| TA |
Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri
400'dür. |
| TA |
f. Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri,
dek. (mânalarına gelir) Meselâ : |
| TÂ BEKEY |
Ne vakte kadar. |
| TÂ BE KIYAMET |
Kıyamete kadar. |
| TÂ HAŞRE DEK |
Haşre kadar. |
| TA' (TAE) |
Alçak, iniş yer. * Başı aşağı etmek. |
| TAA |
Muti olmak. İtaat etmek. |
| TAAB |
Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet. |
| TAAB-I DİMAĞÎ |
Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu. |
| TAAB-ÂVER |
f. Yorgunluk veren. |
| TAABBÜD |
İbadet etmek. Kulluk etmek.(Ey insan! Kur'ânın desâtirindendir
ki, Cenab-ı Hakk'ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede
kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiç bir şeyden tekebbür edecek
derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, ma'budiyetten uzaklık noktasında müsâvi
oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler. L.) |
| TAABBÜDÎ |
İbadete ait olup emrolunduğu için yapılan. Sebeb ve illeti sadece
emir olan, aklın muhakemesine bağlı olmayan. İbâdete âit ve müteallik.(Mesâil-i
şeriattan bir kısmına "Taabbüdî" denilir; aklın muhakemesine bağlı
değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.Bir kısmına "Mâkul-ül
mâna" tâbir edilir. Yâni: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün
teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü: Hakiki illet,
emir ve nehy-i İlâhidir.Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir
edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat
gelse, onu tağyir edemez. Öyle de: "Şeairin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir."
denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden
bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: "Ezanın hikmeti, müslümanları
namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir. "Halbuki o divane
bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi,
o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına
hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nevi beşerin netice-i hilkatı olan
ilân-ı Tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan
ezanın yerini nasıl tutacak?Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler
var ki, bütün kuvvetiyle "Yaşasın Cehennem!" der. Cennet dahi
ucuz değildir; mühim fiat ister. M.) |
| TAABBÜS |
(C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma. |
| TAABBÜS |
Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak
hareket ettirme. |
| TAACCÜB |
şaşma, hayret etme. Tahayyür."Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) rivayet
olunuyor ki: "Taaccüb bütün taaccüb ona ki: Cenab-ı Hakk'ın halkını
görüp dururken Allah'da şek eder. Şuna taaccüb olunur ki: Neş'et-i ulâyı
tanır da neş'et-i uhrâyı inkâr eder. Şuna da taaccüb olunur ki: Her gün
her gece ölüp dirilip dururken ba's-ü nüşuru inkâr eder. şuna da taaccüb
olunur ki: Cennet'e ve naim-i Cennet'e iman eder de yine dâr-ül gurur için
çalışır. Şuna da taaccüb olunur ki: Evvelinin bulaşık bir nutfe, âhirinin
mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefâhur eder."
(E.T.) |
| TAACCÜC |
Şamata, gürültü, patırtı. |
| TAACCÜL |
Acelecilik. Acele etmek. |
| TAACCÜLAT |
(Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler. |
| TAACCÜN |
(Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma. |
| TAACİB |
Acayib şeyler. Tuhaf şeyler. |
| TAAC'UC |
Çeşitli seslerin birbirine karışması. |
| TAADDİ |
Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme.
Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer
halde olması, müteaddi olması. |
| TAADDÜD |
Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme. |
| TAADDÜD-Ü EZVAC |
(Bak: Taaddüd-ü zevcat) |
| TAADDÜD-Ü ZEVCAT |
Bir kaç kadınla evlilik hali. (Bak: Aile)(Medeniyet, taaddüd-ü
ezvacı kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı
beşeriyeye münâfi telâkki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı
şehvet olsa, taaddüt bilâkis olmalı. Halbuki, hatta bütün hayvânatın şehâdetiyle
ve izdivac eden nebâtatın tasdikıyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi,
tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet
tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyyedir. Madem, hikmeten, hakikaten,
izdivaç, nesil içindir, nev'in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız
bir defa tevellüde kabil ve ayın yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli
senede ye'se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i
telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul
etmeye mecburdur. S.) (İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:Birisi: Şeriat ona
müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.İkincisi: Şeriat muaddildir.
Yâni; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel
ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek
için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki, birden
tabiat-ı beşerde umumen hüküm-ferma olan bir emri birden ref'etme, bir tabiat-ı
beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, Şeriat, vâzı-ı esâret
değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve
geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü
zevcat tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şeriat bir taneden
dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüdde
öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiç bir mazarrata müeddi olmaz.
Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adâlet-i izâfiyedir...
Münâzarat) |
| TAADİ |
Düşmanlık etmek. |
| TAADÜL |
Beraberlik, eşitlik. |
| TAAFFÜF |
İffetli olma. İffetli görünme. * Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk
dışı şeylerden kaçınma. * İstemekten uzak durma. |
| TAAFFÜN |
(Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular. |
| TAAFFÜN-İ NEFES |
Nefesin kokması. |
| TAAFFÜNAT |
(Taaffün. C.) Fena ve pis kokular. |
| TAAHHÜD |
(Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine
almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin,
yerine varmasını sağlama. |
| TAAHHÜDÂT |
(Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler. |
| TAAHHÜDNÂME |
f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika. |
| TAAKKUD |
(Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme. |
| TAAKKUL |
Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak:
Dimağ) |
| TAALA |
(Bak: Teâlâ) |
| TAALLUK |
Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. *
Sevme. |
| TAALLUKAT |
Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar. |
| TAALLÜL |
(İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret. |
| TAALLÜLÂT |
(Taallül. C.) Ağır davranma. |
| TAALLÜM |
(İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme. |
| TAALLÜN |
Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme. |
| TAAM |
Yemek. Yenilen şey. |
| TAAMİYE |
Yemeklik. Yemek parası. |
| TAAMMİ |
Kör olma. Görmez hale gelme. |
| TAAMMUK |
(Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma. |
| TAAMMUKAT |
(Taammuk. C.) Derinleşmeler. |
| TAAMMÜD |
(Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme,
bilerek ve isteyerek bir iş yapma. |
| TAAMMÜDÂT |
(Taammüd. C.) İsteyerek ve bilerek yapılan işler. |
| TAAMMÜDEN |
Evvelden hazırlanarak. Kastederek. Bile bile. |
| TAAMMÜDÎ |
(Teammüdiyye) Kasıt ve niyet ile olan, taammüdle alâkalı. |
| TAAMMÜL |
Amel etme. Çalışma. Vazife yapma. |
| TAAMMÜM |
Umumileşme. Umumi olma. * (İmame. den) Sarık sarma. * (Amm. den)
Amca olma. Birisini "amca" diye çağırma. |
| TA'AN(E) |
(Ta'n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren. |
| TAANNÜD |
(İnad. dan) İnad etme. Ayak direme. |
| TAANNÜDÂT |
(Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler. |
| TAANNÜF |
Azarlama. Darılma. |
| TAANNÜT |
Herkesin yanlışını arama. |
| TAARR |
Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap
çekmek. |
| TAARRUK |
(Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak. |
| TAARRÜB |
Araplaşma. Arap kılığına girme. |
| TAARRUS |
(C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi. |
| TAARRUZ |
Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana
hücum etme. Sataşma. İlişme. |
| TAARRÜF |
Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini
hünerleriyle tanıttırma. |
| TAARRÜM |
Kemikten et soymak. |
| TAARÜC |
Aksaklanmak. |
| TAARÜF |
Birbirini bilmek, tanımak. |
| TAARÜZ |
Muaraza edişmek, çekişmek. |
| TAASSUB |
(Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından
fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet
etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını
düşünmemek hâli. (Bak: Dimağ)(... Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat,
iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden
neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa
mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne
ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir...
Münâzarat) |
| TAASSUBKÂR |
f. Taassub gösteren. Mutaassıb. |
| TAASSÜF |
Sapmak, doğru yoldan çıkmak. |
| TAASSÜFÂT |
(Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar. |
| TAASSÜR |
(Usur. dan) Güçleşme. Güç olma. |
| TAASÜR |
Güç yapmak, zor yapmak. |
| TAAŞŞUK |
Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek. |
| TAAT |
İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat
etmek. |
| TAATGÂH |
f. İbadet yeri. İbadetgâh. |
| TAATTUF |
(Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme. * Verme. * Esirgeme. |
| TAATTUFÂT |
(Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar. |
| TAATTUL |
(Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma. |
| TAATTUR |
(Itr. dan) Güzel kokular sürünme. |
| TAAVVUK |
(Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek. |
| TAAVVUZ |
(İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak. * Bir şey karşılığı
olarak alınmak. |
| TAAVVUZ-I TAMS |
Kadınların âdet görmesi. |
| TAAVVÜC |
(C.: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma. |
| TAAVVÜD |
(Âdet. den) Âdet edinmek. * Geri dönmek. |
| TAAVVÜZ |
Allah'a (C.C.) sığınırak "Euzubillâh" demek, yani Allah'a
sığındığını ifade etmek. |
| TAAYYÜN |
Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan
olmak. |
| TAAYYÜNAT |
Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler. |
| TAAYYÜŞ |
(Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek. |
| TAAZİ (TAAZZİ) |
Musibet vaktinde" İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun"
demek. |
| TAAZUM |
Gözünde büyümek. Büyük görünmek. |
| TAAZZİ |
Uzuv peydâ etme. Şekillenme. |
| TAAZZUM |
(Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. * Kemikleşmek. |
| TAAZZUMÂT |
(Taazzum. C.) Kibirlenmeler. * Kemikleşmeler. |
| TAAZZÜB |
Evlenmeyip bekâr kalmak. |
| TAAZZÜR |
Özür bildirmek. * Güçleşmek Güç olmak. |
| TAAZZÜR |
Tâzim etmek. Hürmet etmek. |
| TAAZZÜZ |
Aziz saymak. Tenezzül etmeme. * Çekinme. |
| TAB |
f. Parıltı. Parlayıcı. * Güç. Kuvvet. Takat. * Hararet. |
| TAB' |
Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür. |
| TAB |
f. "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına
gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan,
âlemi ışıklandıran. |
| TA'B |
Latife etmek, şaka yapmak. |
| TAB'A |
Bir kere basılma. |
| TAB'A-İ ÛLÂ |
Birinci baskı. |
| TABA' |
Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması. |
| TABABET |
Hekimlik. Doktorluk. |
| TABAH |
Kuvvet. |
| TABAHAT |
Aşçılık. Yemek pişirme san'atı. |
| TABAHECE |
Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.) |
| TABAK |
(C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile. |
| TABAK |
(Bak: Debbag) |
| TABAKA |
Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki
yapraklı kâğıt. |
| TABAKA-İ HAYAT |
Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i
hayat) |
| TABAKA-İ MESTURİYET |
Gizlilik tabakası. Örtülü oluş. |
| TABAKA-İ SEVÂBİT |
Sabit bilinen yıldızlar tabakası. |
| TABAKA' |
Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan
kimse. |
| TABAKAT |
Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler. |
| TABAK-ÇE |
f. Küçük tabak. |
| TABAKHANE |
Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ) |
| TAB'AN |
Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle. |
| TABAN |
f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş. |
| TABANÇE |
f. El ayası, avuç içi. |
| TABANKEŞ |
f. Yaya yürüyen piyade. |
| TABASBUS |
Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe
çalışmak. |
| TABASBUSÂT |
(Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar. |
| TABASSUR |
(Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş. |
| TABAŞİR |
"Hind hıyarı" denilen bir deva. |
| TABAVER |
(Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan. |
| TABAYİ' |
Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar. |
| TABAYİ'-İ ESASİYE |
Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak,
su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri. |
| TABAYİ'-İ ZİRUH |
Ruhlu mahlukatın yaratılışları. |
| TABB |
Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim. |
| TABBAĞ |
Kılıç yapan kimse. |
| TABBAH |
(C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı. |
| TABBAHÎN |
(Tabbah. C.) Aşçılar. |
| TABBAL |
Davulcu. |
| TABDADE |
f. Parlatılmış, yandırılmış. |
| TABDAR |
f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı. |
| TABDARÎ |
f. Parlaklık. |
| TABDİH |
f. Işık veren. * İplik bükücü. |
| TABE |
f. Tava. |
| TABE-İ ZER |
Altun tava. * Mc: Güneş. |
| TABE |
Hurma. * Hamr. |
| TA-BE |
f. "... e kadar" mânasına gelir ve kelimelerin başlarına
eklenir. |
| TÂ-BE-KEY |
Ne vakte kadar. |
| TÂ-BE-SABAH |
Sabaha kadar. |
| TABE |
(Tayyib. den) " İyi ve temiz olsun" mânasınadır. |
| TABEL |
(Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat. |
| TABEN |
(Tabâne-Tabâniye) Akıllılık. |
| TABENDE |
f. Işık veren, parlayan. |
| TABERÎ |
(Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm
tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz
edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye
adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı
Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı
Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır. |
| TABERZED |
Bir cins şeker. |
| TABESEHER |
Sabaha kadar. |
| TABH |
Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma. |
| TAB'HANE |
f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer. |
| TABH-HANE |
Lokanta, mutfak. |
| TABHÎ |
Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili. |
| TABIK |
Büyük kiremit. |
| TABİ' |
Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. *
Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan. |
| TABİ' |
Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör. |
| TABİAT |
(Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı
fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı
yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle
tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir
sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız,
hür değildir. Herşey Allah'ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah'ın
emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim
(su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır.
Bunu değiştiremez. Çünkü Allah'ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini
kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka
türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat
yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi
gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar
yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte.
O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi
bunları yaratabilir. O da Allah'dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini
gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran
bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah'ın
emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin
derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz.
Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet
kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur,
herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana
geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle
varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları
tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı
hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme
şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak
bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın
ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır,
matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil,
bir kanundur, kanun koyucu değil."Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor"
deyip Allah'ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta
görünen; basirâne, hakimâne olan san'at ve icad, Şems-i Ezelî'nin kalem-i
kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata
ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz
mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk
ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri
ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor.
Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım
gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii,
fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir
güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii
güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi... Aynen bu misâl gibi; mevcudat
ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse,
her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde
ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ
bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki
muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat'ın san'atını, mevhum,
ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha
hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san'at-ı İlâhiyedir,
Sani' olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş
olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir
mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır,
nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. L.)(S - Onların daima
iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla
iknaa çalışıyorlar?C - Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir.
Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir.
Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi
bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır;
veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır.
Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından
sudur eden ef'âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika' eden İlâhi bir
şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari
emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni
yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u
hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında
yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki
o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur."
diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan
bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden
tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa :
Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir.
Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir. İ.İ.) |
| TABİAT-I MA'SİYET |
f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak. |
| TABİATI TAKLİD |
Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme. |
| TABİATPEREST |
f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini
kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden. |
| TABİB |
(C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim. |
| TABİBÂN |
(Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler. |
| TA'BİD |
Mükerrem etmek. * Katran bulaştırmak. * Hizmet etmek. * Zelil etmek.
* Zelil etmek, kepaze yapmak. |
| TA'BİE |
Karıştırmak. * Beslemek, terbiye etmek. * Hazırlamak. |
| TABİH |
(Tabh. dan) Pişiren, aşçı. |
| TABİH |
Suda pişmiş et yahnisi. |
| TABİHA |
Öğle sıcağı. |
| TABİÎ |
Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte
meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah"
yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat
olduğunu kıyas et... M.) |
| TABİÎ |
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan
mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar.
(Bak: Ashab) |
| TABİİYYET |
Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından
olma. |
| TABİİYYUN |
Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor"
diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler. |
| TABİL |
(C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler.
* Çömlek içinde pişen nesne. |
| TA'BİR |
(Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. *
Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak
ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak. |
| TA'BİR-İ SAMEDANÎ |
Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir. |
| TA'BİRAT |
(Ta'bir. C.) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar. |
| TABİSTAN |
f. Yaz mevsimi. |
| TABİŞ |
f. Parlayış, parıldayış. |
| TABİŞ-GEH |
f. Parıltı yeri. |
| TABİÛN |
(Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî) |
| TA'BİYE |
Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme.
* Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası. * Muvaffakiyet için kullanılan
vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır) |
| TABL |
Davul. * Kulak zarı. |
| TABL-BAZ |
f. Davulcu. |
| TABLDOT |
Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında
verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. |
| TABLE |
Dirhem. |
| TABLEK |
Dünbelek. |
| TABL-HANE |
f. Büyük davul. |
| TABL-ZEN |
f. Davulcu. |
| TABN |
Defnetmek, gömmek. * Tanbur. |
| TABNAK |
f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver. |
| TABS |
İnsan. |
| TABTABA |
Su çağıltısı. * Tıpırtı. |
| TABU |
(Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden
dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey. |
| TABUT |
(C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp
gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin
konulduğu sandık. * Su kovası. |
| TABV (TABY) |
Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek. |
| TABY (TIBY) |
At, katır, eşek ve geyik memesi. |
| TAC |
Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla
süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya
onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına
koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin
ortalarındaki renkli parlak kısım. |
| TAC-I SER |
Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem,
aziz. |
| TACBEYT |
Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit. |
| TACDAR |
f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar. |
| TACDARANE |
f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. |
| TACDARÎ |
f. Padişahlık, hükümdarlık. |
| TACEN |
Tava. * Büyük kiremit. |
| TACGAH |
f. Hükümet merkezi. |
| TA'CİB |
Hayrete düşürme, şaşırtma. |
| TA'CİF |
Arkalamak. * Doymaya yakın olana kadar yemek. |
| TA'CİL |
Acele ettirme, hızlandırma. |
| TA'CİLÂT |
(Ta'cil. C.) Çabuklaştırmalar. Acele ettirmeler. Hızlandırmalar. |
| TA'CİM |
Noktalama, noktalatma. |
| TA'CİN |
(Acn. dan) Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme. |
| TACİR |
Ticaret yapan, ticaretle uğraşan. |
| TA'CİZ |
(Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını
sıkmak. * Eğlendirmek. * Âciz etmek. * Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi. |
| TA'CİZÂT |
(Ta'ciz. C.) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler. |
| TACSER |
(Bak: Tâc-ı ser) |
| TAC Ü SERİR |
Taç ve (üzerine oturulan) taht. |
| TACVER |
f. Hükümdar, pâdişâh. |
| TADABBÜB |
Besililik. Semizlik. |
| TADABBÜR |
Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak. |
| TADACCU' |
Üşenme, gevşek davranma. |
| TADACCUR |
(Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması. |
| TADACÜM |
İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik. |
| TA'DAD |
Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak. |
| TADADD |
Birbirine düşmanlık etmek. |
| TADA'DU |
Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme. |
| TADAFÜR |
Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek. |
| TADAGUN |
Birbirini istemeyip garaz edişmek. |
| TADAHDUH |
şarap dökülmek. |
| TADAHHUM |
Ağızla tutmak. |
| TADAHUK |
Gülüşmek. |
| TADALLU' |
Dolmak. * Suya kanmak. |
| TADALLÜL |
Gedik olmak. |
| TADAMM |
Bir yere cem'olmak, toplanmak. |
| TADAMMUH |
Bulaşmak. |
| TADAMMUN |
(Bak: Tazammun) |
| TADAMMÜD |
Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak. |
| TADARR |
Birbirine zarar etmek. |
| TADARRU' |
İnlemek. |
| TADARRUS |
Diş kamaşması. |
| TADARUG |
Sıkılmak. |
| TADARUT |
Yellenmek. |
| TADAUF |
Kat kat olmak. |
| TADAVVU' |
Kokmak. |
| TADAVVÜC |
Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak. |
| TADAVVÜR |
Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık. |
| TADBAS |
Sabun. |
| TADBİB |
Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak. |
| TADBİR |
Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak. |
| TADBİS |
Sabun. |
| TADCİ' |
Süstlük etmek, zayıflamak. |
| TADCİR |
Can sıkma, yürek daraltma. |
| TADFİR |
Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak. |
| TADHİK |
Güldürmek. |
| TADHİYE |
Kurban kesmek. |
| TADÎ |
Âdet. |
| TA'DİD |
Sayma. * Hazırlanma, hazırlanılma. |
| TA'DİD |
Mübâlağa ile ısırmak. |
| TAD'İF |
İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak. |
| TA'DİL |
(Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.* Hafifletmek.
* Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak. |
| TA'DİL-İ ERKÂN |
Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine
getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ
: "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah"
diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet
üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü
yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi. |
| TA'DİL |
Darlık vermek. * Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak. |
| TA'DİLAT |
Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler. |
| TA'DİYE |
Tecavüz ettirmek, geçirmek. * Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak.
Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi. |
| TA'DİYE |
Dağılmak. * Koyunun yününü kırkmak. |
| TADLİ' |
Kavunu dilim dilim kesmek. |
| TADLİL |
Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete
saptırmak. |
| TADLİL-İ GAYR |
Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek. |
| TADMİD |
Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak. |
| TADMİR |
Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli
yapmak. |
| TADRİ' |
Yakın etmek, yaklaştırmak. |
| TADRİB |
Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna
"tadrib-i fi-s-savt" denir). |
| TADRİC |
Kanatmak. |
| TADRİM |
Ateş yakmak. |
| TADRİS |
Tecrübe görmüş olma. |
| TADRİYE |
Kandırmak. * Çok hırslı olmak. |
| TA'DUD |
Çok tatlı kara hurma. |
| TADYİ' |
Zâyi etmek, kaybetmek. |
| TADYİF |
Konuk almak.TAF' : Ateşin sönmesi. |
| TAFA |
İnce bulut. |
| TAFADDUL |
Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak. |
| TAFADUL |
Fazilet göstermek. |
| TAFAF |
Dolu olmak. |
| TAFA'FU' |
Evmek, acele etmek. |
| TAFASSİ |
Halâs olmak, kurtulmak. |
| TAFATTUN |
(Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme. |
| TAFATTUR |
Yarılma, ayrılma, açılma. |
| TAFAZZU' |
Kesilmek. |
| TAFAZZUH |
Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık. |
| TAFAZZUL |
(Fazl. dan) Üstünlük taslama. |
| TAFDİH |
(Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme. |
| TAFDİL |
Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. * Gr:
Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi
mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki,
buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli),
ekber; (en büyük), ahsen; (en güzel, daha güzel) gibi. Türkçede; kelimenin
başına daha, en, pek, pek çok gibi kelimeler getirilerek yapılır. Farsçada
ise; kelimenin sonuna "ter, terin" gibi ekler getirilir. Bed.
den; bedter, bedterin (daha kötü, en kötü) gibi. |
| TAFE |
Yağmur. * Karanlık. * Güneşin, batmaya yaklaşması. |
| TAFES |
Kir, necis. |
| TAFF |
Tamam alıp eksik vermek. |
| TAFH |
Kaldırmak. * Dolu olmak. |
| TAFİ |
Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış. |
| TAFİF |
Az, kalil. |
| TAFİH |
Dolu, mümteli. |
| TA'FİR |
Tozlu ve topraklı yapmak. * Ağartmak, beyazlatmak. * Kirletmek.
Mülevves etmek. * Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi. *
Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.) |
| TAFK |
(Tafak) Bir işe başlamak, mülâzemet etmek, başlayıp devamda sebat
etmek. |
| TAFN |
Ölüm, mevt. * Haps. |
| TAFR (TUFUR) |
Yukarı sıçramak. Kalkmak. |
| TAFRA |
Yukarıya sıçrama atlama. * Yukarıdan atıp tutma. * İlmiye sınıfında
rütbe ve derece alma. |
| TAFS (TUFUS) |
Ölüm, mevt. |
| TAFSİL |
Etraflı olarak bildirmek. * Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah
etmek. |
| TAFSİLÂT |
(Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar. |
| TAFSİLEN |
Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak. |
| TAFSİYE |
Halâs etmek, kurtarmak. |
| TAFŞELE |
Kaygana aşı. * Baklava. |
| TAFTAF |
Yumuşak taze ot. * Ağacın çevresi. |
| TAFTAFE |
(C.: Tavâtıf) Böğür, hâsıra. |
| TAFTHANE |
f. Matbaa. Basımevi. |
| TAFTİN |
(Fatanet. den) Anlatma, akıl erdirtme. |
| TAFTİR |
Orucunu açmak. |
| TAFV |
Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması. * Ağaç üzerinde yaprağın
belirmesi. * Bir işe girmek. * Hayvanın tepe üzerine çıkması. * Ceylânın
koşması. |
| TAFZİH |
(C.: Tafzihât) Rezil etme. |
| TAFZİZ |
Gümüş kaplama, gümüşleme. |
| TAGADDİ |
(Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği. |
| TAGADDİYÂT |
(Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler. |
| TAGALLÜB |
Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. *
Üstün gelmek. |
| TAGALLÜBÂT |
(Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler. |
| TAGAME |
(C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar. |
| TAGAMGUM |
Anlaşılmaz söz. |
| TAGANNİ |
(Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı
söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi. |
| TAGANNÜM |
(Bak: Tegannüm) |
| TAGAŞŞİ |
(Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek. |
| TAGAVVÜL |
Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek. |
| TAGAYYÜB |
(Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme. |
| TAGAYYÜR |
Değişmek. Başkalaşmak. * Bozulmak. Renk değiştirmek. * Kokmak.(Tagayyür
ve tebeddül; hudûsten ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan
ve maddilikten ve imkândan ileri geliyor. Zât-ı Akdes ise; hem kadîm, hem
her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden mücerred;
hem Vâcib-ül-Vücud olduğundan; elbette tagayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün
değildir. L.) |
| TAGAYYÜRAT |
(Tagayyür. C.) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler. |
| TAGAYYÜZ |
Gayzlanma, kin besleme. * Kızma, hiddete gelme. |
| TAGAYYÜZAT |
Hiddetlenmeler. Kızmalar. |
| TAGAZZİ |
(C.: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme. |
| TAGBİR |
(C.: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma. * Gücendirme, muğber
etme. |
| TAGDİYE |
Sabah yemeği yedirmek. * Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek. |
| TAGFİL |
(C.: Tagfilât) (Gaflet. den) Gafil avlama veya gafil avlanma. |
| TAGIYE |
Salak, kibirli ve inatçı adam. * Yıldırım. |
| TAGİ |
(Tagy) (Tuğyan. dan) Azgın. Azmış. Asi. Mütekebbir ve ahmak olan.
* Dindar olmayan padişah. |
| TAGLİB |
Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine
alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya "Ebeveyn" denilmesi gibi. |
| TAGLİF |
(Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma. * İyi kokulu nesneler
yapmak. |
| TAGLİF-İ SÜYUF |
Kılıçları kılıfa koyma. * Mc: Sulh yapma, barışma. |
| TAGLİK |
(C.: Taglikat) (Galak. dan) Kapama, kapanılma. * Kilitleme. * Edb:
Muğlak ve kapalı söz söyleme. |
| TAGLİS |
Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için
o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak.
(Bu çok efdaldir) * Bir işi üzerine almak. * Sabah karanlığında sefer etmek. |
| TAGLİT |
(Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. * Karıştırma. |
| TAGLİYE |
Pahalanma. * Kaynatma. |
| TAGLİZ |
(Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma. * Kaba söyleme.
* Pahalanma. |
| TAGMİD |
Kınına koyma. |
| TAGMİS |
Batırma, daldırma. |
| TAGMİYE |
Evin üstüne direk yapmak. * Yüzü bir şeyle örtmek. |
| TAGMİZ |
Sıkmak. * Gövdesini sıktırıp ovdurmak. |
| TAGMİZ |
Göz yummak. * Sözü müşkil söylemek. |
| TAGNİYE |
(Gınâ. dan) Birini zengin etmek. |
| TAGR |
(C.: Tagrân) Bir küçük kuş. |
| TAGRİB |
(Gurbet. den) Birini gurbete gönderme. * Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma.
* Kovma. |
| TAGRİD |
Çağırmak. * Kuş ötmek. |
| TAGRİK |
(Gark. dan) Suda boğma. |
| TAGRİM |
Ödetme. Ödenme. |
| TAGRİM-İ DÜYUN |
Borçların ödenmesi. |
| TAGRİR |
(C.: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma.
* Tehlikeli yerlere düşürmek. |
| TAGRİS |
(Gars. dan) Yere dikme. |
| TAGRİS |
Aç etmek. |
| TAGRİZ |
Batırmak. * Çekirgenin kuyruğunu yere batırması. |
| TAGŞİŞ |
(Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri
olmayan şeylerle karıştırmak. * Aklı gidermek. * Hayran etmek. |
| TAGŞİYE |
(Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek. * (Gaşi. den) Kendinden
geçirilmek. |
| TAGTİYE |
Örtme, örtülme. |
| TAGUN |
Azgın kimseler. * Cenab-ı Hakk'ın emir ve kanunlarından gaflet
edip haksızlık edenler, zulüm edenler. |
| TAGUT |
İnsanları Allah'a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. * Her
bâtıl mâbud. * Şeytan. * İslâmiyetten önce Kâbe'deki putlardan birinin ismi. |
| TAGVA |
Tuğyan. Azgınlık. |
| TAGVİR |
Sonuna yetişmek. * Çukur yapmak. * Öğle vaktinde uyumak. |
| TAGVİS |
Medet istemek, yardım istemek. |
| TAGVİYE |
Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma. |
| TAGYİB |
Kaybetmek. |
| TAGYİM |
(Hava) bulutlu olmak. |
| TAGYİR |
Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme. |
| TAGYİRÂT |
(Tagyir. C.) Değiştirmeler, başkalaştırmalar; bozmalar. |
| TAGYİZ |
(Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme. |
| TAGZİN |
Hışım etmek, kızmak. * Buruşturmak. |
| TAGZİT |
Çok sıkı bağlama. Tazyik etme, basınç yapma. |
| TAGZİYE |
Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma. |
| TAGZİZ |
Gümüşle süslemek. |
| TAH |
Hamur. |
| TAH |
Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek. |
| TAHA |
("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek.
* Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz. |
| TÂHÂ |
Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile
Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.)
bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır. |
| TÂHÂ SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekkîdir. |
| TAHA |
Bulut. |
| TAHA' |
Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi. |
| TAHA' |
Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder. |
| TAHAB |
Birbiriyle sevişmek. |
| TAHABBUT |
Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek. |
| TAHABBÜB |
Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek.
Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını
açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.) |
| TAHABBÜŞ |
Cem'olmak, toplanmak. |
| TAHACC |
Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak. |
| TAHACCÜM |
(Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek. |
| TAHACCÜR |
Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak. |
| TAHACCÜRAT |
(Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler. |
| TAHACİ' |
Eğlenmek. * Tenbellik etmek. |
| TAHACU |
Hicvedişmek. Mesel söyleşmek. |
| TAHACÜC |
Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek. |
| TAHACÜZ |
Men'edişmek, karşılıklı engel olmak. |
| TAHADD |
Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek. |
| TAHADDİ |
Meydan okuma. |
| TAHADDİ MU'CİZESİ |
Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz
bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara
karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması. |
| TAHADDU' |
(Hud'a. dan) Bilerek aldanma. |
| TAHADDÜB |
(C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma. |
| TAHADDÜR |
(Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma. |
| TAHADDÜR |
(Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme. |
| TAHADDÜR-İ MİYÂH |
Suların akıp gitmesi. |
| TAHADDÜS |
Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber
vermek, sezgi. |
| TAHADDÜS |
Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve
tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek. |
| TAHADDÜŞ |
Tırmalanma. * Üzüntü duyma. |
| TAHADU' |
Aldanmış gibi görünme. |
| TAHADÜS |
Haberleşmek. |
| TAHAF |
İnce ve şeffaf bulut. |
| TAHAF |
Yüksek bulut. |
| TAHAFFUZ |
Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak. |
| TAHAFFUZÎ |
Korunma ile ilgili. |
| TAHAFFUZKÂR |
f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden. |
| TAHAFFÜF |
(Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey
giymek. |
| TAHAİ |
Birbiriyle kardeş olmak. |
| TAHAKKUD |
Kin tutma, kin gütme. |
| TAHAKKUK |
Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile
isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak. |
| TAHAKKÜK |
Kaşınmak. Ovunmak. |
| TAHAKKÜM |
(Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı
fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.) |
| TAHAKKÜMÂT |
(Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar. |
| TAHAKKÜMÎ |
Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız
mücerred dâva. |
| TAHAKÜM |
Hükmedişmek. |
| TAHALHUL |
Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek. |
| TAHALHUL |
(Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi,
şişmesi. * Hava cereyanı olması. |
| TAHALLİ |
(Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak. |
| TAHALLİ |
(Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek. |
| TAHALLUK |
Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak. |
| TAHALLUT |
(Halt. dan) Karışma. Karışık olma. |
| TAHALLÜB |
Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden
ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak. |
| TAHALLÜD |
(Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak. |
| TAHALLÜF |
Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama. |
| TAHALLÜL |
(Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak. |
| TAHALLÜL |
(Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka
bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün
zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda
ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir;
tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib
olamaz, her şey O'na nisbeten birdir. H.) |
| TAHALLÜM |
Bâliğ olmak. |
| TAHALLÜS |
Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak. |
| TAHALÜS |
Sövüşmek. |
| TAHAMHUM |
Atın yulaf görünce kişnemesi. |
| TAHAMİ |
İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak. |
| TAHAMMİ |
(Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme. |
| TAHAMMUK |
Ahmaklaşma. |
| TAHAMMUS |
Büzülme. Büzülüp buruşma. |
| TAHAMMUZ |
Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek. |
| TAHAMMÜC |
Dikkatle bakmak. |
| TAHAMMÜD |
Ateşin sönmeğe yüz tutması. |
| TAHAMMÜL |
Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak. |
| TAHAMMÜLGEZÂ |
f. Dayanılmaz, tahammül edilmez. |
| TAHAMMÜLGÜDÂZ |
f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen. |
| TAHAMMÜLSUZ |
f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren. |
| TAHAMMÜR |
Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek. |
| TAHAMMÜRÂT |
(Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar. |
| TAHAMMÜS |
Sağlamlık, muhkemlik. |
| TAHAMUK |
Ahmaklaşmak. |
| TAHAMÜL |
Başkasının zahmetini yüklenmek. |
| TAHAMÜR |
Uyuşturmak. * şarap yapmak. |
| TAHAN |
Kendini deli olarak göstermek. |
| TAHAN |
Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan. |
| TAHANET |
Değirmencilik. |
| TAHANNİ |
(Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak. |
| TAHANNÜF |
Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme. |
| TAHANNÜK |
Tülbendi çenesi altından dolamak. |
| TAHANNÜN |
Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet. |
| TAHANNÜS |
Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
| TAHANNÜS |
İbadet etmek. * Andını bozmak. |
| TAHANNÜS |
Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak. |
| TAHANNÜT |
Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek. |
| TAHARET |
Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten
en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir. |
| TAHARET-İ KÜBRAÂ |
Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti
alarak temizlenmek. |
| TAHARET-İ SUĞRA |
Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek. |
| TAHARRİ |
(Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak. |
| TAHARRİ-İ HAKİKAT |
Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak. |
| TAHARRİYÂT |
Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar. |
| TAHARRUK |
Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma. |
| TAHARRÜC |
Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek. |
| TAHARRÜC |
Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek. |
| TAHARRÜF |
Sapmak. İnhiraf etmek. |
| TAHARRÜK |
(Bak: Teharrük) |
| TAHARRÜM |
(Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme. |
| TAHARRÜM |
Yarılmak. |
| TAHARRÜS |
Sakınmak, korunmak. |
| TAHARRÜS |
Ekin ekmek. |
| TAHARRÜŞ |
(C.: Taharrüşât) Tırmalanma. |
| TAHARRÜZ |
Sakınma, çekinme, korunma. |
| TAHARÜC |
Tevzi etmek, dağıtmak. |
| TAHARÜS |
Ekin ekmek, tahıl ekmek. |
| TAHASSUL |
Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve
bâki olmak. Netice olarak çıkmak. |
| TAHASSUN |
Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş
bir yere sığınmak. |
| TAHASSUNGÂH |
f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak. |
| TAHASSUS |
(Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak. |
| TAHASSUR |
Eli böğüre koymak. |
| TAHASSÜN |
(Bak: Tahassun) |
| TAHASSÜR |
Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması. |
| TAHASSÜR-İ DEM |
Kanın pıhtılaşması. |
| TAHASSÜR |
(Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen
şeye üzülmek. |
| TAHASSÜRÂT |
Tahassürler. Hasret çekmeler. |
| TAHASSÜR |
Dili tutulup konuşamamak. |
| TAHASSÜS |
İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek.
* Casuslamak. * Aratmak. |
| TAHASSÜSÂT |
(Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler. |
| TAHASÜB |
Hesaplaşmak. |
| TAHASÜD |
Hased edişmek, düşmanlık etmek. |
| TAHASÜM |
Husumet edişmek, düşmanlık yapmak. |
| TAHASÜR |
Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak. |
| TAHAŞHUŞ |
Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden
çıkan ses. |
| TAHAŞHUŞ |
Deprenmek, harekete geçmek. |
| TAHAŞİ |
Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak. |
| TAHAŞŞİ |
(Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek. |
| TAHAŞŞU' |
(Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme. |
| TAHAŞŞÜD |
Birikme, yığılma. Toplanma. |
| TAHAŞŞÜN |
(Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme. |
| TAHAŞŞÜN |
Kin tutmak. * Kokup yemek. |
| TAHAT |
Ufak etmek. Ufalamak. |
| TAHATIH |
Karanlık. * Bulutluluk. |
| TAHATTİ |
(Bak: Tahaddi) |
| TAHATTİ |
(Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış. |
| TAHATTİAT |
(Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler. |
| TAHATTUM |
Kin, hiddet ve öfke içinde olmak. |
| TAHATTUR |
Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak. |
| TAHATTÜM |
(Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın
koyduğu işaret. |
| TAHATTÜM |
(Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma. |
| TAHATTÜM |
Kırmak. |
| TAHATTÜR |
Tembel tembel yürümek. |
| TAHATÜL |
Birbirini aldatmak. |
| TAHAVUS |
Göz ucuyla bakmak. |
| TAHAVVU' |
Eksilmek, noksanlaşmak. |
| TAHAVVÜB |
Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak. |
| TAHAVVÜF |
Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek. |
| TAHAVVÜL |
(Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek.
Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek. |
| TAHAVVÜLÂT |
(Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler. |
| TAHAVVÜLÂT-I KÜLLİYE |
Büyük değişiklikler. |
| TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT |
Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i
kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı
ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi
tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün
mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde "Bismillah"
der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi
kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi...
Hem vazifesinin hitamında "Elhamdülillah" der. Çünkü: Bütün ukulü
hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek
Sâni-i Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir.
Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.) |
| TAHAVVÜN |
Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek. |
| TAHAVVÜR |
Tezlik, acelecilik. |
| TAHAVVÜS |
Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak. |
| TAHAVÜZ |
Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak. |
| TAHAYYÜL |
(C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak.
(Bak: Dimağ) |
| TAHAYYÜLÂT |
(Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar. |
| TAHAYYÜR |
Beğenip seçmek, muhayyer olmak. |
| TAHAYYÜR |
Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak. |
| TAHAYYÜRÂT |
(Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar. |
| TAHAYYÜZ |
(Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz:
Herhangi bir cismin boşlukta yer alması. |
| TAHAZ |
Birbirini kandırmak, aldatmak. |
| TAHAZHUZ |
Suyun deprenmesi, hareket etmesi. |
| TAHAZÜL |
Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek. |
| TAHAZZU' |
(Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma. |
| TAHAZZUR |
(Hıdr. dan) Yeşillenme. |
| TAHAZZUR |
(Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma. |
| TAHAZZÜB |
(Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme. |
| TAHAZZÜN |
Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak. |
| TAHAZZÜN |
Hazineye girmek. * Yığılmak. |
| TAHAZZÜR |
(Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme. |
| TAHBİB |
Fâsid etmek, bozmak. |
| TAHBİE |
Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek. |
| TAHBİR |
(Haber. den) Haber etme. Haber verme. |
| TAHBİR |
Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek. |
| TAHBİYE |
Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men'etmek. |
| TAHCİL |
(C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma. |
| TAHCİL |
Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan
beyazlık. |
| TAHCİR |
Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için
arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak. |
| TAHDİ' |
Aldatmak. |
| TAHDİB |
Kamburlaştırma. Kubbelendirme. |
| TAHDİC |
Dikkatle bakmak. * Atmak. |
| TAHDİD |
Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek.
* Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek. |
| TAHDİD-İ SİNN |
Yaş haddi. Emeklilik. |
| TAHDİDÂT |
Tahditler. Sınırlamalar. |
| TAHDİK |
(Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma. |
| TAHDİM |
Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı
olmak. |
| TAHDİR |
(Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak. |
| TAHDİR |
Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek. |
| TAHDİS |
(Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür
ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak. |
| TAHDİS-İ NİMET |
Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle
nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek. (Bak:
Küfran-ı ni'met)(Bâzan tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor, belki
küfran-ı ni'met olur. Bâzan da tahdis-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır.
Bunun çâre-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun.
Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakiki'nin
eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' ve müzeyyen
bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk
sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin. "Eğer sen
tevazu'kârâne desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir; nerede güzellik?"
O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı
hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim
gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz... "O vakit, mağrurane
bir fahirdir.İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet
ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir;
benim değildir." M.) |
| TAHDİSÂT |
Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis
anlatmalar. |
| TAHDİŞ |
(Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak. |
| TAHDİŞ-İ EZHAN |
Zihinleri kurcalamak, tırmalamak. |
| TAHDİŞAT |
(Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar. |
| TAHE |
Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil). |
| TAHF |
Gam, tasa. |
| TAHFE |
Mekân, mevzi. |
| TAHFE |
Bakla otunun yukarı ucu. |
| TAHFİF |
(Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı
vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin
bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak. |
| TAHFİFÂT |
(Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar. |
| TAHFİL |
Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak. |
| TAHFİR |
(C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma. |
| TAHFİR |
Utandırmak. * Aman vermek. |
| TAHFİZ |
Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak. |
| TAHH |
Ekşi hamur. * Susam posası. |
| TAHH |
Kırmak. |
| TAHHAN |
(Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü. |
| TAHHANE |
Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker. |
| TAHIL |
Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su. |
| TAHILLE |
Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret. |
| TAHILLET-ÜL KASEM |
Yemin keffareti. |
| TAHINE |
(C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi. |
| TAHİ |
Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk. |
| TAHİN |
Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan
öğütülmüş susam. |
| TAHİNE |
(C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi. |
| TAHİR |
Yüksek nefes. |
| TAHİR(E) |
Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden
birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz,
pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte:
Makam ismi. |
| TAHİRAT |
Pâk ve temiz olanlar. |
| TAHİYYAT |
Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye.
* Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü) |
| TAHİYYE |
Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. *
Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme
ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet. |
| TAHİYYET-ÜL MESCİD |
Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan
evvel kılınan namaz. |
| TAHKİK |
Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını
meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve
ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne
vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise:
Her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden
çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, ızhar ve gunneleri okuyuş
hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır. |
| TAHKİKAN |
İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek. |
| TAHKİKAT |
Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan
taharriyat. |
| TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE |
Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma. |
| TAHKİKÎ (TAHKİKİYE) |
Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait. |
| TAHKİKÎ İMAN |
(Bak: İman-ı tahkikî) |
| TAHKİM |
Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak,
kavileştirmek. * Birisini fesattan men'eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının
açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek. |
| TAHKİMÂT |
Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak. |
| TAHKİR |
Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek. |
| TAHKİR-ÂMİZ |
f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici. |
| TAHKİRÂT |
(Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler. |
| TAHKİYE |
Anlatmak. Hikâye etmek. |
| TAHL |
Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek. |
| TAHL |
Durmakla değişen su. |
| TAHLEE |
Bulut. |
| TAHLİ' |
(Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek. |
| TAHLİD |
(Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma. |
| TAHLİF |
(Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak. |
| TAHLİF |
(Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek. |
| TAHLİK |
(C.: Tahlikat) Tıraş etme. |
| TAHLİK |
Yaratmak. * Eskitmek. |
| TAHLİL |
(Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. * Dişlerini hilâllamak. Gerçek
yere yemin etmek. * Açmak. |
| TAHLİL |
Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek.
* Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır.
Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için
delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için
esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek. |
| TAHLİL-İ HURDEBİNÎ |
Mikroskopla tahlil. |
| TAHLİLAT |
(Tahlil. C.) Tahliller, analizler. |
| TAHLİM |
(Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma,
teskin etme. |
| TAHLİS |
Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak. |
| TAHLİS-İ GİRİBAN |
Yakayı kurtarma, kurtarılma. |
| TAHLİSEN |
Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek. |
| TAHLİSİYYE |
Can kurtaran. |
| TAHLİT |
(Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme.
Fâsid etme. |
| TAHLİYE |
(Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. *
Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat
ve benzeri gibi şeyleri katmak. |
| TAHLİYE |
(Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak.
* Tathir etmek. Temizlemek. |
| TAHLİYE-İ SEBİL |
Bir suçluyu bırakma, salıverme. |
| TAHLİZ |
Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak. |
| TAHMA |
Bir ot cinsi. |
| TAHME |
İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel. |
| TAHMEL(E) |
(C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse. |
| TAHMER |
Sıçramak. * Doldurmak. |
| TAHMİC |
Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak. |
| TAHMİD |
(Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh"
kelâmının mânasını ifade etmek. |
| TAHMİDÂT |
Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd) |
| TAHMİDİYE |
Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir. |
| TAHMİK |
(Humk. dan) Ahmak demek, ahmak olduğunu söylemek. |
| TAHMİL |
Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak. |
| TAHMİL-İ MİNNET |
Birini minnet altında bırakma. |
| TAHMİL-İ ZAHMET |
Zor bir işi birine yükletme. |
| TAHMİLÂT |
(Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler. |
| TAHMİM |
Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak
eşeğe bindirip gezdirmek. |
| TAHMİN |
(Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan
düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek. |
| TAHMİNEN |
Takriben, aşağı yukarı. |
| TAHMİNÎ |
Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı. |
| TAHMİR |
(Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma. |
| TAHMİR |
Kızartmak. * Birine "eşek" demek. |
| TAHMİRE |
Bulut. |
| TAHMİS |
(Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb:
Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak. |
| TAHMİS |
Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve satılan yer. |
| TAHMİS-HÂNE |
f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer. |
| TAHMİŞ |
Tırmalamak. * Hiddetlendirmek. |
| TAHMİZ |
Azaltmak. |
| TAHN |
(C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme. |
| TAHNİB |
Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak. |
| TAHNİK |
(Hunk. dan) Boğmak. |
| TAHNİK |
(Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek. |
| TAHNİT |
Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak. |
| TAHNİYE |
Kınaya boyamak. |
| TAHR |
Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak.
* Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay. |
| TAHREBE |
Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi. |
| TAHRİB |
(C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma. |
| TAHRİBÂT |
(Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler. |
| TAHRİBKÂR |
Tahrib eden, yıkan. |
| TAHRİC |
(Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık:
Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î
hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara:
Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir. |
| TAHRİC |
Darlık ve zahmet vermek, tazyik. |
| TAHRİF |
(Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak.
* Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek.
* Başka tarafa meylettirmek. |
| TAHRİFÂT |
(Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar. |
| TAHRİF |
Genç bir adama bunaklık isnad etme. |
| TAHRİK |
Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. *
Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma.
* Uyandırma. |
| TAHRİK |
Yarma, yarılma. * Yırtma, yırtılma. |
| TAHRİK |
Yakma. Yakılma. * Susatma. Susatılma. |
| TAHRİK-AMİZ |
f. Kışkırtıcı. Tahrik edici. |
| TAHRİKAT |
Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler. |
| TAHRİM |
Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak
yaklaşmayı yasak etme. |
| TAHRİM SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da
denir. Medine'de nâzil olmuştur. |
| TAHRİM |
Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak. |
| TAHRİME |
Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri. |
| TAHRİMEN |
Haram olarak. Harama yakın olarak. |
| TAHRİMEN MEKRUH |
(Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir. |
| TAHRİMÎ |
(Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait. |
| TAHRİM TEKBİRİ |
İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri) |
| TAHRİR |
Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak. |
| TAHRİR-İ RAKABE |
Köle veya cariye azad etme. |
| TAHRİRÂT |
Tahrirler. Yazı. Resmî mektup. |
| TAHRİREN |
Yazmak suretiyle, yazı ile. |
| TAHRİS |
(C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma. |
| TAHRİS |
Elbisenin eteğine konulan parça. |
| TAHRİS |
Kendini hıfzetmek, kendini korumak. |
| TAHRİŞ |
(C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide
etmek. |
| TAHRİŞ |
Aldatıp kandırmak. * Koparmak. |
| TAHRİZ |
(C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak.
* Koparmak. |
| TAHS |
Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak. |
| TAHS |
İfsad etmek, bozmak. |
| TAHSA' |
Toprak saçmak. |
| TAHSİB |
Ölüyü taş altına gömmek. |
| TAHSİB |
Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek. |
| TAHSİF |
Nâlin yaptırmak. |
| TAHSİL |
Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak.
* Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek. |
| TAHSİLÂT |
Devlet gelirlerinin toplanması. |
| TAHSİLDÂR |
f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur. |
| TAHSİM |
Kestirmek. * Dağılmak. |
| TAHSİN |
(Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma. |
| TAHSİN |
Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi
ve güzel bulmak. |
| TAHSİN-İ KELÂM |
Bir sözü beğendiğini ifade etmek. Sözü güzelleştirmek. |
| TAHSİN-İ LÂFZ |
Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme. |
| TAHSİNAT |
Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.(Bilbedahe şöyle tahsinat
ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı
tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure
o Sâni'de san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsi bir muhabbet olduğunu
gösterir. Ve masnuât içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde
gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri
mâşâallâh deyip istihsan eden bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok
seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, O olacaktır. S.) |
| TAHSİNHÂN |
f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan. |
| TAHSİNKERDE |
f. Beğenilmiş. |
| TAHSİR |
Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi. |
| TAHSİR |
(Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma. |
| TAHSİR |
İnce belli etmek. |
| TAHSİS |
Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek. |
| TAHSİS |
(Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir
kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat. |
| TAHSİSAT |
Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal. |
| TAHSİSAT-I MESTURE |
(Bak: Mesture) |
| TAHSİSEN |
Tahsis suretiyle. * Hele, en çok. |
| TAHŞİD |
Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah
ve konuşmalar. |
| TAHŞİDÂT |
Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde
durma. |
| TAHŞİM |
Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma. |
| TAHŞİN |
İri ve kaba etmek. |
| TAHŞİR |
Noksan etmek, eksiltmek. |
| TAHŞİYE |
Derkenar, haşiye yazma veya yazılma. |
| TAHŞİYE |
(Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme. |
| TAHT |
f. Yağma, talan, soygun, çapul. |
| TAHT |
Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir. |
| TAHT-EL ARZ |
Yer altı. Toprak altı. |
| TAHT-EL BAHİR |
Denizaltı. Denizaltı gemisi. |
| TAHT-EŞ ŞUUR |
Şuur altı. Şuur haricinde olarak açılıp yayılan zihnî faaliyet.(Taht-eş
şuur, gayr-ı meş'urdan vâzıhan farklıdır. Hâfızada teraküm etmiş, fakat
bu anda kendisini düşünmediğimiz hâtıralar, gayr-i meş'ur ve kaimdirler.
Fakat taht-eş şuur değildirler. L.R.) |
| TAHT-I ESARET |
Esaret altı. |
| TAHT-I HÜKÜM |
Hüküm altına. |
| TAHT-I MÜZAKERE |
Konuşulmakta olan. |
| TAHT |
f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı. |
| TAHT-I BELKIS |
Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in
kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar
olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle
imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.) |
| TAHT-I HÜMÂYUN |
Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir. |
| TAHT-I REVAN |
Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası. |
| TAHTAH |
Arslan. |
| TAHTAHA |
Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak. |
| TAHTAHA |
Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi. |
| TAHTANÎ |
Alt kat. Alt katla alâkalı. |
| TAHTANİYE |
Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf. |
| TAHTE |
f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş. |
| TAHTE |
Alt, altta, altında. |
| TAHTE |
f. Tahta. |
| TAHTELHIFZ |
(Taht-el hıfz) Muhafaza altında. |
| TAHTESSERA |
(Taht-es serâ) Toprak altı. |
| TAHTGÂH |
f. Başşehir, başkent. * Taht yeri. |
| TAHTİB |
Odun toplamak. |
| TAHTİE |
Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak.
