |
(Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara) |
| ŞESASA |
şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. *
Acele. |
| ŞESEL |
Yoğunluk. |
| ŞESEN |
Huşunet, haşinlik. |
| ŞESİB |
Yay. |
| ŞESİS |
Sütü gitmiş hayvan. |
| ŞESS |
(C.: şisâs) Boya otu. |
| ŞEST |
f. Balık oltası. * Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük. |
| ŞESU' |
Uzak. * Ayakkabısının tasması parçalanmış olan. |
| ŞESUS |
(C.: Şesâyıs) Sütü az olan deve. |
| ŞEŞ |
f. Altı. 6 |
| ŞEŞ-CİHET |
f. Altı yön, altı cihet. (Bak: Cihat-ı sitte) |
| ŞEŞ-EBRAR |
Altı aded hayır sahibi ki, bunlar: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman,
Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin'dir (Radıyallahu anhüm). |
| ŞEŞHANE |
f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top. |
| ŞEŞ-PA |
f. Altı ayaklı. |
| ŞEŞ-PER |
f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz. |
| ŞEŞÜM |
Altıncı, sâdis. |
| ŞET' |
Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak. |
| ŞETAME |
Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak. |
| ŞETARET |
|
| ŞETARET |
Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. *
Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.) |
| ŞETAT |
Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak. |
| ŞETAT |
Hadden aşırı olmak. * Hakdan uzak. * Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma. |
| ŞETEN |
(C.: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan. * Uzak olmak. * Sağlam yapmak. |
| ŞETER |
Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı. |
| ŞETET |
Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt. |
| ŞETEVİYY |
Kışa mensup, kış ile ilgili. * Kış evi. * Kış kaftanı, kışlık elbise. *
Kış yağmuru. |
| ŞETİBE |
Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası. |
| ŞETİM |
Küfredilmiş sövülmüş kimse. * Kerih ve kabih olan, çirkin. |
| ŞETİME |
Sövme, sövüş, sövüp sayma. |
| ŞETİT(E) |
Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli. |
| ŞETM |
Sövmek, azarlamak, küfretmek. |
| ŞETM-İ GALİZ |
Edepsizce sövme. |
| ŞETN |
Dokumak. Çulhalık. |
| ŞETT |
Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak. |
| ŞETTA |
Çeşitli, başka başka, ayrı ayrı. Çok ve müteferrik olan. |
| ŞETTAM |
(şetm. den) Çok küfreden. |
| ŞETTE (ŞETÂT) |
Perâkende olmak, dağılmak. |
| ŞETUN |
Irak, uzak, baid. |
| ŞETUT |
Büyük hörgüçlü dişi deve. |
| ŞETUTÎ |
Büyük hörgüçlü deve. |
| ŞETVA |
Mısır'da bir köy. |
| ŞETVE |
Kış olmak. * Soğuk olmak. * Kıtlık olmak. |
| ŞEUB |
Ölüm, mevt. |
| ŞE'V |
Geçmek, takaddüm eylemek. * Son, nihayet. * Devenin yuları. * Zembil. *
Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak. * Kaygan. |
| ŞEV |
f. Gece. Leyl. |
| ŞEVA |
Kolay. * Vücut organları. (El, ayak gibi). * Malın kötüsü. |
| ŞEVAGİL |
(Şagile. C.) Uğraşmalar, meşguliyetler. |
| ŞEVAHIK |
(şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar. |
| ŞEVAHİD |
(Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler. |
| ŞEVAHİN |
(Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları. |
| ŞEVAİ' |
(Şâyi'. C.) Yayılmış bulunanlar. Şâyi olanlar. |
| ŞEVAİB |
(Şâibe. C.) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar. * Şüpheler $*
Eserler, izler, nişânlar. |
| ŞEVAİR |
(Şâire. C.) Kadın şâirler. |
| ŞEVAKİL |
(Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler.
Şâkileler. |
| ŞEVAMİH |
(Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler. |
| ŞEVAMİL |
(Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler. |
| ŞEVAR |
Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet. |
| ŞEVARIK |
(Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar. |
| ŞEVARİ' |
(Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler. |
| ŞEVARİB |
(Şârib. C.) Bıyıklar. |
| ŞEVARİD |
(Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler. |
| ŞEVAT |
(C.: şivâ) Baş derisi. |
| ŞEVATÎ |
(Şâti. C.) Kenarlar, kıyılar. |
| ŞEVAYİB |
(Şayibe. C.) Şâyibeler, noksanlıklar, ayıplar. |
| ŞEVAZ (ŞÜVÂZ) |
Tütünsüz ateş. |
| ŞEVAZÎ |
Dağların dik tepeleri. |
| ŞEVAZZ |
(şâzze. C.) Müstesnalar. Kaide hârici olanlar. |
| ŞEVB |
Karıştırmak. * İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey. |
| ŞEVBEC |
Oklava. |
| ŞEVE |
Göz değmesi, nazar değmesi. |
| ŞEVEH |
(şevh) Kara olmak ve çirkinlik. (Bak: şâhet-il vücuh) |
| ŞEVES |
Gururdan dolayı göz ucuyla
bakma. |
| ŞEVH |
Kara ve çirkin olmak. |
| ŞEVHA |
Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın. |
| ŞEVHA |
Yay yapımında kullanılan ağaç. |
| ŞEVHEB |
(C.: şevahib) Kirpi. |
| ŞEVHER |
f. Erkek eş, koca, zevc. |
| ŞEVK |
Diken. * Birinin hiddet ve şevketi görünmek. * Ekin. |
| ŞEVK |
Çok istek, şiddetli arzu. * Neş'e. *Bir şeyi bir yere şeye sağlamca
bağlama. * Memnun. Şâduman. (Bak: Himmet, Şavk) |
| ŞEVK-İ TENZİLÎ |
Kur'an-ı Kerim'in ilk önceki mânâsıyla Sahabelere verdiği sevgi ve
iştiyak. Kur'an-ı Kerim'in tenzil mertebesindeki mânâsının verdiği şevk.
