Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sa' Çiy, Rutubet, Şebnem - İslami Bilgiler - Osmanlica - 19. Sayfa

SA'  Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı.
SÂ-İ MÜSELLES  Üç noktalı sâ' harfi. (Se harfi de denir.)
SA'  1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile.
SA'  Vakitler, saatler, zamanlar.
SA  (-Sây) f. Sürücü, süren.
SA  f. Benzetme edâtı olan "âsâ" nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi.
SAAB  Zor, güç, çetin.
SAADE  Yokuş başı.
SAÂDET  Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
SAÂDET-İ DÂREYN  İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SAÂDET-İ EBEDİYE  Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki' olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.)
SAÂDET-İ UZMA  Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye.
SAÂDET-ÂVER  Saâdet verici.
SAÂDET-BAHŞ  f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
SAÂDET-HAH  Saâdet isteyen. Saâdet dileyen.
SAÂDET-HANE  f. Büyük bir kimsenin evi.
SAÂDET-MEÂB  f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
SAÂDET-MEND  f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
SAÂDET-MENDÎ  f. Mutluluk, bahtiyarlık.
SAÂDET-RESAN  f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
SAÂDET-SARAY  Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE  Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL  İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET  Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SAAK  Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi.
SAAL  Dikkat.
SAALİB  (Sa'leb.C.) Tilkiler.
SAALİK  Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
SAAN  Suya yakın yerde develerin yattığı yer.
SAAT  Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet.
SAAT-İ İCABE  Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.
SAAT-İ MUHTAR  Uğurlu vakit.
SAAT  Saatler. Vakitler.
SA'B(E)  (C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli.
SAB'  Parmakla işaret etmek.
SAB  Bir acı otun suyu.
SABA  Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr.
SABA  Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
SABA-BERABER  f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SABABET  Şiddetli sevgi. Âşıklık.
SABAE  Bir dinden bir dine geçmek.
SABAH  Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
SABAHAT  Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
SABAHAT-I SİMA  Yüz güzelliği.
SABAHGÂH  f. Sabah vakti.
SABAREFTAR  f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET  Kefalet.
SABAT  (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
SABAVET  Çocukluk, sabilik.
SABAYA  (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
SABB  Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun.
SABBAG  Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde.
SABBAR  Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
SABBARE  Soğukluk.
SABBUR  Katı, şiddetli, şedid.
SABEB  (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
SA'BER  Sedir gibi bir ağaç.
SABG  Boyama. Boyanma.
SABGA'  Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.
SABHİD  Bey, emir.
SÂBIK(A)  Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
SÂBIK-UL BEYÂN  Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE  Birden fazla suç işleme.
SÂBIKAN  Bundan önce, evvelce.
SÂBIKÛN (SÂBIKÎN )  (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
SÂBIKÎN-I İSLÂM  En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel)
SABIR-ŞİKEN  f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
SABİ  Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
SÂBİ'  (Sabi'a) Yedi, yedinci.
SÂBİAN  Yedinci olarak.
SÂBİ'AŞER  Onyedinci.
SABİ'  Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
SABİB  Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
SÂBİG  (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
SABİH  (Sabiha) Güzel, latif, şirin.
SÂBİH  Yüzen, yüzücü.
SÂBİHA  (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
SÂBİHÂT  Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
SABİHA  Fecir vakti.
SABİÎ  İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
SABİÎN  (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
SABİKÎN  (Bak: Sâbıkûn) 
SABİL  Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
SABİR(E)  Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
SABİR  (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut.
SABİR  Altın ismi.
SABİRÎ  Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
SABİRÎN (SÂBİRÛN)  Sabredenler. (Bak: Sabr)
SABİT  Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
SABİTE  Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)
SABİT-KADEM  Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SABİYY  (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
SABİYYE  Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
SABSAB  Irak, uzak, baid.
SABN  Men'etmek, engel olmak.
SABR (SABIR)  Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.)
SABR-I CEMİL  Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır.
SABR-I EYYÜB  Eyyüb'ün (A.S.) dillere destan olan sabrı.
SABIRSÛZ  f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
SABSABA  Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
SABUR  f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
SABURÂNE  f. Çok sabır göstermek suretiyle.
SABYE  (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar.
SAC  Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)
SACE  Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.
SA'CEZ  Dökmek.
SACİ'  Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden.
SACİD  Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır."
SACİM  (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil.
SACİR  Selin gelip su ile doldurduğu yer.
SACUR  Köpeğin boynuna takılan tasma.
SAD  f. Yüz sayısı.
SAD  Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir.
SAD SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
SA'D  Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu.
SAD  Göz hastalığı, göz ağrısı.
SAD'  Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
SAD  Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık.
SA'D  Mihnet, meşakkat, zahmet.
SADÂ  Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
SADÂ-YI BASİT  Sesin, bir defa tekrarı.
SADÂ-YI MÜREKKEB  Sesin bir çok defalar tekrarı.
SADA'  Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.
SADA'  Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)
SADAGA  Zayıflık.
SADAK  Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi.
SADAKA  Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE  Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR  Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT  (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT  (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR  f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAKTE  "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz. 
SA'DANE  (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
SADARE  Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET  Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH  f. Sadrazam bulunan kimse.
SADAT  (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.
SADAT-I KABİLE  Kabilenin ileri gelenleri.
SADBAR  f. Yüz kere.
SAD-BERK  Yüz yaprak.
SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.)  Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır.
SADD  (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan.
SADD  Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir, niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus.
SADDA'  Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu.
SADE  (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.
SADE  f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam.
SADE  (Seyyid. C.) Seyyidler.
SA'DE  Dişi eşek. * Süngü ağacı.
SA'DE  (C.: Siad) Yumuşak hurma.
SADE'  Demir pası.
SADED  Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar.
SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ  (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur.
SADED HARİCİ  Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak.
SADEDİL  f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse.
SADEDİLÂNE  f. Saflıkla, bönlükle.
SADEDİLÎ  f. Bönlük, saflık.
SADEF  Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu.
SADEFÇE  f. Küçük sadef.
SADEF (SUDUF)  Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
SADEFE  (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
SADEGÎ  f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
SADEGÎ-İ İFADE  İfade sadeliği.
SADEGÎ-İ LİBAS  Giyim sadeliği.
SADELEVH  Saf, bön.
SADEMAT  (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
SADERU  (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SADGUNE  f. Çeşitli. Yüz türlü.
SADH  Horozun ötmesi.
SADHA  Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı.
SADHEZAR  f. Yüzbin.
SADHEZARÂN  Yüzbinlerce.
SADIH  Kavi, sağlam, kuvvetli.
SADIHA  Teganni eden.
SADIK(A)  Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
SADIK-UL KAVL  Doğru sözlü.
SADIK-UL KELÂM  Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru.
SADIK-UL VA'D  Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak.
SADIKAN  f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE  f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SADIKIYYET  Sâdık oluş, sâdıklık.
SADIR  Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
SA'D-I TAFTAZANÎ  (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i Taftazanî)
SA'DÎ  (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub.
SADİ'  Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
SA'Dİ-İ ŞİRAZÎ  (Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır.
SADİC  Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
SADİD  Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
SADİDEL  Yaprağı katmerli olan gül.
SADİG  Zayıf.
SADİH  Erkek baykuş.
SADİHA  Bulutun kat kat olması.
SADİK  Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
SADİK-I AHMAK  Ahmak dost.
SADİK-I KADİM  Eski dost.
SADİN  (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
SADİR  Şaşan, hayrette kalan.
SADİS(E)  Altıncı. (6.)
SADİS-AŞER  Onaltı. Onaltıncı.
SADİSEN  Altıncı olarak.
SADK  Akmak, seyelan.
SADK  Berk, sağlam, muhkem süngü.
SADM  Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek.
SADME  Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet.
SADPARE  f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
SADR  Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi.
SADR-I ÂLİ  Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam.
SADR-I AZAM  Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADR-I İSLÂM  Baş vezir, padişahın vekili, başvekil.
SADREYN  Rumeli ve Anadolu kazaskerliği.
SADRGÂH  f. Tam orta yer. * En mühim yer.
SADRÎ  (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.
SADRNİŞİN  f. Bir toplantıda baş sedirde oturan.
SADSAL  f. Asır, yüzyıl.
SADTU(Y)  Çok katlı, yüz katmerli.
SADUK  Çok sâdık.
SADUKAT  Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
SADY  Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş.
SAET  Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.
SAF (SÂFİ)  Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.
SAF  (Bak: Saff)
SAF  Tüylü ve yünlü hayvan.
SAF'  Sille vurmak, tokat atmak.
SA'F  Bir şarap cinsi.
SAF  Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar.
SAFA  Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi.
SAFA-YI GÜLŞEN  Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi.
SAFA-YI SADR  f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
SAFA  Yüzü beyaz olan düz taş.
SAFA-BAHŞ  f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden.
SAFA-CU  (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan.
SAFA-ENGİZ  Safa koparan. Neşe, sevinç yapan.
SAFAHAT  (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı.
SAFAİH  (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar.
SAFAK  Yeni kırba içine konulmuş su.
SAFAK  Kıllı derinin altında olan ince deri.
SAF'AN  (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.
SAFAPERVER  f. Safa veren. İç açan, safalı.
SAFARE  Zurna.
SAFAYAB  f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
SAFBESTE  Saf bağlamış, saf olmuş.
SAFBESTE-İ HAREKET  Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
SAFD  Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
SAFDERUN  f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen.
SAFDERUNAN  (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
SAFDERUNANE  f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
SAFDİL  f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse.
SAFDİLÂNE  f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
SAFE  (C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş.
SA'FE  Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel.
SAFED  (C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye.
SAFEN  (C.: Esfan) Haya derisi.
SAFER  (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı.
SAFEVİLER DEVLETİ  (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar.
SAFF  Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası.
SAFF-I EVVEL  İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.
SAFF SURESİ  Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir.
SAFFAT  (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar.
SAFFAT SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir.
SAFFAT  (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.
SAFF-BESTE  f. Saf bağlamış, saf olmuş.
SAFF-DER  (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit.
SAFF-DERÂNE  f. Yiğitçesine.
SAFFEYN  İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf.
SAFF-SAFF  Dizi dizi. Sıra sıra.
SAFF-ŞİKAF  f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit.
SAFF-ZEN  f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler.
SAFH  Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme.
SAFHA  Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. * Yazılmış ve yazılabilir sahife.
SAFİ  Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis.
SAFİF  Kuru ot.
SAFİH  Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey.
SAFİH  Men eden, engel olan.
SAFİHA  (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)
SAFİL  Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.
SAFİL  Tortu.
SAFİL  Alçak yer.
SAFİLE  Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.
SAFİLÎN  Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar.
SAFİLİYYET  Alçaklık, aşağılık.
SAFİN  (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.
SAFİNE  (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh.
SAFİR  (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib.
SAFİR  Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd.
SAFİYE  Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz.
SAFİYE  (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel.
SAFİYET  Saflık, hâlislik, temizlik.
SAFİYULLAH  Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir.
SAFİYY  Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.
SAFİYY-ÜD DİN  Dini temiz. Dini pak.
SAFİYY-ÜL KALB  Kalbi temiz.
SAFK  Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak.
SAFKA  Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri. * Yapılan satış.
SAFRA  Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.
SAFRA  Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar.
SAFRAGUN  Bir cins serçe kuşu.
SAFRE  Açlık.
SAFRİYE  Güz mevsiminden önce biten ot.
SAFSAF  (C.: Safâsıf) Yüksek düz yer. * Serçe kuşu.
SAFSAF  (C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler.
SAFSAF  Söğüt ağacı.
SAFSAFA  Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.
SAFSAFE  Ekşi aş. * Ekşili nesne.
SAFSATA  Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ)
SAFSATAPERDAZ  f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam.
SAFSATİYÂT  Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler.
SAFVAN  (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün.
SAFVE  Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse. 
SAFVET  Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik.
SAFVET-İ KALB  Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.
SAFVET-İ VİCDAN  Vicdan saflığı.
SAGA  (C.: Sayâg) Kuyumcu.
SAGAİR  (Sagire. C.) Küçük günahlar.
SAGAN  Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.
SAGAR  f. İçki bardağı. Kadeh.
SAGAR  Zelillik, alçaklık, âdilik.
SAGAR  Küçük olmak.
SAGAT  Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır. (E.T.)
SAGG  Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
SAGIB (SAGBÂN)  Aç kimse. (Müe: Sagbâ)
SAGIR  Zelil ve aşağılık kimse.
SAGIYE  Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.
SAGİR(E)  Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk.
SAGİR-ÜS SİNN  Yaşı küçük.
SAGİRE  (C.: Sagair) Küçük günah.
SAĞNAK  Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur.
SAGR  (Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler.
SAGSAG  Galat kelâm konuşmak.
SAGSAGA  Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak.
SAGSEGA  Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek.
SAGY  (Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi.
SAHA'  (Bak: Sehâ)
SAHA  Meydan, yer, avlu, geniş yer.
SAHA-İ ZUHUR  Görünme meydanı.
SAHA  Kirli ve paslı olmak.
SAHABE  (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.)
SAHABET  Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
SAHABETKÂR  f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHABİ  (Bak: Sahâbe)
SAHABİYE  Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
SAHAD  Yakmak.
SAHAFET  Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik.
SAHAİF  (Sahife. C.) Sahifeler.
SAHA-KÂR  f. Eli açık, cömert, sahi.
SAHAM  (Bir kimse) güneşte yanma.
SAHANET  Kızgınlık, sıcaklık.
SAHARÎ  (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
SAHARÎ  Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı.
SAHARİ  (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
SAHAT  (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar.
SAHAVET  Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât)
SAHAVETKÂR  f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
SAHB  (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.
SAHB  (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.
SAHB(ET)  Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması.
SAHC  Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak.
SAHE  İnce ve zayıf deve.
SAHF  Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek.
SAHFE  Zayıf akıllılık ve az fikirlilik.
SAHFE  Arka derisine yapışan yağ.
SAHFE  (C.: Sıhâf) Küçük çanak.
SAHH  (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti.
SAHH  şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. * Cemetmek, toplamak.
SAHHA  Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.
SAHHAB  Gürültücü, patırtıcı.
SAHHAF  (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse.
SAHHAKA  Sevici kadın.
SAHIB  Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb))
SAHIRE  (C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap.
SAHIT  Dargın, kırgın.
SAHİ  (Sehv. den) Hata işleyen.
SAHİ  Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen.
SÂHİB  (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
SÂHİB-İ ARZ  Devleti temsil eden zât.
SÂHİB-İ HÂNE  Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİB-İ HAYRÂT  Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi.
SÂHİB-İ HURUC  f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
SÂHİB-İ İMTİYAZ  İmtiyaz sahibi.
SÂHİB-İ KEMÂL  Kemal sahibi, olgun insan.
SÂHİB-İ NUN  (Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı.
SÂHİB-İ TAHRİC  (Bak: Tahric)
SÂHİB-ÜL BEYT  Ev sâhibi.
SÂHİB-ÜL HUT  Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus)
SÂHİB-ÜL YED  Mal sahibi, malı elinde tutan kimse.
SÂHİB-ÜS SEYF  Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan.
SÂHİB-ÜT TÂC  Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi.
SÂHİB-ÜZ ZAMAN  Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman.
SÂHİBAT  (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
SÂHİBE  (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
SÂHİBE-İ CEMÂL  Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın.
SÂHİBE-İ HÂNE  Ev sahibi kadın.
SÂHİBET-ÜL BEYT  Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi.
SAHİB-FIRAŞ  f. Hasta. Yatağa düşmüş.
SAHİB-HURUC  f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
SAHİB-KEMAL  f. Olgun, kemal sahibi.
SAHİB-KIRAN  f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
SAHİB-NAZAR  f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
SAHİBU BİL-CENB  Arkadaş. Refik.
SAHİB-VÜCUD  Sözü geçer, mevki sâhibi kimse.
SAHİB-ZUHUR  Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.
SAHİD  Uyanık.
SAHİF  (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
SAHİFE  Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
SAHİFE-İ HÂLİYE  Boş sahife.
SAHİH  Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen "elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur.
SAHİH-İ MÜSLİM  (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SAHİHAN  Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
SAHİHAN  Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı.
SAHİK  Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz.
SAHİK  Ezip döğen.
SAHİL  Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı.
SAHİL  Kişneyen. Kişneyici.
SAHİL  At kişnemesi.
SAHİLHANE  f. Yalı evi.
SAHİLNİŞİN  f. Sâhilde oturan.
SAHİLRESİDE  f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
SAHİLSARAY  Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SAHİME  Zayıf dişi deve.
SAHİMET  Kin, çekememezlik. * Hased.
SAHİN(E)  (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
SAHİN(E)  (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek.
SAHİR  (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan.
SAHİR  Maskaralık eden, maskara eden. 
SAHİR  Büyücü, büyü yapan, sihir yapan.
SAHİRÂNE  f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAHİRE  Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem.
SAHİRE  Büyücü kadın.
SAHİRE  İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt.
SAHİR-PİŞE  f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
SAHK  Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme.
SAHK  Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise.
SAHL  Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak.
SAHL  Az az vermek.
SAHLE  (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)
SAHMEM (SAHMİM)  Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve.
SAHN  Kırma. Kesr.
SAHN  Sıcaklık, harâret.
SAHN  Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil.
SAHN-İ DURENG  Dünya.
SAHN-İ GÜLŞEN  Gül bahçesinin ortası.
SAHN-İ LÂLE-ZÂR  Lâle bahçesinin ortası.
SAHNAN  Çifte zil.
SAHNE  Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri.
SAHNE  Cerahat, yara.
SAHR  (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit.
SAHR  Masharaya almak.
SAHR  Örtmek.
SAHRA  (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)
SAHRA-YI KEBİR  Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü.
SAHRA-NEVERD  f. Çölde dolaşan. Göçebe.
SAHRA-NİŞİN  f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
SAHRAVAT  (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar.
SAHRE(T)  Büyük ve sert taş.
SAHRETULLAH  Kudüs'te, Beyt-i Mukaddes'te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i Peygamber (A.S.M.), Mir'ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet vardır. Bu kayaya "Hacer-i Muallak" da denir.(Felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, "Sevr ve Hut" namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet'ten getirilen ve fâni Küre-i Arz'ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride baki Cennet'e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip "Sevr ve Hut" meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail'in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas'tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz'ın, üstünde duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş)
SAHRINÇ  Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.
SAHSAH  (C.: Sahâsıh) Düz yer.
SAHSAH  Yağmurun sert ve katı yağması.
SAHSAH  Geniş, düz yer.
SAHSAH(A)  Döndürmek. * Evin ortası.
SAHSALİK  Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
SAHT  Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam.
SAHTDİL  f. Katı yürekli.
SAHT  Boğazlamak.
SAHT (SUHT)  Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.
SAHTE  f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık.
SAHTEGÎ  f. Sahtelik, yalan, düzme.
SAHTEKÂR  f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
SAHTEKÂRÎ  f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAHTEVEKAR  f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
SAHTGİR  f. Bir şeyi sıkıca tutan.
SAHTİ  f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı.
SAHTİYAN  f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
SAHT-LİGAM  f. Gem almaz, sert başlı at.
SAHTRU  f. Suratı asık, dargın, kırgın.
SAHUN  Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler.
SAHUN  Adım tutan eşek.
SAHUR  Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.
SAHUR  Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi.
SAHV(E)  Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık.
SAHV  Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.
SAHVA'  (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.
SAHVE  En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı.
SAHY  Nemli olmak. * Islaklık, rutubet.
SAİ  Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan.
SAİB  Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. 
SAİB  (Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.
SAİB  Yağmur getiren bora.
SAİB  Ak saçlı, beyaz saçlı.
SAİBE  Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.
SAİD  (Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar.
SAİD  (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan.
SAİD  Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak.
SAİD  Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü. * Yol, tarik. * Mezar, kabir. * Yüksek. * Yukarı çıkan.
SAİDAN  Kol ve bacak.
SAİD BİN ZEYD (R.A.)  Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti.
SAİD-İ NURSÎ  (Bediüzzaman) (Mi: 1876 - 1960, Hi: 1293 - 1379) Babası Mirza, Annesi Nuriye olan bu büyük mütefekkir zât, Bitlis vilâyetimizin Hizan kazası, Nurs köyünde doğmuştur. Ateşîn zekâsı ve takvası ve dinine sadakatı kısa zamanda etrafta tanınmasına sebeb olmuştur. Bir müddet Van'da kaldı. Başta Vâli Tahir Paşa olmak üzere bütün halk kendisine hürmet ediyordu. Kısa zamanda ilmi ile hocalarına ders verecek hale gelmişti. İslâmiyete bütün varlığıyla hizmet etmek cehdi içerisinde idi. İhsan-ı İlâhî olan hârika kabiliyeti ile mütâlaa ettiği kitapları kısa zamanda ezberden okuyabiliyordu. Cesaret ve şecaatta da hârikaydı. Rusların Şark vilâyetlerimize tecavüzü sırasında Enver Paşa Kumandasında Milis Teşkilâtı Gönüllü Alay Kumandanı olarak talebeleriyle birlikte harbe iştirak etti. Büyük fedakârlıklar gösterdi. Hiçbir zaman birlik ve İslâmî beraberlikten ayrılmadığı gibi dâima millî vahdetimiz için bütün gücüyle çalışıyordu.31 Mart isyan hareketinde yatıştırıcı ve müsbet rol oynamış; bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getirmişti. (31 Mart Olayı, 1970 SBF. Yayınları sh: 129 - 253 Doktor Sina Akşin'in eserinden.)Kendisini verdikleri Divan-ı Harb-i Örfî'de Mahkeme Reisi Hurşid Paşa'nın "Sen de şeriat istemişsin" sualine karşı şöyle cevap veriyordu:"Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!.."1327 (Mi: 1911) tarihinde Şam'da Cami-ül Emevî'deki hutbesinde İslâm Âlemindeki hastalıkları teşhis ederek anlatıyor ve bir bir tedavi çarelerini söylüyordu. O hutbede hülâsa olarak İslâmî uyanışı ve çarelerini anlatmıştır. O hutbeden birkaç satır:"Hâsıl-ı kelâm : Biz Kur'an şakirdleri olan müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek."Aynı zamanda şark vilâyetlerinde müsbet ilimlerle ve dinî bilgilerle mücehhez Medreset-üz Zehra nâmında büyük bir üniversite açılmasına çalışıyordu ve Sultan Reşad kendisine bu iş için 19 bin altun lira vermeyi kabul etmişti. Van Gölü kenarında Artemid'de temeli atılan bu müessese 1. Cihan Harbi sebebi ile geri kalmıştı.Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul'da 25 Ağustos 1918'de kurulan Dar-ul Hikmet-il İslâmiye'ye Erkân-ı Harbiye-yi Umumiyye'nin teklifi neticesinde âzâ kabul edildi.Bu yüksek ilmî hey'ette bütün İslâm Âlemini alâkadar eden mes'eleler görüşülüyordu. Devrin hastalığını ve milletin maddî, manevî ihtiyaçlarını o zamanda bilen ve teşhis eden bu zat, eserlerini neşretmeğe başladı. İşârât-ül İ'caz, Münâzarat, Muhâkemât, Tuluât, Lemaât, Nokta, Rumuz, Hutuvât-ı Sitte, Sünühât, Şuâât gibi eserlerinde ecnebilerin İslâm Âlemini parçalamak, mânen ve maddeten yıpratmak için ortaya attıkları bâtıl fikirleri çürüten, Kur'anî İslâmî hakikatleri neşrediyor, ilân ediyordu.Millî hükümetin Ankara'da teşkiline ve İstanbul'daki kuvvetlerin bu hükümete yardımlarına bütün gücüyle çalışıyordu. İngiliz ve Fransız gibi emperyalistlerin ye's verecek fikirlerine, neşriyatlarına karşı milleti uyandıracak faaliyette bulunarak, "Hutuvât-ı Sitte" gibi neşriyatıyla millî birlik ve beraberlik, İslâmî gayret ve şecaate kuvvet vermeğe çalışıyordu.En büyük tehlikenin ilim nâmı altında Avrupa emperyalistlerinin ortaya attıkları, milleti birbirine düşürecek, imanı zedeleyecek, Kur'an'dan ve imandan, millî birlik ve beraberlikten ayıracak fikirler olduğunu biliyor ve bunların ilmî esaslarla, müsbet delillerle çürütülmesi yolunda çalışıyordu. (Tarih Sohbetleri 1966, Cilt: 4)Diyarbekir havalisinde din nâmına ihtilâle teşebbüs eden (15 Şubat 1925) Şeyh Said, Bediüzzaman'ın büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirake davet ettiğinde cevaben onlara mektubunda şöyle demişti:"Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir." (Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı)Ecnebilerin propagandasının te'siri altında kalanlar bu büyük mücahide çeşitli iftiralarda bulundular. Fakat O, hakikatları ilândan, milli birlik ve beraberliği te'mine çalışmaktan aslâ vaz geçmedi. 130 parçadan fazla olan bütün eserlerinde, siyasetten tecerrüd ederek ve bilhassa menfî ve tarafgir siyasetçiliklerden, şeytandan kaçar gibi kaçıp, müslümanlar arasında kardeşlik şuuruyla ve bîtaraf bir makamda Kur'an'a hizmet etmeyi bu zamanda en mühim bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakikatı iman hizmetindeki talebelerine değişmez bir düstur halinde tesbit etmiştir.Eserlerinin muhtelif yerlerinde tekrarla üzerinde durduğu mesleğinin bu düsturuna dair birkaç bahsi nümune olarak aşağıya dercediyoruz.şöyle ki:"Risale-i Nur şakirdlerinin mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel, kâfi geliyor..... Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve amisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş." Şualar: 362"...Nur şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünki iman, mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zendekaya, dalâlete karşı cephe alır." Emirdağ Lâh: 180"...Ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak için euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti deyip, siyaset topuzunu atarak iki elim ile nura sarıldım.Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta hem muhalifte o Nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envar-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir...Elhamdülillâh siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim..." Mektubat : 49"... Otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebep; bir mübarek âlimin tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acib hatalara sebebiyet veriyor diye Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim." Emirdağ Lâh: 272Bediüzzaman siyasetten bu kadar çekinmesine rağmen yine de gizli din düşmanlarının iftira ve iğfalatiyle (siyasî maksad taşımak ve cemiyet kurmak) gibi iddialarla müteaddid defalar mahkemeye verilmiş ve zamanımıza kadar bine yakın mahkeme ve beraet teselsülen olagelmiştir ki, dünya hukuk tarihinde böyle bir hâdise mevcud değildir.Son derece mütevazi ve fakirane bir hayat yaşadığı, maddî manevî hiçbir makam iddia etmediği halde, yabancıların te'siri altında ve hariçten içimize girmiş cereyanlar sebebiyle muhtelif yerlere nefyedildi. Fakat yine, o felsefecilerin ve kendisini münevver telâkki edenlerin bâtıl fikirlerini köküyle ortadan kaldıracak ilmî, aklî, müsbet delilleri yazmak ve neşretmekten bir an bile geri durmadı. Eserleri köy odalarından başlıyarak üniversite muhitlerine kadar elden ele, dilden dile dolaştı. Kur'an-ı Kerim ve onun tefsiri etrafında bir Hizb-ül Kur'an meydana geldi.Bu lügatta Bediüzzaman Said Nursî'ye geniş yer verilmesinin sebepleri şunlardır:Bu zât eserlerinde Âmentü'nün altı esasını ilmî ve delilli olarak izah etmiştir. Bu sebeple pek çok kimsenin Sünnet-i Seniyyeyi yaşamasına sebep olmuştur. Din büyüklerini tanımak ve tanıtmak, şahıslara bağlanmak için değil, İslâmiyete bağlanmak yönünden önemlidir.Din düşmanları dine hizmet eden âlimleri, mürşidleri çürüterek halkı dinden uzak bırakmak istediklerinden, dindar kimseler de İslâmiyete hizmet edenleri tanımak, onlardan faydalanmak zorundadır. İslâmiyet ilim dinidir, âlimler sayesinde devam eder. Âlimleri yok kabul edersek, din de nazariyede kalır. Bunun için âlimlerimize sahip çıkmalıyız.Her İslam âlimine geniş geniş yer vermek isterdik. Fakat Said Nursî herkesten daha fazla hücuma uğramış. Kendisi, talebeleri ve eserleri hakkında bine yakın mahkeme açılmış, 780 beraet kararı alınmıştır. Elbette ki en çok hücum edileni, en fazla tanıtmak, hakikatı ortaya çıkarmak için lüzumludur.Biz, Bediüzzaman Said Nursî'yi övmedik. Sadece hayatının ve eserlerinin bir kısmına ayna tuttuk. Daha geniş bilgi almak isteyenler, onun hayatı hakkında yazılmış kitapları ve Risale-i Nur Külliyatını tetkik edebilirler.Din büyüklerini tanıtmak, bir bakıma İslâmiyeti tanıtmak demektir. Din büyüklerini tanıtmak, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem'i takdimdir. Çünkü İki Cihan Serveri Peygamberimiz olmasaydı, din büyükleri de olamazdı. Meyvayı övmek, ağacı tanıtmaktır. Peygamberimizin övdüğü âlimleri övmemek, Peygamberimizin sevdiği âlimleri sevmemek, İslâmiyetten uzaklaşmaktır. En çok hücum edileni en çok korumak, aklın ve ilmin gereğidir.Bir İslam büyüğü buyuruyor ki: Ya Rabbi ne hikmettir ki, Sen'i sevenleri bulmak, Sen'i sevmektir. Sen'i sevmek ise, Sen'i sevenleri bulmaktır.
SAİG  Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.
SAİGAN  Boğazdan kolayca geçerek.
SAİH  Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan.
SAİK  (Bak: Saak)
SAİK  Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep.
SAİK  Kırağı, çiğ.
SAİKA  Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek.
SAİKA-VARİ  f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
SAİKA-ZEDE  f. Yıldırım çarpmış.
SAİKA  Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
SAİL  (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden.
SAİL(E)  (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
SAİLİYET  Akıcılık. * Dilencilik.
SAİM  (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan.
SAİME  Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.
SAİMÎN  (Sâim. C.) Oruç tutan kimseler.
SAİR  Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri.
SAİT  (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan.
SAİYAN  (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar.
SAK  Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet.
SAK'  Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması.
SAK'  Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek.
SA'K(A)  Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak.
SA'KA  Bayılma. Baygınlık.
SA'KA-İ ŞEDİDE  Şiddetli baygınlık.
SAKA  Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
SAK'A  Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu.
SAK'AB  Uzun, tavil.