"Bu hatadır" diye iddia etmek. * Ist: "Mezhebim haktır, hata
ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimal var" diyenler ki,
bu hatalı anlayışa izafeten "Tahtie" denmiştir. |
| TAHTİM |
Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama. |
| TAHTİT |
(Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi. |
| TAHTİT |
Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak. |
| TAHTİYE |
Hatâya düşürmek, yanıltmak. |
| TAHT-NİŞİN |
Taht'a oturan. Hükümdar. Padişah. |
| TAHUN(E) |
(C.: Tavâhin) Su değirmeni. |
| TAHUR |
Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz. |
| TAHV |
Düşmek. * Çekip uzatmak. |
| TAHVE |
Eti pişirmek. |
| TAHVİD |
Sür'atle gitmek, hızla gitmek. |
| TAHVİF |
Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak. |
| TAHVİFÂT |
(Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler. |
| TAHVİFEN |
Korkutarak. |
| TAHVİL |
Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. *
Faizli borç senedi. |
| TAHVİLÂT |
Tahviller. * Borç senetleri. |
| TAHVİN |
(C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme. |
| TAHVİR |
Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz. |
| TAHVİT |
(Havt. dan) Duvar çekme. |
| TAHVİYE |
Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak. |
| TAHVİZ |
Suya dalmak. |
| TAHYA |
Karanlık gece. |
| TAHYE |
Bulut parçası. |
| TAHYİB |
(Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma. |
| TAHYİL |
(C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde
canlandırma. |
| TAHYİR |
(Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini
seçmesini teklif etme. |
| TAHYİS |
Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek. |
| TAHZİ' |
Yarma, kesme. * Ameliyat. |
| TAHZİ' |
Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak. |
| TAHZİB |
(Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak. |
| TAHZİB |
(Hizab. dan) Saç, sakal boyama. |
| TAHZİF |
Saçını düzüp bezemek, süslemek. |
| TAHZİL |
Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma. |
| TAHZİM |
Kesmek. |
| TAHZİN |
(Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur'an-ı
Kerim okuma. |
| TAHZİN |
Hazinede saklama. |
| TAHZİR |
Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama. |
| TAHZİR |
(C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR
: Korkutmak. |
| TAHZİZ |
İsteklendirme, rağbet ettirme. |
| TAÎ |
Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan. |
| TAİB |
Tövbe eden. Günahlarına pişman olan. |
| TAİF |
Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz'da
Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney
eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik
yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında
Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse
de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından
Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra,
yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış
yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır. |
| TAİFE |
Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım. |
| TAİFE-İ EFRENC |
Frenk, Avrupalı, Fransız. |
| TAİFE-İ NİSÂİYE |
(Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu. |
| TAİH |
Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen. |
| TAİL |
Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat. |
| TAİN |
Süngü ile vurulmuş. |
| TAİR |
(Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş. |
| TAİS |
Hafif başlı. |
| TÂK |
Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak.
Kubbe. Kavisli bina. Eyvan. |
| TÂK-I MUALLÂ |
Yüksek şerefe. Yüksek kubbe. * Yüksek haysiyet ve şeref sahibi. |
| TÂKA |
Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar. |
| TAKA |
İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli. |
| TAKA |
Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak. |
| TAKABBUH |
Çirkinlik. |
| TAKABBUZ |
(C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız
olmak, peklik. |
| TAKABBÜB |
Binaya kubbe yapmak. |
| TAKABBÜL |
(Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam
etme. * Öpülme. |
| TAKABUZ |
Kabz edişmek. |
| TAKADDES |
Mukaddes olsun (mânasında). |
| TAKADDÜM |
(Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından
ileride olma. |
| TAKADDÜS |
Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma. |
| TAKADİ |
Birbirine hakkını vermek. |
| TAKADU' |
Birbirine süngü ile vurmak. |
| TAKADÜM |
Üzerinden zaman geçmek. |
| TAKAFFÜL |
Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği. |
| TAKAFKUF |
Titremek. |
| TAKAHHUM |
Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek. |
| TAKAHHUR |
Kahrolmak. |
| TAKAHHÜL |
şikâyet etmek. |
| TAKA'KU' |
Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek. |
| TAKALİ |
Birbirini düşman kabul etmek. |
| TAKALKUL |
Deprenmek, hareket etmek. |
| TAKALLU' |
Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak. |
| TAKALLUS |
Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak. |
| TAKALLÜB |
Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek.
* Başka kalıba girmek. |
| TAKALLÜD |
(C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma.
Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma. |
| TAKALLÜL |
(Kıllet. den) Azalma, az olma. |
| TAKALLÜS |
Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması.
Kıvrılma. |
| TAKAMMÜL |
Bitlenme. Bitli olma. |
| TAKAMMÜM |
Evin süprüntüsünü ayırmak. |
| TAKAMMÜS |
Gömlek giymek. |
| TAKAMÜR |
Kumar oynamak. |
| TAKANNU' |
Başına örtü örtmek. |
| TAKANNÜN |
Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme. |
| TAKARR |
Birbiriyle kararlaşmak. |
| TAKARRUH |
(Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma. |
| TAKARRÜB |
Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak. |
| TAKARRÜM |
Tatlı tatlı yeme. |
| TAKARRÜR |
Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak. |
| TAKARRÜŞ |
Kesbetmek, almak, kazanmak. |
| TAKARU' |
Kur'a atışmak. |
| TAKARÜB |
Birbirine yakın olmak. |
| TAKAS |
Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak,
değişmek. |
| TAKASSİ |
Bir şeyin aslını esasını araştırma. |
| TAKASSU' |
Dühul etmek, girmek. |
| TAKASSUF |
Kırılmak. |
| TAKASUR |
(Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme. |
| TAKASÜM |
Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek. |
| TAKAŞKUŞ |
Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek
istemek. |
| TAKAŞŞU' |
Havanın açılması. |
| TAKAŞŞUR |
(Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma. |
| TAKAŞŞÜF |
Maişet şiddeti, geçim zorluğu. |
| TÂKAT |
Güç, kuvvet. İktidar. |
| TÂKAT-I BEŞER |
Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet. |
| TÂKATFERSÂ |
f. Dayanılmaz, tâkat götürmez. |
| TÂKATGÜDAZ |
f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden. |
| TÂKATŞİKEN |
f. Tâkati tüketen. |
| TAKATTUB |
Kaşların çatılması. * Buruşma. |
| TAKATTUF |
Yüz ekşitmek. |
| TAKATTUR |
Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. *
Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı
kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan) |
| TAKATU' |
Kesilmek. Kesişmek. |
| TAKATÜL |
Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak. |
| TAKAUD |
Oturmak. |
| TAKA'UR |
(Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması. |
| TAKAUS |
Durdurmak. Sonraya bırakmak. |
| TAKAVİM |
(Takvim. C.) Takvimler. |
| TAKAVÜL |
Birbiriyle söyleşmek. |
| TAKA'VÜS |
Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması. |
| TAKAVÜM |
Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak. |
| TAKAVVİ |
(Kuvvet. den) Kuvvetlenme. |
| TAKAVVUZ |
Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak. |
| TAKAVVÜB |
Bir şeyin kabuğu soyulmak. |
| TAKAVVÜL |
Haber vermek. * Yalan söylemek. |
| TAKAYYUZ |
Kırılmak. * Benzetmek. |
| TAKAYYÜ' |
Kusar gibi olup kusamama. |
| TAKAYYÜD |
Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak.
Uğraşmak. * Dikkatli davranmak. |
| TAKAYYÜL |
Uymak, iktida etmek. |
| TAKAZA |
Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak. |
| TAKAZİC |
Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat. |
| TAKAZÜF |
Birbirine iftira edip atışmak. |
| TAKAZZUB |
Kesilmek. |
| TAKAZZÜR |
İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek. |
| TAKAZZÜR |
Çirkin şeylerden uzak olmak. |
| TAKBİB |
Kubbe gibi yapma. |
| TAKBİH |
Çirkin görmek. Beğenmemek. * Kabahatli bulmak. * Kötü gördüğünü
bildiren söz söylemek. |
| TAKBİHÂT |
(Takbih. C.) Ayıplamalar, çirkin görmeler. |
| TAKBİL |
Öpmek. |
| TAKBİR |
Defnetmek, gömmek. |
| TAKBİZ |
Toplayıp bir yere getirmek. |
| TAKDANE |
f. Üzüm çekirdeği. |
| TAKDİD |
Eti kurutmak. * Uzunlamasına yırtmak veya kesmek. |
| TAKDİH |
Beğenmeme, zemmetme. * Atın belini inceltmek. |
| TAKDİM |
(Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak. * Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki
ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak. * Öne geçirmek, bir
şeyi başka bir şeyden önde tutmak. * Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek. |
| TAKDİMÂT |
Takdim edilenler. Büyüklere verilen şeyler. |
| TAKDİME |
(C.: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye.
* Takdim. |
| TAKDİMEN |
Takdim ederek, öne geçirerek. |
| TAKDİM-TE'HİR |
Öne geçirmek, sonraya bırakmak. |
| TAKDİR |
Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader.
* Düşünmek. * Öyle saymak. |
| TAKDİR-İ KELÂM |
Söze değer vermek. * Sözün kıymeti. Sözden anlaşılan husus. |
| TAKDİREN |
Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek. |
| TAKDİRÎ |
Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan. * İtibarî.
* Farazî. * Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime. (Bak: Mukadder) |
| TAKDİRNAME |
f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların
imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt. |
| TAKDİS |
Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın kusursuz,
pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.)
şükretmek. |
| TAKDİYE |
Hâcet bitirmek, ihtiyaç gidermek. |
| TA KEY |
f. Ne vakte kadar? |
| TAKFİL |
(Kufl. dan) Kilitleme veya kilitlenme. |
| TAKFİYE |
Kafiye yapmak. * Bir kimsenin ardınca olmak. |
| TAKHİM |
İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek. |
| TAKHİR |
(C.: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme. |
| TAKIYYE |
Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi
gizlemesi. * Mümâşât. |
| TÂKIYYE |
Takke. |
| TÂKIYYE-DUZ |
f. Takkeci, takke diken. |
| TAKİ |
Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen. |
| TA'KİB |
Gözlemek. * Yolunda gitmek. * Peşinden yürümek. * Suçlunun suçunu
araştırmak. * Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi. * Bir şeyi ciddiyetle
istemek. |
| TA'KİBÂT |
Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak. |
| TA'KİBEN |
Takip ederek, takip suretiyle. |
| TA'KİD |
Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma. * Düğümlenme,
düğümleme. |
| TA'KİF |
Eğriltmek. |
| TA'KİL |
Devenin ayağına ip takıp bağlamak. |
| TA'KİM |
(Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma. |
| TA'KİR |
Suyu bulanık etmek. |
| TA'KİR |
Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme. |
| TAK'İR |
(Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma. |
| TAKLİ' |
(Kal'. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak. |
| TAKLİB |
(C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp
ve şeklini değiştirme. |
| TAKLİD |
Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini
yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini
yapmak.(Kur'an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkidir.
Bu kadar Kur'anı taklid etmeğe müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara
rağmen, şimdiye kadar Kur'anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir.
Evet, Kur'an milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz.
O halde Kur'an ya hepsinin altındadır. Bu ise muhaldir; öyle ise; hepsinin
fevkindedir. Öyle ise Allah'ın kelâmıdır. İ.İ.)(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri
taklide çalışmayınız. Ayâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten
sonra hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet
ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz
olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşinizi idam ediyorsunuz.
Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık
ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır.
Ve millete bir istihzadır. M.N.) |
| TAKLİD-İ SEYF |
Kılıç kuşatma. |
| TAKLİD-İ TUFEYLÂNE |
Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid. |
| TAKLİDEN |
Taklid ederek, benzeterek. |
| TAKLİDGÂH |
f. Taklid yeri. |
| TAKLİDÎ |
Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen. |
| TAKLİDÎ İMAN |
(Bak: İman-ı taklidî) |
| TAKLİH |
Dişin sarılığını gidermek. |
| TAKLİL |
Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis. |
| TAKLİL-İ MASÂRİF |
Masrafların azaltılması. |
| TAKLİM |
(Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme. |
| TAKLİS |
Büzme. |
| TAKLİS |
Def çalıp nağme söylemek. |
| TAKMİS |
(Kamis. den) Gömlek giydirme. |
| TAKMİŞ |
Cem'etmek, toplamak. |
| TAKNETU |
(Bak: Lâtaknetu) |
| TAKNİ' |
Başına örtü örttürmek. |
| TAKNİN |
(Kanun. dan) Kanun koyma. |
| TAKNİYE |
Çok kırmızı yapmak. |
| TAKRİ' |
(C.: Takriât) Tevbih. Azarlama. * Birini telâşa düşürme. * Te'nif.
Başa kakma. |
| TAKRİÂT |
(Takri'. C.) Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar. |
| TAKRİB |
Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat'i olmayan şey söyleme.
Tahmin. * Yolunu bulma. |
| TAKRİBEN |
Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı. |
| TAKRİBÎ |
İhtimale göre olan. Takribe ait. |
| TAKRİD |
Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek. * Hor ve zelil etmek. |
| TAKRİN |
(Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma. |
| TAKRİR |
İyi ifade etmek. Bildirmek. * Ağzından anlatmak. * Yerleştirmek.
Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. * Resmî olarak yazı ile bildirmek. * Tapuda,
mülkünü başkasına sattığını bildirmek. * Siyasî nota. |
| TAKRİR-İ KELÂM |
Söylemek. İfadede bulunmak. |
| TAKRİRÂT |
(Takrir. C.) Ağızdan anlatılan şeyler. |
| TAKRİREN |
Ağızdan anlatarak. |
| TAKRİRÎ SÜNNET |
Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden
birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût
buyurmaları. |
| TAKRİS |
Soğutmak. * Dondurmak. |
| TAKRİS |
Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak. |
| TAKRİŞ |
Birbirine rağbet etmek. |
| TAKRİT |
Kulağına küpe takmak. * Davarın başına yular takmak. |
| TAKRİZ |
(Karz. dan) Ödünç vermek. * Bir şeyi veya bir eseri beğendiğini
söylemek. Beğendiğini bildiren yazı yazmak. Bir eserin takdir ve tahsin
edildiğini bildiren yazı yazmak. |
| TAKRİZ |
Hayatında bir kimseyi methetmek, övmek. |
| TAKSİB |
Kıvırcık yapmak. |
| TAKSİF |
Çok kırmak. |
| TAKSİM |
(Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma. |
| TAKSİM-İ A'MÂL |
İş bölümü, iş taksimi.(Sani'i-i Zülcelâl'in hilkat-i âlemde câri
ve taksim-ül-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç
olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir. Şöyle:
Kaide-i taksim-ül-a'mâli muktazi olan hikmet-i İlâhiyenin dest-i inayetiyle
beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadât ve muyulâtla şeriat-ı hilkatin
farz-ül-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî
vermişken su-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve
meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meylü't-tefevvuk
ile zayi edip söndürdük. Elbette isyan eden cehenneme müstehak olur. Biz
de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden
cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak taksim-ül-a'mal
kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksim-ül-a'mâlin ameli ile cinan-ı
ulûma dâhil olmuşlardır. R.N.) |
| TAKSİM-İ GURAMÂ |
Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde
taksim etmek. * Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları
nisbetinde aralarında taksim etmek. |
| TAKSİMÂT |
Taksimler. Bölmeler. Cüz cüz ayırmalar. |
| TAKSİR |
(Kasr. dan) Kısaltma, kısma. * Kusur, hata, kabahat, suç. Günah.
* Bir işi eksik yapma. * Bir şeyi yapabilir iken yapmama. * Zayıflatmak,
süstlük etmek. * Geri kalmak. |
| TAKSİRAT |
(Taksir. C.) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar. |
| TAKSİS |
Kireç ile bina yapmak. * Kireç ile sıvamak. |
| TAKSİT |
(Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para. |
| TAKŞİR |
(Kışr. dan) Kabuğunu soyma. |
| TAKTAKA |
(Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya
bunları anlatmak için söylenen kelime. |
| TAKTİ' |
Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme. |
| TAKTİB |
Kaş çatıp yüz ekşitme. |
| TAKTİK |
Fr. Asker kuvvetlerini harb meydanlarında düşmanı şaşırtarak kullanma.
Bu işi tedkik eden ilim. * Mc: Bir işte muvaffakiyet için lüzum eden yolları
kullanma. |
| TAKTİL |
(Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek. * Muti etmek, itaat ettirmek,
boyun eğdirmek. |
| TAKTİN |
Filiz sürme. |
| TAKTİR |
Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek. |
| TAKTİRAT |
Damla damla akıtmalar. |
| TAKTİR |
Eksik etmek. * Güç olmak. |
| TAKUT |
Feryun adı verilen darı cinsi. |
| TAKVA |
Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya
haram olduğunda şüphesi olan şeylerden çekinmek. (Bak: Amel-i-sâlih, İttika,
Vicdan)(Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih
emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i
nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat
zamanında bu takva olan, def-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup,
büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. R.N.)(Ey muhatab olan insanlar! Havf ve
reca ortasında bulunmakla, takvayı recâ ederek Rabbinize ibadet ediniz.
Bu itibarla insan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına
çalışmalıdır. Reca mânası, sâmi' ve müşahidlere göre olursa şöyle te'vil
edilecektir:Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası
olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de, insanları ibadet
techizatiyle mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve
intizar edebilirsiniz. Ve keza, ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna
işarettir. Takva, tabakat-ı mezkurenin ibadetlerine terettüb ettiğinden,
takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şamildir. Meselâ: Şirkten takva;
kebairden, masivaullahdan kalbini hıfzetmekle takva; ikabdan içtinab etmekle
takva; gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek kelimesi bu gibi mertebeleri
tazammun eder. Ve keza, ibadetin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve ibadetin
mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzat olduğuna; ve ibadetin sevab ve ikab
için yapılmaması lüzumuna işarettir. İ.İ.) |
| TAKVİB |
Bir şeyi yerinden çekip koparma. * Yeri kazma. |
| TAKVİD |
Çok uzun boyunlu olmak. |
| TAKVİL |
(C.: Takvilât) İftira. Yalan söyleşmek. * Haber vermek. |
| TAKVİM |
Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma. * Ta'dil
etme. * Bir şeye kıymet tâyin eylemek. * Her gün güneşin doğuşu, batışı,
ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter. * Günlük olaylardan bahseden
gazete. |
| TAKVİM-İ ARABÎ |
Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.)
tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle
tertiplenen takvim. |
| TAKVİMÇE |
f. Küçük takvim. |
| TAKVİR (TAKAVÜR) |
Bir cismi yuvarlak kesmek. |
| TAKVİS |
(Kavs. den) Kavislendirme. Yay şekline koyma. |
| TAKVİT |
Besleme. Tagaddi. |
| TAKVİYE |
Kuvvetlendirmek. * Kuvvetlendirilmek. |
| TAKVİZ |
Binayı yıkmak. |
| TAKYİD |
(Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere
yazmak. * Harfe nokta ve hareke koyma. |
| TAKYİH |
(Yara) İrinlenmek. |
| TAKYİN |
Tezyin etmek, süslemek. |
| TAKYİR |
Zifte bulaştırmak. |
| TAKYİZ |
Kırılmak. * Takdir etmek. * Sövmek. |
| TAKZİB |
Kesmek. |
| TAKZİF |
Çok iftira atmak. |
| TAKZİYE |
(Kaza. dan) Eksiği yerine getirme. Kaza etme. |
| TAKZİYE |
Gözün çapağı dışarı itmesi. |
| TAL |
f. Bakır veya gümüş tepsi. * (Parmaklara takılan) zil. |
| TAL' |
Tomurcuk. * Miktar. Kadar. * Çiçeklerin üremelerine sebep olan
sarı tozları. |
| TAL'A |
Görmek. (Bak: Tal'at) |
| TALA' |
(C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu.
* Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs. |
| TALAC |
f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale. |
| TALAH |
Salih olmayan. Bozuk. |
| TALAH |
Yorulmak, zayıflamak. |
| TALÂK |
Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı
karısını bırakmak. |
| TALÂK-I BÂYİN |
Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe
geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında
kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra,
üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak:
Hulle) |
| TALÂK SURESİ |
Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir. |
| TALAK |
(At) sıçramak ve kalkmak. |
| TALAKAT |
Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük. |
| TALAK-NAME |
f. Boşama kâğıdı. |
| TALAM |
Esrar otunun tohumu. |
| TALAN |
f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması. |
| TALANGER |
f. Yağmacı, talancı, çapulcu. |
| TALANGERÎ |
f. Çapulculuk, yağmacılık. |
| TALAR |
f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon,
büyük oda. |
| TALASİM |
(Tılsım. C.) Tılsımlar. |
| TAL'AT |
Vecih, yüz. Çehre. * Görünüş. Görüşmek. * Güzellik. * Görmek. *
Bir şeye çok rağbet etmek. |
| TAL'AT-EFRUZ |
f. Parıldayan. |
| TALAVET |
Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara. |
| TALAZZİ |
(Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme. |
| TALE |
(Tavl. dan) "Uzun olsun" mânâsındadır. |
| TALEB |
İsteme. İstenme. Dileme. İstek. |
| TALEB-İ RÜ'YET |
Görmeyi istemek. Hz. Musa'nın (A.S.) Cenab-ı Hakk'ı görmek istemesi. |
| TALEBDÂR |
f. Alacaklı. |
| TALEBE |
(Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci. |
| TALEBE-İ ULÛM |
Yüksek dinî ilimleri okuyan talebe. (Bak: Âlem-i berzah)(İmam-ı
Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: "Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi
ibadet sayılır." diye ziyade ehemmiyet vermişler. Ş.) |
| TALEBKÂR |
f. İstekli, talebli, arzulu. |
| TALEF |
Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak. |
| TALEL |
(C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli. |
| TALH |
Muza benzer meyve. Akasya ağacı. |
| TALH |
Necis bulaşmak, pislik bulaşmak. * Havuz dibinde kalan tortu. *
Kene böceği. |
| TALHA BİN UBEYDULLAH |
(R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti,
fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine
karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber'i
(A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.)
buyuruyor ki: "Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) duydum. Dedi ki: Talha ile
Zübeyir, Cennet'te benim komşularımdandır." Hicretin 36'ncı yılında
Cemel Vak'asında şehid oldu. |
| TALİ ' |
Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına
düşen ok. * Yeni hilâl. |
| TALİ |
Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man:
Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş
vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir. |
| TALİA |
Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz;
kafilenin önünde giden. |
| TALİA |
Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden. |
| TALİB |
(C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci. |
| TALİBE |
(C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız. |
| TALİD |
Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası. |
| TALİF |
Alınmış şey. |
| TALİH |
Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli') |
| TALİK |
Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse. |
| TA'LİK |
Asmak. * Geciktirmek. * Bağlanmak. * Bir cümlenin mazmununun husulünü
diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu
işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine
bağlanmış olur. Buna ta'liki şart denir. * Muallak kalmak. Bir zamana bıraktırmak.
* Kur'an yazısının bir çeşidi. * Tefsir. |
| TA'LİKAT |
Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak
hazırlanan notlar. * Bediüzzaman Hazretlerinin İlm-i Mantık üzerine te'lif
ettiği bir eserinin ismi. |
| TALİK |
Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir. |
| TA'LİL |
Sebep göstermek. * İllet. Bahane. * Müessirden esere yapılan istidlâl.
(Bak: Bürhaân-ı limmî) |
| TA'LİL BA'D-EL-VUKU' |
Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma. |
| TALİL |
Hasır. |
| TA'LİM |
Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman. |
| TA'LİM-İ ESMÂ |
İsimleri öğretmek. * Cenab-ı Hak tarafından Hz. Âdem'e (A.S.) Esmâ-i
hüsnânın öğretilmesi.(Hazret-i Âdem'in melâikelere karşı kabiliyyet-i hilâfet
için bir mu'cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hâdise-i cüz'iyyedir. Şöyle
bir düstur-u küllînin ucudur ki: Nev-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle
tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envaına muhit pek çok fünun ve Hâlik'ın
şuunat ve evsafına şamil kesretli maârifin talimidir ki; nev-i beşere, değil
yalnız melâikelere, belki Semâvat ve Arz ve dağlara karşı Emanet-i Kübrayı
haml dâvasında bir rüçhaniyet vermiş ve hey'et-i mecmuasiyle Arz'ın bir
halife-i mânevisi olduğunu Kur'an ifham ettiği misillü "Melâikelerin
Âdem'e secdesiyle beraber, Şeytan'ın secde etmemesi" olan hâdise-i
cüz'iye-i gaybiyye, pek geniş bir düstur-u külliyye-i meşhudenin ucu olduğu
gibi, pek büyük bir hakikatı ihsas ediyor. S.) |
| TA'LİMAT |
Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler. |
| TA'LİMAT-NAME |
f. Yönetmelik. |
| TA'LİMGÂH |
Tâlim ve öğrenme yeri. |
| TA'LİMHANE |
f. Öğrenme yeri. Ta'lim yeri. |
| TA'LİN |
Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma. |
| TA'LİT |
Devenin yularını başından indirmek. * Deve boynuna nişan etmek. |
| TA'LİYE |
Yükseltme. |
| TA'LİYE-İ NAME |
Mektuba başlık koyma. |
| TALK |
Doğum ağrısı. |
| TALL |
Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem. * Helâk etmek,
iptal. * Güzel, lâtif şey. * Şiddet. |
| TALLASE |
Kendisiyle levha silinen paçavra. |
| TALS |
Su akmak. |
| TALS |
(C.: Atlâs) Mahvetmek. |
| TALTİF |
İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak. |
| TALTİFÂT |
(Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar. |
| TALTİFEN |
Taltif suretiyle. |
| TALTİH |
Bulaştırma, bulaşık etme. |
| TALUT |
(Bak: Yuşa) |
| TALVE |
Vahşi canavarların yavrusu. * Keçi bağladıkları ip parçası. |
| TALY |
Karışmak. |
| TALZİYE |
(Lezâ. dan) Alevlendirme veya alevlendirilme. |
| TA'M |
Yeme. Tad. Lezzet. Zevk. |
| TAMA' |
Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme. * Askerî fertlerin
maaşları. (Kamus) |
| TAMAEN |
Tama' ederek. Hırsla. Cimrilikle. |
| TAMAH |
(Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma. |
| TAMA'KÂR |
Aç gözlü. Cimri. |
| TAMAM |
Bitme, bitirme, son, nihayet. * Tam, eksiksiz, noksansız. * Ne
eksik ne fazla. * Münasib, uygun. |
| TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL |
Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye
devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi. |
| TAMAMEN |
Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde. |
| TAMAMİYET |
Bütünlük, tamamlık, tamlık. |
| TAM'AN |
Tama' suretiyle, tama' ederek. |
| TAMAR (TIMÂR) |
Yüksek mekan, yüce yer. |
| TAMAT |
f. Mânâsız ve uygunsuz söz. |
| TAMELE (TAMLE) |
Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu. |
| TAMH (TIMÂH) |
Gözünü yukarı kaldırıp bakmak. |
| TA'MİD |
Vaftiz etmek. |
| TA'MİK |
(Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak. * İnceden inceye araştırmak.
Esasına varacak şekilde araştırmak. |
| TA'MİKAT |
(Ta'mik. C.) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar. |
| TA'MİM |
Umumileştirme. Herkese bildirme. |
| TA'MİMEN |
Ta'mim suretiyle. Herkese bildirmek suretiyle. |
| TA'MİR |
Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek. |
| TA'MİRÂT |
(Tamir. C.) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler
ve tamamlamalar. Ta'mirler. |
| TAMİR |
Sıçrayıcı, sıçrayan. |
| TAMİR BİN TAMİR |
Aslı bilinmeyen kimse. * Pire. |
| TAMİR |
Hurması olan kişi. |
| TAMİS |
Uzak. |
| TA'MİYE |
(Amâ. dan) Körletme. Kör etme. * Kapalı şekilde anlatmak. * Edb:
Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak
veya eklenecek sayılarını işaret etme. |
| TAMİYE |
Dudak kabarmak. |
| TAMLES (TAMELLES) |
Çörek. |
| TAMM |
Saçını kesmek. * Galebe etmek. Galib gelmek. * Yükselmek, yüce
olmak. * Defnetmek, gömmek. |
| TAMMA' |
(Tama'. dan) Çok tama' eden. |
| TAMMAH |
Her şeye göz diken pek hırslı kimse. |
| TAMMAT |
Kıyamet. |
| TAMME |
(Tâmmât) Kıyamet vakti. * Belâ. Dâhiye. * Keskin çığlık. |
| TAMME |
Bütün, noksansız, eksiksiz, tam. |
| TAMN |
Sâkin olmak, sessiz olmak. |
| TAMS |
Yok etme, belirsiz kılma. * Eskimek. * Mahvolmak. |
| TAMS |
Kadının hayız görmesi, aybaşı olması. * Kir, vesah. * Cima etmek.
* Yapışmak. |
| TAMŞ |
Halk, nâs, insanlar. |
| TAMTAME |
Pelteklik, kekemelik, tutukluk. |
| TAMU |
(Aslı: Tamuğdur) Cehennem. |
| TAMUR |
Kan. * Nefes. |
| TAMURE |
Kalb gılâfı. * Emzikli bardak. * İbrik. |
| TAMV |
Yüksek olmak. * Dolu olmak. |
| TA'N |
Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
* Küfretmek. * Muhalifin iddialarını çürütmek. * Vurmak. * Duhul etmek,
dâhil olmak, girmek. |
| TANA |
Susuzluktan ciğerin yapışması. |
| TANAGGUZ |
Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak. |
| TANAZZUC |
Pişmek. * Olmak. |
| TANCİR (TANCERE) |
(C: Tanâcir) Tencere. |
| TANDIR |
Ufak fırın. * Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük
mangal. |
| TA'NE |
Sövme, zemmetme, yerme, çekiştirme. |
| TANEF |
Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar
üzerine yapılan saçak. |
| TA'NE-ZEN |
f. Söven, zemmeden, hicveden, yeren, çekiştiren. |
| TANFESE |
(C.: Tanâfis) Uzun saçaklı halı. * Hurma yaprağından yapılan ve
eni bir zira' miktarı olan hasır. |
| TANGİM |
Avazlandırmak, seslendirmek. |
| TANGİS |
Dirliğini tatsız etmek. |
| TANGO |
Fr. Züppe giyinişli kadın. * Turuncuya çalar renk. * Bir dans çeşidi. |
| TANGÜB |
Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi. |
| TANH |
Semiz olmak, besili ve şişman olmak. * Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi. |
| TA'NİF |
Şiddetle azarlamak. * Darılmak. * Meşakkat vermek. Melâmet etmek. |
| TA'NİFÂT |
(Ta'nif. C.) Şiddetle azarlamalar, darılmalar. |
| TA'NİK |
(Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak. |
| TAN'İM |
Nimet vermek, nimetlendirmek. |
| TANİN |
Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak. |
| TANİN-ENDÂZ |
f. Çınlayan, tınlayan. |
| TA'NİS |
Büluğdan sonra kızın kendi evlerinde çok durması. |
| TA'NİYE |
İncitmek. |
| TANKER |
ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon. |
| TANNAN |
Tınlayan, çınlayan. |
| TANNAZ |
Herkesle eğlenip alay eden. Müstehzi. |
| TANNE |
Balçığı çok olan yer. |
| TANSİB |
Yükseğe kaldırma. |
| TANSİF |
(Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak. |
| TANSİR |
Hristiyanlaştırma. |
| TANSİS |
Tetkikten sonra karar vermek. * Bir mes'eleyi ve hükmü, şer'î delillere
isnad etmek. |
| TANSİYON |
Fr. Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç. |
| TANTANA |
Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı. |
| TANTİF |
Kulağına küpe geçirmek. |
| TANTİK |
Bir kimsenin beline kuşak bağlamak. |
| TANTİL |
Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek. |
| TANZ |
Herkesle eğlenme. Alay etmek. |
| TANZİC |
Çok pişirmek. * Yakmak. |
| TANZİD |
Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme. |
| TANZİF |
(Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek. |
| TANZİFÂT |
Temizlik işleri. Temizlemeler. |
| TANZİM |
(Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek. * Düzenlemek. Tertiblemek.
* Islah etmek. * Manzum veya mensur olarak yazmak. |
| TANZİMAT-I HAYRİYE |
Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876)
tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için
çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile
başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler
kurulacaktı. Avrupa-vâri terakki esasları her yerde öğretilecek, Osmanlı
Devleti ve İslâm Alemi ilerliyecekti. Fakat ıslaha ferdlerden başlayacakken
ve İslâmî çareler düşünülecekken, geniş daireden başlandı. Evvelki
dairelerdeki iktisadî, içtimaî fikir hastalıklarımıza zâhirde çâre bulmak
için doktor gibi içimize giren yabancılar ve ecnebi zihniyetin meyveleri
gittikçe bünyemizi daha ziyade felce uğrattılar... |
| TANZİR |
Tazeleştirme, tazelendirme. |
| TANZİR |
Benzetme. Benzetilme. Nazire yapma. * Bir yazının şekil ve mâna
bakımından benzerini yazma. |
| TANZİREN |
Nazire olarak. Benzetme suretiyle. |
| TÂR |
f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik. |
| TÂR-I ANKEBUT |
Örümcek ağı. |
| TÂR-I ZÜLF |
Saç teli. |
| TARA |
f. Yıldız. |
| TARAB |
Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık. |
| TARAB-EFSÂ |
f. Neşe ve ferahlığı artıran. |
| TARAB-ENDUZ |
Ahenk kazanan. |
| TARAB-GÂH |
f. Coşkunluk ve sevinç yeri. |
| TARAB-NÂK |
f. Sevinçli, neşeli, coşkun. |
| TÂRÂC |
f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme. |
| TÂRÂC-GER |
f. Yağmacı, çapulcu. |
| TÂRÂC-KERDE |
f. Yağmalanmış, talan edilmiş. |
| TARAF |
Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt'a. * Taraftarlık, sahip çıkmak,
korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan
her biri. |
| TARAFDAR |
f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran. |
| TARAFDARÎ |
f. Kayırıcılık, taraftarlık. |
| TARAFEYN |
İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf. |
| TARAFGİR |
f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan. |
| TARAH |
Uzak mekân. |
| TARAH |
(C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet. |
| TARAHHUM |
(Bak: Terahhum) |
| TARAİF |
(Tarife. C.) Az bulunur şeyler. |
| TARAİK |
(Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler. |
| TARAK |
Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı
bazısının üstünde olması. |
| TARAN |
f. Karanlık. |
| TARANCİBİN |
Kudret helvası. |
| TARARET |
Semizlik, besililik, şişmanlık. |
| TARAS |
İzdihamlık, çok kalabalık. |
| TARASRUS |
Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak. |
| TARASSUD |
Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme. |
| TARASSUDÂT |
(Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler. |
| TARAT |
f. Çapul, yağma, talan. |
| TARATUN |
Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak. |
| TARAVET |
Tazelik. Körpelik. |
| TARAVET-DÂR |
(Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze. |
| TARAYYUH |
Zayıflık, süstlük. |
| TARAZİ |
Hoşnutlaşmak. |
| TARAZRUZ |
(Taş) Parça parça olmak. |
| TARAZÜM |
Üzümü ekmekle yemek. |
| TARD |
Sürme, kovma, uzaklaştırma. * Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma.
Hizmetten çıkarma. |
| TARDETMEK |
Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak. |
| TARDİN |
Kaftana yen etmek. |
| TARDİYE |
Allah râzı olsun demek. (Bak: Tarziye) |
| TARDİYE |
Red olundurmak. |
| TARE |
Defa, kerre. |
| TARED |
Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek. |
| TAREK |
f. Tepe. Başın tepesi. |
| TAREM |
Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh. |
| TAREŞ |
Sağırlık. |
| TARETEN |
Bir kere veya bazı defa. |
| TÂRETEN UHRÂ |
Bir kere daha, başka bir kere daha. |
| TAREYAN |
Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma. |
| TARF |
Göz, bakış, nazar. Göz ucu. * Soyu temiz kimse. * Her şeyin nihayeti,
sonu. * Göz kapaklarını yummak veya oynatmak. * Göze bir şey dokundurmakla
yaşartmak. * Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden
birisinde aslanın alnını teşkil eden dört yıldızdan ikisi aslan gözüne
benzetildiğinden bu menzile de "Tarf" denilmiştir. Bu iki yıldız daha evvel
doğarlar.) |
| TARFA |
Ilgın ağacı. |
| TARFE |
Göz kapağının bir defa kapanıp açılması. * Göz kırpmak. * Bir yıldız
ismi. * Ayın bir menzili. |
| TARFET-ÜL AYN |
Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân. |
| TARFES |
Kum yığını. |
| TARH |
Uzaklaştırmak. * Vaz' etmek. * İndirmek. * Bırakmak, elinden atmak. *
Yerleştirmek. * Temel bırakmak. * Mat: Çıkarma. |
| TARH-I ESAS |
Temel atmak. |
| TARH-EFGEN |
f. Düzenleyen, kuran, tertib eden. * Temel kuran, bina yapan. |
| TARH-ENDAZ |
f. Temel atan. Düzenleyen, tertib eden. |
| TARHİB |
"Merhaba" demek. |
| TARHUN |
(C.: Tarâhin) Tarhun otu. |
| TÂRIK |
Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak
yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre) |
| TÂRIK SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir. |
| TARIM (TARİME) |
(C.: Tıram) Kara çadır. |
| TARÎ |
(Taravet. den) Taze, taravetli. |
| TARÎ |
Karanlık, meçhul. |
| TARÎ |
(Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen. |
| TA'RİB |
Bir kimseden söz nakletmek. * Çirkin etmek. * Arabî olmayan kelimeyi
arabi lügatına nakletmek. |
| TA'RİC |
Meyletmek, eğilmek. * Bir nesne üzerinde durmak. * Çıkıntı. Tümsek
peyda etme. |
| TARİD |
(Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden. |
| TA'RİD |
Kaçmak. * Gitmek. |
| TARİD |
Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci
çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu. |
| TARİDE |
Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları
ağaç. |
| TA'RİF |
(İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye
anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih. * Bir maddeyi bütünüyle bir ibare
halinde anlatmak. * Gr: Bir ismi marife etmek. * Arafat'ta vakfe yapmak. |
| TA'RİFE |
Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı. |
| TARİH |
Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit.
Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın
vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri
zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap. |
| TARİH-İ KADÎM |
Eski zaman tarihi. |
| TARİH-İ MU'CEM |
Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile
yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin
hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser. |
| TARİH-İ UMUMÎ |
Umumî tarih. |
| TARİH |
İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne. |
| TARİHNÜVİS |
(C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih. |
| TÂRİK |
Terkeden, vazgeçen, bırakan. |
| TÂRİK-İ DÜNYA |
Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah
rızası yolunda olan. |
| TÂRİK-ÜS SALÂT |
Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs
salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne
ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni
zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve
istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki,
ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab:
Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat
sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına
tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta,
o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek
hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana
böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın,
terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki
bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın,
raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar.
Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti
hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir
zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih
ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve
göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek
makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i
Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve
ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden,
mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes;
kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas,
bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem
vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor.
Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve
me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i
neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi,
mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın
hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece
keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı,
hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm
eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi
kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine
zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak
için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan
ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı
bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti
terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve
memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür.
Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi,
kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz
olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu
istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan;
mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına
hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.) |
| TARİK |
f. Karanlık. |
| TARÎK |
Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı
lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası. |
| TARÎK-İ ÂMM |
Herkesin geçmesine mahsus yol. |
| TARÎK-İ BERZAHİYE |
Berzaha giden ve ona ait yol. |
| TARÎK-İ CEHRÎ |
Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi) |
| TARÎK-İ NAKŞÎ |
Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak:
Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem
nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak;
hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.) |
| TA'RİK |
Şaraba biraz su katmak. * Kovayı doldurmak. * Terletmek. * Hastalık
veya perhizden dolayı zayıflamak. |
| TA'RİK |
Ovmak. |
| TARİKAT |
Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i
âfâkî, Tasavvuf) |
| TARİK-BAHT |
f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz. |
| TARİM |
Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse. |
| TA'RİR |
Yere dökmek. |
| TA'RİS |
Düğün yapma. Bir kızı gelin etme. |
| TA'RİS |
Et kurutmak. |
| TARİS |
Kavi, kuvvetli. |
| TA'RİŞ |
Üzüm çubuğuna çardak yapmak. * Temel yapmak. |
| TA'RİYE |
Soyma. Çıplaklaştırma. |
| TARİYE |
Ansızın gelen belâ, dâhiye. |
| TARİZ |
Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü. |
| TA'RİZ |
Gizleme, saklama. * Sağlamlaştırma. * Alıp götürme. |
| TA'RİZ |
Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek. |
| TA'RİZÂT |
(Ta'riz. C.) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar. |
| TARK |
Vurmak. * Dövmek. * Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak. * Bulanık su. * İçine
deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu. * Vücuttaki
gevşeklik. |
| TAR-MAR |
(Bak: Tar ü mar) |
| TARMESE |
Münkabız olmak. |
| TARR |
Kesmek. * Keskinletmek. * Yapmak. * (Bıyık) gelmek. * Çolak olmak. *
Düşmek. |
| TARRAKA |
Gümbürtü. |
| TARRAR |
Yankesici, hilekâr. |
| TARRİYAN |
Sepet. * Büyük tabak. |
| TARSİ' |
(Göz) yaramaz olmak. |
| TARSİ' |
Bezemek, süslemek. * Sevinç, neşât. |
| TARSİF |
Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. |
| TARSİG |
Vüs'at vermek, genişlik vermek. |
| TARSİN |
Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek. * Bilmek. * Metanet ve cesaret
vermek. |
| TARSİNÂT |
(Tarsin. C.) Sağlamlaştırmalar. |
| TARSİS |
(Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma. *
Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi. |
| TARTABE |
Keçiyi sağmak için çağırmak. |
| TAR TAR |
Tel tel. İplik iplik. |
| TARTİB |
Islatma, rutubetlendirme. Islatılma. * Tâzelik verme. * Hoşlandırılma.
* Hurmanın rutubetli olması. |
| TARTİB-İ LİSAN |
Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma. |
| TARTİL |
Saçı yağlamak. |
| TAR Ü MAR |
f. Dağınık, karmakarışık, perişan. |
| TARY |
Taptaze. Çok taze. |
| TARZ |
Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey'et. |
| TARZE |
şekil, suret. |
| TARZİM |
Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak. |
| TARZİYE |
Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. *
"Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek. |
| TARZİYE |
Cübbe veya zırh giymek. |
| TAS |
(C.: Atvâs) Meşhur bir kabın adı. Tas. |
| TASABBİ |
(Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma. |
| TASABBU' |
Parmak parmak ayırma. |
| TASABBUH |
Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek. |
| TASABBUN |
Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme. |
| TASABBUR |
(Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme. |
| TASABBÜB |
Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması. |
| TASABİ |
Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak. |
| TASADDİ |
Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. *
Vuku bulmak. |
| TASADDU' |
Yarılıp çatlama. * Dağılma. |
| TASADDU' |
(Demir) Paslanmak ve küflenmek. |
| TASADDUK |
Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para
veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu
tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse
malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli) |
| TASADDUKAT |
(Tasadduk. C.) Sadakalar. |
| TASADDUR |
(Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep
etmek, yükseklik ve ululuk istemek. |
| TASADUK |
Birbirine inanmak. |
| TASADÜM |
Tokuşmak. |
| TASAFFİ |
Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek. |
| TASAFFUH |
Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma. |
| TASAFFÜR |
Sararmak. |
| TASAFÜH |
Musafaha edişmek. |
| TASAFÜN |
Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek. |
| TASALLİ |
Ateşte yanmak. |
| TASALLUB |
Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek. |
| TASALLUT |
Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane
hareket etmek. |
| TASALLUTEN |
Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak. |
| TASALLÜF |
Kibirlenmek, övünmek, söz atmak. |
| TASALLÜFÂT |
(Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler. |
| TASALSUL |
Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları. |
| TASA'LÜK |
Fakirlik göstermek. |
| TASAMM |
Kendini sağır etmek. |
| TASAMÜM |
Sağırlığa vurmak. |
| TASANNU' |
Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni
hareket. |
| TASANNUF |
Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif. |
| TASARRUF |
İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek.
Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp
müdahale etme. |
| TASARRUFAN |
Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla. |
| TASARRUFÂT |
(Tasarruf. C.) Tasarruflar. |
| TASARRUH |
Şiddetle çağırmak. |
| TASARRUM |
Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek. |
| TASARU' |
Birbiriyle güreşmek. |
| TASARUM |
Birbirini kesmek. |
| TASA'SU' |
Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak. |
| TASA'UB |
Güçleşme. Güç olma. |
| TASA'UD |
(Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme. |
| TASAVİR |
(Tasvir. C.) Tasvirler, resimler. |
| TASAVÜL |
Karşılıklı hamle etmek. |
| TASAVÜN |
Hıfzetmek, korumak. |
| TASAVVU' |
Ayrılmak, perâkende olmak. |
| TASAVVUF |
Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile
bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî
gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye
ittiba' noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden
gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye
dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!" demişler. M.) |
| TASAVVUFÎ |
Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait. |
| TASAVVUH |
Yaş otun üstü sıcaktan kurumak. |
| TASAVVUR |
Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu.
(Bak: Dimağ) |
| TASAVVUR-U ŞAHSÎ |
şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet) |
| TASAVVURÎ |
Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait. |
| TASAVVURAT |
(Tasavvur. C.) Tasavvurlar. |
| TASAVVÜN |
Kendini sakınmak. |
| TASAYKUL |
Pürüzsüzlük. |
| TASAYUH |
Birbirine çağırmak. |
| TASAYYUD |
(Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma. |
| TASAYYUF |
(Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme. |
| TASBİH |
Rüzgârdan dolayı otun kuruması. * Sütü su ile karıştırıp içirmek. |
| TASDİ' |
Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak. * Yarmak. * Perâkende etmek,
dağıtmak. |
| TASDİK |
Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun
olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ) |
| TASDİKAN |
Tasdik için. Tasdik suretiyle. |
| TASDİKAT |
(Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar. |
| TASDİKGERDE |
Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş. |
| TASDİM |
Tokuşmak. |
| TASDİR |
İcra etme. Vaz' etme. * Başlama. * Başlangıç yazma. * Örtme. * Başa
geçirme, başa koyma. * Yazma. * Çıkarma, çıkartma. |
| TASDİYE |
Alkış. El çırpma. (Sadadan veya saddan me'huz olarak ses çıkartmak veya
vazgeçirtmek demektir ki, bu iki itibar ile birini çağırmak veya eğlenip
oynamak gibi herhangi bir maksadla el vurmaktır.) (E.T.) |
| TASE |
f. Tasa, keder, kaygı. |
| TASEL |
Serabın uzaktan su gibi görünmesi. |
| TA'SENE |
Ahlâkı yaramaz kadın. * Çok, kesir. |
| TASFİD |
Muhkem ve sağlam bağlamak. |
| TASFİF |
(C.: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme. * Sağ elinin
ayasını sol elinin arkasına vurmak. |
| TASFİH |
(Safh. dan) (C.: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma. * Yaprak yapma. *
Tağyir etme, değiştirme. |
| TASFİK |
(C.: Tasfikat) Kanat çırpma. |
| TASFİK-İ ESNAN |
Soğuktan dişlerin birbirine çarpması. |
| TASFİR |
(C.: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama. * Islık çalma. |
| TASFİYE |
Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. *
Hesabı kapatmak. |
| TASFİYE-İ KALB |
Kalbini temizleme, yüreğini temizleme. |
| TASGİR |
Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek. |
| TASGİRÂT |
(Tasgir. C.) Küçültmeler. |
| TASHİF |
(C.: Tashifât) Yanılarak yanlış kelime yazma. Yazı yazarken kelimeyi
yanlış yazma. * Hatâ yapma. * Tağyir etme, değiştirme. |
| TASHİH |
Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek. * Hastanın ağrı ve
acısını ilâçla gidermek. |
| TASHİHÂT |
(Tashih. C.) Düzeltmeler, tashihler. |
| TASHİN |
(Sahn. den) Sahneye koyma. |
| TASİ' (TÂSİA) |
Dokuzuncu. |
| TASİAN |
Dokuzuncu olarak. |
| TAS'İB |
Güçleştirmek. |
| TAS'İBAT |
(Tas'ib. C.) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler. |
| TA'SİB |
İhata edip kaplamak, içine almak. * Bir kimsenin başına taç koymak. *
Açlıktan dolayı karnını bağlamak. |
| TAS'İD |
Eritme. * Yukarı çıkma ve çıkarılma. * Buharlaştırarak temizleme.
İnbikten geçirip buhar haline getirme. |
| TASİG |
Gayretsiz kişi. |
| TA'SİL |
(Asel. den) Bal katma, ballandırma. |
| TA'SİL-İ KELÂM |
Sözü ballandırma. Kelâmı tatlılaştırma. |
| TA'SİR |
(C.: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme. |
| TAS'İR |
Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek. |
| TA'SİR |
(C.: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma. |
| TASİR |
Galiz süt. |
| TASKİL |
Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek. |
| TASKİLÂT |
(Taskil. C.) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar. |
| TASLİB |
(Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak. * (Sulb. dan) Sertleştirmek.
Katılaştırmak, katılaştırılmak. |
| TASLİM |
Kulağı dibinden kesmek. |
| TASLİT |
Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak. |
| TASLİYE |
"Sallâllahü Aleyhi Vesellem" diyerek dua etmek. * Bir şeyi yakmak için
ateşe atmak. (Bak: Sallâllahü Teâlâ) |
| TASM |
Âd taifesinden bir kabile. * Mahvetmek veya mahvolmak. |
| TASME |
f. Kayış halka. Tasma. |
| TASMİD |
Hükmetmek. İçini doldurmak. |
| TASMİM |
Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek. *
Muhkem kılmak. * İnkâr etmek. * Endişe edip kaçınmamak. |
| TASMİT |
Susturma. |
| TASNİ' |
Düzme. Uydurma. Yakıştırma. * Bir san'atla meşgul kılma. * Güzel
terbiye etme. |
| TASNİÂT |
(Tasni'. C.) Hakiki olmayan yapmacık hareketler. |
| TASNİF |
Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak. * Kitap yazmak. Kitap tertib etmek. |
| TASNİFÂT |
(Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler. |
| TASRAH |
Karınca. * Bit. |
| TASRE |
(Süt) koyu olmak. * Su dibinde olan balçık. * Balçıklı su. * Dirlik,
iyi olmak. |
| TASRİ' |
Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma. * Bütün mısraları kafiyeli
manzume yazma. * Yere vurmak. * İki parça etmek. |
| TASRİD |
Azaltmak. |
| TASRİF |
İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek
mutasarrıf kılmak. * Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak,
evirip çevirmek. * Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra
ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimelere tebdil
eylemek. Meselâ: Türkçe'de bir fiilin tasrifi: Hal sigasına göre: Gelmek
fiilinin şekli: Geliyorum, geliyorsun, geliyor, geliyoruz, geliyorsunuz,
geliyorlar gibi. |
| TASRİH |
Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak. |
| TASRİHAT |
(Tasrih. C.) Açık açık anlatmalar. İzah etmeler. |
| TASRİHEN |
Açık olarak, açıktan bildirerek. |
| TASRİYE |
Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak. |
| TASS (TASSE) |
(C.: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap. |
| TASS |
(Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun. |
| TASSUC |
(C: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane. |
| TAST |
(C.: Tısâs-Tısât) Büyük tas. |
| TASTİM |
Tamamlamak. Tekmil etmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
| TASTİR |
(Satr. dan) Yazı yazma. Satırlar meydana getirme. |
| TASVİB |
Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak. * Aşağı indirmek. |
| TASVİBÂT |
(Tasvib. C.) Tasvib edilip uygun görülen şeyler. |
| TASVİBEN |
Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek. |
| TASVİBKERDE |
f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş. |
| TASVİG |
(C.: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme. *
Batırmak. * Kuyumculuk yapmak. |
| TASVİR |
Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde. * Bir şeyi söz veya yazı ile
anlatmak. Resim yapmak. * Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim. * Edb:
Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize gösterebilecek veya hariçte
vücudu olmayan fakat hissedilen şeyleri duyurabilecek meleke. |
| TASVİRAT |
(Tasvir. C.) Tasvirler. |
| TASVİRÎ |
Tasvire dair, tasvirle ilgili. |
| TASVİT |
(Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma. |
| TASY |
Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Süst olmak,
zayıflamak. |
| TASYİR |
Bir surete koyma. Bir şekle vardırma. |
| TAŞAŞ |
Nezleye benzer bir hastalık. |
| TA'ŞİR |
(C.: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma. * Ona bölme. |
| TA'ŞİŞ |
Hurmanın yaprağının az olması. * Kuşun yuva yapması. |
| TA'ŞİYE |
Akşam yemeğini yemek. |
| TAŞR |
Zayıf yağan yağmur. |
| TAŞRA |
Hariç ve dış taraf. * İstanbul harici olan memleket. * Merkez-i hükümet
hâricinde olan yerler. |
| TAŞRAH |
Hurma ağacı. |
| TAŞŞ (TAŞİŞ) |
Yağmur çisintisi. |
| TAŞT |
Lâkin, fakat, amma. |
| TAŞT |
Büyük leğen. |
| TAŞT-GEN |
f. Leğenci. * Leğen yapan. |
| TATABUK |
Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak. |
| TATAHHUR |
Temizlenmek. Pâklanmak. * Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek. |
| TATAL |
Görmek için yüksek bir yere çıkmak. |
| TATALLU' |
Nazar etmek, bakmak. * Beklemek, gözlemek, muntazır olmak. |
| TATALLUK |
Açılmak. |
| TATALLÜB |
Bir defa daha istemek. |
| TATALU' |
Birbirine bakmak. Gözlemek. |
| TATAMÜN |
Aşağı düşmek. * Meyelân etmek, eğilmek. |
| TATAR |
(Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden
bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları
hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap
ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bütün
Turanî milletlerine verilerek "Akvam-ı Tatariye" diye adlandırılmıştır. Ve
bütün bu milletlerin meskenine Tataristan ismi verilmişse de, bu tabirin
yersiz olduğu sonra anlaşılmış ve bu mânada kullanılışı terkedilmiştir.