İlâhî bir makamdan inmenin verdiği şevk. |
| ŞEVK-ÂLUD |
f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli. |
| ŞEVK-ÂVER |
f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren. |
| ŞEVK-BAHŞ |
f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle. |
| ŞEVK-EFZÂ |
f. şevklendiren, neşe artıran. |
| ŞEVKERAN |
Baldıran otu. |
| ŞEVKET |
Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. *
Diken. Diken batmak. |
| ŞEVKETLÛ |
Tar: Padişahlar hakkında kullanılmış bir tâbir olup, azamet ve heybet
sahibi mânalarına gelir. |
| ŞEVKÎ |
Neşe ve şevk ile alâkalı. |
| ŞEVKİSTAN |
f. Dikenlik. |
| ŞEVK U İŞTİYAK |
Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak. |
| ŞEVNİR |
Çörek otu. |
| ŞEVR |
Davarı baharda otlamağa bırakmak. * Kovandan bal almak. * Satılığa
çıkarmak. |
| ŞEVSA |
Karın içinde olan yel. |
| ŞEVŞAT |
Tez yürüyüşlü dişi deve. |
| ŞEVŞEB |
Karınca. |
| ŞEVTAB |
El silecek bez. El bezi. |
| ŞEVVAL |
Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü
mübarek Ramazan bayramıdır. |
| ŞEVZAK |
şahin kuşu. |
| ŞEVZEB |
Uzun, tavil. |
| ŞEVZENİK |
Şahin kuşu. |
| ŞEY' |
Nesne, şey. * İstemek, dilemek. |
| ŞEY' |
Miktar. * Uzaklık. * Arslan eniği. |
| ŞEY'AN |
Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen. |
| ŞEYATİN |
Şeytanlar. (Bak: Şeytan) |
| ŞEYB |
İhtiyarlık. Yaşlılık. * Saç, sakal ağarması. |
| ŞEYD |
Binayı kireçle yapmak. |
| ŞEYDA |
f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal. |
| ŞEYDÂİ |
f. Çok fazla sevgiden hâsıl olan divanelik, şaşkınlık. |
| ŞEY'EN FEŞEY'EN |
Yavaş yavaş, azar azar. |
| ŞEYH |
Yaşlı adam. * Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi. * Tarikatta
müridlerin reisi. (Bak: Müteşeyyih, Tarikat) |
| ŞEYH-ÜL HADİS |
İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen
büyük hadis âlimi. |
| ŞEYH SAİD HADİSESİ |
5 Şubat 1925'de devrin hükümetine karşı şark aşiret reislerinden Şeyh
Said ismindeki zâtın teşebbüs ettiği bir harekettir. Şeyh Said, bu
hareketine yardım etmesi için Bediüzzaman Said Nursî'ye mektub yazmış, fakat
Bediüzzaman bu teklifi reddetmiş ve cevaben yazdığı mektubda şöyle
demiştir:(Türk milleti, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok
veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de
çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir.
Tr.) (Bak: Said-i Nursî) |
| ŞEYHAN |
(şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim
yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. *
Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer'in (R.A.) beraberce bâzı mühim
kitaplarda geçen isimleri. * Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A'zam ile
İmam-ı Ebu Yusuf'un ikisine birden verilen isim. |
| ŞEYHEM |
(C.: şeyâhim) Erkek kirpi. |
| ŞEYHEYN |
(Bak: şeyhan) |
| ŞEYHUHET |
(Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık. |
| ŞEYH-ÜL İSLAM |
Osmanlı Devleti zamanında din işlerine bakan ve sadrazamdan sonra gelen
en yüksek vazifeli şahıs. Âlimlerin reisi. |
| ŞEYLEM |
Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum. |
| ŞEYM |
Çok soğuk su. * Kılıç çıkarmak. * Kınına sokmak. |
| ŞEYN |
Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey. |
| ŞEYT |
Helâk olmak, mahvolmak. * Yanmak. * Kaynamak. |
| ŞEYTAN |
İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş,
şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün
melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan:
"O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli
ve yükseğim" diye kibirlenerek, Cenab-ı Hakk'ın emrine karşı gelmiş ve
Hazret-i Âdem'e secde etmediğinden, Allah'ın rahmetinden
kovulmuştur.(Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları
yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza, hayvânâtın dahi, şeytanlar
musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Alem-i
insaniyette, ise; merâtib-i terakkiyât ve tedenniyât, nihayetsizdir.
Nemrutlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkin-i evliya ve enbiyaya kadar
gâyet uzun bir mesâfe-i terakki var.İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi,
elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların
hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve
tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı,
mâden-i insaniyyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber
kalacaktı. Alâ-yı illiyindeki Ebu Bekir-is Sıddık'ın ruhu, esfel-i
sâfilindeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatin ve
şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer
değil, çirkin değil; belki su-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i
hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir, icad-ı İlâhîye
ait değildir. M.)Bu mevzuya dair tafsilât: Risale-i Nur Külliyatından
"Lem'alar" adlı eserin 13. Lem'asındadır. |
| ŞEYTANET |
Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık. |
| ŞEYTANÎ |
Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır. |
| ŞEYTANÎ PİŞE |
f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet. |
| ŞEYYAD |
(Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı. |
| ŞEYYEBET |
(Şeyb. den) İhtiyarlattı (meâlinde fiildir.).Şeyyebetnî : Beni
ihtiyarlattı, beni ihtiyar etti (mânâsında) |
| ŞEYYİR |
(C.: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan. |
| ŞEYZEM |
Katı ve uzun. |
| ŞEYZENUK |
şahin kuşu. |
| ŞEYZUMAN |
Kurt. |
| ŞE'Z (ŞE'S) |
Kaba ve katı. |
| ŞEZA' |
Sinirin yarılması. |
| ŞEZA |
Kokulu şeylerin şiddetle kokması. |
| ŞEZAT |
Budak kırmak. * At sineği. * Bir gemi cinsi. * Tuz. * Kuvvet ve şiddet
bakiyyesi. * Ağaç ismi. |
| ŞEZAZE |
Çok kurumak. |
| ŞEZB |
Ağaçtan budanan kuru odun. * Geçmek, intikal etmek. * Sınır. (Bu mânâya
C.: Eşzâb) |
| ŞEZEBE |
(C.: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan. |
| ŞEZEN |
Nahiye, cânip, taraf. * Kaba ve sağlam yer. |
| ŞEZERAT |
(Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. *
Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri. |
| ŞEZF |
Şiddet. * Darlık. |
| ŞEZİM |
Sağlam, muhkem ve uzun. |
| ŞEZİYYE |
(C.: Şezâyâ) Bir parça nesne. |
| ŞEZR (ŞEZİR) |
Altın mâdeninden toplanan altın ufağı. * İnci parçaları. |
| ŞEZR |
Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak. |
| ŞEZRE |
(C.: Şezerât-Şüzur) İşlenmemiş ham altun. * Süs için asılan inci ve
altun. |
| ŞEZRE |
Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne
bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme. * İpi soluna bükme. * Tersine
bükülmüş ip, urgan. * El değirmenini sola doğru çevirme. * Şiddet, suubet,
zorluk. |
| ŞEZRE-MEZRE |
Darmadağınık. |
| ŞEZZ |
Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca "şizâz" derler.) |
| ŞİARE |
(C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan
her nesne. |
| ŞIDK |
(C.: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı. * Ağzın kenarı. |
| ŞIHNE |
Adâvet, düşmanlık. * Davar bağladıkları yer. |
| ŞIHNE |
Emniyet memuru. İnzibat memuru. |
| ŞIKAK |
Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek. |
| ŞIKB |
(C.: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı. * Çukur yer. |
| ŞIKK |
(Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır.
Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının
ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye ayıran bir alev) vardı. El
Yaşkarî adındaki ikinci Şıkk, Satih ile birlikte devrinin en meşhur
kâhiniydi. Satih'ten sonra o da Yemen'de bulunan Lâhmi Meliklerinden
birisinin rüyasını tâbir ile Habeşlerin Yemen'i zabt edeceklerini, bu
memleketin İbn-i Ziyezen tarafından kurtarılacağını, ayrıca Peygamber'in
(A.S.M.) geleceğini beşaret vermişti. Bunların vücudları yalnız bir bacak ve
bir kolu olan yarım insan şeklinde idi, insanlar tarafından tevlid
olunmuşlardı. (İslâm Ansiklopedisinden) |
| ŞIKK |
Bir bütünün parçalarından her biri. * İki ihtimalden ve iki cihetten
her biri. * İkiye ayrılmış şeyin bir kısmı. |
| ŞIKK-I MUHALİF |
Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı. |
| ŞIKKAYN |
Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı. |
| ŞIKN |
Az, kalil. |
| ŞIKS |
(C.: Aşkâs) Bir parça yer. * Her nesnenin bir miktarı. |
| ŞIKŞAKA |
(C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp
kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi. |
| ŞIKVE (ŞEKÂVE) |
Bedbahtlık. * Yaramazlık. |
| ŞIKZ |
(C.: Şekazân) Keler eniği. |
| ŞIKZA' |
Çok acıkmış tavşancıl. |
| ŞIN |
Kur'an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300'dür. |
| ŞI'RA |
Yaldırık adı verilen büyük, nurlu yıldız. |
| ŞISB |
(C.: şesâyib) şiddet. * Nasip. |
| ŞI'ŞA' |
Uzun, yeynicek kimse. * Uzun boyunlu deve. |
| ŞITRE |
Yarım, nısf. |
| ŞİA |
Yardımcılar mânâsiyle, Alevilik, Şiilik. İfrat ve tefrit ve dünyevi
sebebler yüzünden Ehl-i Sünnet ve Cemaat Mezhebinden ayrılan bir fırka. Bir
şahsa taraftar olmak. (Çok açık mukni izâhatını Risâle-i Nur külliyatı
Dördüncü Lem'adan okuyunuz.) |
| ŞİAB |
(Şi'b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler.