SAKALAN  (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKAM  (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
SAKAMET  Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
SAKAR  Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
SAKAR  (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak.
SAKARE  Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SAKAT  Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
SAKATÎ  Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
SAKAYN  İkizkenar.
SAKB  (C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı.
SAKB  (C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan direk. * İçi boş olmayan kuru cisme vurmak. * Yakınlık.
SAKBE  Çadır direği. * Oklava.
SAKEK  At kusurlarından bir kusur.
SAKF  Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü.
SAKF-I MERFU'  Yükseltilmiş dam, tavan.
SAKF-I MUALLÂ  Yüksek gökyüzü.
SAKF  Hızla almak. Sür'atle ahzetmek.
SAKIA  (C.: Savâkı) Yıldırım. 
SAKIB  Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen.
SAKIT  Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
SAKIYE  (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı.
SAKIYY  (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı.
SAKİ  (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ.
SAKİB  (Sâkibe) Dökülen.
SAKİF  Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.
SAKİL  (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba.
SAKİL  Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece.
SAKİL  Cilâ yapan, parlatan.
SAKİM  Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış.
SAKİN  Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
SAKİNAN  (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
SAKİNÂNE  f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
SAKİT(E)  Susan, ses çıkarmayan.
SAKİTÂNE  f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
SAKK  Kin tutmak.
SAKK  (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek.
SAKKA  Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
SAKKA'  Kulağı çok küçük olan koyun.
SAKL  Törpü ile eğeleme. Cilâlama.
SAKME  şiddetle ve kakarak vurmak.
SAKN  Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri.
SAKO  Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi)
SAKRE  Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi.
SAKSAKA  Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
SAKTA  (C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık.
SAKTA (SIKAT)  Kapmak. * Düşmek.
SAKUR  Sivri burunlu büyük balta. Külünk.
SAKUR  Deyyus.
SAKY  Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak.
SAKY-I MÂ  Su dağıtma.
SAL  f. Sene, yıl.
SAL-İ HAL  İçinde bulunulan yıl.
SA'L  Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek.
SAL'  Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.
SALÂ  Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.)
SAL'A  Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu.
SALA'  Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
SA'LA  Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al)
SALAA  Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
SALABET  Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ)
SALABET-İ DİNİYE  Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
SALAET  (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
SALAH  Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
SALAH-İ HAL  Durumun düzelmesi.
SALAH-ÜD DİN  Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir.
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ  (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh)
SALÂ-HAN  f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
SALAHAT  Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
SALAHATTİN  (Bak: Salah-üd din)
SALAHDEM  Katı, şiddetli, şedid.
SALAHDİ  Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
SALAHİYET  Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
SALAHİYETDAR  f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
SÂLÂR  f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM  Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SÂLÂR-I RUSÜL  Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SALAT  Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.)
SALÂT-I FECR  Sabah namazı.
SALÂT-I HAMSE  Beş vakit namaz.
SALÂT-I HAVF  Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİHÂRE  İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I İSTİSKA  Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.
SALÂT-I SEFER  Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz.
SALÂT-I VUSTA  (Bak: Vusta)
SALÂT-ÜL ASR  İkindi namazı.
SALÂT-ÜL FECR  Sabah namazı.
SALÂT-ÜL ÎD  Bayram namazı.
SALÂT-ÜL İŞÂ  Yatsı namazı.
SALÂT-ÜL MAĞRİB  Akşam namazı.
SALÂT-ÜL VİTR  Vitir namazı.
SALÂT-ÜZ ZUHR  Öğle namazı.
SALATÎN  (Sultan. C.) Sultanlar.
SALAVAT  (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi.
SALAVATULLAH  Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
SALAYE  (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
SALAYIK  Yufka yapmak.
SALB  Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak.
SALBEN  Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.
SALBETMEK  Asarak öldürmek.
SALD  Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak.
SALDAH  Sağlam ve katı nesne.
SAL-DİDE  f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş.
SALE  f. Yıllık, senelik.
SA'LE  Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu.
SALE  Âfet, belâ, musibet, dâhiye.
SA'LEB(E)  (C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.
SALEF (SALF)  Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
SALEHBA  Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
SALENBAC  Uzun ince balık.
SALFA'  Sağlam ve sert yer.
SALHA  (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler.
SALHHANE  f. (Bak: Selhhane)
SALHURDE  f. Çok yaşlı, pek ihtiyar.
SALİB  Titreten. * Hareketli.
SALİB  (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli.
SALİB(E)  Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
SALİBE-İ KÜLLİYE  Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani' vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.)
SALİBE  Ayakları yarık olan kadın.
SALİBİYYUN  Hristiyanlar.
SALİD  Pak, temiz.
SALİF(E)  Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
SALİF-ÜL ARZ  Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SALİF-ÜL BEYAN  Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SALİF-ÜZ ZİKR  Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen.
SALİF  Boynun genişliği, kalınlığı.
SALİG  (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
SALİH  Kara yılan.
SALİH (A.S.)  Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde Tevrat'ta zikredilmiştir.
SALİH(A)  (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
SALİHA  Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
SALİHAT  Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
SALİHÛN  Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
SÂLİK  (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
SÂLİKÂN  (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SÂLİKÛN (SÂLİKÎN)  (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
SALİL  Demirden çıkan ses. Demir sesi.
SÂLİM(E)  Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime.
SÂLİMEN  Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
SÂLİMÎN  (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
SÂLİS(E)  Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
SÂLİSÂT  (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
SÂLİSEN  Üçüncü olarak.
SALİYE  Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
SALK  Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.
SALKAME  Azı dişlerinin birbirine dokunması.
SALL  Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses.
SALL  (C.: Sellât) Dar su yolu.
SALLA  (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH  "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır.
SALLE  (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild.
SALM  Kesmek.
SALMA'  Kesmek.
SALNAME  f. Yıllık, senelik.
SALSAL  Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek.
SALSALE  Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
SALT  Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar.
SALTANAT  Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
SALTANAT-I SENİYYE  Osmanlı İmparatorluğunun bir adı.
SALUS  f. İkiyüzlü, riyakâr.
SALUSÎ  f. İkiyüzlülük, riyakârlık.
SALV  Uyluk.
SALVELE  Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua.
SALY  Pişirmek. * Yakmak.
SAM  Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.
SA'M  Soymak.
SAM'A  Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot.
SAMAHMAH  Uzun ve çok yoğun olan madde.
SAMAM  Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SÂMÂN  f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti.
SÂMÂNSUZ  f. Rahat ve huzuru bozan.
SAM'AR  Katı şiddetli, şedid.
SAM'ARE  Sağlam ve dayanıklı, sert.
SAMD  Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun.
SAMECE  (C.: Samec) Kandil.
SAMED  Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu.
SAMEDANÎ  Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
SAMEDİYET  Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.
SAMEKMEK  Çok kuvvetli adam.
SAMEM  Sağırlık.
SAMER  Bozulup fena kokmak.
SAMEYAN  Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
SAMG  Zamk, ağaç sakızı.
SAMGÎ  Zamk gibi, zamk halinde olan.
SAMHA  Kolaylık. Asânlık. Sühulet. 
SAMİ  Yüksek, yüce, refi'.
SAMİ  Sertlik, katılık. Kuruluk.
SAMİ'  İşiten, duyan, dinleyen.
SAMİA  Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.
SAMİD  Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil.
SAMİH  Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan.
SAMİÎN  (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
SAMİL  Kuru, yâbis.
SAMİM  İç, asıl, öz.
SAMİM-ÜL KALB  Kalbin içi.
SAMİMÂNE  f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
SAMİMÎ  İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı.
SAMİMİYET İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnayata mazhar olur. M.)
SAMİN(E)  Sekizinci.
SAMİN  Semiz, yağlı, besili.
SAMİNEN  Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
SAMİR  Gece toplantıları.
SAMİR  Yemişli, meyvalı ağaç.
SAMİRÎ  Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.
SAMİT(E)  Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf.
SAMİTE-İ MEYYİTE  Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.
SAMİTANE  f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
SAMİT  Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek.
SAMKUK  Kaba adam.
SAML  Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak.
SAMLAH  Kulak deliği. * Kulak kiri.
SAMM(E)  Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr.
SAMM  Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak.
SAMMA  Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SAMME  (C.: Sevvâm) Zehirli hayvan.
SAMSAM  Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim.
SAMSAME  Cemaat, topluluk. * Bölük.
SAMT  Susma, sükût.
SAMU  İyi olma, afiyet bulma.
SAMUT  (Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan.
SAMYELİ  Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.
SAN  f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
SAN'  Sağlam ve muhkem yer.
SAN'A  Yemen diyarında bir şehrin adı.
SANABİR  Şiddet.
SANADİD  Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ  Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK  (Sunduk. C.) Sandıklar.
SANAİ'  (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
SAN'AT  Ustalık, hüner, mârifet.
SAN'AT-ÜT TEDELLİ  İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı. (Bak: Tedelli)
SAN'ATGER  f. San'atçı.
SAN'ATKÂR  f. Usta, san'atçı.
SAN'ATKÂRANE  f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SAN'ATNÜMA  San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren.
SAN'ATPERVERANE  f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
SANAVBER  Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
SANAVBERÎ  Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
SAN'AVÎ  (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.
SANAYİ  San'atlar.
SANAYİ-İ LAFZİYE  Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)
SANAYİ-İ MANEVİYE  Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANAYİ-İ NEFİSE  Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.
SANBUR  Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.
SANC  Zil.
SANCAK BEYİ  Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı verilirdi.
SANCAKDAR  f. Sancak taşıyan. Alemdar.
SANCE  (C.: Sanecât) Terazi. * Taş.
SAND  Bendetmek, bağlamak.
SANDAL  (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
SANDİD  Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr.
SANDUK  (C.: Sanadik) Sandık.
SANDUKA  Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.)
SANDUKÇE  f. Küçük sandık.
SANDUKKAR  Veznedar.
SA'NEB  Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.
SANEM  Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
SANEM-HANE  f. Tapınak, puthane.
SANEM-PEREST  f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
SA'NET  Et yağı. * Yağ.
SANEVBER  (Bak: Sanavber)
SANEVÎ  İkinci. İkinci derecede.
SANİ'  (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah)
SANİ'-İ HAKİKÎ  Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).
SÂNİ'-İ HAKÎM  Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)
SANİ'  Görülen iş.
SANİ  İkinci.
SÂNİ AŞER  Onikinci.
SANİA  Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
SANİFE  Bez kenarı.
SANİH  Mübarek fiil, iyi iş.
SANİHA  Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
SANİHA-ÂRÂ  f. Hatıra gelen, akla gelen.
SANİHÂT  (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
SANİ'İYYET  Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.)
SANİYE  Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
SA'NİYE  Takkenin tepesi.
SANİYE  (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve.
SANİYEN  İkinci olarak. İkinci derecede.
SANSÜR  Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi.
SANTİT  Ulu, kerim kişi.
SANTRİFÜJ  yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye)
SANVAN  (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık.
SAR  f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer.
SAR  İntikam, öç.
SAR'  Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.
SA'R  Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü.
SA'R  Ateşin alevlenmesi.
SARA  f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi.
SAR'A  Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı.
SARA  Rengi değişmiş olan su.
SARA'  Sararmış hanzal otu.
SARAD  Yer bağırsağı.
SARAH  Her şeyin hâlis ve safisi.
SARAHAT  Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
SARAHATEN  Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
SARAMET  Yiğitlik, mertlik.
SA'RAN (SA'REVÂN)  Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.
SARARÎ  (C.: Sarariyyûn) Gemici.
SARASIR  (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA  Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SARAT  Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
SARAY  (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
SARB (SAREB)  Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.
SARBAN  f. Deve sürücüsü. Deveci.
SARD  Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk.
SARDAH (SIRDÂH)  Düz yer. * Sahrâ, çöl.
SARE  (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil).
SARE  Cemaat, topluluk.
SARE  (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk.
SARF  (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma.
SARF-I MEHÂRET  Maharet sarfetme.
SARF-I NAZAR  Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama.
SARF-I ZİHN  Akıl sarfetme, akıl harcama.
SARFE  Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi.
SARFE MEZHEBİ  Kur'an-ı Kerim'in mu'cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb ismi.(İ'caz-ı Kur'an'da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci mercuh mezheb odur ki:Kur'an'ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamıyacaksın." O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki; Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre "Bir kelimesine de muâraza edilmez" diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem Cenab-ı Hak i'caz için onları men'etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.)
SARFÎ  (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili.
SARFİYYAT  Masraflar, giderler.
SARF U NAHİV  Dilbilgisi. Gramer.
SARH  (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.
SARHA  Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
SÂRIK  (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
SÂRIKANE  f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİ  (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
SARİ  f. Süren, sürücü.
SARİ'  Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.
SAR'Î  Sar'a hastalığı ile ilgili.
SARÎ  (C.: Surrâ) Gemici.
SARİB  Yol, tarik.
SARİF  (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
SARİF  Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi.
SARİFE  (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
SARİH  Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen.
SARİH  Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
SARİHAN  Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
SARİK  (Bak: Sârık)
SARİM  Kesen, kesici. * Şecaatlı.
SARİM  Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman.
SARİME  Ekini biçilmiş yer.
SARİR  (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
SARİR-İ HÂME  Kalem cızırtısı. 
SARİYE  (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
SARM  (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.
SARMA'  Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.
SARNIÇ  (Bak: Sahrınç)
SARR  Sevindiren, sürura sebeb olan.
SARR  Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak.
SARRAF  Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan.
SARRAFÂN  (Sarraf. C.) Sarraflar.
SARRAM  Ham deri satıcısı.
SARRAR  Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.
SARRE  Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses.
SARSAR  Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği.
SARSARA  Doğan sesi. * Horoz sesi.
SARSARANİ  (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SARUC  Alçı. * Hamam otu.
SARY  Kalem ve kapı cızıltısı.
SA'SA  Dağılmış develer.
SA'SA  İnci, sedef.
SA'SAA  Keçiyi sağmak için çağırmak.
SA'SAA  Perakende etmek, dağıtmak.
SA'SAE  Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi.
SASANİLER  İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SA'SEA  Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak.
SASİM  Kara ağaç. * Abnus ağacı.
SAT'  Yüksek olmak. Kesmek, kat'etmek.
SA'TER  Güvey otu. * Kekik otu.
SA'TERÎ  şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı.
SATH  (Bak: Satıh)
SATH-I ARZ  Yer yüzü. Ruy-i zemin.
SATH-I DERYA  Denizin yüzü.
SATHEN  Dış yüzden, dıştan.
SATHÎ  Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
SATHİYÂT  Sathi ve âdi şeyler.
SATHİYYEN  Dıştan, dış yüzden. * Üstten. Derinleştirmeden.
SATI'  (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.
SATIH  Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. * Genişlik.
SATİ  Adımlarını geniş atan at.
SATİH  (Bak: Şıkk)
SATİM  (C.: Sutem) Galiz, kaba.
SATİR  Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten.
SATİT  Ses. * Topluluk, cemaat.
SATL  Kova, tas, küçük leğen.
SATR  (C.: Sutur) Satır. Yazı sırası.
SATRANÇ  32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.
SATT  Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def'etmek. * Zor bir işe giriftar etmek.
SATUR  (C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak.
SATUR  Satır.
SATV  Yürürken sıçramak.
SATVET  Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk.
SAUD  İnişli ve yokuşlu yer.
SAUR  Ocak. Fırın.
SAUT  Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar.
SAV  Vatan. * Niyyet.
SAV'  Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.
SA'V  Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş.
SAVAB  Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
SAVABDİDE  f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş.
SAVAB-ENDİŞ  Düşünce ve görüşü doğru olan.
SAVAB-NÜMA  f. Doğruyu gösteren.
SAVAFIK  Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler.
SAVAİK  Saikalar, yıldırımlar.
SAVAİK-İ RAHMET  Rahmet yağmur ve yıldırımları.
SAVALİC  Cirit oynanan eğri sopalar.
SAVARIM  (Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
SAVARİF  (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
SAVARİF-İ DEHR  Dünya değişiklikleri.
SAVAT  (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar. * Derede hayvanlara su içirilen yer.
SA'VAT  (Sa've. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar.
SAVB  Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk, dürüstlük.
SAVB-I ÂLÎ  Yüksek taraf.
SAVB-I HAK  Hak ciheti.
SA'VE  (C.: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş.
SAVER  Eğri boyunlu olmak.
SAVG  Batmak, * Kuyumculuk yapmak.
SAVH  Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak.
SAVİ  Kuru, yâbis.
SAVL  Saldırma, atılma. Saldırış, atılış.
SAVLEC  Misk. * Gümüş.
SAVLECAN  (C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.
SAVLET  Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.
SAVM  Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.
SAVM-I DAVUDÎ  Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek.
SAVM-I DEHR  Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir.
SAVM-I VİSAL  İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur)
SAVMAA  (Savmea) (C.: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer. * Hücre.
SAVN  Koruma, muhafaza, sıyanet.
SAVR  (C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.
SAVRE  Uyuza benzer bir hastalık.
SAVT  Ses. Bağırmak.(Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te'sire göre hüküm alır! İ.İ.)
SAVT-I BÜLEND  Yüksek ses.
SAVT-I HAZİN  Hüzünlü ses.
SAVT  (C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak.
SAVT-I AZAB  Daima elem verici azab.
SAVTAL  Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.
SAVVAG  Kuyumcu.
SAVVANE  (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
SA'Y  Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür'et etme. * Ziyaret etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya Umre'de Safâ ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitmektir. (Bak: Himmet)
SA'Y-İ BELİĞ  Emek harcayarak gereği gibi çalışma.
SA'Y-İ DİMAĞÎ  Kafa çalışması, fikrî çalışma.
SAY'  Suyun akması.
SAYADİD  Belâ. * Zahmet, meşakkat.
SAYAKILE  (Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri.
SAYARİF  (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
SAY'ARİYYE  Boyunda olan işaret.
SAYASİ  (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
SAYB  İnmek.
SAYD  Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek.
SAYD-I MAHÎ  Balık avı.
SAYDA'  Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi.
SAYDANİ  Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
SAYDELAN  (C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.
SAYDELANÎ  Boncukçu, çerçi.
SAYDELE  Eczahane.
SAYDELÎ  Eczacı.
SAYDENANİ  Bir küçük canlı.
SAYDGÂH  f. Av yeri.
SAYDGER  f. Avcı. Sayyad.
SAYE  f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım.
SAYE-İ MEDİD  Uzun gölge.
SAYE  (C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş.
SAYE-BAN  Gölgelik. Büyük çadır. Şemsiye. * Mc: Koruyan, himaye eden.
SAYED  Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.
SAYE-DAR  f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden.
SAYE-ENDAZ  f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan.
SAYE-FİKEN  Gölge düşüren.
SAYE-GÂH  f. Gölgeli yer. Gölgelik.
SAYE-GÜSTER  f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden.
SAYE-HAH  Koruma ve himaye isteyen.
SAYEHAN  Çağırmak.
SAYE-NİŞİN  f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören.
SAYE-PUŞ  Ağaçlık, gölgelik.
SAYE- ZAR  f. Gölgelik.
SAYF  Yaz, yaz mevsimi.
SAYFÎ  Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı.
SAYFİYE  Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer.
SAYFUFET  Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek.
SAYH(A)  (C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet.
SAYHA-İ GURÂB  Karga bağırışı.
SAYHED  Uzun.
SAYHUD  Çok sıcak olan gün.
SAYİBE  (C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve. * "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.
SAYİDE  f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş.
SAYİFE  (C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum.
SAYİFET  Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.)
SAYİL  Alında olan beyazlık. * Burun kamışı.
SAYİME  (C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.
SAYİR  Bakan, seyreden. Seyredici.
SAYİS  (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.
SAYİS-HANE  f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
SAYK  (Bak: Sıyk)
SAYKAL  Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
SAYKAL VURMAK  Cilâ vurmak, parlatmak.
SAYKALZEDE  f. Cilâlı. Cilâlanmış.
SAYKALZEN  f. Yaldızcı.
SAYLEM  Zorluk, meşakkat.
SAYREF  (C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.
SAYREFÎ  (C.: Sayârife) Sarraf.
SAYREM  Bir lokma yemek.
SAYRURET  (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn.
SAYSA  Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi.
SAYYAD  Avcı, avcılık yapan.
SAYYAD-I BÎ-İNSAF  f. İnsafsız avcı.
SAYYAG  (Sıyâgat. dan) Kuyumcu.
SAYYERE  (Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde).
SAYYİB  Yağmur veren bulut.
SAYYİHANÎ  Medine hurmalarından bir cins.
SAYYUR  Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir.
SAZ  f. (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz $ : Evham veren.
SAZ  f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık. * At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat. * Benzer, misil, eş. * Hile.
SAZEC  (C.: Sevâzic) Sâde, basit.
SAZENDE  (C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı.
SAZÎ  f. Düzenleyicilik, yapıcılık.
SAZKÂR  f. Uygun, muvafık.
SAZKÂRÎ  f. Uygunluk, muvafakat.
SE  Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır. 
SE  f. Üç.
SEA  Güç, iktidar.
SEAB  (C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar. 
SEABİB  Salya.
SEABİB  (Su'bub. C.) Saf su akan yerler.
SEABİN  (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
SEAF  Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.
SEALİL  (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
SEAM  Bir çeşit deve yürüyüşü.
SEARİR  Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
SEAT  Kokmak.
SEB'  (Seb'a) Yedi.(7)
SEB'A-İ SEYYARE  Yedi seyyar yıldız.
SEB'  İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek.
SEB'  Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek.
SE'B  Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak.
SEBAHAT  (Bak: Sibâhat)
SEBAİK  (Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.
SEBAK  (C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.
SEBAK-ÂMUZ  f. Ders arkadaşı.
SEBAK-DAŞ  f. Ders arkadaşı.
SEBAK-GÂH  f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese.
SEBAK-HÂN  f. Ders okuyan, talebe.
SEB'A SEMAVAT  Yedi kat gökler.(Üçüncü Mes'ele: kelimesi hakkındadır.Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafe-vâri fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da, ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakk'ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise, semanın $ den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, "Altı Mukaddeme" ile tahkikatını yapacağız.Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun Esir ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.İkinci Mukaddeme : Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.Üçüncü Mukaddeme: Madde-i Esiriyenin, yine Esir olarak kalmak şartiyle, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi'leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.Dördüncü Mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i Esiriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da, manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.Beşinci Mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki: Bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşden alev, duman husule gelir. Müvellidülmâ' ile Müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.Altıncı Mukaddeme: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat sahibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları arab üslublarında kesret için kullanılır.Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'an-ı Kerimin hitablarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mucibdir.Meselâ: $ kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesimiyyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesimî küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb'ayı fehmetmiştir; bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde Esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da Esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.Hülâsa : Herbir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur'an'dan hisselerini almışlardır. Evet Kur'an-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz. İ.İ.)
SEBAT  Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
SEBATA  Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması.
SEBATÎ  Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.
SEBATKÂR  f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
SEBAYA  (Sebbî. C.) Harbde esir düşenler.
SEBB  Küfür, küfran. Sövüp saymak.
SEBBAB  (Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz.
SEBBABE  Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
SEBBABEGEZÂ  f. Şaşarak parmağını ısıran.
SEBBAH  (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç.
SEBBAHE  Yüzücü kuşlar sınıfı.
SEBBAK  Eritip kalıba döken, eritici.
SEBBETMEK  Söğmek, sövüp saymak.
SEBC  (C.: Esbâc) Orta vasat.
SEBCA'  (C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec)
SEBE'  (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin adı. * Bir devlet ismi. * Bir şahıs adı.
SEBE' SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 34. Suresi olup Mekkîdir.
SEBE  Yaşlılıktan dolayı bunamak.
SEBEB  Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab, Esbabperest)
SEBEB-İ HİLKAT  Yaratılışa sebeb ve gaye, yaratılışa vâsıta ve âlet olan.(... Nasıl ki O Zât, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vüsulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. S.)
SEBEB-İ VÜCUD  Varlık sebebi. Var olmanın sebebi ve gayesi.
SEBEBİYET  İcab ettirme, sebep olma.
SEBED  Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması.
SEBEHLEL  Bâtıl, boş, abes.
SEBEL  Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı.
SEBELE  Bıyık.
SEBENTA  Çeri, öncü. * Ayı.
SEBET  Kıvırcık olmayan saç.
SEBET  Hüccet, delil.
SEBETE  (C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer.
SEBG (SÜBUG)  Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.
SEBH  Genişlik. * Hafiflik.
SEBH  Atın seğirtmesi. * Sür'atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek. * Suda yüzme.
SEBHA  Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla
SEBHALE  " Sübhânallah" demek.
SEBİ  (C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.
SEBİBE  (C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi parçası.
SEBİC(E)  Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik.
SEBİD  Başa yağ sürmeyi terketmek.
SEBİH  Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.
SEBİHA  Gecelik. Geceleyin giyilen elbise.
SEBİKE  Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş. * Hafif, küçük.
SEBİKE-İ HAK  Hak külçesi. * Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.
SEBİKE-İ ZEHEBİYE  Altun külçesi.
SEBİL  Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
SEBİLHANE  f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
SEBİLULLAH  Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.
SEB'ÎN  Yetmiş.
SEB'ÎNE MERRE  Yetmiş defa.
SEBİN  Bir dağın adı.
SEBİR  Mekke civarında bir dağın adıdır.(Resul-i Ekrem (A.S.M.), Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: "Yâ Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı: "Yâ Resulallah ileyye: Bana gel". Bu sır içindir ki ehl-i kalb Sebir'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedardırlar. Peygambe'ri (A.S.M.) tanır ve severler, başıboş değillerdir. M.)
SEBİR  Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet.
SEBİT  Aklın sabit olması, aklın durması.
SEBK  İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan hayvan.
SEBK  Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi.
SEBK-İ MEFSUL  Edb: Ayrı ayrı, kesik kesik yazma tarzı.
SEBK-İ MEVSUL  Edb: Cümleleri bağlayarak birleştirme tarzı.
SEBK-İ MÜREKKEB  Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı.
SEBKAT  Geçmek, ilerlemek.
SEBLA'  Uzun kirpikli göz.
SEBLET  (C.: Sibâl) Bıyık.
SEBR  Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak.
SEBR VE TAKSİM  Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, "delil-i taksim, delil-i münkasım" gibi tâbirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. (Lât: Residu: Arkada kalan, bâkiye.) Taksim: Man: Bir bütünü hariçte hiç artmamak şartıyla bölmek.
SEBR  Men'etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek.
SEBRE  (C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit.
SEBSEB  (C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı.
SEBT  Yazma, deftere geçirme, bir yere kaydetme.
SEBT-İ DEFTER  Deftere geçirme, deftere yazma.
SEBT  (C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak. * Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek.
SEBTANE  Tüfek.
SEBTEL  Çürük yumurta.
SEBTEL  Ot tohumundan bir tohum.
SEBTEL  Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.) * Susak. (Pınarlarda su içilir.)
SEBU'  (C.: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar.
SEBU  f. Testi.
SEBUÇE  f. Küçük testi. * Küçük kap.
SEBUH  (Sibh. den) Yüzgeç.
SEBUHA  Mekke şehri.
SEBUİYE  Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili.
SEBUİYET  Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.
SEB'ÛN  (Bak: Seb'în)
SEBÜK  f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan.
SEBÜKBÂR  f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan.
SEBÜK-ENDİŞ  f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen.
SEBÜKHÎZ  f. Çabuk kalkan, hareket eden.
SEBÜKÎ  f. Hafiflik.
SEBÜK-İNÂN  f. Çabuk koşan.
SEBÜKMAĞZ  f. Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız.
SEBÜKMÂYE  f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz.
SEBÜKMİZAC  f. Hafif mizaçlı.
SEPÜKPÂY  f. Ayağına çabuk olan.
SEBÜKREV  f. Çabuk giden.
SEBÜKRE'Y  f. Düşüncesiz, hafif fikirli.
SEBÜKRUH  f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. * Mc: Lâübâli.
SEBÜKSER  (C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık.
SE'BÜL  (C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek.
SEB'-ÜL MESANİ  İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi. * Mükerrer okunup tekrarlanan.
SEBY  Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.
SEBZ  f. Yeşil, yeşil renkli.
SEBZEVAT  f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar.
SEBZEZAR  f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası.
SEBZFAM  f. Yeşil renkli.
SEBZİN  .f Rengi yeşil. Yeşil renkli.
SEBZPUŞ  f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü.
SEC'  (C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz.
SECA'  Yarasa.
SEC'A  Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.
SECAÂT  Kuşların ötüşleri, sec'aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri.
SECAH  Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer.
SECAHAT  Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.
SECAVEND  f. Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. Secavend denilen huruf-u rumuziye ise şunları ifade ederler: $ Durmanın lüzumunu gösterir. Bu lüzum şer'î bir lüzum olmayıp, ıstılahî bir lüzumdur. Meselâ: $ Tilâvet eden $ da durur. Sonra $ den devam eder.
SECAYA  (Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar.
SECAYA-YI SÂMİYE  Yüksek ve kıymetli seciyeler.
SECC  Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek.
SECC  (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak.
SECCAC  Çağlayan. Şarıltı ile akan.
SECCAC  Suyu çok olan süt.
SECCADE  Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
SECCAN  (Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru.
SECDE  Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.
SECDE-İ ŞÜKRAN  Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde.
SECDE-İ ŞÜKÜR  Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından sonra hamd ve şükür için edilen secde.
SECDE-İ TİLÂVET  Kur'an okurken veya dinlerken secde âyeti dinlenir veya okunursa secdeye kapanmak vâcibdir. Okuma secdesi mânasiyle bu isim verilmiştir. Abdestli ve bulunduğu yer temiz olmak şartiyle kıbleye müteveccihen secde edilir. (Kur'an-ı Kerim'de, 7, 13, 16, 17, 19, 22, 25, 27, 32, 38, 41, 53, 84 ve 96. Surelerde olmak üzere 14 yerinde secde âyeti vardır.)
SECDE SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 32. Suresidir. Mekkîdir.
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET  Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
SECDEGÂH  f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer.
SECDETEYN  Birbiri arkası yapılan iki secde.
SECEC  Dökülmüş su.
SECEDE  (Sâcid. C.) Secde edenler.
SECEL  Genişlik, vüs'at. * Büyüklük, azamet.
SECENCEL  (Secencele) Ayna.
SECER  Yassı ve enli.
SECES  Bozuk ve bulanık su.
SECFAN  Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
SECH  Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.
SECİ'  Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' ender seci" denir.
SECİC  Asan, kolay. * Yumuşak yer.
SECİC  Su sesi.
SECİF  Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.
SECİHA  Tabiat. * Miktar.