Tatar milleti dil, ahlâk ve âdetler bakımından Moğollardan fazla Türklere
yakındırlar. * Eskiden, mektup taşıyan postacı. |
| TATARRUB |
şevke gelme, coşma, neşelenme, keyiflenme. |
| TATARRUF |
(Taraf. dan) Bir yana veya bir tarafa çekilme. |
| TATARRUK |
Yol bulma. Yol bulup girme. |
| TATA'TU' |
Başını aşağı eğmek. |
| TATAVÜL |
Uzun olmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek. * Birbirine muhalefet etmek,
karşı gelmek. |
| TATAVVU' |
Müstehab ve mendub olan namazlar. * İbadeti sırf kendi isteğiyle
yapmak. * Nafile namaz kılmak. * Üzerine lâzım olmayan işler yapmak. |
| TATAVVÜF |
Ziyaret etmek. * Dönmek. |
| TATAVVÜL |
Büyüklenmek, kibirlenmek. |
| TATAYYUB |
Güzel koku sürünme. |
| TATAYYUR |
Teşe'üm addetmek. Uğursuzluk. * Uçmak. |
| TATBİ' |
Doldurmak. |
| TATBİB |
Kırbayı ev direğine asmak. * Tabiblenmek, doktor olmak. |
| TATBİK |
Yakıştırmak. Yerine getirmek. * Karşılaştırmak. * Bir kaide, kanun veya
emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek. * Benzetme, uydurma. |
| TATBİKAN |
Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek. |
| TATBİKÎ |
Tatbike ait. Pratik ile alâkalı. Fiilen işlemek suretiyle. |
| TATBİL |
Davul çalma. |
| TATBİN |
Bir şeye çamur sürme. |
| TA'TE |
Cinli olmak. Delirmek. |
| TATFİF |
Alırken dolgun, verirken eksik ölçmek. |
| TATFİF SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 83. suresidir. Mekkîdir. |
| TATFİH |
Doldurmak. |
| TATFİL |
Uyuntuluk etmek. * Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi. |
| TATHİM |
Gökçek etmek, güzelleştirmek, tahsin. |
| TATHİN |
(C.: Tathinât) (Tahn. dan) Öğütme. Un haline getirme. |
| TATHİR |
Temizlemek. Yıkayıp pâk etmek. Tâhir kılmak. |
| TATHİRÂT |
(Tathir. C.) Temizlikler. |
| TA'TİF |
Şefkat uyandırmak. Acındırmak. |
| TA'TİK |
Eskitmek. |
| TA'TİL |
Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. * Kesmek. *
Muattal bırakmak. * Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. * Allah'ın sıfatlarını
inkâr eden felsefecilerin mesleği.(İ'lem eyyühel aziz! Enaniyetten neş'et
eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâb eder. Bu da devam
ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile, yâni Hâliksızlığa
incirar eder. El-iyâzü billah. M.N.) |
| TA'TİR |
Dizmek. |
| TAT'İR |
Sütü yoğurt yapmak. |
| TA'TİR |
(Itr. dan) Güzel koku ile kokulandırma. |
| TA'TİS |
(Atse. den) Aksırtma, aksırtılma. |
| TA'TİŞ |
Susatma, susatılma. |
| TATLİK |
Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek. |
| TATLİM |
Yüzüne eliyle vurmak. |
| TATMİ' |
Tamâ vermek. |
| TATMİN |
İkna etmek. Kandırmak. * İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak. |
| TATRİB |
Zevklendirme, neşelendirme, keyiflendirme. |
| TATRİD |
Reddetmek. |
| TATRİH |
Bırakmak. |
| TATRİK |
Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması. |
| TATRİM |
Tamamlamak. * Ata tâlim ettirip hünerli ve iyi huylu yapmak. |
| TATRİR |
Keskin etmek, keskinleştirmek. |
| TATRİZ |
Elbiseye veya kumaşa süs için kenar işleme, oya yapmak. |
| TATURE |
f. Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı. |
| TATVİ' |
Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek. |
| TATVİF |
Tavaf ettirmek. |
| TATVİK |
Boynuna gerdanlık takınmak. |
| TATVİL |
Uzatma. Uzatılma. |
| TATVİL-İ KELÂM |
Uzun konuşma. Sözü uzatma. |
| TATVİLÂT |
(Tatvil. C.) Boş, beyhude ve fazla sözler. |
| TATVİŞ |
Burma, iğdiş etme. |
| TATYİB |
İyi davranma. İyi muâmele etme. Hoş etme. Gönlünü hoş etme. |
| TATYİB-İ HÂTIR |
Gönlünü hoş etme, gönlünü alma. |
| TATYİBAT |
(Tatyib. C.) İyi muâmeleler, gönlü hoş etmeler. |
| TATYİR |
Kötü görme. " Bu, filanın şerrinden oluyor" deme. |
| TAUN |
Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf
bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri. |
| TAUS-U YEMENÎ |
Yemen'li Tâus Ebî Abdurrahman. (Kırk defa hacceden ve kırk sene yatsı
abdesti ile sabah namazını kılan ve Sahabelerle görüşen ve Tâbiînin azîm
imamlarından olan zât. (R.A.) |
| TAV' |
İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti' olmak. * Mer'anın
genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması. |
| TAVA |
Darı. |
| TAVADDU' |
Abdest almak. |
| TAVAF |
Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak. * Hacıların Kâbe
etrafında yedi defa dolaşmaları. |
| TAVAGGUL |
Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek. |
| TAVAGİ |
(Tâgut. C.) Putlar. Tâgutlar. |
| TAVAHİ |
Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları. |
| TAVAHİN |
(Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler. |
| TAVAHİN |
(Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri. |
| TAVAİF |
(Taife. C.) Gruplar. Milletler, kavimler. Bölükler. |
| TAVAİF-İ MÜLÛK |
Abbasi Devletinin parçalanması ile meydana gelen küçük devletler. |
| TAVALİ' |
(Tâli'. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler. |
| TAVAMİR |
Tomarlar. |
| TAV'AN |
İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle. |
| TAV'AN EV KERHEN |
İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun. |
| TAVARIK |
(Târika. C.) Gece gelen belâlar. |
| TAVASİM |
(Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri. |
| TAVASSUB |
Hastalanıp perişan olma. |
| TAVASSUL |
(Bak: Tevessül) |
| TAVASSUL |
(Bak: Tevassul) |
| TAVASSUT |
Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık. * İyi ile kötü
arasında mu'tedil olanını almak. |
| TAVAŞİ |
(C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası. |
| TAVAŞİR |
Tebeşir. |
| TAVATTUN |
Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek. |
| TAVATU' |
Muvafık olmak, uygun olmak. |
| TAVAUD |
Sözleşmek. |
| TAVA'UR |
Güçlük, zorluk. |
| TAVAVİS |
(Tavus. C.) Tavus kuşları. |
| TAVA'VU' |
Tilki, çakal, kurt ve köpeğin ürümeleri. |
| TAVAZZU' |
Abdest alma. |
| TAVAZZUH |
Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek. * Ruşenlik ve ayânlık
peyda etmek. |
| TAVB |
Kırmızı kiremit. |
| TAVD |
Büyük dağ. Tepe. * Sebât. |
| TAVDİ' |
Atılmış pamuğu kaftana koyup cübbe dikmek. |
| TAVF (TAVÂF) |
Dönmek. * Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta. |
| TAVH |
Helâk olmak. * İftira etmek. |
| TAVIR |
(Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet. * Bir kerre, bir defa. * İki şey
arasındaki had ve fasıla. * Kader. * Miktar. |
| TAVR-I BÂTIL |
Bâtıl, kötü hal ve vaziyetler. |
| TAV'Î |
Kendiliğinden. İçinden. |
| TA'VİC |
Eğme, eğip bükme. Eğriltme. |
| TA'VİD |
(Deve) çok yaşamak. * Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek. |
| TAV'İD |
Korkutmak. |
| TA'VİK |
İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek. * İşinden alıkoymak. |
| TAVİL |
Uzun. * Çok süren. |
| TAVİL-ÜL BÂ' |
Uzun kulaçlı. Gücü yeter. * Eli açık, vergili, verimli. |
| TAVİL-ÜN NİCAD |
Kılıç bağı uzun. * Mc: Uzun boylu. |
| TA'VİL |
İtimat etmek. * Sesle ağlamak. |
| TAVİLE |
Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı. * Tavla, ahır.
* Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi. |
| TA'VİM |
Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak. |
| TA'VİN |
Evde kâhyâ kadın. |
| TAV'İR |
İri ve kaba yapmak. |
| TA'VİR |
Gözsüz etmek. Kör etmek. |
| TA'VİS |
Güç etmek, zorlaştırmak. |
| TAVİYYET |
İnsanın gönlünde gizli olan istek veya niyet. |
| TAV'İZ |
Korkutmak. * Söz vermek, va'detmek. |
| TA'VİZ |
Nazar veya kötü şeylerden muhafaza için takılan dualı kâğıt, nüsha.
Muska. |
| TA'VİZ |
Bedel, bir şey vermek. Karşılık, bedel göstermek. * Değiştirmek. |
| TA'VİZÂT |
(Ta'viz. C.) Karşılık olarak verilen şeyler. Ödünç verilen para. |
| TA'VİZEN |
Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden
kesilmek şartıyla. |
| TAVK |
Tâkat. Güç. * Boyuna takılan zinet. Gerdanlık. * Tasma. |
| TAVK-I BEŞER |
Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi. |
| TAVK |
Arzu etmek, istemek. |
| TAVL |
(Bak: Tul) |
| TAVLA |
Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi:
"Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet
ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.) |
| TAVME |
Tosbağanın dişisi. |
| TAVR |
(Bak: Tavır) |
| TAVRÎ |
Vahşi adam veya kuş. * Ehad, vâhid, bir. |
| TAVS |
Örtmek. |
| TAVSİB |
Tenbellik ve süstlük. |
| TAVSİF |
Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu
anlatmak. Vasıflandırmak. * Bilgi, ilim. |
| TAVSİF-İ Bİ-L-FEZAİL |
Faziletlerini zikrederek tavsif etmek. |
| TAVSİFÂT |
(Tavsif. C.) Tavsifler. Vasıflandırmalar. |
| TAVSİL |
(Vasl. dan.) Ulaştırma, vardırma. |
| TAVSİM |
Azalardan bir uzva zahmet vermek. * Kırmak. * Tenbellik. |
| TAVSİT |
(C.: Tavsitât) (Vasat. dan) Aracı bulma. Aracılık yaptırma. |
| TAVSİYE |
Vasiyet bırakma. * Ismarlama, sipâriş etme. * Birini iyi tanıtma.
Öğütleme. |
| TAVŞ |
Akıl hafifliği, akıl azlığı. |
| TAVTİE |
Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme. |
| TAVTİD |
Bir nesneyi yerinde tutmak. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
| TAVTİN |
(Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma. * Birşeye bağlanıp
onu neticelendirme. Makam tutunmak. * Gönlünü bağlamak. |
| TAVTİŞ |
Karşılıklı olarak reddetmek. |
| TAVUS |
Meşhur bir süslü kuşun adı. |
| TAVVAF |
Kâbe'yi ziyaret ve tavaf eden. * Resmî dairelerde gece bekçisi. * Çok
tavaf eden. |
| TAVVAFİYYE |
Resmî dairelerdeki gece bekçilerine verilen ücret. |
| TAVVAFE |
Kedi. |
| TAVVAS |
Tas yapan. |
| TAVY |
Açlık. |
| TAVZİF |
Vazifelendirmek, iş vermek. |
| TAVZİH |
Açıklamak. Açık olarak beyanda bulunmak. |
| TAYALİS |
(Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların
omuzlar üzerine salıverilen uçları. |
| TAYBE |
Medine şehri. Yesrib. Medine-i Münevvere. |
| TAYCAN |
(C.: Tâyâcin) Tava. |
| TAYERAN |
(Tayrân) Uçuş. Uçma. |
| TAYF |
Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller. * Gül. *
Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı. |
| TAYFUR |
Bir kuş ismi. |
| TAYH |
Bulaşmak. * Hafiflik. |
| TAYH |
Helâk etmek veya helâk olmak. * Bırakmak. |
| TAYHAN |
Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse. |
| TAYHUC |
Turaç kuşu (Bir sülün nevidir.) |
| TAYİ' |
İtaat eden, boyun eğen kimse. * Bir işi kendi isteğiyle yapan. |
| TAYİAN |
İsteyerek. |
| TA'YİB |
Ayıplamak. Kötülüğünü söylemek. |
| TA'YİBÂT |
(Ta'yib. C.) Ayıplamalar. |
| TA'YİD |
Bayram etmek. |
| TAYİH |
Hayran kimse. |
| TA'YİL |
Davarı yürütmek. |
| TA'YİN |
Yerini belli etmek. * Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. * Ayırmak. *
Tayın, erzak. |
| TA'YİN-KERDE |
f. Belirtilmiş. Tâyin edilmiş. |
| TAYİR |
(Tayr.) Kuş. * Uçmak. * Çabuk yürümek. |
| TA'YİR |
(C.: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma. |
| TA'YİS |
Görmeden bir cismi eliyle aramak. |
| TA'YİŞ |
Diri tutmak. |
| TAYİŞ |
Yeynicek kimse. * Hafiflik. |
| TAYLASAN |
(C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan
sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu. |
| TAYR |
(C.: Atyâr-Tuyur) Kuş. * Uçmak (mânasına mastardır.) |
| TAYR-I HÜMÂYUN |
Talih veya uğur kuşu. Devlet kuşu. (Bak: Hüma) |
| TAYRURE |
Uçmak. |
| TAYS |
Çok adet. * Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü. * Nesli çok olan
karınca ve sinek. |
| TAYSEL |
Çok miktar. Fazlaca. |
| TAYTAN |
Yaban sarımsağı. |
| TAYTAVA |
Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.) |
| TAYY |
Bükmek, sarmak, dürmek. * Kaldırmak. * Geçmek. * Açmak. * Çıkarmak. Bir
haberi ketmetmek. Kasten açtırmak. * Atlama, üzerinden geçme. |
| TAYY-İ MEKÂN |
Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde
görünmesi. |
| TAYY-İ MERATİB |
Birden üst mertebeye geçmek. Birden mertebeleri aşıp, geçip gitmek. |
| TAYY-I ZAMAN |
Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve
yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309
sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını
söylemişlerdir. (Bak: Bast-ı zaman) |
| TAYYAN |
Balçık yapan kimse. |
| TAYYAR |
Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan. |
| TAYYAR |
Deniz dalgası. |
| TAYYAŞ |
Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse. |
| TAYYETMEK |
Silmek. Kaldırmak. * Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip
aşmak. |
| TAYYİB(E) |
İyi, hoş. İyi davranış. Temiz. * Hz. Peygamber'e (A.S.M.) Cenab-ı Allah
(C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib denilmiştir. *
Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir. |
| TAYYİBÂT |
(Tayyibe. C.) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller.
* Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ'nın cilveleri. |
| TAZ |
f. Koşma, koşuş. |
| TAZ' |
Gayretsiz olmak. |
| TAZACCU' |
Gevşek davranma, üşenme. |
| TAZACCUR |
Sıkıntı. İç sıkılma. |
| TAZAFFÜR |
Galip olmak, yenmek. |
| TAZALLÜL |
(Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme. |
| TAZALLÜM |
Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek. * Birinin hakkını veya
malını gasbetmek. * Mazlum olmak. * Zulmü kendi nefsine isnad etmek. |
| TAZALLÜM-İ HÂL |
Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden
şikâyet etmek. |
| TAZALLÜMÂT |
(Tazallüm. C.) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar. |
| TAZAMMUD |
Yaranın merhemli bezle sarılması. |
| TAZAMMUN |
İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit
olmak. * Tazmini kabul etmek. Kefil olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu
mânanın cüz'üne delâlet etmesi. |
| TAZANNÜN |
(Zann. dan) Sanma, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme. |
| TAZARRU' |
Bir şeye gizlice yaklaşmak. * Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz
geçip tevâzu ile yalvarmak. |
| TAZARRU'EN VE HUFYETEN |
Gizlenip saklanarak. |
| TAZARRUF |
Zarafet. * Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak. |
| TAZARRU'KÂRANE |
f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle. |
| TAZARRUR |
(Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama. |
| TAZAVVU' |
Bir şeyin güzel kokusunun etrafa yayılması. |
| TAZAYYUK |
(Zîk. den) Sıkışma, daralma. |
| TAZAYYÜF |
Meyletmek, eğilmek, yönelmek. |
| TAZE |
f. Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. * Yeni duyulan,
henüz ortaya çıkan. * Kuru olmayan, yeşil. * Genç, körpe. |
| TAZEGÎ |
f. Tazelik, yenilik, körpelik. * Gençlik. |
| TAZENDE |
f. Koşucu. |
| TAZFİR |
Galip etmek. * Tırnaklaşmak. |
| TAZHİR |
(Zahr. dan) Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. İhtimâl. |
| TAZİ |
(C.: Tâziyân) Araplar. |
| TA'ZİB |
Azab verme. Eziyet etme. Men eylemek. |
| TA'ZİB-İ RUH |
Can sıkma. |
| TA'ZİBÂT |
(Ta'zib. C.) Eziyetler, tâzibler, azablar. |
| TA'ZİB |
Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek. |
| TAZ'İF |
İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak.
* Zayıf addetmek. |
| TA'ZİL |
(C.: Ta'zilat) Ayıplama. |
| TA'ZİL |
Azletme. İşinden çıkarma. |
| TA'ZİM |
Hürmet. Riayet. İkramda bulunmak. Bir zât hakkında büyük sayıldığına
delâlet edecek surette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda
bulunmak. |
| TA'ZİMAT |
(Ta'zim. C.) Hürmet ve riayetler. Tazimler. |
| TA'ZİMEN |
Hürmet ve ikram ederek. |
| TA'ZİR |
Kusur ve özür etme. * Aslı olmayan özürler beyan etme. * Necis
bulaştırmak. |
| TA'ZİR |
Siyaset. * Tehdit etmek. * Tazim ve tathir. Temizlemek ve hürmet etmek.
* Lügatta red, icbar, tahkir, te'dib, hak üzere tevkif mânalarına gelen bu
tabir, İslâm hukukunda: Hakkında muayyen bir şer'î ceza olmayan suçlardan
dolayı ulülemr (hükümdar, padişah) veya vekili tarafından tatbik edilen
cezalar hakkında kullanılır bir ıstılahtır.Ta'zirin meşruiyeti; Kitab ile,
Sünnet-i Nebeviye ile ve icma-i ümmet ile sabittir.Ta'zir; dövmekle,
hapisle, hattâ katil ile olabileceği gibi azarlama, sert lakırdı veya bakış
veya herhangi bir tavır ve vaziyet ile de olabilir. Dövmek suretiyle olan
ta'zir, otuzdokuz değnekten fazla olamaz. Bir kavle göre para almak
suretiyle de ta'zir câizdir. |
| TA'ZİR-İ EŞRAF |
Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki
ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek
bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır. |
| TA'ZİR-İ EVSAT |
İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta'zirdir ki,
hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir. |
| TA'ZİR-İ TE'DİB |
Âkıl bâliğ olduğu halde henüz mükellefiyet çağında bulunmayan bir
çocuğun yaptığı bir suçtan dolayı hakkında te'dib ve ta'zib maksadıyla
yapılan ta'zirdir. |
| TA'ZİR-İ UKUBET |
Mükellef bir şahıs tarafından irtikâb olunup da şer'an muayyen bir
cezası bulunmayan bir suçtan dolayı ukubeten yapılan ta'zirdir. Mücrimin bu
hususta müslim ile gayr-i müslim; hür ile âbid; erkek ile kadın olması
müsavidir. |
| TA'ZİRAT |
(Ta'zir. C.) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler. |
| TA'ZİRAT |
(Ta'zir. C.) Azarlamalar, ta'zirler, tekdirler. |
| TA'ZİYANE |
f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek. |
| TAZİYANE |
f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı. |
| TAZİYANE-İ TA'ZİB |
Azab vermek, azablandırmak kamçısı. |
| TA'ZİYE |
Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli
etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek. |
| TA'ZİZ |
Bir adamı aziz kılmak. Hürmet ve muhabbetle sevmek. |
| TAZLİL |
(Zıll. den) Gölgelendirme veya gölgelendirilme. |
| TAZLİM |
Zâlim olmak. |
| TAZMİD |
Merhemli bezi yaraya sarıp bağlama. |
| TAZMİN |
Kefil olmak. * Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek. * Edb:
Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi
şiirine alma san'atı. * Bir şeyi bir şeye dâhil etmek. * Zararı ödetmek. |
| TAZMİNÂT |
(Tazmin. C.) Zarar ve ziyana karşı ödenen bedeller. * Zararların
bedellerini ödetme. |
| TAZR |
Eliyle vurup def'etmek. El ile kovmak. |
| TAZRİR |
Zarar vermek. Zarara uğratmak. |
| TAZYİ' |
(C.: Tazyiât) (Ziyâ. dan) Kaybına sebeb olma, bırakıp kaybetme. Boşuna
harcama. |
| TAZYİ-İ EVKAT |
Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme. |
| TAZYİK |
Daraltmak, sıkıştırmak. * İcbar etmek. * Sıkıntı ve ızdırab vermek. *
Zorlama, baskı. * Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi.
Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde
bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; gazlar ise, içinde kapalı
oldukları kabın her tarafına basınç yaparlar. |
| TAZYİKAT |
(Tazyik. C.) Tazyikler. Sıkıştırmalar. Baskılar. Zorlamalar. *
Basınçlar. |
| TE |
f. Dek, kadar, değin. Meselâ: Ser-te-ser $ : Baştan başa. |
| TEA |
Duâ. |
| TEAB |
(Bak: Taab) |
| TEABBÜD |
(Bak: Taabbüd) |
| TEABBÜS |
Abes yüzlü olmak. |
| TEADDİ |
(Bak: Taaddi) |
| TEADDÜD-Ü ZEVCAT |
(Bak: Taaddüd-ü zevcat) |
| TEADİ |
(C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık. |
| TEADUD |
(Adud. dan) Kol kola girme. * Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda
bulunma. Birbirine yardım etme. |
| TEADÜL |
(C.: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik,
beraberlik. |
| TEAFFÜF |
(Bak: Taaffüf) |
| TEAFFÜN |
(Bak: Taaffün) |
| TEAHHUR |
Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek. |
| TEAHHÜD |
Hıfzetmek, korumak. * Uymak, tâbi olmak, riâyet etmek. |
| TEAHÜD |
Sözleşmek. Ahidleşmek. |
| TEAHÜDÂT |
(Teâhüd. C.) Sözleşmeler. Ahidleşmeler. |
| TEAKK |
Dolu olmak. |
| TEAKKUB |
Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak. |
| TEAKKUD |
Bağlanmak. |
| TEAKKUM |
Tereddüt etmek, kararsız olmak. |
| TEAKKÜN |
Karın buruşukluğu. |
| TEAKKÜR |
Cem'olmak, toplanmak. * Açlık. |
| TEAKKÜS |
(Aks. den) Tersine dönme. |
| TEAKUB |
Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak. * Bir nesneyi sonradan çoğaltmak. |
| TEAKUD |
(Akd. den) Bağlaşma, akidleşme. |
| TEALA |
"Nâmı büyük" meâlinde olup. Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) kudsiyet ve
büyüklüğü için hürmeten söylenir. |
| TEALALLAH |
Allah yükseltsin! |
| TEALİ |
Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.(Bu zamanda İslâmiyetin tealisine en
büyük bir sebep, maddeten terakki etmektir. M.) |
| TEALİPERVER |
f. Yükselmeyi isteyen. |
| TEALLİ |
(C.: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme. |
| TEALLUK |
Muhabbet etmek, sevmek. * Alâkalı olmak. |
| TEALLÜL |
(Bak: Taallül) |
| TEALÜM |
(İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi. |
| TEAMİ |
Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme. |
| TEAMMUK |
Batmak, gömülmek. |
| TEAMMÜC |
Eğrilik. |
| TEAMMÜD |
(Bak: Taammüd) |
| TEAMMÜM |
İmame sarmak, sarık sarmak. * Umumileşmek. |
| TEAMÜS |
Gaflet etmek. Câhillik etmek. |
| TEAMÜL |
Olagelen iş. * Birbiriyle alıp vermek. * Yapılagelen muamele ve
münasebet. * Usul. * Reaksiyon, tepki. |
| TEANNİ |
Zahmet çekme. |
| TEANNÜD |
Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak. |
| TEANNÜT |
Meşakkate düşmek. * Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek. |
| TEANUK |
Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma. |
| TEARRİ |
(Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma. |
| TEARRÜF |
Bir şeyi araştırarak öğrenme. |
| TEARUZ |
Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek. |
| TEARUZEN |
Birbirine zıt olarak, muarız olarak. |
| TEARÜF |
Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak. |
| TEAS |
Sürçüp yüzü üstüne düşmek. |
| TEASSİ |
Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek. |
| TEASSÜF |
Müstakim yoldan çıkmak. İ'tisaf. |
| TEASSÜR |
Sıkılmak. |
| TEASSÜS |
Kokmak. * Geceleyin ava gitmek. |
| TEASÜR |
Geçim. Güzel geçinme. |
| TEASÜR |
(Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma. |
| TEAŞİ |
Gafil görünmek. |
| TEAŞÜK |
Sevişmek. |
| TEAŞÜR |
Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak. |
| TEATİ |
Karşılıklı alıp vermek. * Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye
el uzatmak. * Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış
verişi. |
| TEATİ-İ EFKÂR |
Birbirlerine fikir verme. |
| TEATTUF |
Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek. * Ulaşmak. İttisal etmek.
* Eğilip bükülmek. |
| TEATTUL |
Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda
mücevherleri olmaması. |
| TEATTUS |
Aksırma. |
| TEATTUŞ |
Susamak. |
| TEATUF |
Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek. * Birbirine bağlanma. |
| TEATUFÂT |
(Teâtuf. C.) Karşılıklı sevgiler. |
| TEAVÜN |
Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.(Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin
çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: "Hâlik-ı Kerim'in kerem
düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itâatle imtisal edilen düstur-u
teavünle; nebatat hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına
koşmasından tezahür eden o umumi kanunun Rahimâne, Kerimâne cilvelerini
cidal zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmâkane hükmetmişsin. Acaba bu
düstur-u teâvünün cilvesinden olan zerrât-ı taâmiyenin kemal-i şevk ile
beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları, nasıl cidâldir? Nasıl
bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve koşmak, Kerim bir Rabbin emriyle bir
teâvündür. M.N.) |
| TEAVÜNÂT |
(Teavün. C.) Yardımlaşmalar. |
| TEAVÜR |
Elden ele gitmek. |
| TEAYÜŞ |
Birbiriyle dirlik etmek. |
| TEAYYÜB |
Ayıplamak. |
| TEAYYÜN |
Bellibaşlı olmak. * Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek. * Anlaşılma.
Zâhir ve âşikâr olma. (Bak: Taayyün) |
| TEAZUD |
Kol kola tutunma. * Mc: Yardım. |
| TEAZUM |
Gözde büyümek. Azametlenmek. Büyük görünmek. |
| TEAZZUK |
Darlık, tazyik. |
| TEB |
f. Hararet. * Tıb: Sıtma. |
| TEBA' |
Tabi olma. Uyma. |
| TEBAA |
Tâbi olanlar. Birisinin veya bir devletin emri altında olanlar. |
| TEBAB |
Ziyan, zarar, kayıp, hasar. |
| TEBADÜL |
Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa. |
| TEBADÜLÂT |
(Tebadül. C.) Değişmeler. Tebadüller. |
| TEBADÜR |
Ani olarak zihne girmek. * Hâdis olmak. * Barışmak. * Öğretmek. *
Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak. |
| TEBAGGUZ |
(Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme. |
| TEBAGİ |
Birbirine zulüm etmek. |
| TEBAGUZ |
(C.: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık
besleme. |
| TEBAH |
f. Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. * Bozuk. |
| TEBAHBUH |
Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak. * Ortada oturmak. |
| TEBAHHUR |
(Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde
derin ihtisas kazanma. |
| TEBAHHUR |
(Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak. * Kokmak. |
| TEBAHHURÂT |
Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler. |
| TEBAHİ |
Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek. |
| TEBAH-KÂR |
(C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren. |
| TEBAHTUR |
Dalgalanmak, dalgalanır olma. * Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli
yürüme. |
| TEBAÎ |
Hakiki maksat olmayıp dolayısıyla olan. * Başkasına uyarak. * Cüz'î
olarak. (Bak: Tebeî) |
| TEBAİYYET |
Uyma, tabi olma. İtaat, inkıyad ve imtisal etme. |
| TEBAİYYETEN |
Tâbi olarak. Uyarak. |
| TEBAKİ |
(Bükâ. dan) Ağlar görünme. Yalandan ağlama. |
| TEBAKKUR |
İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak. |
| TEB'AN |
Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak. |
| TEBANÇE |
Tokat. |
| TEBANE |
Zeyreklik, akıllılık. |
| TEBAR |
f. Soy, nesil, neseb. |
| TEBAR |
Helâk, bitme, yok olma. |
| TEBAREK |
Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile
bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Bak: Bereket) (Suyun havuzda
yükselmesi halinden alınmıştır.) |
| TEBAREKÂLLAH |
"Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar
bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden
dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen
ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm. |
| TEBARİ |
Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek. |
| TEBARÜK |
Çoğalmak, ziyâde olmak. * Uzamak. * Büyüklük. * Genişlemek. * Zâhir
olmak, görünmek. |
| TEBARÜZ |
Belli olma, belirtme. Görünme. * İki hasım cenk için meyadan çıkma. |
| TEBASSUR |
Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş. |
| TEBA'SUS |
Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek. |
| TEBAŞİR |
Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı. |
| TEBAŞİR |
f. Tebeşir. |
| TEBAŞÜR |
Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak. |
| TEBATTUN |
Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışma. |
| TEBATU' |
Ağır davranma. Ağır hareket etme. |
| TEBA'UL |
Kadının kocasıyla konuşup görüşmesi. |
| TEBAUL |
Oynamak. |
| TEBA'UZ |
Parçalanma. Kısım kısım ayrılma. |
| TEBAÜD |
Uzaklaşma. Uzağa çekilme. * Uzama. |
| TEBAÜDÂT |
(Tebaüd. C.) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar. |
| TEBAYİ' |
(Bak: Tabayi') |
| TEBAYÜ' |
Bey'edişmek, bir malı diğer bir malla değişmek. |
| TEBAYÜN |
İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf
vuku bulmak. Zıtlık. |
| TEBAYÜN-İ EFKÂR |
Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması. |
| TEBAYÜN-İ MESALİK |
Mesleklerin farklılığı. |
| TEBAYÜNÂT |
(Tebayün. C.) Tebayünler, iki şey arasındaki farklılıklar. |
| TEBAZÜL |
Birbirine bahşiş etmek. |
| TEBB |
Zarar, ziyan, hasar, kayıp. |
| TEBBAN |
Saman satan, samancı. |
| TEBCİL |
Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta'zim etmek. Hürmetle hareket etmek. |
| TEBCİLEN |
Ağırlıyarak, tâzimen. |
| TEBDİL |
Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye
değiştirmek. |
| TEBDİL-İ HEVÂ |
Hava tebdili. Hava değişikliği. |
| TEBDİL-İ MEKÂN |
Yer değiştirme. |
| TEBDİLÂT |
(Tebdil. C.) Tebdiller, değiştirmeler. |
| TEBDİLEN |
Değiştirerek. Tağyir ederek. |
| TEBEA |
(Tâbi. C.) Tâbi olanlar, uyanlar. |
| TEBEAN |
Tâbi olarak. Uyarak. |
| TEBECBÜC |
Sevinmek. |
| TEBECCÜS |
Suyun açıktan akması. |
| TEBEDDİ |
Sahraya çıkmak, çöle çıkmak. |
| TEBEDDÜ' |
Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme. * Dinini değiştirme. İrtidad.
* İyi olan ahlâkını bozup değiştirme. |
| TEBEDDÜ' |
Başlamak. |
| TEBEDDÜD |
Perâkende olmak, dağılmak. |
| TEBEDDÜL |
Başkalaşmak. Değişmek. * Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak:
Hudus) |
| TEBEDDÜLÂT |
(Tebeddül. C.) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler,
tahavvülât. |
| TEBEDDÜLÂT-I CESİME |
Büyük değişiklikler. |
| TEBEH |
(Bak: Tebah) |
| TEBEHHUR |
(Bak: Tebahhur) |
| TEBEHHÜL |
Tahsil için sıkıntı ve zahmet çekme. |
| TEBEHHÜM |
şüpheli ve belirsiz olma. |
| TEBEHHÜR |
Tıb: Kısa ve sık nefes alma. |
| TEBEHKAR |
(C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren. |
| TEBEÎ |
Kasdî olmayan. * Tâbi olarak. * Başkasının vücuduyla kaim olan. *
Müstakil olmayıp başkasına tâbi olarak. (Bak: Tebaî) |
| TEBE-İ TABİÎN |
Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş
olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar. |
| TEBEKKÜL |
Karışmak. |
| TEBEKKÜM |
(Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma. |
| TEBELBÜL |
Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve
Türkçe olmak gibi. * Karışıklık. |
| TEBELBÜL-Ü AKVAM |
Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif
dil konuşmaları. (Bak: Babil) |
| TEBELBÜL-Ü ELSİNE |
Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi. |
| TEBELLEŞ |
Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış. |
| TEBELLUH |
Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek. |
| TEBELLÜC |
Sabah yeri ağarmak. |
| TEBELLÜD |
Ağır, tembel olma. * Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan
dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma. * Yere düşme. |
| TEBELLÜĞ |
Anlayıp alma. Yetişme, erişme. * Tebliği kabul etme. |
| TEBELLÜH |
Ahmak olmak. * Suretâ ahmaklık göstermek. * Kaybolmuş bir şeyi
araştırmak. * Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek. |
| TEBELLÜL |
(C.: Tebellülât) Nemlenme, ıslanma. |
| TEBELLÜR |
Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak. * Açığa çıkmak.
Meydana çıkmak. |
| TEBEN |
Zeyrek, akıllı kimse. |
| TEBENNİ |
Evlât edinme. |
| TEBER |
f. Balta. |
| TEBERKU' |
Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma. |
| TEBERNÜS |
Bürnüs giymek. |
| TEBERRA |
Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme. |
| TEBERRİ |
Alâkasız
olma. Sevmeyip yüz çevirme. * Temiz olma. |
| TEBERRU' |
Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı
hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak. |
| TEBERRUAN |
Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak. |
| TEBERRUÂT |
(Teberru'. C.) Teberrular, bağışlar, bağışlamalar. |
| TEBERRUZ |
İktifa etmek, yetinmek. |
| TEBERRÜ' |
Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak. |
| TEBERRÜC |
Açık saçık olmak. * Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi.
(Câhiliyet devrinde olduğu gibi) |
| TEBERRÜD |
Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme. * Soğuk suya girme. |
| TEBERRÜK |
Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur
ve bereket saymak. * Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak. |
| TEBERRÜKEN |
Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek. |
| TEBERRÜM |
Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek. |
| TEBERRÜR |
Allah rızasına çalışma. |
| TEBERRÜZ |
Görünme, meydana çıkma. |
| TEBERTUM |
Büyüklük taslama. * Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. |
| TEBERZİN |
f. Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş
baltası. |
| TEBESSÜL |
Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme. |
| TEBESSÜM |
Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme. |
| TEBESSÜMAT |
(Tebessüm. C.) Gülümsemeler, tebessümler. |
| TEBESSÜM-KÜNAN |
f. Gülümser tarzda, gülümseyerek. |
| TEBESSÜR |
Sivilce çıkma. |
| TEBEŞBÜŞ |
Küçükten büyüğe güler yüz gösterme. |
| TEBETTÜL |
Halkdan ayrılmak. * Mâsivadan kesilip ihlâs ile Hakka yönelmek ve
ubudiyet etmek. * Evlenmekten vaz geçip zâhidlik etmek. |
| TEBEVVÜ' |
Makam tutmak. |
| TEBEVVÜL |
Bevl etmek. İşemek. |
| TEBEYYÜN |
Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak. |
| TEBEYYÜT |
Geceleyin yağma etme. * Bir işi gece yapmak. |
| TEBEZZUH |
Tekebbürlenmek, gururlanmak. |
| TEBEZZUK |
(Büzâk. dan) Tükürme. |
| TEBEZZÜL |
Yarılma. Şakk. |
| TEBEZZÜL |
Terk-i hıfz etmek; yâni ne olursa sakınmayıp her yerde kullanmak. |
| TEBHAL |
(Tebhâle) Dudak kabartısı. |
| TEBHİC |
(Behic. den) Güzelleştirme. |
| TEBHİH |
Sıcaklığın az olması. |
| TEBHİL |
(Bahal ve Buhl. den) Bir kimse için "pinti, hasis" deme. |
| TEBHİR |
Buharlaştırma. Buhar hâline getirme. * Tütsüleme. |
| TEBHİT |
Ağlatmak. |
| TEBİ' |
Yardımcı, yardak. * Sığır yavrusu. |
| TEBİA |
Zulümle ve zorla alınmış olan kumaş. |
| TEB'İD |
Uzaklaştırma. Bir yerden bir yere sürme, kovma. |
| TE'BİD |
(C.: Te'bidât) (Ebed. den) Ebedileştirme, sonsuzlaştırma. |
| TE'BİDÂT |
(Te'bid. C.) Ebedileştirmeler, sonsuzlaştırmalar, te'bidler. |
| TE'BİL |
Deveyi katarıyla getirmek. |
| TE'BİN |
Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme. * Bir kimseyi
yüzüne karşı ayıplama. |
| TE'BİR |
(Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma. |
| TE'BİS |
Horlama. Hakaret. |
| TE'BİYE |
Yüksek sesle okumak. |
| TEB'İZ |
Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek. |
| TEBK |
Dolu olmak, dolmak. |
| TEBKİR |
Acele etmek. |
| TEBKİT |
Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak. * Delil ve bürhanla galip
gelip susturmak. |
| TEBKİYE |
(Bükâ. dan) Dokunaklı sözler söyleyip ağlatma. |
| TEBL |
Fesad etmek, çürütmek. |
| TEBLİĞ |
Ulaştırmak. Götürmek. * Bildirmek. * Eriştirmek. |
| TEBLİĞ-İ ŞERİAT |
Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olan, Allah'tan (C.C.)
aldıkları emir ve kanunları insanlara aynen bildirmeleri. |
| TEBLİGAT |
(Tebliğ. C.) Tebliğler. İlânlar. Bildirilen şeyler. |
| TEBLİGAT-I RESMİYE |
Resmî tebliğler. |
| TEBLİL |
Islatma. Islatılma. |
| TEBLİM |
Çirkin yapmak, çirkinleştirmek. |
| TEBLİYE |
Eskitme ve çürütme. köhneleştirme. |
| TEBN |
(C.: Etbân) Saman. |
| TEBNÎ |
Saman renkli. |
| TEBNİYE |
Çok bina yapmak. |
| TEBRİC |
Dışarı çıkarmak. * Hâlinden döndürmek. |
| TEBRİD |
(Bürudet. den) Soğutma, soğutulma. * Mc: Ara açılma, soğuma. |
| TEBRİE |
(Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini
ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak. * Borçtan kurtarmak. * Nezahet, ismet. *
Beraet ettirmek. |
| TEBRİH |
(C.: Tebârih) İncitmek. Eza vermek. |
| TEBRİK |
Gözlerini dike dike bir yere bakmak. * Günaha girmek. * Uzak bir yere
sefer etmek. * Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak. * Kadının süslenip
püslenmesi. * Evi ziynetleyip süslemek. |
| TEBRİK |
Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı "Bârekellâh" diye sevincini
bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk'ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek
ta'ziz etmek. |
| TEBRİKÂT |
(Tebrik. C.) Tebrikler. Tebrik etmeler. |
| TEBRİYE |
(Bak: Tebrie) |
| TEBRİZ |
Dışarı çıkarmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak. * Göstermek, izhâr
etmek. |
| TEBSİR |
İnsanın gözünü açacak şekilde tarif ve izah etmek ve kalbine basiret
vermek. |
| TEBŞİR |
Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek. |
| TEBŞİRÂT |
(Tebşir. C.) Müjdelemeler, müjde vermeler. |
| TEBTIE |
(Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma. |
| TEBTİK |
Kulak kesmek. |
| TEBTİL |
Tamamen hakka yönelmek. * İyice ve tamamiyle kesmek. * Terbiye etmek. *
Yemek. (Bak: Tebettül) |
| TEBTİT |
Kesmek. * Dağıtmak. * Bitirmek. |
| TEBUK |
Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun
ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla
meşhurdur. Tebuk'te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir
hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir. |
| TEBUK GAZVESİ |
Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar
tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı
Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak
Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa
çalışmışlardır. Tebuk'te on gün kadar kaldıktan sonra ne Rumlardan ve ne de
müttefikleri olan Araplardan kimse harp için çıkmadığından tekrar Medine-i
Münevvere'ye dönülmüştür. |
| TEBVİB |
(Bâb. dan) Kısım kısım ayırma. Bablara ayırma. |
| TEBVİE |
Bir kadını boş bir evde oturtma. |
| TEBYİN |
Belirtme. Açıkça anlatma. * İsbat etme. |
| TEBYİZ |
Temizce yazma. Müsveddeden daha iyice bir kâğıda yazma. * Ağartma,
beyazlatma. |
| TEB-ZEDE |
(C.: Teb-zedegân) f. Sıtmaya tutulmuş. |
| TEBZİL |
Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak. |
| TEBZİR |
Boş yere malını sarf etmek. * Serpmek. Dağıtmak. * İsraf etmek, lâyık
olmayan yere malını sarfetmek. |
| TEBZİRÂT |
(Tebzir. C.) İsraflar. * Tohum saçmalar. |
| TECA'CU |
Yere düşmek. |
| TECADU' |
Husumet etmek, düşmanlık etmek. |
| TECAFİ |
Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma. |
| TECAHÜD |
Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak. |
| TECAHÜD |
İnkâr etmek. |
| TECAHÜF |
Darbetmek, vurmak. * Üstün gelmek, galebe etmek. |
| TECAHÜL |
Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme. |
| TECAHÜL-İ ÂRİFANE |
Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin,
bilmez gibi davranması. |
| TECAHÜLKÂR |
f. Bilmezlikten gelen. |
| TECAHÜM |
Yüz pörtürmek. |
| TECAHÜR |
Aşikâre olmak, açık ve belli olmak. |
| TECALÜS |
Birlikte oturmak. |
| TECAMU' |
Cima etmek. * Toplanmak, cem'olmak. |
| TECANÜB |
Sakınma. Çekinme. |
| TECANÜF |
Meyletmek, eğilmek, yönelmek. |
| TECANÜN |
Delirmek. |
| TECANÜS |
Bir cinsten olma. * Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk. |
| TECARÜB |
(Tecarib) (Tecrübe. C.)
Tecrübeler. |
| TECASÜ |
Diz üstüne çökmek. |
| TECASÜR |
Cesaretlenme. |
| TECA'UD |
(Ca'd. dan) Büklüm büklüm olma (saç). |
| TECAVEZ AN-NA |
Bizi affeyle (meâlinde dua). |
| TECAVİF |
(Tecvif. C.) Oyuk yerler, oyuklar. |
| TECAVÜB |
Cevaplaşma. Karşılıklı cevap verme. |
| TECAVÜL |
(C.: Tecâvülât) (Cevelân. dan) Dolaşma. Cevelân etme. |
| TECAVÜR |
Komşu olma. |
| TECAVÜZ |
Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme.
* Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık. |
| TECAVÜZÂT |
(Tecavüz. C.) Tecavüzler. Sataşmalar. Haddi aşmalar. |
| TECAVÜZKÂR |
(C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden. |
| TECAZÜB |
Birbirine karşı duyulan yakınlık. * İncizab etme. Çekme. |
| TECAZÜM |
Kesişmek. |
| TECAZÜR |
Sövüşme. |
| TECBİB |
Ürkmek. Kaçmak. * Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması. |
| TECBİN |
Birisine "korkaksın" deme, korkak sayma. |
| TECBİR |
(Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme. |
| TECBİYE |
Rüku eder gibi eğilip durmak. |
| TECDİ' |
Bir kimseye iyileşmesin diye beddua etme. * Vücudun bir tarafını kesme.
* Çocuğu zararlı şeylerle besleyip gelişmesini önleme. |
| TECDİD |
Yenileme. Yenilenme. Tazelenme. |
| TECDİD-İ BİAT |
Biatını, bağlılığını, itimadını tekrarlamak, yenilemek. |
| TECDİD-İ İMAN |
İman esaslarını kalben tasdik ettiğini, dil ile de tekrar edip
yenilemek.( $ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde
zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi
her zaman teceddüt ettikleri, için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira
insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince,
belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır.
Çünkü: Zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her
gün bir ferd-i âher şeklini giyer.Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu
gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir,
daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise; hem
o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin
ziyâsıdır."Lâilahe illallah" ise, o nuru açar bir anahtardır.Hem insanda
mâdem nefs, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imânını rencide
etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve
vesveselerle imân nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve
hattâ bâzı imamlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimat ve
harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imâna
bir ihtiyaç vardır. M.) |
| TECDİD-İ NİKÂH |
Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme. |
| TECDİDÂT |
Yenilemeler, tazelemeler. |
| TECDİDEN |
Yenileterek. Yenileyerek. |
| TECDİL |
Yere yıkma, yere atma, yere vurma. |
| TECEBBÜR |
(Cebr. den) (C.: Tecebbürat) Kibirlenme, büyüklenme. |
| TECEBBÜS |
Yürürken sallanmak. |
| TECEBCÜB |
Kurumak. |
| TECEDDÜD |
Tazelenme. Yenilenme. (Bak: Müceddid)TECEFFÜF : Kuruma, kuruyup
katılaşma. |
| TECEHHÜZ |
(Cihaz. dan) Hazır bulunma. Cihazlanma, hazırlanma. |
| TECEHHÜZ-İ ARUS |
Gelinin hazırlanması. |
| TECEHZUM |
Ululanmak. |
| TECELBÜB |
Gömlek giymek. |
| TECELCÜL |
Deprenmek, harekete geçmek. |
| TECELLİ (TECELLÂ) |
Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi
kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde
hakikatın bilinmesi.(Fıtrat yalan söylemez. Meselâ : Bir çekirdekteki
meyelân-ı nümüvv der ki: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler.
Meselâ: Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım" Biiznillâh
olur, doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimad ile meyelân-ı inbisatı der:
"Fazla yer tutacağım. "Metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu
demiri parçalar. İşte şu meyelânlar irade-i İlâhiyeden gelen evâmir-i
tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.N.) |
| TECELLİ-İ TİMSAL |
Suretlerin tecellisi. |
| TECELLİDÂR |
f. İlâhî kudret ve lütuf ile meydana gelen. |
| TECELLİGÂH |
f. Tecelli yeri. İlâhi kudretin, İlâhi sırrın meydana çıktığı,
göründüğü yer. |
| TECELLİYAT |
(Tecelli. C.) Tecelliler. |
| TECELLÜD |
Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe
çalışmak. * Serkeşâne inad etmek. |
| TECELLÜL |
Ululanmak, büyüklenmek. |
| TECEMCÜM |
Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak. |
| TECEMMU' |
Toplanma. Birikme. |
| TECEMMUÂT |
(Tecemmu'. C.) Birikmeler, toplanmalar, yığılmalar. |
| TECEMMÜD |
Donma. Sertleşme. Katılaşma. |
| TECEMMÜDÂT |
(Tecemmüd. C.) Sertleşmeler, katılaşıp donmuş şeyler. |
| TECEMMÜL |
Ziynetlenmek. Süslenmek. * Ululuk göstermek. * Âletler. Sebepler. |
| TECEMMÜLÂT |
(Tecemmül. C.) Eşya, levâzım. Tetümmat. |
| TECEMMÜLÂT-I BEYTİYE |
Evde bulunan eşya. Evin nizamını tamamlayan eşya. |
| TECEMMÜM |
(Bitki) büyüme, çoğalma. |
| TECEMMÜŞ |
Tekellüf etmek, özenmek. |
| TECENNİ |
Meyve devşirme. * Bir kişiye işlemediği günahı işledi diye isnad etmek. |
| TECENNÜB |
Sakınma. Çekinme. |
| TECENNÜD |
Bir yere toplanıp asker olmak. |
| TECENNÜN |
Cinnet getirme. Delirme. Çıldırma. |
| TECERRU' |
(Cur'a. dan) Yudum yudum ve süzerek içmek. * Hışmını ve gadabını yutup
def'etmek. Hiddetini yenmek. |
| TECERRU' |
Bahâdırlık ve kahramanlık etmek. |
| TECERRÜB |
Tecrübe sâhibi olma. |
| TECERRÜD |
Soyunma, çıplak olma. * Evli olmama. * Tas: Mâsivadan alâkasını kesip,
Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. * İman ve İslâmiyete
mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme. * Herşeyden boş
olma. (Bak: Mücahede) |
| TECERRÜM |
Gitmek. * Etmediği günahı ettim demek. * Eksilmek. |
| TECESSÜD |
Ceset şekline girmek. Vücud peyda etmek. Cesedlenmek. |
| TECESSÜM |
Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup
görünmek. Cisimleşmek. |
| TECESSÜM-İ HAYÂL |
Hayâl görme. |
| TECESSÜS |
Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak. * İç yüzünü araştırmak. * İç yüzünü
araştırma merakı. |
| TECESSÜSÂT |
(Tecessüs. C.) Tecessüsler, araştırmalar. Gözetlemeler. |
| TECESSÜSKÂR |
f. Gizliden araştıran, meraklı. |
| TECEŞŞU' |
Haris olmak, hırslı olmak. |
| TECEŞŞU' |
Çok yemekten midenin dolması. * Genirmek. |
| TECEŞŞÜM |
İncinmek. * Zahmetli şeyleri seçmek. |
| TECEVVU' |
(Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme. |
| TECEVVÜF |
İçi boş olma, kovuk olma. * İçine işleme. Nüfuz eyleme. |
| TECEVVÜZ |
(C.: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme. * Caiz
olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme. |
| TECEVVÜZEN |
Mecaz yoluyla. |
| TECEYYÜF |
Dost edinmek. |
| TECEYYÜR |
Teftiş etmek, kontrol etmek. |
| TECEZZİ |
Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma. |
| TECEZZÜV |
(Cüz. den) Kısım kısım bölünme. Doğranma, ufalanma. |
| TECFİF |
(Ceff. den) Kurutma veya kurutulma. * Cübbe giydirme. |
| TECHİL |
Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma. |
| TECHİL |
Atın ayaklarını beyazlatmak. |
| TECHİR |
Büyütmek. * Genişletmek. |
| TECHİYE |
Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Ondan yana sürmek. |
| TECHİZ |
Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma. * Fık: Cenazenin
yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları
tedarik etme. |
| TECHİZ-İ MEYYİT |
Ölünün yıkanıp, temizlenip, kefen ve sair ihtiyaçları tedarik edilerek
hazırlanması. |
| TECHİZÂT |
(Techiz. C.) Donatım. |
| TECHİZÂT-I ASKERİYE |
Askerî teçhizat, askerî donatım. |
| TE'CİC |
Tutuşturup alevlendirme. |
| TEC'İD |
(Ca'd. den) Saç kıvırtma. |
| TE'CİL |
Başka zamana bırakma. * Acele etmeme. (Zıddı: Ta'cil) |
| TECLİC |
Çok gayret ve ikdâm etmek. |
| TECLİD |
Ciltleme. * (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme. |
| TECLİL |
(Cüll. den) Hayvana çul örtme, hayvanı çulla örtme. |
| TECLİYE |
(Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme. * Aşikâre etmek, açıklamak. * Ruşen
etmek, parlatmak. |
| TECLİZ |
Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
| TECMİ' |
Bir yere toplamak, * Cuma namazına gelmek. |
| TECMİD |
Dondurma, dondurulma. |
| TECMİL |
(C.: Tecmilât) Süs, tezyin. |
| TECMİR |
Buhur etmek. * Taş atmak. * Hapsetmek. * Aşağı sarkıtmamak. * Kadının
saçını toplayıp bağlaması. |
| TECNİB |
Irak etmek, uzaklaştırmak. * Atın ayağının eğri olması. |
| TECNİD |
Askerleri sıraya koyma, sıralama. |
| TECNİS |
İki şeyi birbirine benzer şekle sokma. * Edb: Cinas yapma. İki mânalı
söz söyleme. |
| TECNİZ |
Ölüyü tabuta koyma. |
| TECR |
Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak. |
| TECRÎ |
(Cereyan. dan) Cereyan ediyor, akıyor, gidiyor. |
| TECRİ' |
(Cer. den) Yudum yudum içirme. |
| TECRİB |
Tecrübe etme, deneme. |
| TECRİBE |
(Bak: Tecrübe) |
| TECRİD |
Açıkta bırakmak. * Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek. *
Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah'a (C.C.) yönelmek. * Edb: Bir şairin
kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir adam farzederek ona hitabetmesi. *
Soyma, soyulma. |
| TECRİDEN |
Tecrid ederek. Tek olarak. * Mücerred (soyut) olarak. Tekliyerek. |
| TECRİH |
Yaralama. |
| TECRİM |
Suçlandırma. Cezalandırma. Cürüm isnad etme. * Bir taifeden ayrılıp
gitme. |
| TECRİR |
Çekmek. |
| TECRİS |
Sağlam fikirli etmek. |
| TECRÜBE |
(Tecribe) Deneme, sınama. * Görmüş, geçirmişlik. * Anlamak için yapılan
iş. İmtihan. * İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney. |
| TECRÜBÎ |
Tecrübeye ait. Tecrübeyle ilgili. |
| TECSİM |
Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek. |
| TECSİM |
(Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme. |
| TECSİMÂT |
(Tecsim. C.) Vücutlu göstermeler, cisimlendirmeler. |
| TECSİS |
Kireç karıştırmak. * Kireçle sıvamak. * Binayı kireçle yapmak. |
| TECŞİM |
İncitmek. * Teklif etmek. |
| TECVİ' |
(Cu. dan) Acıktırma. |
| TECVİD |
(Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme. * Kur'an-ı Kerim'i usulüne
uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap. |
| TECVİD-İ HURUF |
Seslerin mahreçlendirilmesi. Harflerin düzgün olarak telâffuz edilmesi. |
| TECVİD İLMİ |
Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'i
hatasız okumayı öğreten bir ilimdir. |
| TECVİF |
(C.: Tecvifât) (Cevf. den) Oyma. Oyuk yapma. * Oyuk yer. |
| TECVİL |
Seyahat etmek, gezmek. |
| TECVİR |
(Cevr. den) Zora, sıkıya koyma, cevretme. |
| TECVİZ |
Câiz görme. İzin verme, cevaz verme. |
| TECYİF |
Korkma, korkutulma. * Vurmak. * Murdar etmek, pisletmek. |
| TECYİŞ |
Askerleri dizmek. |
| TECZİE |
(Cüz'. den) Kısım kısım ayırma, doğrama, ufaltma, bölme. |
| TECZİM |
(Kol, kanat gibi şeyleri) kesme. |
| TECZİR |
(Cezr. den) Mat: Kare kökünü alma. |
| TECZİYE |
Cezalandırma. * Parça parça ayırmak. |
| TEDABİR |
(Tedbir. C.) Tedbirler, çareler. |
| TEDABÜR |
Kesişmek. |
| TEDAFÜ' |
Birbirini def etme. * Müdafaa etme. * İtişme kakışma. |
| TEDAFÜÎ |
Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı. |
| TEDAHRUC |
Yuvarlanma. |
| TEDAHÜK |
Karşılıklı gülüşme. |
| TEDAHÜL |
İç içe olmak. Birbiri içine girmek. * Yığılıp kalmak. Birikmek.