(Bak: Şuâb) |
| ŞİAR |
İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren
işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa'r. C.) Kıllar. |
| ŞİAR-I RÂZ |
f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret. |
| ŞİB' |
Tokluk. |
| Şİ'B |
(C.: Şiâb) Keçiyolu, dar yol, dağ yolu. |
| ŞİB |
f. İniş. Aşağı doğru eğiklik. |
| ŞİB |
Üzerine kar düşen dağ. * Su içerken devenin dudağından çıkan ses. |
| ŞİBA' |
Tokluk, doyma. |
| ŞİBA' |
(Şeb'ân. C.) Karnı doymuş olanlar, tok kimseler. |
| ŞİBAB |
Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi. |
| ŞİBAK |
(Şebeke. C.) Kafesler, şebekeler, ağlar, tuzaklar. |
| ŞİBDİ' |
(C.: Şebâdi) Akrep. * Dil, lisan. * Belâ. * Şiddet. |
| ŞİBH |
Benzer. Benzeyen şey. |
| ŞİBH-İ AKD |
Akid benzeri. Sözleşme, sözle anlaşma benzeri. |
| ŞİBH-İ BEŞER |
İnsana benzeyen şempanze, goril gibi hayvanlar. |
| ŞİBH-İ BEŞERE |
Üst deriye benzer olan. |
| ŞİBH-İ BİLLURÎ |
Billur gibi olan. |
| ŞİBH-İ CİLD |
Cilde benzeyen, cildimsi. |
| ŞİBH-İ HÜSN-Ü TA'LİL |
Edb: Bir hâdisenin vukuuna şairane olarak ve kat'î olmayan bir sebeb
göstermek. |
| ŞİBH-İ MÜNHARİF |
Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen. |
| ŞİBL |
Aslan yavrusu. |
| ŞİBR |
Karış. |
| ŞİBRAK |
Yırtmak. * Parçalamak. |
| ŞİCA' |
(Bak: Şücâ) |
| ŞİCAB |
Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup
tıkadıkları nesne. |
| ŞİCAR |
Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası
altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet. |
| ŞİD |
f. Nur, ziya, aydınlık. * Güneş. |
| ŞİD |
Kireç. Sıva. |
| ŞİDAD |
(Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler. |
| ŞİDDET |
Sertlik, katılık. * Ziyadelik. * Sıkılık. * Tecvidde: Harf sükun ile ve
nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla
akmamasına denir. Şiddet iki kısma ayrılır:Şedide-i mechure : Elif, bâ, cim,
dal, tı harfleri.şedide-i mehmuse : Kaf ve tâ harfleri. |
| ŞİDDET-İ TAZYİK |
Tazyik ve baskının şiddeti. |
| ŞİDED |
(Şiddet. C.) Şiddetler. |
| ŞİE |
Alâmet, işaret, nişan. |
| ŞİFA |
Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.(...Hastalık seni
uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra
Hâlik-ı Rahim inşaallah sana şifa verir. L.) |
| ŞİFA-İ ÂCİL |
Hastalıktan çabuk kurtulma. |
| ŞİFA-İ ŞERİF |
(Bak: Kadî İyaz) |
| ŞİFA-BAHŞ |
f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren. |
| ŞİFAH |
(Şefe. C.) Dudaklar. |
| ŞİFAHANE |
f. Hastahane. |
| ŞİFAHEN |
Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle. |
| ŞİFAHÎ |
Ağızdan, şifahen, sözlü. |
| ŞİFAHİYÂT |
Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler. |
| ŞİFAKÂR |
f. Şifalı. Şifaya sebeb olan. |
| ŞİFANAPEZİR |
(Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz. |
| ŞİFAPEZİR |
f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir. |
| ŞİFARESAN |
f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen. |
| ŞİFASAZ |
f. şifa veren, iyi eden. |
| ŞİFAYAB |
f. Şifa bulma, iyileşme. |
| ŞİFE |
(Bak: Şefe) |
| ŞİFF |
Ziyade, çok, fazla. * Eksik, noksan. (Ezdattandır) |
| ŞİFRE |
Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. * Haberleşmede kullanılan belirli
bazı işaretler. * Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma
usulü. |
| ŞİFTE |
f. Düşkün, tutkun, meftun. |
| ŞİFTEDİL |
f. Gönül vermiş, meftun, tutkun. |
| ŞİFTEGÎ |
f. Kaçıklık, tutkunluk, meftuniyet. |
| ŞİH(A) |
Yavşan denilen ot. |
| ŞİHAB |
Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın
atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı. |
| ŞİHAT |
(Bak: Şeyhuhet) |
| ŞİHBAN |
(Şihâb. C.) Kıvılcımlar. |
| ŞİHDARE |
Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse. |
| ŞİHE |
f. At kişnemesi. |
| ŞİÎ |
Şia fırkasından olan. |
| ŞİİR |
Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları
hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz. * Man: Muhayyelâttan terekküb
eden kıyas. |
| ŞİKA |
(Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar. |
| ŞİKAB |
İki dağ arası. * İki kaya arası. |
| ŞİKÂF |
f. (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna
gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer
parçalayan. |
| ŞİKAK |
Nifak, ikilik, ittifaksızlık. |
| ŞİKAL |
Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
* El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at. |
| ŞİKAR |
f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. |
| ŞİKAR |
Mc: Değerli, kıymetli. |
| ŞİKARİSTAN |
f. Av yeri, avı çok olan yer. |
| ŞİKAYAT |
(Şikâyet. C.) Şikâyetler. |
| ŞİKAYET |
Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst
makama bildirmek. |
| ŞİKEM |
f. Karın. |
| ŞİKEMBE |
f. İşkembe. |
| ŞİKEMBENDE |
f. Midesine düşkün. Çok yiyen. |
| ŞİKEMDERD |
Karın ağrısı. |
| ŞİKEMPERVER |
f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün. |
| ŞİKEN |
f. (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. * Koparan, parçalayan
mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken $ : f. Haysiyet