SECİL  Uzun, tavil.
SECİLE  Büyük kova. * Dökülmüş su.
SECİR  Posa.
SECİR-İ İNEB  Üzüm posası.
SECİR  Dost.
SECİS  Yılın ve zamanın sonu.
SECİYE  Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.
SECİYE-İ AVRÂ  Tek gözlü seciye. Dünyaperestlik.
SECİYE-İ UVERÂ  Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin- seciyesi.
SECL  (Sicâl) İçi su dolu kova.
SECLA'  Emziği uzun dişi deve.
SECLA'  Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim.
SECR  Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak.
SECSEC  Ne yumuşak ne sert olan yer.
SECUR  Tennur kızdırılan nesne.
SE'D  Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan her cins nesne.
SEDA  (Bak: Sadâ)
SEDA'  (C.: Esdiye) Bezin hatâsı.
SEDA  Çiy denilen yaşlık, kırağı.
SEDACET  Sâdelik.
SEDACET-İ KELÂM  Söz sadeliği.
SEDAD  İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl.
SEDAİL  (Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.
SEDANE  Etlilik, semizlik, besililik.
SEDARE  Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
SEDAYA  (Sedâ. C.) Memeler.
SEDC  Yalan.
SEDD  Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım. * Set, tümsek.
SEDD-İ ÂHENİN  Demirden yapılan set.
SEDD-İ BÂB  Kapı örtme.
SEDD-İ NUTK  Susma.
SED-İ RÂH  Yol kapayan, yola mâni olan.
SEDD-İ RASİN  Sağlam set.
SEDD-İ REMAK  Ölmeyecek kadar yeyip içmek.
SEDD-İ SEDİD  Yıkılması zor olan, sağlam sed. Yıkılmayacak derecede sağlam sedd.
SEDD-İ ZERAİ'  Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul edilen bir mes'eledir.
SEDD-İ ZÜLKARNEYN  (Bak: Zü-l karneyn)
SEDDAD  Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon.
SEDEF  (Bak: Sadef)
SEDEF  Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli.
SEDEL  (C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek.
SEDEM  Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık.
SEDEN  (Sedâne) Hizmet.
SEDENE  (Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.
SEDG  Baş yarığı. * Baş yarma.
SEDH  Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak.
SEDİD  Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin.
SEDİF  Deve hörgücü. * Her canlının sırtı.
SEDİL  (C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar.
SEDİN  Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse.
SEDİR  Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.
SEDK  Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.
SEDL  İrsal etmek, göndermek, yollamak.
SEDM  Dik fışkıran su.
SEDN  Tapınak. * Puthane.
SEDN  Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi.
SEDR  Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek.
SEDUM  Peygamber Lut Aleyhisselâm'ın kavminin şehri.
SEDV  El uzatmak.
SEDY  Meme.
SEDYA'  Büyük memeli kadın.
SEELE  (Sâil. C.) Dilenciler.
SEF'  Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek.
SEFA'  Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak.
SEFAHET  (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
SEFAİN  (Sefine. C.) Gemiler.
SEFAİN-İ HARBİYE  Harp gemileri.
SEFAKA  Katılık. * Sıklık.
SAFAL  Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
SEFALET  Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
SEFARE  Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
SEFARET  Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE  f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFARİC  (Sefercel. C.) Ayvalar.
SEFASİF  (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
SEFAT  (C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu.
SEFE  Kepek.
SEFEH  Akılsızlık.
SEFELE  (Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar.
SEFEN  Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet.
SEFENC  Yeyni, hafif.
SEFER  (Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi.
SEFER  Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim)
SEFERBER  f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
SEFERCEL  (C.: Sefâric) Ayva.
SEFERGÜZİN  f. Yolculuk yapan, seyahat eden.
SEFERE  Yazıcılar.
SEFERÎ  Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir. (Bak: Mukim)
SEFF  Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç. * İlâcı toz haline getirme.
SEFFAH  Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
SEFFAK  (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
SEFFUD  (C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir.
SEFH  (C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek.
SEFİ'  Şiddetle tutup çekme.
SEFİD  (Sepid) f. Ak, beyaz.
SEFİDÎ  Beyazlık, aklık.
SEFİF  Deve beline çekilen kolan.
SEFİH  Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
SEFİHAN  Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.
SEFİHANE  f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
SEFİK  (C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez.
SEFİL  Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. * Uslu huy sahibi.
SEFİLE  Mc: Fâhişe. Namussuz kadın.
SEFİNE  Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.
SEFİNE-İ NUH  Hz. Nuh'un (A.S.) gemisi. (Bak: Nuh)
SEFİR  Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur. * Islık sesi.
SEFİR-İ KEBİR  Büyük elçi.
SEFİT  Keremli, cömert kimse.
SEFİYY  Saçılmış toprak. * Bulut.
SEFK  Dökme, akıtma.
SEFK-İ DEM  Kan dökme.
SEFK-İ DİMÂ'  Kan dökme, kan dökücülük.
SEFN  Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık.
SEFNE (SİFNE)  (C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri.
SEFR  Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek.
SEFR  Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve.
SEFSAF  (C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten kalkan toz.
SEFSEFE  Nişasta, un gibi şeyleri eleme.
SEFT  Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut.
SEFUF  İlâçlar, devâlar, mâcunlar.
SEFUH  Dökülmüş su.
SEFVA'  Hızlı yürüyen katır.
SEFY  Savurmak. Saçmak.
SEG  f. Köpek, kelb.
SEG-İ KUY  Sokak, mahalle köpeği.
SEGA'  Koyun ve keçi sesi.
SEGAB  Açlık.
SEGAB  (C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su.
SEGABET  Açlık.
SEGAME  (C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.
SEGAR  (C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar.
SEGBAN  (Bak: Sekbân)
SEGİL  Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.
SEGPEÇE  f. Köpek yavrusu.
SEHA  Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse.
SEHA'  Tıb: Beyin zarı.
SEHA  Cömertlik, el açıklığı.
SEHA  (C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu.
SEHAB  (C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler.
SEHAB-I MATİR  Yağmur bulutu.
SEHAB-I RAHMET  Rahmet bulutu.
SEHAB-ÜS SİKAL  Ağır yağmur bulutları.
SEHAB  Çağırgan, gürültücü kişi.
SEHAB-ALUD  f. Bulutlu.
SEHABE  Tek bulut.
SEHABÎ  Bulut ile alâkalı.
SEHAH  Yumuşak ve sıcak yer.
SEHAİB  (Sehâbe. C.) Bulutlar.
SEHALE  Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
SEHAM  Yaş ağaç. * Demir.
SEHAM  Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler. * Sıcak esen rüzgâr.
SEHANE  Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
SEHANET  Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik.
SEHANET  Sıcaklık.
SEHAR  Bir havuç cinsi.
SEHAVET  (Bak: Sahavet)
SEHAY  Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak.
SEHAYA  (Sehâ. C.) Beyin zarları.
SEHB  Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek.
SEHB  Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak.
SEHBA  Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.
SEHBEL  Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük keler.
SEHC  Seyretmek. * Ezmek.
SEHEF  Çok susamak.
SEHEK  Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak. * Bir şeyin pis pis kokması.
SEHEM  (C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib.
SEHER  Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.
SEHER  Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. * Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit."Seherlerde eser bâd-ı tecelliUyan ey gözlerim vakt-i seherde." (S.)
SEHERGÂH  f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
SEHERHÎZ  f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen.
SEHF  Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı.
SEHH  Dökmek.
SEHHA'  (Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir.
SEHHAC  Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.
SEHHAH  (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.
SEHHAR  (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı.
SEHİ  f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy.
SEHİ-KAMET  f. Düzgün boy.
SEHİL  Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı.
SEHİM  Hisse sâhibi. Hissedar.
SEHİN  Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.
SEHİNE  Bulamaç aşı.
SEHL  Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde.
SEHL-İ MÜMTENİ'  Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir.
SEHL-ÜL ME'HAZ  Kolay olarak alıncak ve elde edilecek şey.
SEHL  Yere yayılmak, döşenmek.
SEHL  (C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek.
SEHLEN  Kolaylıkla, kolay surette.
SEHLTER  f. En kolay, çok kolay.
SEHM  Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. * Hazz. * Yay.
SEHM  f. Dehşet, korku.
SEHM-GİN  f. Korkunç, korkulu.
SEHM-NÂK  f. Korkunç, korkulu.
SEHMA'  Dübür, mak'ad, kıç. * Ağaç.
SEHME  Karalık, siyahlık.
SEHNA'  Heyet. * Suret.
SEHRAN  Geceleri uyanık duran.
SEHUK  (C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı.
SEHUM  Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.
SEHV  Hata, yanlış, yanılma.
SEHV-İ KALEM  Yanlış yazılış, kalem yanlışı.
SEHV-İ MÜRETTİB  Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık.
SEHV-İ SARİH  Pek açık yanlış.
SEHV-İ TERTİB  Tertib yanlışı, dizme yanlışı.
SEHV  Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak.
SEHVA'  Geceden bir saat.
SEHVE  Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve.
SEHVEN  Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle.
SEHVİYAT  (Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler.
SEK'  Gitmek.
SEKA'  Kulağı olmayan dişi hayvan.
SEKAB  Dayanıp itimat edilen, güvenilen.
SEKAB  Yakınlık.
SEKAF  Kabile, soy. Nisbet.
SEKAF  Uzunluk.
SEKAFE  Akıllılık.
SEKAL  (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır. Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır denilmiştir.) (E.T.)
SEKAM  Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam)
SEKB  Su dökmek. Su dökülme.
SEKBAN  f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.)
SEKBE  (C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke.
SEKEBE  Güzel kokulu bir ağaç.
SEKEL  Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü.
SEKEM  Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek.
SEKEN  Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne.
SENETA  Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.
SEKENE  Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.
SEKENE-İ ARZ  Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
SEKENE-İ KARYE  Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.
SEKER  Hurma şarabı.
SEKERAT  Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler.
SEKERAT-ÜL MEVT  Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali.
SEKF  Bulmak.
SEKİ  Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir. * Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir. (O.T.D.S.)
SEKİNE(T)  Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde ondokuz harfli ondokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve itmi'nan veren bir duâdır. Hizb-ül Envar-ül Hakaik-ın Nuriye'de mevcuttur.)
SEKİT  Kırağı.
SEKK  Seyahat etmek, gezmek.
SEKK  (C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne.
SEKKA'  Su ulaştıran.
SEKKAB  Delici, delen.
SEKKAK  Bıçakçı, çakıcı.
SEKKAKÎ  (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir.
SEKKAR  Lânet eden kişi.
SEKKARE  şarap yapan.
SEKLA  Çocuğunu kaybeden kadın.
SEKN  Sâkin olmak.
SEKR  (Sekir) Sarhoşluk.
SEKRAN  Sarhoş, mest olan adam.
SEKR-ÂVER  f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren.
SEKRE  Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet.
SEKSEKE  Hamakat, ahmaklık.
SEKTE  Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
SEKTE-İ KALB  Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması.
SEKTEDÂR  Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş.
SEKUB  (Bak: Sükub)
SEKUB  (Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık veren. * Parlamak.
SEKUN  Yemen vilâyetinde bir kabile adı.
SEL'  Baş yarmak.
SELA'  Bir acı ağaç. * Medine'de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu)
SELA  (C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri.
SEL'A  Hıyarcık hastalığı. * Yarmak.
SELA'  Pişirmek. * Eritmek.
SELACİKA  (Selçuk. C.) Selçuklular.
SEL'AF  Yutmak.
SELAH  (C.: Selhân) Keklik yavrusu.
SELAHİF  (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
SELAHİYET  (Bak: Salâhiyet)
SELAİK  (Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri.
SELAK  (C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak.
SELALE  Çanak içinde yalanan nesne.
SELALİM  (Süllem. C.) Merdivenler.
SELAM  Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma. * Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzerinde olan yerde yürüyene; yüksekteki aşağıdakine "Selâmün aleyküm" der. Selâmı alan "Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetullâhi ve Berekâtühu" diyerek cevap verir. Evvelâ selâm veren daha çok sevap kazanır. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. İki cemaat birbiri ile karşılaşırsa; onlardan birisinin selâm vermesi sünnet-i kifaye, selâm alacak taraftan birisinin selâm alması farz-ı kifayedir.
SELAMAN  Bir mekânın adı. * Büyük ağaç.
SELAMET  Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık.
SELAMLIK  (Bak: Harem)
SELASE  Üç.
SELASE-AŞER  Onüç.
SELASET  Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
SELASİL  (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
SELASÛN  (Selâsîn) Otuz, 30.
SELATA  Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran. * Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek.
SELATİN  (Sultan. C.) Sultanlar.
SELB  Ayıp. * "Noksan etmek ve çekmek" mânalarına da mastardır.
SELB  Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme, izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması.
SELBEN  İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek.
SELBÎ  Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan.
SELBUB  Bir dere.
SELC  (C.: Süluc) Kar.
SELC  Yutmak.
SELCEM  (C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam.
SELEB  Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı.
SELECAN  Yutmak.
SELEF  (Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. * Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam.
SELEF-İ SÂLİHÎN  Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar.
SELEFİYE  İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn'in gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden olanlar. * Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve diğer hususlarda Kur'an-ı Kerim aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara "Eseriyye" de denir.
SELEL  Helâk olmak, mahvolmak.
SELEM  Diş gediği.
SELEM  Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile veresiye mal alma.
SELENKA'  Yıldırım.
SELENTAH  Geniş, açık yer. 
SELF  Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık.
SELFA'  Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve.
SELFE  Ahmak. * Kurt.
SELG  Ayırmak. * Yarmak.
SELH  Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi çıkarmak.
SELHA  Kıyamet günü.
SELH-HANE  f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.)
SELİB  Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından alınmış.
SELİF  Eski zamanda geçmiş olan.
SELİHA  Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.
SELİK  Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması.
SELİKA  Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
SELİKA  Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat.
SELİL  Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere.
SELİL-İ MEYYİT  Ölü olarak doğmuş çocuk.
SELİLE  Yeni doğmuş kız çocuğu.
SELİM(E)  (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan.
SELİM-ÜL KALB  Temiz kalbli.
SELİS  Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade.
SELİS  Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı.
SELİT  Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk. * Zeytinyağı.
SELK  Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.
SELK  Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak.
SELKA'  (C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer.
SELL  Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.
SELL-İ SEYF  Kılıç çekme.
SELLAC  Buzcu, buz satan adam.
SELLAH  (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.
SELLAT  (Selle. C.) Sepetler, seleler.
SELLE  Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan toprak.
SELLE  (C.: Sellât - Silâl) Sepet, sele.
SELLEBÂF  f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi.
SELLEME  "Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin" meâlinde duâ.
SELLEMEHÜSSELAM  Gelişi-güzel. Rastgele.
SELM  Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm)
SELMAN-I FARİSÎ  İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SELME  Rahne, gedik.
SELMEC  (C.: Selâmic) İnce uzun demir.
SELMET (SİLMET)  Taş.
SELS  Akmak, seyelân.
SELS  Beyaz boncuk dizilen iplik.
SELSAL  Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.
SELSEBİL  Cennet'te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
SELSEL  Tatlı ve yumuşak su.
SELSELE  Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek.
SELT  Karın gürüldemesi.
SELUB  (C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve.
SELUC  Rahat olmak. Mutmain olmak.
SELUF  Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve.
SELUK  Yemen vilâyetinde bir köydür ve "kilâb-ı selukiyye" denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.
SELUKİYYE  Kaptan kamarası.
SELUL  Ölü olarak doğmuş çocuk.
SELV  Kanaat vermek.
SELVA  Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü.
SELVET  Kalb rahatı. Gönül rahatı.
SEM'  İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği.
SEM'-İ HAMİYET  Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş.
SEM'-İ HİKMET  Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak.
SEMA  Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve emsali örtü.(Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) şöyle rivayet olunmuştur. Sema'ya uruç buyurdukları zaman kale burçları gibi bir mevkide bir takım melâike görmüştü. Bunlar birbirlerinin yüzüne doğru, mütekabilen yürüyüp gidiyorlardı. Bunlar nereye gidiyorlar diye Resul-i Ekrem (A.S.M.) Cebrâil'e (A.S.) sordu. Cebrâil: Bilmiyorum. Ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm ve evvel gördüğümün bir tânesini bir daha görmem dedi. Onlardan birine, ikisi birden: "Sen ne zaman halk olundun" diye sordular. O da: "Bilmiyorum. Ancak Cenab-ı Hak her dörtyüz bin senede bir yıldız halk eder. Ben yaratıldığımdan beri de dörtyüz bin yıldız halk etti" diye cevap verdi. Melâikenin kesretini ve kudret-i ezeliyenin vüs'at-ı tecelliyatını anlamalı... E.T.)
SEMA'  İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.
SEMA'  Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı boyamak.
SEMAAN  (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.
SEMAAT  Dinlemek, kulak vermek.
SEMACET  Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat.
SEMACET-İ İBTİDA  Sözün başlangıcındaki çirkinlik.
SEMAD  Davar tersi. * Gül.
SEMADİR  Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
SEMAEN  İşiterek, duyarak.
SEMAHAT  Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
SEMAHİC  Deniz içinde bir alanın adı.
SEMAÎ  İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen.
SEMAÎ MÜENNES  Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime. (Bak: Müennes-i semaî)
SEMAKİL  "Somak" ve "tadım" denilen ekşi taneler.
SEMALE  (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
SEMA'MA'  Küçük başlı. * Yular.
SEMAME  (C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve.
SEM'AN  Dinliyerek. * İşiterek, duyarak.
SEMAN  Sekiz.
SEMAN-AŞER  Onsekiz.
SEMANE  f. Tavan. * Bıldırcın.
SEMANET  Semizlik, yağlılık, besililik.
SEMANÎN  Seksen. 80
SEMANİYE  Sekiz. 8
SEMANÛN  Seksen. 80
SEMAPARE  f. Gök parçası.
SEMAR  Meyva, yemiş.
SEMAR  Duru süt.
SEMARUG  Başı yumru yumurta gibi olan mantar.
SEMASİRE  (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
SEMAVAT  (Sema. C.) Gökler, semalar.
SEMAVE  Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı.
SEMAVÎ  Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
SEMAVİYYÂT  Semavî olan şeyler.
SEMBOL  Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti.
SEMCER  Çok su katılmış olan süt.
SEMDAR  f. Zehirli.
SEMED  Devamı gelmeyen sarnıç suyu.
SEMEHDER  Geniş, bol, vâsi.
SEMEK  Balık.
SEMEL  Sarhoşluk.
SEMEL  Eski kaftan, eski elbise.
SEMELE (SÜMLE)  Kap dibinde kalan artık.
SEMELE (SÜMLE)  Kap dibinde kalan azıcık su.
SEMEN  Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen)
SEMEN  Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı.
SEMEN-İ MİSL  Ehl-i vukuf tarafından hakiki kıymetini tâyin etme.
SEMEN-İ MÜSEMMA  İki tarafın isteğiyle değerlendirilen kıymet.
SEMEN-İ RÂYİC  Geçer değer, o zamanki kıymeti, fiyatı.
SEMEN  f. Yâsemin.
SEMEN-BU  f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu.
SEMEND  f. Çevik ve güzel at.
SEMEN-FAM  f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan.
SEMENÎ  Tereyağı.
SEMER  Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.
SEMER(E)  Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
SEMERÂT  (Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.
SEMEREDÂR  f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
SEMERE-İ FUÂD  Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk.
SEMERREC(E)  Üç defa haraç çıkarmak.
SEMERTUL  Uzun, tavil.
SE'MET  Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak.
SEMG  Yarmak.
SEMH  Cömertlik, keremli olma.
SEMHA  Kolaylık, sühulet.
SEMHAC  Arkası uzun olan at ve eşek.
SEMHAK  Yağmursuz bulut.
SEMHEC  Yağlı tadı azmış süt.
SEMHER  Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i semherî" derler.)
SEMHUK  Uzun, tavil.
SEMİ'  İşiten, duyan. * Fık: Allah'ın (C.C.) insanlar gibi zamana, âlete muhtaç olmayarak her şeyi işitmesi ve duyması. (O'nun işitip duyamıyacağı hiç bir şey yoktur.)
SEMİ-İ MUTLAK  Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.).
SEMİ-ÜD DUA  Duayı işiten Allah (C.C.).
SEMİC  (Semc) Çirkin, kötü görüşlü.
SEMİK  (C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.)
SEMİL  Sarhoş.
SEMİLE  Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı.
SEMİN  (Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli.
SEMİN  Semiz. Eti yağı bol.
SEMİ'NA VE ATA'NA  " İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" meâlindedir.
SEMİR  Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su.
SEMİR  Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye.
SEMİRE  Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.
SEMİT  Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş. * Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan.
SEMİY  Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm.
SEMİYYE  Yüce, yüksek, refia.
SEMİZ  t. Eti, yağı bol. Besili. 
SEML  (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip arıtmak.
SEMLAH  Tadı azmış olan yağlı süt.
SEMLAK  (C.: Semâlik) Düz, yüksek yer.
SEMM  (Simm - Sümm) (C.: Sümum) Delik.
SEMM-ÜL HIYAT  İğne deliği.
SEMM  Zehir, ağu.
SEMM-İ KATİL  Öldürücü zehir.
SEMM  Cem' etmek, toplamak. * İyi etmek.
SEMMAK  Balıkçı.
SEMMAN  Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.
SEMMDAR  f. Zehirli.
SEMMÎ  (Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli.
SEMN  Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı.
SEMPATİ  Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi.
SEMRA  (Müe.) Esmer. Kumral renkte olan.
SEMRA'  Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.
SEMRE  (C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı.
SEMSAK  Yâsemin.
SEMSAM  Eline ne alırsa kıran.
SEMSAM  (C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse.
SEMSEM  Tilki. * Bir yerin adı.
SEMSERE  Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek.
SEMT  Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık.
SEMT  Paklık, nezâfet, temizlik.
SEMUD  (Sümud) Kur'anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber'in kavmi.
SEMUH  (Semahat. dan) Çok cömert.
SEMUM  Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.
SEMUNYUN  Yaban kerevizi.
SEMURE  Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı.
SEMÜVV  Ad koymak, isim vermek.
SENA  Medihle tarif. Medhetmek, övmek.
SENA  Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi.
SENAA  Cemali güzel.
SENABİK  (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
SENABİL  Sünbüller. Başaklar.
SENA'BUK  Kötü kokulu bir ot.
SENAGÛ  f. Medheden, öven, sena eden.
SENAF  Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü.
SENAHAN  f. Medheden, alkışlayan, öven.
SENAKÂR  f. Öven. Medheden.
SENAKÂRANE  f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENAM  (C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği.
SENAN  Parlak, ziyâdar, ışıklı.
SENANİR  (Sinnevr. C.) Kediler.
SENAVER  f. Medheden, öven.
SENAVERÎ  f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane.
SENAYA  Öndeki dört dişler, ön dişler.
SENBER  Her umuru bilen, her işten anlayan.
SENBOL  (Bak: Sembol) 
SENC  f. Ölçen, tartan, değerlendiren.
SENCE  (C.: Senecât) Terazi taşı.
SENCEREF  Sülügen adı verilen kızıl taş.
SENCİDE  f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz.
SENCİLAT  Bir cins koku.
SENCİLEYİN  Senin gibi.
SENDEL  f. Sandal. * Sandal ağacı.
SENDERE  Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız.
SENDÜVE  (C.: Senâdâ) Meme.
SENE  Yıl.
SENE-İ EFRENCİYE  Efrenci (Frenkler, Avrupalılar) takvimine göre yılbaşı Ocak'tan başlayan milâdi sene.
SENE-İ HİCRİYE  Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke'den Medine'ye hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1'den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye (kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer.
SENE-İ KUR'ANİYE  (Bak: Eyyam-ı Kur'aniye)
SENE-İ MÂLİYE  1 Mart'tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl.
SENE-İ MİLÂDİYE  Kânun-i sâni (Ocak) 1'de başlayan sene. Milâdi sene.
SENE-İ RUMİYE  Garp Milâdi takvimini yani Efrenci takvimini kabul etmemiş olan Şark Hristiyanları için 14 Ocak tarihinden başlayan ve eskiden 1 Mart tarihinde başlayan Rumi sene.
SENE-İ ŞEMSİYE  22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne.
SENEB(E)  Zamandan bir parça.
SENE-BE-SENE  Yıldan yıla, seneden seneye seneler geçtikçe.
SENED  Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.
SENED-İ HÂKANÎ  Tapu senedi.
SENED-İ MÜSBİT  İsbat edici senet.
SENED-İ RESMÎ  Resmen tasdikli senet, resmî senet.
SENEM  Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
SENEN  Yol, tarik.
SENER  (C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu.
SENETEYN  İki yıl. İki sene.
SENEVAT  (Sene. C.) Yıllar, seneler.
SENEVÎ  Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub.
SENG  f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık.
SENG-İ AS-YÂB  Değirmen taşı.
SENG-İ HARA  Pek sert taş, kaya.
SENG-İ KABİR  (Seng-i mezar) Mezar taşı.
SENG-İ KAZA  Kaza taşı. Belâ, musibet.
SENG-İ MUSALLÂ  Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş.
SENGDİL  (C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz.
SENG-ENDAZ  f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen.
SENGİN  f. Taştan olan, taştan yapılmış.
SENGİSTAN  f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer.
SENGLAH  f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SENGPARE  f. Taş parçası.
SENGSAR  f. Taşlık yer.
SENGTRAŞ  f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
SENGZAR  f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
SENH  Arız olmak.
SENİH  Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.
SENİN  Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.
SENİNE  (C.: Senayin) Kumdan tepe.
SENİY  (C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan.
SENİYYE  (Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan.
SENİYYE  (C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol.
SENKENDAZ  Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı. (O.T.D.S.)
SENN  Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek. * Tasvir etmek. * Dökmek.
SENT  Etin kokması.
SENUT  Yere saçılan buğday.
SE-PA  f. Üç ayaklı. Sehpâ.
SEPİD  f. Ak, beyaz.
SEPİDE  f. Tan vakti.
SEPİDEDEM  f. Sabah aydınlığı.
SEPİDÎ  f. Aklık, beyazlık.
SEPTİSİZM  Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak: Sofestaî, Sofizm)
SER  f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis.
SER-İ FRENK  Avrupalıların, Frenklerin başı.
SER-İ MUY  Pek az şey. * Kıl ucu.
SER-KÂTİB  Başkâtip.
SE'R  İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek.
SER'  Yumurtlamak.
SER'  Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam.
SERA  Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin olmak.
SERA'  Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.
SERA  f. "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen.
SERAB  Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.)
SERABİL  (Sirbâl. C.) Gömlekler.
SERABİSTAN  f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SERAÇE  f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
SERADİK  (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
SERADİKAT  Padişaha mahsus perdeler.
SERAFİL  (C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
SER-AGAZ  f. Yeniden ve baştan başlama.
SERAH  Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
SERAHİN  (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
SERAHOR  Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.
SERAİR  (Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar.
SERAİR-İ VÜCUD  Yaradılış sırları.
SERAK  Hırsızlık yapmak.
SERAMAC  f. Boyunduruk.
SER-AMED  (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
SER'AN  Evmek, acele etmek.
SERAPA  f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar.
SERA-PERDE  f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ.
SERAR  Ayın son gecesi.
SERARE  İyilik. * Şeref.
SERARİ  (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
SERASER  f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
SERASİME  f. Sersem.
SERASİMEGÎ  f. Sersemlik.
SERASKER  f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
SERATÎ  Keskin.
SERAVİL  (C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar.
SERAY  f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı.
SERAYA  (Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler.
SERAY-DAR  f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
SERAYENDE  (C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.
SER-AZAD  f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
SERB  (C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.
SERBALİN  f. Baş yastığı.
SERBAZ  (C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
SERBAZÎ  f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk.
SER-BE-CEYB  f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan.
SERBEHA  f. Baş pahası. Diyet. Haraç.
SERBEND  f. Başa bağlanan veya sarılan şey.
SERBESER  f. Baştan başa.
SERBEST  f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz.
SERBESTÂNE  f. Serbestçe.
SERBESTE  f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü.
SERBESTÎ  f. Serbestlik.
SERBESTİYET  f. Serbestlik. Serbest oluş.
SERBESÜCUD  f. Secde edici. Başını yere değdirici.
SERBEZEMİN  f. Başı yere eğilmiş olan.
SERBÜLEND  (C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek.
SERBÜLENDÎ  f. Başı yükseklik. Yücelik.
SERC  (C.: Süruc) At takımı, eyer.
SERC-İ FERES  At eyeri.
SERCEM  Uzun.
SERCUC  Ahmak.
SERCÜMLE  f. Hepsi, tamamı, bütün.
SER-CÜNBAN  Baş oynatan, baş sallayan.
SERÇEŞME  (C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse.
SERD  f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat.
SERD  Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak.
SERD-İ KELÂM  Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek.
SERD  Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.
SERDAB  f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. * Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen addı.
SER-DADE  f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
SERDAH  Geniş ve düz yer.
SERDAR  f. Askerin başı. Kumandan.
SERDAR-I EKREM  Başkumandan. Başbuğ.
SERDAR-I ULEMA  Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.
SERDARÂN  (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERDARÎ  f. Başkumandanlık, serdarlık.
SERDEFTER  f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan.
SERDENGEÇTİ  Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimâli olduğu için bu adı almışlardı. (O.T.D.S.)
SERDETMEK  Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
SERDÎ  f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık.
SERDÎ-İ HEVÂ  Havanın sertliği.
SERDÎ-İ TABİAT  Tabiat ve huy sertliği.
SERDÜMEN  Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.
SERE  Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.
SERE  Suyun çok olması. * Devenin meme deliğinin geniş olması.
SEREB  (C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot.
SERED  Dudağın yarılması.
SEREF  Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy.
SER-EFGENDE  (C.: Serefgendegân) f. Başını eğen.
SER-EFRAZ  f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib.
SEREKA  İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
SEREM  Dişin, ağızda kökünden kırılması.
SERENCAM  f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a.
SER-ENDAZ  (C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz.
SERENDÎ  Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât)
SERENDİB  (Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi.
SERER  (C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir).
SERES  Zayıf endamlı.
SERETAN  Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar)
SEREYAN  Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
SEREYAN-I SERİA  Sür'atle yayılan, çabuk neşrolan.
SERF  Yemek yemek.
SERFİRAZ  f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan.
SERFİRAZÎ  f. Serfirazlık.
SERFÜRU  f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan.
SERFÜRU-BÜRDE  f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış.
SERGERDAN  f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
SERGERDE  f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis.