Karışmak. * Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek. |
| TEDAÎ |
Birbirini bir iş için davet etmek. * Yıkılıp harap olmak. * Bir şeyi
hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım. |
| TEDAÎ-İ EFKÂR |
Bir fikrin veya şeyin başka bir fikri veya şeyi hatıra getirmesi. |
| TEDARRU' |
Cübbe veya zırh giymek. |
| TEDARUB |
(Darb. dan) Vuruşma, dövüşme. |
| TEDARÜ' |
Def'edişmek, birbirini kovmak. |
| TEDARÜK |
(Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak. * Araştırıp bulmak. * Ardı
ardına erişip katılmak ve tevâli etmek. |
| TEDARÜS |
Okuma, yazma. |
| TEDAÜL |
Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma. * Küçülme. Büzülme. |
| TEDAÜM |
Kalabalık, izdiham. |
| TEDAVİ |
İlâç verme. İyileşmesi için bakma. * Hastalığı iyi etme tarzı. |
| TEDAVİR |
(Tedvir. C.) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar. |
| TEDAVÜL |
Elden ele dolaşma. * Kullanma. * Sürüm. * Geçerlilik. |
| TEDAVÜR |
Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak. |
| TEDAYÜN |
Borç edişmek. |
| TEDBİB |
Yumuşak etmek. * Sür'atle gitmek, hızla gitmek. |
| TEDBİC |
Rükuda başı çok eğme. |
| TEDBİH |
Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek. |
| TEDBİH |
Rükuda başını çok aşağı eğmek. |
| TEDBİR |
Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol. * Cenab-ı Hakk'ın Hakîm
ismine uygun hareket, riayet. * Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen
hazırlık. |
| TEDCİC |
Gökyüzünün bulutlu olması. * Silâh kuşandırmak. |
| TEDEBBÜR |
Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli
olmak. * Arkasını dönmek. |
| TEDECCÜC |
Silâhlanmak. |
| TEDEFFUK |
Suyun fışkırması. Atılmak. * Dökülmek. |
| TEDEFFÜN |
(Defn. den) Gömülme, defnolunma. |
| TEDEHDÜH |
Dönmek. |
| TEDEHHİ |
Dâhileşme. Dehâ eseri gösterme. |
| TEDEHHÜN |
(Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma. |
| TEDEHHÜŞ |
Dehşete düşme. Korkma. Yılma. Ürperme. |
| TEDEHRÜC |
Yuvarlanmak. |
| TEDEKDÜK |
Taşlıkta ve kum arasında olmak. * Dağ, yerinden ayrılıp pâre pâre
olmak. * Zelzele olup yerin deprenmesi. |
| TEDEKKÜL |
Kendini büyük görmek, tekebbürlenmek. |
| TEDELDÜL |
Kımıldamak. |
| TEDELLİ |
(C.: Tedelliyât) Tevazu gösterme. * Nazlanma. * Aşağıya inme. * Eğilme. |
| TEDELLİYÂT |
(Tedelli. C.) Nazlanmalar. * Eğilmeler. * Tevâzu göstermeler. |
| TEDELLÜK |
Sürtme. Oğma. |
| TEDELLÜL |
Nazlanma. |
| TEDELLÜS |
Gizlenme, ihtifâ etme. |
| TEDE'LÜB |
Kimse görmeden gitmek. |
| TEDEMDÜM |
Helâk olmak. |
| TEDEMMU' |
(Dem.' den) Gözün yaşarması. |
| TEDEMMÜL |
Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme. |
| TEDENNİ |
Aşağı düşme. Aşağı inme. * Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme.
Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı. |
| TEDENNİYÂT |
(Tedenni. C.) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar. |
| TEDENNÜ' |
Yakın olmak. |
| TEDENNÜK |
Dikkatle bakmak. * Ayırtmak. * Su dökülmek. |
| TEDENNÜS |
Pislenme, kirlenme. |
| TEDENNÜS-İ CÂME |
Elbisenin kirlenmesi. |
| TEDERDÜR |
Katı deprenmek. * Gamdan ve korkudan dolayı kendinden geçmek. |
| TEDERRU' |
Zırhlanma. Zırh giyme. |
| TEDERRÜ' |
Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek. |
| TEDERRÜB |
Alışma, ülfet peydâ etmek. |
| TEDERRÜC |
(Derece. den) Derece derece, adım adım ilerleme. * Dürrâce benzer bir
kuş. |
| TEDERRÜN |
Bir organın, bir uzvun şişmesi. |
| TEDERRÜS |
(C.: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme. |
| TEDERRÜSÂT |
(Tederrüs. C.) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler. |
| TEDESSÜR |
Elbise giyme. Elbiseye bürünme. * Erkek hayvanın dişisine binmesi. *
Kişinin sıçrayıp atına binmesi. |
| TEDEYYÜM |
Yağmurun sert yağması. |
| TEDEYYÜN |
Dinini sakınmak. * (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme. |
| TEDFİK |
Dökmek. |
| TEDFİN |
(Defn. den) Gömme, defnetme. * Örtme, gizleme. |
| TEDHİN |
(Duhan. dan) Dumanlama, tütsüleme. |
| TEDHİN |
(Dühn. den) Güzel kokulu yağ sürme. Yağlamak. |
| TEDHİŞ |
Korkutma. Dehşete düşürme. Ürkütme. |
| TEDHİŞ-İ EZHÂN |
Zihinlerde heyecan meydana getirme. |
| TE'DİB |
Edeblendirme. Terbiye verme. * Haddini bildirme. |
| TE'DİBAT |
(Te'dib. C.) Edeplendirmeler, terbiye etmeler. |
| TE'DİBEN |
Te'dib suretiyle, te'dib için. Haddini bildirmek için. |
| TEDİRGİN |
Huzursuz, rahatsız. |
| TE'DİYAT |
(Te'diye. C.) Ödemeler. |
| TE'DİYE |
(C.: Te'diyat) Eda etmek. * Ödenmiş para. Verilmiş borç. * Borcunu
vermek. |
| TE'DİYE-İ DEYN |
Borç ödeme. Borcunu verme. |
| TEDKİK |
Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma. |
| TEDKİKAT |
(Tedkik. C.) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler. |
| TEDKİKAT-I AMİKA |
Çok inceden ve derinden yapılan tetkik. |
| TEDLİK |
Sürme. |
| TEDLİS |
Sattığı şeyin ayıbını müşteriden gizlemek. * Fık: Hadisi ilk nakledenin
ismini gizlemek. Hadisi başkasına isnâd eylemek. |
| TEDLİS |
Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak. * İnciyi şeffaf etmek. |
| TEDLİYE |
Sarkıtmak. Yukarıdan aşağıya bırakma. * Şaşırma, dehşete düşme. * Delil
ve vesika hazırlama. * (Akıl) gitmek. * Ahmak etmek, salaklaştırmak. |
| TEDMİ' |
Göz yaşı dökmek. |
| TEDMİC |
Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme. * Arkasını eğmek. |
| TEDMİN |
Yığıp toplamak. * İhâta edip kaplamak. * Lâzım olmak, icab etmek. |
| TEDMİR |
Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek. |
| TEDMİS |
Örtmek, gizlemek. |
| TEDMİS |
Yumuşak etmek, yumuşatmak. |
| TEDMİYE |
Vurup kanatmak. |
| TEDNİH |
Zayıf görüş. * Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak. |
| TEDNİK |
Yakın olmak. |
| TEDNİR |
Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak. |
| TEDNİS |
(C.: Tednisât) Kirletme, kirletilme. |
| TEDRİ' |
Zırh giydirme. |
| TEDRİ-İ CÜYUŞ |
Askerlere zırh giydirme. |
| TEDRİC |
Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş
vardırmak. * Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak. * Edb: İfadenin
derece derece yükselmesi veya alçalması. (Bak: Tensik) |
| TEDRİC-İ HÂBİT |
Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından
yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid
denir. |
| TEDRİCÂT |
(Tedric. C.) Tedricler. |
| TEDRİCEN |
Yavaş yavaş, azar azar, derece derece. |
| TEDRİCÎ |
(Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan. |
| TEDRİS |
Okutmak. Öğretmek. Ders vermek. |
| TEDRİSÂT |
(Tedris. C.) Tedrisler. Ders vermeler. |
| TEDRİSÂT-I ÂLİYE |
Yüksek öğretim. |
| TEDRİSÂT-I İBTİDÂİYE |
İlk öğretim. |
| TEDSİM |
Yağlı ve uyuz etmek. |
| TEDSİR |
Kuşun yuvasını düzenlemesi veya düzeltmesi. |
| TEDSİYE |
Baştan çıkarma, azdırma. * Gizlemek. |
| TEDVİH |
Şehirler gezmek. |
| TEDVİM |
Teskin etmek, sâkinleştirmek. * Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi. *
Dili ağızda döndürmek. * Tatmak. |
| TEDVİN |
Bir araya toplayarak tertipleme. * Edb: Aynı mevzuya ait bahisleri,
çalışmaları bir araya getirip kitap hâline getirme. |
| TEDVİR |
Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek. * İdare etmek, yönetmek. * Daire
şekline sokmak. * Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin
ve mânanın bozulmamasıdır. * Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr
ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru mübalâğayı bırakıp orta
yolu tercih ederek okumaktır. |
| TEDVİR-ÜL MENZİL |
Menzilleri çevirmek, döndürmek, idare etmek. * Ev idaresi. |
| TEDVİYE |
(Devâ. dan) İlâç verme. * Kuş kanadının fısıltısı. |
| TEEBBEL |
İmtina' etmek, yapmamak, çekinmek. |
| TEEBBİ |
İnkâr etmek. * (Ebb. den) Bir kimseyi baba kabul etme. Baba edinme. |
| TEEBBÜD |
Ürküp çekinme. * Evlenmeme, bekâr kalma. |
| TEEBBÜH |
Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma. * Alicenaplık ve göztokluğu ile bir
şeyden vazgeçme. |
| TEEBBÜN |
İzine uyma. Tâbi olma, birinin yolundan gitme. |
| TEEBBÜS |
Mütegayyer olmak, rengi değişmek. |
| TEEBBÜT |
Koltuklamak. |
| TEECCÜC |
Tutuşma, alevlenme. |
| TEECCÜL |
Belli bir vakte kadar müddet isteme. * Sığır ve geyik gibi hayvanların
sürü sürü olmaları. |
| TEECCÜM |
Öfkelenme. |
| TEEDDİ |
Yetiştirmek. |
| TEEDDÜB |
Edebli olma. Utanma. Çekinme. Edebini takınma. |
| TEEDDÜBÂT |
(Teeddüb. C.) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar. |
| TEEDDÜBEN |
Edebli davranarak. Edeb ve terbiye kaidelerine uyarak. Edebi icabı
olarak. |
| TEEFFÜF |
(C.: Teeffüfât) Oflama. Of çekme. |
| TEEHHİ |
Birini kardeş edinme. |
| TEEHHÜB |
Hazırlanmak. |
| TEEHHÜL |
Evlenme. * Ülfet ve ünsiyet eyleme. Ehlileşme. |
| TEEHHÜR |
Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma. |
| TEEKK |
Çukur kazmak. |
| TEEKKÜD |
(Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma. |
| TEEKKÜL |
(Ekl. den) Yaranın, oyulup açılması. * Yenme, eklolunma. |
| TEELLİ |
Yemin etmek. |
| TEELLUK |
Yıldıramak, parlamak. |
| TEELLÜB |
Cem'olmak, toplanmak. * Dağ keçisinin erkeği. |
| TEELLÜF |
Alışma. Hoş geçinme. * Barışma. * Huylanma. * Birikme. |
| TEELLÜFÂT |
(Teellüf. C.) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar. |
| TEELLÜH |
Kulluk ve ibadet etmek. * Tazarru' etmek, yalvarmak. |
| TEELLÜM |
Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma. |
| TEELLÜMÂT |
Elemler, kederler, tasalanmalar. |
| TEEMMEL |
Düşün, dikkat et, incele (mânasına emirdir). |
| TEEMMİ |
(Emet. den) Cariye edinme. * Dadı satın almak. |
| TEEMMÜL |
İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.(Evet, aklı bozulmayan
bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ: Bal arısını pek çok
şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın
mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve
insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i
hafızasında tarih-i hayatını taallukatiyle beraber yazan ancak ve ancak her
şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül
Âlemine mahsus bir hâtemdir. M.N.) |
| TEEMMÜLÎ |
Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik. (Bak:
Tefekkür) |
| TEEMMÜM |
Kasdetmek. * (Ümm. den) Ana edinme. Birini anne kabul etme. |
| TEEMMÜR |
(Emr. den) Amirlik taslama. |
| TEENNİ |
İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce
dairesinde hareket etme. (Teude de denir) |
| TEENNİ-İ HİKMET |
Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde
zuhuru.(Nasılki bir ekmeğin vücudu; tarla, harman, değirmen, fırına terettüb
eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet var. Hırs sebebiyle
teenniyle hareket etmediği için o tertib-i eşyadaki manevi basamakları
mürâat etmez. Ya atlar düşer ve yahut bir basamağı noksan bırakır; maksada
çıkamaz. M.) |
| TEENNUK |
Nazarında ve fikrinde dikkatli olmak. İttikan. Eşyanın hikmetli,
kusursuz ve pürüzsüz yapılışı. |
| TEENNÜS |
(Üns. den) Müennes olma. * Kadınlaşma. Kadın gibi hareketlerde bulunma. |
| TEERRÜB |
Ululanmak, büyülenmek. * Kendini zeki göstermeğe çalışmak. |
| TEESSİ |
Sabır gösterme. Teselli bulup sabretme. Avutma. |
| TEESSÜF |
Eseflenmek. Kederlenmek. * Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek. |
| TEESSÜL |
Sermaye edinmek. * Cem'etmek, toplamak. |
| TEESSÜM |
(İsm. den) Günahtan sakınma. |
| TEESSÜN |
Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek. |
| TEESSÜR |
İşten alıkoyma. Oyalandırma. |
| TEESSÜR |
Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek. * Te'sir altında kalmak.
* Kederlenmek. |
| TEESSÜRÂT |
Üzüntüler. Teessürler. |
| TEESSÜR-BAHŞ |
f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren. |
| TEESSÜS |
Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül. |
| TEETTİ |
Asan olmak, kolaylaşmak. * Beklemek, gözlemek. |
| TEEVVİ |
(İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme. |
| TEEVVÜD |
Eğrilme, bükülme. İki kat olma. |
| TEEVVÜH |
(C.: Teevvühât) İnleme, figân etme. |
| TEEVVÜL |
Mânâsı başka olma. Başka anlama gelme. |
| TEEYYÜD |
Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma. |
| TEEZZİ |
İncitme. |
| TEEZZÜB |
Her yönden rüzgârın esmesi. |
| TEEZZÜR |
Örtünme, bürünme. Tesettür. |
| TEF |
f. Buhar. * Sıcaklık, hararet. |
| TEFA' |
Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak. |
| TEFADDUL |
Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi
inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek. |
| TEFADİ |
Bir kimseye "Sana ben feda olayım" demek. * Feda etmek. |
| TEFAFİH |
(Tuffâh. C.) Elmalar. |
| TEFAHE |
Horluk, hakirlik. * Tatsızlık. |
| TEFAHHUC |
Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak. |
| TEFAHHUL |
Aygırlanmak. |
| TEFAHHUM |
Kömürleşme. Kömür hâline gelme. |
| TEFAHHUR |
(C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme. |
| TEFAHHUS |
Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma. |
| TEFAHHUSÂT |
(Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar. |
| TEFAHHUŞ |
Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek. |
| TEFAHUR |
Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek. |
| TEFAHUŞ |
Birbirine çirkin sözler söylemek. |
| TEFAKKUD |
(C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma. |
| TEFAKKUH |
Gül gibi açılma. |
| TEFAKKUR |
(Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma. |
| TEFAKUM |
İş büyüyüp güçleşme. |
| TEFAKÜH |
(Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma. * Mc: Şakalaşma. |
| TEFANİ |
Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının,
kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak. |
| TEFARİC |
(Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar,
zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar. |
| TEFARİK |
Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak
tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya. |
| TEFARİK-UL ASÂ |
Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde
hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz
bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu,
bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir
defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak
zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın."
Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine
faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı
oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan
şeyler için mecazen bu tabir kullanılır. |
| TEFARÜT |
Müsabaka etmek, yarışmak. |
| TEFASİL |
(Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar. |
| TEFASİL |
(Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar. |
| TEFASSUM |
Kırılma. Kesilme. |
| TEFASUH |
Fasahatle söyleme. |
| TEFATTUN |
Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme. * Ufalanma. |
| TEFATTUR |
Yarılma. |
| TEFATUH |
Muhakeme olmak. * Bir nesneye başlamak. |
| TEFATÜ' |
Muhakeme etmek. |
| TEFAÜL |
Fal tutmak. |
| TEFAVÜD |
Birbirinden faydalanma, yararlanma. |
| TEFAVÜT |
Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf. |
| TEFAZUL |
(C.: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark. * Meziyet ve fazilet yarışına
çıkma. |
| TEFAZZUL |
Üstünlük taslama, fazilet satma. * Bağışlama, iyilik. |
| TEFCİ' |
(C.: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma. |
| TEFCİR |
Yerden su kaynatıp akıtma. * Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak,
bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi. * Yarmak. |
| TEFCİYE |
Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler
koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.) |
| TEFDİM |
İbrik ağzına süzgeç koymak. |
| TEFDİYE |
Canını başkası uğruna feda etme. |
| TEFEB |
Helâk olmak, mahvolmak. |
| TEFECCU' |
Canı yanma, acıma. Kaygılı olma, dertli olma. * Belâ ânında hüzünlü
olma. |
| TEFECCÜR |
(Fecr. den) (C.: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri
ağarma. * Çatlama, yarılma. |
| TEFECİ |
t. El altından yüksek faizle para veren kimse. |
| TEFEHHUZ |
Tâzim, hürmet. |
| TEFEHHÜM |
Farkına varmak. İdrâk eylemek. * Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle
anlamak. |
| TEFEHHÜMÂT |
(Tefehhüm. C.) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar. |
| TEFEKKU' |
Yarılmak. |
| TEFEKKUH |
Fıkıh ilmini tahsil etmek. (Bak: Fıkıh) |
| TEFEKKÜH |
Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek. * Pişman olmak. *
Pek hoşlanıp hayrette kalmak. |
| TEFEKKÜK |
Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma. |
| TEFEKKÜN |
Pişman olmak. * Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak. |
| TEFEKKÜR |
Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.(Tefekkür, gafleti izale
eder. Dikkat, teemmül; evham zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde,
bâtınında, hususi ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât
ile tetkikat yap. Fakat afâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit
sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet
ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize
benziyor; sahili yoktur. İçine dalma boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde
tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin.
Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır.
Enaniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte
dalâlete îsal eden kesret yolu budur. M.N.)"Bir saat tefekkür, bir sene
nâfile ibadetten hayırlıdır" (Hadis-i şerif meâli) (Bak: Ülfet) |
| TEFEL |
Guslü ve temizliği terk etmekle vücudun kokması. |
| TEFELLUK |
Yarılma, çatlama. |
| TEFELLÜC |
Felç olma, felce uğrama. * Yarılıp çatlama. |
| TEFELLÜL |
(Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak. |
| TEFELLÜS |
İflâs etme. |
| TEFELLÜT |
Halâs olmak, kurtulmak. * Aniden bağından boşanmak. |
| TEFELSÜF |
Feylesoflaşmak. |
| TEFENNÜN |
Fen öğrenmek. * Çok şeyler bilmek. * Türlü türlü olmak. * Bir fende
maharet sahibi olmak. |
| TEFENNÜN-İ Fİ-L İBÂRE |
Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o
aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade
etme san'atı. |
| TEFERKU' |
Parmak öttürmek. |
| TEFERRU' |
Bir çok kollara ayrılmak. * Bir kimse halkın üzerine havale olmak. *
Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek. * Çatallanıp dal dal olmak. |
| TEFERRUÂT |
Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları. |
| TEFERRUG |
(Ferâg. dan) Vaz geçme, fârig olma. * Bir işi bitirip kurtulma. * Satın
alınan bir mülkün tapusunu kendi üzerine çevirme. |
| TEFERRUH |
(Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma. |
| TEFERRUK |
(Fark. dan) Dağılma, ayrılma. |
| TEFERRUC |
(Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak. * Gezintiye çıkmak. Seyr. |
| TEFERRÜD |
(Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma. * Eşsiz, emsâlsiz
ve benzersiz olma. * Kendi başına olma. |
| TEFERRÜS |
Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek
isabetli olarak idrak etmek, anlamak. * Zannetmek. |
| TEFERRÜŞ |
(Ferş. den) Yayılma, serilme. |
| TEFERRÜZ |
(İfrâz. dan) Ayrılma. |
| TEFER'UN |
Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma. * Çok fazla kibirlenme. |
| TEFES |
Kir, pislik. * Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş
yolmak. |
| TEFESSUD |
Akmak. |
| TEFESSUH |
Fasih olma. Anlaşılması kolay olma. |
| TEFESSÜH |
Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak. * Mecliste çekilip bir adama
oturacak yer açmak. |
| TEFESSÜH |
Alçaklaşmak. Bozulmak. * Çürümek. Kokup dağılmak. * Tâkattan düşmek. |
| TEFEŞŞİ |
İntişar etmek, dağılmak. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız
içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad
harflerine mütefeşşi harfleri denir. |
| TEFEŞŞU' |
Galip olmak, yenmek. * Çoğalmak, çok olmak. |
| TEFEŞŞÜ' |
Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek. |
| TEFETTÜ' |
Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek. |
| TEFETTÜN |
Bir kimseyi zorla fitneye atma. |
| TEFETTÜT |
(Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma. |
| TEFE'ÜL |
Fal açmak. * Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir
kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu
uğurlu ve esas bir ders sayma gibi. * Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı:
Teşe'üm)(Kur'an ile tefe'üle ve rü'yaya itimada ehl-i hakikat tarafdar
değiller. Çünki: Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü, kesretle ve şiddetli bir
tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı
vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. M.)(Beşer idrakinin akibetini
kestiremediği mühim işlerde İslâm dini istihare ile tefe'ülü tâlim
etmiştir... S.B.M. C: 11 sh: 113)(Ebu Hüreyre'den (R. A.) Resülullah'ın
(S.A.M.) : "İslâm'da teşe'üm yoktur, en hayırlısı tefe'üldür" buyurduğunu
işittim, dediği rivayet olunmuştur. Mecliste bulunanlar: Tefe'ül nedir Ya
Resülallâh! diye sordular. Resül-i Ekrem: Sizden birinizin duyduğu güzel
sözdür buyurdu.Teşe'üm, şom tutmak ve hayırsız saymak demektir. Tefe'ül de
uğurlu ve hayırlı saymaktır ki dilimizde yom tutmak diye ifade ederiz. Güzel
sözle tefe'ül hakkında en güzel misal, Resül-i Ekrem'in Hudeybiyye seferinde
Süheyl bin Amr'ın adiyle tefe'ül buyurmasıdır...Hudeybiyye'de Kureyş,
müslümanları müşkil bir vaziyete soktuğu sırada Kureyş tarafından muahede
akdine mezun bir hey'etin Süheyl bin Amr'ın riyaseti altında gelmekte olduğu
duyulunca Resül-i Ekrem uysallık ve yumuşaklık ifade eden (Süheyl) adiyle
tefe'ül ederek ashabına: "Artık işiniz kolaylaştı!" buyurmuştur.Güzel sözle
tefe'üle dair güzel bir misâl de Arab edip ve şâiri Asmaî, İbn-i Avn'den
hikâye ederek vermiştir ve doktora gitmek üzere evinden çıkan bir hastanın:
(Sâlim) diye birisinin çağrıldığını duyarak hastalığından kurtulacağına yom
tutmasıdır, demiştir. S.B.M. C: 12 Hadis no: 1936) |
| TEFEVVUK |
Üstünlük. Fâik ve daha büyük olma. Üstün gelme. |
| TEFEVVÜH |
(C.: Tefevvühât) (Fevh. den) Söyleme, ağza alma. * Dil uzatma.
Münâsebetsiz söz söyleme. |
| TEFEVVÜT |
Birbirinden eksik olmak. |
| TEFEVVÜZ |
Bir işi üzerine alma. |
| TEFEYHUK |
Geniş, bol olmak. * Çok konuşmak. |
| TEFEYYÜZ |
Feyizlenmek. * İlerlemek. * Bollaşmak. |
| TEFEZZÜR |
Kaftan giymek. |
| TEFHİM |
Anlatmak. Bildirmek. |
| TEFHİM-İ MERÂM |
Merâmını anlatma. |
| TEFHİM |
Ta'zim. * Bir şeyi kalınlaştırmak. * Tecvidde: Harfi kalın okumaktır.
Harflerinin adına Müfahhim denir. Şunlardır: Hı, sad, dad, tı, zı, gayın,
kaf, lem, rı, vav, elif. Huruf-u isti'lâda tefhim vâcibdir. |
| TEFHİM |
Kömürleştirme. |
| TEFHİR |
Fahirlendirmek, gururlandırmak. * Gâlip olmakla hükmetmek. |
| TEFİE |
Eğilmek. * Rücu etmek, geri dönmek. |
| TEFİH |
Hakir, zelil. * Lezzeti olmayan. |
| TE'FİK |
(C.: Te'fikât) Yalan söyleme. * Yalan ve iftirâ etme. |
| TEF'İL |
Fal açtırmak. Tefe'ül etmek. |
| TEFİLE |
Gövdesi kokan kadın. |
| TEFİRE |
Üst dudağın ortasında olan çukur. |
| TEFKIYE |
Yarmak. * Göz çıkarmak. |
| TEFKİ' |
Parmak öttürmek. |
| TEFKİH |
(Fıkh. dan) Öğretme, anlatma. * Fıkıh öğretme. |
| TEFKİH |
Hayrete düşürme. * Hoşlandırma. * Yemiş yedirme. |
| TEFKİK |
Birbirinden ayırmak. * Halâs etmek, kurtarmak. |
| TEFKİR |
Düşündürme veya düşündürülme. * Endişe etmek. |
| TEFKİR |
Muhtaç etmek. * Yüksek yeri ağaç dikmek için düzlemek. |
| TEFL |
Tükürmek. |
| TEFLİC |
Açmak. |
| TEFLİK |
Yarmak. |
| TEFLİL |
Gedik açmak, yarmak. |
| TEFNİD |
Tekzib etmek, yalanlamak. * Zayıflatmak. * Aciz etmek. * Korkutmak. |
| TEFNİK |
Nimetlendirmek. * Naz. * Beslemek. |
| TEFNİN |
Karıştırmak. * Çeşitli yapmak. |
| TEFRİ' |
Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma.
Fer'lendirme. |
| TEFRİC |
Gönül açmak. Gam ve tasa gidermek. |
| TEFRİCE |
(C: Tefâric) Aralık, yırtmaç. |
| TEFRİD |
Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul
olma. |
| TEFRİG |
(Feragat. dan) Boşaltma. * Azade etme. * Dökme. * Kurtarma. * Zâil ve
hâlî eyleme. * Vazgeçirme. |
| TEFRİGÂT |
Boşaltmalar. |
| TEFRİH |
Ferahlandırma, gönül açma. |
| TEFRİH |
Korkusuz kalmak. * Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak. |
| TEFRİK |
Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak. * Korkutmak. |
| TEFRİK |
Ovdurmak. |
| TEFRİKA |
Nifak. Ayrılık. Bozuşma. * Bir gazete veya dergide parça parça, bir
önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı. * Fırka fırka olmak. |
| TEFRİR |
Ürkütmek. Kaçırmak. |
| TEFRİS |
Acıktırmak. |
| TEFRİS |
Yırtmak. * Parçalamak. |
| TEFRİŞ |
Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme. * Ev eşyasını düzenleme. |
| TEFRİT |
Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden
aşağı olmak. (İfratın zıddı) |
| TEFRİZ |
Farzetmek. |
| TEFSA' |
Kesmek. * Eskimek. |
| TEFSİD |
Fâsid etmek, bozmak. |
| TEFSİDE |
f. Hararetli, kızgın. |
| TEFSİE |
Çekmek. Uzatmak. |
| TEFSİK |
(Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli,
günahkâr demek. |
| TEFSİL |
Yaramaz ve kem nesne. |
| TEFSİR |
Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını
anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur'ân-ı Kerim'in mânâsını anlatan
kitab. * Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir
denilir. (Bak: İctihad)(Tefsir iki kısımdır: Birisi, malûm tefsirlerdir ki,
Kur'anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve
isbat ederler.İkinci kısım tefsir ise: Kur'anın imanî olan hakikatlerini,
kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok
ehemmiyeti var. Zâhir mâlum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda
dercediyorlar. Fakat, Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas
tutmuş, emsalsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir manevî
tefsirdir. Ş.)(Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip Kur'anın
bir icaz-ı mânevisiyle her şeyde bir pencere-i mârifet açmış; bir senelik
işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu
dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe
etmiş. M.N.)(Kur'an-ı Azimüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev'-i beşerin
tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı Alâdan irad edilen
İlâhî ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi;
bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve
bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri
câmidir.Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar
olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın
Kur'an-ı Azimüşşan'a tefsir olamaz... Çünkü, Kur'anın hitabına muhatab olan
milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi
bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz
ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi
taassuptan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur'aniyeyi görsün, bîtarafane beyan
etsin? Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dâva, kendisine has olup, başkası
o dâvanın kabulüne davat edilemez... Meğer ki bir nevi icmanın tasdikine
mazhar ola.Binaenaleyh, Kur'anın ince mânalarının ve tefsirlerde dağınık bir
surette bulunan mehasinin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde
tecelli eden hakikatlerin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak
üzere muhakkıkîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatiyle, tahkikatiyle
bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve
ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve
tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nâsın
itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniyye husule gelsin;
ve icma-i millet, hücceti elde edebilsin.Evet, Kur'an-ı Azimüşşan'ın
müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada malik ve bir
velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu
şartlar, ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdiyle ve o heyetin telâhuk-u
efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve
hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzâde olarak tam ihlâslarından
doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte, Kur'anı, ancak böyle bir
şahs-ı mânevi tefsir edebilir. Çünkü, "Cüzde bulunmayan, küllde bulunur."
kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur.
İ.İ.) (Bak: Müfessir) |
| TEFSİRE |
Hastaların bevlini koyacak şişe. Sidik kabı. |
| TEFTE |
f. Hararetli, kızgın, kızmış. |
| TEFTİH |
(C.: Teftihât) (Feth. den) Açmak. * Bırakmak. * Yarmak, yardırmak. *
Geğirmek. |
| TEFTİH |
Hor ve zelil etmek. * Kahretmek. |
| TEFTİK |
(Fetk. den) Yarma, yarılma. |
| TEFTİK |
(Fetk. den) Yün, pamuk gibi şeyleri ditmek, tarayıp açmak. |
| TEFTİL |
(Fetl. den) Fitil yapma. Bükme, eğirme. |
| TEFTİN |
(Fitne. den) Fitneye düşürme. * Meftun verme. Ayartma. |
| TEFTİR |
(C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma. * Zayıf etmek,
zayıflatmak. * Naksetmek, eksiltmek. |
| TEFTİS |
Ufak ufak parçalama. |
| TEFTİŞ |
Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve
tamam yapılmasına çalışmak. * Sormak. * Ayırmak. |
| TEFTİŞÂT |
(Teftiş. C.) Teftişler. |
| TEFTİT |
Parça parça etme, ufalama. |
| TEFTİYE |
Lâğımcılık yapmak. * Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak.. |
| TEFVİF |
Bezi alacalı dokutmak. |
| TEFVİH |
Korkutmak. |
| TEFVİK |
Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması. * Okun gezini
yayın kirişine koymak. |
| TEFVİM |
Ekmek pişirmek. |
| TEFVİT |
(Fevt. den) Geçirme, kaçırma. |
| TEFVİT-İ SALÂT |
Namaz vaktini geçirme veya kaçırma. |
| TEFVİYE |
Konuşkan olmak. |
| TEFVİZ |
Birisine bırakma. * İşini Allah'a (C.C.) havâle etme. * Sipariş ve
ihâle etme. |
| TEFYİL |
Bir kimsenin bir kimseye "fikrin zayıf" demesi. |
| TEFYİM |
Genişletmek. |
| TEFZİ' |
Ürkütme. Korkutma. * Hayretle baktırma. |
| TEGABBİ |
Birisini geri zekâlı sayma. |
| TEGABBÜR |
(Gubâr. dan) Tozlanma. |
| TEGABİ |
Bilmez olmak. Ahmaklaşmak. |
| TEGABÜN |
(Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru. |
| TEGABÜN SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 64. suresidir. Medenîdir. |
| TEGADDİ |
(Bak: Tagaddi) |
| TEGADDÜB |
(Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma. |
| TEGAFÜL |
Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil
göstermek.(Farazâ, bazılarının altında büyük fenâlıklar varsa da, hücum
edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında
kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegafül edildikçe mahdut ve mahsur
kaldığı gibi, sâhibi de perde-i hicab ve hayâ altında kendisinin ıslahına
çalşır. Lâkin vaktâ ki, perde yırtılsa, hayâ atılır. Hücum gösterilse,
fenalık fena tevessü' eder. Münazarât) |
| TEGALGUL |
Hoş kokulu şeyler sürünmek. * Zorluk, çetinlik, güçlük. * Bir şeyin,
ilmin içine çok dalmak. |
| TEGALLÜB |
(Bak: Tagallüb) |
| TEGALLÜF |
(Gılaf. dan) Kılıflanma. |
| TEGALLÜT |
(C.: Tegallütât) (Galat. dan) Yanılma. Yanlışa düşme. |
| TEGALÜB |
Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek. |
| TEGAMGUM |
Sözü düz söylememek. |
| TEGAMMÜD |
Günahı örtmek. |
| TEGAMMÜR |
Suyu az içmek. |
| TEGAMÜZ |
(Gamze. den) (C: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme. |
| TEGANNUS |
Tatsız olmak. |
| TEGANNUC |
(C.: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma. |
| TEGANNÜM |
Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme. |
| TEGARBÜL |
(Gırbâl. den) Kalburdan geçirme. |
| TEGARGUR |
Gargara etmek. |
| TEGARRÜB |
(Gurbet. den) Gurbete çıkma. |
| TEGARRÜD |
(C.: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi. |
| TEGARRÜR |
Gururlanma, kibirlenme. * Kaynamak. * Galeyan. |
| TEGASSUN |
(Gusn. dan) Dalbudak peydâ etme. Dallanma. |
| TEGASSÜL |
(Gasl. den) Gusletme, yıkanma. |
| TEGAŞMÜR |
Kahra uğratmak. |
| TEGAŞŞİ |
(Gışâe. den) Örtünme, bürünme. * (Gaşy. den) Kendinden geçme. |
| TEGAT |
Birbirini suya daldırmak. |
| TEGAVÜN |
Cem'olmak, toplanmak. * Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak. |
| TEGAVÜR |
Birbirini yağmalamak. |
| TEGAVVUT |
Kazâ-i hâcet etmek. |
| TEGAVVÜL |
Renk değiştirme. Renkten renge girme. |
| TEGAVVÜR |
(Gavr. dan) Derine dalma. * Bir şeyin esâsını arama. |
| TEGAYÜB |
Birkaç kişinin topluca kaybolması. |
| TEGAYÜR |
Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak. |
| TEGAYÜZ |
(C.: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme. |
| TEGAYYÜM |
(C.: Tegayyümât) (Gayb. dan) Bulutlanma. |
| TEGAYYÜR |
Hâlden hâle geçmek, değişmek. * Bozulmak. * Zıt olmak. (Bak: Hâdis) |
| TEGAYYÜT |
Büyük def-i hâcet. |
| TEGAYYÜZ |
(C.: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma. |
| TEGAYYÜZ |
Meşeliğe otlaması için davar salmak. * Meşelik içinde yerleşmek. |
| TEGAZGUZ |
Eksik olmak. |
| TEGAZÜN |
Hışmetmek, kızmak. |
| TEGAZZÜB |
(Gazâb. dan) Öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, kızma. |
| TEGAZZÜL |
(C.: Tegazzülât) (Gazel. den) Gazel tarzında şiir yazma. * Gazel
söyleme. |
| TEGERG |
f. Dolu. |
| BÂRÂN Ü TEGERG |
Yağmur ve dolu. |
| TEGİL |
f. Sakalları yeni çıkmağa başlayan genç. |
| TEH |
f. Dip. * Mertebe, kat. |
| TEH-İ ÇÂH |
Kuyunun dibi. |
| TEHABB |
Dostluk etme. Muhabbet, sevişme. |
| TEHABBÜB |
(Bak: Tahabbüb) |
| TEHABBÜR |
(Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme. |
| TEHABBÜS |
(Habs. den) Kendini bir yere kapama. Hapsetme. |
| TEHABBÜT |
(Bak: Tahabbut) |
| TEHACCUR |
(Bak: Tahaccür) |
| TEHACİ |
(Hecâ. dan) Hicivleşme. * Hicvetme, yerme. |
| TEHACÜM |
Birbirine hücum etme. * Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek. |
| TEHACÜR |
Birbirinden ayrılmak. * Kesilmek. |
| TEHADDİ |
(Bak: Tahaddi) |
| TEHADDÜS |
(Bak: Tahaddüs) |
| TEHADU' |
Aldanmış gibi görünme. |
| TEHADÜB |
Kamburlaşma. |
| TEHADÜM |
Yıkılmak. |
| TEHADÜR |
Kaynamak. Galeyan. |
| TEHAFÜT |
Sözü gizlice söyleşmek. |
| TEHAFÜT |
Düşürmek, düşmek. * Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca
olmak. |
| TEHAKKÜM |
(Bak: Tahakküm) |
| TEHALLÜF |
Uygunsuzluk. * Kafileden geri kalma. * Geride bırakma. |
| TEHALLÜL |
(Bak: Tahallül) |
| TEHALÜF |
(Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi. |
| TEHALÜF |
Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak. |
| TEHALÜK |
(C.: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden,
birbirini çiğneyecek gibi koşuşma. |
| TEHAMİ |
(C.: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma. * Avukatlık etme. |
| TEHAMUK |
(Humk. dan) Kendini ahmak gösterme. |
| TEHANNÜN |
Çok arzu ve istek göstermek. * Göreceği gelmek. Özlemek. |
| TEHARRUB |
Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması. |
| TEHARRÜK |
Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek. |
| TEHARÜC |
Çıkışmak. * Tevzi etmek, dağıtmak. * Fık: Ortakların bir kısmı akar
(para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları
anlaşma. |
| TEHARÜM |
(Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi
görünme. |
| TEHARÜŞ |
Hırıldaşıp dalaşma. |
| TEHASSÜB |
Yastığa dayanma. |
| TEHASSÜR |
(Bak: Tahassür) |
| TEHASSÜS |
(Bak: Tahassüs) |
| TEHASÜD |
(Hased. den) Hasetleşme. |
| TEHASÜM |
Muhâsama etme, düşmanlık etme. |
| TEHAŞİ |
(Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma. |
| TEHAŞÜN |
Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma. |
| TEHATİH |
Bâtıl, boş ve abes sözler. * Tamamlanmamış söz. |
| TEHATTUF |
Kapmak. |
| TEHATTÜM |
Pek lüzumlu ve vâcib olmak. Vücub derecesinde bulunmak. |
| TEHATU' |
Hatâ etmek, kabahat işlemek. |
| TEHATUB |
(Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme. |
| TEHAVİL |
Muhtelif renkler, çeşitli renkler. |
| TEHAVÜN |
Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek. *
İstihkar, horlama, hakir görme. |
| TEHAVVÜL |
(Bak: Tahavvül) |
| TEHAYÜC |
Kandırmak. |
| TEHAYÜT |
Toplanıp gelmek. |
| TEHAYYÜZ |
(Bak: Tahayyüz) |
| TE'HAZ |
Tekrar almak. |
| TEHAZÜL |
Muhârebeden kaçıp geri dönme. |
| TEHBİL |
: "Baban seni ölmüş diye ağladı" demek. |
| TEHCİD |
Uyutmak. |
| TEHCİN |
Dedikodu yapma. * Müstehcen ve edeb dışı sayma. |
| TEHCİR |
Yurdundan çıkarma, hicret ettirme, sürme. * Öğle vakti bir yere gitme. |
| TEHCİYE |
Heceleme. |
| TEHDİB |
Saçak yapmak. |
| TEHDİD |
Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma. |
| TEHDİD-ÂMİZ |
f. Tehditle karışık, tehdit eder surette. |
| TEHDİDÂT |
(Tehdid. C.) Korkutmalar, göz dağı vermeler. |
| TEHDİDEN |
Korkutarak, tehdit ederek. |
| TEHDİDKÂRÂNE |
f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine. |
| TEHDİL |
(Budak) aşağı eğilmek. * (Dudak) aşağı sarkmak. |
| TEHDİM |
(Hedm. den) Yıkma. |
| TEHDİN |
Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme. *
Teskin etmek. |
| TEHDİR |
Hastalıklı devenin bağırması. * Sözü boğaz içinden söylemek. |
| TEHDİYE |
Hediye verme, bağışlama. |
| TEHECCİ |
(Hecâ. dan) Heceleme. |
| TEHECCÜD |
Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı. (Bu namaz, nâfile namazların en
çok sevablısıdır.) |
| TEHECCÜM |
Hücum etme. Saldırma. * Acele gitme. |
| TEHECCÜR |
Ayrılmak. * Zuhr vaktinde seyretmek. |
| TEHECHÜC |
Uzaklaşmak. Irak olmak. |
| TEHEDDİ |
Doğru yola girme. Hidayetlenme. |
| TEHEDDÜB |
Saçaklanmak. |
| TEHEDDÜL |
Sarkma, sölpüme. |
| TEHEDDÜM |
(C.: Teheddümât) Yıkılma. |
| TEHEKKU' |
Teveccüh etmek, yönelmek. |
| TEHEKKÜM |
İstihza. * Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta
alaydan ibaret olan eğlenme. * Edb: Tarizin tesirli olan kısmı. |
| TEHEKKÜMÂT |
(Tehekküm. C.) Ciddi tavır takınarak eğlenmeler. |
| TEHEKKÜMEN |
Alay için, tehekküm suretiyle. |
| TEHEKKÜR |
Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak. |
| TEHELHÜL |
Fileli olmak. Bir elbisenin delikli delikli olması. |
| TEHELLU' |
Haris olmak, hırslı olmak. |
| TEHELLÜL |
Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri. |
| TEHELLÜS |
Zayıflamak. |
| TEHEMMU' |
Seyelân etmek, akmak. |
| TEHEMTEN |
f. İri vücutlu, boylu boslu yiğit. |
| TEHENDÜM |
Kapanmak. |
| TEHENNÜ' |
Sinmek. * Alışmak. |
| TEHESHÜS |
Gizli ses. |
| TEHESSÜM |
Kesilmek. |
| TEHEŞŞÜM |
Münkesir olmak, kırılmak. |
| TEHETTÜK |
(C.: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma. * Utanmazlık ve hayâsızlıkta
aşırı derecede olma. |
| TEHEVVU' |
Kusma. İstifrağ etme. |
| TEHEVVÜD |
Tevbe. Sâlih amel. * Yahudi olmak. |
| TEHEVVÜK |
Tenbel olmak. |
| TEHEVVÜL |
Korkunç hâle gelme. * Birisinin malına göz koyma. |
| TEHEVVÜM |
Hafif uyku. |
| TEHEVVÜN |
Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma. |
| TEHEVVÜR |
Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire
karar vermek. * Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir
şeyden korkmamak hâleti. |
| TEHEVVÜS |
Heveslenmek. * Yumuşak yerde ağır ağır yürümek. |
| TEHEYYÜ |
Hazırlanma, nizamlanma. |
| TEHEYYÜB |
(Heybet. den) Korkma. Korkutma. |
| TEHEYYÜC |
Heyecanlanma. Coşma. Deprenme. Harekete gelme. |
| TEHEYYÜCÂT |
(Teheyyüc. C.) Coşup heyecanlanmalar. |
| TEHEYYÜF |
İnceltmek. |
| TEHEYYÜL |
Lânet etmek. |
| TEHEYYÜM |
Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma. * Susuz olma. |
| TEHEYYÜN |
Asan olmak, kolay olmak. |
| TEHEYYÜZ |
Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi. |
| TEHEYYÜZ |
Perâkende olmak, dağılmak. |
| TEHEZZUK |
Bir yerde karar etmeyip çalkanmak. |
| TEHEZZUM |
Zulmetmek. |
| TEHEZZÜ' |
Maskaraya almak. |
| TEHEZZÜC |
Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme. |
| TEHEZZÜL |
Bıkkın olmak. |
| TEHEZZÜM |
Eliyle bir nesneyi kırmak. |
| TEHEZZÜZ |
Hafif titreme, deprenme, ihtizâz. |
| TE'HIYE |
Hayvana yatacak ahır yapmak. * Birbirine kardeş olmak. |
| TEHİ |
Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş. |
| TEHİDEST |
Eli boş. Züğürt. |
| TE'HİL |
Misafire "hoş geldiniz" demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek.
* Ehliyetli kılmak. * Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Lâyık ve müstehak
görmek. |
| TEHİM |
(Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı. |
| TEHİMİYAN |
f. İçi boş. |
| TE'HİR |
Geciktirme. Sonraya bırakma. |
| TE'HİRÂT |
(Te'hir. C.) Tehirler, geciktirmeler, sonraya bırakmalar. |
| TEHİYYE |
(Tahiyye) Selâm vermek. Hayır duâ etmek. * Hazır ve âmâde kılmak. (Bak:
Tahiyye) |
| TEHLİB |
Atın kuyruğunun kılını kesmek. |
| TEHLİK |
Öldürme. Helâkete düşürme. |
| TEHLİKE |
(Tehlüke) (Helâk. den) Helâkete sebep olacak hâl. Felâket. |
| TEHLİL |
İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu,
Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden "Lâilâhe illâllâh"
sözünü tekrar etmek. (Bak: Tevhid) |
| TEHN |
Kâim olmak, var ve mevcud olmak. |
| TEHNİD |
Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek. |
| TEHNİE |
Tebrik etmek. |
| TEHNİYET |
Tebrik etme, kutlama. |
| TEHRİB |
Kaçırma. Kaçırılma. Firar ettirme. |
| TEHRİM |
Kocaltma. |
| TEHŞİM |
Zaaf vermek. * Kırmak. |
| TEHTAN |
Yağmurun ulaştırı yağması. |
| TEHTEHE |
Ağır söylemek, sert konuşmak. |
| TEHTİK |
Yırtma. * Nâmusa halel getirme. |
| TEHVİ' |
Kusturma veya kusturulma. |
| TEHVİD |
Yahudileşme. Yahudi edilme. |
| TEHVİL |
Dehşet göstermek. Korkutma. |
| TEHVİM |
(C.: Tehvimât) Hafif uyku. |
| TEHVİN |
(Hevn. den) Kolaylaştırma. * Ucuzlatma. Ucuzlatılma. * Alçaltma.
Alçaltılma. * Cevr ve hakaret eylemek. Saymamak. Hakir görmek. |
| TEHVİR |
Suyu veya diğer sıvıları döktürmek. |
| TEHVİS |
Yedirmek, yemek yedirmek. |
| TEHVİŞ |
Karma karışık etme. * Bir yere toplama. |
| TEHVİYE |
(Hevâ. dan) Havalandırma. |
| TEHYİ' |
(Tehyie - Tehiyye) (C.: Tehiyyât) Hazırlama, hazırlanma. |
| TEHYİB |
(C.: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme. |
| TEHYİC |
Heyecanlandırma. Coşturma. * Ayağa kaldırma. |
| TEHYİCÂT |
(Tehyic. C.) Coşturmalar, heyecanlandırmalar. |
| TEHYİE |
(C.: Tehyiât) Hazırlama, hazırlanma. |
| TEHYİR |
Suyu döktürmek. |
| TEHZİ' |
Kırmak. |
| TEHZİB |
Islâh etme. * Temizleme. Fazlalığını, pisliğini giderme. |
| TEHZİB-İ AHLÂK |
Temiz ahlâk sâhibi olmağa çalışmak. Ahlâkını düzeltmek. |
| TEHZİB-İ RUH |
Ruhunu yükseltmeğe, temizlemeğe çalışmak. |
| TEHZİC |
(C.: Tehzicât) Makamla şarkı söyleme. |
| TEHZİL |
(C.: Tehzilât) Zayıflatma. * Alaya alma. Alay şekline sokma. |
| TEHZİZ |
(C.: Tehzizât) Hafif titreme, hareket ettirme. Deprendirme. |
| TEK |
f. Koşma, seğirtme. |
| TEKABBEL |
"Kabul etsin" mânasında söylenir. |
| TEKABBELALLAH |
Allah kabul etsin (meâlinde duâ). |
| TEKABBUH |
(Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma. |
| TEKABBÜL |
Kabul etmek. |
| TEKABKUB |
Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu. |
| TEKABÜL |
Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma.