kıran. |
| ŞİKEN-İ KÂKÜL |
Kıvırcık saç. |
| ŞİKENC |
f. Kıvrım, büklüm. |
| ŞİKENCE |
f. İşkence. Azap. Eziyet. |
| ŞİKENED |
Kırıyor, kesiyor. |
| ŞİKEST |
f. Kırma, kırılma. * Kıran. * Yenilme, mağlubiyet. |
| ŞİKESTE |
f. Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi. |
| ŞİKESTEBÂL |
f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün. |
| ŞİKESTEDİL |
f. Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü. |
| ŞİKESTEGÎ |
f. Kırıklık. |
| ŞİKESTEPÂ |
f. Ayağı kırık. |
| ŞİKESTEZEBÂN |
f. Peltek. |
| ŞİKİBA |
(Şikibende) Sabırlı. |
| ŞİKK |
(Bak: Şıkk) |
| ŞİKKE |
(C.: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı. * Girecek deliğe
sıkışıp tutmak için sokulan çivi. |
| ŞİKL |
Güçlük. * Naz. |
| ŞİLAK |
Cima etmek. * Vurmak. * Kulağı uzunlamasına yarmak. |
| ŞİLV |
Vücut azâlarından biri. |
| ŞİMAL |
Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey. |
| ŞİMAL-İ GARBÎ |
Kuzeybatı. |
| ŞİMAL-İ ŞARKÎ |
Kuzeydoğu. |
| ŞİMALEN |
Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan. |
| ŞİMALÎ |
şimale ait, sola ve kuzeye ait. |
| ŞİMAS |
Davarın ürkek olması. |
| ŞİME |
(C.: Şiyem) Huy, tabiat. |
| ŞİMENDİFER |
Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu. |
| ŞİMRAC |
(C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz. |
| ŞİMRAH |
(C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi. |
| ŞİMŞAD |
f. Şimşir ağacı. |
| ŞİMŞİR |
(Bak: Şemşir) |
| ŞİN |
(Bak: Şeyn) |
| ŞİN |
Çok nikâhlı kimse. * Huruf-u mu'cemeden bir harf. |
| ŞİNAH |
f. Suda yüzme. |
| ŞİNAK |
(C.: Eşnâk) Sivri başlı kimse. * Kırba bağladıkları ip. * Başı büyük
olan at. * Kuş tuzağı. |
| ŞİNAR |
f. Suda yüzme. |
| ŞİNAR |
Ayıp. * Hayâ, utanma, âr. |
| ŞİNAS |
f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih
bilen. |
| ŞİNAS |
Uzun, tavil. |
| ŞİNAVER |
f. Suda yüzen. Yüzgeç. |
| ŞİNEV |
f. İşiten, dinleyen. |
| ŞİNİD |
İşitme. Duyma. |
| ŞİNİDE |
f. İşitilmiş. Duyulmuş. |
| ŞİNİK |
On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz
tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü) |
| ŞİNVAY |
Kulağın işitmesi. |
| Şİ'R |
(Şiir) Anlama, idrak. * Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve
kafiyeli şair sözü. (Bak: Şiir) |
| ŞİR |
f. Aslan. * Süt. |
| ŞİR-İ JİYAN |
Kükremiş aslan. (Bak: Jiyan) |
| ŞİR-İ MÂDER |
Ana sütü. |
| ŞİR-İ YEZDAN |
Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'ın bir ismi. Allah'ın Aslanı. |
| ŞİRA |
Satın alma, satın alınma. |
| ŞİRA' |
Yelken. Gemi yelkeni. |
| ŞİR'A |
(Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından
su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı
ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği
ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din
demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer'
mastarından veya birşeye duhul manasına şurû'dan alınmıştır. (E.T.) (Bak:
Şeriat) |
| Şİ'RA |
Koz: İki yıldızın adı. |
| Şİ'RA-ÜL YEMANÎ |
Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve
bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius) |
| Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ |
"Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı. |
| ŞİRAD (ŞÜRUD) |
Dağılmak. * Kaçmak. |
| ŞİRAK |
(C.: Şürük) Nalbant kayışı. |
| ŞİRAN |
f. (Şir. C.) Aslanlar. |
| ŞİRANE |
f. Aslanca, gazanferâne. |
| ŞİRAR |
Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler. |
| ŞİRAT |
Neşter. |
| ŞİRAZ |
Süzülmüş yoğurt. |
| ŞİRAZE |
f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan,
ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen,
nizam, esas. |
| ŞİRAZE-BEND |
f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren. |
| ŞİRB |
(Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek. |
| ŞİRCENG |
f. Arslan gibi savaşan. |
| ŞİRDAH |
Büyük ayaklı. |
| ŞİRDİL |
(C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur. |
| ŞİRE |
f. Süt. * Şıra. |
| ŞİREC |
Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira. |
| Şİ'REN |
Şiir tarzında, şiir olarak. |
| ŞİRHAR |
f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir
kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe,
gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre
vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına
gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara, yavru demek olan
beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce
traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.) |
| ŞİRİN |
f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın. |
| ŞİRİN-CEMAL |
f. Sevimli yüzlü. |
| ŞİRİN-EDÂ |
f. Lâtif ve şirin edâlı. |
| ŞİRİNÎ |
f. Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik. |
| ŞİRİNKÂM |
f. Tadı damağında kalmış. |
| ŞİRİNKÂR |
f. Hoş ve tatlı muamele eden. |
| ŞİRİNZEBAN |
f. Tatlı dilli. |
| ŞİRK |
En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.)
ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.)