SERGERM  f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest.
SERGEŞTE  f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış.
SERGİN  f. Gübre, fışkı.
SER-GİRAN  f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
SERGÜZEŞT  f. Macera, baştan geçen hâller.
SERH  Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek.
SERHAD  Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
SERHADLÛ  Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
SERHAN  Canavar. Kurt.
SERHAS  Sivri uçlu bitki.
SERHAYL  f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan.
SERHED  Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili.
SERIK  Hırsızlık.
SERİ'(A)  Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan.
SERİ-ÜL HAREKE  Hızlı giden. 
SERİ-ÜL İNTİKAL  Çabuk anlayan, çok zeki.
SERİ-ÜS SEYR  Çok sür'atle akan veya giden.
SERİ-ÜT TEESSÜR  Çabuk müteessir olan.
SERİ-ÜZ ZEVAL  Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali.
SERİAN  Çabuk, tez elden, acele.
SERİD  Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)
SERİH  (C.: Serâyih) Nâlin kayışı.
SERİKA  Çalınmış. Çalınmış şey.
SERİR  Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht.
SERİR-İ HÜKÜMET  Hükümet tahtı. Makam sandalyesi.
SERİR-İ TEDRİS  Ders verme makamı.
SERİRARA  (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
SERİRE  (C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak.
SERİREDÂN  f. İçteki sırrı bilen.
SERİRÎ  Yatırarak hastaya bakma, klinik.
SERİR-NİŞİN  f. Tahtta oturan, padişah.
SERİYY  (C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak.
SERİYY  Çok, kesir.
SERİYYE  Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
SERKÂR  f. Müdür, iş başı, kâhya.
SERKAT  (Bak: Sirkat)
SERKÂTİB  f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
SER-KERDE  f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut.
SERKEŞ  f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi.
SERKEŞÂNE  f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
SERKEŞÎ  f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık.
SERKUB  f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey.
SERKUÇE  f. Sokak başı.
SERKUY  f. Yol, sokak veya mahalle başı.
SERLEVHA  f. Yazıda başlık.
SERM  Birinin dişlerini kırma.
SERMA  f. Kış. Soğuk.
SERMA-DİDE  f. Çok üşümüş. Donmuş.
SERMAK  Pazı otu.
SERMAYE  f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
SERMAYEDÂR  f. Sermâyesi olan.
SERMED  Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece.
SERMEDEN  Ebedî olarak.
SERMEDÎ  Daimî, ebedî, sürekli.
SERMEDİYET  Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet. 
SERMELE  Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.
SERMENZİL  f. Durak yeri.
SERMEST  f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
SERMEST-İ VAHŞET  Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali.
SERMESTÎ  f. Sarhoşluk.
SERMEŞK  f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
SERMETA  Yaş balçık.
SERMUHARRİR  f. Baş muharrir. Baş yazar.
SERNAME  f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
SERNİGÛN  f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız.
SERNÜVİŞT  f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat.
SERPAŞ  f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
SERPENÇE  f. Güçlü kuvvetli kimse.
SERPUŞ  f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
SERPUŞE  f. Başörtüsü.
SERR  Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.
SERRA  Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk.
SERRİŞTE  f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad.
SERSAM  f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem.
SERSAR  Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
SERSERE  Bir kimse konuşurken söz katmak.
SERSERİ  f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz.
SERSERİYÂNE  f. Serserice.
SERŞAR  f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
SERŞİKESTE  f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık.
SERT  Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu.
SERTAB  f. İnatçı, muannid.
SERTAC  f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
SERTAK  f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire.
SERTAPA  f. Baştan ayağa. Baştan aşağı.
SERTASER  (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
SERTEM  Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.
SERTİYE  Zayıf vücutlu, ahmak adam.
SERTİZ  f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin.
SERU  f. Boynuz. * şarap kadehi.
SERUPA(Y)  f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek.
SERÜVEN  Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.
SERV  Mal artırmak. * Suyun çok olması.
SERV  f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet.
SERV-İ HİRÂMÂN  Nazlı sallanan selvi.
SERV-İ NÂZ  Dalları yana sarkan selvi.
SERVA  f. Masal. * Söz.
SERVAKT  f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer.
SERVAN  Malı çok olan kimse.
SERV-ENDAM  f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse.
SERVER  f. Reis. Baş. Seyyid.
SERVERAN  (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
SERVERÎ  f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk.
SERVET  f. Mal, mülk, zenginlik.
SERVET-İ AKL  Akıllılık. Akıl zenginliği.
SERVET-İ FÜNUN  Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900 tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış olan kimselerin 1895'den 1901'e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı Cedide denilen edebî çığıra verilen addır.
SERVET-İ İLMİYE  Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği.
SERY  Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak.
SERYE (SERYÂ)  Yaş yer.
SERZAKİR  f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.)
SERZEDE  f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış.
SERZEMİN  f. Başını yere koyarak.
SERZENİŞ  f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama.
SE'SE'  Defetmek, kovmak.
SE'SEE  Suya kandırmak.
SE'SEM  Kara abnus ağacı.
SE'T  Boğmak.
SETA'  Boyunun uzun olması.
SETA  Hamakat, ahmaklık.
SETAİR  (Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.
SETAT  Sakalın hafif olması.
SETE'  Bezin hatâsı.
SE'TE  (C.: Set) Kara balçık. 
SETEH  (C.: Estâh) Oturak yeri.
SETEL  Her nesnenin kötüsü, yaramazı.
SET'ET  Böy denilen zehirli böcek.
SETH  Bir kimsenin arkasına vurmak.
SETİH  Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum.
SETİR  Örtülmüş, kapalı. Mestur.
SETİRE  Parmak otu.
SETL  Birbiri ardınca bir bir çıkmak.
SETL  (C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. * Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap.
SETR  (Setir) Örtme, kapama, gizleme.
SETR-İ AVRET  Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer'an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek. (Bak: Avret-Tesettür)
SETR-İ GAYB  Gizlilik perdesi.(Demek, sefihâne lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çünkü hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-i tâmmeden bilkülliye mahrumsun. Hem senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.Fakat iman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, iman cihetiyle mevcut bulunan mazi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o nisbette teâli eder. R.N.)
SETR-İ HÜSN  Güzelliği örtüp gizleme.
SETR-İ UYUB  Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek.
SETR  Hat. * Saf. * Yazmak.
SETRE  Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise.
SETTAR(E)  Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
SETTAR-ÜL UYUB  Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)
SETTUKA  İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.
SETV(E)  (C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek.
SEV'  Akmak.
SE'V  Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza.
SEVA  Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi.
SEVA  Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak.
SEVAB  Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
SEVABIK  (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
SEVABİT  (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
SEVAD  Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama.
SEVAD-ÜL AYN  Göz bebeği.
SEVAD-I A'ZAM  Büyük şehir. * Mekke-i Mükerreme. * İnsanların ekseriyeti.(Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Hayat)
SEVAD-I MÜSLİMÎN  İslâm cemaatı.
SEVAD-ÜL KALB  Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb)
SEVAFİL  (Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır)
SEVAHİL  (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
SEVAÎ  İpek kumaş.
SEVAİD  (Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar.
SEVAİM  (Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. * Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.
SEVAİYE  Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak.
SEVAKIB  (Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar.
SEVAKIT  (Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler.
SEVAKÎ  (Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler.
SEVAKİN  (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.
SEVALİF  (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
SEVAM  Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar.
SEVANİ  (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
SEVANİH  (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
SEVATI'  (Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler.
SEVATİR  (Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar.
SEVAZİC  (Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler.
SEVB  (C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların sahibine "sevvab" derler.) * Rücu' manasına mastar.
SEVDA  f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs. Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, Sıkıntı.
SEVDA-İ MENFAAT  Menfaat hevesi.
SEVDA-ÜL KALB  Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda)
SEVDAFEZA  f. Sevda artıran.
SEVDAGER  (C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun.
SEVDAGERÎ  f. Âşıklık, sevdalılık.
SEVDAKÂR  f. Sevdalı. Âşık.
SEVDAPEREST  f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr.
SEVDAVÎ  Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı.
SEVDAZEDE  f. Âşık, meftun, sevdalı.
SEVDE  Karalık, siyahlık.
SEVDED  Ulu olmak.
SEV'E  Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri.
SEVEBAN  Hastalığın iyileşmesi.
SEVEL  Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.
SEVERAN  Tozun, dumanın kalkması.
SEVF  Koklamak.
SEVG  Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak.
SEVGEND  f. Yemin, kasem, and.
SEVH  Batmak.
SEVHAK  Uzun.
SEVİK  (C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına "sevvâk" denir.
SEVİLE  İnsan topluluğu.
SEVİM  Sevme. * Câzibe.
SEVİŞ  Misafire yemek ve azık vermek.
SEVİT  Karışmış, muhtelit.
SEVİYY  Bir, beraber. * Düz, doğru.
SEVİYYE  Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk.
SEVİYYE  (C.: Sevâyât) Koyun yatağı.
SEVİYYEN  Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak.
SEVİYYET  Eşitlik, müsavilik, denklik.
SEVK  Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye bağlamak.
SEVK-İ TABİÎ  Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur.
SEVK-ÜL CEYŞ  Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme.
SEVK  Misvak yapmak.
SEVKİYAT  Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri.
SEVL  Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak.
SEVL  Bal arısı.
SEVLA'  (C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel)
SEVLA'  Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel)
SEVLEB  (C.: Sevâlib) Tilki. 
SEVM  Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * Satışa arzetmek. * Satın almak istemek. * Fâide yetiştirmek. * Davarın yabanda gezip otlaması. * İstemek, talep etmek.
SEVMELE  Leğen.
SEVR  Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah)
SEVRET  Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya kudreti. * Tezlik.
SEVS  Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.
SEVSEN  Susam.
SEVVA  Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren.
SEVVAB  Elbise satan, elbiseci.
SEVVAM  (Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.
SEVVİB  Geri çekmek. * Men'etmek, engel olmak.
SEVZAK (SEVZENİK)  Çakır doğan kuşu.
SEY'  Meme başında olan süt.
SEYAHAT  Yolculuk, gezi.
SEYAHİN  Basra ırmağının adı.
SEYB  (C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal.
SEYDA  Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı söylediği bir hürmet lâfzıdır.
SEYEHAN  Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi.
SEYEHAN  (Vapur v.s.) batma.
SEYELAN  Akma. Cereyan. * Sel felâketi.
SEYELAN-I DEM  Kan akma.
SEYERAN  (Bak: Seyran)
SEYF  Kılıç.
SEYF-İ HADİD  Keskin kılıç.
SEYF-İ MESLUL  Kınından çıkmış kılıç.
SEYF-İ SÂRİM  Keskin kılıç.
SEYFEDDİN  (Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri.
SEYFÎ  (Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde.
SEYF İBN-İ ZÎYEZEN  Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setinden evvel onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak olmuştu.(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Ceddi Abdülmuttalib; Yemen'e kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen onları çağırmış, onlara demiş ki: "Hicaz'da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hatem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak."Sonra gizli, Abdülmuttalib'i çağırmış: "O çocuğun ceddi de sensin" diye kerametkârane, bi'setten evvel haber vermiş... M.)
SEYFULLAH  Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i Velid'e (R.A.) verilen ünvan.
SEYH  Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye vermek. * Çizgili elbise.
SEYH  Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması.
SEYHEC  (Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid.
SEYHEK  Katı yel. Şiddetli rüzgâr.
SEYİS  Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.
SEYKANE  İnce bellilik.
SEYL  Sel. şiddetle gelen şey.
SEYL-İ HURUŞÂN-I ZAMAN  Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.
SEYL-İ ŞUUNÂT  İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.
SEYLAB  (Seylâbe) f. Taşkın su, sel.
SEYLABE-İ HUN  Kan seli.
SEYLHİZ  f. Taşkın ve coşkun su.
SEYNA'  Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer.
SEYR  Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk.
SEYR-İ ÂFÂKÎ  Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta "seyr-i enfüsi" ve "seyr-i âfâki" tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta, dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer; fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" nâmiyle haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. M.)
SEYR-İ ENFÜSÎ  Hafî tariklerin çoğunda takib edilen ve nefsinin iç âlemindeki delillerle, vasıtalarla tekâmüle gidenlerin usûlü. (Bak: Seyr-i âfâkî)
SEYR-İ FİLMENÂM  Uykudaki veya rüyadaki seyr. (Bak: Seyr)
SEYR-İ ŞUUNÂT  Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak. * Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi.
SEYR Ü SEFER  Gidiş geliş. Trafik.
SEYR Ü SEYELÂN  Devamlı akıp gitme ve değişme.
SEYR Ü SÜLUK  Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme.
SEYRAN  (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc.
SEYRANGÂH  f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
SEYRURET  Yürümek, gezmek.
SEYTEL  Vahşi sığır.
SEYTERE  Havâle olunmak.
SEYYAD  Avcı. (Bak: Sayyad)
SEYYAF  (Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât.
SEYYAH  (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.
SEYYAHÎN  (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
SEYYAL(E)  Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey.
SEYYALÂT  (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
SEYYALE-İ BERKİYYE  Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak.
SEYYAR(E)  Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil.
SEYYARAT  (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
SEYYİ'  Kötü, fena.
SEYYİAT  (Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.(Kur'an-ı Kerim tahliye-i seyyiatı üç mertebesi ile zikretmiştir. Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü mâsivâullahı terk.) (İ.İ.)
SEYYİB(E)  Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın.
SEYYİBÂT  (Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar.
SEYYİD  Efendi. * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir. (Bak: Sâdât)
SEYYİD-ÜL BEŞER  İnsanların seyyidi, efendisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
SEYYİD-ÜL ENAM  Bütün mahlukatın efendisi. Muhammed (A.S.M.)
SEYYİD-ÜL KEVNEYN  İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı.
SEYYİD-ÜL MÜRSELÎN  Resüllerin Seyyidi. (Bak: Fahr-i âlem, Muhammed (A.S.M.), Münacat, Resül)
SEYYİDE  Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O'nun izinden giden temiz kadın, hanım.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ  (Bak: Cürcanî)
SEYYİE  Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
SEZA  f. Lâyık, münasip.
SEZA-YI TAKRİZ  Övmeye, medhetmeğe lâyık.
SEZA-YI TEZLİL  Tahkir edilip alçak görülmeğe lâyık olan.
SEZAB  Sedef otu.
SEZASE  Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.
SEZAVAR  f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.
SEZZE  Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.
SIAB  (Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.
SIBA'  Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli.
SIBAG  (C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış.
SIBAH  Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule.
SIBGA  Boya, renk, levn. * Din, mezheb.
SIBGATULLAH  Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini.
SIBHAL  Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye.
SIBHALE  Azası iri ve uzun olan.
SIBR  (C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi.
SIBT  (C.: Esbât) Torun.
SIBTEYN  İki torun.
SIBTIR  (C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş.
SIBYAN  (Sabi. C.) Çocuklar, sabiler.
SIDAK  Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi.
SIDAR  Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.
SIDDÎK  Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
SIDDÎKA  Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.
SIDDÎKÎN  Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.
SIDDÎKİYET  Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam. * Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır. * Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.
SIDK  Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi. * Kalb temizliği.(İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır. İ.İ.)
SIDK-I CENAN  Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.
SIDK-I DERUN  Kalb temizliği.
SIDK U SELÂMET  Doğruluk ve selâmetlik için oluş.
SIFAT  Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.
SIFAT-I AYNİYE  Sadece zâta mahsus olan sıfat. Zatî sıfat. Lafza-i Celalin sadece Cenab-ı Vâcib-ül Vücud olan Rabbimize mahsus olması gibi. (Bak: Sıfât-ı selbiye ve Sıfât-ı sübutiye)
SIFAT-I SEMÂİYE  Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat.
SIFÂT  (Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar.
SIFÂT-I ADEDİYE  Sayı sıfatları.
SIFÂT-I CEMALİYE  Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl)
SIFÂT-I FİİLİYE  Cenab-ı Hakk'a (C.C.) mahsus fiilî sıfatlar. (İhyâ, icad, in'âm, tasvir, tezyin, terzik... gibi)
SIFÂT-I HÂSSA  Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar.
SIFÂT-I İLÂHİYE  Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi)
SIFÂT-I İŞARİYE  İşaret sıfatları.
SIFÂT-I SELBİYE  Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için "Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi. (Bak: Sıfât-ı zâtiye)
SIFÂT-I SÜBUTİYE  Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir.
SIFÂT-I ZÂTİYE  (Sıfât-ı lâzime - Sıfât-ı vâcibe) Allah'ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlar. * Tecvidde: Harflerin zâtından ayrılması mümkün olmayan sıfatlarıdır. (Bak: Sıfât-ı ayniye)
SIFAT TERKİBİ  Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.
SIFFÎN  Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Muaviye (R.A.) arasında vuku bulan muharebelere meydan olmakla şöhret bulmuştur. Sıffîn muharebesinde Hazret-i Ali'nin maiyyetinde 120.000 Hazret-i Muaviye'nin maiyyetinde 90.000 kişi vardı. Hazret-i Ömer'in (R.A.) oğlu Hz. Abdullah da şehid olanların arasında idi. Sıffîn vak'ası 110 gün sürmüş ve doksan muharebe olmuştur.(Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlariyle muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yâni: Hazret-i İmam-ı Ali ahkâm-ı dini ve hakaik-ı İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp, ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler. M.)
SIFIR  Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi.
SIFIR-ÜL YED  (Sıfr-ül yed) Mahrum, eli boş.
SIFRİD  (C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş.
SIFSIL  Bir ot cinsi.
SIFTİT (SIFTÂT)  Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse.
SIGAR  Küçükler.
SIGAR  Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş.
SIGAR-I NEFS  Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik.
SIGREB  Küçük dişler.
SIHAF  (Sahfe. C.) Geniş düz kaplar.
SIHHAT  Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)
SIHHÎ  Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.
SIHHİYE  Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri.
SIHLE  (C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne.
SIHNA'  (Sıhnat) Balık yahnisi.
SIHR  Damat yahut enişte. * Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.
SIHRE  Kaynana, kayınvâlide.
SIHRÎ  Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.
SIHRİYET  Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
SIHRİZ  Kızıl hurma.
SIHTİT  Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.
SIHVE  (C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc.
SIKA'  Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü.
SIK'AL  Suda ıslanmış kuru hurma.
SIKKE  Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek. * Ulaştırmak.
SIKKİF  Çok keskin sirke.
SIKLET  Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
SIKT  Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş.
SIKY  Yer sulamak. Sulu ekin.
SILA  Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümleye bağlamaya yarayan (edip, ederek, ederken) gibi fiil şekli rabt sigası.
SILA-İ RAHİM  Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme.
SILA'  Kebap. * Isınmak için yakılan ateş.
SILAH  "Musâlaha" mânâsına mastar.
SILAL  Yaş ot.
SILAME  (C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.
SILAT  (Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler.
SILE  Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para.
SILL  (C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan.
SILLE  (C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ.
SILYANE  (C.: Salayan) Bakla.
SIMAD  Şişe tıpası.
SIMAG  Ağızın bir tarafı.
SIMAH  Kulak deliği, kulak.
SIMAH-I CÂN  Can kulağı.
SIMAM  Tıpa. Şişe tıpası.
SIMAME  Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.
SIME  (C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük erkek yılan.
SIMLAH  Kulak kiri.
SIMM  Belâ, âfet. * Arslan.
SIMME  Hâlis ve temiz.
SIMSAM(E)  Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması.
SIMSIM  (C.: Semâsım) Şişman ve etli adam.
SIMT  (C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey.
SINAAT  (C.: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık.
SINAB  Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.
SINAÎ  (Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı.
SINAİYYAT  (Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler.
SINAR  Çınar.
SINARE  Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
SINDİD  (C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen.
SINF  Söğüt yaprağı.
SINIF  Kısım, bölüm, tabaka.
SINIFÎ  Sınıfla alâkalı, kısıma ait.
SINN  Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar. * Deve sidiği.
SINV  Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih, benzer. * Amca. * Oğul.
SINVU EBÎ  Babamın kardeşi.
SIR  (Bak: Sırr)
SIRAF (SARUF)  Hayvanın kızmakla erkeğini araması.
SIRAM  Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş.
SIRAR  Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip.
SIRAT  Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.
SIRAT-I MÜSTAKİM  En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve felâketlere ma'ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder...Hülâsa : Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir. İ.İ.)
SIRAT KÖPRÜSÜ  Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.(İ'lem Eyyühel Aziz! İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mâhiyyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismani ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir. M.N.)
SIRAVARİ  f. Sıralı halde, sıra gibi.
SIRDAŞ  (Bak: Sırrdaş)
SIRF(E)  Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan.
SIRHAK  Çağırmak.
SIRKATİBİ  Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib.
SIRM  (C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem'olmuş beytler.
SIRME  (C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü.
SIRP  Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi.
SIRR  Şiddetli ateş veya soğuk.
SIRR  Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. * Müşâhedetullah'ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife. * İnsanın aklının ermediği şey. Allah'ın hikmeti.(Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.)
SIRR-I EHADİYET  Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri.
SIRR-I TEKLİF  İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı. (Bak: Teklif)
SIRRAN  Gizli olarak, gizlice.
SIRRDAŞ  Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan.
SIRRE  Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık.
SIRRÎ  (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili.
SIRSIR  Çekirgeye benzer bir hayvan.
SI'SIA  Sığınacak yer, sığınak, melce'. * Her nesnenin aslı. * Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.
SITAT  Husumet, düşmanlık.
SI'V  Saat.
SI'VA'  Saat.
SIVAD-I A'ZAM  (Bak: Sevad-ı a'zam)
SIVAR  (C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı.
SI'VENN  Deve kuşunun erkeği.
SIYAGAT  Kuyumculuk.
SIYAH  (Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.
SIYAH-I MÂTEM  Mâtem feryadları.
SIYAL  (Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma.
SIYAM  (Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan)
SIYAN  Elbise saklama yeri, sandık.
SIYANET  Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza.
SIYAR  (C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü.
SIYAS(İ)  (Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler.
SIYDANE  (C.: Saydân) Taş çömlek.
SIYK  Kesif toz ve fena ter kokusu.
SIYK  (Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde).
SIYSA  (C.: Sıyâs) Kale. Kal'a. * Sığınacak yer. * Köşk.
Sİ  f. Otuz.
SİA  Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik.
SİA-İ HÂL  Rahatlık, genişlik, bolluk.
SİAYET  Dedikodu, gıybet, koğuculuk.
SİB  f. Elma.
SİB  Suyun aktığı yer.
SİB'  Susuzluk.
SİBA'  Esir etmek.
SİBA'  Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar.
SİBAB  Sövme, küfretme, şetm.
SİBAH  Tuzlu ve çorak yerler.
SİBAHAT  Suda yüzmek.
SİBAK  (Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. * Bağ, bağlantı.
SİBAK-UL KELÂM  Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ.
SİBAK U SİYAK  Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.
SİBAR  Cerrahların yara yokladıkları mil.
SİBB  Tülbent. Baş örtüsü.
SİBD  (C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye.
SİBKAN  Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
SİBT  (C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun.
SİBT  Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi.
SİCAL  Münavebe. Arab ata sözlerinde: "Harp sicaldir" denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları.
SİCCİL  Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.
SİCCİN  Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.
SİCİL  Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların durumu hakkında tutulan dosya.
SİCİSTAN  Bir cins darı.
SİCL  Turp.
SİCLAT  Bir güzel kokulu çiçek.
SİCM (SİCÂM)  Seyelân etmek, akmak.
SİCN  (C.: Sücun) Hapis, zindan.
SİD(E)  (C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan.
SİDA'  Sahrâ, çöl. * Yazı.
SİDAD  Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.
SİDDER  Bir oyun adı.
SİDN  Etli ve gövdeli şişman kimse.
SİDR  Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları.
SİDRE  Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
SİDRE AĞACI  "Arabistan kirazı" denen bir ağaç.
SİDRET-ÜL MÜNTEHA  Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam.
SİF  (C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi.
SİF'  Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması.
SİFAD  Hayvanların çiftleşmesi.
SİFAH  Zina.
SİFAL  (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu.
SİFAL  Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
SİFANET  Marangozluk.
SİFAR  Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
SİFARE  Habercilik.
SİFF  Kuru deri.
SİFLE  Adi, alçak, zelil, terbiyesiz.
SİFLEKÂM  f. Adi kişilerin işine yarayan.
SİFLEPERVER  f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan.
SİFR  Yazılmış nesne, mektup.
SİFSİR  (C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli. * Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan.
SİGA  Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.
SİGA-İ MÜBÂLAĞA  Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa)
SİGAL  f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe.
SİGALİŞ  f. Düşünüş, kuruş.
SİGAR  (Bak: Sıgar)
SİGAR Ü KİBAR  Küçükler ve büyükler.
SİH  f. Demir şiş. * Kebap şişi.
SİHAB  Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.
SİHAE  (C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı.
SİHAM  (Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler.
SİHAM-I KAZA  Kaza okları. * Şâir Nefi'nin eserinin ismidir.
SİHAN  Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde.
SİHLE  İri taneli kum.
SİHR  (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey. * Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner. (Buna sihr-i helâl da denir)Sebebi gizli olan ince şey. Örf-i şer'îde sihir: Sebebi gizli olmakla hakikatın hilâfına tahayyül olunan, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey. Bunda esrarengiz bir surette bâtılı hak, hakkı bâtıl göstermek vardır. Mukayyed olarak memduhu olan ve hakkı izhar için kullanılan lâtif hususâttaki istimali vardır. Buna sihr-i helâl denir. Sebebi herkes için bilinmediğinden hârika telâkki olunur. (E.T.)
SİHR-İ BEYANÎ  Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)
SİHİR-ÂMİZ  f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici.
SİHİRBÂZ  Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase.
SİKA  (C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse.
SİKA'  (C.: Eskiye-Eskıyât-Esâk-Esâki) Su kurbağası.
SİKA'  Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe.
SİKA  (C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses.
SİKA'  Sakaların içine su doldurdukları köseleden yapılmış kap, kırba.
SİKAB  Su çeken. Su çekici.
SİKAF  Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç.
SİKAL  Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
SİKALİŞ  (Bak: Sigâliş)
SİKAT  (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
SİKAYE  Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer.
SİKAYET  Birine içecek su verme.
SİKBAC  Ekşi aş.
SİKEC  Başı kızıl olan zehirli bir yılan.
SİKEK  (Sikke. C.) Sikkeler.
SİKKE  Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol. * Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * Basılmış madeni para.
SİKKE-İ EHADİYET  Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet)
SİKKEHANE  f. Para basılan yer.
SİKKEZEN  f. Madeni para basan.
SİKKÎN  Bıçak.
SİKKÎR  Devamlı sarhoş kimse.
SİKR  Rüzgârın eserken dinmesi.
SİKSAK  Hamâkat, ahmaklık.
SİL'  (c.: Eslâ) Dağ yarığı.
SİL'A  Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük.
SİLA'  Arınmış, temizlenmiş nesne.
Sİ'LA'  (C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri.
SİLAB  (C.: Sülüb) Kara mâtem donu.
SİLAHDAR  Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır.
SİLAHENDAZ  Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri.
SİLAHHANE  f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
SİLAHŞÖR  Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bir tabirdi. Padişahın maiyyetinde muhafız olarak kullanılanlara da bu ad verilirdi.
SİLAL  (Selle. C.) Sepetler, seleler.
SİLİ  f. Tokat. Şamar.
SİLİF  Bacanak.
SİLİZEN  f. Tokat vuran, şamar atan, döven.
SİLAK  Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip.
SİLAM  Hamd, şükür. * Taş. * Su.
SİLAN  Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.
SİLB (SELEBE)  (C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.
SİLFED  Ahmak kimse. * Kurt.
SİLHEM  Bir kimsenin cisminde değişiklik olması.
SİLK  Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt.
SİLK(A)  Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi'b. * Şerli, ahlâksız kadın.
SİLKA'  Arkası üstüne yatmak.
SİLL  Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem.
SİLLE  f. Tokat. Şamar.
SİLM  Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak.
SİLSİL  Kapı halkası.
SİLSİLE  Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.
SİLSİLE-İ CİBAL  Dağ silsilesi. Sıra dağlar.
SİLSİLE-NAME  f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel.
SİLV  Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak.
SİM  f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan.
SİM Ü ZER  Gümüş ve altın.
SİMA  Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet.
SİMA'  Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri. (Bak: Semâ')
SİMAD  Az su.
SİMAH  (Bak: Sımah)
SİMAK  (Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. * Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.
SİMAL  Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi.
SİMAM  (Semm. C.) Zehirler.
SİMAN  (Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar.
SİMAR  (Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar.
SİMAT  (C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet.
SİMAT  Damga, iz. Nişan, alâmet.
SİMATOĞRAF  (Bak: Sinematoğraf)
SİMAVÎ  Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı.
SİME  (C.: Simât) Damga, alâmet, nişan.
SİMEN  Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen)
SİMENDUD  (Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı.
SİMER (SEMER)  (C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan.
SİMİN  f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer.
SİMİN-TEN  f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu.
SİMK  Yüce olmak, yükselmek.
SİMM (SEMM-SÜMM)  (C.: Simâm-Sümum) Küçük dar delik. * İğne deliği. * Ağu, zehir. *Kast. * Düzeltme, ıslah. * Set.
SİMMÎ  (C.: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri. 
SİMN  (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.
SİMSAR  (C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
SİMSİM  Susam.
SİMT  (C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik.
SİM-TEN  f. Gümüş tenli.
SİMURGA  Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir. (Bak: Anka)
SİMYA  (Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur.
SİMYA  Nişan, işâret, alâmet.
SİMYAN  (Simân) (Süryanice) Hak.
SÎN  Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü.
SİNA  Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ'nın ceddinin ismi. (Bak: İbn-i Sinâ)
SİNA'  Deve ayağına bağladıkları ip.
SİNA  İki kere iâde olunan nesne.
SİNAD  Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer.
SİNAN  (C.: Esinne) Mızrak, süngü.
SİNAN-İ ÜMMİ  (Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı'dan olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh: 187)
SİNAYE  Yünden ve kıldan yapılan ip.
SİNDAN  Örs.
SİNDİBAN  Pelit ağacı.
SİNE  Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)
SİNE  An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta.
SİNE  f. Göğüs. Sadır. Kalb.
SİNE-BEND  f. Göğüs bağı, sütyen.
SİNE-ÇÂK  Göğsü, yüreği yaralı.
SİNE-GÂH  f. Göğüs.
SİNEMATOĞRAF  Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir.
SİNEPÜRYAN  (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.