Karşılama. * Tezat. |
| TEKADDÜM |
Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir
zararın def'i için evvelceden iş'ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman
olmak. Zamanı geçmiş bulunmak. |
| TEKADİM |
(Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler. |
| TEKADİR |
(Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller. |
| TEKADÜM |
Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma. |
| TEKÂFİ |
(Tekâfü') Birbirinin dengi olma. |
| TEKÂFÜ' |
Beraberlik, eşitlik, müsâvilik. |
| TEKAHHUL |
(Bak: Tekehhül) |
| TEKÂHÜL |
Dikkatsizlik, ihmal. |
| TEKA'KU' |
Yaramaz gönüllü olmak. * Geri durmak. |
| TEKALİB |
(Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler. |
| TEKÂLİF |
Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif) |
| TEKALKUL |
Deprenme, hareketlenme, sarsılma. |
| TEKALLÜD |
Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma. |
| TEKÂLÜB |
(Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık
yapmak. |
| TEKAMMUS |
Giyinme, gömlek giyme. |
| TEKÂMÜL |
Kemâl bulma. Olgunlaşma. |
| TEKÂMÜLÂT |
(Tekâmül. C.) Olgunlaşmalar, tekâmüller. |
| TEKAMÜR |
(Kımâr. dan) Kumar oynama. |
| TEKÂPU |
f. Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. *
Dalkavukluk. |
| TEKÂRİ |
Kira almak. |
| TEKARİR |
(Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler. |
| TEKARRÜR |
(Bak: Takarrür) |
| TEKARÜB |
Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme. |
| TEKÂRÜM |
Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma. |
| TEKARÜN |
(Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet. |
| TEKAS |
(Bak: Takas) |
| TEKASİT |
(Taksit. C.) Taksitler. |
| TEKÂSÜF |
Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden
ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri. |
| TEKÂSÜL |
Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik. |
| TEKÂSÜLÂT |
(Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler. |
| TEKÂSÜLÎ |
Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet) |
| TEKASÜM |
(Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme. |
| TEKÂSÜR |
(Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın
çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme. |
| TEKÂSÜR SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir. |
| TEKAŞŞU' |
(Kaş'. dan) Balgam çıkarma. |
| TEKATİR |
(Taktir. C.) Damlamalar. |
| TEKATTU' |
Tıb: Sıtma
nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması. |
| TEKATTÜL |
Birbirini kesme, kesişme. |
| TEKATU' |
Kesme. Kesişme. * Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi. |
| TEKATUR |
Damlama. Damla damla dökülme. |
| TEKATÜB |
Yazışmak. |
| TEKATÜL |
(Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele. |
| TEKATÜM |
Birbirinden sır saklama. |
| TEKAÜD |
Oturma. Fârig olma. * Karşılıklı oturma. * Emeklilik. |
| TEKAÜDEN |
Emekliye ayrılarak. |
| TEKAÜDİYE |
Tekaüde mahsus olan aylık. |
| TEKÂVER |
f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at. |
| TEKAVİM |
Takvimler. |
| TEKAVÜL |
(Kavl. den) Sözleşme. |
| TEKÂVÜS |
Bir yere cem'olmak, yığılmak, toplanmak. * Sıkışmak. |
| TEKAVVÜL |
Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme. |
| TEKAVVÜLAT |
(Tekavvül. C.) Yalan sözler. |
| TEKAVVÜM |
Eğri iken doğrulma. |
| TEKAVVÜT |
(Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme. |
| TEKAVVÜS |
Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme. |
| TEKÂYA |
(Tekye. C.) Tekyeler. (Türkçede bazan "tekke" şeklinde de kullanılır.) |
| TEKÂYÜD |
(C.: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma. |
| TEKAYYÜD |
(Bak: Takayyüd) |
| TEKAZ |
Birbiriyle ödeşme. *
Karşılaştırma. |
| TEKAZA |
(Bak: Takaza) |
| TEKÂZÜB |
(Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme. |
| TEKAZZU' |
Çıbanın irinlenmesi. |
| TEKBİB |
Kebap yapmak. |
| TEKBİL |
Bendetmek. |
| TEKBİR |
"Allahü ekber" demek. Allah'ın her hususta en yüksek ve en büyük olduğu
ifâde etmek.(Bu sırr-ı ittihad ile kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük
bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve
Semavat'ın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve
hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.Evet eğer namazların arkasında,
hususan bayram namazlarında bir anda "Allahuekber" diyen yüzer milyon
insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi âlem-i şehadette
dahi birbiriyle ittihad edip içtima' etse, küre-i arz tamamiyle büyük bir
insan olup azametine nisbeten büyük bir sada ile söylediği "Allahuekber"e
müsavi geldiğinden o muvahhidînin ittihadiyle bir anda, Allahuekber
demeleri, Küre-i Arz'ın büyük bir "Allahuekber"i hükmüne geçiyor... Adetâ
bayram namazlarında Âlem-i İslâmın zikir ve tesbihi ile zemin zelzele-i
kübrâya mazhar olup, aktar-ı etrafiyle "Allahuekber" deyip kıblesi olan
Ka'be-i Mükerreme'nin samimi kalbiyle niyet edip, Mekke ağziyle, Cebel-i
Arefe diliyle "Allahuekber" diyerek o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum
mü'minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek
"Allahuekber" kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz "Allahuekber" vuku bulduğu
gibi o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de
temevvüc ederek sada veriyor. İşte bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve
ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden
Zat-ı Zülcelâl'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve
mevcudat adedince hamdediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş. L.) |
| TEKBİRÂT |
(Tekbir. C.) Tekbirler. Tekbir getirmeler. |
| TEKBİRHÂN |
f. Tekbir getiren. |
| TEKBİT |
(Cihaz) Az olmak. * Asan olmak, kolay olmak. |
| TEKDİH |
Kuvvetle kaşımak. |
| TEKDİM |
Çok ısırmak. |
| TEKDİR |
Azarlamak. * Kederlenme. * Bulanık etme. * Mektebde talebeye verilen ve
siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir. |
| TEKDİRÂT |
(Tekdir. C.) Tekdirler, azarlamalar. |
| TEKDİS |
Harman etmek. |
| TEKE |
f. Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. * Bir cilt defter. *
Tezek. |
| TEKEBBÜD |
(Kebed. den) Sertleşme, katılaşma. |
| TEKEBBÜR |
Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek. (Bak: Taabbüd,
Tevazu')(İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan bütün mahlukat üstünde bir
mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir
abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı
bırakıp, tekebbür ve dâvaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve
karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve
tahrib cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun. S.) |
| TEKEDDUH |
Kuvvetle kaşımak. |
| TEKEDDÜN |
Eğlenmek. |
| TEKEDDÜR |
Bulanık olma. * Kederlenme. |
| TEKEFFÜ' |
Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek. |
| TEKEFFÜF |
(Keff. den) El uzatarak dilencilik etme. Avuç açma. Dilenme. * Avuçla
tutmak. |
| TEKEFFÜL |
Boynuna almak. * Birine kefil olmak. Kefâlet etmek veya vermek. |
| TEKEHHUL |
Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma. |
| TEKEHHÜF |
(Kehf. den) Mağara biçiminde oyulup kazılma. |
| TEKEHHÜN |
Kâhinlik yapma, falcılık etme. |
| TEKE'KÜ' |
Cem'olmak, birikmek, toplanmak. * Korkak olmak. |
| TEKELLÜF |
Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. * Gösterişe
kapılmak. Özenmek. * Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.(Üstadımız,
tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf
kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, "Tekellüf şer'an ve
hikmeten fenâdır. Çünkü, tekellüf sevdası, insanı hadd-i ma'rufu tecâvüze
sevkeder. Mütekellif olanlar, bazan hodbinâne bir tezâhür ve tefâhür tavrı
ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki,
bunların ikisi de ihlâsı zedeler." R.N.) |
| TEKELLÜFÂT |
(Tekellüf. C.) Tekellüfler. |
| TEKELLÜL |
Götürü gelmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak. |
| TEKELLÜM |
(C.: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek. |
| TEKELLÜM-İ SÂMİT |
Sessiz konuşma. |
| TEKELLÜMÂT-I TESBİHİYE |
Cenab-ı Hakk'ı tesbih eden kelâmlar, konuşmalar.(Demek faaliyetten
gelen harekât ve zeval bir tekellümât-ı tesbihiyedir ve kâinattaki faaliyet
dahi kâinatın ve envâının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır. M.) |
| TEKELLÜS |
(C.: Tekellüsât) (Kils. den) Kireçleşme. |
| TEKEMKÜM |
Başına külâh giymek. |
| TEKEMMÜ' |
Mantar koparmak. |
| TEKEMMÜL |
Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.(İnsanda olan hadsiz istidadât-ı
maneviyye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulât dahi israf edilmeyecektir.
Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül bir kemâlin vücudunu gösterir.
Ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'i olarak ilân
eder. Öyle olmazsa insanın mahiyet-i hakikiyyesini teşkil eden o esaslı
maneviyat, o ulvi âmâl, hikmetli mevcudatın hilâfına olarak israf ve abes
olur, kurur, hebâen gider. S.) |
| TEKEMMÜL-Ü MEBÂDÎ |
Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten
mükemmelliğe doğru gitmesi. |
| TEKEMMÜM |
(Kümm. den) Örtünüp bürünme. |
| TEKEMMÜN |
Pusuya yatma, gizlenme. |
| TEKEMMÜŞ |
Acele etme. |
| TEKENNİ |
(Künye. den) Künye alma. Ad alma. |
| TEKENNÜF |
Bir yere toplanmak. |
| TEKENNÜS |
Gizlenmek. * Örtünmek. |
| TEKERFU' |
Mürtefi olmak, yükselmek. |
| TEKERRU' |
Paça yemek. |
| TEKERRÜC |
Fâsid olmak, bozulmak. * Kirlenmek. Paslanmak. |
| TEKERRÜH |
(Kerh. den) İğrenme, kerih görme. |
| TEKERRÜM |
Saygı görmek. Keremli olmak. |
| TEKERRÜR |
Tekrarlanmak. (Bak: Tekrârat) |
| TEKERRÜRÂT |
(Tekerrür. C.) Tekerrürler, tekrarlanmalar. |
| TEKERRÜŞ |
Buruşma. |
| TEKESSÜB |
Kazanmak. |
| TEKESSÜL |
Durmak. * Üşenmek. Gevşek davranmak. |
| TEKESSÜR |
Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak. |
| TEKESSÜR |
Kırılmak. |
| TEKEŞŞÜF |
Açılmak, görünmek, sıyrılmak, meydana çıkmak. * Rüsvay olmak. Sırları
açığa çıkmak. |
| TEKETTÜL |
Bir yürüme çeşiti. |
| TEKEVVÜK |
Baş yarmak. * Basmak. |
| TEKEVVÜN |
(C.: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var
olmak. |
| TEKEVVÜNÎ |
Tekevvüne ait. Oluşla, hâdisatla alâkalı. |
| TEKEVVÜR |
Damlamak. |
| TEKEYMÜS |
Yemeklerin midede ezilmesi. |
| TEKEYYÜF |
Bir keyfiyet kabul etmek. Eksiltmek veya noksan etmek. Keyfiyetlenmek.
* Keyiflenmek. |
| TEKEYYÜS |
(Kiyâset. den) Kiyâsetli ve zeki görünme. * Zariflik gösterme. |
| TEKFİL |
Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme. * Boynuna aldırmak. |
| TEKFİN |
Kefenlenmek veya kefenlemek. |
| TEKFİR |
Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme. * Ortadan kaldırma, yok
etme. * Setretme, örtme. * Keffaret verme. * Elini göğsüne koyup tevazu
yapma. |
| TEKFİR-İ YEMİN |
Yeminin keffaretini vermek. Yemin bozan bir kimsenin ceza olarak
ödediği para, tuttuğu oruç. (Bak: Keffaret) |
| TEKFİR-İ ZÜNUB |
Günahları örtme, affetme. |
| TEKFUR |
Tar: Bizans İmparatorluğunun valilik derecesindeki idarî hizmetlerinde
bulunan kimseler. |
| TEKHİL |
(Kuhl. dan) Göze sürme çekme. |
| TE'KİD |
Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. * Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan
bir yazıyı tekrarlama. |
| TE'KİD-İ MANEVÎ |
Söylenişi başka, manası müşterek olan. |
| TE'KİDEN |
Tekrarlama ile. * Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle. * Evvelce
yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak. |
| TE'KİL |
Yedirme veya yedirilme. |
| TEKLÎ |
Hapsetmek. |
| TEKLİB |
Köpeğe av öğretmek. |
| TEKLİC |
Yüzünü ekşitmek. |
| TEKLİF |
Zor birşey istemek. Bir vazife ileri sürmek. * Sıkılgan ve resmi
davranış. İçli dışlı olmayan çekingen muâmele. * Vergi yüklemek. * Vazife
vermek. * Cenab-ı Hakk'ın, insanları, emir ve nehiyleri üzerine hareket
etmeğe vazifelendirmesi. * Fık: Şeriat-ı İslâmiyenin, ehliyet ve salâhiyet
sahibi olan insanlara bir takım vazifeler yapmalarını ve bir kısım şeyleri
de terketmelerini emir ve ilzam buyurmasıdır. Bunlar ile öylece dinen me'mur
ve vazifeli olan bir insana mükellef denir. Çoğulu: Mükellefîn'dir. (Bak:
Ahlâk-ı hasene)(Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervah-i âliye ile ervah-ı
sâfile müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. S.)(S - Diyorsun ki:
"Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebeb, teklifdir.
Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?"C - Cenab-ı Hak,
verdiği cüz'-i ihtiyarî ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil
etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen
gayr-i mütenahi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri
teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar
neşv ü nema bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa
görülür ki; ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin
inkişaf ve eterakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud
veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden
dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve
insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok
olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul
etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de
sebeb olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve
tekâlif-i İlâhiyyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevi'lerinden süzülen
terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o
nevi'lerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla,
kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir. İ.İ.) |
| TEKLİF-İ İLÂHÎ |
Allah'ın teklifi, yani emirleri. |
| TEKLİF-İ MÂLÂ-YUTAK |
Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif. |
| TEKLİFÂT |
Teklifler. |
| TEKLİL |
(İklil. den) Taç giydirme. |
| TEKLİM |
Söyletmek. * Yaralamak, mecruh etmek. |
| TEKLİS |
(Kils. den) Kireç hâline getirme. Kireçleştirme. |
| TEKMİD |
Soğuk veya ılık su ile yapılan pansuman. |
| TEKMİL |
Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek. * Tam, bütün, eksiksiz. |
| TEKMİLE |
(Kemâl. den) Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve. |
| TEKMİM |
Ağaç çiçek verecek vaktinde gılafıyla tomurcuğunu çıkarıp izhâr etmek. |
| TEKMİN |
(Kemin. den) Pusuya yatırma, sipere yerleştirme. |
| TEKNİK |
Fr. Fizik, Kimya ve Matematikten elde edilen bilgilerin tatbik
edilmesi. |
| TEKNİSYEN |
Fr. Bir işin, ilim tarafından daha çok tatbikatiyle uğraşan. Tatbikatla
uğraşan kimse. |
| TEKNİYE |
(Künye. den) Künyeleme, künye koyma. |
| TEKNOLOJİ |
Fr. Teknik bilgiler. Matematik, Kimya ve Fizik ilminden elde edilen
bilgiler. |
| TEKRAR |
(Kerr. den) Bir şeyi iki veya daha fazla yapma. * Bir daha, yine,
yeniden. |
| TEKRARAT |
Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma. |
| TEKRARAT-I KUR'ANİYE |
Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar
edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir
lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir
zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde
vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir
ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki:
Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap
kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder.
Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri,
te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva
olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan
tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç
almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese
müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa
uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük
Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi
okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu
hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin
ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan
ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur.
Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir
defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve
mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit
"Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve
hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların
tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine
işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin
esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi
tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları
güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen
şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif
tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren
umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da
tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden
bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden
bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin,
o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i
muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta :
Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir
muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler,
maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir
vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar
görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.) |
| TEKRAREN |
Defalarca, tekrarlanarak. |
| TEKRİH |
Nefret ettirmek. Çirkin göstermek. |
| TEKRİM |
Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem
icrasında bulunmak. |
| TEKRİMEN |
Hürmet göstererek, tazim ederek. |
| TEKRİR |
Tekrar etme, bir daha yapma, söyleme, tekrarlama. * Edb: Sözün tesirini
kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme san'atı. * Tecvidde:
Harf okunduğu zaman dilin sürçmesine denir. Râ harfine âid olan bir
sıfattır. Buna mükerrir harfi de denir. |
| TEKRİYE |
Düşman yapmak. |
| TEKSİB |
(Kesb. den) Kazandırma. |
| TEKSİF |
(Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama. |
| TEKSİF |
Parça parça etmek. |
| TEKSİR |
(C.: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak. |
| TEKSİR |
(Kesr. den) Çok kırma. Parçalama. |
| TEKSTİL |
Fr. Dokuma. * Dokumacılık. |
| TEKŞİF |
(Keşf. den) İyice açma. |
| TEKTİB |
Askeri bölük bölük etmek, bölüklere ayırmak. * (Ketebe. den) Yazdırma. |
| TEKTİM |
Örtmek. |
| TEKVİF |
Kûfe'ye varmak. |
| TEKVİN |
Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı Hakk'ın
sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir. |
| TEKVİNÂT |
(Tekvin. C.) Tekvinler, var etmeler, yaratmalar. |
| TEKVİNİYE |
Yaratmağa, tekvine ait. Tekvinle alâkalı.(Evamir-i şer'iyeye karşı
itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan
vardır. Birincisinde mükâfât ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde,
ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı
sefalettir, sa'yin sevabı servettir. Sebatın mükâfatı galebedir. M.) |
| TEKVİR |
Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak. * Toplamak. Cemolmak. * Başa sarık
sarmak. |
| TEKVİR SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 81. Suresidir. Küvvirat Suresi adı da verilir. |
| TEKVİS |
Yüz üstüne düşürmek. |
| TEKVİYE |
Ovmak, ovalamak. |
| TEKYE |
f. Zikir veya ders için toplanılan yer. * Dervişlerin meskeni ve
mâbedi. * Yaslanılacak, dayanılacak şey. * İtimâd etmek, dayanmak.(İşte
Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem'in (A.S.M.) kudsi medresesi ve tekkesi olan
Suffe'nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın
ziyadesi için dua-i Nebeviyeye mazhar olan Hz. Ebu Hüreyre; gazve-i Tebük
gibi bir mecma-i nâsda vukuunu haber verdiği şu mu'cize-i bereket, manen bir
ordu sözü kadar kat'i ve kuvvetli olmak gerektir. M.) |
| TEKYENİŞİN |
f. Tekkede oturan, derviş. |
| TEKYEZEN |
f. İstinad eden, dayanan. |
| TEKYİL |
(Kile. den) Kile ile ölçme. |
| TEKZİB |
Yalanlamak. Bir işe inanmayıp inkâr etmek. Yalan olduğunu söylemek. |
| TELA |
(Tülüv. den) Ondan sonra geldi, ardınca gitti (mânasında fiil). |
| TEL'A |
(C.: Tilâ) Su yolu, su mecrası. * Sel yolu. * Yerin alçağı ve yükseği.
Çukurluk ve tepe. |
| TEL'ABE |
Oynamak. |
| TELAFFUZ |
Söyleyiş, söyleniş. * Ağızdan çıkan lâfız. |
| TELAFİ |
Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. * Ziyanı karşılamak.
Zararı ödemek. |
| TELAFİF |
Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar. * Büklümler, kıvrımlar. *
Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma. |
| TELAFİF-İ DİMAĞİYE |
Dimağın lif lif olmuş hâli. |
| TELAGGUM |
Dürtülmek. |
| TELAH |
Birbirine inatçılık etmek. |
| TELAHHİ |
Tülbendi çenesi altından sarmak. |
| TELAHHUM |
(Lahm. dan) Semirme, etlenme. |
| TELAHHUZ |
İmrenerek ağız sulanma. |
| TELAHİ |
Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme. |
| TELAHİ |
Birbirine sövmek. |
| TELAHUK |
Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek. |
| TELAHUK-U EFKÂR |
Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi. |
| TELAHUZ |
Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma. |
| TELAİYE |
İstikmet, doğruluk. |
| TELAK |
Ulaşmak, varmak. |
| TELAKİ |
Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma. |
| TELAKİGÂH |
f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri. |
| TELAKKİ |
Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş. |
| TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL |
Kabul ile karşılamak, kabul etmek. |
| TELAKKİYÂT |
(Telakki. C.) Şahsî anlayış ve görüşler. * Kabul etmeler. Telakkiler. |
| TELAKKUB |
(Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma. |
| TELAKKUF |
Ağızdan söz kapmak. * İşitmek. * Yutmak. * Sür'atle almak. |
| TELAKKUH |
Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme. |
| TELAKKUM |
Parçalayıp lokma yapıp yutma. * Karın gurultusu. |
| TELAKKUT |
Cem'etmek, toplamak, biriktirmek. |
| TELAKÜM |
Yumruklaşma. Boks. |
| TELALE |
Dalâlet. |
| TELA'LU' |
Açlıktan zayıflamak. * Küçük olmak. |
| TELAM |
Hizmetçi talebe. |
| TELAMİZ |
(Tilmiz. C.) Talebeler, çıraklar. |
| TELASİM |
(Tılsım. C.) Tılsımlar. |
| TELASSUS |
Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma. |
| TELASUK |
(Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma. |
| TELA'SÜM |
Dil dolaşma, şaşırma. * Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme. *
Saçmasapan cevap verme. |
| TELAŞİ |
Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş. |
| TELATİL |
Zorluklar. |
| TELATTUF |
(C.: Telattufât) (Lutf. den) Lütuf ve nezaketle davranma. Nâzikâne
muamelede bulunma. |
| TELATTUFÂT |
(Telattuf. C.) Nâzikâne muameleler. |
| TELATTUFEN |
Nezaketle, lütuf ile. |
| TELATTUFKÂR |
f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden. |
| TELATTUH |
Bulaşma, bulaşık olma. |
| TELATUF |
(C.: Telâtufât) Nezaket ve lütufla hareket etme, nâzikâne muamelede
bulunma. |
| TELATUM |
Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi) * Birbirine
şamar vurmak. |
| TELATUMGÂH |
f. Dalgalı yer. Dalgası çok olan yer. |
| TELAUB |
(La'b. dan) Oynama. Oynaşma. |
| TELAUM |
Muntazır olmak, gözlemek, beklemek. |
| TELAUN |
Birbirine karşılıklı lânet okuma. (Bak: Lian) |
| TELAVÜM |
(Levm. den) Birbirine levmetme. Birbirini çekiştirme. |
| TELAZUM |
Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak. |
| TELAZZİ |
(Ateş) alevlenmek. |
| TELBİB |
(C.: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek. * Boyun. |
| TELBİD |
Bir yere toplayıp yığmak. * İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye
başına sakız yapıştırması. |
| TELBİE |
"Lebbeyk" demek. |
| TELBİK |
Teridi yağlı yapmak. |
| TELBİN |
Kerpiç kesmek. |
| TELBİNE |
Sütlü bulamaç aşı. * Arpa suyu. |
| TELBİS |
(Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek. * Suret-i haktan
görünerek hile edip aldatmak. * Hile. Oyun. |
| TELBİSÂT |
Telbisler. Hileler, oyunlar. |
| TELBİYE |
Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek.
(Bak: Lebbeyk) |
| TELCİE |
İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek. |
| TELCİM |
(Licâm. dan) Gem vurma, gemleme. Gemlenme. |
| TELCİN |
Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak. * Kalınlaştırmak. |
| TELE |
Tuzak. * Ağıl. |
| TE'LEB |
Bir ağaç adı. |
| TELEBBÜB |
Silâh takınmak. |
| TELEBBÜD |
Birbiri üstüne yığılmak. * Bir yere gizlenip av gözlemek. |
| TELEBBÜK |
Mide dolgunluğuna uğrama. |
| TELEBBÜN |
(Leben. den) Durma, eğlenme. * Memeden sütün damla damla akması. |
| TELEBBÜS |
Giymek. Giyinmek. * İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek. *
Örtülü olmak. |
| TELEBBÜT |
Muztarib olmak, acı çekmek. * Dönmek. |
| TELECCÜC |
Geminin denizin derin yerine varması. |
| TELECCÜM |
Dizgin vurmak. |
| TELECCÜN |
Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek. |
| TELECLÜC |
Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek. *
Kımıldatmak. Hareket etmek. * Tereddüt. |
| TELEDDÜD |
Sağına ve soluna iltifat etmek. |
| TELEDDÜM |
Kaftan eskitmek. * Yama vurmak. |
| TELEDDÜN |
Eğlenmek. |
| TELEF |
Yok olmak. Ölmek. Zâyi olmak. * Boş yere harcamak. |
| TELEFÂT |
(Telef. C.) Ölüm sebebiyle olan kayıplar. |
| TELEFFÜM |
Yüzüne ve ağzına yaşmak bağlamak. |
| TELEFFÜT |
Etrâfına bakınma. |
| TELEHCÜM |
Haris olmak, hırslı olmak. |
| TELEHHİ |
Oynama. Oyun ile vakit geçirme. |
| TELEHHÜB |
(Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma. * İltihap. |
| TELEHHÜF |
Mahzun olmak. Hasret ve kederle yanıp yıkılmak. Ah çekmek. |
| TELEHHÜM |
Yutmak. |
| TELEHVUK |
Huyu olmadan cömertlik göstermek. |
| TELEHVÜC |
Biri işi gevşek yapmak. |
| TELEKKÜ' |
Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak. * Bir işe dolaşmak. |
| TELE'LÜ' |
(Lü'lü'. den) Parıldama. |
| TELEMLÜM |
Cem'olmak, toplanmak, birikmek. |
| TELEMMÜC |
Yemek artığını dil ile ağızda aramak. * Tatmak. * Yemek. |
| TELEMMÜK |
Tatmak. * Yemek. |
| TELEMMU' |
Parıldama. Işıldama. |
| TELEMMÜS |
(Lems. den) El ile dokunma. |
| TELEMMÜZ |
Talebelik etmek. Çömezlik etmek. (Bak: Tilmiz) |
| TELEMMÜZ |
Tatmak. * Yemek. * Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak. |
| TELEPATİ |
yun. Gelecekte veya uzakta olan bir hâdiseyi o anda duyma hâli. |
| TELESKOP |
Fr. Gök cisimlerini görmek için kuvvetli dürbün. |
| TELESLÜS |
Tereddüt etmek, karar verememek. |
| TELESSÜM |
Yaşmaklanma. |
| TELE'ÜV |
Parıldama, parlama. |
| TELEVİZYON |
Fr. Elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla hareketli veya hareketsiz
şekillerin resmini uzaklara nakletme usulü. * Bunun alıcı cihazı. (Bak:
Celb-i suret, Radyo) |
| TELEVVÜM |
Muntazır olmak, beklemek, gözlemek. * Kabul etmemek. |
| TELEVVÜN |
(Levn. den) (C.: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme. *
Döneklik, kararsızlık. |
| TELEVVÜS |
Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak. |
| TELEYYÜN |
(Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak. |
| TELEYYÜS |
Arslan yürekli olma, arslan yürüyüşlü olma. |
| TELEZZÜC |
(Lüzucet. den) Yapışkan olma. * Çekilip uzanmak. |
| TELEZZÜZ |
Tat ve zevk almak. Zevklenmek. |
| TELFİ' |
Başını örtmek. |
| TELFİF |
Bürünme, sarma, örtme. |
| TELFİK |
Birleştirme, ekleme. İstif. * Bir yere getirip ulaştırmak. |
| TELFİK-İ MEZAHİB |
Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd
görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz
görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak
mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir
mezheb yapmaktır. (Sadreddin Yüksel) |
| TELH |
f. Acı. |
| TELHBÂR |
f. Acı olan meyve. Meyvesi acı olan. |
| TELHGÛ |
f. Acı söyleyen. |
| TELHGÜFTAR |
f. Acı sözlü. |
| TELHÎ |
Acılık. |
| TELHİB |
(C.: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma. |
| TELHİD |
(Lahd. dan) Mezar çukuru kazma. Kabire lâhid yapma. * Gömme. |
| TELHİF |
(C.: Telhifât) Acınma, acıklanma. |
| TELHİH |
Kavuşturmak. |
| TELHİM |
(Lâhm. dan) Etlendirme, semirtme. |
| TELHİN |
(C: Telhinât) Okurken kelime veya harf değiştirme. * Yanlışını çıkarma. |
| TELHİS |
Kısaltma. Hülâsasını alma. |
| TELHİSÂT |
(Telhis. C.) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler. |
| TELHİSEN |
Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında. |
| TELHİYE |
Gâfil olmak, gaflette bulunmak. * Meşgul olmak. |
| TELH-KÂM |
f. "Damağı acı": Kederli, dertli. |
| TELH-NAK |
f. Lezzeti acı olan, lezzeti hoş olmayan. |
| TEL'İB |
Oynatma, raksettirme. |
| TE'LİB |
Kandırmak. |
| TELİD |
(Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta
İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul
etmiş olan kişi. |
| TE'LİF |
Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek. * Çeşitli
şeyleri birleştirip karıştırmak. * Eser yazmak. * Noksan bir adedi bine
çıkarmak.(Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün esbab-ı tabiiyye,
farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz
ile i'caza karşı secde ederek $ diyeceklerdir. M.) |
| TE'LİF-İ BEYN |
Ara bulma, barıştırma, uzlaştırma. |
| TE'LİFÂT |
Yazılmış eserler, kitaplar. |
| TE'LİL |
Tez etmek, çabuklaştırmak. |
| TELİL |
Boğaz. |
| TEL'İN |
Lânetlemek. Lânet etmek. |
| TE'LİS |
Durdurmak, ikâmet. * Yağmurun devamlı yağması. |
| TE'LİYE |
İbadet ettirmek. |
| TELİYYE |
Borç bakiyyesi. * Tâbi olmak, uymak. |
| TELKIYE |
Ulaşmak, varmak. * Bir nesneyi yüze getirmek. |
| TELKİB |
Lâkab vermek, isim takmak. |
| TELKİF |
Telkin etmek. |
| TELKİH |
İlkah etmek. Aşılamak. * Aşı. * Cinsinin üremesini sağlamak. |
| TELKİM |
Lokma lokma yedirme. Lokma verme. |
| TELKİN |
(C.: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş
düşünce. * Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak. * Ölü gömüldükten
sonra imam tarafından söylenen söz.(Telkini fenden almış,Medeniyetten
taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (Lemeât) |
| TELL |
(C.: Tilâl) Tepe, yığın, küme. * Düz yer üstüne yatırmak. |
| TELL-İ REFİ' |
Yüksek tepe. |
| TELLAL |
(Bak: Dellâl) |
| TELMİ' |
(Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma. * Parıldama,
parıldatılma. * Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka
dillerde olan manzume yapma. |
| TELMİH |
(C.: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek. * Bir
şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı
söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade etmek. * Edb: İbârede
bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir
söze işaret etmek. |
| TELMİHEN |
Telmih suretiyle. Telmih için. İmâlı olarak. |
| TELMİZ |
Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek. * Tattırmak. * Yedirmek. |
| TELSİN |
Bir nesneye dil etmek. |
| TELTELE |
Hareket ettirmek. |
| TELTİM |
Kuvvetle sille vurmak. |
| TELVİ' |
(C.: Telviât) İçini yakıp dertlendirme. |
| TELVİH |
Açıklamak. * Zâhir ve aşikâre kılmak. * Susuzluktan insanın çehresi
bozulmak. * Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir
nesnenin rengini değiştirmek. * Posa hâline getirmek. * Kocamak. Saç
ağarması. * Almak. * İşaret etmek. * Edb: Lüzumlu şeylerden bahsetmek
suretiyle olan kinâye. Meselâ: Filâncanın mutfağında çok odun sarf olunur
denildiği zaman, bundan, mutfakta çok yemek pişirildiğine, ev sahibinin
cömertliğine ve misafirin çokluğuna intikal edilir. |
| TELVİHÂT |
Telvihler. Kinaye halindeki işaretler. |
| TELVİK |
Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak. |
| TELVİM |
(C.: Telvimât) (Levm. den) Azarlama, paylama. |
| TELVİN |
(Levn. den) Renk verme. Boyama. Boyanma. |
| TELVİS |
(C.: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek. * Mc: Bozmak, berbat
etmek. |
| TELVİYE |
Bükme, burma, çevirme, kıvırma. |
| TELYİN |
(Leyyin. den) Yumuşatmak. Eritmek. * İçi yumuşatmak, kabızlıktan
kurtarmak. |
| TELYİN-İ HADİD |
Demirin yumuşatılması. |
| TELZİE |
Davarı iyi gütmek. |
| TELZİZ |
Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme. |
| TEMACÜD |
(Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma. |
| TEMADİ |
Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak. |
| TEMA'DÜN |
(Ma'den. den) Maden haline geçme. |
| TEMAHHUH |
Kemikten ilik çıkarmak. |
| TEMAHHUL |
Hile etmek. |
| TEMAHHUT |
Sümkürme. |
| TEMAHHUZ |
(Temahhud) Doğum sancısı çekmek. * Hayvanın gebe oluşu. * Süt yayıkta
yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi. * Fitne çıkarma. |
| TEMAHUK |
İnat etmek. |
| TEMAHÜL |
Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma. |
| TEMAÎ |
Genişlemek. |
| TEMAKKUK |
Dinlene dinlene içmek. |
| TEMALÜ' |
Arkadaş olmak. |
| TEMALÜK |
Nefsini zaptetme. Kendine hâkim olma. |
| TEMANÜ' |
Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard. (Bak:
Bürhan-üt temanü') |
| TEMARİ |
Şek şüphe etmek. Mücadele etmek. |
| TEMARUZ |
Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek. |
| TEMAS |
(Bak: Temass) |
| TEMASİH |
(Timsah. C.) Timsahlar. |
| TEMASİL |
Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler. |
| TEMASS |
(Mess. den) Yan yana bulunma. * Birbirine değme. * Münasebette bulunma. |
| TEMASSUR |
Davarın memesinde kalan sütü sağmak. |
| TEMASSUS |
Emmek. |
| TEMASÜL |
Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih
olmak. * Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak. * Mat: Kesirsiz taksim kabul
etmek, kesirsiz bölünebilmek.(Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün
esasıdır, sıgar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır, zaaf gururun madenidir. Acz,
muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır. M.) |
| TEMAŞA |
f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak. |
| TEMAŞAGÂH |
f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli. |
| TEMAŞAGER |
(Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan. |
| TEMAŞAGERÂN |
(Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler. |
| TEMAŞAHÂNE |
f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya. |
| TEMAŞİ |
Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek. |
| TEMATTİ |
(Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme. * Yürürken
sallanmak. |
| TEMATTUK |
Bir nesnenin lezzetinden ağzını şapırdatmak. |
| TEMATTUR |
(Matar. dan) Yağmur yağma. * Hız. Sür'at. |
| TEMA'UK |
Yuvarlanmak. |
| TEMA'UR |
Mütegayyer olmak, değişmek. * Rengi donuk olmak. * Saç dökülmek. |
| TEMA'UT |
Saç dökülmek. |
| TEMAVÜT |
Kendini ölmüş gibi gösterme. |
| TEMAYÜC |
Meyletmek, eğilmek, yönelmek. |
| TEMAYÜL |
(C.: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa
eğilmek. * Bir yana çarpılmak. * Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık
ve sevgi göstermek. |
| TEMAYÜLÂT |
(Temayül. C.) Meyiller, sevgiler, muhabbetler. |
| TEMAYÜN |
Yalan olmak. |
| TEMAYÜT |
Birbirinden ayırmak. |
| TEMAYÜZ |
Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün
olmak. |
| TEMAYÜZAT |
(Temayüz. C.) Üstün olmalar, temayüzler, yükselmeler. |
| TEMAZMUZ |
(Mazmaza. C.) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama. |
| TEMAZUH |
şakalaşmak. |
| TEMAZUK |
Münafıklık etmek. |
| TEMAZÜC |
Birbiriyle karışmak. * Şakalaşma. |
| TEMCİD |
Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek. *
Ağırlamak. * Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda
söylenen ilâhi, niyaz. |
| TEMCİD PİLAVI |
Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren
ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura
bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar
koyması" diye söylenir.) |
| TEMCİŞ |
Oynatmak veya oynamak. |
| TEMDİD |
Devam ettirmek. Uzatmak. Uzatılmak. Sürdürmek. * Çekip uzatmak. *
Tecvidde: Bir harfi uzun okumak, çekmek. |
| TEMDİH |
Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih. |
| TEMDİHÂT |
(Temdih. C.) Mübalâğa ile medhetmeler. |
| TEMECCÜD |
şeref sahibi olma. Ululanma. |
| TEMECCÜS |
Mecusi olmak. |
| TEMEDDÜD |
Çekilmek. * Uzamak. * Gerinmek. |
| TEMEDDÜH |
Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. böbürlenmek. |
| TEMEDDÜHÂT |
(Temeddüh. C.) Temeddühler, böbürlenmeler. |
| TEMEDDÜN |
Medenileşmek. şehirlileşmek. Medeni olmak. |
| TEMEDRU' |
Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek. |
| TEMEH |
Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek. |
| TEMEHDİ |
Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma. |
| TEMEHHUZ |
Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi) |
| TEMEHHUZ-U TECARÜB |
Çeşitli tecrübelerle bir şeyin safileşip kemale gelmesi. |
| TEMEHHÜD |
(Mehd. den) Yayılıp döşenme. |
| TEMEHHÜL |
Takdim etmek. Hayırda takaddüm etmek. İşinde acele etmemek. Teenni. |
| TEMEHHÜR |
(Maharet. den) Mâhir olma. |
| TEMEKKÜK |
Karışmak. |
| TEMEKKÜN |
Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak. * Vakar ve temkin sahibi olmak. *
Sultan yanında rütbe sahibi olmak. |
| TEMELLUK |
Yaltaklanmak. * Tevâzu ve yumuşaklık göstermek. * Dalkavukluk. |
| TEMELLUS |
Halâs olmak, kurtulmak. |
| TEMELLÜK |
Mülk edinmek. Kendine mal edinmek. Sâhib olmak. * Kadir ve muktedir
olmak. |
| TEMELLÜL |
(Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme. * Bir dine bağlı
olma. * (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp,
kımıldanıp durma. |
| TEMELMÜL |
Yatak veya döşekte rahat olmama. |
| TEMENDÜL |
Elini mendil ile silmek. |
| TEMENNA |
Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. * Minnettar olma. |
| TEMENNİ |
Dilek. İstek. Duâ. Rica etmek. |
| TEMENNİYÂT |
(Temenni. C.) Temenniler, dilekler, istekler. |
| TEMENNU' |
Kavi olmak. Kuvvetlenmek. |
| TEMERKÜZ |
Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. * Yığılma. Birikme. |
| TEMERMÜR |
Titremek. |
| TEMERRUH |
Kendini yağla ovmak. |
| TEMERRUK |
Çorba içmek. |
| TEMERRUT |
Saç dökülmek. |
| TEMERRÜD |
İnad, direnme. * Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme. |
| TEMERRÜN |
Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yapma. |
| TEMERRÜŞ |
Az miktar su. |
| TEMESHUR |
(C.: Temeshurât) Maskaralık yapma. |
| TEMESKÜN |
Miskin olma. Miskinleşme. |
| TEMESSUH |
Şekil değiştirme. |
| TEMESSUH |
Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek. * Bir şeye sürünmek. |
| TEMESSÜK |
Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma. * Hüccet ve delil izhar etme. * Borç
senedi. |
| TEMESSÜL |
Benzeşmek. Cisimlenmek. * Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin
aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. * Bir kıssa veya atasözü
söylemek.(Temessülün çok envaından şu mes'eleye medar olacak üç nev'ine
işaret ederiz:Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem
gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka
hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said
binler Said olur. Fakat zihayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat
hassaları onlarda yoktur.İkincisi: Maddi nuraninin akisleridir. Şu akis ayn
değil. Fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor. Fakat o nuraninin ekser
hasiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya
girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, Güneş'in
hassaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb'a bulunuyor. Eğer,
faraza, Güneş zişuur olsa idi, (harareti, ayn-ı kudreti; ziyası, ayn-ı ilmi;
elvan-ı seb'ası, sıfat-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yekta bir güneş,
bir anda herbir âyinede bulunur, herbirini kendine bir arş ve bir çeşit
telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz
vasıtasiyle görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın
olurdu.Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem haydır, hem ayndır.
Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i
nefsül-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm,
Dıhye suretinde Huzur-u Nebevide bulunduğu bir anda Huzur-u İlâhide haşmetli
kanatlariyle Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız
yerlerde bulunur. Evamir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni
olmazdı. İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin
salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür.
Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nuraniyet kesbeden ve abdâl
denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat,
ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi
şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misâlin
bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr
ve seyahat suretine geçerler ve o ruhaniler, hayal sür'atiyle o merâya-yı
nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhani gibi madde ile
mukayyed nim-nurani masnu'lar, nuraniyet sırriyle bir yerde iken, pekçok
yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü
alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.Acaba,
maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesafetten
münezzeh ve müberra; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat, O'nun envar-ı
kudsiye-i esmasının bir keşif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i
ervah ve âlem-i misâl, nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhita; ve
şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka
ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü
Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey
gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet, külliyet
kesbetmeden ona yanaşabilir? S.) |
| TEMEŞMÜŞ |
Zerdali yemek. |
| TEMEŞŞİ |
Yürüme (Mâneviyatta daha çok kullanılır.) |
| TEMEŞŞUT |
(Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama. |
| TEMETTU' |
(C.: Temettuât) Kazanma, kâr etme. * Kâr, fayda, menfaat. * Toplamak,
cem'etmek. * Mühlet vermek. * Yoldaş olmak. |
| TEMETTUÂT |
(Temettu'. C.) Kârlar, kazançlar, faydalar. |
| TEMEVLÎ |
Kendini mevlâ kılmak. |
| TEMEVVÜC |
(C.: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak. |
| TEMEVVÜCÂT |
(Temevvüc. C.) Dalgalanmalar. |
| TEMEVVÜL |
(Mâl. dan) Zenginleşme, mal edinme. |
| TEMEYYÜ' |
Sulanma, sulu hâle gelme. Akma. Cıvıklaşma, sıvı hâle gelme. |
| TEMEYYÜH |
Sulanma. |
| TEMEYYÜH-İ DEM |
Kanın sulanması. |
| TEMEYYÜZ |
Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini
gösterme. |
| TEMEZZUK |
Parça parça olma. Yırtılma. |
| TEMEZZÜZ |
Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek. |
| TEMHİD |
(Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme. * İskân etme. * Bir maddede özür,
bahane beyan eylemek. * Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek. *
Serd etme, izah etme, arz etme. * Mukaddeme yapma. Hazırlama. |
| TEMHİK |
İptal etme. |
| TEMHİL |
Sonraya bırakma. Mühlet verme. |
| TEMHİR |
Mühürleme. |
| TEMHİS |
İmtihan ve tecrübe etme. * Halâs etme. |
| TEMHİSÂT |
(Temhis. C.) Tecrübeler, imtihan etmeler. |
| TEMHİZ |
Doğum ağrısı çekmek. (Bak: Temahhuz) |
| TEM'İK |
Yuvarlamak. |
| TEMİM |
Katı, şiddetli, şedid. |
| TE'MİM |
Kasdetmek. |
| TEMİME |
(C.: Temâyim) Heykel. |
| TE'MİN |
Güvenlik, emniyet hissi vermek. * Sağlamlaştırma, şüphe bırakmama. *
Sağlamak. Kat'i vaadde bulunmak. Emn ve emân vermek. * Elde etme. |
| TE'MİNÂT |
(Te'min. C.) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı
ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil. |
| TE'MİNEN |
Te'min suretiyle. |
| TE'MİR |
Emretmek. |
| TE'MİT |
Zihnen tahmin etme. |
| TE'MİYE |
Öpmek. |
| TEMK |
Uzamak. * Yükselmek, yüce olmak. |
| TEMKİN |
Ağır başlılık, usluluk. * Ölçülü hareket sâhibi. * Vakar, izzet.
İktidar, kudret. * Birini bir şeye muktedir kılmak. * Kararsızlıktan
kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak. * Tedbir, ihtiyat. |
| TEMLİE |
(Mel'. den) Ağız ağıza doldurma. |
| TEMLİH |
Tuzlamak. Tuza yatırmak. * Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli,
cinaslı ve güzel) söz söylemek. |
| TEMLİH |
(Süryânice) El-Kayyum mânasında (Esmâ-i İlâhiyedendir). |
| TEMLİK |
Mal sahibi etmek. Birine mülkü kazandırmak, sahib etmek. * Mülk olarak
vermek. |
| TEMLİKEN |
Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında. |
| TEMLİS |
(Melis. den) Pürüzlerini giderme. Düzleme. |
| TEMLİYE |
Doldurma veya doldurulma. |
| TEMMAR |
Hurmacı. Hurma satan. |
| TEMME |
Tamam oldu, bitti (mânasına fiil). |
| TEMNİ' |
(Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak. |
| TEMR |
Hurma. |
| TEMRE |
Bir tek hurma. |
| TEMREN |
Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil
oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren
ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı. |
| TEMRİ |
Hurmayı seven. |
| TEMRİD |
Binayı yüksek yapmak. |
| TEMRİG |
Yuvarlamak. |
| TEMRİH |
Hafifçe sürme. Uğuşturma. * Bulaştırmak. |
| TEMRİN |
Yumuşak etme. İdman ettirme. * Tekrarlatarak çalıştırma. Egzersiz. |
| TEMRİR |
Acılık verme. |
| TEMRİZ |
(Maraz. dan) Zayıf gösterme. |
| TEMSİK |
Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak. * Bir kimseye deri vermek. * Deriye
renk vermek. |
| TEMSİL |
Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek,
nümune söz. (Bak: Kıyas-ı temsilî) |
| TEMSİLÂT |
(Temsil. C.) Temsiller, örnekler. |
| TEMSİLÎ |
Temsile dair ve müteallik. Bir şeyi göz önünde canlandıran. |
| TEMSİR |
(Mısır. dan) Bir yeri şehir haline getirme. * Taklil. Azaltma. |
| TEMSİR |
Birşeye göz dikip beklemek. |
| TEMSİYE |
Akşamlık. * Akşamleyin bir nesne getirmek. |
| TEMŞİK |
Kırmızı balçıkla renk etmek. |
| TEMŞİR |
Sevinmek. * İzhâr etmek, göstermek. |
| TEMŞİT |
(Muşt. dan) Tarama veya taranma. |
| TEMŞİYE(T) |
(Meşy. den) Yürütme, ilerleme. * Meydana gelmesini kolaylaştırma. |
| TEMTİ' |
Faydalandırma, kâr ettirme. |
| TEMTİT |
"Ekber" derken bir elif fazlalaştırıp "ekbâr" demek. * Med edip çekmek. |
| TEMUÇİN |
(Bak: Cengiz) |
| TEMVİH |
(C.: Temvihât) Sulandırma, su katma. * Haksız bir şeyi haklı gösterme. |
| TEMVİL |
(Mâl. den) Mal sâhibi etme. |
| TEMYİ' |
(Mey'. den) Sıvılaştırma. Sıvı hale getirme. |
| TEMYİL |
İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek. |
| TEMYİS |
Yumuşak yapmak, yumuşatmak. |
| TEMYİZ |
Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden
ayırmak. * Yargıtay. * Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale
koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl
zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi. |
| TEMYİZEN |
Temyiz suretiyle. Temyiz yoluyla. Seçerek. |
| TEMZİC |
Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek. * Bir kimseye bir şey vermek. |
| TEMZİG |
Ayırmak. * Dağıtmak. |
| TEMZİK |
(C.: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek. |
| TEN |
f. Gövde, beden, vücut. * İnsan bedeninin dış yüzü. |
| TEN'AB |
Karga sesi. |
| TENABÜZ |
Birbirine lâkap takıp çağırmak. |
| TENABÜZ |
Ahidlerini bozmak, sözlerinde durmamak. |
| TENACİ |
Fısıltı ile birbirine gizli söylemek. |
| TENACÜŞ |
Satın almak. |
| TENAD |
Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak. |
| TENADD |
(Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma. * Birbirinden ürkme. |
| TENADİ |
Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma. |
| TENADÜM |
(Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet. |
| TENADÜR |
Azalma, nâdirleşme. |
| TENADÜS |
Birbirine lâkap koyup bağırışmak. |
| TENAFFUH |
şişmek. " Uf, tüf, ah ve oh" demek. |
| TENAFFUT |
Çok kızma, hiddetlenme. |
| TENAFİ |
Birbirine zıt ve muhâlif olma. |
| TENAFÜR |
Birbirinden kaçmak. Ürkmek. * Uzağa çekilmek. * Bir mes'elenin halli
için hâkime başvurmak. * Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir
arada bulunması. |
| TENAFÜR-Ü KULÛB |
Kalblerin birbirinden nefret etmesi. |
| TENAFÜS |
(C.: Tenâfüsât) Hased etme. Çekememe. |
| TENAGGUM |
Şarkı söylemek. |
| TENAGGUŞ |
Hareket etmek. |
| TENAHHİ |
Bir yana çekilme, alarga durma. * Irak olma. |
| TENAHHUM |
Tükürmek. * Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak. |
| TENAHİ |
Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak. |
| TENAHNUH |
Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek. * Fık: Zaruret
olmasa bu öksürük namazı bozar. |
| TENAHÜD |
Tevzi etmek, dağıtmak. * Hediye vermek, atâ etmek. |
| TENAİ |
Uzaklık. |
| TENAKKİ |
Muhayyer olmak. |
| TENAKKUB |
Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek. |
| TENAKKUL |
(Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme. * Nakletme. * Bir makamdan
başka makama intikal etme. |
| TENAKKUR |
Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak. |
| TENAKKUS |
Eksilmek. |
| TENAKKUT |
(Nokta. dan) Benek benek olma. Nokta nokta olma. |
| TENAKKUZ |
Halâs olmak, kurtulmak. |
| TENAKKUZ |
Kırılmak. * Bozulmak. |
| TENAKUS |
Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek. |
| TENAKUSÂT |
(Tenakus. C.) Eksilmeler, azalmalar. |
| TENAKUZ |
Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin
birbirine zıt olması. * Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin
nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir. |
| TENAKUZÂT |
(Tenakuz. C.) Tenakuzlar. |
| TENAKÜH |
Nikâhlanmak. |
| TENAKÜR |
Bilmezlikten gelmek. Tecâhül etmek. * Birbirine adâvet etmek. |
| TENANİR |
(Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları. |
| TENA'NU' |
Uzak olmak, uzaklaşmak. |
| TEN-ASAN |
f. Rahatını düşünen adam. |
| TENASİ |
Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i
hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp
etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan) |
| TENASİ |
Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek. |
| TENASSÜB |
Dikilip durma. |
| TENASSUH |
Nasihat almak, aklı başına gelmek. * Başkası hakkında iyilik istemek. |
| TENASSUK |
Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme. |
| TENASSUR |
Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme. |
| TENASUF |
Yarıya bölmek. |
| TENASUH |
Birbirine nasihat etme. |
| TENASUK |
Nizam üzere dizilme. |
| TENASUR |
Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme. * Haberler birbirini tasdik
eylemek. |
| TENASÜB |
Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. * Nisbet, kıyas. * İki adet
birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü. * Edb: Mânaca birbirine uygun
kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek. |
| TENASÜH |
İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka
birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları. * Miras sahibinin
ölümü ile malının vârisine geçmesi. (Bak: Mumya) |
| TENASÜH-VÂRİ |
f. Tenasühe benzer bir surette. |
| TENASÜL |
Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek. |
| TENASÜLÂT |
(Tenasül. C.) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler. |
| TENASÜR |
Saçılma, serpilme, püskürme. |
| TENAŞİR |
Acemi yazısı, çocuk yazısı. |
| TENAŞÜD |
Birbirine şiir okuma. |
| TENAŞÜR |
Dağılmak. |
| TENATTU' |
Çok arıtmak. * Ayırmak. |
| TENATTUF |
Küpe takma. |
| TENATTUS |
Dikkatle tecessüs etmek, araştırmak. * Ayırmak. |
| TENATUH |
(Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si). * Birbirine başla vurmak. |
| TENATÜC |
Neticelenme. Birbirini netice vermek. |
| TENATÜL |
Birbirine muhâlif olmak, ters olmak. |
| TENA'UL |
Nâlin giymek. |
| TENA'UM |
Nimetlenme, bolluk içinde yaşama. |
| TEN-AVER |
(C.: Ten-âverân) f. Vücutlu, etine dolgun. |
| TENAVÜB |
Nöbetleşme. Nöbet ile çalışma. Münâvebe. |
| TENAVÜL |
Bir şeyi alma. * Yemek yeme. * Bahşiş ve ihsanda bulunma. |
| TENAVÜM |
Yalandan uyur gibi görünme. |
| TENAVÜR |
İri vücutlu kişi, iri yarı kimse. |
| TENAVÜŞ |
(Tenâvül mânasındadır) El atmak, el sürmek. |
| TENAVÜŞ |
Aşağı tutmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Alıp yemek. |
| TENAYÜB |
Nöbetleşmek. |
| TENAZU' |
Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek. |
| TENAZUK |
Birbirine öğretmek. |
| TENAZUL |
Birbiri ile oklaşmak. |
| TENAZUR |
Birbirine karşı olmak. Simetri hâli. * Bakışmak. Bir iş hususunda
birbirine bakmak. |
| TENAZURÎ |
Simetrik. |
| TENAZÜK |
Birbirine süngü ile vurmak. |
| TENAZÜL |
Yayan olarak vuruşmak. |
| TENAZZÜF |
Pâklanma, temizlenme. |
| TENAZZUH |
Bulaşmak. |
| TENAZZUR |
Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma. |
| TENBAL |
Kısa boylu, bodur adam. |
| TENBAN |
f. Don, iç donu. |
| TENBEL |
(Tembel) f. Üşenen, üşengeç. * İşte ağır, davranan ağır yürüyen, ağır
hareketli. |
| TENBEL-HÂNE |
f. Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller
yuvası. |
| TENBELİT |
f. Hayvan yükü. Küçük yük. |
| TENBİE |
Haber vermek. |
| TENBİH |
(C.: Tenbihât) Göz açtırmak. * Gafletten ikaz etmek. Faaliyetini arttırmak.