(Politeizm)(Evet, küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham
ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i
Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve
mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden, bütün mahlukata
karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve
hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve
bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası
ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $
şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır,
elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki, $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle;
müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir
memlekette iki padişah, hattâ, bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam
bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki, sinek kanadından tâ semâvat
kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar
öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.) |
| ŞİRK-İ HAFÎ |
İhlâssızlık, riyakârlık. Allah rızası için değil de başkalarının rızâsı
için ibâdet etmek. |
| ŞİRK-ÂLUD |
f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip
başkasından meded bekler surette. |
| ŞİRKET |
Ortaklık, iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve
malları ile müştereken, iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle
birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet) |
| ŞİRKET-İ A'MÂL |
Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket. |
| ŞİRMERD |
f. Arslan yürekli, cesur. |
| ŞİRPENÇE |
(Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok
tehlikeli bir çıban. |
| ŞİRRET |
Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik. * Geçimsiz, huysuz ve kavgacı. |
| ŞİRRİB |
Şaraba karşı hırsı olan. |
| ŞİRRİR |
(C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir. |
| ŞİRVAZ |
Yoğun, kalın ve büyük. |
| ŞİRYAN |
(Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar. |
| ŞİRZİME |
Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu. |
| ŞİS (ŞİSÂ') |
Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği
katılaşmaz.) |
| ŞİS' |
(C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması. |
| ŞİSI' |
Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir
malı dikkatle bekleyip koruyan. |
| ŞİŞE |
Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük
baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta. |
| ŞİŞEHANE |
Şişe yapılan yer. |
| ŞİŞHANE |
(Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. *
İstanbul'da bir semt adı. |
| ŞİT |
Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup
kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce
taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur. |
| ŞİTA |
Kış. Senenin soğuk mevsimi. |
| ŞİTAB |
f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele
etmek. |
| ŞİTAÎ |
(Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair. |
| ŞİTEVÎ |
(Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi, kışlık
sebze. |
| ŞİVA' |
Kebap. |
| ŞİVAL |
Az şey. |
| ŞİVAR |
Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak. |
| ŞİVAZ |
Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz) |
| ŞİVE |
Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz. |
| ŞİVEBÂZ |
f. Cilveli, şive ve naz eden. |
| ŞİVEKÂR |
f. İşveli, şiveli, cilveli. |
| ŞİVEN |
f. İnleme, sızlanma. * Mâtem, yas. |
| ŞİYA' |
Zahir olmak, görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun
takıltısı. |
| ŞİYAM |
Yerden kazılan toprak. |
| ŞİYAT |
Yanmış yün ve pamuk kokusu. |
| ŞİYEM |
(Şime. C.) Huylar, tabiatlar. |
| ŞİZ |
Abnus ağacı. |
| ŞİZAF |
Katılık, sertlik. |
| ŞÖHRE |
Ünlü, şöhretli, meşhur. |
| ŞÖHRET |
Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında
kullanılır.(Ey şân ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi
benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve
insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de, o
belâdan kurtul. M.N.) |
| ŞÖHRET-İ KÂZİBE |
Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm. |
| ŞÖHRETGİR |
f. şöhretli, ünlü. Meşhur. |
| ŞÖHRETŞİÂR |
f. şöhretli. şöhret sahibi. |
| ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM |
Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan. |
| ŞUA' |
Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri. |
| ŞUAAT |
Işıklar, parıltılar, nurlar. |
| ŞUA |
(C.: Şu') Sorgun ağacı. |
| ŞUAB |
(şu'be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb) |
| ŞUABAT |
(Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar. |
| ŞUAL |
(şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri. |
| ŞUARA |
(Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir.
Mekkîdir. |
| ŞUAYB (A.S.) |
Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok
hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini
dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen
ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb
Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke'ye gitti ve orada yerleşti. Musâ
Aleyhisselâm'ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke) |
| ŞUBAN |
f. Çoban. |
| ŞU'BE |
Bölük, bölüm. * Dal, budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol. |
| ŞU'BUB |
(Bak: şü'bub) |
| ŞUGL |
İş, meşgul olunacak şey, gaile. |
| ŞUGMUM |
Uzun, tavil. |
| ŞUGUL |
(Şugl. C.) İşler, uğraşacak şeyler, gaileler. |
| ŞUH |
f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık,
hayasız. Oynak. |
| ŞUH |
(Şıh) Bahil, cimri, hasis kimse. |
| ŞUHA |
Karın ağrısı. |
| ŞUHH (ŞIHH) |
Bahillik. |
| ŞUH-MEŞREB |
f. Açık meşrebli, şen ve neşeli. |
| ŞUHUD |
(Bak: şühud) |
| ŞUHUM |
(Şahm. C.) Yağlar, içyağlar. |
| ŞUHUR |
(Bak: şühur) |
| ŞUKAK |
Bir çeşit hayvan hastalığı. |
| ŞUKKA |
Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere. |
| ŞUKRE |
Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık. |
| ŞUKUK |
(Şakk. C.) Çatlaklar, yarıklar. |
| ŞUKUNE |
Azlık. |
| ŞU'LE |
Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun. |
| ŞU'LE-İ BERKIYYE |
Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı. |
| ŞU'LE-İ CEVVAL |
Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı. |
| ŞU'LEBÂR |
f. Işıklı. |
| ŞU'LEDÂR |
f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı. |
| ŞU'LEFEŞÂN |
f. Işık saçan, parlatan. |
| ŞU'LEGİR |
f. Tutuşan, alevlenen, alev alan. |
| ŞU'LENÜMÂ |
f. Alev gösteren, alevli. |
| ŞU'LEPÂŞ |
f. Işık saçan. |
| ŞU'LEPERVER |
f. Işıklandıran. Alevlendirici. |
| ŞU'LEPUŞ |
f. Alev içinde kalmış, alevle örtülü. |
| ŞU'LERİZ |
f. Işıldayan, alev saçan. |
| ŞU'M |
(Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz. |
| ŞUM |
Hayırsız kişi. |
| ŞUMA |
f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri) |
| ŞUR |
f. Tuzlu, kekremsi. * şamata, gürültü. |
| ŞURA |
Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri.
* Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden
hâkim, bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir
şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman
cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis, sağırca,
metin bir şahs-ı manevîdir ki, şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin
müftüsü de ona mücanis olup, bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir
şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk
eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.)
Sünühat'tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin
anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi, şurayı esas olarak
emrediyor. Evet nasılki, nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında
asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti, bütün
beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan
Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi
yapmamasıdır.Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura'dır.
Yâni, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o
şurayı yapmaları lazımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına
konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak,
dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd
eden hürriyet-i şer'iyyedir ki, o hürriyet-i şer'iyye, âdâb-ı şer'iyye ile
süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen
hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki,
tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve
zâlimlere tezellül etmemek.. Allah'a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz.
Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah'ı
tanımayan, herşeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder,
başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahim
tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden
şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan
İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur'un
Yirmibirinci Lem'a-i İhlâs'ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve
tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve
tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on
adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş
gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin
ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek
cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların
çoğalmasıyla elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz
hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile
beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de
yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları
durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar. H.) |
| ŞURA-YI DEVLET |
İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip
fikrini bildiren resmi daire. Danıştay. |
| ŞURA SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup, "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de
denir. |
| ŞURAB (ŞURÂBE) |
f. Kirli ve acı su. * Mc:
Gözyaşı. |
| ŞUR-BAHT |
f. Bahtsız, talihsiz. |
| ŞURE |
f. Çorak, tuzlu, verimsiz toprak. |
| ŞURE |
Heyet. |
| ŞUR-EFGEN |
f. Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. |
| ŞUR-ENGİZ |
f. Gürültü çıkaran, şamata yapan. |
| ŞUREZAR |
Çorak yerler, verimsiz araziler. |
| ŞURİDE |
f. Perişan, karışık. * Tutkun, âşık, meftun. |
| ŞURİDEGÎ |
f. Karışıklık, perişanlık. * Tutkunluk, düşkünlük. |
| ŞURİSTAN |
Çorak yerler. |
| ŞURİŞ |
f. Karışıklık, kargaşalık. |
| ŞURTA |
(Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. *
Polis, jandarma. |
| ŞURU' |
Başlama. Mübaşeret etme. |
| ŞURUT |
(Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller. |
| ŞURUT-U SALÂT |
Namazın şartları. |
| ŞUS |
Pak etmek, temizlemek. |
| ŞUSY |
Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi. |
| ŞUTBE |
(C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol. |
| ŞUTTAR |
Pazu hareketi. |
| ŞUTUR |
Irak, uzak, baid. |
| ŞUTUR |
Irak, uzak, baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği
kurumuş olan deve. |
| ŞUTUT |
(şatt. C.) Büyük nehirler. |
| ŞUUB |
(şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler. |
| ŞUUBAT |
(şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, bölümler. |
| ŞUUN |
(Şe'n. C.) İşler, fiiller. Havadis. |
| ŞUUN-U SEYYALE |
Akıcı, bir halde durmayan işler. |
| ŞUUNAT |
Şuunlar. Keyfiyetler, haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler. |
| ŞUUR |
Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk
vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi
hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar. |
| ŞUURDÂRÂNE |
f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir
gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun
ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar
ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i
ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem
görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar
hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile
dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki;
şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib
zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin
ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş,
ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan) |
| ŞUVAZ |
Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama. |
| ŞUVEYY |
Yavaş. |
| ŞUY |
f. Koca, eş, zevc. |
| ŞUYİDE |
f. Yıkanmış. |
| ŞÜBAN |
Çoban. |
| ŞÜBANÎ |
Kırmızı yüzlü. |
| ŞÜBBAN |
Gençler, delikanlılar. |
| ŞÜBBAN-I VATAN |
Vatanın gençleri. |
| ŞÜBBUT |
Kalkan balığı. |
| ŞÜBEH |
(şübhe C.) şübheler, şekler. şübhe edilenler. |
| ŞÜBHE |
(C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya
var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli. |
| ŞÜBHE-İ TÂRIK |
Zulmetten gelen şüphe belâsı. |
| ŞÜBKE |
(C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık. |
| ŞÜBRÜM |
Kısa boylu kimse. |
| ŞÜ'BUB |
Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli
güneş harareti. |
| ŞÜCA' |
(Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli. |
| ŞÜCEA' |
(Şeci'. C.) Yiğitler, cesurlar. |
| ŞÜCEYRE |
Çalı, ufak ağaç. |
| ŞÜCNE |
Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları. |
| ŞÜCUB |
Ev içinde olan direk. |
| ŞÜCUN |
Ağaç dalları. * Füruât, teferruat. |
| ŞÜCUR |
Muhtelif ve çeşitli olmak. |
| ŞÜD |
f. Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd $ : Geldi gitti. |
| ŞÜDUN |
Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak. |
| ŞÜF'A |
Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir
yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta
birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi,
dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.) |
| ŞÜFAFE |
Kap dibinde kalan su. |
| ŞÜFEA' |
(Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için
aracılık yapanlar. |
| ŞÜFR |
(C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı. |
| ŞÜFRE (ŞEFRE) |
(C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. *
Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer. |
| ŞÜFUF |
Zayıf olmak. |
| ŞÜFUN |
Göz ucuyla bakmak. |
| ŞÜGUR |
Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak. |
| ŞÜGÜL |
(C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak. |
| ŞÜHBE |
Siyaha galip olan beyazlık. |
| ŞÜHEDA |
(şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid) |
| ŞÜHRE |
Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak. |
| ŞÜHUB |
Mütegayyer olmak, değişmek. |
| ŞÜHUD |
şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde
şekillenme. |
| ŞÜHUDÎ |
Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud
dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi, avâmın itikad
ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.) |
| ŞÜHUR |
(şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler. |
| ŞÜHUR-U SELÂSE |
Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları. |
| ŞÜHUS |
Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip
hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana
gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak. |
| ŞÜHÜB |
(Şihâb. C.) Kıvılcımlar. |
| ŞÜKAF |
(Bak: şikâf) |
| ŞÜKARA |
Sütlü deve. * Sütlü koyun. |
| ŞÜKAT |
(şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler. |
| ŞÜKLE |
Gözün ağındaki kırmızılık. |
| ŞÜKM |
Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti. |
| ŞÜKR |
(Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a
teşekkür. (Bak: Ni'met)(Kalb ile, dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur.
Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden, her
nimeti Allahın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; Allah'ın, kullarının iyi
amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden
şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd, taalluk
cihetinden daha umumi, esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur'an-ı Hakîm,
nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu
kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür.
Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intac
edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih
oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki
her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de rızık dahi
bütün envaiyle mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür
ile oluyor; şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve
iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir
şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür
ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor... Şükrün
mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün
mizânı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast
geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i
mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin
en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.) |
| ŞÜKR-Ü KÜLLÎ |
Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: "Şu küllî hadsiz
ni'metlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele
edebilirim?"Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile... Meselâ
nasılki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın
huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul
adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem
hiçtir, ne yapayım. " Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar
hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın.
Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim. "
İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine
alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve
küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük
bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında
Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim
ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim
ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim
edecektim. Hem, sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve
itikad, pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri,
onların niyyetleridir. S.) |
| ŞÜKR-Ü ÖRFÎ |
(Bak: Hamd) |
| ŞÜKRAN |
İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli. |
| ŞÜKRANİYET |
Şükranlık. |
| ŞÜKRGÜZAR |
f. İyilik bilen, teşekkür eden. |
| ŞÜKUF(E) |
f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk. |
| ŞÜKUFEZAR |
f. Çiçek bahçesi. |
| ŞÜKUF-MİSAL |
Gonca gibi, tomurcuk gibi. |
| ŞÜKUH |
f. Azamet, ululuk, celal. |
| ŞÜKUK |
(şekk. C.) şekler, şüpheler. |
| ŞÜKUR |
Hacet, ihtiyaç. * Mühim işler, umûr-u mühimme. |
| ŞÜKÜFTE |
f. "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ:
Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış. |
| ŞÜLLE |
Niyyet. * Uzak emir. |
| ŞÜMAR |
f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet. |
| ŞÜMAR |
f. Sayan, sayıcı. Eden, edici. |
| ŞÜMARENDE |
f. Sayan, hesab eden. |
| ŞÜMARİDE |
f. Sayılmış, hesab edilmiş. |
| ŞÜMHUT |
Uzun, tavil. |
| ŞÜMRUH |
Hurma budağı. |
| ŞÜMS |
(C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık. |
| ŞÜMU' |
(Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları. |
| ŞÜMUH |
Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed. |
| ŞÜMUL |
Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak. |
| ŞÜMUS |
(şems. C.) şemsler, güneşler. |
| ŞÜMÜRDE |
f. Hesap edilmiş, hesaplanmış, sayılmış. |
| ŞÜNAN |
Perâkende, dağılmış. |
| ŞÜNHUB(E) |
(C.: Şenâhıb) Dağbaşı. |
| ŞÜNŞÜN |
Zeyrek ve akıllı genç yiğit. |
| ŞÜNTÜR |
(C.: şenâtir) Parmak. |
| ŞÜNUE |
Uzak olmak. Irak olmak. |
| ŞÜNZUVE |
(C.: Şenazi) Dağ kenarı. |
| ŞÜPÜŞ |
f. Bit. |
| ŞÜRABİYE |
f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak. |
| ŞÜRB |
İçme. İçilme. |
| ŞÜREBE |
Çok içen. Çok içici olan. |
| ŞÜREF |
(şerefe ve şürfe. C.) şerefeler. |
| ŞÜREFA |
(Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle
Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda
sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar. |
| ŞÜREKA |
(şerik. C.) şerikler, ortaklar. |
| ŞÜRR |
Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek. |
| ŞÜRRUF |
Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet. |
| ŞÜRSE |
Papuç. Nâlin. Ayakkabı. |
| ŞÜRSUF |
(C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı. |
| ŞÜRŞUR |
Yund kuşu dedikleri kuş. |
| ŞÜRTA |
(C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin
önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet. |
| ŞÜRU' |
Başlamak. (Bak: şuru') |
| ŞÜRUH |
(Şerh. C.) Şerhler, açıklamalar. |
| ŞÜRUK |
Tulu' etmek, doğmak. |
| ŞÜRUR |
(şerr. C.) şerler. Kötülükler. |
| ŞÜRUT |
(Bak: şurut) |
| ŞÜS |
f. Akciğer. |
| ŞÜST |
f. Yıkama. |
| ŞÜSTE |
f. Yıkanmış. |
| ŞÜSU' |
Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma. |
| ŞÜSUB |
Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet. |
| ŞÜŞ |
f. Karaciğer. |
| ŞÜTUM |
(şetm. C.) Küfürler, sövmeler. |
| ŞÜTUM-İ GALİZA |
Galiz ve kaba küfürler. |
| ŞÜTÜR |
f. Deve. |
| ŞÜTÜRBÂN |
f. Deveci. Deve çobanı. |
| ŞÜTÜRBÂR |
f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık. |
| ŞÜTÜRDİL |
f. Deve huylu, kinci, inatçı. |
| ŞÜTÜRGÂV |
f. Zürafa. |
| ŞÜTÜR GÜRBE |
f. "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile
kötü. |
| ŞÜTÜRLEB |
f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse. |
| ŞÜTÜRMÜRG |
f. Devekuşu. |
| ŞÜTÜRPÂ |
f. Deve ayaklı. * Kekik otu. |
| ŞÜUBİYYE |
Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife. |
| ŞÜUN |
(Bak: şuun) |
| ŞÜUNÂT |
(Bak: şuunât) |
| ŞÜVAYE |
Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a. |
| ŞÜVAZ |
(Bak: şuvaz) |
| ŞÜYU' |
Herkes tarafından duyulmuş, öğrenilmiş. * Yayılma, şayi' olma. |
| ŞÜYUH |
(Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar. |
| ŞÜZAM |
Tuz. * Akrep ve arı dikeni. |
| ŞÜZUB |
Davarın ince belli olması. |
| ŞÜZUR |
(Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. *
İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları. |
| ŞÜZUZ |
(Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak,
muhalif olmak. |
| ŞÜZZAZ |
Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış. * Az olan cemaat.
Kabilenin haricinde kalan. |