SİNESAF  f. Sarılıp kucaklaşmış.
SİNESUZ  f. Yürek yakan.
SİNET  Uyuklamak.
SİNH  (C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.
SİNH  (C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası.
SİNİ  f. Büyük tepsi, sini.
SİNİMMAR  Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir'den)
SİNİN  (Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı.
SİNİN-İ SÂLİFE  Geçen yıllar.
SİNN  (C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine'de bir dağın ismi. * Yaban öküzü.
SİNN-İ İYAS  (Sinn-i ye's) Kadınların "âdet görmekten" kesildiği yaş. En çok 55 yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir.
SİNN-İ TEKLİF  Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.)
SİNN-İ TEMYİZ  Hak ile bâtılı farketme yaşı.
SİNN  Ot kurutmak.
SİNNE  (C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri.
SİNNEN  Yaşça, yaş bakımından.
SİNSİN  (C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu.
SİNTAH  Büyük karınlı kuvvetli deve.
SİNTEL  Kısa boylu.
SİNY  (C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat.
SİNNEVR  (C.: Senânir) Kedi.
SİNYAL  Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret.
SİPAH  (C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu.
SİPAHDAR  f. En büyük asker, serasker.
SİPAHİ  Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını te'min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı.
SİPAHSALAR  f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
SİPAR  f. Veren, fedâ eden.
SİPARE  (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
SİPARİŞ  f. Ismarlamak, ısmarlayış.
SİPAS  f. Şükretme, dua etme.
SİPAS-DÂR  f. Hamdeden, şükreden.
SİPEH  f. Asker, leşker. * Ordu.
SİPEH-BÜD  f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan.
SİPEH-KEŞ  f. Başkumandan, başbuğ.
SİPENC  f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir.
SİPER  f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar yığılmak suretiyle vücuda getirilen korunma yerleri. * Kalelerin üstünde ok ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar parçalarına verilen addır.
SİPER-İ SÂİKA  Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür.
SİR  f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak.
SİR  Yarık. Delik. * Balık yahnisi.
SİRA'  Hızla gitmek, acele etmek.
SİR-AB  f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze.
SİRAC  Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey. * Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te'min edecek desatiri câmi'dir. M.)
SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET  Hidayet yolunun ışığı.
SİRAC-ÜN NUR  Nurun lâmbası. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı.
SİRAC-ÜS SÜRC  Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.
SİRAD  Gön, sahtiyan.
SİRAN  (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar.
SİRAR  (C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu.
SİRAYET  Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
SİRB  (C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü.
SİRBAL  (C.: Serâbil) Gömlek, kamis.
SİRCİN  Kurumuş davar tersi.
SİRDAB  (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.
SİRE  (C.: Sıyer) Koyun ağılı.
SİRET  Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
SİRET-İ HASENE  Güzel ve iyi ahlâk.
SİRET-ÜN NEBİ  Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir. (Bak: İlm-i hadis, Siyer-i Nebi)
SİR'ET  Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar.
SİRHAN  (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.
SİRİŞK  f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi.
SİRİŞT  f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat.
SİRİŞTE  f. Yoğrulmuş, karıştırılmış.
SİRKAT  (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
SİRKE-FURUŞ  f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi.
SİRKİN  Kuru davar tersi.
SİRR  (C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli.
SİRVAL  (c.: Serâvil) şalvar.
SİRVE  (C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası.
SİSA  (C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. * Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu.
SİSA'  (C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı.
SİSMOĞRAF  Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet.
SİSTEM  Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * Proğramlı çalışmak. * Manzume.
SÎT  Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam.
SİTA'  Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği.
SİTAD  f. Alma, alış.
SİTAM  Kılıcın ağızı.
SİTAN  (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük.
SİTAN  f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan.
SİTARE  (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey.
SİTARE  f. Yıldız, kevkeb.
SİTARE-İ RAHŞÂN  Parlak yıldız.
SİTARE-GÂN  Yıldızlar.
SİTAYİŞ  f. Övme, medhetme. Medih.
SİTAYİŞ-KÂR  f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE  Överek, medhetmek suretiyle.
SİTEBR  f. Kalın, kaba, yoğun.
SİTEM  f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa.
SİTEM-ÂMİZ  f. Hâin. İnsafsız, haksız.
SİTEM-DİDE  (C.: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş.
SİTEM-KÂR  (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
SİTEM-KEŞ  f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum.
SİTEM-RESİDE  f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş.
SİTİZ  (Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme.
SİTİZE-CU  f. Kavgacı.
SİTİZE-KÂR  f. Kavgacı.
SİTR  (C.: Estâr) Örtü. * Perde.
SİTT  Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.)
SİTTE  Altı. (6) Altılık.
SİTTE-İ SEVR  Güneş'in Sevr burcunda bulunduğu Nisan ayında fırtınalariyle meşhur olan altı gün.
SİTTÎN  (Sittûn) Altmış. 60 
SÎV  f. Elma.
SİVA  Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva)
SİVAD  Gizli söz, sır.
SİVAK  (C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak.
SİVAR  (C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik.
SİVAR-I ZERRİN  Altun bilezik.
SİVCAR  Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.
SİVİL  Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen polis. * Medeni.
SİYA'  Samanlı balçık.
SİYAB  (Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler.
SİYABE  Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
SİYAC  Dikenli duvar.
SİYADET  Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
SİYAFET  Kılıççılık sanatı.
SİYAH  f. Kara, esved. * Zenci.
SİYAHA  Suyun akması. * Oruç tutmak.
SİYAHAT  (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)
SİYAHBAHT  f. Tâlihsiz, kara bahtlı.
SİYAHÇERDE  f. Esmer, karayağız olan.
SİYAHFAM  f. Siyah renkli.
SİYAHÎ  f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
SİYAHKÂR  (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
SİYAHKEDE  f. Kapkara yer.
SİYAHLİKA  f. Kara yüzlü.
SİYAHPUŞ  f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı.
SİYAHRUZ  f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
SİYAK  Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun çıkması.
SİYAK-I KELÂM  Sözün gelişi, sevkediliş.
SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET  Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
SİYAKAT  Binek hayvanını arkasından sürme.
SİYAM  Oruç. (Bak: Sıyam)
SİYANET  Koruma, muhafaza, hıfz.
SİYASET  Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * Seyislik, at idare işleriyle uğraşma. (Bak: Hilafet)
SİYASETEN  Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.
SİYASÎ  Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
SİYASİYYUN  Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
SİYAT  (Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar.
SİYE  Koyun yatağı.
SİYER  (Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar.
SİYER-İ ENBİYA  Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından bahseden kitap.
SİYER-İ NEBİ  Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahvâl ve evsâfı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranidir ki; Siyer ve Tarih'te beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünki: $ sırrınca: Hergün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azim ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarih'e geçen beşeri ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrâil ve Mikâil, iki muhafız yâver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i Risalette durmuş nurani şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. M.)
SİYER-İ SENİYYE  Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab.
SİYERA'  İbrişimle karışık alaca bez.
SİYONİST  (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik. * Yahudi dinine giren.
SİYY  Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil.
SİYYAN  (Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi. 
SİYYANEN  Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
SİYYE  Yay başı.
SKOLASTİK  Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.
SLOGAN  ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.
SOFESTAÎ  (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar. (Bak: Sofizm)(..O Vahid-i Ehad'i kabul etmeyen ya nihayetsiz ilâhları kabul edecek veyahut ahmak sofestâi gibi hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek. M.)
SOFİ  Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun)
SOFİZM  Fr. Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve Lâedriye "Septizm" adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm'dan)
SOHBET  Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü süluka mukabil hakikatın envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Malumdur ki; in'ikâs ve tebaiyyetle o nur-u âzam-ı Nübüvvetle beraber en azim mertebeye çıkabilir.Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar. Hattâ Celâleddin-i Süyuti gibi, uyanık iken, çok def'a sohbet-i nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle, yâni Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise vefat-ı Nebeviden sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefavüt etmek lâzım gelir.Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurâni olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam; kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahimaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu. S.)
SOHBET-İ İHVAN  Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.
SOKRAT  Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun, Sokrat'ın fikirlerini müdafaa etmiştir.
SOLCU  (Bak: Ashab-ı Şimal) 
SORGUÇ  Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs.
SOSYAL  Fr. İçtimaî. Cemiyete ait.
SOSYALİST  Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
SOSYALİZM  Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "müsâvât-ı hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.)
SOSYOLOĞ  Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı.
SÖMESTR  Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri.
SPİKER  ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.
SPİRİTUALİZM  Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
STAJ  Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma.
STAJYER  Fr. Staj yapan kimse.
STRATEJİ  yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş.
STRATOSFER  Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası.
SU(Y)  f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan.
SU'  Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena.
SU-İ AHLÂK  Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı.
SU-İ HAL  Fena hareket tarzı. Kötü hal.
SU-İ HAREKET Kötü hareket, kötü iş.
SU-İ HAZM  Sindirim bozukluğu.
SU-İ HULK  Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık.
SU-İ İHTİYAR  Kötü arzu, fena istek.
SU-İ İSTİMÂL  Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.
SU-İ KASD  Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. * Kötü kasd.
SU-İ MİZÂC  Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı.
SU-İ NİYET  Kötü ve bozuk niyet.
SU-İ TEDBİR  Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş.
SU-İ TEFEHHÜM  Kötü anlayış. Yanlış anlama.
SU-İ TELÂKKİ  Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme.
SU-İ ZAN  Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.(Dördüncü hastalık su-i zandır. Evet insan, hüsn-ü zanna me'murdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan su-i ahlâkı, su-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek su-i zandır. Su-i zan ise, maddi mânevi içtimâiyâtı zedeler. M.N.)
SUADA'  Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
SUADÎ  Topalak otu.
SUAL  İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik.
SUAL  Öksürük.
SUALÂT  (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
SUB'  Yedide bir.
SUBA (SABÂ)  (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
SUBABE  Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
SU'BAN  (C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco)
SUBARE  Taş.
SUBAŞI  Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
SUBAT  (Bak: Sübât)
SUBBAH  (Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda).
SUBBÛHUN KUDDÛSÜN  "Allah (C.C.) subbûhtur, kuddûstür. Zâtına ve sıfatına fena, noksan ve kusur yanaşamaz. Her zaman ve her dilde, her mahluk onu tesbih ve takdis eder." gibi mânâları ifade eder.
SUBE  At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde kalan su. Artık su.
SU'BE  Yeşil başlı kertenkele.
SUBESU  f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda.
SUBH  Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı.
SUBH-U KIYAMET  Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı.
SUBHA  Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha)
SUBHA  Sabah uykusu.
SUBHDEM  f. Sabah vakti.
SUBHGÂH  f. Sabah vakti. Tan yeri.
SUBJEKTİF  (Bak: Sübjektif)
SUBR  Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer.
SUBRE  Birikinti, yığın.
SUB'  (Bak: Sübu')
SUBU'  Dinini terk edip başka dine girmek.
SU'BUB  (C.: Seâbib) Saf su akan yer.
SUBUHAT  (Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal)
SUD  f. Kâr, faide, kazanç.
SUD  (Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar.
SUDA'  Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
SUD'A  Deve ve koyun bölüğü.
SUDA-GER  f. Bezirgân, tüccar.
SUDA-GERÎ  f. Ticaret.
SUDAGÎ  Zülüfte olan nişan ve alâmet.
SUDAH  Horozun ötmesi.
SUDAM (SIDÂM)  Hayvanların başında olan bir hastalık.
SUDD  Dağ.
SUDDAD  (C.: Sadâyid) "Sâm-ı ebras" denilen kertenkele. * Suya varacak yol.
SUDE  f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş.
SUDEKA  (Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar.
SUDG  (C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç.
SUDKAN  (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
SUDMEND  f. Kazançlı, faydalı, kârlı.
SUDRE  Acem gömleği.
SUDUD  Men'etmek, engel olmak.
SUDUR  Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
SUEDA  (Said. C.) Saidler. Allah'ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes'ud olanlar.
SUF  (C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim.
SUFAR  f. Ok gezi. * İğne deliği.
SUFAR  Yürekte sarı suların toplanması.
SUFARİYE  Sarı asma adı verilen bir kuş.
SUFEF  (Sofa. C.) Sofalar.
SUFFA  (Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki.
SUFFAH  Enli uzun taş.
SUFİ  (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.
SUFN  Çobanların dağarcığı.
SUFR  (Sıfr) : Bakır. Tunç.
SUFRET  Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu.
SUFRİT  (C.: Safârit) Fakir.
SUFRUF  Üzüm çöpü. * Hurma çöpü.
SUFUF  (Saf. C.) Saflar. Sıralar.
SUFUN  (Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler.
SUFVAN  Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.
SUGRA  (Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle. Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar)
SUGRE  (C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik.
SUGV  Meyletmek, yönelmek, eğilme.
SUGVAR  f. Kederli, acılı.
SUH  Duvar.
SUHAF  Akciğer veremi.
SUHAN  f. Törpü.
SUHANSERA  (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
SUHAR  Umman kasabası. * Bir erkek ismi.
SUHARE  Yağ kıkırdağı.
SUHARE  Başkasıyla alay eden.
SUHD  (C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su.
SUHEN  (Sehun - Suhun) f. Söz.
SUHF  Akıl ve fikrin zayıf olması.
SUHK  Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet.
SUHME  Karalık, siyahlık.
SUHNAN  Sıcak, kızgın. * Sıcak gün.
SUHNE  Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak.
SUHRE  Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan.
SUHREKÂR  f. Maskaralık yapan. Maskara.
SUHRE  (C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk.
SUHRİYEN  (Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan.
SUHRİYYE  Maskaralık.
SUHT  Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)
SUHT  Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak (mânasına saht'dan alınmıştır. Haramın bereketi olmadığından hânumânlar yıktığı için suht denilmiştir.)
SUHTE  f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi.
SUHUB  (Sehâb. C.) Bulutlar.
SUHUF  (Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki kitap.
SUHULET  Kolaylık. (Bak: Sühulet)(...Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'd etmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak. Mâdem bilmüşahede görüyoruz; her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üçyüz binden ziyade enva'larını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile, kemal-i sür'at ve sühuletle haşr edip, neşreder. Elbette böyle bir Kadir-i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeye muktedirdir... M.)
SUHUN  (Sahne. C.) Sahneler.
SUHUR  (Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar.
SUK  Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
SUK'  Taraf, yön. * Nahiye.
SUKA  Çarşı adamı, esnaf.
SUKA'  Horoz sesi, horoz ötüşü.
SUK'A  Başın ortasındaki beyazlık.
SUKAB  (Sukbe. C.) Delikler.
SUKATA  Kırıntı, döküntü, artık.
SUKATAÇİN  f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
SUKATAHÂR  f. Kırıntı, artık yiyen.
SUKAYBE  Küçük delik, delikçik.
SUKB  (C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak.
SUKBE  (C.: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik.
SUKÎ  Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı.
SUKL(E)  Böğür. * Taraf, yön.
SUKM (SEKAM)  (C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.
SUKUB  (Sukbe. C.) Delikler. 
SUKUB  (Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler.
SUKUF  (Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat.
SUKUF-U BÜYUT  Evlerin damları.
SUKUK  şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler.
SUKUT  Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma. * Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması.
SUKUT-I HAKK  Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması.
SUKUT-I MUSAMMEM  Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar alınmış.
SUKUT-U MUTLAK  Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması.
SUKUTİYE  Paraşüt.
SUKVE  Toprak kap.
SUKYA  (Saky. den) Sulamak.
SU'L  (C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. * Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.
SULAHFAT  (C.: Selâhif) Kaplumbağa.
SULB  Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet.
SULBÎ  Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu.
SULBİYE  Nesebi hâlis olan.
SULBİYET  Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc: Duygusuzluk.
SULEHA  (Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar.
SULFATO  (Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı.
SULH  Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık.
SULH-ÂMİZ  f. Ara bulucu, barıştırıcı.
SULHEN  Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.
SULH-NÂME  f. Sulh, barış kâğıdı.
SULH-PERVER  f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever.
SULİYY  Ateşin yanması.
SULLA'  (C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi.
SULLAA  Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer.
SULSUL  (C.: Salâsıl) Üveyik kuşu.
SULSULE  Havuz veya kap dibinde kalan su artığı.
SULT  (C.: Eslât) Büyük bıçak.
SULTA  Baskı, otorite.
SULTAN  Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * Kahr ve tegallüb mânasında masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetine denir. Kelimenin aslı "selit" olup, cem'i sultandır. Selit ise, zeytinyağının ismidir. Zeytinyağı kandilinin ışığıyla ışıklandırma yapıldığı gibi, padişâh ve vali dahi şule-i adl ve zabt ü ihtimamıyla memleketini tenvir etmek münâsebetiyle onlara da bu mâna ıtlak olunmuştur. (Kamus-u Okyanus'tan hülâsadır.)(Sultan-ı kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O'nun yanında, her şeyin dizgini O'nun elindedir. Her şey O'nun emriyle halledilir. O'nu bulsan her matlubunu buldun, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. M.)(Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadâr varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş. Ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını te'min etmekle re's-ül mâlımız olan istidatlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip, riyaset eden benim. İ.İ.)
SULTAN-I MAZLUM  Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han'dır.)
SULTAN-ÜD DEM  Vücutta kanın galeyanı.
SULTAN REŞAD  (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.
SULTAN SELİM HAN  (Bak: Yavuz Sultan Selim)
SULTAN SÜLEYMAN HAN  (Hi: 900-974) Osmanlı Padişahlarının onuncusu, İslâm Halifelerinin yetmişbeşincisidir. Yavuz Sultan Selim Han'ın oğludur. Avrupa-vari bir kısım kanunlar yapılmasına vesile olduğundan Kanuni nâmı ile de tanınır. Padişahlık yılları Osmanlı Devletinin en haşmetli devri olup, Avrupa, Asya Osmanlıların emrinde idi. İstanbul payitahttı. Bir fikir vermek için o zaman İstanbuldaki eserlerden bir kaç misal vereceğiz. İlk olarak o zamanda yapılan bir sayıma göre: 485 câmi, 4494 mescid, 100 imâret, 417 kervansaray, 1653 ilk mekteb, 335 tekke, 4985 çeşme, 874 hamam, 743 kilise, onbir binden ziyade sokak ve cadde tesbit edilmişti.İstanbul böyle iken Avrupa'lı bir muharrir; Avrupa'yı şöyle anlatır: "Avrupalılar bin sene banyosuz kaldı. Orta çağda pis ve kirli bulunmak bir faziletti. Bu çağlarda Avrupa baştan aşağı kaşınıyordu."
SULUH  Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar.
SU'LUK  (C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri.
SULUL  Bozulup fena kokmak.
SUM  Sarımsak.
SUM'  Pervane denilen kelebek.
SUM'A  İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık.
SUMARİ  Dübür.
SUMAT (SUMT)  Susmak, sükut etmek.
SUME  Koyuna yapılan işaret ve nişan.
SUMLUH  Kulak kiri.
SUMM  İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.
SUMMAKİ  Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.
SUMNAT  f. Kilise, puthane.
SUMSUM  Çok katı olan.
SUMUG  (Samg. C.) Zamklar.
SUMUL  Sertlik, kuruluk, katılık.
SUMUT  Susma, sükut. * Somurtma.
SUN'  Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te'sir. * Güzel iş yapmak.
SUN'-İ BEDİ'  Güzel eser.
SUN'-İ İLÂHÎ  Cenab-ı Hakk'ın san'atı, eseri.
SU'N  (C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.
SUNAFİR  Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.
SUNAN  Koltuk kokusu.
SUNBUR  (C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk.
SUN'Î  İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
SUNUAT  Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler.
SUNUF  (Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. * Soylar, neviler.
SUNUF-İ ÂLİYE  Yüksek sınıflar.
SUPLES  Fr. Yumuşaklık, esneklik.
SUR  Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek duvar. Kale. Hisar.
SUR  (Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük.
SUR  f. Şenlik. Düğün. Ziyafet.
SUR  Keş parçası.
SU'R  (C.: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı.
SUR'A  Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik.
SURAA  Pehlivan ve bahadır kimse.
SURAH  f. Delik. Gedik.
SURAH  Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek.
SURAHİ  Su şişesi, sürahi.
SURAM  Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt.
SURE  Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer. Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi'. * Alâmet, nişan.
SURED  (C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.
SURENCAN  Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.
SURET  (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare.
SURET-İ SUUD  Yükselme tarzı.
SURET-İ TESVİYE  Hal çaresi.
SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE  Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese.
SURETÂ  Görünüşte. Zâhiren.
SURETBEND  f. Tasvir yapan. Resimci.
SURETEN  Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
SURETGER  f. Suret yapan, resim çizen, ressam.
SURETPEREST  f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest)
SURET-PERESTLİK  Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek. * Resimlere meftuniyet. (Bak: Sanem-perest)(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men'eder. Medeniyyet ise, suretleri kendi mahasininden sayıp Kur'ana muâraza etmek istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder... S.)
SURETPEZİR  f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen.
SURETYÂB  f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen.
SURÎ  Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
SUR-NA(Y)  f. Zurna.
SUR-NAÎ  f. Zurnacı.
SUR-NAME  (Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar.
SURNA-PA  f. Zürafa.
SURRAD  Yağmuru olmayan ince bulut.
SURRE  (C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.
SURSUR  Büyük kuvvetli deve.
SURUD  Soğuk yer.
SURUF  (Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler.
SURUH  (Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar.
SU'RUR  Ağaç sakızı parçası. 
SUS  Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve. * Miyan kökü.
SUS  Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.
SUSEN  f. Susam.
SUSMAR  f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler.
SUT  (C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.
SUTU'  Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.
SUTUR  (Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri.
SUTUR-U HÂDİSAT  Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler.
SUTUR-U KÂİNAT  Âlemdeki mânalar, kâinat satırları.
SUTUR-ÜL GAYB  Bizce bilinmeyen işler ve hâdiseler, mânalar.
SUUBET  Zorluk, güçlük.
SUUD  Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak.
SUUD  Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar.
SUUDE  İyi addetmek. Mübarek saymak.
SUUR  (Sivâr. C.) Bilezikler.
SUUT  Enfiye.
SUVA'  Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için kullanılan taş. Maşraba.
SUVAB  (C.: Su'bân) Bit sirkesi.
SUVAN (SIVÂN)  (C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.
SUVAR  (Bak: Süvar)
SUVER  Boynuz. * (Suret. C.) Suretler.
SUVEYDA  (Bak: Süveyda)
SUVVAM  (Sâim. C.) Oruç tutanlar.
SUY  f. Cihet, yön, taraf.
SUY  Kurumak.
SUYUF  (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
SUZ  f. (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar.
SUZ  f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık.
SUZ-İ CİĞER  Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı.
SUZAN  f. Yakan, yakıcı. Ateşli.
SUZEN  f. İğne.
SUZENDE  f. Yakan. Yakıcı.
SUZENGER  f. İğne yapan, iğneci.
SUZER  (C.: Suzerât) Necis, pis, murdar.
SUZÎ  f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili.
SUZİŞ  f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması.
SUZİŞ-İ NİHAN  İçin için yanma. Gizli yanma.
SÜAC  Koyun avazı, koyun sesi.
SÜAL  Öksürük.
SÜAL  Bir kabile ismi.
SÜAR  Ateşin harareti. * Çok acıkmak.
SÜ'B  Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.
SÜB'  Yedide bir.
SÜBAÎ  Yedi harfli, yedili.
SÜ'BAN  (Bak: Su'ban) 
SÜBAT  Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman.
SÜBAT  (Sübe. C.) Cemaatler, bölükler.
SÜBATA  Süprüntülük, virâne.
SÜBBUH  Tesbih edilen (Allah. C.C.)
SÜBBET  İnsanın oturak yeri.
SÜBE  On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası.
SÜBHA  Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek.
SÜBHA  Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz.
SÜBHAKEŞ  f. Tesbih çeken.
SÜBHAN  Allah (C.C.)
SÜBHANALLAH  Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜBHANÎ (SÜBHANİYE)  Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid.
SÜBJEKTİF  Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan.
SÜBJEKTİVİZM  Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye.
SÜBRUT  (C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam.
SÜBT  Ayıp.
SÜBT  Hatmi gibi bir otun adı.
SÜBÜHA  (C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük.
SÜBUR  Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek.
SÜBUT  Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.
SÜBUT  (Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri.
SÜBUTÎ  Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı bil-âhiret)
SÜBÜL  (Sebil. C.) Yollar, caddeler.
SÜCCAD  (Sâcid. C.) Secde edenler.
SÜCCED  (Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar.
SÜCFE  Geceden bir saat.
SÜCLE  Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık.
SÜCRE  Derenin orta geniş yeri.
SÜCRE  (C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.
SÜCUD  Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler.
SÜCUF  (Secf. C.) Perdeler, örtüler.
SÜCUL  (Secl. C.) Büyük su kovaları.
SÜCUN  (Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın sıkıntıları.
SÜCV  Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı.
SÜDA  Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.
SÜDA'  Bir otun adı.
SÜDA'  Geçmek.
SÜDASÎ  Altılı. Altılık. Altı harfli.
SÜDD  Dağ. * Bulut. * Mâni, engel.
SÜDDE  (C.: Süded) Kapı, eşik.
SÜDED  (Südde. C.) Kapılar, eşikler.
SÜDG  (C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.
SÜDS  (Südüs) Altı kısımda bir kısım.
SÜEBA'  Esnemek.
SÜEDA  (Bak: Suedâ)
SÜF'A  Kırmızılığa yakın olan siyahlık.
SÜFAE  (C.: Süfâ) Bir ot cinsi.
SÜFAL  Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
SÜFEHA  (Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler.
SÜFELA  (Sefil. C.) Sefiller.
SÜFERA  (Sefir. C.) Sefirler, elçiler.
SÜFERA-Yİ ECNEBİYE  Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri.
SÜFFAR  (Sâfir. C.) Yolcular.
SÜFL  Tortu, çöküntü.
SÜFLA  (Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. * Kılıksız, kıyafetsiz.
SÜFLÎ  Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan.
SÜFLİYAT  Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri.
SÜFLİYYET  Alçaklık, bayağılık, âdilik.
SÜFRE  Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.
SÜFTE  f. Delinmiş, delikli.
SÜFTECE  (C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.
SÜFTE-GUŞ  f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik.
SÜFUL  Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek. 
SÜFÜL  (C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek.
SÜFÜN  (Bak: Sufun)
SÜFÜVV  Yürümeye ve uçmaya başlamak.
SÜFYAN  Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs. (Bak: Deccal)(Rivâyetler, deccalın dehşetli fitnesi, İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş. $ Bunun bir te'vil şudur ki: İslâmların deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi, demişler ki: Onların deccalı Süfyan'dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük deccalı ayrıdır. Yoksa, büyük deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz. ş.)
SÜFYAN-I SEVRÎ  (Hi: 91-161) Büyük âlim ve müçtehidlerdendir. Kûfe'de doğmuştur.
SÜFYANÎ  Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
SÜFYAN İBN-İ UYEYNE  (Bak: İbn-i Uyeyne)
SUGUR  Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar.
SÜHA  Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız.
SÜHAD  Uyanıklık.
SÜHAF  Verem hastalığı.
SÜHAL  Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar.
SÜHALE  Küçük tavşan.
SÜHAM  (Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise.
SÜHAM  Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * Tegayyür, değişme. * Ziyan, zarar.
SÜHAN  f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.
SÜHAN-ÂRÂ  f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
SÜHAN-ÇİN  f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu.
SÜHAN-DÂN  f. Güzel söz söyleyen.
SÜHAN-FEHM  f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden.
SÜHAN-GÛ  f. Söz söyleyen, söz söyleyici.
SÜHAN-GÜZAR  f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
SÜHAN-PERDAZ  f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
SÜHAN-PİRA  f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen.
SÜHAN-RÂN  f. Güzel söyleyen, güzel konuşan.
SÜHAN-SENC  (C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan.
SÜHAN-ŞİNAS  f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SÜHAN-VER  f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
SÜHBE  Derin.
SÜHEYL  Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
SÜHEYLA  Yumuşak huylu kadın.
SÜHL  Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı.
SÜHME  Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet.
SÜHNUN  Rüzgârın ve yağmurun evveli.
SÜHRE  Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı.
SÜHUD  Uyanıklık.
SÜHUH(A)  Dökülmek. * Semiz ve besili olmak.
SÜHUK  Kaftanın eskimesi.
SÜHUK(E)  Şiddetli rüzgâr. Katı yel.
SÜHULET  Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli. Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet)
SÜHULET-BAHŞ  f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik.
SÜHUM  Demirci çekici.
SÜHUMET  Akrabalık, hısımlık.
SÜHUNET  Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi.
SÜHUNET  Katılık, peklik.
SÜHUR  Uyanık olmak.
SÜHÜD  Uyanıklık.
SÜHVE  Yumuşak. Sükun, sessizlik.
SÜKALA'  (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
SÜKARA  (Sekren. C.) Sarhoşlar.
SÜKAT  Yüksek yerden düşen nesne.
SÜKK  Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu.
SÜKKÂN  (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
SÜKKÂN-I BELDE  Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.
SÜKKÂN-I HÂNE  Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.
SÜKKER  şeker.
SÜKKERÎ  şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı.
SÜKL  Kadının çocuğunu kaybetmesi.
SÜKN  Yolun ortası.
SÜKNA  Oturacak yer. Mesken.
SÜKNE  Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.
SÜKTE  Çocukları avutup susturmada kullanılan şey.
SÜKUB  (Sakb. C.) Delikler.
SÜKUB  (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.
SÜKUB  Yetişmek.
SÜKUK  (Bak: Sukuk)
SÜKUL (SÂKİL)  Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın.
SÜKÛN  Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması. (Bak: Cezm)
SÜKÛN-İ DEM  Soğukkanlılık.
SÜKÛN-İ MU'TADÎ  Her zamanki sessizlik.
SÜKÛNET  Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik.
SÜKÛNETGÂH  f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar.
SÜKÛNETPERVER  f. Dinlendirici, rahatlandırıcı.
SÜKÛNETYÂB  f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran.
SÜKUREDYUN  Yaban sarmısağı.
SÜKÛT  Susma. Konuşmama.
SÜKÛT-İ İSTİFHAM  İstifham sessizliği.
SÜKÛTÎ  Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.
SÜLAE  Hurma yaprağının, başında olan dikeni.
SÜLAH  Necis, pis.
SÜLAL  İshal olmak.
SÜLALE  Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
SÜLALE-İ TÂHİRE  Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu.
SÜLALE  Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı.