* Sıkı emir vermek. * Bir işin yapılacağı hakkında yapılan nasihat. |
| TENBİHÂT |
(Tenbih. C.) Tenbihler. İkaz etmeler. |
| TENBİK |
Ağaçları aynı hizâda dikmek. |
| TENCİC |
Şâd etmek. Sevindirmek. |
| TENCİD |
Evin içini nakışlı bezlerle süslemek. * Kahraman yapmak. |
| TENCİM |
Yıldız ilmi ile uğraşmak. Yıldızların hareketlerinden mâna çıkarmağa
çalışmak. |
| TENCİR |
Korkutmak. |
| TENCİS |
(Necâset. den) Pisleme, murdarlaştırma, pis etme. |
| TENCİYE |
(Necât. dan) Kurtarma. |
| TENCİZ |
Sona erdirme. Sonuçlandırma, neticelendirme. * Sözünü yerine getirme. |
| TENDİD |
Meşhur etmek. |
| TENDİF |
Yün ve pamuk atmak. |
| TENDİYE |
Islatma, nemleme. |
| TEN-DÜRÜST |
f. Sağlam vücutlu, kuvvetli. Vücudu sağlam olan. |
| TENE |
f. Gövde, beden, cüsse, vücut. * Örümcek ağı. |
| TENEBBİ |
(Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma, peygamberlik dâvasında
bulunma. |
| TENEBBU' |
Az az işlemek. * Yerden kaynama. Nebean etme. |
| TENEBBÜ' |
(Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma. |
| TENEBBÜH |
Uyanmak. Kendine gelmek. Aklını başına getirmek. |
| TENEBBÜT |
Büyümek. Yerden çıkıp biten nebat gibi yetişmek. |
| TENECCÜC |
Çok olmak. * Zayıflamak, süst olmak. * Aşağı gelmek. * Geniş yer
tutmak. |
| TENEDDİ |
Gamkin ve üzüntülü olmak. |
| TENEDDUH |
Koyunun otlamaktan semiz ve besili olması. |
| TENEDDUS |
Çıkmak, huruç etmek. |
| TENEDDÜB |
(Nedbe. den) (Yara) kapanma. |
| TENEDDÜD |
Halk içinde meşhur olmak. |
| TENEDDÜM |
(Nedâmet. den) Pişman olma, pişmanlık duyma, nedâmet etme. |
| TENEDDÜS |
Toprağa gömülmek. |
| TENEFFU' |
(C.: Teneffuât) Faydalanma, menfaatlenme. |
| TENEFFUH |
(Nefh. den) Kabarma, şişme. * Urlanma. * Üflenerek şişme. |
| TENEFFUH |
Boş lâflarla gururlanma. |
| TENEFFUT |
(El) Kabarmak. |
| TENEFFÜL |
Nâfile namaz kılma veya oruç tutma. |
| TENEFFÜR |
Çekinme. Kaçınma. Nefret etme. İğrenme. |
| TENEFFÜS |
(Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme. * Tan yeri ağarma. * Deniz
suyunun sahile vurması. * Üfürmek. * Okullarda ders araları verilen
dinlenme. |
| TENEFFÜSÂT |
(Teneffüs. C.) Teneffüsler. |
| TENEFFÜZ |
(Nefz. den) Nüfuz sahibi ve sözü geçer olma. |
| TENEHHUS |
Kadınların kaşlarını ve yüzlerindeki kılları yolmaları. |
| TENEHNÜH |
Nefsini menetmek. Nefsinin isteklerine engel olmak. |
| TENEKKUB |
Nikab örtmek. Nikablanmak, peçelenmek. |
| TENEKKÜR |
(Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme. |
| TENEKKUS |
Rücu' etmek, geri dönmek. |
| TENEKKÜS |
(Nüks. den) Başaşağı olma. |
| TENEMMUS |
Cınbızla yüzden kıl yolmak. |
| TENEMMÜL |
(Neml. den) Karınca gibi kaynama. * Vücudun bir tarafı, bir organı
uyuşup karıncalanma. |
| TENEMMÜR |
Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak. * Uzun
uzun bağırmak. * Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak. |
| TENEMMÜV |
(Nümüvv. den) Gelişip büyüme. |
| TENESSUH |
Eşsiz, çok güzel ve çok az bulunur olma. |
| TENESSÜK |
İbadet etmek. |
| TENESSÜM |
(Nesim. den) Havayı teneffüs etme. * Güzel kokular kokutmak. * Haber
erişmek. |
| TENESSÜR |
Dağılma, saçılma, yayılma, serpilme. |
| TENEŞŞİ |
Neşvelenme, sarhoş olma. |
| TENEŞŞUT |
(Neşat. dan) Ferahlanma, keyiflenme. |
| TENEŞŞÜB |
Bir şeye ilişip tutulma. |
| TENEŞŞÜD |
Bir haberi veya bir şeyi öğrenmek için insanların farkına varamıyacağı
şekilde nezâketle soruşturma. |
| TENEŞŞÜF |
(Suyu veya rutubeti) çekme, emme. |
| TENEVVUK |
Tabiat, huy. * Hâtır. * Bir işte mübalağa etmek. |
| TENEVVÜ' |
(C.: Tenevvüât) Çeşitlenmek, çeşit çeşit olmak. |
| TENEVVÜB |
Katran ağacı. |
| TENEVVÜH |
(Nevha. dan) Ölüye feryad ederek ağlamak. * Sarkıp sallanıp öteberi
hareket etmek. |
| TENEVVÜM |
Uyuklama, pinekleme. |
| TENEVVÜME |
(C.: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç. |
| TENEVVÜR |
Parlama, ışıldama. * Bir şey hakkında bilgi sahibi olma. * Münir ve
münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak. |
| TENEVVÜS |
Tereddüt etmek, karar verememek. |
| TENEVVÜŞ |
Evmek, acele etmek, sür'at. |
| TENEZZEHE |
Noksan sıfatlardan uzak (meâlinde Allah C.C. için söylenen duâdandır.) |
| TENEZZİ |
Evmek, sür'at, acele etmek. |
| TENEZZÜH |
Uzaklaşmak. * Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izale
için çıkmak. * Kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak. |
| TENEZZÜH-Ü ZÂTÎ |
Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan,
kusurlardan temiz ve uzak oluşu.(Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve
kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine ve gınâ-i mutlakına
muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münâsib bir
şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i
münezzehesi vardır. M.) |
| TENEZZÜL |
(C.: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama. * Gönül alçaklığı.
Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak. * Yavaş yavaş inmek.
Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek. |
| TENEZZÜL-Ü EMTAR |
Yağmur yağması. Yağmur katrelerinin inişi. |
| TENEZZÜLÂT-I İLÂHİYE |
Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması
ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi. |
| TENEZZÜLEN |
Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle. |
| TENEZZÜL |
Hasis ve cimri olmak. * Asılsız olmak. |
| TENEZZÜR |
Korkmak. * Adak adamak, nezretmek. |
| TENFİH |
(C.: Tenfihât) (Nefh. den) Üfleyip şişirme. * Çok üfleme. |
| TENFİH |
Yorma, güçsüz bırakma. |
| TENFİL |
Ziyade etmek, çoğaltmak. * Kandırmak. |
| TENFİR |
(Nefret. den) Ürkütme, korkutma. * Nefret ettirme. * Mekruh ve
müstehcen isim takma. * Galibiyetle hükmetme. * (Nefir. den) Asker toplama. |
| TENFİS |
(C.: Tenfisât) (Nefes. den) Nefeslendirme, soluklandırma,
ferahlandırma. |
| TENFİŞ |
(C.: Tenfişât) Pamuk gibi atma. Yün ditme. |
| TENFİT |
Çok kaynatmak. * Neftlemek. |
| TENFİZ |
Sıçratma. Sıçramaya zorlama. |
| TENFİZ |
İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek. * İçinden geçirmek ve öteye çıkarmak. |
| TENFİZ-İ AHKÂM |
Hükümleri yürütmek, kanunları tatbik etmek. |
| TENFİZ |
Silkmek. * Saçmak, dağıtmak. |
| TENG |
f. Dar, sıkıntılı, melul, kederli. * Kıtlık. |
| TENGÇEŞM |
f. Açgözlü. |
| TENGDİL |
(C.: Tengdilân) f. Yüreği dar. İçi sıkıntılı. |
| TENGÎ |
f. Darlık. * Züğürtlük. |
| TENGİS |
(Nags. dan) Hayatını tasalı, kederli kılmak. |
| TENGİZ |
Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma. |
| TENGNA |
f. Dar yer. Geçit, boğaz. Sıkıntılı yer. * Mezar. |
| TENHA |
f. Boş yer. Kimsesiz yer. * Yalnız, tek. |
| TENHANİŞİN |
f. Tek başına oturan. Yalnız oturan. |
| TENHAREV |
f. Yalnız giden. |
| TENHAYÎ |
f. Yalnızlık, ıssızlık, tenhalık. |
| TENHIYE |
Irak etmek, uzaklaştırmak. * Gidermek. * Silkmek. * Çıkarmak. |
| TENHİB |
Suya gayet yakın olmak. |
| TENHİL |
Elek ile eleme. |
| TENHİYE |
İçinde suyu az olan çukur. |
| TE'NİB |
Ayıplamak. * İncitmek. |
| TENİDE |
f. Örümcek ağı. * Örülmüş, dokunmuş. |
| TEN'İL |
Nallama, nallanma. |
| TEN'İM |
Nimetlendirmek. Bolluk içinde olmak. Rahat ve refah kılmak. * "Neam"
diye cevap vermek. |
| TE'NİS |
Bir kelimenin sonuna te'nis alâmeti olan ( ) ilâve ederek müennes
yapmak. |
| TE'NİS |
Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Bir hayvanı terbiye ederek işe
yarar hale getirmek. |
| TE'NİS-İ EZHAN |
Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak. |
| TEN'İŞ |
Yukarı kaldırma. |
| TENİZE |
Uç, etek. |
| TENİZE-İ KÛH |
Dağ eteği. |
| TENKIYE |
Tıb: Şırınga âleti. * Temizleme, tathir. |
| TENKİB |
Dolaşıp gezmek. * Ticaret yapmak. Tefahhus etmek. * İnceden inceye
araştırmak. |
| TENKİB |
Dönmek veya döndürmek. |
| TENKİD |
Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana
çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve
yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve
imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek
yıkıcı bir tenkiddir. Tenkid edenin, tenkid edeceği mesele hakkında bilgili
olması gerekir. Tenkide his, ihtiras, menfaat, peşin hüküm araya girmemeli,
tenkid konusunda Hz. Ali'nin (R.A.) şu sözünü unutmamalıdır: "Sen hakikatı
insanla bilemezsin, önce hakikatı tanı, sonra ehlini de tanırsın." (Bak:
Gıybet) |
| TENKİH |
Nikâh etmek, nikâhlanmak. |
| TENKİH |
Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek. * Bir şeyin
fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek. * Temizlemek. *
Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak. |
| TENKİH-ÜL MENAT |
Menatın, yani illetin ayıklanması. Usul-ü Fıkhın kıyas bahsine ait bir
ıstılahtır. Kıyasın dört rüknünden biri olan illetin, diğer benzeri
hususiyetlerden ayıklanmasıdır. Şöyle ki: Şâri (Allah C.C.) bir hükmü bir
sebebe bina eder. Fakat o illetle beraber hükme te'siri olmayan birçok
özellikler de bulunur. Bu yabancı özellikleri ayıklamak ve esas sebebi
meydana çıkarmak gerektir. İşte bu, bir tenkih-ül menat çalışmasıdır. |
| TENKİL |
Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. * Başkalarına ders ve ibret olacak
şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek. * Zincire vurmak. |
| TENKİLÂT |
(Tenkil. C.) Örnek olacak biçimde cezâlandırmalar. * Düşmanları
tepelemeler. * Uzaklaştırmalar. |
| TENKİL |
Mübâlağa ile nakletmek. |
| TENKİR |
Tanınmayacak bir hale koymak. * Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak
belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak. |
| TENKİR |
Sıçratmak. * Ok çevirmek. |
| TENKİS |
Noksanlaştırmak. Azaltmak. İndirmek. |
| TENKİSÂT |
(Tenkis. C.) Tenkisler, eksiltmeler, indirmeler, azaltmalar. |
| TENKİS |
Başaşağı etme. Sernigun etme. * Boşaltma. |
| TENKİS |
Divite mürekkep koymak. |
| TENKİS |
Evmek, acele etmek, sür'at. |
| TENKİŞ |
(C.: Tenkişât) (Nakş. dan) Nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma. |
| TENKİT |
Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak. |
| TENKİT |
Temizleme, fenasını atma. |
| TENKİZ |
İnkaz etmek, kurtarmak. Kurtarılmak. |
| TENMİK |
(Nemk. den) Yazma. Yazılma. * Güzel yazı ile yazma. |
| TENMİYE |
(Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek. * Fesad
veren haber yetiştirmek. * Ateş içine odun atmak. |
| TENNUB |
Katran ağacı. |
| TENNUR |
(C.: Tenânir) Tandır. * Fırın. |
| TENPERVER |
f. Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan. |
| TENSİB |
Uygun görmek. Münasib kılmak. |
| TENSİF |
İkiye bölmek. |
| TENSİK |
Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak. * Edb: Bir ibârede zikredilecek
birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse
tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir. |
| TENSİKAT |
(Tensik. C.) Islahat. Düzen ve nizama koymalar. |
| TENSİL |
Halâs olmak, kurtulmak. |
| TENSİL |
(Kuş ve diğer hayvan) tüylerini yeleklerini, yününü ve kılını döküp
kavlamak. |
| TENSİR |
Serpme, saçma. |
| TENSİS |
(C.: Tensisât) Tedkik ederek karar verme. |
| TENSİYE |
Unutturma. |
| TENŞİB |
Saplama, sokma. * Rüzgâr esme. |
| TENŞİF |
(C.: Tenşifât) Suyu veya rutubeti emdirme. Sünger veya bez ile suyu
alıp kurulama. * Ter kurulama. |
| TENŞİM |
Bir işe başlama. * (Et) bozulup kokma. |
| TENŞİR |
Açıp yayma. Serpme. |
| TENŞİT |
(C.: Tenşitât) (Neşât. dan) Keyiflendirme, şenlendirme. |
| TENŞİYE |
Beslemek, terbiye etmek. * Uzatmak. |
| TENŞÛY |
f. Ölü yıkayıcı. * Teneşir. |
| TENTE |
f. Örümcek ağı. |
| TENTENE |
İplik gibi şeylerle örülmüş delikli bez, perde v.s. Dantela. |
| TENTİF |
Mübâlağa ile yolmak. |
| TENUFE (TENUFİYE) |
(C: Tenânif) Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı. |
| TENUK |
(Tenuka, Tenukıye) : Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı. |
| TENU-MEND |
f. Gövdeli, iriyarı, vücutlu kimse. |
| TENÜK |
f. Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. * İnce, rakik, nârin. * Az, hafif. *
Yumuşak. |
| TENÜK-HAVSALA |
f. Sabırsız adam, tahammülsüz kimse. |
| TENÜK-RU |
f. Yüzü yumuşak olan kimse, yüzü yumuşak adam. |
| TENVAT |
Atın yanına asılan şeyler. |
| TENVİ' |
(C.: Tenviât) (Nev'. den) Çeşitlendirme, nevilendirme, türlü türlü
etme. |
| TENVİC |
Borç edinmek. |
| TENVİH |
Sulandırma. * Yaldızlama. * Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip
haklı gösterme. * Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma. * Bir
kimsenin nâmını, şânını yükseltme. |
| TENVİK |
(Deve) Zayıflamak. |
| TENVİL |
Atâ, bahşiş, hediye. |
| TENVİM |
Uyutmak. Hipnotize etmek. Birisini uyur bulmak. |
| TENVİMÂT |
(Tenvim. C.) Uyutmalar veya uyutulmalar. |
| TENVİN |
Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan
işaretin adı. |
| TENVİN-İ TENKİR |
Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz
kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin
durumu. |
| TENVİR |
(C.: Tenvirât) Aydınlatma. * Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi
münevver kılma. |
| TENVİRÂT |
(Tenvir. C.) Aydınlatmalar, ışıklandırmalar. Tenvir etmeler. |
| TENVİŞ |
Ziyafete davet etmek. |
| TENVİT |
Niyet etmek. |
| TENVİYE |
Niyet etmek. |
| TENYİR |
Beze ve kumaşa işaret koymak. |
| TENZEDE |
f. Sessiz, sâkin, susmuş. |
| TENZİH |
Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) her çeşit kusur,
noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek. * Kabahati yok olduğu
anlaşılmak ve onu ifade etmek. |
| TENZİHEN |
Tenzih ederek. Tenzih etmekle. |
| TENZİHEN MEKRUH |
Nehyine dair şer'î bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen
iş. (Helâle yakın iş) |
| TENZİK |
(At) ayaklarını yukarı kaldırmak. |
| TENZİL |
Bir şeyin bir miktarını çıkarmak. * İndirmek, indirilmek, indirilen.
Aşağı indirmek. * Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize
(A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. (Birden indirmeye inzal, parça parça
indirmeye de tenzil denir.) |
| TENZİLÂT |
(Tenzil. C.) Fiat indirme. İskonto. |
| TENZİR |
(İnzâr. dan) Olacak bir hâdiseyi haber vererek korkutma. (Müjdenin
zıddı) |
| TENZİYE |
Sıçramak. * Üstüne binmek. |
| TEOKRASİ |
(Fr: Theocratie) Din hükümlerine göre idare edilen ve dinî esaslara
bağlı olan idare şekli. Allah namına papazlar idaresi.(Bu kelime, İslâm
memleketlerinde: Şeriat hükümleriyle devleti idare etmek mânasında
kullanılır. Avrupa memleketlerinde ise, "Allah nâmına papazlar idaresi"
mânasına gelir. Hatta 1304'de basılan Kamus-u Fransavî'de: "Kanun-u İlâhî
ile ve sıfat-ı ruhaniyetle icra olunan hükümet" şeklindeki ifadesiyle, bu
iki mânaya işaret edilmiştir. Fakat İslâm ve İsevî milletlerinde teokrasinin
ifade ettiği mânada ilmî ve ehemmiyetli bir fark vardır. Şöyle
ki:Hristiyanlıkta velediyet akidesi ekseriyetçe kabul edildiğinden papaz,
Allah'ın mutlak vekili ve İlâhî kudsiyete sahip addedilmiştir. Buna göre
papaz; murakabe edilmez ve kimseye karşı da mes'ul değildir.İslâmiyette ise:
İdareci, şer'î kanunlara karşı mes'ul olduğu gibi; halkın idareciye itaat
etmesi de, idarecinin Allah'ın kanunlarına bağlılığı nisbetindedir.Bütün
milletlerde kelimenin ifade ettiği müşterek mâna ise; şahıslar tarafından
İlâhî ve dinî hâkimiyeti icra etmektir.) |
| TEOKRAT |
Fr. Dinî, İlâhî. Teokrasi taraftarı olan. |
| TEOKRATİK |
Fr. Teokrasi sistemi. (Bak: Teokrasi) |
| TEOLOJİ |
Fr. Fls: Cenab-ı Hakk'ın varlığı, birliği, sıfat ve isimleri ve
hususiyetleri hakkındaki ilim. İlâhiyat. |
| TEPİDE |
f. Rahatsız, sıkıntıda. |
| TER |
f. Rutubetli, ıslak, yaş. * Taze. |
| TERABBU' |
Bağdaş kurarak rahatça oturma. |
| TERABBUS |
(Tarabbus) Durup bekleme. |
| TERA'BUZ |
Noksan etmek. * Zayıflatmak. |
| TERACİM |
(Teracüm) (Tercüme. C.) Tercüme edilmiş olanlar. Tercümeler. |
| TERACU' |
(Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme. * Birinden ayrılma. *
Dönme, vazgeçme. |
| TERACÜM |
Taşla atışmak. |
| TERAD |
Birbirini reddetmek. |
| TERADÜF |
Birbiri peşinden gitmek. * Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı
mânada olması. |
| TERAFU' |
(Ref'. den) Duruşmaya girme. |
| TERAFUK |
Arkadaş olma. * Yardımlaşma, yardım etme. |
| TERAFÜD |
Birbirine yardım etme. Yardımlaşma. |
| TERAGGUM |
Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. |
| TERAH |
Gam, keder, acı. |
| TERAHHUL |
(C.: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme. * Yola çıkma. *
Menzile konma. |
| TERAHHUM |
Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme. |
| TERAHHUMÂT |
(Terahhum. C.) Acımalar, merhamet etmeler. |
| TERAHHUMEN |
Acıyarak, merhamet ederek. |
| TERAHHUS |
İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma. * Ucuzlama. |
| TERAHİ |
İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. *
Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme. |
| TERAHÜN |
Karşılıklı olarak rehin vermek. |
| TERAÎ |
Aynaya bakma. * Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında
mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek. * Hurmanın kuruyup renginin belli
olması. |
| TERAÎ |
Çayıra çıkma. Otlama. |
| TERAİB |
(Teribe. C.) Tıb: Göğüs kemikleri. Kaburga kemikleri. Gerdanlık yeri. |
| TERAK |
f. Yarık, çatlak. * Gürültü, çatırdı. |
| TERAKİB |
(Terkib. C.) Terkibler. * Gr: İki veya daha çok kelimeden meydana gelen
birleşik kelimeler. Tamlamalar. |
| TERAKKİ |
İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. * Artma, çoğalma. * Bilgi ve
medeniyetçe yükseliş.(Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet
3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye) |
| TERAKKİCU |
f. Terakki isteyen, terakki taraftarı. |
| TERAKKİPERVER |
f. Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven. |
| TERAKKİŞİKEN |
f. Terakkiyi kıran, ilerlemeyi önleyen, terakkinin aleyhinde bulunan. |
| TERAKKİYÂT |
(Terakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.( $ Hazret-i Âdem
Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, talim-i
esmâdır" diyor. İşte sair enbiyanın mu'cizeleri, birer hususi hârika-i
beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin
fatihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi umum kemâlât ve
terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate
yakın işaret ediyor. Cenab-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin lisan-ı
işaretiyle diyor ki: "Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı
hilâfet dâvasında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim
ettiğimden, siz dahi, mâdem O'nun evlâdı ve vâris-i istidadısınız. Bütün
esmayı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlukata karşı,
rüçhaniyetinize liyâkatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün
mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin, gibi büyük mahlukatlar
size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri
atılınız ve birer ismine yapışınız, çıkınız!... Fakat sizin pederiniz, bir
def'a şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan ruy-i zemine muvakkaten
sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup Hikmet-i İlâhiyyenin
semâvâtından, tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit bevakit
başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek için
fünunuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın
menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyyeme çıkasınız ve o esmânın
dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız...Bir nükte-i mühimme ve bir
sırr-ı ehemm şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar
olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi
"Tâlim-i Esmâ" unvaniyle ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvi
var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir
hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok
perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme
dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at; kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa
yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir...Meselâ: Hendese bir fendir.
Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenab-ı Hakk'ın "İsm-i Adl ve Mukaddir"
ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin Hakimane cilvelerini haşmetiyle
müşahede etmektir.Meselâ: Tıbb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da
nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak'ın "Şâfi" ismine dayanıp, eczahane-i
kübrası olan ruy-i zeminde Rahimane cilvelerini, edviyelerde görmekle, tıbb
kemâlâtını bulur, hakikat olur.Mesela: Hakikat-ı mevcudattan bahseden
Hikmetü'l-Eşyâ, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celâluhu) İsm-i Hakîm'inin
tecelliyat-ı kübrasını, müdebbirane, mürebbiyane eşyada, menfaatlarında ve
maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet
hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve malâyaniyat olur veya
felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.İşte sana üç misal!... Sâir
kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et. İşte Kur'an-ı Hakîm şu âyette
beşeri şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en
ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup,
parmağıyla o mertebeleri göstererek: "Haydi arş ileri" diyor. S.) (Bak:
Medeniyet) |
| TERAKKU' |
Sıkıntı ve emek ile kazanma. |
| TERAKKUB |
Bekleme, gözetleme, yol gözleme. * Ümit etme. * Muntazır olma. |
| TERAKKUBÂT |
(Terakkub. C.) Gözetlemeler, beklemeler. |
| TERAKKUD |
Acele etmek. |
| TERAKKUK |
Merhamete gelme, acıma. |
| TERAKKUS |
Raksetme, dansetme. * Devamlı aşağı inip yukarı çıkma. |
| TERAKRUK |
Parlama. Işıklı olma. |
| TERAKUS |
Karşılıklı olarak oynaşıp raksetme. |
| TERAKÜB |
Birbirine bağlanıp kenetlenme. * Birbirinin üzerine binme. |
| TERAKÜL |
Vuruşmak, döğüşmek. |
| TERAKÜM |
Birikme, yığılma. * Birbiri üzerine sıkışma. |
| TERAKÜMÂT |
(Teraküm. C.) Toplanmalar, yığılmalar, birikmeler. |
| TERAMİ |
Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak. |
| TERANE |
Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir
şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme. |
| TERANEKÂR |
f. Terennüm eden. Öten, ötücü. |
| TERANEPERDÂZ |
f. Makamla şarkı söyliyen. |
| TERANESÂZ |
f. Öten, ötücü. |
| TERANEZÂR |
f. Ahenkli ve cümbüşlü yer. |
| TERANEZEN |
f. Şarkı söyleyen. |
| TERANİ |
(Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil). |
| TERARİH |
(Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler. |
| TERA'RU' |
Deprenmek. * Büyümek. * Çocuğun hareket etmesi. |
| TERASET |
Kalkancılık. |
| TERASUF |
(Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma. |
| TERASÜL |
(C.: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma. |
| TERATİR |
Büyük işler. |
| TERA'UD |
(Ra'd. dan) Titreme. |
| TERAVET |
Tazelik. (Bak: Taravet) |
| TERAVİH |
Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz. |
| TERAVUH |
Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol
ayak üzerine durmak. |
| TERAZİ |
(Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma. |
| TERAZU |
f. Terazi. |
| TERB |
Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak. |
| TERBA |
Toprak. Yer, arz. |
| TERBAB |
Toprak. |
| TERBİ' |
Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba
(dörtlük) şekline koyma. * Dörde bölme. * Dört köşe etme. |
| TERBİAN |
Dört köşeli olarak. * Murabba (kare) olarak. |
| TERBİL |
Ayırmak. |
| TERBİŞ |
(Ok) yeleklemek. |
| TERBİT |
Zeytinyağı vermek. |
| TERBİYE |
Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve
yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak.
Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek. |
| TERBİYEGÂH |
f. Terbiye yeri. Öğrenme ve yetişme yeri. |
| TERBİYEGERDE |
f. Terbiye edilmiş. Yetiştirilmiş. |
| TERBİYET |
"Terbiye" kelimesinin Arabi okunuşudur. |
| TERBİYEVÎ |
Terbiyeli. Terbiye ile alâkalı. |
| TERBUB |
İşe vurulmamış davar. |
| TERCEMAN |
(Tercüman) Terceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Birisinin
veya bir şeyin maksadını anlatmaya, bir şeyi tasvir ve ifadeye vasıta olan. |
| TERCEME |
(Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer
bilinen lügata çevirerek anlatmak.("Elhamdülillah" bir Cümle-i
Kur'aniyyedir. Bunun en kısa mânası, ilm-i Nahiv ve Beyan kaidelerinin
iktiza ettiği şudur: $Yâni: "Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime
karşı da olsa, ezelden ebede kadar hasdır ve lâyıktır O zât-ı
Vâcib-ül-Vücuda ki, ALLAH denilir. " İşte, "Ne kadar hamd varsa", "El-i
istigrak" tan çıkıyor. "Her kimden gelse" kaydı ise, "Hamd" masdar olup,
fâili terkedildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. Hem mef'ulün
terkinde, yine makam-ı hitabide külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için,
"Her kime karşı olsa" kaydını ifade ediyor. "Ezelden ebede kadar" kaydı ise;
fi'lî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet
ettiği için, o mânayı ifade ediyor. "Has ve müstehak" mânasını "Lillâh" daki
"Lâm-ı cer" ifade ediyor. Çünkü: o "Lâm", ihtisas ve istihkak içindir.
"Zat-ı Vacib-ül Vücud" kaydı ise; vücub-u vücud, Uluhiyetin lâzım-ı zarurîsi
ve Zat-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, "Lafzullah" sair
esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve ism-i Azam olduğu itibariyle, delâlet-i
iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud ünvanına dahi, o
delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.İşte, "Elhamdülillah" cümlesinin en
kısa ve Ulemâ-yı Arabiyyece müttefekun-aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle
olursa, başka bir lisana o icaz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
M.)(Ehl-i ilhada kapılan ulemâ-üs-su', milleti aldatmak için diyorlar ki:
İmam-ı A'zam, sâir imamlara muhalif olarak demiş ki: "İhtiyaç olsa, diyar-ı
baidede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine
Fârisî tercümesi cevazı var. "Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe
okuyabiliriz?.."Elcevab: İmam-ı A'zam'ın bu fetvasına karşı, başta a'zamî
imamların en mühimleri ve sair oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvanın aksine
fetva veriyorlar. Âlem-i İslâm'ın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin
caddesidir; mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususi ve dar
caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmam-ı A'zam'ın fetvası, beş cihette
hususidir:Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âherde bulunanlara
aittir.İkincisi: İhtiyac-ı hakikiye binaendir.Üçüncüsü: Bir rivayette,
lisan-ı ehl-i Cennet'ten sayılan Fârisî lisaniyle tercümeye
mahsustur.Dördüncüsü: Fâtiha'ya mahsus olarak cevaz verilmiş, tâ Fâtiha'yı
bilmeyen namazı terketmesin.Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i
İslâmiye ile, maâni-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için
cevaz gösterilmiş. Halbuki, za'f-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten
çıkan ve lisan-i Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imândan tevellüd eden meyl-i
tahrip sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk
ettirmektir! M.)(Terceme: Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir
tâbir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak
için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta
takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde,
san'atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir terceme
değil, eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisanlar beyninde
hutut-i müştereke ne kadar çok olursa olsun, herbirini diğerinden ayıran
birçok hususiyetler de vardır.Onun için lisanî hususiyeti olmayıp sırf akl u
mantıka hitab eden kuru ve fennî eserlerin kabiliyet-i ilmiyesi terakki
etmiş olan lisanlara hakkıyla tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da hem
akla, hem kalbe yahut yalnız zevk ü hissiyata hitab eden ve lisan nokta-i
nazarından edebi kıymeti ve zevk-i san'atı haiz bulunan canlı ve bediî
eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir. (Elmalılı Tefsiri) |
| TERCEME-İ HÂL |
Hal ve hayatını anlatma. Biyografi. |
| TERCİ' |
(Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme. * Sesini yükseltmek. |
| TERCİ'-İ BEND |
f. Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir
beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i
bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her
birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne"
denir. (Edb. L.) |
| TERCİÂT |
(Terci'. C.) Döndürmeler, geri çevirmeler. |
| TERCİB |
(C.: Tercibât) Ululama, tazim. * Meyvesi çok olan ağacın dalları altına
destek koyma. |
| TERCİH |
Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek. |
| TERCİHÂT |
(Tercih. C.) Üstün tutmalar, tercihler. |
| TERCİH BİLÂ MÜRECCİH |
Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini
diğerine üstün tutmak. |
| TERCİL |
Arıtmak. * Saçını tarayıp düzeltmek. |
| TERCİM |
(Recm. den) Taşlama. Taşlayarak öldürme. Recmetme. |
| TERCİYE |
Ümitli olma, umma. |
| TERDAD |
Tekrar. |
| TERDEST |
(C.: Terdestân) f. Eli işe yatkın, usta, mâhir. |
| TERDESTÎ |
f. Ustalık, el yatkınlığı, mahâret. |
| TERDİD |
Geri çevirmek, geriletmek. * Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve
neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek. * İki ihtimâlle fikir anlatmak.
Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek. |
| TERDİF |
(C.: Terdifât) (Redf. den) Peşinden ardı sıra yürütme. |
| TERDİFEN |
Arkasından yürüterek. Katarak. |
| TERDİYE |
(Ridâ. dan) Örtme. Örtü ile kapatma. |
| TERE' |
Dolu nesne. * Kötülüğe ve şerre koşan kimse. |
| TEREB |
Fakir olmak, fakirleşmek. |
| TEREBBU' |
Bağdaş kurup oturmak. * Dört bacaklı olmak. |
| TEREBBUH |
Sarkmak, sülpük olmak. |
| TEREBBÜB |
Fakirlik. |
| TEREBBÜL |
İkdam. *Cür'et. |
| TEREBBÜT |
Eğlenmek. |
| TERECCİ |
(Recâ. dan) Rica etme, yalvarma. * Ümidetme, umma. |
| TERECCUH |
Üstün olmak. Bir tarafa meyletme. |
| TERECCUH BİLÂ MÜRECCİH |
Bir şeyin kendi zâtında diğer şeye karşı bir üstünlük vasfı olmadığı
hâlde, hiç sebebsiz üstün bulunması ki; böyle bir hal imkânsızdır, muhaldir. |
| TERECCÜF |
Deprenmek, hareket etmek. |
| TERECCÜL |
Paklanmak, temizlenmek. * Süslenmek, ziynetlenmek. * Saç ve sakal
taramak. * Yayan yürümek. * Kuyu içine girmek. |
| TEREDDİ |
Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek. * Şal ve örtü örtünmek. |
| TEREDDÜD |
Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak. |
| TEREDDÜDÂT |
(Tereddüd. C.) Tereddüdler. |
| TEREF |
İyi ve güzel yemek. * Yumuşaklık. * İnce, güzel şey. |
| TEREFFU' |
Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak. * Fazlalaşmak. |
| TEREFFUÂT |
(Tereffu'. C.) Yukarı kalkmalar, yükselmeler. |
| TEREFFUK |
(Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla
muâmele etme. |
| TEREFFÜH |
Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak. |
| TEREFRÜF |
Titremek. * şefkat göstermek. |
| TEREHHUS |
Müsaade, ruhsat bulma. * Ucuzlama. |
| TEREHHÜB |
Korku içinde olarak Allah'a sağlam kulluk etmek. |
| TEREHHÜM |
(Bak: Terahhum) |
| TEREK |
Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara
boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus
bölmeli raflara da terek denilir. |
| TEREKAT |
(Tereke. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler, terekeler. |
| TEREKE |
(Terike) Ölen bir kimsenin bıraktığı malların hepsi. |
| TEREKKÜB |
Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. * Bir şeyin birkaç parçadan meydana
gelmesi. |
| TEREKKÜN |
(Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma. * Mânen
kuvvet bulma. |
| TEREMMU' |
Deprenmek. |
| TEREMMÜD |
Yanıp kül olmak. |
| TEREMMÜL |
Dul kalma. (Kadının) kocası ölme. |
| TEREMRÜM |
Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, söylemeyip kalma. |
| TERENNÜH |
(C.: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı
sendeliyerek yürüme. |
| TERENNÜM |
Güzel güzel anlatma. * Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. * Ötmek.
Musikîleşmek. |
| TERENNÜMÂT |
(Terennüm. C.) Terennümler. Güzel güzel anlatmalar. * Şarkı söylemeler.
Ötmeler, musikîler. |
| TERENNÜMSÂZ |
f. Terennüm eden, şarkı söyleyen. |
| TERES |
t. Pezevenk manâsına gelen bir hakaret sözüdür. Hakaret için
kullanılır. |
| TERESSÜB |
Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek. |
| TERESSÜL |
Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak. * Harflerin mâhreclerine ve
medlerine riâyet etme. |
| TERESSÜM |
Resmedilme, resimlenme. * Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine
bakma. * Tedkik ve teemmül eylemek. |
| TEREŞŞUH |
(C.: Tereşşuhât) Terlemek, sızmak. Sızıntı. Sızıntı meydana çıkmak. |
| TEREŞŞUHÂT |
(Tereşşuh. C.) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar. * Kulaktan gelme
haberler. |
| TEREŞŞÜF |
Suyu emme. |
| TEREŞŞÜŞ |
Su saçılmak. * Islanmak. |
| TERETTÜB |
Sıralanmak. * Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. * Bir yerde
aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak. * Zuhura
gelmek. * Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi. |
| TERETTÜL |
Zâhir olmak, görünmek. |
| TERETTÜM |
Bir şeyi unutturmamak için parmağa iplik bağlama. |
| TEREVVİ |
Tefekkür etmek, düşünmek. |
| TEREVVU' |
Korkma. |
| TEREVVUH |
Bir şeyden koku alma. * Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek. |
| TEREYY |
Açık olmak. |
| TEREYYÜB |
Cem'olmak, toplanmak, birikmek. |
| TEREZZÜN |
Vakar gösterme. |
| TERFEND |
(Terfende) f. Turfanda. Mevsiminden önce yetiştirilmiş meyve veya
sebze. |
| TERFİ' |
Yükselme. Yukarı kaldırma. İ'lâ etme. * Talebenin sınıf geçmesi. *
Rütbe alma. Rütbe verme. |
| TERFİAN |
Rütbesi yükseltilerek, rütbe alarak, terfi ederek. |
| TERFİÂT |
(Terfi'. C.) Terfiler. Rütbe vermeler. Rütbe almalar. * Yukarı
kaldırmalar, yükseltmeler. |
| TERFİE |
Dirlik düzenlik temennisinde bulunma. * Sevindirme. |
| TERFİH |
Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma. |
| TERFİH |
Evlenen kimseye "Allah hüsn-ü imtizac eylemek nasibetsin" diye duâ
etmek. |
| TERFİK |
(Refik. den) Birinin yanına katma. Arkadaş etme. |
| TERFİKAN |
Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek. |
| TERFİL |
Ta'zim. * Uzatma. |
| TERFİŞ |
Görmek. |
| TERFİYE |
Sevindirmek. * Rahat etmek. |
| TERGİB |
Şevklendirme, ümidlendirme. Rağbet verdirme. İsteklendirme. |
| TERGİM |
Yere sürtme. * Zelil etmek, hor ve hakir etmek. Rezil, kepaze etmek. |
| TERGİM-İ ENF |
Burnunu yere sürtme. |
| TERGİS |
Mal çoğaltmak. |
| TER-HANE |
f. Tarhana. |
| TERHİB |
(C.: Terhibât) Hal hatır sorma. |
| TERHİB |
Korkutmak. Fazla korkutmak. |
| TERHİBÂT |
(Tehrib. C.) Çok korkutmalar. |
| TERHİBAT |
(Terhib. C.) Hal ve hatır sormalar. |
| TERHİBEN |
Korkutmak suretiyle, korkutarak. |
| TERHİK |
Misafiri çoğaltmak. |
| TERHİL |
Göç ettirme, göçtürme, nakletme. |
| TERHİM |
Yumuşatmak. |
| TERHİM |
Atmak. * Kolaylaştırmak, âsân etmek. * Deveyi sebepsiz kesmek. *
Yumuşak ve ince etmek. * Bir ismi kısaltma. |
| TERHİN |
Rehin verme. Emanet bırakma. |
| TERHİNE |
f. Tarhana. |
| TERHİS |
Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest
bırakmak. |
| TERHİSÂT |
(Terhis. C.) Terhisler. |
| TERHUK |
Yıldıramak, parıldamak. * Sallanmak. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. |
| TERİ' |
Garip kişi. |
| TER'İB |
Çok korkutma. |
| TE'RİB |
Kuvvet verme, sağlamlaştırma. * Çoğaltma. |
| TER'İB |
Kavum dilimi. * Ekmek dilimi. |
| TERİBE |
(C.: Terâyib) Göğüs. |
| TERİBE |
Parmak ucu. * Bir ot cinsi. |
| TERİD |
Yağla ıslanmış ekmek. |
| TER'İF |
Burnundan kan almak. |
| TE'RİK |
Gece uykusuz bırakma. |
| TERİK |
Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer. |
| TERİKE |
(C.: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız. * Deve kuşunun yabana
bıraktığı yumurta. |
| TERİM |
Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya
"tabir" yerinde kullanılır. |
| TE'RİS |
Kandırma. * Ateş yakma. * Fitne düşürme. |
| TER'İS |
Titremek. |
| TER'İŞ |
Titretme. Titretilme. |
| TE'RİŞ |
Bozmak. Fitne çıkarmak. |
| TERK |
Bırakma, salıverme, vazgeçme. * Boşama. Bakmama. İhmal etme. |
| TERK-İ EDEB |
Saygısızlık, edebsizlik, hürmetsizlik. |
| TERK-İ EVTAN |
Vatanlarından ayrılma, vatanlarını terk etme. |
| TERK-İ HAYAT |
Ölme. * Ölüm, vefât. |
| TERK-İ MÂSİVÂ |
Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve
fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah
sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak. |
| TERK-İ TERK |
Ucbe ve fahre girmemek için terkettiklerini de düşünmemek.(Der tarîk-i
Nakşbendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî,
terk-i terk. M.) |
| TERKEND(E) |
f. Yalan, hile, kizb. |
| TERKEŞ |
f. Ok mahfazası, ok kuburu, sadak. |
| TERKIYE |
Yüce etmek. Yükseltmek. |
| TERKİ' |
(Rık'a. dan) Yamama. Yama yapma. Yama vurma. |
| TERKİB |
Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana
getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler. * Gr: Terkib-i nâkıs ve
terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan
terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirine eklenen
kelimelere terkib denir. Bunlar bir ismin veya sıfatın benzerleri arasında
belirtilmesi için başına getirilen isim veya sıfatla birlikte meydana gelir.
Meselâ: Bahçenin duvarı. Kırmızı çiçek... Bu cümleden birincisine "isim
terkibi" veya "terkib-i izâfi" denir. İkincisine "Sıfat terkibi" veya
"terkib-i tavsifî" denir. (Bak: Muzaf) |
| TERKİB-İ BEND |
Edb: Birkaç bendden meydana getirilmiş manzumenin hususan gazel şekli
olup müteaddit manzumeler birer beytle birbirine bağlanmıştır. (Bak:
Terci'-i bend) |
| TERKİB-İ KIYAS |
Bir davayı isbat için delil arayıp bulma usulü. |
| TERKİB-İ MEZCÎ |
İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden
isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi. |
| TERKİBAT |
(Terkib. C.) Terkipler. Birkaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen
şeyler. |
| TERKİBAT-I NİSBET-İ HAFİYE |
Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler. |
| TERKİH |
İşi salâha getirmek. |
| TERKİK |
İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma. * Tecvidde:
Harfi ince okumak. * Bir kimseyi köle veya cariye etme. * Yumuşatma. *
İnceltme. (Bak: Murakkik) |
| TERKİK |
Zayıflatma. Lisanı veya ibareyi kusurlu ve bozuk kullanma. |
| TERKİL |
Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak. |
| TERKİM |
Rakamlamak, rakam koymak. * Nişan eylemek. * Yazma. * Yarma. |
| TERKİN |
Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme. |
| TERKİN |
Boyama, yazma. * Bozulma, bozma. Çizme, silme. |
| TERKİN-İ KAYD |
Kaydını silme, defterden çıkarma. |
| TERKİS |
(Raks. dan) Oynatma, raksettirme. * Döndürmek. |
| TERKİŞ |
(C.: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme. *
Nakışlama, süsleme. |
| TERKİZ |
(Rekz. den) Dikme. Mıhlama, saplama. |
| TERLİYE |
Akılsız yapmak. |
| TERMİD |
Gül renkli olmak. * Gül etmek. * Bir nesneyi gül içinde bırakmak. |
| TERMİK |
Fr. Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili. |
| TERMİL |
Kana boyamak. * Kan gibi kırmızı yapmak. |
| TERMİM |
(C.: Termimât) Onarma, tamir etme. * Kırık kemikleri iyi etme. |
| TERMOS |
yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet
muhafaza edebilen kap. |
| TERNİK |
Bir nesneye bakıp durmak. * Gözün zayıflaması. |
| TERNİN |
Öttürmek. |
| TERÖR |
Fr. Yıldırma, tedhiş, korkutma. Anarşi. |
| TERR |
Vurmak. * Kesmek. * Uzak olmak. |
| TERRAS |
Kalkan kullanan. Kalkancı. |
| TERS |
f. Korku. |
| TERSA |
(C.: Tersâyâ) Hristiyan. İsevi. |
| TERSABEÇE |
(C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu. |
| TERSAN |
f. Korkak, korkan. |
| TERSANE |
f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer. |
| TERSAYAN |
(Tersâ. C.) Hristiyanlar. İseviler. |
| TERSENGİZ |
(Ters-engiz) f. Korkutan, korku veren. |
| TERSİ' |
Oymacılık. * Mücevherler takarak süslemek. * Edb: Bir beyti teşkil eden
mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye
itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii
bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer câlib-i te'cil-i
fenadır.İbka-yı eser mucib-i tahsil-i bekadır. beyti tersi'ye misaldir. |
| TERSİB |
Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma. |
| TERSİL |
Secisiz nesir yapmak. (Bak: Tertil) |
| TERSİM |
Resmini çizmek. Resmedilmek. Resmini yapmak. |
| TERSİMÎ |
Resimle alâkalı ve resme dair. Grafik. |
| TERSİN |
Süzmek. |
| TERSNAK |
f. Korkak, korkan. |
| TERŞİF |
Yudumlama. Yudum yudum içme. |
| TERŞİH |
(C.: Terşihât) Süzme, sızdırma. * Besleyip eğitme, terbiye etme. * Edb:
Sözü özlü söyleme. * Tezyin etmek, süslemek. |
| TERŞİŞ |
(Reşş. den) Saçma, serpme. |
| TERTERE |
Depretmek, harekete getirmek, tahrik etmek. |
| TERTİB |
(C.: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak. * Tedarik
edip hazır ve müheyya kılmak. * Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak. *
Mertebelere göre davranmak. * Hile ile aldatma. |
| TERTİB-İ MUKADDEMÂT |
Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına
göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi
icab eden sebebler. |
| TERTİBÂT |
(Tertib. C.) Düzen, düzenleme. * Karşılayıcı hazırlıklar. |
| TERTİBÂT-I MUKADDEME |
Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler. |
| TERTİBKERDE |
f. Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş. |
| TERTİBSÂZ |
f. Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden. |
| TERTİL |
Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak. * Düşüne
düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak. *
Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya
anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur. |
| TERTİL |
Saçı yağlamak. * Tartmak, ölçmek. |
| TER Ü TAZE |
f. Çok körpe, çok taze. Pek lâtif. |
| TERVİB |
Sütü yoğurt yapmak. * Sütün yoğurt olması. |
| TERVİC |
Revaç vermek. Değerini arttırmak. * Müsait karşılamak. Kabul ettirip,
geçerli kılmak. |
| TERVİE |
Evmeyip tefekkür etmek. Acele etmeyip düşünmek. |
| TERVİH |
(C.: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. *
Rahatlandırma. |
| TERVİHA |
(C.: Teravih) Teravih namazının her dört rekatı. * Teravih namazının
her dördünden sonra oturmak. |
| TERVİK |
Durultma, süzme, saflaştırma. |
| TERVİL |
Yağlı ekmek. * Ekmeği yağ ile ovmak. |
| TERVİYE |
Su verme, sulama, suya kandırma. * İyiden iyiye ve derin derin düşünme. |
| TERVİZ |
Bir yeri çayır çimen yapmak. |
| TERYE |
Az gizli. * Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve
bulantıdan gördüğü nesneler. |
| TER-ZEBAN |
f. "Yaş dilli". Hazırcevap. * Kalem. |
| TERZİK |
Rızık verme, besleme. Rızık için verip yedirme. Nasibdâr kılmak. |
| TERZİL |
Rezil etme. İtibarını kırma. |
| TERZİZ |
Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak. |
| TESABUK |
Yarış etme. Müsabaka. |
| TESABÜR |
Bir şeyi sürekli olarak yapmak. Bir şeye devam üzere çalışma. |
| TESACÜL |
Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur. |
| TESADÜF |
Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme. (Bak:
Delil-i inayet) |
| TESADÜFEN |
Tesadüf olarak, rastgele. |
| TESADÜFÎ |
Rastgele. Tesadüf olarak. Tedbirsiz meydana gelmek suretiyle. |
| TESADÜM |
Vuruşma. Şiddetle çarpışma. |
| TESADÜM-Ü EFKÂR |
Fikirlerin çarpışması. Münazara.(Hak namına, hakikat hesabına olan
tesadüm-ü efkâr ise: Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde
ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet
eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına
hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan "bârika-i
hakikat" değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifak lâzım
gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkisi bulunmaz.
Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam
olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir. M.) |
| TESAFFUH |
Safha safha nazar etme. Bir bir bakma, teemmül etme. |
| TESAFUH |
Elele tutuşma. |
| TESAFÜN |
Lâzım olmak, icab etmek. |
| TESAGUR |
Küçük görünme, küçülme. |
| TESAHHUB |
Nazlanmak. |
| TESAHHUN |
(C.: Tesahhunât) Isınma, kızma. |
| TESAHHUR |
(C.: Tesahhurât) Zevklenip alay etme. * Aleme gülünç olma. Maskara
olma. |
| TESAHHUR |
Seher vaktinde kalkmak. * Sahur yemek. |
| TESAHSU' |
Döndürmek. |
| TESAHUB |
Sahip çıkma, benimseme. * Koruma. * Arkadaşlık etme. |
| TESABUHÂT |
(Tesâhub. C.) Korumalar, sâhib olmalar. * Arkadaşlıklar. |
| TESAHÜL |
Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme. * Gaflet ve
ihmal etme. |
| TESAKKU' |
Bir bâtıl nesneyi çekişmek. |
| TESAKKUB |
(C.: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme. * Zâhir olmak, görünmek. *
Parlamak, ruşen olmak. |
| TESAKKUF |
Zafer bulmak. |
| TESAKUL |
Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme. |
| TESAKUT |
Birbiri ardınca düşmek. Birbirini düşürmek. Düşüşmek. |
| TESAKUTAN |
Ardı ardına düşerek. Karşılıklı düşürmek suretiyle. |
| TESAKÜR |
Sarhoş olmak. |
| TESALLÜB |
(Bak: Tasallüb) |
| TESALUH |
Sağır gibi görünme. |
| TESALÜF |
(Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak
olma. |
| TESALÜM |
Sulh edişmek, barışmak. |
| TESAMU' |
İşitmek. Bir sözü birbirinden duymak. |
| TESAMUH |
Hoş görme. Hoş görürlük. Birbirine kolaylık gösterme. Kayıtsız olma.