SÜLAM  El arkası.
SÜLAMA  Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik.
SÜLAS  Akıl gitmek. * Delirmek.
SÜLASA'  Salı.
SÜLASÎ  Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
SÜLASÎ MEZİD  Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
SÜLASÎ MEZİDÜN FİH  Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
SÜLASÎ MÜCERRED  Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
SÜLEHFAT  (C.: Selâhıf) Kaplumbağa.
SÜLEK  (C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke)
SÜLEK  Cemaat, topluluk.
SÜLEYMAN (A.S.)  Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.) oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi. (Bak: Belkıs, Davud)(Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habiseyi teshir edip, şerlerini men' ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: $ ilâ âhir... $ ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zişuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlara temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk'ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir. Cenab-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: "Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrine musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler."İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur'aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır. S.)
SÜLEYMAN ÇELEBİ  İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır.
SÜLFE  Kişinin aceleyle hazırladığı yemek.
SÜLLAF  (Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar.
SÜLLE  Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para.
SÜLLEM  Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.
SÜLME  Çatlak, gedik.
SÜLT  Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı.
SÜLTA  Uzun ok.
SÜLTAH  Düz kaypak taş.
SÜLUC  (Selc. C.) Karlar.
SÜLUK  (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
SÜ'LUL  Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce.
SÜLÜS  Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi.
SÜLÜSAN  Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım.
SÜLÜSEYN  Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki.
SÜLÜSÎ  Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili.
SÜM  f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı.
SÜM'A  (Bak: Sum'a)
SÜMAK  Hâlis, sâfi.
SÜMAME  (C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek.
SÜMANAT  (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
SÜMENİYYE  Puta tapanlardan bir fırka.
SÜMKAT  Kızıl, kırmızı, ahmer.
SÜMM  Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf.
SÜMMAK  Türkçede "tadım" denilen ekşi taneler.
SÜMME  Sonra, ba'dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak "vav" mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle bağlar veya tertib, mühlet iktizasını ifade eder.
SÜMME  Bir tutam ot.
SÜMMEHA  Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek.
SÜMMET-TEDARİK  Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.
SÜMN  Sekizde bir.
SÜMNE  Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç.
SÜMPARE  Zımpara.
SÜMR  Mal.
SÜMRE(T)  Esmerlik, karayağızlık.
SÜMU  Yücelik, yükseklik.
SÜMUD  Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. * Sersem olmak.
SÜMUH  Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi.
SÜMUHAT  El açıklığı, cömertlik.
SÜMUK  Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
SÜMUL  Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması.
SÜMUM  (Semm. C.) Zehirler, ağular.
SÜMUT  (Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş yemekler.
SÜMUT  (Semt. C.) Semtler, yönler.
SÜMUT  (Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar.
SÜMÜN  Sekizde bir.
SÜMÜR  Gümüş.
SÜMÜVV  Yücelik. Yükseklik.
SÜNAÎ  İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime.
SÜNAT (SİNÂT)  (C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka yerinde olmayan köse kimse.
SÜNBADE  f. Zımpara.
SÜNBAZİH  Zımpara.
SÜNBE  Suret.
SÜNBÜK  (C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.
SÜNBÜLE  Başak.
SÜNBÜLÂT  (Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar.
SÜNDÜS  Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.
SÜNDÜSÎ  Sündüsten yapılmış.
SÜNDÜS-MİSAL  f. Sündüsten yapılmış gibi.
SÜNEN  Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet)
SÜNEN-İ EBU DÂVUD  (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
SÜNEPE  Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis.
SÜNNET  Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı Nebevî de denir.( $ âyetinde i'cazlı bir icaz vardır. Çünkü: Çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (C.C.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, Ona ittiba etmektir. Ne vakit Ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allahı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin."İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki: İnsan için en mühim âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı âlânın yolu, Habibullah'a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır...L.)(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef'ali, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azim sevablar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatâdır. Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev'iyye ve içtimaiyye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü: Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet mâdem dost ve düşmanın ittifakıyle Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil-ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mu'cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliği ve tercüman olduğu Kur'ân-ı Hakimin hakaikının tasdikıyla, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve mâdem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemâl, meratib-i kemalâtta terakki edip saâdet-i dâreyne vasıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve tâkib edilecek en sağlam rehberlerdir. Ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki: Bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmiyen, tembellik eder ise, hasâret-i azime; ehemmiyetsiz görür ise, cinâyet-i azime; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azimedir. L.)
SÜNNET-İ GAYR-I MÜEKKEDE  Peygamber'in (A.S.M.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir.
SÜNNET-İ MÜEKKEDE  Peygamberin (A.S.M.) devam edip pek az terk buyurmuş olduğu sünnettir.
SÜNNET-İ SENİYYE  Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.(...İşte O Zâtın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i seniyyeye ittiba'dır. L.)
SÜNNET  Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar.
SÜNNETULLAH  İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
SÜNNÎ  Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan.
SÜNUD  Dayanmak, güvenmek, itimad.
SÜNUH  (C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek. Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini güçlüğe düşürmek.
SÜNUH  Sâbit olma. Sağlam ve emin olma. * İyice bilme.
SÜNUH  (Sinh. C.) Diş çukurları. Diş yuvaları.
SÜNUH (SENÂHA)  Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
SÜNUHAT  (Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha)
SÜNUN  (Sene. C.) Seneler, yıllar.
SÜNUSÎ  (Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de zaviye te'sis etmiş, ibâdette ve tedriste bir çok hizmetleri ile büyük çapta muvaffak olmuştur. Vefatından evvel bir mağarayı makarr ittihaz etmiş, dâr-ı bekaya irtihalinden sonra oğlu Muhammed Mehdi (Seyyid), halefi olmuştur. Muhammed Mehdi evlâd bırakmadığından kendisinden sonra meşihat seccâdesinde biraderzâdesi Seyyid Ahmed Es-sünusî bin Es-seyyid Ahmed-üş-Şerif bin Es-seyyid Muhammed Es-sünusî oturmuştur. Müşarünileyh Birinci Cihan Harbinin sonlarında Bingazi'den gelen Saltanat tebeddülünde son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahidüddin'in kılıç alayında yeni Padişaha kılınç kuşatmış olan son Sünusî şeyhidir. (R.A.) (Kamus-ul A'lâmdan)
SÜNYA  İstisnadan bir isim.
SÜNYAN  (C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze.
SÜPARE  (Bak: Sipare)
SÜPÜRDE  f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş.
SÜ'R  Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması.
SÜR'A  Evmek, acele etmek.
SÜRA  Gece seyri.
SÜRADİK  (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
SÜRAG  f. İz, işaret, eser.
SÜRAKA  (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç def'a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. "El Aman!" diyerek, Resulüllâh'ın duasına mazhar olmuş ve Mekke'nin fethinde şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfeti zamanında, Hicri 24. senesinde vefat etmiştir.
SÜRAT  Her nesnenin üstü ve ortası.
SÜR'AT  Çabukluk. Hız.
SÜR'AT-İ İNFİÂL  Çok çabuk gücenen, çabuk darılan.
SÜR'AT-İ İNTİKAL  Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
SÜR'AT-İ MÜMKİNE  Mümkün olan çabukluk.
SÜR'AT-İ SEYR  Gidiş hızı.
SÜR'ATEN  Sür'atle, hemen, derhal, çabuk.
SÜRB  f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı.
SÜRBE  (C.: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek yer.
SÜRCUCE  Tabiat. * Tarikat.
SÜRDAH  (C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer.
SÜRDAK  (C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev.
SÜRDE  Ekmeği yağla ıslamak.
SÜREHA'  (Sarih. C.) Saf ırklar.
SÜREYCÎ  Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip "süreycî" derler.)
SÜREYYA  Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir.
SÜRFE  f. Öksürük.
SÜRH  Seri nesne.
SÜRH  Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb.
SÜRHA  Su yolu.
SÜRH-ÂB  f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap.
SÜRHÎ  Kırmızılık, kızıllık.
SÜRHUB  Uzun, tavil.
SÜRİYYE  (C.: Serâri) Cariye, odalık.
SÜRM  Ön dişlerin dökülmesi.
SÜRM  (C.: Esrem) Necisin çıktığı yer.
SÜRMÜLE  Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi.
SÜRPRİZ  Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey.
SÜRR  Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.
SÜRRAK  (Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler.
SÜRRE  (C.: Sürer - Sürrât) Göbek.
SÜRRÎ  Göbekle alâkalı. Göbeğe ait.
SÜRRİYYE  Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye.
SÜRSUR  Âlim ve akıllı kişi.
SÜRTÜM  Kap içinde kalan yemek artığı.
SÜRUB  (Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar.
SÜRUB  Taşraya gitmek.
SÜR'UB  Gelincik adı verilen hayvan.
SÜRUC  (Serc. C.) Eyerler, at takımları.
SÜRUD  f. Terennüm. Şarkı, türkü.
SÜRUD-İ HEZAR  Bülbül nağmesi.
SÜR'UF  Yumuşak, hafif.
SÜRUN  Kalça başı.
SÜRUR  Sevinç. Neş'eli olmak.
SÜRUR  (Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler.
SÜRUŞ  (C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.)
SÜRÜ  Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi. (O.T.D.S.)
SÜRYANÎ  Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
SÜRYE  Gece seyri. * Ulaşmak, varmak.
SÜST  f. Gevşek, tembel, sölpük.
SÜSTÎ  f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik.
SÜTA'  Nezle.
SÜTAHÎ  Oturak yeri büyük olan kişi.
SÜTRE  Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik)
SÜTRE-İ BEYZÂ  Beyaz perde.
SÜTRE-İ HADRÂ  Yeşil perde.
SÜTU'  Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak.
SÜTUDE  (C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer.
SÜTUH  f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz.
SÜTUN  f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon.
SÜTUR  (Sitr. C.) Örtüler. Perdeler.
SÜTUR  (Bak: Sutur)
SÜTUR  f. Binek ve yük hayvanı.
SÜTURBÂN  f. Hayvana bakan. Seyis.
SÜTURDÂN  f. Ahır.
SÜTUT  Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler.
SÜTÜRDE  f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş.
SÜTÜRE  f. Ustura.
SÜTÜRG  f. Büyük, iri, muazzam.
SÜVA'  Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put.
SÜVAF  Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü.
SÜVAR  f. Ata binmiş. Binici.
SÜVAR OLMAK  Ata binmek. Yola çıkmak.
SÜVARÎ  Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
SÜVBA'  Gittikten sonra yine dönmek.
SÜVER  (Sure. C.) Sureler.
SÜVEYDA  Siyahlık.
SÜVEYDA-ÜL KALB  (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin dahili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü'minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir.
SÜVEYŞ  Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal.
SÜVRE  (C.: Sivere-Sire) Dişi sığır.
SÜVÜM  f. Üçüncü.
SÜYU'  Suyun akması.
SÜYUF  (Seyf. C.) Kılıçlar.
SÜYUH  (Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler.
SÜYUL  (Seyl. C.) Seller.
SÜYUM  Emin, mahfuz.
SÜYUTÎ  (Bak: Celaleddin-i Süyutî)
ŞAAB  Ayrılmak. * Yarmak.
ŞA'AR  Kıl büken.
ŞAAR  Ağaç, şecer.
ŞAB  (Bak: şap)
ŞA'B  (C.: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.
ŞA'B  Ayrılmak. Dağılmak. * Islah etmek, düzeltmek. * Helâk etmek. * Kırmak.
ŞA'BAN  (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.
ŞABAŞ  f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
ŞABAŞHÂN  f. Beğenip alkışlayan.
ŞABB  Genç, delikanlı, yiğit.
ŞABB-I EMRED  Bıyığı, sakalı henüz çıkmış delikanlı.
ŞABBE  Genç kadın.
ŞA'BEZE  El çabukluğu.
ŞAB-HANE  f. Şap çıkarılan yer.
ŞABİH  Misil olan, nazir, benzeyen.
ŞABUB  (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
ŞACİNE  (C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.
ŞACİR  Ayak altında ızdırap çekmek.
ŞAD  f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
ŞADAB  (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
ŞÂD-ÂBÎ  f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
ŞADABTER  (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞADAN  f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞAD-HAB  f. Uykusu tatlı.
ŞADIRVAN  Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
ŞADİ  f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
ŞADİ  Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan.
ŞADİHE  Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
ŞADKÂM  f. Çok sevinçli.
ŞADMAN  (Bak: şadüman)
ŞADNAK  f. Gönlü memnun, mesrur.
ŞADÜMAN  (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞAE  Diledi, istedi, murad eyledi.
ŞAFAK  Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi. * Merhamet. * Harf.
ŞAFAK-ÂLUD  f. şafak gibi, şafak renginde.
ŞAFAK-GÛN  f. Şafak renkli, kızıl.
ŞAFE  Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban.
ŞAFİ  Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden.
ŞAFİ'  (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.
ŞAFİÎ  Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî)
ŞAFİN (ŞEFUN)  Göz ucuyla bakan kişi.
ŞAGB  Ayıplamak. * Cidal, dövüş, niza. * Şerri tahrik etmek.
ŞAGİL  İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.
ŞAGR  Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi.
ŞAGRABİYYE  (C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
ŞAGŞAGA  Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.
ŞAGVA'  (C.: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan kadın.
ŞAGZEBİYYE  (C.: Şegâzib) Ayak bağlamak.
ŞAH  f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. Karın. * Su arkı. * Alın. * Kadeh.
ŞAH  f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması.
ŞAH-I MERDAN  "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAH-I RİSALET  Risaletin Şahı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞAH  Ayıp.
ŞAHA  f. Boyunduruk.
ŞAHADET  (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
ŞAHADET GETİRMEK  Kelime-i Şehadet olan $ kelâmına inanıp söylemek. Bir Allah'tan başka ilâh olmadığına; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm'ın, Allah'ın Resulü olduğuna inanarak söylemek.
ŞAHADETNAME  f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
ŞAHAMET  Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
ŞAHAN  (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
ŞAHANE  Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHB  Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi.
ŞAHBAL  (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞAHBAZ  f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
ŞAHBEYT  Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
ŞAHDANE  f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
ŞAHDAR  f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
ŞAHENŞAH  f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
ŞAHESER  f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
ŞAHET-İL VÜCUH  "Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde.
ŞAHIS  (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten.
ŞAHIS  (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
ŞAHIS ZAMİRİ  İsim yerine kullanılan ve insanlara işaret eden kelimeler.Farsçada: $ (Men: ben), $ (Tu: sen), $ (U: o), $ (Mâ: biz), $ (Şümâ: siz), (İşân: onlar). Bunlar gayr-ı muttasıl (bitişik olmayan) zamirlerdir.Arapçada; gayr-ı muttasıl zamirler: $ (Ene: ben), $ (Ente-sen), $(Entümâ: ikiniz), $ (Hu: O), $ (Entüm: siz), (Entünne: siz) (Müennes), $ (Nahnu: biz), $ (Hüm: Onlar) (müzekker) $ (Hünne: Onlar) (müennes).
ŞAHÎ  f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından dolayıdır.)
ŞAHİC  Eşek, hımar.
ŞAHİD  Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır.
ŞÂHİD-İ ÂDİL  Doğru sözlü şâhid.
ŞÂHİD-İ EZELÎ  Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı Hak.
ŞAHİD  (C.: Şevâhid-Şühud) Veled yatağı denilen ve çocuk ile birlikte çıkan deri.
ŞAHİD  f. Sevgili, mahbube. * Güzel, dilber.
ŞAHİDE  (Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
ŞAHİD-ZOR  f. Yalancı şâhit.
ŞAHİH  (C.: Şihah) Bahil kişi.
ŞAHİK  Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
ŞAHİKA  Dağ tepesi, zirve.
ŞAHİM  Semiz, yağlı, şişman, besili.
ŞAHİN  (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
ŞAHİNE  Öşür memuru.
ŞAHİS  Büyük cüsseli, iri yapılı kimse.
ŞAHİT  (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
ŞAHKÂR  f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAHM  Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
ŞAHM  Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.
ŞAHMERDAN  (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHM-PARE  f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞAHN  Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
ŞAHNA'  Buğz, düşmanlık, adâvet.
ŞAHNE  İnzibat memuru, emniyet memuru.
ŞAHNİŞİN  f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
ŞAHR (ŞAHİR)  Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
ŞAHRAH  f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol.
ŞAHREG  f. şah damar, büyük damar.
ŞAHS  (Bak: Şahıs)
ŞAHS-I MANEVÎ  Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
ŞAHS  Acı çekmek. Iztırab çekmek.
ŞAHSAR  f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
ŞAHSEN  Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek.
ŞAHSÎ  Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı.
ŞAHSİYET  Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.
ŞAHSİYYAT  Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz sözleri.
ŞAHSÜVAR  (C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
ŞAHŞAH  Görevli, vazifeli.
ŞAHŞAH  Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse.
ŞAHŞAHA  Kuşun hızla uçması.
ŞAHT (ŞÜHUT)  Iraklık, uzaklık, bu'd.
ŞAHTEREC  şahtere otu.
ŞAHUR  f. Ekmek fırını.
ŞAHVAR  (Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
ŞAHVE  Adım, hatve.
ŞAHZ  Keskinleştirmek.
ŞAHZADE  f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
ŞAİBE  Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.
ŞAİK  Dikenli.
ŞAİK(A)  Şevkli, hevesli, şevk verici.
ŞAİKANE  f. İsteklice ve şevkli olarak.
ŞAİLE  (C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve.
ŞAİR  (C.: Şairât) Arpa. * Kurban devesi.
ŞAİR  Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden.
ŞAİRÂNE  f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAİRE  (C.: Şâirât - Şevâir) Kadın şair.
ŞAİRE  Bir tek arpa, arpa tanesi. * (C.: Şaâyir) Tıb: Arpacık.
ŞAİRİYY  Arpa satan kimse.
ŞAKA' (ŞIKA')  Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞAKA' (ŞÜKU')  Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
ŞAKA  Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
ŞAKAVET  (Bak: şekavet)
ŞAKCE  Henüz yeni renk almış olan hurma.
ŞAKIZ  Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.
ŞAKİ  (Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı işleyebilen.
ŞAKİ  Şekavette bulunan.
ŞAKİ  Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli.
ŞÂKİ-İ SİLÂH  Harp âletleri keskin ve hazır olan kimse.
ŞAKİFE  (C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.
ŞAKİK  İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş.
ŞAKİKA  (C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
ŞAKİL  Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat.
ŞAKİLE  Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.
ŞAKİR  Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr)
ŞAKİRÂNE  f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
ŞAKİRD  f. Talebe, çırak.
ŞAKİRDÂN  şakirdler, talebeler.
ŞAKİRÎ  (Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.
ŞAKİS  Şerik, ortak. * Hisse, nasip.
ŞAKK  (Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç.
ŞAKK  Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma.
ŞAKK-I ASÂ  f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
ŞAKK-I KAMER  Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)
ŞAKK-I ŞEFE  Dudağını açıp konuşmak.
ŞAKK  Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden.
ŞAKLABAN  Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞAKN  Eksilmek, noksanlaşmak.
ŞAKŞAKA  Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
ŞAKUL  (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.
ŞAKULÎ  Şâkule bağlı, onunla alâkalı, onunla nisbeti olan şey. Geo: Düşey.
ŞA'LA'  Kuyruğu beyaz olan davar.
ŞA'LA'  Uzun, tavil.
ŞAM  Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen" sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir. * Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir. * Arabların Dımışk dedikleri şehrin adı. * Nuh'un (A.S.) oğullarından "Şam"ın nesli tarafından bu memleket mâmur edildiği için Şam denildiğini söyleyenler de vardır. (Kamus)
ŞAM U SEHER  Akşam sabah.
ŞAM  (şâme. C.) Vücutta olan benler.
ŞAMAR  t. Tokat. Belâ, musibet.
ŞAMAT  (şâme. C.) Vücuttaki benler.
ŞAME  f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben.
ŞÂME-GEŞ  f. Başına örtü alan.
ŞAMGÂH  f. Akşam vakti.
ŞAMÎ  Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı.
ŞAMİH(A)  Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb: Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler.
ŞAMİL(E)  Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
ŞAMM(E)  (şemm. den) Koklayan, koku alan. * Koklama duygusu. Burun.
ŞAN  (C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün. * Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet.
ŞANE  f. Tarak.
ŞANESÂZ  f. Tarak yapan, tarakçı.
ŞANEZEDE  f. Tarakla saçları taranmış.
ŞANEZEN  (C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
ŞANİ'  Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.
ŞANTAJ  Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma.
ŞANTİYE  Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi tezgâhı.
ŞAP  (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim. * Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.
ŞAPE  f. Çığ. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu.
ŞAR  f. şehir, belde.
ŞA'R  (C.: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
ŞA'RA  (C.: Şüâr) Çok miktar ağaç. * Bir nevi zerdali. * Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.
ŞARAB  İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
ŞARAB-I TAHUR  Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞA'RANÎ  (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
ŞARAPNEL  Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
ŞARE  Libas, elbise. * Heyet.
ŞARIK  Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
ŞARIKA  (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞARİ'  Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan.
ŞARİB  (Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
ŞARİB-ÜL LEBEN  Süt içen.
ŞARİB-ÜL LEYLİ VE-N NEHAR  Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.
ŞARİBE  Su kenarında olan tâife.
ŞARİD  Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
ŞARİF  (C.: Şürüf) Yaşlı deve.
ŞARİH  Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden.
ŞARİH  (C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
ŞARİM  Ucu yarılmış ok.
ŞARİK  (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim.
ŞA'RİYYE  Çorbalık makarna, şehriye.
ŞA'RİYYET  Fiz: Kılcallık.
ŞARK  Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. * Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
ŞARK-I CENUBÎ  Güneydoğu.
ŞARK-I ŞİMALÎ  Kuzeydoğu.
ŞARKÎ  Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
ŞARKİYAT  Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.
ŞARKİYYUN  Doğulular, şarklılar.
ŞARK MUSİKİSİ  (Bak: Musikî)
ŞARLATAN  Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
ŞART  Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal, vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümleye cezâ denir. Meselâ: "Haber verirsen, ben de gelirim" cümlesinde "Haber verirsen" cümlesi şart, "ben de gelirim" cümlesi ise cezâdır. Bunlara "cezâ cümlesi, şart cümlesi" de denir. Başka tabirle "cümle-i şartiye" ve "cümle-i cezâiye" denir.
ŞART EDATLARI  (Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. $Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi de, cevab veya ceza adını alır. İkinci fiilin meydana gelebilmesi, birinci hükmün meydana gelmesine bağlıdır.
ŞART VE CEZA FİİLİNDEN TEREKÜB ETMİŞ CÜMLEYE ŞART VE CEZA CÜMLESİ DENİR. MESELÂ: (MEN YATLUB YECİD  Kim isterse bulur) cümlesinde olduğu gibi.
ŞARTİYE  Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart)
ŞARTİYYET  Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık.
ŞARTNAME  f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
ŞARUF  Süpürge.
ŞARYO  Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım.
ŞASIYE  (C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
ŞASİF  Kuru ve zayıf.
ŞASR  Seyrek seyrek dikmek.
ŞASS  (C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.
ŞAST  f. Altmış. (60)
ŞAST  f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası.
ŞA'ŞA'  Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.
ŞA'ŞAA  Parlama. Zahirî parlak görünüş. * Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak. 
ŞA'ŞAADAR  f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
ŞA'ŞAAPAŞ  Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.
ŞAT  (C.: şutut) Büyük nehir.
ŞAT  (C.: Şiyâh-Şiyât) Koyun. * Vahşi sığır.
ŞAT'  Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı. * Su arkı. * Cima etmek. * Bağlayıp sağlamlaştırmak.
ŞATAHAT  Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
ŞATATA  Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.
ŞATBE  (C.: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı. * Yaş ekin yaprağı. * Yarmak. * Kesmek. * Uzun boylu kadın.
ŞATHİYYAT  Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler.
ŞATIR  (Şetaret. den) Neş'eli. Şen. * Çevik. Hizmete koşup, her işe hazır bulunan. * Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker.
ŞATİ'  (C.: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.
ŞATİB  Eğri, eğik, mâil.
ŞATİBE  Uzun boylu.
ŞATİM  (Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan.
ŞATİR  Irak, uzak, baid. * Garip, yalnız, kimsesiz.
ŞATR  Taraf, cihet, yön.
ŞATRENC  Satranç oyunu.
ŞATT  Irmak kenarı.
ŞA'VA'  Perâkende, dağınık. * Dağıtmak.
ŞAVK  Işık, parıltı. * Şevk.
ŞAVT  (C.: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması. * Bir tur. * İşin bir kısmı. * Sesin gidebileceği mesafe.
ŞAYAN  f. Münasib, lâyık, yaraşır.
ŞAYAN-I HAYRET  Şaşmağa değer. Hayret edip şaşılacak şey.
ŞAYAN-I İHTİCAC  Delil ve isbatın makbuliyeti.
ŞAYAN-I İSTİMA'  Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık.
ŞAYAN-I SENAÂ  Sena edip övmeğe lâyık olan.
ŞAYAN-I TEMAŞA  f. Görülmeğe değer olan.
ŞAYANTER  f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
ŞAYESTE  f. Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. * Nümune.
ŞAYESTEGÎ  f. Uygunluk, liyâkat.
ŞAYET  f. ("Lâyık, yaraşır, şâyân" mânâsına gelen "Şâyesten" mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: "Eğer, belki, olur ki" gibi.
ŞAYGAN  f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul.
ŞAYGANÎ  f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
ŞAYIK  Nefsi bir şeye yönelen.
ŞAYİ'  (Şüyu'. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu' bulmuş, herkesçe bilinmiş. * Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse.
ŞAYİA  (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.
ŞAYİB(E)  (C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.
ŞAYİFE  Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)
ŞAYK  Dağ, cebel.
ŞAZ  (Bak: şazz)
ŞAZELÎ  (Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh)
ŞAZİB  Vatanından başka bir tarafa giden kimse.
ŞAZİB  (C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi.
ŞAZİYYE  (C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça. * Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği.
ŞAZZ  (Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna bulunan.
ŞEA'  Dağılıp parçalanmak.
ŞEABİB  (Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
ŞEAİR  (Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah'ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes'eleler ve alâmetler, umumun hissedar olduğu işlerdir.(Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasiyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ul olur. L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u Umumiye" nâmiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesâil-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeair-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslam'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeğe çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.. M.)
ŞEAF  Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması.
ŞEAFE  (C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü.
ŞEAL  Davar kuyruğunun beyazlığı.
ŞEAMAT  (Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler.
ŞEAMET  Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
ŞEANLA'  Uzun, tavil.
ŞEARİR  Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
ŞEAS  Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
ŞEAYİR  (Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.
ŞEB  f. Gece, karanlık.
ŞEB-İ ARUS  Düğün gecesi. * Mc: Mevlana'nın vefat ettiği gece.
ŞEB-İ FİRKAT  f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı.
ŞEB-İ HİCRAN  Ayrılıkla geçirilen gece. Hicran gecesi.
ŞEB-İ YELDA  f. En uzun gece.
ŞEBAAT  Dolgunluk, tokluk.
ŞEBAB  (Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
ŞEBABANE  f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBABİYET  Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
ŞEBAH  (C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
ŞEBAHET  Benzeme, benzeyiş.
ŞEBAK  Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık.
ŞEBAKET  Kafes veya ağ gibi örülme.
ŞEBAM  Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık. * Araptan bir kabile.
ŞEBAMAN  Paça bağı.
ŞEB'AN  Karnı doymuş, tok. * Emin.
ŞEBAN  (şeb. C.) f. Geceler.
ŞEBANE  f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
ŞEBANGAH  f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEBANRUZ  f. 24 saatlik zaman. "Gece gündüz".
ŞEBAT  (C.: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk. * Cihet, yön, taraf.
ŞEBB  Meşhur taş. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
ŞEBBAKE  (C.: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.
ŞEBBE  Genç kadın.
ŞEBE  Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç. * Benzeme, müşabehet.
ŞEBEB  Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır.
ŞEBEC  Ovanın ve sahranın bir miktarı.
ŞEBEFRUZ  (Şeb-efruz) f. Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan.
ŞEBEH  (Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey. * Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni.
ŞEBEH  (C.: Eşbâh) Karaltı. * Şahıs. * Ceset.
ŞEBEKE (ŞEBİKE)  Balık ağı. * Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Kafes şeklinde olan yer. * Hüviyet sureti. * Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı. * Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
ŞEBEM  Soğukluk.
ŞEBENGİZ  (Şeb-engiz) f. Yarasa kuşu.
ŞEBET  (Bak: şâbet)
ŞEBGERD  (şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
ŞEBGİR  (Şeb-gir) f. Geceleyin uyumayan. * Sabah vakti. * Gece giden kervan.
ŞEBGUN  f. "Gece renkli" Kara, siyah.
ŞEBH  Çekmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
ŞEBH  Süt sağarken çıkan ses.
ŞEBHAN  Uzun, tavil.
ŞEBHAN  f. Geceleyin öten bir cins bülbül.
ŞEBHİZ  (C.: Şebhizân) f. Geceleri uyanıp kalkarak iş gören.
ŞEBHUN  (Şeb-hun) f. Gece baskını.
ŞEBİB  Bıçak üstüne sürçmek.
ŞEBİBE  Gençlik. Yiğitlik.
ŞEBİH  (Şibh. den) Benzer, benzeyen, mümasil, nazir.
ŞEBİHUN  f. Gece baskını. Şebhun.
ŞEBİKE  f. Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Balık ağı. * Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Bak: Şebeke)
ŞEBİSTAN  f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda.
ŞEBİT  Bahadır, kahraman, yiğit.
ŞEBK  Karıştırmak.
ŞEBNEM  f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda.
ŞEBPERE  f. Yarasa.
ŞEBPEREST  (Şeb-perest) f. Geceye ve rü'yaya ve uykuya fazla kıymet veren.
ŞEBR  Karışlamak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Ücret. * Kira.
ŞEBRENG  f. "Gece renginde olan" Siyah, kara.
ŞEBREV  (Şeb-rev) f. Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden.
ŞEBTAB  (Şeb-tâb) f. Ateş böceği.
ŞEBUR  Boru.
ŞEBZİNDEDAR  (Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden.
ŞECAAT  Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme. Kuvve-i gadabiyenin vasat mertebesidir. (Şecaatli bir kimse hak için canını fedâ eder. Vazifesi olmayan işe karışmaz. İ.İ.)
ŞECB  Helak etmek, mahvetmek. * Kederlenmek, tasalı olmak.
ŞECC  Baş yarma ve yarılma. * Geminin, denizi yararak yol alması.