Gaflet etmek. * İhmal etmek. |
| TESAMUHAT |
(Tesâmuh. C.) Hoş görmeler, müsâmahalar. * Dikkatsiz ve kayıtsız
davranmalar. |
| TESAMUM |
Sağır görünme. * Sağırlaşma. |
| TESANİF |
(Tasnif. C.) Eserler, kitaplar. |
| TESANÜD |
Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme. |
| TESARU' |
Güreşme. Birbiriyle güreş etme. |
| TESARUF |
Emir ve hükmetme. |
| TESA'SU |
Çok yaşlanmak. * Artık gün geçirmek. * Bir nesnenin ekserisinin
geçmesi. |
| TESATÜL |
Ulaşmak, varmak. |
| TESAUD |
(C.: Tesâudât) (Suud. dan) Yukarı çıkma. |
| TESAUF |
Muvâfakat etmek, uymak, anlaşmak. |
| TESAÜB |
Esneme. * Gaflette bulunma. Boş bulunma. |
| TESAÜL |
Birbirine sual etme, soru sormak. |
| TESAVİ |
İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki
taraf da aynı ve bir derecede bulunmak (Tesâvi-i tarafeyn de denir.) |
| TESAVİ-İ KUVÂ |
Kuvvetlerin müsaviliği, eşitliği. |
| TESAVİR |
(Tasvir. C.) Tasvirler. |
| TESAVÜB |
Esnemek. * Gafil olmak, gaflette bulunmak. |
| TESAVÜB |
Sövmek, sövüşmek. |
| TESAVÜK |
Yürek zayıflığından eğilip sendelemek. |
| TESAVÜM |
Alış-verişte birbirine mukavele yapmak, anlaşmak. |
| TESAVÜT |
(Ot) katı olmak. |
| TESAYÜF |
(Seyf. den) Kılıçla vuruşma. |
| TESAYÜL |
Suyun revân olup akması. |
| TESAYÜR |
Bir uğurdan gitmek. |
| TESBİ' |
(Seb'. den) Yediye çıkarma, yedileme. * Bir şeyi yedi parça yapma. |
| TESBİAN |
Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak. |
| TESBİD |
Kıl yolmak. * Yağlanmayı terk etmek. |
| TESBİH |
Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle
yâdetmek. Yâni: Allah'ın zâtında, sıfâtında ve ef'âlinde cemi' nekaisten
münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan) |
| TESBİH |
Tahfif etmek, hafifletmek. * Derin uyumak. |
| TESBİH |
Dâim olmak, süreklilik. * Bir kimseyi hayatında sena edip övmek. |
| TESBİHAT |
(Tesbih. C.) Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) sıfatına lâyık ifadelerle
yâdetmeler. |
| TESBİHFEŞAN |
f. Çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden. |
| TESBİHHAN |
f. Tesbih eden, tesbih okuyan. |
| TESBİK |
(C.: Tesbikat) (Sebk. den) Eritip kalıba dökme. |
| TESBİL |
(Sebil. den) Bir şeyi Allah rızası için vakfetme, Allah yoluna bağlama.
* Yolcu etme, yola çıkarma. * Yol gösterme. * Kesme. |
| TESBİT |
Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme. * Bir
şeyin aslını kat'i olarak bulma. |
| TESCİ' |
Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek. |
| TESCİF |
Bir şeyi örtme. |
| TESCİH |
(Eşek) dişiyle bir yerini tutup ısırmak. |
| TESCİL |
Sicile geçirme, deftere kaydetme. * Sağlamlaştırma. |
| TESCİLÂT |
(Tescil. C.) Kütüğe geçirmeler, sicile geçirmeler. |
| TESCİN |
(Sicn. den) Hapsetme, zindana koyma. |
| TESCİR |
Tennur yakmak. * Denizi kurutmak. * Boşaltmak ve doldurmak. * Ağlayarak
çağırmak. |
| TESCİYE |
(Seciye. den) Üstün ahlâk kazandırma. * Bir nesneyi örtmek. |
| TESDİD |
(Sedd. den) Hayırlı işe doğru yöneltme. * Doğrultma, doğrultulma. |
| TESDİS |
(C.: Tesdisât) (Süds. den) Gazelin her beytine dörder mısra ilâve ile
onu müseddes (altı mısralı) hâline getirmek. |
| TESDİYE |
Çulhaların bez çözmeleri. |
| TESEBBÜB |
(Sebeb. den) Sebeb olmak. |
| TESEBBÜBEN |
Sebep olma suretiyle. |
| TESEBBÜT |
(Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme. * Bir nesneye
yapışmak. Tevakkuf. |
| TESEBBÜT |
Eğlenmek, oyalanmak. Geç gelmek. |
| TESEBBÜT |
Rahatlık. * Sâkin olmak. |
| TESECCU' |
Kuşların cıvıltıları. * Seci' yapmalar. |
| TESECCÜD |
(Secde. den) (C.: Teseccüdât) Secde etme, secdeye kapanma. |
| TESEFFÜH |
Sefihleşme. * Mütegayyer olmak, değişmek. * Akılsızlık etmek. |
| TESEFFÜL |
Örtme. * Aşağı sarkma. * Bayağılaşma, aşağılaşma. |
| TESEFSÜF |
Yaramaz olmak. |
| TESEHHUB |
Bulutlanma. |
| TESEHHUR |
Sahur yemeği yeme. (Bak: Sahur) |
| TESEHHUR |
Alay etme, maskaraya alma. |
| TESEHHURKÂR |
Maskara. |
| TESEHHÜD |
Uyanıklık. |
| TESEHHÜR |
(Sehr. den) Gece uyumayıp uyanık kalma. |
| TESEKKÜN |
(Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma. * Miskin ve fakir olma. |
| TESEKKÜN-İ DERYA |
Denizin sâkinleşmesi. |
| TESEKKÜN-İ NİZA' |
Kavganın yatışması.TESEKKÜR : Sarhoş olma. * Şeker hastalığı. * Şeker
hastalığına tutulma. |
| TESELLİ |
Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle
ferahlandırma. |
| TESELLİ-ÂMİZ |
Teselli verici, avutucu, avundurucu. |
| TESELLİ-PEZİR |
f. Avutulabilir, avundurulabilir. |
| TESELLİ-YÂB |
f. Avunan, avutulan, teselli bulan. |
| TESELLU' |
Ahmak olmak. |
| TESELLUH |
(Silâh. dan) Silâhlanma, silâh kuşanma. |
| TESELLUK |
Yüksek yere, duvar üstüne çıkma. * Sırt üstü uyuma. |
| TESELLÜB |
Soyunma. * Kocası ölen kadının, zinetli elbisesini çıkarıp, matem
elbisesini giymesi. (Bu iyi bir âdet değildir.) |
| TESELLÜL |
İnsanlar içinden sıyrılıp çıkma. * Verem hastalığına yakalanma. |
| TESELLÜM |
Teslim edilen şeyi tekrar teslim alma. * Verilen bir şeyi alıp
kaydetme. * Teslim olma. * İslâm olma. |
| TESELLÜM |
Çentik çentik olma, diş diş olma. Gedik olma. * Ağzını yaşmaklama. |
| TESELSÜL |
Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda
etme. * Ulaştırma. * Man: (Bak: Delil-i ihtira) |
| TESELSÜL-Ü İLEL |
İlletlerin zincirleme devam etmesi. Sebeblerin teselsülü. |
| TESELSÜLÂT |
(Teselsül. C.) Zincirlemeler. Zincirleme gitmeler. |
| TESEMMİ |
Bir şahsa veya kabileye müntesib olma. * Bir isimle isimlenme. |
| TESEMMUH |
Cömertlik etmek. |
| TESEMMÜM |
Zehirlenmek. |
| TESEMMÜMÂT |
(Tesemmüm. C.) Zehirlenmeler. |
| TESEMMÜN |
(Semen. den) şişmanlama, semirme. |
| TESENBÜL |
Sümbülleşme, sümbül verme. |
| TESENNİ |
İki kat olma, eğilip bükülme. |
| TESENNÜH |
Küflenme. |
| TESENNÜM |
Ufak olmak. * Yerden iki üç karış yüksek olmak. * Hörgüç üstüne binmek. |
| TESENNÜN |
Halinden dönmek. * Üzerinden yıl geçmek. * Yaşlı olmak, yaşlanmak,
ihtiyarlamak. * (Sinn. den) Diş çıkarma. |
| TESERBÜL |
Gömlek giymek. |
| TESERRİ |
Cariye alma, odalık edinme. |
| TESERRU' |
(Sür'at. den) Koşma. Çabuk davranma. |
| TESERRUT |
Yutmak. |
| TESERVÜL |
Don giymek. |
| TESE'SÜ' |
Korkmak. |
| TESETTÜR |
Kapanıp gizlenme. Örtünme. * Fık: Kadınların ve erkeklerin başkasına,
nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri.(Kur'an
merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için haya perdesini takmasını
emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet
çekmesinler. Alet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta hükmüne geçmesinler.
Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de
baştan çıkarmıştır. Halbuki aile hayatı, kadın - erkek mabeyninde mütekabil
hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık - saçıklık, samimi hürmet ve
muhabbeti izale edip ailevi hayatı zehirlemiştir. Hususan suretperestlik,
ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet verdiği şununla
anlaşılır: Nasılki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine
nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de:
Ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri
hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı
ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder. S.)(Hem tefahhuş ve tefessüh
etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve seri'-üt teessür olduğundan; maddeten
te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.
Hatta iştiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-ı
nazardan sıkılarak "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye
polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilâf-ı
fıtrattır. Kur'ân'ın tesettür emri fıtri olmakla beraber; o maden-i şefkat
ve kıymettar birer refika-i ebediyye olabilen kadınları tesettür ile
sukuttan, zilletten ve mânevi esaretten ve sefâletten kurtarıyor. L.)(Her
müslüman için avret mahallerini örtecek, kendisini sıcaktan, soğuktan
koruyacak miktar elbise giymek farzdır. Bu elbisenin etekleri, erkeklerde
bacakların yarısına kadar; kadınlarda ayakların yüzlerine kadar uzamalıdır.
Kolları da parmak uçlarına kadar uzun bulunmalıdır. B.İ.İ.)(İhticab ve
mesturiyetin "yani, perdelenme ve örtünmenin" nev'i ikidir. Biri: hane
içinde ihticabdır ki, kadın kısmı evi içinde zevcinin ve mahremlerinin
gayriye muhalit (Yani beraber ve birarada) olmamak ve görünmemektir. Diğeri:
Hane dışında ihticabdır ki, kimseye görünmemek üzere yüzünü ve başdan
aşağıya kadar bütün endamını (vücudunu) ve hatta libasını (yani: Evde
giydiği elbisesini) örtmek ve gizlemektir. Bunun zıddına tekeşşüf (açılma)
ve bunun da ifratına tebezzül (yani, ayak altına düşmüş ve herkesin oyuncağı
olmuş derecede kıymetsiz ve mübtezel olmak) tabir olunur.Kadınlar
tekeşşüfden ve tebezzülden ve ricalin (erkeklerin) iştahlı gözlerine, dar
örtülerle arz-ı endam etmekten memnu'durlar. Yüzlerini ve ellerini hatta
ayaklarını, namazda açık bulundurabilirler. Velâkin zaruret olmadıkça mahrem
olmayana bunları (yani; yüzlerini, ellerini ve ayaklarını) dahi
gösteremezler. Sokakta yüz açmak ve libasın (yani, evde giydiği elbisenin)
kolunu veya eteğini örtüden (yani cilbabdan ve çarşaftan) çıkarmak, şeriatın
emrine muhaliftir. İhticab (tam örtünmek) emr-i Kur'anîdir. Onda (örtünmede)
tehavünün (yani, örtünmede lâkaydlık ile hassasiyet göstermemenin) vebali
büyüktür. Yüz mahrem değildir tâbiri, salât (namaz) hakkında olmaktan
gayride galattır. (yani: Yüz, namaz dışında mahremdir, örtülmelidir.)Sure-i
Celile-i Ahzab ile inen hicab (örtünme) âyetinde: Açık-saçıklık, nehiy
(haram) ve kadınlar erkekle ihtilattan (karışık bulunmaktan) men' olunarak
örtü altında siyanet kılındılar. (yani, muhafaza altına alındılar.)
Ziynetlerinden mâdud olan libasları (yani, süs eşyası kabul edilen evde
giydikleri elbiseleri) dahi erkeklerden örtünmeye mecbur olarak (yani:
Kadınlara emredilerek) bürgü ve çarşaf içinde bulundular ve yüzlerine peçe
çekip yalnız gözlerini açık bulundurdular.) (Ni'met-ül İslâm'dan)(Kızlar ve
kadınlar baştan aşağıya kadar örtündükten başka, yürürken de edeb-i vakar
ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sun'î veya hılkî zinetleri bilinsin diye
bacak oynatıp, ayak çalmasınlar. Çapkın yürüyüşle nazar-ı dikkati
celbetmesinler.) (Elmalılı Tefsiri, Sure: 24, Ayet : 31)(Tesettür etmeyip de
bütün güzellik ve süspüsleriyle kendini yabancı gözlere vaz' ve teşhir eden
bir kadın tabiîdir ki; istiklâl ve hürriyetini ve vakar ve izzetini muhafaza
edemez. O.S.) (Bak: Avret) |
| TESETTÜR-Ü NİSVAN |
Kadınların örtünmesi. |
| TESE'ÜL |
(Sual. den) Dilenme, dilencilik etme. |
| TESEVVİ |
Düzeltme, tesviye etme, düzleme. |
| TESEVVÜB |
(Sevâb. dan) Sevap kazanma, sevaplanma. * Farz olan namazdan sonra
nâfile namaz kılma. |
| TESEVVÜK |
Misvak yapmak. |
| TESEVVÜL |
Galip olmak, yenmek. |
| TESEVVÜR |
Kadının çok doğurucu olması. |
| TESEVVÜR |
Yüksekten aşağı inmek. |
| TESEYYÜB |
(Seyyib. den) (Kadın) dul kalma. |
| TESEYYÜB |
Üşenme, kayıtsızlık, tembellik. |
| TESEYYÜD |
Yükseltme. * Sağlam olma. |
| TESFİ' |
Sıcağın, insanın yüzünü yakması. |
| TESFİD |
Kebap yapmak için eti şişe dizme. |
| TESFİF |
Dövüp ezme, toz haline getirme. |
| TESFİH |
(Sefahet. den) Sefih görme, sefih sayma. Akılsız, müsrif ve eğlenceye
düşkün addetmek. |
| TESFİL |
(C.: Tesfilât) (Süfl. den). Aşağılaştırma, sefilleştirme,
bayağılaştırma. |
| TESFİR |
(Sefer. den) Yolcu etme, yola çıkarma, sefere gönderme. |
| TESHİK |
Ezme, dövme, döğerek ezme. |
| TESHİL |
Öksürtme. |
| TESHİL |
(C.: Teshilât) Kolaylaştırma. Zorluğa âit şeyleri kaldırma. |
| TESHİLAT |
(Teshil. C.) Kolaylıklar. |
| TESHİLEN |
Kolay olmak üzere. |
| TESHİM |
Nakışlı etmek, nakışlamak. |
| TESHİM |
Yüzüne kara vurmak. |
| TESHİN |
Isıtmak, soğukluğunu gidermek. |
| TESHİNÂT |
(Teshin. C.) Isıtmalar, kızdırmalar. |
| TESHİR |
Büyüleme, sihir yapma, aldatma. * Yemek ve içmeğe muhtaç etme. |
| TESHİR |
Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme. * İtaat ettirme. * Hakir ve
zelil etmek. |
| TES'İD |
Tebrik etme, saadetlendirme. * Sevinç ve sürur ile bayram yapma. |
| TE'SİF |
Sacayak üstüne çömlek koymak. |
| TE'SİL |
Tez etmek. Sür'atli yapmak. |
| TE'SİL |
Sermaye vermek. * Asıl etmek. |
| TE'SİM |
Günah işledin demek. Bir kimsenin günahkâr olduğunu söylemek. |
| TE'SİN |
Tağyir etmek, değiştirmek. |
| TE'SİR |
Bir şeyde eser ve nişane bırakma. * Vasıfları ve halleri değiştirme. *
İşleme, dokuma, iz bırakma. * İçe işleme. * Kederlenme.(Esbaba te'sir-i
hakiki verilmemiş. Vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab
dest-i kudrete perde olmuştur. İzzet ve azamet öyle ister. Tâ, nazar-ı
zâhirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir
görülmesin. M.)(Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden
adam, hadsî bir sür'atle anlar ki: Te'sir ve fâiliyet lâtif, nurani,
mücerred olan şeylerin şe'ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de
maddi, kesif, cismani şeylerin hassasıdır. Evet misal olarak semadaki nur
ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyâsiyle yerde iş görür,
faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor.
Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.Ve keza, eşya arasında vukua gelen
fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey lâtif, nurani ise, sebep ve fâil
olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet
mertebesine yakışıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zâhiriyenin Hâlikıyla,
müsebbebatın mucidi, ancak ve ancak Nur-ül-Envar, Sâni-i Ezelî'dir. M.N.) |
| TES'İR |
(Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme. * Kıymet ve değer koyma. Narh
koyma. |
| TE'SİRAT |
(Te'sir. C.) Te'sirler. |
| TE'SİS |
Kurma, temelleştirme, esaslar koyma. * Esas koymakla sâbit, sağlam ve
kararlı kılmak. |
| TE'SİSAT |
(Te'sis. C.) Te'sisler, kuruluşlar. Kurulup temelleştirilen şeyler. |
| TE'SİYE |
Teselli verme, avutma. |
| TESKIYE |
(Saky. dan) Su verme. * Sulama. |
| TESKİB |
(Sakb. dan) Delik açma, delme. |
| TESKİF |
Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek. |
| TESKİF |
Evin üstünü örtmek. |
| TESKİL |
(Sakl. dan) Ağırlaştırma. Ağırlığını artırma. |
| TESKİM |
(Sakm. dan) Hasta etme. * Bozuk ve yanlış sayma. |
| TESKİN |
Rahatlandırma. Yatıştırma. Sükunet verme. Şiddet, hiddet ve ıztırabını
izale etme. * Gr: Bir harfi sâkin okuma. |
| TESKİR |
(Sekr. den) Sarhoş etme. * Gözü kamaştırıp görmesini zayıflatmak. |
| TESKİT |
(Sükût. dan) Susturma. Sükût ettirme. |
| TESLİ' |
Yarmak. |
| TESLİB |
Soyunmak. * Gammazlık. * Erkeği ölen kadının, keder esvâbı giymesi. |
| TESLİF |
Kahvaltı etme. * Takdim etmek. * Bir nesnenin fiyatını evvelden vermek. |
| TESLİH |
(Selh. den) Derisini yüzüp çıkarma. |
| TESLİH |
Silâhlandırma. Silâh ile donatma. |
| TESLİHÂT-I ASKERİYE |
Askerin silâhlandırılması. |
| TESLİL |
(Sell. den) Sıyırıp çekme. * Verem etme. |
| TESLİM |
Bir emâneti verme. * Kabul etme. * Doğru ve haklı bulma. * Selâmetle
dua etme. * Karşısındakinin hükmü altına girme. * Kendini Allah'ın takdirine
terketme, emri altına girme. * Belâ ve âfetten korunur olma. * Bir şeyi,
yeni sâhibine verme. * Dayanamayıp pes deme. * Hakikat olduğunu söyleyip
i'tiraf etme. |
| TESLİM-İ CAN |
Ölme. |
| TESLİM-İ RUH |
Ölme. Ruhu teslim etme. |
| TESLİM |
Diş diş etme. Merdiven haline getirme, ayak ayak düzme. |
| TESLİMAT |
(Teslim. C.) Bir hesap üzerine yapılan ödemeler. |
| TESLİMİYET |
Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek. |
| TESLİM-KERDE |
f. Teslim edilmiş olan. |
| TESLİS |
Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında
olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da
Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç
Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.) |
| TESLİT |
Havâle etmek. (Bak: Taslit) |
| TESLİYE |
Avutma, teselli etme. |
| TESLİYE-İ HÂTIR |
Gönül alınma. |
| TESLİYET |
Avutma, teselli verme. |
| TESLİYET-BAHŞ |
f. Avutucu, teselli verici. |
| TESLİYET-KÂR |
f. Avutucu, teselli verici. |
| TESMİ' |
(C.: Tesmiât) (Sem'. den) İşittirme, duyurma. |
| TESMİA |
Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma. |
| TESMİAT |
(Tesmi. C.) İşittirmeler, duyurmalar. |
| TESMİD |
Yere ters ve kül dökmek. |
| TESMİH |
Yab yab gitmek. * Süngü ağacını yontup düzeltmek. |
| TESMİM |
Zehirleme. |
| TESMİMEN |
Zehirleyerek. |
| TESMİN |
(Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma. * Bir şeye kıymet
biçme. |
| TESMİN |
(Semen. den) Semirtme, yağlatma. |
| TESMİR |
Çivileme, mıhlama. |
| TESMİR |
(Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması. * Ağaçların çiçeklerini
döküp yemiş bağlaması. |
| TESMİR |
Koyu nesneye su katıp duru etmek. * İksir ile sağlamlaştırmak. |
| TESMİT |
Edb: Gazel yahut kasideyi "müsemmat" tarzında tanzim etme. |
| TESMİT |
Aksıran kimselere: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" demek. |
| TESMİYE |
İsimlendirme. Ad verme. * Besmele çekme. |
| TESNİD |
Dayak vurmak. |
| TESNİM |
Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup,
yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i
Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir. (E.T.) |
| TESNİYE |
Vasıflandırma. * Gr: Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi
hâli, kelimeyi iki şeye delâlet ettiren siga. Bu şekil kelimenin sonuna
"elif-nun" veya "ye-nun" getirilerek yapılır. Meselâ: Recul: Adam. İki adam
demek için: Reculân () veya Reculeyn () denir. |
| TESNİYE |
Bir şeyi kolaylaştırma. |
| TESRİ' |
Hızlandırma. Sür'atlendirme. Acele ettirme. |
| TESRİAN |
Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için. |
| TESRİÂT |
(Tesri'. C.) Çabuklaştırmalar, hızlandırmalar. |
| TESRİB |
Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve
muaheze mânasına kullanılır. * Darılma. Ayıplama. * Başa kakma. |
| TESRİB |
(Sürub. dan) (Asker) gönderme, yollama. * Atı ve deveyi bölük bölük
edip yollamak. |
| TESRİC |
Kandil yakmak. * Güzelleştirmek. * Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer
vurma. |
| TESRİD |
Davar boğazlandığında daha soğumadan bir yerini kesmek veya kırmak. |
| TESRİD |
Sahtiyan dikmek. * Kırba dikmek. |
| TESRİH |
Talâk. Boşanma, ayrılma. * Halâs etme, kurtarma. * Bırakma, salıverme.
* Kıl tarama. * Asan etme, kolaylaştırma. |
| TESRİH-İ LİHYE |
Sakal bırakma. |
| TESRİK |
(Sirkat. den) (C.: Tesrikat) Bir kimseye hırsız deme. |
| TESRİR |
(C.: Tesrirât) (Sürur. dan) Sevindirme. |
| TESRİYE |
Gam ve kederi bırakma. Kederi yok etme. |
| TESTİH |
Yassı ve düz yapmak. * Eşit yapmak, beraber etmek. |
| TESTİH |
Yün ve pamuk tepmek. |
| TESTİR |
Gizleme, saklama, setretme, örtme. |
| TESVİB |
Sevab vermek demektir. Sevab da ceza gibi, hayır veya şer herhangi bir
şeyin karşılığıdır. Sevab, hayırda meşhur olmuştur. Lisanımızda da ceza,
şerde kullanılmıştır. (E.T.) |
| TESVİD |
Karartma. Yazı ile karalama. Yazmak, müsvedde yapmak. |
| TESVİF |
(Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme. |
| TESVİG |
Cevaz verme. * Kolaylaştırma. * Tecavüz etmek, haddini aşmak. |
| TESVİK |
(Sevk. den) Sürme, ileri gütme. |
| TESVİK |
(Misvak. dan) Dişleri misvaklama. |
| TESVİL |
(C.: Tesvilât) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma. * Tezyin etmek,
süslemek. |
| TESVİM |
Davarı otlamaya salmak. * İşaretlemek, nişan etmek. * Dağlamak. |
| TESVİR |
Büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme. * Koluna bilezik yapma. |
| TESVİR |
Toz kaldırma. * Derin ve gizli mânayı araştırma. |
| TESVİS |
Buğdaya bit düşmek. |
| TESVİT |
Karıştırmak. |
| TESVİYE |
Seviyelendirme. Düzleme. Beraber etme. İki şeyi müsavi etme. * Bir
neticeye bağlama. |
| TESVİYE-İ DEYN |
Borç ödeme. |
| TESVİYE-İ UMÛR |
İşlerin görülüp neticelendirilmesi. |
| TESYAR |
Gönderme, gönderilme. (Eşya hakkında) (Tisyâr şekli yanlıştır) |
| TESYİL |
Akıtma. Akıtılma. Sel gibi akıtılma. |
| TESYİR |
(Seyr. den) (C: Tesyirât) Gönderme, yollama. Seyrettirme. * Sürmek. *
Bezi yol yol alaca edip dokumak. |
| TEŞABÜH |
Benzeşme. Birbirine benzeme. |
| TEŞABÜK |
Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma. |
| TEŞABÜR |
Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı
gelmek. |
| TEŞACÜR |
(şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş. |
| TEŞAFF |
Kap içinde olan suyu içmek. |
| TEŞAHH |
Bahillik edişmek. |
| TEŞAHHUB |
Akmak, seyelan etmek. |
| TEŞAHHUM |
(Şahm. dan) Yağlanma, semirme, şişmanlama. |
| TEŞAHHUS |
(C.: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme. |
| TEŞAHUS |
Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak. |
| TEŞAHÜD |
Hazır olmak. |
| TEŞAKİ |
(Şekvâ. dan) Birbirinden şikâyet etme. * Dertleşme. |
| TEŞAKK |
Muhalefet edişmek, uyuşamamak. * Zor ve meşakkatli olmak. |
| TEŞAKKUK |
(Şakk. dan) Yarılma, ikiye ayrılma. |
| TEŞAKÜL |
(şekl. den) şekil ve suretçe bir olma. Birbirine uyma. |
| TEŞAKÜS |
Husumet edişmek, düşmanlık yapmak. |
| TEŞAM |
Yılışmak, gülüşmek. * Koklaşmak. |
| TEŞAMUH |
(şemh. den) Yüce, büyük, yüksek olmak. Yükselmek. |
| TEŞANÜ' |
Buğz edişmek, kin gütmek. |
| TEŞARÜK |
Ortaklık etme. Birbirine ortak olma. |
| TEŞA'ŞU' |
Şaşaalanma, parıldama. |
| TEŞATÜM |
(şetm. den) Sövüşme. |
| TEŞA'U' |
Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması. |
| TEŞAUB |
Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma. |
| TEŞA'UB |
Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma. * Bozuk bir
şeyin düzelmesi. * Iraklaşmak. |
| TEŞA'UB-U AKVAM |
Kavimlerin kısım kısım, şube şube olması. |
| TEŞA'UBÂT |
(Teşa'ub. C.) Şubeler. Bölük bölük, kısım kısım olmalar. |
| TEŞA'UL |
(şu'l. den) Parlama, tutuşma. |
| TEŞAUR |
şâirlik taslamak. Kendini şâir gibi göstermek. |
| TEŞA'UR |
(Şa'r. dan) Kıllanma, tüylenme. |
| TEŞA'US |
Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak. |
| TEŞAÜM |
şom tutmak. |
| TEŞAÜN |
Eskimek. |
| TEŞAVÜR |
(Şurâ. dan) Danışma, müşâvere etme. |
| TEŞAVÜS |
Gururlanıp gözücuyla bakmak. |
| TEŞAYU' |
Birbiriyle yâr olmak. |
| TEŞBİ' |
Karnını doyurma. |
| TEŞBİB |
Saç ve sakal ağarmak. * Ateş yakma. * Kasidede mahbubdan bahsetme. |
| TEŞBİH |
(C.: Teşbihât) Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek.
(Bak: Müşebbihe) *Edb: Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan
iki şeyi birbirine benzetmek san'atı. Erkân-ı teşbih: (Teşbihin rükünleri) :
1- Müşebbeh (Benzetilen), 2 - Müşebbehün bih (Kendisine benzetilen), 3 -
Vech-i şebeh (benzetme ciheti), 4 - Edât-ı teşbih (Teşbih edatı) Birinci ve
ikinciye (Yâni, müşebbeh ve müşebbehün bih) "tarafeyn : İki taraf" denir.
Meselâ: "Nuri şecâatte Hazret-i Ali gibidir" denildiğinde: "Nuri" müşebbeh,
"şecâatte" vech-i şebeh, "Hazret-i Ali" kelimesi ise müşebbehün bih'dir.
"Gibi" kelimesi ise edat-ı teşbihtir. Edât-ı teşbih olanlar: "gibi, meselâ,
misâl, sanki, meğerki, mesel, mânend, andırır, âdetâ, çü, çün, tek, benzer,
zannolunur, veş" (gibi kelimelerdir.)(Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor
ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı
maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: "Sevr" ve "Hut" isminde ve
âlem-i misâlde sevr ve hut timsâlinde berri ve bahri hayvânat nâzırlarından
iki melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismani bir balık zannedilerek
Hadise ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevide derin bir ses
işitildi. Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: "Bu gürültü,
yetmiş senedir yuvarlanıp ta ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir
taşın gürültüsüdür. " İşte bu Hadisi işiten, hakikata vâsıl olmıyan inkâra
sapar. Halbuki, yirmi dakika o Hadisten sonra kat'iyyen sabittir ki: Biri
geldi. Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki: "Meşhur münafık,
yirmi dakika evvel öldü. " Yetmiş yaşına giren o münafık cehennemin bir taşı
olarak bütün müddet-i ömrü tedennide esfel-i sâfiline küfre sukuttan ibaret
olduğunu gayet beligane bir surette Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm
beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet
etmiştir. S.)(Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin
elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. R.N.) |
| TEŞBİHÂT |
(Teşbih. C.) Benzetmeler, teşbihler, benzetilmeler. |
| TEŞBİH-PERESTLİK |
Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek. |
| TEŞBİH |
Yassı ve enli yapmak. |
| TEŞBİK |
(Şebeke. den) Şebekeleştirme, ağ biçimine koyma. |
| TEŞBİR |
Karışlama. * Ölçme. |
| TEŞBİT |
Bir kimseyi işinden geciktirme, mani olma. |
| TEŞBİT |
Dağıtmak, perâkende etmek. |
| TEŞCİ' |
Şecâatlandırma, cesaret verme. Bahadırlık etme. |
| TEŞCİR |
(Şecer. den) Ağaçlandırma. |
| TEŞDİB |
Arıtmak, temizlemek. * Tımar etmek. |
| TEŞDİD |
Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme. * Gr: Harfi iki defa
okuma. Harfi şeddeli okumak. |
| TEŞDİH |
Baş yarmak. |
| TEŞEBBU' |
Tok değilken kendini tok göstermek. |
| TEŞEBBÜB |
şap haline gelme, şaplaşma. |
| TEŞEBBÜH |
Benzemek, müşâbehet etmek. Zorla benzemeğe çalışmak. |
| TEŞEBBÜH-Ü Bİ-L VÂCİB |
(Bak: Aristo) |
| TEŞEBBÜK |
(Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme. * Parmaklarını birbirine
giriştirmek. |
| TEŞEBBÜS |
Bir işe girişmek. Bir işi ilk olarak teklif etmek. * Sağlam bir niyetle
bir şeye başlamak. * El ile yapışıp bırakmamak. |
| TEŞECCU' |
Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak. |
| TEŞECCÜR |
Ağaçlanma, ağaçlaşma. |
| TEŞEDDUK |
Ağzın köşesiyle konuşmak. |
| TEŞEDDÜD |
Sertleşme. Kuvvet ve dayanıklık kesbetme. Şiddetlenme. Çok şiddetli
olma. * Keskinleşme. |
| TEŞEFFİ |
Rahatlamak. Şifâ bulmak. * Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği
soğumak.(Tenkidin sâiki ya nefretin teşeffisidir veya şefkatin tatminidir.
Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi...R.N.) |
| TEŞEFFİ-İ GAYZ |
Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak. |
| TEŞEFFU' |
şafiî mezhebine geçmek. şafiî olmak. |
| TEŞEHHİ |
Hırsla istemek. İştahlanmak. |
| TEŞEHHUT |
Maktulün kan içinde yuvarlanması. |
| TEŞEHHÜD |
Şehadet getirmek. * Namazdaki şehadet miktarı oturmak ve "Et-tahiyyât"
okumak. |
| TEŞEKKİ |
(C.: Teşekkiyât) Şekvada bulunma. Kötü ahvalini ihbar ile şikâyet etme. |
| TEŞEKKÜK |
şek ve şüphe etme. |
| TEŞEKKÜL |
şekillenme. şekil alma. * Meydana gelme. |
| TEŞEKKÜLÂT |
(Teşekkül. C.) Teşekküller. şekillenmeler. * Kuruluşlar. |
| TEŞEKKÜLÂT-I ARZİYE |
Dünyanın ilk yaratılışı.( $Ey Arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel
yaratılmış olduğuna delâlet eder ve $ $ âyeti de semavatın arzdan evvel
halkedildiğine dâlldir. Ve $ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber
halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor.
Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi
yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını
da mâyi kılmıştır; sonra mâyi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip köpük
kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu
itibarla, herbir arz için hava-i nesimiden bir sema hasıl olmuştur; sonra o
madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları
içine zer'etmiştir; ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat, in'ikad
etmiş, vücuda gelmiştir.Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki:
Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı
yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılâb
etmiştir; sonra o buhardan, mâyi-i nâri hasıl olmuştur; sonra o mâyi-i nâri,
bürudet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı
büyük parçalarını fırlatmıştır, o parçalar tekâsüf ederek seyyarat
olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek
arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:"İkisi de birbirine bitişikti,
sonra ayrı ettik." mânasında olan $ nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye
ile arz, dest-i kudretin madde-i Esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur
şeklinde imiş. Madde-i Esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi
mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i Esiriyeye
işarettir ki: Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu Esir maddesi
üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının
tecellisine merkez olmuştur. Yani Esiri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd'e
kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn
olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. İşte arzın, hepsinden
evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlıyarak uzun zamanlardan
beri menşe-i hayat olması itibariyle hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir.
Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete
geldiği semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı,
semavattan sonra başlarsa da, bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler.
Binâen alâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç
cihetle mutabakata inkılâb eder. İ.İ.) |
| TEŞEKKÜR |
Yapılan iyilikten memnun kalındığını bildirmek için söylenen şükür
ifadesi. * Şükür etmek. * Birisine karşı "Sağ ol, var ol, ömrüne bereket"
gibi söylenen minnet sözleri. |
| TEŞEKKÜRÂT |
(Teşekkür. C.) Teşekkürler. |
| TEŞELŞÜL |
(C.: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi,
çağlayan oluşturması. * Soğuk su banyosu yapma, duş yapma. |
| TEŞEMMÜL |
İhrama bürünme. |
| TEŞEMMÜM |
(şemm. den) Koklama. |
| TEŞEMMÜR |
İşe hazırlanma. |
| TEŞEMMÜS |
(Şems. den) Güneşleme, güneşe çıkma. * Güneş çarpması. |
| TEŞEMMÜT |
Hayırla ve bereketle duâ etmek. |
| TEŞENNÜC |
(Şenc. den) (C.: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma. * Adalelerin
gerilip büzülmesi, kasılması. * Korkmak. * Titremek. |
| TEŞENNÜF |
Küpe takınma. * Süslenme. |
| TEŞENNÜN |
Adamın ihtiyarlıktan dolayı derisinin buruşup kuruması. * Eskimek. |
| TEŞERRU' |
şeriata uygun davranma. |
| TEŞERRUK |
Güneşte oturmak. |
| TEŞERRÜB |
Suyu kendine çekme, içme. * Meşreb sahibi olma. |
| TEŞERRÜF |
şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme. |
| TEŞERRÜFÂT |
(Teşerrüf. C.) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet
etmeler. |
| TEŞETTİ |
(Şitâ. dan) Kışlama. Kış mevsimi boyunca bir yerde oturma. Kışı
geçirme. |
| TEŞETTÜT |
Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma. |
| TEŞE'UB |
Budaklanmak. * Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak. |
| TEŞE'ÜM |
Kötüye yorma. Uğursuz sayma. Bu anlayış dinimizde men edilmiştir. *
Sola dönme. * Sola yatma. |
| TEŞEVVUK |
şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme. |
| TEŞEVVÜH |
Çirkinlik. |
| TEŞEVVÜŞ |
Karma karışık olma. * Bulanıklık, karışıklık. |
| TEŞEYTUN |
Yaramazlık etmek. |
| TEŞEYYU' |
Şiilik taslamak. Şii olma. (Bak: Şia) * Vedalaşmak. * Ardınca ve
peşinden gitmek. |
| TEŞEYYUH |
Şeyh olduğunu iddia etmek. Şeyhlik taslama. * İhtiyarlama, yaşlanma. |
| TEŞEYYÜB |
(C.: Teşeyyübât) İhmalcilik, kayıtsızlık. |
| TEŞEYYÜD |
Yükseltme. Sağlamlaştırma. |
| TEŞEYYÜH |
(Şeyh. den) İhtiyarlama. * Şeyhlik iddiasında bulunma. |
| TEŞEZZİ |
Pâre pâre olmak. Pârelenmek. |
| TEŞEZZÜB |
Dağılma, dağınık olma. |
| TEŞEZZÜN |
Yoğun ve katı olmak. |
| TEŞEZZÜR |
Ayrılmak. * Korkmak. * Hazırlanmak. * Davara binmek. |
| TEŞFİ' |
Şefaat etmek, affı için sebep olmak. |
| TEŞFİYE |
(Şifâ. dan) İyileştirme, şifalandırma. |
| TEŞHİR |
Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme. * Meşhur ve
nâmdâr kılmak. * Kılıç sıyırma. |
| TEŞHİR-İ SİLÂH |
Silâh çekme. |
| TEŞHİRGÂH |
f. Sergi yeri, herkese gösterme yeri. |
| TEŞHİRGÂH-I ENÂM |
f. Mahlukatın herkese gösterildiği yer, dünyâ. |
| TEŞHİS |
Şahıslandırma. Şekil ve suret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama.
Tanıma. * Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek. * Edb: Canlılandırmak,
suretlendirmek. * Eşyaya şahsiyet vermek. |
| TEŞHİT |
Kana bulaştırmak. |
| TEŞHİYE |
"Gönlün ne isterse sana vereyim" demek. |
| TEŞHİZ |
(C.: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme. * Bileme. *
Gücünü, kuvvetini artırma. *Uyandırma. |
| TEŞ'İB |
(C: Teş'ibât) Şubelere ayırma, dallandırma. |
| TE'ŞİB |
Kandırmak. |
| TEŞ'İL |
(Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme. |
| TE'ŞİR |
Gedik etmek. |
| TEŞKİH |
Hurma koruğu renklenmeye başlamak. |
| TEŞKİK |
(Şakk. dan) Parça parça yarma. İkiye ayırma. Yarmak. |
| TEŞKİK |
Şüphede bırakmak. Şüpheye atmak. |
| TEŞKİKÂT |
Şek ve şüpheler. Şüphede bırakmalar. |
| TEŞKİL |
Vücud vermek. Suretlendirmek. Şekil vermek. Meydana getirmek. * Atın
iki önayağı ve art ayağının birisinin beyaz olması. |
| TEŞKİLÂT |
Tertipli ve düzenli çalışan birlik. |
| TEŞKİLÂT-I ESASİYE |
Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve
teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl
kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel
kanunlardır. |
| TEŞMİ' |
(Şem'. den) Mumlama, bal mumuna batırma. |
| TEŞMİL |
Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle
yürümek. |
| TEŞMİM |
(Şemm. den) Koklatma. Koklatılma. |
| TEŞMİR |
(Şemr. den) Sıvama veya sıvanma. |
| TEŞMİR-İ SÂİD |
Kolları sıvama. * Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme. |
| TEŞMİS |
(Şems. den) Güneşe tutma, güneşe serme. * Güneşe tutup hasta etme. |
| TEŞMİT |
Aksıran kimseye: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" deme. |
| TEŞMİYET |
Aksırana karşı hayır ve bereketle duâ etmek.(Yerhamükümullâh: Allah
size merhamet ve rahmet ihsan etsin) meâlinde dua etmek. |
| TEŞNE |
f. Susamış. * Mc: İstekli, çok arzulayan, heveskâr. |
| TEŞNEDİL |
(C.: Teşnedilân) Candan ve yürekten isteyen. |
| TEŞNEGÂN |
(Teşne. C.) f. İstekliler. * Susamışlar. |
| TEŞNEGÎ |
f. Susama. |
| TEŞNELEB |
f. Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz. |
| TEŞNİ' |
Başa kakmak. * Davara binmek. * Silâh takınmak. * Kötülük yapmak. Kötü
göstermek. Ayıplamak. * Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek. |
| TEŞNİÂT |
(Teşni'. C.) Ayıplamalar, çirkin bulmalar. |
| TEŞNİF |
Küpe takma. Küpe takınma. * Süslenme. Küpe ile süsleme. |
| TEŞNİR |
Ayıp vermek. |
| TEŞRİ' |
Yolu açık ve vâzıh kılma. * Şeriata isnad ve nisbet eylemek. * Kanun
vaz' ve tenfiz eylemek. * Peygamberimizin (A.S.M.) şeriata dair emretmesi. *
Havuza su getirmek. |
| TEŞRİ'-İ EVAMİR |
Emirleri, işleri şeriata göre yürütme, idare etme, işleri şeriata uygun
kılma. |
| TEŞRİ' EYLEMEK |
Dinî emir ve yasakları bildirmek. Kanun bildirmek. Bir emrin kanun gibi
tatbikini istemek. |
| TEŞRİC |
Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak. * Kerpiçi yerinden ayırmak. |
| TEŞRİD |
Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek. * Nefyetme, kovalama. * Belâya
atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme. * Birisinin ayıbını teşhir eylemek. |
| TEŞRİF |
Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek. * Bir yere buyurmak. |
| TEŞRİFAT |
(Teşrif. C.) Resmî kabul ve ziyaretlerdeki kabul merasimi. Protokol. |
| TEŞRİH |
Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek.
İnceden inceye didikleyip araştırmak. * Tıb: Bir cesedi kesip parçalara
ayırarak incelemek. |
| TEŞRİHAT |
Açıklamak, tafsilât vermek, inceden inceye araştırmak. |
| TEŞRİHAT-I HİKEMİYE |
Hikmet ve felsefe nazarıyla yapılan araştırma, açıklama. |
| TEŞRİÎ |
(Teşriiye) Şeriatla, kanun ile, kanun yapma ile alâkalı, şeriata
müteallik, kanuna dair. |
| TEŞRİÎ MASUNİYYET |
(Masuniyyet-i teşriiye) Milletvekillerinin Meclis'te izhar ettikleri
fikir ve verdikleri reylerden, mes'uliyete tâbi olmamaları. |
| TEŞRİK |
Güneşlendirme. Güneşte kurutma. * Eti parçalayıp güneşte kurutma. *
Doğu tarafına gitme. |
| TEŞRİK |
Ortak etme. İştirak ettirme. |
| TEŞRİK-İ MESAÎ |
Birlikte çalışmak. İşbirliği etmek. Bir işi beraber yapmak. |
| TEŞRİK TEKBİRLERİ |
Zilhiccenin dokuzuncu günü, yani Kurban Bayramının arefe günü, sabah
namazından başlayarak, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar olan,
her farz namazın selâmından sonraki alınan tekbirler. |
| TEŞRİM |
Yarmak. * Yırtmak. |
| TEŞRİN |
Eskiden yılın on ve onbirinci aylarına verilen ortak isim. |
| TEŞRİN-İ EVVEL |
Ekim ayı. |
| TEŞRİN-İ SÂNİ |
Kasım ayı. |
| TEŞRİR |
Güneşte bez serip kurutmak. |
| TEŞT |
Tekne, teşin, leğen, kap. |
| TEŞTİR |
Edb: Bir gazeli teşkil eden beyitlerin beher mısraı arasına ikişer
mısra ilâve etmek. |
| TEŞTİR |
Bir nesneye ayıp vermek, noksanlık vermek. |
| TEŞTİT |
Dağıtma, dağıtılma. Perişan etme. |
| TEŞTİYE |
Kışın uyuyan hayvanların uykusu. |
| TEŞVİF |
Tezyin etmek, süslemek.* Haberli olmak, anlamak, muttali olmak. *
Bakmak, nazar etmek. |
| TEŞVİH |
Çirkin yapmak. |
| TEŞVİK |
Şevklendirme. Şevke getirme. Kışkırtma. Kaldırma. Cesaret verme. |
| TEŞVİK |
Diken bitmek. * Ağacın dikenli olması. |
| TEŞVİKAT |
(Teşvik. C.) İsteklendirmeler, şevke getirmeler. Kışkırtmalar. |
| TEŞVİR |
İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme. * Satılık olan hayvanı
pazara çıkarıp gösterme. |
| TEŞVİŞ |
Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma. |
| TEŞVİŞİYYET |
Karışıklık, bozukluk. |
| TEŞVİT |
Tüyü ve kılı gitsin diye ateşe tutmak. |
| TEŞVİYE |
Kebap yapmak. Kebap vermek. |
| TEŞYİ' |
Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek. * Cesaretlendirmek. |
| TEŞYİD |
Müşeyyed etmek. Binayı yükseltip sağlamlaştırmak. |
| TEŞYİE |
Dilemek, istemek. |
| TEŞZİB |
Ağaç budamak. |
| TETABBUB |
(Tıbb. dan) Hekim olmadığı hâlde hekimlik yapma. |
| TETABU' |
Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek. |
| TETABU-U İZAFAT |
Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme
isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.) |
| TETABUK |
Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek. |
| TETAFFUL |
(Tufl. dan) Dalkavukluk. |
| TETAHHUL |
Tıb: Dalak şişmesi. |
| TETAHHUR |
Temizlenme. * Günah işlemekten uzaklaşma. |
| TETAHHURÂT |
(Tetahhur. C.) Temizlenmeler. |
| TETALLU' |
Boynunu uzatarak başını kaldırma. |
| TETA'UM |
(Ta'm. dan) Tatma, tadına bakma. |
| TETAVÜL |
Uzun olma, uzama. * Zulüm etme. * Birbirine muhalefet, kibir ve taazzum
etme. * Musallat olma. * Mugayeret eylemek. |
| TETAVVU' |
(Bak: Tatavvu') |
| TETAVVUAN |
Nafile olarak, nafile tarzında. |
| TETAVVUF |
Tavaf etme. Ziyaret maksadıyla bir şeyin veya bir yerin etrafını
dolanma. |
| TETAVVUK |
Boyuna gerdanlık gibi şeyler takma. |
| TETAVVUS |
Tavus gibi renk renk elbise giyme. |
| TETAYÜR |
(Tayeran. dan) Uçuşma. Uçuşup dağılma. |
| TETBİ' |
Peşini bırakmayıp iyice araştırma. * Uyma, tâbi olma. |
| TETBİN |
Fikrinde ve görüşünde dikkat etmek. |
| TETBİR |
Helâk etmek, mahvetmek. |
| TETBİT |
Zarar ve ziyan yapma. |
| TE'TE |
Tekebbürlenmek, gururlanmak. Ululanmak. |
| TETEBBU' |
Araştırıp tetkik etme. Derinliğine inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek
için okuma. |
| TETEBBUÂT |
Araştırıp incelemeler. Arayıp öğrenmeler. |
| TE'TEE |
Söylerken dilini, "tâ" lâfzına döndürmek. |
| TETELLU' |
Kalkmak için boynunu uzatmak. |
| TETERRÜB |
Toz toprak içinde kalma. |
| TETERRÜS |
Kalkanla siper yapmak. |
| TETEVVÜC |
Tac giyme. |
| TETFÜL |
Tilki eniği. |
| TETİM |
Aşkla söylemek. |
| TETİMME |
(Tetümme) (C.: Tetümmat) Tamam etme. Tamamlama. * Ek. Noksanını
tamamlamak için ilâve edilen. |
| TE'TİYE |
Su yolunu vermek. |
| TETKİK |
(Bak: Tedkik) |
| TETLİYE |
Nezretme. Adağı yerine getirme. * Farzdan sonra nafile namaz kılma. |
| TETMİM |
Tamamlama, bitirme. * Edb: Bir şiiri tamam etmek. |
| TETNİH |
Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek. |
| TETRA |
Birbiri ardınca olmak. Birbirinin peşinden gelmek. |
| TETRE' |
(Tarae. den) Ârız olur, meydana gelir (meâlinde). |
| TETRİB |
Toza toprağa bulaştırma. |
| TETRİH |
Tasalandırmak. Hüzünlendirmek, üzmek. |
| TETRİS |
Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
| TETVİBE |
Tevbe etmek. |
| TETVİC |
(C.: Tetvicât) Tac giydirme. |
| TETYİB |
Helâk etmek, mahvetmek. |
| TEVA |
Mâlın helâkı. Mülkün helâk olması. |
| TEVABİ' |
(Tabi'. C.) Maiyyet. Bir kimseye tâbi olanlar. İman ve İslâmiyet veya
herhangi bir hususta birisine bağlı bulunanlar. * Uşaklar. * Bir merkeze
bağlı olan yerler. * Gr: Evvelki kelimeye göre hareke alan kelimeler. |
| TEVABİL |
(Tâbel ve Tâbil. C.) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber
gibi şeyler. Baharat. |
| TEVABİT |
(Tâbut. C.) Tabutlar, sandıklar. |
| TEVACÜD |
Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi. |
| TEVACÜH |
(Vech. den) Yüz yüze olma. Karşı karşıya gelme. |
| TEVADD |
Muhabbet etmek, sevmek. |
| TEVADU' |
(İki taraf düşmanlıktan vazgeçip) barışma. |
| TEVAFFUK |
(Vefk. den) Muvaffak olma, başarma. |
| TEVAFİ |
Tamam olmak, tamamlanmak. |
| TEVAFUK |
Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde
birbirine uygun olmak. |
| TEVAFUKAT |
(Tevâfuk. C.) Uygunluklar. Tevafuklar. |
| TEVAFUKAT-I GAYBİYE |
Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya
kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî
bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.(Elbette böyle mübarek bir
cemaatte ve tevafukat-ı gaybiyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiye
var ve ben görüyorum fakat herkese ve umuma gösteremiyorum. M.) |
| TEVAFÜR |
(C.: Tevafürât) Artma, çoğalma. |
| TEVAFÜRÂT |
(Tevafür. C.) Artmalar, çoğalmalar. |
| TEVAGGUL |
Çok uğraşma, meşgul olma. Bir işin çok ilerisine varmak. |
| TEVAGGULÂT |
(Tevaggul. C.) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar. |
| TEVAGGUN |
Cenk içinde ikdam etmek. Savaşta sebat edip ilerlemek. |
| TEVAGGUZ |
Çok sıcak olmak. |
| TEVAHHİ |
Daha çabuk, acele, sür'atli. |
| TEVAHHİ |
Talep etmek, istemek. |
| TEVAHHUD |
Vahid, tek olmak. |
| TEVAHHUŞ |
Korkmak. Ürkmek. Kaçmak. * Hâli, tenhâ ve ıssız olmak. |
| TEVAHUK |
Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek. |
| TEVAİF |
(Bak: Tavaif) |
| TEVAK |
İstekli kimse. |
| TEVAKİ' |
(Tevki'. C.) Fermanlar. |
| TEVAKKİ |
Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma. |
| TEVAKKU' |
(C.: Tevakkuât) (Vuku. dan) Bekleme, umma, ümid etme. İsteme, arzu
etme. |
| TEVAKKUD |
Tutuşup yanma. |
| TEVAKKUF |
Durma. Eğlenip kalma. Duraklama. |
| TEVAKKUFÂT |
(Tevakkuf. C.) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler. |
| TEVAKKUL |
Dağ üstüne çıkmak. |
| TEVAKKUR |
(Vekar. dan) Vakar peydâ etme. Vakarlanma. |
| TEVAKKUS |
Şiddetle basmak. * Atın seyri. |
| TEVAKUN |
Noksan etmek, eksiltmek. |
| TEVAKÜL |
(Vekl. den) Birbirini vekil etme. |
| TEVALİ |
Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek. |
| TEVALİYEN |
Tevali etmek suretiyle. |
| TEVALÜD |
Doğma, doğurma. |
| TEVAMÜR |
Danışmak, istişare etmek. |
| TEVANA |
(Tüvânâ) f. Güçlü, kuvvetli, iktidarlı. |
| TEVANİ |
f. İşde tembellik etmek. * Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik
göstermek. |
| TEVARİ |
Gizlenme, kaybolup göze görünmeme. |
| TEVARİ-İ KAMER |
Ayın gizlenmesi, görünmez olması. |
| TEVARİH |
(Târih. C.) Tarihler. Hâdiselerin zuhur zamanını kaydeden kitaplar. |
| TEVARÜD |
Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma. * Arka arkaya gelmek. * Edb:
Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri. |
| TEVARÜS |
Mirasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Miras yemek. |
| TEVARÜSÂT |
(Tevarüs. C.) Tevarüsler, mirasa konmalar. * İrsen geçmeler, irsî
olarak geçmeler. |
| TEVASİ |
(Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme. |
| TEVASSUL |
Ulaşma, kavuşma, bitişme. * Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ
etme. |
| TEVASUK |
(Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek
andlaşma. |
| TEVASÜL |
Birbirine ulaşma. |
| TEVATÜR |
Kuvvetli haber. * Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak. * Bir
hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia. * Fık: İçinde
yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp
cemaate ait olan sağlam haber.(Mâlumdur ki; üç dört muhtelif yoldan
gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakini ifâde eden tevâtür
derecesinde o hadisenin kat'i vukuuna delâlet eder.İşte, meşrebce ve
meslekce ve isti'dâdca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikinin
muhtelif tabakatından ve evliyânın muhtelif turuklarından ve asfiyanın
muhtelif mesleklerinden ve hükema-i hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan
bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki: kâinat
mezâhirinde ve mevcudat âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, bir tek
Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un tecelliyat-ı kemalidir ve cilve-i cemal-i esmasıdır.