ŞECCAT  (şecce. C.) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar.
ŞECCE  Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.
ŞECEA  Küt ve kötürüm kimseler.
ŞECEB  Hüzün ve gussalı olma.
ŞECEN  (C.: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol. * Hâcet, ihtiyaç. * Keder, hüzün.
ŞECER(E)  Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
ŞECERÂT  (şecere. C.) şecereler.
ŞECERE-İ MAKLU'  Sökülmüş ağaç.
ŞECERE-İ TUBAÂ  Cennet'teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba ağacı.
ŞECERE-İ YAKTÎN  Yaktîn ağacı. Kabak kökeni.
ŞECERE-İ ZAKKUM  (Bak: Zakkum)
ŞECERİSTAN  f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
ŞECİ'  Kahraman. Yiğit. Şecaatli.
ŞECİB  Helâk olan, mahvolan.
ŞECİR  Küçük ve kısa ağaç.
ŞECN  (C.: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol.
ŞECR  İki çenenin arası. * Harcamak, sarfetmek. * Tarh etmek, kovmak.
ŞECRA'  Meşelik.
ŞECV  Gam, gussa. Keder. * Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek.
ŞECZE  Zayıf yağan yağmur.
ŞEDAİD  (Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.
ŞEDAK  Ağızın her iki yanının geniş olması.
ŞEDAKA  Çok konuşan kadın.
ŞEDAR  Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
ŞEDD  Sıkı bağlama, sıkı bağlanma, sıkma. * Tasvir.
ŞEDD-İ NİTAK-I HİMMET  Himmet kuşağını kuşanma. İşe ciddi, gayretle sarılma.
ŞEDD-İ RİHAL  Hayvana semer vurma. Yolculuk için hayvanın semerini bağlama. * Yolculuğa çıkma.
ŞEDDAD  Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir. (Bak: Enaniyet)
ŞEDDADANE  f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEDDADÎ  Çok büyük ve sağlam yapı.
ŞEDDE  Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret. ( $ ) * Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
ŞEDDE  Birinci hamle.
ŞEDE  Çok hırslı olmak.
ŞEDEF  (C.: Şüduf) Her nesnenin şahsı.
ŞEDH  Tembel olmak.
ŞEDH  Baş yarmak. * Kırmak. * Atın yüzünde beyazlığın çok olması.
ŞEDİD(E)  Sert, sıkı, şiddetli. * Musibet, belâ. * Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.
ŞEDİD-ÜL MİHAL  Şiddetli kuvvet. Ağır ve şiddetli azab.
ŞEDİD-ÜŞ ŞEKİME  Şedid-ün nefs; yani başkasına boyun eğmekten çekinen ve kibirlenen.
ŞEDİDE-İ MECHURE  Elif, cim, dal, tı, ba harfleridir. Bunların zıddı: Rehavet (rahvet) ile Beyniye sıfatıdır.
ŞEDİDE-İ MEHMUSE  Kaf ve tâ harfleri.
ŞEDKAM  Geniş, vâsi.
ŞEDV  Irlamak; teganni ve terennüm.
ŞEF'  Çift. * Kurban bayramı günü. * Namazların her iki rek'atı demektir. Dört rek'atlı bir namazın evvelki iki rek'atında Şef'-i evvel, diğer iki rek'atına da Şef'-i Sâni denilir. Üç rek'atlı namazın üçüncü rek'atı da Şef'i sâni'dendir.
ŞEFA  Kenar, taraf, uç.
ŞEFAAT  Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
ŞEFAAT-I UZMÂ  (Bak: Makam-ı Mahmud)
ŞEFACEREF  (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
ŞEFAFET  Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
ŞEFAK  Korku, havf.
ŞEFAKAT  Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET  Babalık şefkati.
ŞEFAN  Yağmurlu soğuk rüzgâr.
ŞEFARİC  Bir cins helva.
ŞEFAŞİF  Çok susamak.
ŞEFE  f. Dudak. * Kenar.
ŞEFEKA  Esirgemek, korumak.
ŞEFETAN  İki dudak.
ŞEFETEYN  İki dudak.
ŞEFEVAT  (şefe. C.) Dudaklar. * Kenarlar.
ŞEFEVÎ  (Şefeviye) Dudağa ait. Dudakla alâkalı.
ŞEFFAF  Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
ŞEFİ'  Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.
ŞEFİ'-ÜL MÜZNİBÎN  Günahkârların şefaatçısı Hazret-i Muhammed. (A.S.M.)
ŞEFİ'-ÜL ÜMEM  Ümmetlerin şefaatçısı Hz. Muhammed (A.S.M.)
ŞEFİK(A)  Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
ŞEFİKANE  f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
ŞEFKAT  Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.(Şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ ziruhlara şefkatini ihâta eder ve Rahim isminin ihâtasına bir nevi âyinedarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip, herşey'i mahbubuna feda eder; yahut mahbubunu i'lâ ve sena etmek için, başkalarını tenzil ve mânen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. " Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i âzamın bir sahife-i nuranisi olan Güneş'i böyle utandırıyorsun?Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; sâfi ve ivazsızdır... Hattâ en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedakârane ivazsız şefkatleri buna delildir. Halbuki aşk ücret ister ve mukabele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi talebdir, bir ücret istemektir. M.)
ŞEFELLEC  Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam. * Ferci vasi avret.
ŞEFF  Yünden yapılan çok ince elbise.
ŞEFİF  Soğuktan incinmek. * Soğuk.
ŞEFN  Akıllı ve zeyrek kişi.
ŞEFNİN  Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş.
ŞEFŞAF  Soğuk yumuşak rüzgâr.
ŞEFŞEF  Yaramaz huylu. * Titremek.
ŞEFŞEFE  Zayıflatmak. * Hareket ettirmek, depretmek. * Karışmak.
ŞEFT-ALÛ  f. Yarık erik. Şeftali.
ŞEGAB  Fitne uyandıran.
ŞEGAB  Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan.
ŞEGAF  Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri. * Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık. * Bir nesneyi çevirip kaplamak.
ŞEGAF  Delicesine sevme.
ŞEGAFDÂR  f. Delirtici.
ŞEGAL  f. Çakal.
ŞEGİRE  Çuvaldız.
ŞEHA  f. Ey pâdişah! Ey şâh.
ŞEHAB  (Bak: şihab)
ŞEHAB  Su ile karışmış süt.
ŞEHACİR  Rahm.
ŞEHADET  (Bak: şahadet) 
ŞEHADETNÂME  (Bak: şahadetname)
ŞEHAMET  Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak.
ŞEHAMETLÛ  Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi.
ŞEHAMET  Yağlılık, semizlik, besililik.
ŞEHAV  Açmak, feth.
ŞEHAZAN  Karnı aç olan kimse.
ŞEHBA'  Kır renkte olan şey. * Kır katır, kır at. * Tam teçhizatlı asker birliği. * Pek kıtlık olan sene.
ŞEHBAL  (Bak: şahbal)
ŞEHBAZ  (Bak: şahbaz)
ŞEHBENDER  Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.
ŞEHBEYT  (Bak: şahbeyt)
ŞEHD  Bal. Gömeç balı, asel.
ŞEHD-İ ŞEHADET  İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.
ŞEHD-AB  (şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
ŞEHD-AMİZ  f. Bal gibi tatlı. Balla karışık.
ŞEHDANEC  İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
ŞEHDERE  Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı, müsrif. * Karnı büyük kimse.
ŞEHD-KÂM  f. Tadı damağında kalmış.
ŞEHEVAT  (şehvet. C.) şehvetler, nefsanî istekler, arzular.
ŞEHEVÎ  Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.
ŞEHİC  Katır sesi. * Kuzgun avazı.
ŞEHİD  Şâhid olan. * Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları için yahut kıyamette ümem-i sâlife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için yahut vefat etmeyip huzur-u İlâhîde hazır ve zinde olduğu için yahut âlem-i mülk ve melekûtu müşahede eylediği için "Şehid" denmiştir.) * Şâhidin mübalâğası. * Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. * İlminden asla birşey kaybolmayan, bütün şeyler ilminde hazır olan Allah (C.C.). (Bak: Meratib-i hayat)
ŞEHİK  Hıçkırıkla içini çekme. * Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma. * Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
ŞEHİM(E)  (Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.
ŞEHİR  Meşhur. Şeref ve şan sahibi. * Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
ŞEHİY (E)  (Şehvet. den) İştahlandırıcı. İsteklendiren, istek uyandıran.
ŞEHKA  Hıçkırık. Keskin çığlık.
ŞEHL  Gözün siyahının maviye yakın olması. * Koyun gözü.
ŞEHLA  Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı. * Mc: Çok güzel.
ŞEHLEB  Uzun boylu.
ŞEHLEVEND  f. Boylu boslu, güzel genç.
ŞEHM  Korku.
ŞEHNAME  f. İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. * Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser.
ŞEHNAZ  f. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. * Meşhur bir dünya güzelinin ismi. * Çok güzel olan.
ŞEHNİŞİN  f. Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon.
ŞEHNİZ  Çörek otu.
ŞEHPER  f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞEHR  Ay. 30 günlük zaman. * Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek.
ŞEHR-İ ÂYİN  (Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma. (İslâmda ilk şehr-i âyin Hz. Peygamber Efendimiz hicret sureti ile Medine'ye vâsıl olunca yapıldı.)
ŞEHR-İ RAMAZAN  Ramazan ayı. Oruç ayı.
ŞEHR-İ SAVM  Oruç ayı olan mübarek Ramazan.
ŞEHR-İ SIYAM  Oruç ayı, Ramazan.
ŞEHR-ÜL HARAM  Haram ayları. (Bak: Eşhür-ül hurum)
ŞEHR-AŞUB  Şehri karıştıran, kargaşalık yapan.
ŞEHREKA  (C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık.
ŞEHRİ  f. Şehirli. * İstanbul'lu, İstanbul'da doğup büyüme. * Mc: Kibar, ince.
ŞEHRİSTAN  f. Büyük şehir.
ŞEHRİYAR  f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı.
ŞEHRİYYE  Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.
ŞEHRUD  f. Büyük ırmak. Nehir.
ŞEHŞEH  Karışmak.
ŞEHVANÎ  şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
ŞEHVET  Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey benim için şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı gibisin."
ŞEHVET-ENGİZ  f. Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden.
ŞEHVET-PEREST  f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan.
ŞEHZADE  (Bak: şahzade)
ŞEHZARE  Fâhiş nesne.
ŞEÎLE  (C.: Şâil-Şeâyil) Ucu yanmış fitil.
ŞEKA'  Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk.
ŞEKA'  Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek.
ŞEKA'  şikâyet.
ŞEKAB  Çukur yer.
ŞEKAH  Yakınlık.
ŞEKAHTEB  İki boynuzlu koç.
ŞEKAKIL  Bir Hind ağacının dalları.
ŞEKAVET  Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık.
ŞEKAYA  şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
ŞEKAZ  Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması.
ŞEKD (ŞÜKD)  Atâ ve ihsan etmek. Hediye vermek.
ŞEKER  f. şeker.
ŞEKER(E)  Davarın sütü çok olmak. * Dolmak.
ŞEKER-AB  f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
ŞEKERGÜFTAR  f. Sözü şeker gibi tatlı.
ŞEKERGÜZAR  (Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞEKERHAB  f. Otururken gelen tatlı uyku.
ŞEKERİSTAN  f. Şeker kamışı tarlası.
ŞEKERPARE  f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
ŞEKERRİZ  f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT : (şekve. C.) şikâyetler.
ŞEKİB  Sabır, tahammül.
ŞEKİBA  f. Sabırlı, tahammüllü, mütehammil.
ŞEKİL  (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül. * Şebih ve misil. * Hey'et. * Suret. Surette benzerlik. * Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey. * Muhtelif, müşkil işlerin her biri. * Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti. * Geo: Bir veya daha fazla hudut vasıtasiyle mahdut ve mahsur olan şey. * Edb: Aruz ıstılahında mısraların sayısına ve kafiyelerin sırasına göre ortaya çıkan şekil. * Gr: Yazıya nokta, hareke ve i'rab koymak.
ŞEKİM(ET)  (C.: Şekâim) Mukavemet, dayanma. Sebat. * Dizgin, gem. * Kazan ve çömlek kulpu.
ŞEKİR  Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar. * Fercte olan kıllar.
ŞEKİRE  Sütü çok olan davar.
ŞEKK  (C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek. * Lüzum. * Yarmak. * Yapışmak.
ŞEKK-İ KÜFRÎ  Küfürdeki şüphe. Kâfire ait şek.
ŞEKKERÎN  f. Şekerli, tatlı.
ŞEKL  (Bak: şekil)
ŞEKLA'  Beyaz dişi koyun. * Hâcet, ihtiyaç.
ŞEKLEN  Şekilce. Şekil bakımından.
ŞEKLÎ  Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.
ŞEKM  Sertlik. * Güç. Kuvvet.
ŞEKS  Ahlâksız, yaramaz kimse.
ŞEKT  Bedel etmek, karşılık vermek.
ŞEKUB  Ruşen olmak, parlamak.
ŞEKUFE  (Bak: şükufe)
ŞEKUR  Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.). (Bak: şükr)
ŞEKVA  Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek. * Su kabının ağzını açmak.
ŞEKVE  Şikâyet etmek. * Siyahça oğlak derisi.
ŞELA'LA'  Uzun boylu kişi. 
ŞELALAT  (Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
ŞELALE  Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
ŞELCEM  (C.: şelâcim) şalgam.
ŞELEL  Bir eli tutmaz olmak. * Bir nesneyi seyrek dikmek. * Ovmakla gitmeyen leke.
ŞELİL  (C.: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas. * Çok sulu dere ortası. * Kısa gömlek.
ŞELİM  Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.
ŞELL  Seyrek seyrek dikmek. * Çolak. * Çolaklık. Kolun eğri oluşu.
ŞELŞELE  Dökmek. * Su damlatmak.
ŞELVAR  f. şalvar.
ŞEM'  Mum, ışık.
ŞEM'-İ ASEL  Bal mumu.
ŞEM'-İ İLÂHÎ  İlâhî ışık, İlâhî nur. Kur'an hakikatları.
ŞEM'A  Işık, çıra. Nur. * Muma batmış fitil.
ŞEMA'  (C.: şümu') Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum. * Oyun. * Mizaç, huy.
ŞEMA'  Yüce, yüksek, ulu âli.
ŞEMAHTER  Kötü, menhus.
ŞEMAİL  (Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.
ŞEMAİM  (Şemime. C.) Güzel kokular.
ŞEMAK  Neşat, sevinç. Ferah.
ŞEMAKMAK  Uzun, tavil. * şâd ve neşeli kimse.
ŞEMAL  (C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç. 
ŞEMA'MA'  Küçük başlı. * Aceleci kişi.
ŞEMARİH  (Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
ŞEMATE  Destenik çiçeği. * Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup sevinmek.
ŞEMATET  Kuru gürültü. şamata.
ŞEMATETKÂRANE  f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞEMAYİL  Ahlâk.
ŞEMC  Şey mânasına gelen bir isim. * Bir nesneyi seyrek dikmek.
ŞEM'DAN  f. şamdan.
ŞEMEL  Perâkendelik, dağınıklık. * Toplanmak, cem'olmak. * Az nesne.
ŞEMERDEL  Uzun boyunlu, seri davar.
ŞEMET  Saçın akı karasına karışmak.
ŞEMH  Uzak niyet ve kasıt. * Tekebbür etmek, kibirlenmek.
ŞEMHAR  Büyümek. Uzamak.
ŞEMİLLE (ŞEMLÂL-ŞEMLİL)  Yeyni, hafif.
ŞEMİM  Koku. Hoş koku.
ŞEMİM-İ CİBAL  Dağların güzel kokusu.
ŞEMİME  (C.: Şemâim) Güzel kokulu şey, râyiha.
ŞEMİRE  Hızlı yürüyen deve.
ŞEMİRR  Katı, şiddetli, şedid.
ŞEMİT  Karışık.
ŞEMİZER  Hızlı yürüyen deve.
ŞEML  Az şey. Perâkendelik. * Örtmek, bürünmek, toplanmak. * Topluluk, cemaat, insan yığını.
ŞEMLAK  Yaşlı, pir, ihtiyar.
ŞEMLE  (C.: şümül) Kilim. * Az miktar su.
ŞEMM  Koku hissetmek, koklamak.
ŞEMMAM  Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.
ŞEMME  Bir defa koklamak. * En küçük mikdar.
ŞEMMUS  Yavuz tosun at.
ŞEMR  Yürürken sallanmak.
ŞEMS  Güneş, âfitab.
ŞEMS-İ EZELÎ  Vâcib-ül-vücud ve ebediyyen var olan, her şeyi nurlandıran Allah (C.C.) hakkında teşbihen söylenen bir tabirdir.
ŞEMS-İ HİDAYET  Hidayet güneşi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
ŞEMS-ÜŞ ŞÜMUS  Güneşlerin güneşi. En büyük güneş. Çok seyyarelerin, etrafında döndüğü en büyük bir yıldız.(...Hem şemse, kendi mihveri üstünde câzibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile sâniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsüş-Şümus cânibine sevketmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
ŞEMS-ABAD  f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
ŞEMSEDDİN  (Şems-üd din) Dinin güneşi. * Erkek adıdır.
ŞEMSÎ  Güneşe ait. Güneşle alâkalı.
ŞEMS-PARE  f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
ŞEMŞELİK  Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın. * Seri yürüyüşlü kadın. 
ŞEMŞEM  Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.
ŞEMŞİR  f. Kılıç.
ŞEMŞİR-İ ZULM  Zulüm kılıcı.
ŞEMŞİR-BAZ  f. İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. * Kılıçla ustalık gösteren.
ŞEMŞİR-BEDEST  f. Elinde kılıç tutan. 
ŞEMŞİR-GER  (C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı.
ŞEMŞİR-ZEN  f. Kılıç çeken, kılıçla vuran.
ŞEMTA  Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze. * Akı karasına karışmış saç.
ŞEMTİT  Perakende, dağınık, müteferrik.
ŞEMU'  Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.
ŞEMUL  Sâfi halis şarap. * Kıble mukabilinden esen rüzgar.
ŞEM'UN  Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.
ŞE'N  İş, yeni olan hal. * Şan. * Tavır. * Hâdise. * Vâkıa. * Kasdetmek. * Emr ü hal. * Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi. * Fls: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.(Hakkın şe'ni ittifaktır, faziletin şe'ni tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe'ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.)
ŞEN  f. Naz, eda, cilve. * Göze ve gönüle hoş görünen hal. * Bayındır, ma'mur. * Sevinçli, ferahlı.
ŞEN' (ŞIN')  Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak.
ŞENAAT  Fenâlık, kötülük, alçaklık. * Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
ŞENAK  Devenin yularını çekmek. * Çok yemekten mide dolmak. * Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.
ŞENAN  Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.
ŞENAR  Büyük utanç, ayıp.
ŞENAYİ'  (Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.
ŞENBİH  f. Gün. * Cumartesi günü.
ŞENC  Hıçkırık tutmak.
ŞENCAR  Eşek marulu adı verilen bir cins ot.
ŞENEB  Dişlerin keskin olması. * Parlamak, ruşen olmak.
ŞENEC  Derinin buruşması.
ŞENEF  Buğz. * Kibir.
ŞENES  Galiz. Kaba.
ŞENF  (C.: Şünuf) Salkım küpe.
ŞENG  f. Neşeli, kıvrak. * Haydut, şaki, eşkiya.
ŞENGARE(T)  Kötü huyluluk.
ŞENİ'  (Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
ŞENN  (C.: Şinân) Eski kırba. * Araptan bir kabile. * Dağılıp perâkende olmak.
ŞENNAR  (C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.
ŞENŞENE  Usul. Âdet.
ŞENUN  Aç. Ne zayıf, ne semiz olan deve.
ŞER'  Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat. (Bak: Şeriat)
ŞER'-İ ENVER  En nurlu kanun ve nizam. En ziyade saadete, selâmete, emniyete vesile olan şeriat.
ŞER'-İ İSLÂM  İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.
ŞER'AB  Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞERAFEDDİN  (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.
ŞERAFET  Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
ŞERAİF  (Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler.
ŞERAİT  (Şart. C.) Şartlar.
ŞERAKET  Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat.
ŞEREKRAK (ŞERAKRUK)  Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.
ŞER'AN  şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞERAR  (Bak: şerare)
ŞERAR  "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses.
ŞERARAT  Şerareler, kıvılcımlar.
ŞERARAT-I NEYYİRANE  f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞERARE  (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
ŞERAREFİGEN  f. Kıvılcım saçan.
ŞERARET  Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞERASET  Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞERAŞİR  Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
ŞERAT  (C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi.
ŞERAYİ'  Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
ŞERAYİN  (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar.
ŞERAYİN-İ SÜBATİYYE  Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar. (O.L.)
ŞERAZE  Katı kurumak.
ŞERAZİM  (Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.
ŞERBE  Bir içim su.
ŞERBİN  Katran ağacı.
ŞERC  Kıç, dübür. * Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. * Nev, cins.
ŞERCA'  Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
ŞERCE  Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.
ŞERCEB  Uzun, tavil.
ŞERCELE  Yemiş kabı.
ŞERCEM  (C.: şerâcim) şalgam.
ŞERDA  Benzemek. Misil.
ŞERE  Yemeğe karşı çok hırslı.
ŞEREBE  (C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.
ŞEREC  (C.: Şüruc) Donyağı.
ŞEREF  Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * İftihâr, övünme.
ŞEREF-BAHŞ  f. şereflendiren. şeref veren.
ŞEREFE  Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç, çıkıntı.
ŞEREF-EFZA  f. Şeref artıran.
ŞEREF-PEZİR  f. Şeref ve itibar bulan.
ŞEREF-RESAN  Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞEREF-RİZ  f. Şeref veren.
ŞEREF-VARİD  f. Şerefle gelen.
ŞEREF-YAB  f. şeref bulan, şeref kazanan.
ŞEREF-ZAHİR  f. Şerefle çıkan.
ŞEREH  Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
ŞEREKE  (c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu mânaya. C.: Şürek)
ŞEREM-SAR  f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
ŞERENG  f. Zehir.
ŞERER  (Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar.
ŞERERE  (C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.
ŞERERFEŞAN  f. Kıvılcım saçan.
ŞERERNÂK  f. Kıvılcım saçan.
ŞERES  Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak.
ŞERET  (C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.
ŞERETİYY  (C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı.
ŞERH  Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme. * Açıklanmış yazı, risale.
ŞERH  Her nesnenin evveli. * Her sene yeni doğan deve yavruları. * Yiğitlik. * Yarmak.
ŞERHA  Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
ŞERHAN  Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
ŞERHAN  (Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek.
ŞER'Î  Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
ŞERİAT  Doğru yol. Hak din yolu. * Büyük ve geniş cadde. * Nur, aydınlık, ışık. * Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir... (Bak: Hukuk)(Şeriat; insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)("Şir'a, Şeria, Meşrea"; lügatta bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ'nın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiâre ıtlak edilmiştir ki, din demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkâm-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer'iye denilince, bundan kanun-u İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur'ana, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Allah Elçisi (A.S.M.): "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız!" der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari'in maksadı ise, insanların âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün insanların gerek dünyevi ve gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir... Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halifelik ise, umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevkeder. Şari'a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul Maarif Basımevi)
ŞERİAT-I FITRİYE  Cenab-ı Hakk'ın kâinatta vaz'ettiği fıtrî kanunlar. Âlemin harekât ve sükûnetini tanzim eden ve Allahın irade sıfatından gelen kanunlar.
ŞERİAT-I GARRÂ  Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.
ŞERİB  Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.
ŞERİDE  Kavun dilimi.
ŞERİF(E)  Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât)
ŞERİHA  (C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi.
ŞERİK  Ortak. * Arkadaş.
ŞERİK-İ CÜRM  Huk: Suç ortağı.
ŞERİR(E)  Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
ŞERİS  Eski nalin.
ŞERİS  Yaramaz huylu kimse.
ŞERİT  Hurma yaprağından yapılan urgan.
ŞER'Î TAKVİM  (Bak: Takvim-i Arabî)
ŞERİYY  İyi, kıymetli at.
ŞER'İYYE(T)  Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.
ŞERKA'  Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
ŞERM  Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
ŞERM (ŞİRM)  f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
ŞERMENDE  f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan.
ŞERMGİN  f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
ŞERMİN  f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMNÂK  f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMSÂR  f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ŞERNAK  Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
ŞERNİS  Eli ve ayağı kaba olan.
ŞERR  Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha kötü, en kötü.
ŞERR-İ MAHZ  Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.
ŞERR-ÜN NÂS  İnsanların en kötüsü, en zararlısı.
ŞERREDE  "Ayırdı" mânâsına "Teşrid"den mâzi fiili. (Bak: Teşrid)
ŞERR Ü FESAD  Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
ŞERŞERE  Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir)
ŞERUR  Çok şerli.
ŞERVAL  f. şalvar.
ŞERVAT  Uzun, tavil.
ŞERYE  Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne.
ŞERZ  (C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.
ŞERZE  f. Kuduruk, kudurmuş.
ŞERZİME  Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime)
ŞESAR  (Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)
ŞESASA  şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
ŞESEL  Yoğunluk.
ŞESEN  Huşunet, haşinlik.
ŞESİB  Yay.
ŞESİS  Sütü gitmiş hayvan.
ŞESS  (C.: şisâs) Boya otu.
ŞEST  f. Balık oltası. * Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük.
ŞESU'  Uzak. * Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.
ŞESUS  (C.: Şesâyıs) Sütü az olan deve.
ŞEŞ  f. Altı. 6
ŞEŞ-CİHET  f. Altı yön, altı cihet. (Bak: Cihat-ı sitte)
ŞEŞ-EBRAR  Altı aded hayır sahibi ki, bunlar: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin'dir (Radıyallahu anhüm).
ŞEŞHANE  f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞEŞ-PA  f. Altı ayaklı.
ŞEŞ-PER  f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz.
ŞEŞÜM  Altıncı, sâdis.
ŞET'  Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak.
ŞETAME  Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
ŞETARET  
ŞETARET  Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞETAT  Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.
ŞETAT  Hadden aşırı olmak. * Hakdan uzak. * Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma.
ŞETEN  (C.: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan. * Uzak olmak. * Sağlam yapmak.
ŞETER  Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı.
ŞETET  Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.
ŞETEVİYY  Kışa mensup, kış ile ilgili. * Kış evi. * Kış kaftanı, kışlık elbise. * Kış yağmuru.
ŞETİBE  Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.
ŞETİM  Küfredilmiş sövülmüş kimse. * Kerih ve kabih olan, çirkin.
ŞETİME  Sövme, sövüş, sövüp sayma.
ŞETİT(E)  Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli.
ŞETM  Sövmek, azarlamak, küfretmek.
ŞETM-İ GALİZ  Edepsizce sövme.
ŞETN  Dokumak. Çulhalık.
ŞETT  Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak.
ŞETTA  Çeşitli, başka başka, ayrı ayrı. Çok ve müteferrik olan.
ŞETTAM  (şetm. den) Çok küfreden.
ŞETTE (ŞETÂT)  Perâkende olmak, dağılmak.
ŞETUN  Irak, uzak, baid.
ŞETUT  Büyük hörgüçlü dişi deve.
ŞETUTÎ  Büyük hörgüçlü deve.
ŞETVA  Mısır'da bir köy.
ŞETVE  Kış olmak. * Soğuk olmak. * Kıtlık olmak.
ŞEUB  Ölüm, mevt.
ŞE'V  Geçmek, takaddüm eylemek. * Son, nihayet. * Devenin yuları. * Zembil. * Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak. * Kaygan.
ŞEV  f. Gece. Leyl.
ŞEVA  Kolay. * Vücut organları. (El, ayak gibi). * Malın kötüsü.
ŞEVAGİL  (Şagile. C.) Uğraşmalar, meşguliyetler.
ŞEVAHIK  (şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
ŞEVAHİD  (Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
ŞEVAHİN  (Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
ŞEVAİ'  (Şâyi'. C.) Yayılmış bulunanlar. Şâyi olanlar.
ŞEVAİB  (Şâibe. C.) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar. * Şüpheler $* Eserler, izler, nişânlar.
ŞEVAİR  (Şâire. C.) Kadın şâirler.
ŞEVAKİL  (Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.
ŞEVAMİH  (Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.
ŞEVAMİL  (Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.
ŞEVAR  Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet.
ŞEVARIK  (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
ŞEVARİ'  (Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler.
ŞEVARİB  (Şârib. C.) Bıyıklar.
ŞEVARİD  (Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
ŞEVAT  (C.: şivâ) Baş derisi.
ŞEVATÎ  (Şâti. C.) Kenarlar, kıyılar.
ŞEVAYİB  (Şayibe. C.) Şâyibeler, noksanlıklar, ayıplar.
ŞEVAZ (ŞÜVÂZ)  Tütünsüz ateş.
ŞEVAZÎ  Dağların dik tepeleri.
ŞEVAZZ  (şâzze. C.) Müstesnalar. Kaide hârici olanlar.
ŞEVB  Karıştırmak. * İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.
ŞEVBEC  Oklava.
ŞEVE  Göz değmesi, nazar değmesi.
ŞEVEH  (şevh) Kara olmak ve çirkinlik. (Bak: şâhet-il vücuh)
ŞEVES  Gururdan dolayı göz ucuyla bakma. 
ŞEVH  Kara ve çirkin olmak.
ŞEVHA  Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın.
ŞEVHA  Yay yapımında kullanılan ağaç.
ŞEVHEB  (C.: şevahib) Kirpi.
ŞEVHER  f. Erkek eş, koca, zevc.
ŞEVK  Diken. * Birinin hiddet ve şevketi görünmek. * Ekin.
ŞEVK  Çok istek, şiddetli arzu. * Neş'e. *Bir şeyi bir yere şeye sağlamca bağlama. * Memnun. Şâduman. (Bak: Himmet, Şavk)
ŞEVK-İ TENZİLÎ  Kur'an-ı Kerim'in ilk önceki mânâsıyla Sahabelere verdiği sevgi ve iştiyak. Kur'an-ı Kerim'in tenzil mertebesindeki mânâsının verdiği şevk. İlâhî bir makamdan inmenin verdiği şevk.
ŞEVK-ÂLUD  f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
ŞEVK-ÂVER  f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
ŞEVK-BAHŞ  f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
ŞEVK-EFZÂ  f. şevklendiren, neşe artıran.
ŞEVKERAN  Baldıran otu.
ŞEVKET  Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. * Diken. Diken batmak.
ŞEVKETLÛ  Tar: Padişahlar hakkında kullanılmış bir tâbir olup, azamet ve heybet sahibi mânalarına gelir.
ŞEVKÎ  Neşe ve şevk ile alâkalı.
ŞEVKİSTAN  f. Dikenlik.
ŞEVK U İŞTİYAK  Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak.
ŞEVNİR  Çörek otu.
ŞEVR  Davarı baharda otlamağa bırakmak. * Kovandan bal almak. * Satılığa çıkarmak.
ŞEVSA  Karın içinde olan yel.
ŞEVŞAT  Tez yürüyüşlü dişi deve.
ŞEVŞEB  Karınca.
ŞEVTAB  El silecek bez. El bezi.
ŞEVVAL  Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
ŞEVZAK  şahin kuşu.
ŞEVZEB  Uzun, tavil.
ŞEVZENİK  Şahin kuşu.
ŞEY'  Nesne, şey. * İstemek, dilemek.
ŞEY'  Miktar. * Uzaklık. * Arslan eniği.
ŞEY'AN  Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.
ŞEYATİN  Şeytanlar. (Bak: Şeytan)
ŞEYB  İhtiyarlık. Yaşlılık. * Saç, sakal ağarması.
ŞEYD  Binayı kireçle yapmak.
ŞEYDA  f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.
ŞEYDÂİ  f. Çok fazla sevgiden hâsıl olan divanelik, şaşkınlık.
ŞEY'EN FEŞEY'EN  Yavaş yavaş, azar azar.
ŞEYH  Yaşlı adam. * Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi. * Tarikatta müridlerin reisi. (Bak: Müteşeyyih, Tarikat)
ŞEYH-ÜL HADİS  İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.
ŞEYH SAİD HADİSESİ  5 Şubat 1925'de devrin hükümetine karşı şark aşiret reislerinden Şeyh Said ismindeki zâtın teşebbüs ettiği bir harekettir. Şeyh Said, bu hareketine yardım etmesi için Bediüzzaman Said Nursî'ye mektub yazmış, fakat Bediüzzaman bu teklifi reddetmiş ve cevaben yazdığı mektubda şöyle demiştir:(Türk milleti, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez. Siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir. Tr.) (Bak: Said-i Nursî)
ŞEYHAN  (şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer'in (R.A.) beraberce bâzı mühim kitaplarda geçen isimleri. * Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf'un ikisine birden verilen isim.
ŞEYHEM  (C.: şeyâhim) Erkek kirpi.
ŞEYHEYN  (Bak: şeyhan)
ŞEYHUHET  (Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık.
ŞEYH-ÜL İSLAM  Osmanlı Devleti zamanında din işlerine bakan ve sadrazamdan sonra gelen en yüksek vazifeli şahıs. Âlimlerin reisi.
ŞEYLEM  Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum.
ŞEYM  Çok soğuk su. * Kılıç çıkarmak. * Kınına sokmak.
ŞEYN  Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.
ŞEYT  Helâk olmak, mahvolmak. * Yanmak. * Kaynamak.
ŞEYTAN  İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükseğim" diye kibirlenerek, Cenab-ı Hakk'ın emrine karşı gelmiş ve Hazret-i Âdem'e secde etmediğinden, Allah'ın rahmetinden kovulmuştur.(Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Alem-i insaniyette, ise; merâtib-i terakkiyât ve tedenniyât, nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkin-i evliya ve enbiyaya kadar gâyet uzun bir mesâfe-i terakki var.İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, mâden-i insaniyyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. Alâ-yı illiyindeki Ebu Bekir-is Sıddık'ın ruhu, esfel-i sâfilindeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil; belki su-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir, icad-ı İlâhîye ait değildir. M.)Bu mevzuya dair tafsilât: Risale-i Nur Külliyatından "Lem'alar" adlı eserin 13. Lem'asındadır.
ŞEYTANET  Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
ŞEYTANÎ  Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
ŞEYTANÎ PİŞE  f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
ŞEYYAD  (Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı.
ŞEYYEBET  (Şeyb. den) İhtiyarlattı (meâlinde fiildir.).Şeyyebetnî : Beni ihtiyarlattı, beni ihtiyar etti (mânâsında)
ŞEYYİR  (C.: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan.
ŞEYZEM  Katı ve uzun.
ŞEYZENUK  şahin kuşu.
ŞEYZUMAN  Kurt.
ŞE'Z (ŞE'S)  Kaba ve katı.
ŞEZA'  Sinirin yarılması.
ŞEZA  Kokulu şeylerin şiddetle kokması.
ŞEZAT  Budak kırmak. * At sineği. * Bir gemi cinsi. * Tuz. * Kuvvet ve şiddet bakiyyesi. * Ağaç ismi.
ŞEZAZE  Çok kurumak.
ŞEZB  Ağaçtan budanan kuru odun. * Geçmek, intikal etmek. * Sınır. (Bu mânâya C.: Eşzâb)
ŞEZEBE  (C.: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.
ŞEZEN  Nahiye, cânip, taraf. * Kaba ve sağlam yer.
ŞEZERAT  (Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. * Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.
ŞEZF  Şiddet. * Darlık.
ŞEZİM  Sağlam, muhkem ve uzun.
ŞEZİYYE  (C.: Şezâyâ) Bir parça nesne.
ŞEZR (ŞEZİR)  Altın mâdeninden toplanan altın ufağı. * İnci parçaları.
ŞEZR  Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.
ŞEZRE  (C.: Şezerât-Şüzur) İşlenmemiş ham altun. * Süs için asılan inci ve altun.
ŞEZRE  Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme. * İpi soluna bükme. * Tersine bükülmüş ip, urgan. * El değirmenini sola doğru çevirme. * Şiddet, suubet, zorluk.
ŞEZRE-MEZRE  Darmadağınık.
ŞEZZ  Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca "şizâz" derler.)
ŞİARE  (C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
ŞIDK  (C.: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı. * Ağzın kenarı.
ŞIHNE  Adâvet, düşmanlık. * Davar bağladıkları yer.
ŞIHNE  Emniyet memuru. İnzibat memuru.
ŞIKAK  Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek.
ŞIKB  (C.: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı. * Çukur yer.
ŞIKK  (Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye ayıran bir alev) vardı. El Yaşkarî adındaki ikinci Şıkk, Satih ile birlikte devrinin en meşhur kâhiniydi. Satih'ten sonra o da Yemen'de bulunan Lâhmi Meliklerinden birisinin rüyasını tâbir ile Habeşlerin Yemen'i zabt edeceklerini, bu memleketin İbn-i Ziyezen tarafından kurtarılacağını, ayrıca Peygamber'in (A.S.M.) geleceğini beşaret vermişti. Bunların vücudları yalnız bir bacak ve bir kolu olan yarım insan şeklinde idi, insanlar tarafından tevlid olunmuşlardı. (İslâm Ansiklopedisinden)
ŞIKK  Bir bütünün parçalarından her biri. * İki ihtimalden ve iki cihetten her biri. * İkiye ayrılmış şeyin bir kısmı.
ŞIKK-I MUHALİF  Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
ŞIKKAYN  Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı.
ŞIKN  Az, kalil.
ŞIKS  (C.: Aşkâs) Bir parça yer. * Her nesnenin bir miktarı.
ŞIKŞAKA  (C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
ŞIKVE (ŞEKÂVE)  Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞIKZ  (C.: Şekazân) Keler eniği.
ŞIKZA'  Çok acıkmış tavşancıl.
ŞIN  Kur'an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300'dür.
ŞI'RA  Yaldırık adı verilen büyük, nurlu yıldız.
ŞISB  (C.: şesâyib) şiddet. * Nasip.
ŞI'ŞA'  Uzun, yeynicek kimse. * Uzun boyunlu deve.
ŞITRE  Yarım, nısf.
ŞİA  Yardımcılar mânâsiyle, Alevilik, Şiilik. İfrat ve tefrit ve dünyevi sebebler yüzünden Ehl-i Sünnet ve Cemaat Mezhebinden ayrılan bir fırka. Bir şahsa taraftar olmak. (Çok açık mukni izâhatını Risâle-i Nur külliyatı Dördüncü Lem'adan okuyunuz.)
ŞİAB  (Şi'b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler. (Bak: Şuâb)
ŞİAR  İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa'r. C.) Kıllar.
ŞİAR-I RÂZ  f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret.
ŞİB'  Tokluk.
Şİ'B  (C.: Şiâb) Keçiyolu, dar yol, dağ yolu.
ŞİB  f. İniş. Aşağı doğru eğiklik.
ŞİB  Üzerine kar düşen dağ. * Su içerken devenin dudağından çıkan ses.
ŞİBA'  Tokluk, doyma. 
ŞİBA'  (Şeb'ân. C.) Karnı doymuş olanlar, tok kimseler.
ŞİBAB  Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi.
ŞİBAK  (Şebeke. C.) Kafesler, şebekeler, ağlar, tuzaklar.
ŞİBDİ'  (C.: Şebâdi) Akrep. * Dil, lisan. * Belâ. * Şiddet.
ŞİBH  Benzer. Benzeyen şey.
ŞİBH-İ AKD  Akid benzeri. Sözleşme, sözle anlaşma benzeri.
ŞİBH-İ BEŞER  İnsana benzeyen şempanze, goril gibi hayvanlar.
ŞİBH-İ BEŞERE  Üst deriye benzer olan.
ŞİBH-İ BİLLURÎ  Billur gibi olan.
ŞİBH-İ CİLD  Cilde benzeyen, cildimsi.
ŞİBH-İ HÜSN-Ü TA'LİL  Edb: Bir hâdisenin vukuuna şairane olarak ve kat'î olmayan bir sebeb göstermek.
ŞİBH-İ MÜNHARİF  Geo: Yamuk. Yalnız iki kenarı paralel olan dörtgen.
ŞİBL  Aslan yavrusu.
ŞİBR  Karış.
ŞİBRAK  Yırtmak. * Parçalamak.
ŞİCA'  (Bak: Şücâ)
ŞİCAB  Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.
ŞİCAR  Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet.
ŞİD  f. Nur, ziya, aydınlık. * Güneş.
ŞİD  Kireç. Sıva.
ŞİDAD  (Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler.
ŞİDDET  Sertlik, katılık. * Ziyadelik. * Sıkılık. * Tecvidde: Harf sükun ile ve nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla akmamasına denir. Şiddet iki kısma ayrılır:Şedide-i mechure : Elif, bâ, cim, dal, tı harfleri.şedide-i mehmuse : Kaf ve tâ harfleri.
ŞİDDET-İ TAZYİK  Tazyik ve baskının şiddeti.
ŞİDED  (Şiddet. C.) Şiddetler.
ŞİE  Alâmet, işaret, nişan.
ŞİFA  Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.(...Hastalık seni uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra Hâlik-ı Rahim inşaallah sana şifa verir. L.)
ŞİFA-İ ÂCİL  Hastalıktan çabuk kurtulma.
ŞİFA-İ ŞERİF  (Bak: Kadî İyaz)
ŞİFA-BAHŞ  f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
ŞİFAH  (Şefe. C.) Dudaklar.
ŞİFAHANE  f. Hastahane.
ŞİFAHEN  Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
ŞİFAHÎ  Ağızdan, şifahen, sözlü.
ŞİFAHİYÂT  Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
ŞİFAKÂR  f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞİFANAPEZİR  (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
ŞİFAPEZİR  f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir.
ŞİFARESAN  f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİFASAZ  f. şifa veren, iyi eden.
ŞİFAYAB  f. Şifa bulma, iyileşme.
ŞİFE  (Bak: Şefe) 
ŞİFF  Ziyade, çok, fazla. * Eksik, noksan. (Ezdattandır)
ŞİFRE  Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. * Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. * Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
ŞİFTE  f. Düşkün, tutkun, meftun.
ŞİFTEDİL  f. Gönül vermiş, meftun, tutkun.
ŞİFTEGÎ  f. Kaçıklık, tutkunluk, meftuniyet.
ŞİH(A)  Yavşan denilen ot.
ŞİHAB  Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
ŞİHAT  (Bak: Şeyhuhet)
ŞİHBAN  (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞİHDARE  Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
ŞİHE  f. At kişnemesi.
ŞİÎ  Şia fırkasından olan.
ŞİİR  Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz. * Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.
ŞİKA  (Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar.
ŞİKAB  İki dağ arası. * İki kaya arası.
ŞİKÂF  f. (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer parçalayan. 
ŞİKAK  Nifak, ikilik, ittifaksızlık.
ŞİKAL  Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
ŞİKAR  f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet.
ŞİKAR  Mc: Değerli, kıymetli. 
ŞİKARİSTAN  f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞİKAYAT  (Şikâyet. C.) Şikâyetler.
ŞİKAYET  Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
ŞİKEM  f. Karın.
ŞİKEMBE  f. İşkembe.
ŞİKEMBENDE  f. Midesine düşkün. Çok yiyen.
ŞİKEMDERD  Karın ağrısı.
ŞİKEMPERVER  f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün.
ŞİKEN  f. (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. * Koparan, parçalayan mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken $ : f. Haysiyet kıran.
ŞİKEN-İ KÂKÜL  Kıvırcık saç.
ŞİKENC  f. Kıvrım, büklüm.
ŞİKENCE  f. İşkence. Azap. Eziyet.
ŞİKENED  Kırıyor, kesiyor.
ŞİKEST  f. Kırma, kırılma. * Kıran. * Yenilme, mağlubiyet.
ŞİKESTE  f. Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi.
ŞİKESTEBÂL  f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün.
ŞİKESTEDİL  f. Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü.
ŞİKESTEGÎ  f. Kırıklık.
ŞİKESTEPÂ  f. Ayağı kırık.
ŞİKESTEZEBÂN  f. Peltek.
ŞİKİBA  (Şikibende) Sabırlı.
ŞİKK  (Bak: Şıkk)
ŞİKKE  (C.: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı. * Girecek deliğe sıkışıp tutmak için sokulan çivi.
ŞİKL  Güçlük. * Naz.
ŞİLAK  Cima etmek. * Vurmak. * Kulağı uzunlamasına yarmak.
ŞİLV  Vücut azâlarından biri.
ŞİMAL  Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
ŞİMAL-İ GARBÎ  Kuzeybatı.
ŞİMAL-İ ŞARKÎ  Kuzeydoğu.
ŞİMALEN  Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
ŞİMALÎ  şimale ait, sola ve kuzeye ait.
ŞİMAS  Davarın ürkek olması.
ŞİME  (C.: Şiyem) Huy, tabiat.
ŞİMENDİFER  Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu.
ŞİMRAC  (C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz.
ŞİMRAH  (C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi.
ŞİMŞAD  f. Şimşir ağacı.
ŞİMŞİR  (Bak: Şemşir)
ŞİN  (Bak: Şeyn)
ŞİN  Çok nikâhlı kimse. * Huruf-u mu'cemeden bir harf.
ŞİNAH  f. Suda yüzme.
ŞİNAK  (C.: Eşnâk) Sivri başlı kimse. * Kırba bağladıkları ip. * Başı büyük olan at. * Kuş tuzağı.
ŞİNAR  f. Suda yüzme.
ŞİNAR  Ayıp. * Hayâ, utanma, âr.
ŞİNAS  f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih bilen.
ŞİNAS  Uzun, tavil.
ŞİNAVER  f. Suda yüzen. Yüzgeç.
ŞİNEV  f. İşiten, dinleyen.
ŞİNİD  İşitme. Duyma.
ŞİNİDE  f. İşitilmiş. Duyulmuş.
ŞİNİK  On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
ŞİNVAY  Kulağın işitmesi.
Şİ'R  (Şiir) Anlama, idrak. * Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü. (Bak: Şiir)
ŞİR  f. Aslan. * Süt.
ŞİR-İ JİYAN  Kükremiş aslan. (Bak: Jiyan)
ŞİR-İ MÂDER  Ana sütü.
ŞİR-İ YEZDAN  Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'ın bir ismi. Allah'ın Aslanı.
ŞİRA  Satın alma, satın alınma.
ŞİRA'  Yelken. Gemi yelkeni.
ŞİR'A  (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların, hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için Allah'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer' mastarından veya birşeye duhul manasına şurû'dan alınmıştır. (E.T.) (Bak: Şeriat)
Şİ'RA  Koz: İki yıldızın adı.
Şİ'RA-ÜL YEMANÎ  Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ  "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.
ŞİRAD (ŞÜRUD)  Dağılmak. * Kaçmak.
ŞİRAK  (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
ŞİRAN  f. (Şir. C.) Aslanlar.
ŞİRANE  f. Aslanca, gazanferâne.
ŞİRAR  Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
ŞİRAT  Neşter.
ŞİRAZ  Süzülmüş yoğurt.
ŞİRAZE  f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen, nizam, esas.
ŞİRAZE-BEND  f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren.
ŞİRB  (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
ŞİRCENG  f. Arslan gibi savaşan.
ŞİRDAH  Büyük ayaklı.
ŞİRDİL  (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
ŞİRE  f. Süt. * Şıra.
ŞİREC  Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
Şİ'REN  Şiir tarzında, şiir olarak.
ŞİRHAR  f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara, süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara, yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
ŞİRİN  f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
ŞİRİN-CEMAL  f. Sevimli yüzlü.
ŞİRİN-EDÂ  f. Lâtif ve şirin edâlı.
ŞİRİNÎ  f. Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik.
ŞİRİNKÂM  f. Tadı damağında kalmış.
ŞİRİNKÂR  f. Hoş ve tatlı muamele eden.
ŞİRİNZEBAN  f. Tatlı dilli.
ŞİRK  En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)(Evet, küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden, bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $ şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır, elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki, $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar, karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ, bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki, sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.)
ŞİRK-İ HAFÎ  İhlâssızlık, riyakârlık. Allah rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
ŞİRK-ÂLUD  f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
ŞİRKET  Ortaklık, iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken, iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
ŞİRKET-İ A'MÂL  Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
ŞİRMERD  f. Arslan yürekli, cesur.
ŞİRPENÇE  (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
ŞİRRET  Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik. * Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.
ŞİRRİB  Şaraba karşı hırsı olan.
ŞİRRİR  (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir.
ŞİRVAZ  Yoğun, kalın ve büyük.
ŞİRYAN  (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
ŞİRZİME  Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
ŞİS (ŞİSÂ')  Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
ŞİS'  (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
ŞİSI'  Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
ŞİŞE  Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
ŞİŞEHANE  Şişe yapılan yer.
ŞİŞHANE  (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
ŞİT  Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.
ŞİTA  Kış. Senenin soğuk mevsimi.
ŞİTAB  f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek.
ŞİTAÎ  (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
ŞİTEVÎ  (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi, kışlık sebze.
ŞİVA'  Kebap.
ŞİVAL  Az şey.
ŞİVAR  Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.
ŞİVAZ  Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
ŞİVE  Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
ŞİVEBÂZ  f. Cilveli, şive ve naz eden.
ŞİVEKÂR  f. İşveli, şiveli, cilveli.
ŞİVEN  f. İnleme, sızlanma. * Mâtem, yas.
ŞİYA'  Zahir olmak, görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.
ŞİYAM  Yerden kazılan toprak.
ŞİYAT  Yanmış yün ve pamuk kokusu.
ŞİYEM  (Şime. C.) Huylar, tabiatlar.
ŞİZ  Abnus ağacı.
ŞİZAF  Katılık, sertlik.
ŞÖHRE  Ünlü, şöhretli, meşhur.
ŞÖHRET  Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.(Ey şân ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de, o belâdan kurtul. M.N.)
ŞÖHRET-İ KÂZİBE  Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
ŞÖHRETGİR  f. şöhretli, ünlü. Meşhur.
ŞÖHRETŞİÂR  f. şöhretli. şöhret sahibi.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM  Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUA'  Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
ŞUAAT  Işıklar, parıltılar, nurlar.
ŞUA  (C.: Şu') Sorgun ağacı.
ŞUAB  (şu'be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
ŞUABAT  (Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
ŞUAL  (şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.
ŞUARA  (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
ŞUAYB (A.S.)  Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke'ye gitti ve orada yerleşti. Musâ Aleyhisselâm'ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke)
ŞUBAN  f. Çoban.
ŞU'BE  Bölük, bölüm. * Dal, budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
ŞU'BUB  (Bak: şü'bub)
ŞUGL  İş, meşgul olunacak şey, gaile.
ŞUGMUM  Uzun, tavil.
ŞUGUL  (Şugl. C.) İşler, uğraşacak şeyler, gaileler.
ŞUH  f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık, hayasız. Oynak.
ŞUH  (Şıh) Bahil, cimri, hasis kimse.
ŞUHA  Karın ağrısı.
ŞUHH (ŞIHH)  Bahillik.
ŞUH-MEŞREB  f. Açık meşrebli, şen ve neşeli.
ŞUHUD  (Bak: şühud)
ŞUHUM  (Şahm. C.) Yağlar, içyağlar.
ŞUHUR  (Bak: şühur)
ŞUKAK  Bir çeşit hayvan hastalığı.
ŞUKKA  Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
ŞUKRE  Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.
ŞUKUK  (Şakk. C.) Çatlaklar, yarıklar.
ŞUKUNE  Azlık.
ŞU'LE  Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.
ŞU'LE-İ BERKIYYE  Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
ŞU'LE-İ CEVVAL  Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
ŞU'LEBÂR  f. Işıklı.
ŞU'LEDÂR  f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı.
ŞU'LEFEŞÂN  f. Işık saçan, parlatan.
ŞU'LEGİR  f. Tutuşan, alevlenen, alev alan.
ŞU'LENÜMÂ  f. Alev gösteren, alevli.
ŞU'LEPÂŞ  f. Işık saçan.
ŞU'LEPERVER  f. Işıklandıran. Alevlendirici.
ŞU'LEPUŞ  f. Alev içinde kalmış, alevle örtülü.
ŞU'LERİZ  f. Işıldayan, alev saçan.
ŞU'M  (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
ŞUM  Hayırsız kişi.
ŞUMA  f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
ŞUR  f. Tuzlu, kekremsi. * şamata, gürültü.
ŞURA  Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.) Sünühat'tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi, şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki, nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura'dır. Yâni, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şurayı yapmaları lazımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyyedir ki, o hürriyet-i şer'iyye, âdâb-ı şer'iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve zâlimlere tezellül etmemek.. Allah'a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah'ı tanımayan, herşeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlâs'ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar. H.)
ŞURA-YI DEVLET  İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip fikrini bildiren resmi daire. Danıştay.
ŞURA SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup, "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de denir.
ŞURAB (ŞURÂBE)  f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı. 
ŞUR-BAHT  f. Bahtsız, talihsiz.
ŞURE  f. Çorak, tuzlu, verimsiz toprak.
ŞURE  Heyet.
ŞUR-EFGEN  f. Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran.
ŞUR-ENGİZ  f. Gürültü çıkaran, şamata yapan.
ŞUREZAR  Çorak yerler, verimsiz araziler.
ŞURİDE  f. Perişan, karışık. * Tutkun, âşık, meftun.
ŞURİDEGÎ  f. Karışıklık, perişanlık. * Tutkunluk, düşkünlük.
ŞURİSTAN  Çorak yerler.
ŞURİŞ  f. Karışıklık, kargaşalık.
ŞURTA  (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis, jandarma.
ŞURU'  Başlama. Mübaşeret etme.
ŞURUT  (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller.
ŞURUT-U SALÂT  Namazın şartları.
ŞUS  Pak etmek, temizlemek.
ŞUSY  Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
ŞUTBE  (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
ŞUTTAR  Pazu hareketi.
ŞUTUR  Irak, uzak, baid.
ŞUTUR  Irak, uzak, baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve.
ŞUTUT  (şatt. C.) Büyük nehirler.
ŞUUB  (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
ŞUUBAT  (şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, bölümler.
ŞUUN  (Şe'n. C.) İşler, fiiller. Havadis.
ŞUUN-U SEYYALE  Akıcı, bir halde durmayan işler.
ŞUUNAT  Şuunlar. Keyfiyetler, haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
ŞUUR  Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
ŞUURDÂRÂNE  f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞUVAZ  Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
ŞUVEYY  Yavaş.
ŞUY  f. Koca, eş, zevc.
ŞUYİDE  f. Yıkanmış.
ŞÜBAN  Çoban.
ŞÜBANÎ  Kırmızı yüzlü.
ŞÜBBAN  Gençler, delikanlılar.
ŞÜBBAN-I VATAN  Vatanın gençleri.
ŞÜBBUT  Kalkan balığı.
ŞÜBEH  (şübhe C.) şübheler, şekler. şübhe edilenler.
ŞÜBHE  (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
ŞÜBHE-İ TÂRIK  Zulmetten gelen şüphe belâsı.
ŞÜBKE  (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.
ŞÜBRÜM  Kısa boylu kimse.
ŞÜ'BUB  Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
ŞÜCA'  (Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.
ŞÜCEA'  (Şeci'. C.) Yiğitler, cesurlar.
ŞÜCEYRE  Çalı, ufak ağaç.
ŞÜCNE  Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
ŞÜCUB  Ev içinde olan direk.
ŞÜCUN  Ağaç dalları. * Füruât, teferruat.
ŞÜCUR  Muhtelif ve çeşitli olmak.
ŞÜD  f. Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.
ŞÜDUN  Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
ŞÜF'A  Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.)
ŞÜFAFE  Kap dibinde kalan su.
ŞÜFEA'  (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
ŞÜFR  (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
ŞÜFRE (ŞEFRE)  (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
ŞÜFUF  Zayıf olmak.
ŞÜFUN  Göz ucuyla bakmak.
ŞÜGUR  Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak.
ŞÜGÜL  (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
ŞÜHBE  Siyaha galip olan beyazlık.
ŞÜHEDA  (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
ŞÜHRE  Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
ŞÜHUB  Mütegayyer olmak, değişmek.
ŞÜHUD  şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
ŞÜHUDÎ  Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi, avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
ŞÜHUR  (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
ŞÜHUR-U SELÂSE  Arabî üç aylar. Receb, Şaban ve Ramazan ayları.
ŞÜHUS  Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.
ŞÜHÜB  (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞÜKAF  (Bak: şikâf)
ŞÜKARA  Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKAT  (şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler.
ŞÜKLE  Gözün ağındaki kırmızılık. 
ŞÜKM  Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
ŞÜKR  (Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür. (Bak: Ni'met)(Kalb ile, dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden, her nimeti Allahın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; Allah'ın, kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd, taalluk cihetinden daha umumi, esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur'an-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor... Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)
ŞÜKR-Ü KÜLLÎ  Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: "Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"Elcevab: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile... Meselâ nasılki, bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir, ne yapayım. " Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim. " İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem, sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyyetleridir. S.)
ŞÜKR-Ü ÖRFÎ  (Bak: Hamd)
ŞÜKRAN  İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
ŞÜKRANİYET  Şükranlık.
ŞÜKRGÜZAR  f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞÜKUF(E)  f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
ŞÜKUFEZAR  f. Çiçek bahçesi.
ŞÜKUF-MİSAL  Gonca gibi, tomurcuk gibi.
ŞÜKUH  f. Azamet, ululuk, celal.
ŞÜKUK  (şekk. C.) şekler, şüpheler.
ŞÜKUR  Hacet, ihtiyaç. * Mühim işler, umûr-u mühimme.
ŞÜKÜFTE  f. "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
ŞÜLLE  Niyyet. * Uzak emir.
ŞÜMAR  f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet.
ŞÜMAR  f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
ŞÜMARENDE  f. Sayan, hesab eden.
ŞÜMARİDE  f. Sayılmış, hesab edilmiş.
ŞÜMHUT  Uzun, tavil.
ŞÜMRUH  Hurma budağı.
ŞÜMS  (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
ŞÜMU'  (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
ŞÜMUH  Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
ŞÜMUL  Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
ŞÜMUS  (şems. C.) şemsler, güneşler.
ŞÜMÜRDE  f. Hesap edilmiş, hesaplanmış, sayılmış.
ŞÜNAN  Perâkende, dağılmış.
ŞÜNHUB(E)  (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
ŞÜNŞÜN  Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
ŞÜNTÜR  (C.: şenâtir) Parmak.
ŞÜNUE  Uzak olmak. Irak olmak.
ŞÜNZUVE  (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
ŞÜPÜŞ  f. Bit.
ŞÜRABİYE  f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
ŞÜRB  İçme. İçilme.
ŞÜREBE  Çok içen. Çok içici olan.
ŞÜREF  (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
ŞÜREFA  (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
ŞÜREKA  (şerik. C.) şerikler, ortaklar.
ŞÜRR  Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
ŞÜRRUF  Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
ŞÜRSE  Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
ŞÜRSUF  (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
ŞÜRŞUR  Yund kuşu dedikleri kuş.
ŞÜRTA  (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
ŞÜRU'  Başlamak. (Bak: şuru')
ŞÜRUH  (Şerh. C.) Şerhler, açıklamalar.
ŞÜRUK  Tulu' etmek, doğmak.
ŞÜRUR  (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
ŞÜRUT  (Bak: şurut)
ŞÜS  f. Akciğer.
ŞÜST  f. Yıkama.
ŞÜSTE  f. Yıkanmış.
ŞÜSU'  Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
ŞÜSUB  Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
ŞÜŞ  f. Karaciğer.
ŞÜTUM  (şetm. C.) Küfürler, sövmeler.
ŞÜTUM-İ GALİZA  Galiz ve kaba küfürler.
ŞÜTÜR  f. Deve.
ŞÜTÜRBÂN  f. Deveci. Deve çobanı.
ŞÜTÜRBÂR  f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
ŞÜTÜRDİL  f. Deve huylu, kinci, inatçı.
ŞÜTÜRGÂV  f. Zürafa.
ŞÜTÜR GÜRBE  f. "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü.
ŞÜTÜRLEB  f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
ŞÜTÜRMÜRG  f. Devekuşu.
ŞÜTÜRPÂ  f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
ŞÜUBİYYE  Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
ŞÜUN  (Bak: şuun)
ŞÜUNÂT  (Bak: şuunât)
ŞÜVAYE  Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
ŞÜVAZ  (Bak: şuvaz)
ŞÜYU'  Herkes tarafından duyulmuş, öğrenilmiş. * Yayılma, şayi' olma.
ŞÜYUH  (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
ŞÜZAM  Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
ŞÜZUB  Davarın ince belli olması.
ŞÜZUR  (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
ŞÜZUZ  (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak, muhalif olmak.
ŞÜZZAZ  Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.