S.)(...Sahabeler, Kur'anın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyade, Resul-ü
Ekrem'in (A.S.M.) ef'al ve akvalinin muhafazasında, bâhusus ahkâma ve
mu'cizata dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine
pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehadet ediyor. Resul-ü Ekrem'e
(A.S.M.) ait en küçük bir hareketi, bir sireti, bir hali ihmal etmemişler.
Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehadisiyye şehâdet ediyor. Hem
asr-ı saâdette, mu'cizatı ve medar-ı ahkâm ehadisi, kitabetle çoklar
kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb'a kitabetle kaydettiler. Hususan
Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-i As,
bahusus otuz kırk sene sonra, Tabiînin binler muhakkikleri, ehadisi ve
mu'cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid
ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler, yazı ile muhafaza ettiler. Daha
hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule,
vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler
münekkidler çıkıp; bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya
nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadisi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra
ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) temessül
edip, yakaza halinde Onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Süyutî gibi
allâmeler ve muhakkikler, ehadis-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve
mevzuattan tefrik ettiler. İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler; böyle
elden ele (kuvvetli, emin, müteaddit ve çok, belki hadsiz ellerden) sağlam
olarak bize gelmiş.İşte buna binaen; "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen,
şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış
ve sâfidir?" hatıra gelmemelidir. M.)(Naklolunan haberler eğer tevatür
suretinde olsa, kat'idir. Tevatür iki kısımdır. Biri: "Sarih Tevatür" biri:
"Manevî Tevatür" dür. Manevî tevatür de iki kısımdır. Biri: "Sükûtî" dir.
Yâni, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat içinde bir adam, o
cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemaat onu tekzib etmezse,
sükût ile mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan haber verdiği
hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatâyı kabul
etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sukûtu o
hâdisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder. İkinci kısım tevatür-ü manevî şudur
ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş."
denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette haber veriyor... biri
bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyaân eder..
fakat umumen, aynı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin
vukuu; mütevatir-i bilmânadır, kat'idir. İhtilâf-ı suret ise, zarar vermez.
M.) |
| TEVATÜRÂT |
(Tevatür. C.) Tevatürler, ağızdan ağıza dolaşıp yayılan haberler. |
| TEVATÜREN |
Ağızdan ağıza yayılarak. Tevatür suretiyle. |
| TEVA'UL |
Yüksek yere çıkmak. |
| TEVA'UN |
Davarın, beslenip semizlemek hususunda nihayet hududu bulması. |
| TEVAÜD |
(Va'd. den) Birbirine söz verme. Va'dleşme. |
| TEVAZİ |
(Vezy. den) İki çizginin birbirine değmeden sonsuza kadar yanyana
uzaması, paralellik. |
| TEVAZU' |
Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli. (Bak: Küfran-ı nimet)(Her
adam için, hey'et-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir
penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile
tetâvül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs
edecek ve eğilecek. Tâ, o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün
mikyası, küçüklüktür; yani, tevâzudur. Küçüklüğün mizânı büyüklüktür; yani,
tekebbürdür. M.) |
| TEVAZU'KÂR |
f. Tevazulu, alçak gönüllü. |
| TEVAZÜF |
Birbiriyle sallanıp yürümek. |
| TEVAZÜN |
Denklik. Müvâzene hâsıl olmak. Aynı tartıda olmak. Karşılıklı iki taraf
da vezinde müsâvi olmak. Denkleşmek. |
| TEVAZZU' |
Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu. |
| TEVAZZUH |
(Bak: Tavazzuh) |
| TEVBE |
(Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. Allah'dan afv dilemek. Bir daha
işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak. (Bak: Afv) |
| TEVBE-İ NASUH |
Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya
tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda
tam kararlı olmak. |
| TEVBEKÂR |
f. Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan. |
| TEVBE SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 9. suresidir. Berae Suresi de denir. Medenîdir. |
| TEVBEŞİKEN |
f. Tevbesini bozan. |
| TEVBİH |
Azarlama. Levm etme. |
| TEVBİHAT |
(Tevbih. C.) Azarlamalar, tekdirler. |
| TEVBİHAT-I ŞEDİDE |
Şiddetli tekdir ve azarlamalar. |
| TEVBİS |
Köpek yavrusunun gözlerini açması. |
| TEVCİB |
(Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek. * Bir iş için
vakit belirlemek. |
| TEVCİH |
Döndürmek, yöneltmek. * Tefsir etmek. * Birisini bir tarafa göndermek.
* Rütbe vermek. * Bir kimseye söz atmak. * Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve
birbirinin zıddı mânada söz kullanmak. |
| TEVCİH-İ KELÂM |
Sözle işarette bulunmak. * Birbirinin zıddı muhtelif mânaya gelebilen
kelimeyi sözde kullanmak. |
| TEVCİHÂT |
(Tevcih. C.) Verilmiş rütbeler. Tevcihler. * İşaret eden mânalar. |
| TEVDİ' |
Emanet vermek, bırakmak. * Misafirin veda etmesi. Giderken kalanlara:
Allah'a ısmarladık gibi veda etmesi, bolluk hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi.
* Mutlaka terkedip bırakmak. |
| TEVDİAN |
Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek. |
| TEVDİÂT |
Emânetler. Emânet bırakmalar. Emniyetli bir yere kıymetli bir şeyi
teslim etmek. |
| TEV'EBAN |
Davar memesinin iki yanı. |
| TEVECCU' |
(C.: Teveccuât) Ağrıma, vecâlanma. Acımak. |
| TEVECCÜD |
(Vecd. den) Coşma, vecde gelme. |
| TEVECCÜH |
Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme. * Mânen üzerine
düşme. * Ait olmak. * Hoşlanmak. * Sevgi, alâka. |
| TEVECCÜH-Ü NÂS |
İnsanların, bir kimseyi beğenip, ona teveccüh etmeleri ve medh ü senâ
etmeleri.(Teveccüh-ü nâs istenilmez; belki verilir. Verilse de onunla
hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusiyle
teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen
bir itab ve bir mücazattır. Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlâsın
zararına teveccüh-ü nâs ve şân ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan
bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi
nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan
ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde
koşanların kulakları çınlasın. L.) |
| TEVECCÜHÂT |
(Teveccüh. C.) Teveccühler. |
| TEVECCÜS |
Karnını boşaltmak. |
| TEVEDDÜD |
Tedricen kendini sevdirmek. Dostluk etmek. * Cenab-ı Hakk'ın çeşitli ve
lezzetli nimetler vererek insanlara kendisini sevdirmesi. |
| TEVEFFİ |
Ölme, vefat. * Bütününü aldırma. |
| TEVEFFUK |
Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket
edebilmek. |
| TEVEFFÜR |
Çok olmak, artmak. |
| TEVEHHUK |
Boynuna kement bağlamak. |
| TEVEHHÜC |
Deprenmek, hareket etmek. |
| TEVEHHÜL |
(Vehle. den) Yanıltmağa çalışma. |
| TEVEHHÜM |
Evhamlanmak. Az tehlike ihtimâli olsa çok korkmak. Yok olanı var
zannetmekle ye'se ve korkuya düşmek. |
| TEVEHHÜM-İ EBEDİYET |
Ebedî yaşayacağını zannedip Allah'ın emirlerinden ve âhiret için
hazırlanmaktan gaflet etmek. Hiç ölmeyecekmiş gibi evhâm ile sâdece bu
dünyayı ve dünya menfaatlerini düşünmek.(Dünyada, tevehhüm-ü ebediyet
hükmünce gaflet veya dalâlet neticesinde; mevti adem ve firakı ebedî
tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet
ve dalâlet cihetiyle, Erhamürrâhimîn'in Cennet-i Rahmetini ve Firdevs-i
Nimetini düşünmediğinden ne kadar me'yusane bir hüzün ve elem çektiğini
kıyas edebilirsin. M.) |
| TEVEHHÜN |
Gevşeme. Kuvvetsiz hale gelme. |
| TEVEHHÜS |
Bir işe dikkat ve itina ile koyulma. |
| TEVEKAN |
İstekli olma. |
| TEVEKÂN |
Sormamak. |
| TEVEKKELNA |
Tevekkül ettik (meâlinde fiil). |
| TEVEKKELTÜ ALALLAH |
Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir). |
| TEVEKKUH |
şiddetli ve haşin olmak. |
| TEVEKKÜ' |
Dayanmak. |
| TEVEKKÜL |
İşi başkasına ısmarlamak. * Sebeblere tevessül ettikten sonra
neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait
vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak.
Hakka güvenmek. * Yeis ve kederden uzak olmak. * Âcizlik göstermek.(İman
tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza
eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı, bütün bütün reddetmek değildir;
belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs
ise, bir nevi dua-i fiilî telâkki ederek; müsebbebatı, yalnız Cenab-ı
Hak'tan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan
ibarettir.Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:Vaktiyle
iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir
sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp
üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü
yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi:
"Yok, ben bırakmıyacağım. Belki zâyi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde
ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu
emniyetli sefine-i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza
eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe
kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan
şu yüklere tâkat getiremiyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya
divânedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle
istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara
olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi
gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka
mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor" denildikten sonra o biçârenin aklı
başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!... Allah senden râzı
olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum" dedi.İşte ey
tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ
bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve
hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyyeden ve tazyikat-ı
dünyeviyye hapsinden kurtulasın... S.) |
| TEVEKKÜL-İ İMANÎ |
İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi
olan tevekkül. |
| TEVEKKÜN |
Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek. |
| TEVELLA |
(Tevelli) Birisini dost edinme. * Bir işi üzerine alma. * Dönme,
yönelme, i'raz etme. * Ehl-i Beyt'e tam sevgi. * Akrabalık. Karabet.
Yakınlık beslemek. |
| TEVELLU' |
Sevme. Alâka ve aşk peydâ etme. |
| TEVELLÜC |
Dühul etmek, dâhil olmak, girmek. * Vahşi canavarların yatağı. |
| TEVELLÜD |
Doğma. Doğum. |
| TEVELLÜDAT |
(Tevellüd. C.) Belli bir zaman içinde doğum. Umumi doğumlar. |
| TEVELLÜH |
(C.: Tevellühât) (Veleh. den) Şaşakalma. Şaşırıp sersemleşme. * Hayran
etme. * Kadını çocuğunden ayırma. |
| TEVELVÜL |
(C.: Tevelvülât) (Velvele. den) Gürültü patırdı etme. |
| TEV'EM |
İkiz. Çift doğan çocuklar. * Mc: Benzer, eş, mümasil. |
| TEV'EME |
İki kız. |
| TEV'EMÎ |
İkizlik. |
| TEVENNUK |
Dikkatle bakmak. |
| TEVERRİ |
Gizlenmek. * Belirsiz etmek. |
| TEVERRU' |
Haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmak. |
| TEVERRUK |
(C.: Teverrukat) (Varak. dan) Yapraklanma. |
| TEVERRUT |
Zor bir işe rastlama. Vartaya düşme. |
| TEVERRÜD |
Vâridolma, gelme. * Gül gibi kızarma. |
| TEVERRÜK |
Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak. |
| TEVERRÜS |
(Veraset. den) Mirasçı olma. Vâris olma. |
| TEVESSU' |
(Bak: Tevessü') |
| TEVESSUH |
(Vesah. dan) Paslanma, kirlenme. |
| TEVESSUK |
(Vüsuk. dan) İnanıp güvenerek ve itimad ederek dayanma. |
| TEVESSUL |
(Bak: Tevassul) |
| TEVESSÜ' |
(C.: Tevessüât) Genişleme, yayılma. Vüs'at bulma. * Zahmetsiz herkese
yer bulunma. |
| TEVESSÜÂT |
(Tevessü'. C.) Genişlemeler. |
| TEVESSÜB |
(Vesb. den) Atlama, sıçrama. |
| TEVESSÜD |
Dayanma, istinad. * Yastığa dayanma. |
| TEVESSÜEN |
Genişleme suretiyle. Tevessü ederek. |
| TEVESSÜL |
Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek. * Sarılmak. * Baş
vurmak. * İnanmak. * Sebeb tutmak. * Hırsızlık. |
| TEVESSÜLEN |
Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak. |
| TEVESSÜM |
Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak. |
| TEVEŞŞİ |
Saç ve sakalı kır olmak, alacalanmak. |
| TEVEŞŞUH |
(C.: Teveşşuhât) Süslenme, takıp takıştırma. * Kadın gerdanlığını
takma. |
| TEVETTÜR |
Gerginleşme, gerilme. |
| TEVETTÜR-Ü A'SAB |
Sinirlerin gerilmesi, sinirlenme. (Bak: Tevtir) |
| TEVETTÜR-Ü HABL |
İpin gerilmesi. |
| TEVE'UR |
Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması. * Bir hususta
çetin zorlukla karşılaşmak. * Konuşanın çapraşık söylemesinden ve
anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması. |
| TEVEYYÜL |
(C.: Teveyyülât) Vâveylâ etme. Çığlık koparma. |
| TEVEZZUG |
Hareket etmek. |
| TEVEZZÜ' |
Yer tutma. * Dağılma. Bölünme, taksim olunma. |
| TEVEZZÜF |
Kabuğunu soymak. |
| TEVEZZÜF |
Sallanmak. * Evmek, acele etmek. |
| TEVEZZÜL |
Kesilmek. |
| TEVFİK |
Uygun düşürme. * Uydurma. Muvafık kılma. * Cenab-ı Hakkın kuluna yardım
etmesi. |
| TEVFİK-İ HAREKET |
Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket. |
| TEVFİK-İ İLÂHÎ |
Cenab-ı Hakk'ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi.(Ey evliyâ-i
umur! Tevfik isterseniz kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa
tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. H.) |
| TEVFİKAN |
Uygun olarak. Uyarak. |
| TEVFİR |
Artırma, çoğaltma. * Bir kimsenin hakkını tam olarak verme. |
| TEVFİYE |
Tamam vermek. |
| TEVFİZ |
Evdirmek, acele ettirmek. |
| TEVGİR |
(Mübalağa ile) Sıcaklatmak. |
| TEVHİD |
Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah
sözünü tekrarlama. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir
hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak. * Edb: Allah'ın
varlığına ve birliğine dair yazılan manzume.İnsanlar, Allah'ın birliğine
inananlar ve birliğine inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. Allah'a
inanmayanlar sözü, aslında Allah'ın birliğine ve sıfatlarına inanmayanlar
sözünün kısaltılmış şeklidir. Çünkü insanı ve kâinatı kim yaratmıştır?
Sorusuna inananlar da inanmıyanlar da cevap vermektedir. İnanmayanların
verdikleri cevaplardan "kendi kendine olmuştur" sözü hem mantıksızlık, hem
de varlığı bir ilâh gibi tasavvur ettiklerinden kâinatta mevcut varlıklar
kadar ilâh edinmiş olurlar. "Muhtelif sebepler ve şartların bir araya
gelmesiyle yaratılmıştır" diyenler, sebepleri ilâh olarak kabul etmiş ve
kendisine kâinattaki sebeplerin sayısı kadar ilâhlar edinmiş olur. "Tabiat
yaratmıştır" diyenlere gelince: Tabiattaki varlıklar atomlardan meydana
geldiğinden hem atomu bir ilâh yerine koymuş olur ve atomlar sayısınca ilâh
edinmiş olur. Demek ki Allah'ın birliğine inanmayan inkârcılar, kendi
düşüncelerinin ürünü olan ilâhlara tapan putperestlerden başka birşey
değildir.(Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, tevhid ve ferdiyeti pek çok tekrar ile,
kuvvetli bir hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi, bütün enbiyâ
ve asfiyâ ve evliyâ en büyük zevklerini ve saadetlerini kelime-i tevhid olan
Lâ ilahe illallah'da buluyorlar. L.)(Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur: Birisi
âmiyâne tevhiddir ki, -Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür - der.
Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu
vardır. İkincisi hakiki tevhiddir ki, -Allah birdir, mülk onundur, vücud
onundur. Her şey Onundur der. Lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım
tevhid sahipleri her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her
şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sâyede huzurî bir
tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan
kurtulurlar. M.N.)(Tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir.
Belki İlm-i Mantık'ta, tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok
kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i
hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir şeyle
Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey
huzuruna mâni olmaz. Ş.) |
| TEVHİD-İ KIBLE |
Sadece bir yere müteveccih olmak. Bir kıbleden başka kıble kabul
etmemek. * Mc: Sadece bir üstad kabul etmek. |
| TEVHİD-İ ŞUHUD |
Her nereye bakılırsa Allah'ın birliğini anlamak, hissetmek. * Görüş
birliği. |
| TEVHİDEN |
Birleştirerek, tevhid olarak. |
| TEVHİD SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 112. Suresidir. İhlâs Suresi gibi çok isimleri de
vardır. (Bak: İhlâs Suresi) |
| TEVHİF |
Sopa ile vurmak. |
| TEVHİM |
(C.: Tevhimât) (Vehm. den) Vehme düşürme. Vehimlendirme. |
| TEVHİM |
Bir nesneye gönül vermek. * Hâmile olmak ricâsını etmek. |
| TEVHİN |
(Vehn. den) Zayıf kılmak, zâfiyete duçâr eylemek veya edilmek. * Zayıfa
nisbet etmek veya edilmek. |
| TEVHİŞ |
Ürkütme, kaçırma, korkutma. |
| TEVHİŞÂT |
(Tevhiş. C.) Ürküp kaçmasına sebep olmalar, ürkütmeler. |
| TEVHİYE |
Acele etmek. |
| TE'VİB |
Tesbih etmek. * Sabahtan akşama kadar seyretmek. |
| TE'VİD |
Eğriltme. |
| TEV'İD |
(C.: Tev'idât) Sözle korkutma. |
| TE'VİL |
(Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek.
Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den
alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca'
ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı
evveline sarf ve irca' eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyaset
mânasına olan (İyalet: ) den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve
fikrini kelâmdaki sırrın tetebbuuna taslit etmekten ibarettir ki, kelimeden
maksud olan mâna zâhir ve söyleyenin muradı aşikâr ola. Tefsir ve te'vil
beynindeki fark ise: Tefsir: Nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve lügat
cihetinden kelâmın mevzuuna müteallik maddeye mübâşerettir. Te'vil ise:
Âyetlerin sırlarını ve istar-ı kelimatı (kelimeler perdesini ve zarını)
inceden inceye araştırmak ve âyetin mâna ihtimâllerinin birini tâyin
etmekten ibarettir ki, muhtelif vecihlere muhtemel olan âyetler olur.
Kur'anın anlaşılmasında birinci mertebe tenzil, ikinci mertebe
te'vildir.Te'vil, bundan başka "rüya tâbir etmek" mânasına gelir ve "hoş
kokulu bir nebat" adıdır. (Kamus Tercemesi) |
| TE'VİLÂT |
(Te'vil. C.) Te'viller. Zâhiren yakın mâna ve delil nakletmek sebebiyle
başka mâna vermeler. |
| TE'VİM |
Tâzim etmek, hürmet etmek. |
| TE'VİYE |
Haz duyup "oh" demek. |
| TEVKÂF |
(Ev) damlamak. |
| TEVKIYE |
Çok sakınmak. |
| TEVKİ' |
Alâmet, işaret, belirti, nişan. * Sultan. * Kılıca nakış yapmak. |
| TEVKİD |
Ateş tutuşturma. |
| TEVKİD |
Sağlamlaştırma. |
| TEVKİF |
Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme. * Arafatta mevkaf
olan yerde durdurmak. * Bir kimsenin koluna bilezik takmak. |
| TEVKİFHÂNE |
Hapishane. |
| TEVKİL |
Kendine birisini vekil etmek. Vekil tâyin etmek. |
| TEVKİM |
Zelil etmek. * Katletmek, öldürmek. * Hıfzetmek, korumak. |
| TEVKİT |
Vakit tayin etmek. Vakitlendirmek. |
| TEVKİR |
Tazim. Hürmetle anmak.
İhtiram etmek. |
| TEVKİR |
Bina için yemek pişirip yedirmek. Ziyafet vermek. |
| TEVKİS |
Küçük odun parçalarını ateşe atmak. |
| TEVKİŞ |
Tahrik etmek. |
| TEVKİT |
Hurmanın kararmaya başlaması. |
| TEVLA' |
Eğrilik. |
| TEVLE |
Sihir, efsun. |
| TEVLİ' |
Bir nesneye beyaz noktalar yapmak. |
| TEVLİD |
Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak. * Mc: Sebep olmak, vücuda
getirmek. * Beslemek. Terbiye etmek. |
| TEVLİDÂT |
(Tevlid. C.) Meydana getirmeler, sebep olmalar. * Doğurmalar,
doğurulmalar; doğurtmalar. |
| TEVLİH |
Şaşırtma. Sersemleştirme. |
| TEVLİYET |
Bir vakfın işlerine bakma vazifesi. Mütevellilik. * Yüz çevirme, yüz
döndürme. * Fık: Sâhib olunan malı peşin değeri ile başkasına tevcih etme. |
| TEVR |
(C.: Etvâr) Ağzı büyük gönden olan bardak. * Su bardağı. Abdest ibriği. |
| TEVRAT |
Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili.
(Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri
değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır.
Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de
hidayeti seçmişler ve müslüman olmuşlardır.) |
| TEVREB (TEVÂRİB) |
Toprak. |
| TEVRİB |
Bir nesnenin uzunluğuyla eni arası. |
| TEVRİD |
Gülgün etmek. * Ağacın çiçek vermesi. |
| TEVRİH |
Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek. |
| TEVRİK |
Davarın üstüne oturmak. |
| TEVRİK |
Ağacın yapraklanması. |
| TEVRİM |
Gazaba getirme, öfkelendirme. * Verem etme, verem edilme. * Bedenin
azâsını şişirip kabartmak. |
| TEVRİS |
Vâris kılmak, mirâs bırakmak. Malının faydasını birisine âid kılmak. *
Ateşi yakmak, alevlendirmek için tahrik etmek. (L.R.) |
| TEVRİS |
Zaferana benzer bir ot. |
| TEVRİŞ |
Kandırmak. |
| TEVRİT |
Tehlikeye düşürme, vartaya düşürme. |
| TEVRİYE |
Örtüp gizlemek. * Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek. * Edb:
Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek. |
| TEVSEN |
f. Azgın, başı sert at. * Mc: Dikbaşlı adam. |
| TEVSİ' |
Genişletme. Bollaştırma. |
| TEVSİB |
Sıçratmak. * Yastık dikmek. |
| TEVSİD |
Yastığa dayandırma. * Dayatma, dayandırma. |
| TEVSİH |
(Vesah. dan) Kirletme, murdarlama, pisletme. * Paslandırma. |
| TEVSİK |
Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak. *
Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek. |
| TEVSİM |
Hacıların hac zamanı toplanmaları. * Dağlamak sureti ile ten üzerine
işaret koyma, döğme yapma. * İsimlendirme, ad verme. |
| TEVSİR |
Yumuşak etmek, yumuşatmak. |
| TEVSİT |
Birini araya koyma. Ortaya koyma. Vâsıta etme. |
| TEVŞİ' |
Süsleme. |
| TEVŞİH |
(Vişah. dan) (C.: Tevşihât) Süslü elbise giydirme. Süsleme veya
süslendirme. * Kur'ân-ı Kerimi usul ve kaidelerine göre okuma. * Bir kimseye
mücevher gerdanlık takmak. * Ist: Bir eseri, büyük bir adamın adıyla
süsleme. Eski ilim adamları, bazı kimselerin adına kitap yazarlar, kitabın
baş tarafında onların adını zikrederler, bunu yapmakla da eseri süslemiş
olurlardı. * Boyun bağı. * Urgan ve sicim asmak. |
| TEVŞİM |
(C.: Tevşimât) (Veşm. den) Bedene döğme yapma. İğne ile yazı yazma veya
şekil yapma. |
| TEVŞİYE |
Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak. |
| TEVTİD |
Kazık kakma. |
| TEVTİNE |
Yumuşak etmek, yumuşatmak. |
| TEVTİR |
Yay gibi germek. Yaya kiriş germe. |
| TEVV |
Tek. |
| TEVVAB |
(Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.). * Çok
tevbe eden. |
| TEVZİ' |
Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak. |
| TEVZİÂT |
(Tevzi'. C.) Tevziler, dağıtmalar. * Herkese payını vermeler. |
| TEVZİG |
Depretmek, hareket ettirmek. |
| TEVZİN |
Tartmak. Ölçülü hâle koymak. * Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.* |
| TEY' |
Kusmak. * Yere akmak. |
| TEYAKKUN |
İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek. * Tam yakınlık hâsıl
etmek. |
| TEYEKKUNÂT |
(Teyekkun. C.) Tam olarak ve iyice bilmeler. |
| TEYAKKUZ |
Uyanık olma. * Uykudan kalkma. * Göz açıklığı. |
| TEYAMÜN |
Her nesneyi sağından tutmak ve sağından başlamak. |
| TEYASÜR |
Bir nesneyi solundan tutmak. |
| TEYBİS |
Kurutma, kurulama. |
| TE'YE |
Eğlenmek, durmak, oyalanmak. |
| TEYEBBÜS |
(C.: Teyebbüsât) Kuruma, kuru olma. |
| TEYEFFU' |
Yüce olmak, yükselmek. |
| TEYEFFÜN |
Çok yaşamak. |
| TEYEMMÜM |
Kasd. * Fık: Su bulunmadığı veya su bulunup da kullanılması mümkün
olmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden bir şey ile, abdestsizliği
veya gusülsüzlüğü -hadesi- gidermek maksadiyle yapılan bir ameliyedir. |
| TEYEMMÜN |
Uğur sayma. Bir şeyle teberrük eylemek. Bir şeyi mesut ve uğurlu
saymak. * Ölüyü kabirde sağ yanına yatırmak. * "Ben Yemenliyim" demek. |
| TEYEMMÜNEN |
Uğur sayarak. Teyemmün ederek. |
| TEYETTÜM |
Kulluk etmek. * Aşkın insanı hor ve zelil etmesi. |
| TEYETTÜN |
İncir yemek. |
| TEYESSÜR |
Kolaylıkla husule gelme. * Muvaffakiyet ve başarı ile bitme. |
| TEYH |
(Teyhâ) Şaşkınlık. * Hayran olmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak. |
| TEYHA' |
Issız yer. |
| TEYHÜR |
Yar gibi çöküp yığılmış kumluk. |
| TE'YİD |
(C.: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme. *
Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme. |
| TE'YİS |
(Ye's. den) Me'yus etme, ye'se düşürme. Umutsuzlaştırma. |
| TEYKAN |
Çok sıçrayan kişi. Çok sıçrayan kimse. |
| TEYKİN |
(C.: Teykinât) Tam olarak ve iyice bildirme. |
| TEYMA' |
Sahra, çöl, yaban. |
| TEYMİM |
Teyemmüm ettirme. |
| TEYS |
(C.: Tüyüs-Tiyese-Etyâs) Erkek keçi, teke. |
| TEYSİR |
(Yüsr. den) Kolaylaştırma. Kolaylaştırılma. |
| TEYYAR |
Hazırlanmış. * Dalga. |
| TEYYAS |
Teke besleyen ve teke tutan kişi. |
| TE'Z |
Yara. * Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek. |
| TEZABÜH |
Bir karış miktarı yeri yarmak. * Birbirini boğazlamak. |
| TEZACÜR |
Birbirini kandırıp bir iş üzerine ümitlendirme. |
| TEZAD |
İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca
birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak. |
| TEZADD-I TÂBİ' |
Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu. |
| TEZA'FUR |
Elbiseye ve gövdesine za'ferân sürmek. |
| TEZAFÜR |
Birbirine yardımcı olma. * Bir yere toplanma. |
| TEZAGGUM |
Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. |
| TEZAHHUL |
Irak olmak, uzaklaşmak. |
| TEZAHHÜR |
Arkalanmak. |
| TEZAHÜF |
Muharebede iki taraf askerlerinin karşılaşıp çatışması. |
| TEZAHÜM |
Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek. |
| TEZAHÜR |
Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak,
birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine
zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek
"zuhruki kezuhri ümmî" demek. |
| TEZAHÜRÂT |
(Tezahür. C.) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak. |
| TEZAHZUH |
Uzak olmak. |
| TEZAKİR |
(Tezkire. C.) Tezkereler. |
| TEZAKKUF |
Bir şeyi sür'atle alıp yemek. |
| TEZAKKUM |
Lokma lokma etmek. * Kaymak ile hurmayı karıştırıp yemek. (O taama
"zekkum" derler.) |
| TEZAKÜR |
Birbirini zikretmek. |
| TEZALLÜM |
Birisinin zulmünden şikâyet etme. (Bak: Tazallüm) |
| TEZALÜM |
Zulm edişmek. |
| TEZAMÜR |
Birbirini kandırmak. |
| TEZARÜF |
Zarif olmak isteme. |
| TEZAUF |
(Zı'f. dan) Kat kat olmak, bir misli artmak. İki kat olmak. |
| TEZA'UM |
Yalan olmak. |
| TEZAVÜL |
Bir şeyi ortaya çıkarma, bir şeyi meydana getirme. |
| TEZAVÜR |
(C.: Tezâvürat) Birbirini ziyâret etme, gidip görme. * Vazgeçme, yoldan
çıkma, udul etmek. * Eğilip meyletme. |
| TEZAYUG |
Meyledişmek, haktan dönmek. |
| TEZAYUK |
Sıkışma. |
| TEZAYÜD |
(Ziyadet. den) Ziyadeleşme, artma, çoğalma. * Söz ve sair şeyleri
tekellüfle çoğaltma. |
| TEZAYÜDÂT |
(Tezayüd. C.) Artmalar, ziyadeleşmeler, çoğalmalar. |
| TEZAYÜL |
Ayrılmak. |
| TEZA'ZU' |
Mâni olma, önleme, engel olma. |
| TEZBİB |
Bir şeyin içine kuru üzüm koyma. * Yaş meyveyi kurutma. |
| TEZBİH |
Çok boğazlatmak. |
| TEZBİL |
(Toprağı) gübreleme. |
| TEZBİR |
(C.: Tezbirât) (Zebr. den) Yazma veya yazılma. * Bez kenarına saçak
yapmak. |
| TEZCİYE |
Az nesne. |
| TEZEBBU' |
Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak. |
| TEZEBBÜD |
Köpürme, köpüklenme. Kaymaklanma, kaymak bağlama. |
| TEZEBZÜB |
Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık. |
| TEZECCÜC |
(Kaş) İnce olmak. |
| TEZEHHUK |
Bâtıl olmak. * Helâk olmak, mahvolmak. |
| TEZEHHUR |
Denizin köpürüp taşması. |
| TEZEHHÜD |
Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak. * Dünyevî ve
nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek. |
| TEZEHHÜR |
(C.: Tezehhürat) Çiçeklenme. * Yıldıramak, parlamak. |
| TEZEKKİ |
Mânevi temizlenme. Ahlâken yükselme. * Zekât verme. |
| TEZEKKÜR |
Unuttuktan sonra hatıra getirmek. Zikretmek. * Bir şeyi ders gibi
tekrar ile ezbere almak. * Birkaç kişi toplanıp iş üzerine görüşmek. |
| TEZEKKÜRÂT |
(Tezekkür. C.) Tezekkürler. |
| TEZELLUK |
Kayma, sürçme. |
| TEZELLUK |
Dayanmak. |
| TEZELLÜL |
Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini
alçak tutmak. |
| TEZELLÜLÂT |
(Tezellül. C.) Alçalmalar, küçülmeler, zillete katlanmalar. |
| TEZELZÜL |
Sarsıntı. * Sarsılma, deprenme. |
| TEZELZÜLÎ |
Sarsıntı ile alâkalı. Sarsıntı nev'inhden. |
| TEZEMMÜL |
Bürünmek. Sarılmak. Örtünmek. (Bak: Müzzemmil) |
| TEZEMMÜM |
Kişi kendi üzerine hak lâzım kılmak. * Ahd ü eman etmek. * Arlanmak.
Utanıp çekinmek. |
| TEZEMMÜN |
Sür'atle gitmek. |
| TEZEMMÜR |
Savaşmak. |
| TEZEMRÜM |
Çağrışmak. |
| TEZENBÜR |
Kibirlenme. |
| TEZENDUK |
Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak. |
| TEZENNÜB |
Kuyruk sallandırmak. |
| TEZENNÜR |
Zünnar kuşanmak. |
| TEZERRİ |
Üstüne binmek. |
| TEZERRU' |
Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak. * Yemeği çok yemek. * Çok
konuşmak. |
| TEZERRUK |
Ayrılmak, dağılmak. |
| TEZEVVUK |
(C.: Tezevvukat) (Zevk. den) Tad alma, zevk alma. Tatma. |
| TEZEVVÜC |
(C.: Tezevvücât) (Zevc. den) Evlenme, kadın eş alma, zevce edinme. |
| TEZEVVÜCÂT |
(Tezevvüc. C.) Evlenmeler, zevce edinmeler. |
| TEZEVVÜD |
Azıklanma. Yanına yiyecek alma. |
| TEZEYYUG |
Haktan ayrılmak. * Kadının süslenip dışarı çıkması. |
| TEZEYYÜB |
Ağzının köpüğü kenarına yığılmak. * Yaş üzümün kuruması. |
| TEZEYYÜD |
Ziyadeleşme, çoğalma, artma. * Tekellüfle sözü uzatma. |
| TEZEYYÜN |
Süslenme. Bezenme. |
| TEZEYYÜN-ÜL EZHÂR |
Çiçeklerin tezeyyünü, ziynetlenmeleri. |
| TEZEYYÜNÂT |
(Tezeyyün. C.) Süslenmeler, ziynetlenmeler. |
| TEZE'ZÜ' |
Kendini hor göstermek. |
| TEZFİF |
Hazırlamak. * Katli sür'atlendirmek. |
| TEZFİT |
Ziftleme, zift sürme. |
| TEZGÂH |
f. Dokuma âleti. * Ticaret masası. İş yeri. |
| TEZHİB |
(Zeheb. den) (C.: Tezhibât) Yaldızlama işi, yaldızlama sanatı. *
Süsleme. * Altın sürme. * Dişlere altın dolgu yapma, çürümüş dişleri altınla
doldurma. |
| TE'ZİN |
Ezan okutma. * Bağırıp ilân etme. |
| TE'ZİYE |
Eziyet etme, cefa çektirme. |
| TEZKÂR |
(Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma. |
| TEZKERE |
(Tezkire) Pusula. * Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek
üzere alınan resmî vesika. * Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın
şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. Biyografi. |
| TEZKİK |
Davarın derisini hilâf-ı âdet üzerine başı tarafından yüzmek. |
| TEZKİN |
Teşbih etmek, benzetmek. |
| TEZKİR |
Hatırlatma. * Vazifeyi veya Cenab-ı Hakk'ın emirlerini hatırlatma. Vaaz
ve nasihat etme. Tenbih ve ikaz etme. * Gr: Bir kelimeyi müzekker kılmak. |
| TEZKİR-İ MÜSELLEMÂT |
Müsellematı, hakikat olduğu aşikâr bilinen şeyleri, hususları
hatırlatmak, tekrar etmek.(Talim-i nazariyattan ziyade tezkir-i müsellemâta
ihtiyaç var. S.) |
| TEZKİRE |
(Bak: Tezkere) |
| TEZKİT |
Doldurmak. |
| TEZKİYE |
Tamam etmek. * Boğazlamak. * İhtiyarlamak. * Ref'etmek. (Lügatta
zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir
tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına
"zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir. Kezâlik fehme "zekâ"
denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ
denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı
boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek
olduğundan zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve
esası budur.) (E.T.) |
| TEZKİYE |
Doğruluğuna şehadet etmek. * Zekât vermek. * Zekât almak. * Pak ve
temiz etmek. * Övmek, medhetmek. * Birisinin durumu hakkında soruşturmak. |
| TEZKİYE-İ NEFS |
Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz
addetmek. * Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek. |
| TEZLİK |
(C.: Tezlikât) Sürçtürme, kaydırma. * Başın saçını yolmak. |
| TEZLİK |
Keskin yapmak. * Dayandırmak. |
| TEZLİL |
Birisini tahkir etme, aşağılatma. Zelil ve hakir bulma. |
| TEZLİM |
Beraber etmek. * Yumuşatmak. * Değirmen döndürmek. |
| TEZMİL |
Gizlemek. Bir şeyi elbiseye sarmak. Esvaba sarınıp bürünmek. * Örtü. |
| TEZMİM |
Yular takma. |
| TEZMİM |
Zemmetmek. |
| TEZNİB |
Bir şeye ilâve, ek, zeyl takma, yazmak. Zeyl ve ilâve. Kuyruk takmak. |
| TEZNİBÂT |
(Teznib. C.) İlâveler, eklemeler. Ekler. |
| TEZNİD |
Çakmakla ateş yakma. * Başını devamlı önüne eğdirmek. |
| TEZNİE |
Darılmak. |
| TEZNİM |
Nişan ettirmek, işaretlendirmek. |
| TEZNİYE |
Zinaya mensup etmek. |
| TEZNUB |
Kuyruğu tarafından olmaya başlayan hurma salkımı. * Tülbendin aşağı
sarkan tarafı. |
| TEZRİ' |
Öksürme. * Genirmek. |
| TEZRİB |
Keskinletmek. |
| TEZRİCE |
(C.: Tüzrüc-Tezâric) Sülün kuşu. |
| TEZRİF |
Çoğaltmak. |
| TEZRİYE |
Savurmak. * Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak. *
Zelil etmek, kepâze yapmak. |
| TEZVİ' |
Korkutmak. |
| TEZVİB |
(C.: Tezvibât) Eritme, eritilme. |
| TEZVİC |
Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek. |
| TEZVİD |
Yol azığı hazırlama. |
| TEZVİD |
Sürmek. * Reddetmek. |
| TEZVİK |
(Zevk. den) Tattırma, zevk aldırma. |
| TEZVİK |
Süslemek, tezyin etmek. |
| TEZVİR |
Söze yalan karıştırma. Yalan söze ziynet verme. * Şahidin şehadetini iptal
etme. * Kendini ziyaret edene ikram etme. |
| TEZVİREN |
Tezvir yoluyla. |
| TEZYİD |
Artırma, çoğaltma, fazlalaştırma. |
| TEZYİD-İ GAYRET |
Gayreti artırma. |
| TEZYİDÂT |
(Tezyid. C.) Artırmalar, çoğaltmalar, ziyadeleştirmeler. |
| TEZYİF |
Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak. * Bir şeyin dışını
tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek. * Tahkir etmek. |
| TEZYİL |
Eklemek. Uzatmak. Altına ilâve etmek. Zeyl yapmak. |
| TEZYİL |
Ayırmak. |
| TEZYİN |
Süslemek. Bezemek. Donatmak. |
| TEZYİNÂT |
Süsler. Ziynetler. |
| TEZYİNÂT-I LAFZİYYE |
(Muhassınat-ı lafziyye de denir. İlm-i Bediin iki bölümünden ikinci
bölümüdür. ) Kelâmın lafzında olan ve göze hitab eden edebî san'atlar.
Cinas, seci' gibi. |
| TI |
Arabçada "" harfi. (Tâ) da denir. |
| TIB |
(Bak: Tıbb) |
| TIB' |
Gölge. |
| TIB' |
(C.: Atbâ) Nehir. |
| TIBA' |
Tabiat. Yaradılış. * Tabiatlar. Yaradılışlar. |
| TIBAA(T) |
Kitap ve saire basma işi. * Kılıç yapma san'atı. |
| TIBAK |
Uyma, uygunluk. * Tabakalar. Katlar. * Birbirine uygun olan şey. * Bir
şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak. |
| TIBALE |
Deve boynuna asılan büyük çan. * Davulculuk. |
| TIBB |
Tabiblik, doktorluk. * Her şeyi gereği gibi bilmek. * Rıfk. Suhulet. *
İrade. * Hastayı ilâçlarla tedaviye çalışmak. * Şan. * Şehvet.( $Kur'an,
Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarihan
teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbaniye,
remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: "En müzmin dertlere
dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Adem!
Me'yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız,
bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür. " Cenab-ı
Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen diyor ki: "Ey insan! Benim için
dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, mânevi dertlerin
dermanı; biri de, maddi dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle
diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O'nun nefesiyle ve ilâciyle şifa
buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin.
Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun." İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki
terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor
ve teşvik yapıyor. S.) |
| TIBBEN |
Tıp cihetiyle. Doktorlukça. |
| TIBBÎ |
Hekimliğe ait. Doktorlukla alâkalı. * Hekimce. |
| TIBBİYE |
Tıp mektebi. Tıp fakültesi. |
| TIBBE |
(C.: Tıbeb) Bir parça uzun bez. |
| TIBK |
Aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi. |
| TIBL (TABL) |
(C.: Tubul-Atbal) Davul. |
| TIBS |
Kurt, zi'b. |
| TIFL |
Küçük çocuk. * Her şeyin cüz ve parçası. * Batmaya yakın güneş. *
Kıvılcım. |
| TIFL-I NEV-RESİDE |
f. Yeni yetişmiş çocuk. |
| TIFL-I NEV-ZÂD |
Yeni doğmuş çocuk. |
| TIFLÂNE |
f. Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette. |
| TIFLİYYET |
Çocukluk. Çocuk hâli. |
| TIGA |
Yüksek sesle gülme. |
| TIHAL |
Dalak. |
| TIHANE |
At değirmeni. |
| TIHL |
Hiddetli adam. * Dalağı büyük adam. |
| TIHMAR |
Doldurmak. |
| TIHN |
Un. |
| TIHS |
Asıl. * Göz karanlığı. |
| TIKDE |
Asmacık adı verilen ufacık taneler. |
| TIKNAZ |
Kısa boylu ve şişman, toplu. |
| TIKNEFES |
Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan. |
| TIKSAR |
Halka biçiminde taç. * Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ. |
| TIKTIKA |
(Bak: Taktaka) |
| TILA' |
Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç. * Madeni parlatmakta
kullanılan sıvı yaldız. * Cilâ verecek boya. * Diş sarılığı. * Üzüm suyundan
kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap. |
| TILA' |
Üzerinde güneş doğan yer. |
| TILA |
(C.: Talyân) Küçük kuzu ve oğlak. * Mahpus kimse. * Diş sarılığı. |
| TILAB |
Talep etmek, istemek. |
| TILBE |
Talep olunmuş, istenmiş, matlub. |
| TILH (TALİH) |
(C.: Tılâh-Talâyıh) Zayıf. * Yorulmuş. * Geç gelmek. |
| TILHAM |
Fil. |
| TILK |
Helâl nesne. * Bükülmüş ip. |
| TILMESA |
Yol bulunmaz otsuz ve susuz korkunç yer. * Çok karanlık gece. |
| TILS |
(C.: Atlâs) Sahife. * Mahvolmuş nesne. * Tüyü dökülmüş olan deve
uyluğunun derisi. * Elbisenin eskimesi. |
| TILSIM |
Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve
te'siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey. |
| TILSIM-I KÂİNAT |
Kâinatın tılsımı, kâinattaki anlaşılması zor olup herkesin yalnız kendi
akliyle bilemeyeceği gizli ve ince hakikatlar. |
| TILSIM-I MUĞLAK |
Anlaşılması zor, kapalı gizli şey. * Açılması müşkül olan tılsım,
kapalı ve gizli haber. |
| TILSIM-I MÜŞKİLKÜŞÂ |
Açılması ve anlaşılması zor olan İlâhî gizli mânaları, hakikatları açan
tılsım. |
| TILV |
Kurt, zi'b. |
| TIM |
Deniz. * Deve kuşunun erkeği. * Çok mal. |
| TIMAH |
(Tumah - Matmuh) Bir şeye göz dikerek bakmak. Haris olmak. Hırsla onu
istemek. |
| TIMIRR |
Ürkek at. * Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at. * Seri, çabuk. |
| TIML |
Hırsız. |
| TIMLE |
Zayıf kadın. |
| TIMR |
(C.: Etmâr) Eski kaftan. * şakrak kuşu. |
| TIMRES |
(Tımrus) Yalancı, kezzab. * Leim, alçak kimse. |
| TIMTIM |
Kalın etli, cüsseli adam. * Dilinde pelteklik olan, kekeme. |
| TINAB |
(C.: Tunub) Kazığa bağlanan çadır ipi. |
| TINBAR |
(Tunbur) Tanbur adı verilen çalgı âleti. |
| TINİN |
(Bak: Tanin) |
| TINNET |
Çınlama. |
| TIP |
(Bak: Tıbb) |
| TIRAD |
Kısa mızrak. |
| TIRAF |
Gönden veya sahtiyandan yapılan ev. * Cild. |
| TIRAK |
Gitmek. |
| TIRAZ |
Elbiselere nakışla yapılan süs. * Sırma ve ipekle işleme. * Zinet, süs.
* Üslup, tarz, tutulan yol. * Döviz. |
| TIRAZ |
f. " Süsleyen, donatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler
yapılır. Meselâ: Şükufe-tıraz $ : Çiçek süsleyen. |
| TIRAZENDE |
f. Süsleyen, donatan, süsleyici. |
| TIRBAL |
(C.: Tarâbil) Büyük taş. |
| TIRF |
Atın iyisi. |
| TIRK |
Kuvvet. * Besililik, semizlik. |
| TIRM |
Yağ. |
| TIRMESA |
Karanlık, zulmet. |
| TIRRAK |
Tiryak, ilâç. * Afyon. |
| TIRRİH |
Tuzlu balık, sardalya. |
| TIRS |
(C.: Etrâs) Kâğıt, sahife. |
| TISYAR |
Arslan. * Sivri sinek. |
| TIŞE |
Ufak çocuk. |
| TIVAL |
Uzun olanlar. |
| TIVAL-I MUFASSAL |
Kur'an-ı Kerim'de 49'uncudan 85'inciye kadar olan sureler. |
| TIYBE |
Helâl. * Güzel, temiz. |
| TIYERE |
şom ve yaramaz görmek. |
| TIYN |
Çamur. Balçık. |
| TIYNET |
Huy. Yaradılış. |
| TIYRE |
Darılma, gücenme. * Darılan, gücenen. |
| TIYSAR |
Sivrisinek. * Arslan. |
| TIYYE |
Niyet, kast. |
| TÎ' |
Kırk baş koyun. |
| TÎB |
(C.: Etyâb) Güzel koku. Güzel kokusu için sürülen şey. |
| TİBA' |
Birbiri ardınca olmak. Peşpeşe bulunmak. |
| TİBN (TEBN) |
Kuru ekin sapı. Saman. * Yirmi kişiyi doyuran büyük kap. |
| TİBNÎ |
Saman renkli. |
| TİBR |
Altın parçası. Altın ve gümüş tozu. |
| TİBRAK |
Bıçak. |
| TİBYAN |
Açık ifade ile beyan etme. Açıklama. * Meşhur bir Kur'ân tefsirinin
adı. |
| TÎC |
(Tâc. C.) Taçlar. |
| TÎCAN |
(Tâc. C.) Taçlar. |
| TİCANÎ |
Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs
tarafından kurulan bir tarikattır. |
| TİCARET |
Alım-Satım. |
| TİCARETGÂH |
f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri. |
| TİCARETHÂNE |
f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer. |
| TİCARÎ |
(Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait. |
| TİCFAF |
(C.: Tecâfif) Zırh. |
| TİCVAL |
Memleket seyredip dolaşmak, gezmek. |
| TİFFAN |
Her nesnenin vakti. |
| TÎG |
f. Kılıç, seyf. |
| TÎG-İ BÜRRAN |
Keskin kılıç. |
| TÎG-İ GUŞTİN |
Etten kılıç. * Mc: Dil. |
| TÎGBEND |
f. Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan. |
| TÎGDÂR |
f. Kılıç taşıyan, kılıçlı. |
| TÎGZEBAN |
f. Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen. |
| TÎGZEN |
f. Güzel kılıç kullanan. |
| TÎH |
(C.: Etyâh) Çöl. Susuz sahra. Sina yarımadasındaki çöl. (Musâ (A.S.)
Mısır'dan çıktıktan sonra, kavmiyle beraber kırk sene bu çölde dolaşmıştır.) |
| TİH |
Gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses. |
| TİL' |
Etrafına çok iltifat eden kişi. Etrafdakilerle şakalaşan kimse. |
| TİL'ABE |
Oynaşmak. |
| TİLAD |
Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler. * Kendi yanında eskiden beri
mevcud olan ve yeni olmuş olan şey. |
| TİLAL |
(Tell. C.) Kümeler, yığınlar. Tepeler. |
| TİLAMİZ(E) |
(Bak: Telâmiz) |
| TİLAVET |
Okumak. Takib etmek, arkasına düşmek. |
| TİLAVET-İ KUR'ÂN |
Kur'an-ı Kerim'i usulüne göre okumak, mânâsını tefekkür etmek. |
| TİLHAH |
Devamlı olarak bir yerde durmak. |
| TİLKA' |
Taraf, yön, cihet. * Hiza. * Mülâkat. Görüşmek ve buluşmak. |
| TİLKA-İ NEFİS |
Nefis tarafından. Nefis cihetinden. |
| TİLLE |
Basamak. * Sıradağ. |
| TİLLE |
f. İşlenmemiş altın. |
| TİLMİZ |
Çırak. Talebe. Kalfa. |
| TİLMİZÂNE |
f. Talebe gibi. Tilmize yakışır surette. |
| TİLMİZİYET |
Talebelik, tilmizlik, öğrencilik. |
| TİLTAL |
Hareket ettirmek. |
| TİLTİLE |
Sabırsız olmak. * İşi güç olmak. * Hurma çöpünden yapılan bardak. |
| TİLV |
Tâbi. |
| TİMAR |
f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. * Sipâhiye verilen
öşrü alınacak arazi. (Bak: Zeâmet) |
| TİMAR-HÂNE |
f. Akıl hastahanesi, tımarhâne. |
| TİMLAK |
Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek. * Tereddüt etmek, karar
verememek. |
| TİMRAD |
(C.: Temârid). Güvercin yuvası. |
| TİMSAL |
Resim, suret, sembol, nümune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye
benzetmek. Heykel.(Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman
vesâire gibi, tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler
vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü
hükmündedirler. Çünkü asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının
hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânilerin timsalleri ise, asıllarıyla
muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.
Binaenaleyh Cenab-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki
renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden
şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o timsalinde oldukça harareti,
ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu, ziyasiyle şuurlu olurdu.
Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.
Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) kendisine okunan bütün
salâvat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur. M.N.) |
| TİMŞEK |
İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama. |
| TİMTAM |
Dilini "te" harfine alıştırmış olan kimse. |
| TÎN |
İncir. |
| TÎN SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 95. suresinin ismidir. Mekkîdir. Vettîni Suresi de
denir. |
| TÎN |
(C.: Etyân) Balçık. * Mektup gibi şeyleri mühürlemek. |
| TİNAE |
Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak. |
| TİNAVE |
Müzakereyi terketmek. Görüşmeyi bırakmak. |
| TİNBAL |
Kısa, bodur kimse. |
| TÎNE |
(Tıynet) Balçık. * Hilkat, yaratılış. |
| TİNNÎN |
Büyük yılan, ejder, ejderha. * Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan
hafif beyazlık. * Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı
burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir
burç. |
| TİNNÎN-İ FELEK |
Saman yolu, hacılar yolu. Gökteki husuf ve küsuf mevkileri olan iki
düğüm. |
| TİNNÎNEYN |
İki yılan. Mc: İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî
kavisleri.(Derecât-ı şemsiye medarı olan "mıntıkat-ül büruc" tabir ettikleri
daire-yi azime, menazil-i Kameriyenin medarı bulunan mâil-i Kamer dairesi,
birbiri üstüne geçmekle o iki daire, her birisi iki kavis şeklini vermiş. O
iki kavise Felekiyyun uleması lâtif bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan
tinnîneyn namını vermişler. L.) |
| TİNNÜ |
Beraberlik, eşitlik. |
| TİP |
t. Benzerlerinin ana vasıfları kendinde görülen ideal örnek, misal. |
| TİPİK |
t. Nümune, örnek olarak. Benzer. |
| TİR |
f. Ok. |
| TİR'ABE |
Deve hörgücünün bir miktarı. |
| TİR'ABE |
Deve hörgücü. |
| TİRAMOLA |
İtl. Halat çekme. |
| TİRASE |
(Türs. C.) Ask: Kalkanlar. |
| TİRAŞ |
f. Tıraş. * Üst taraftan yontarak düzelten. * Üst taraftan düz olarak
yontma. |
| TİRAŞİDE |
f. Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. * Yontulmuş, düzleştirilmiş. |
| TİRB |
(C.: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan. * Yaşta
diğerine eşit olan nesne. * Lezzet. |
| TİRBAN |
(Türâb. C.) Topraklar. |
| TİRDAN |
f. Ok mahfazası, sadak. |
| TİRE |
f. Karanlık. Bulanık. |
| TİREDİL |
f. Fena kalbli, kalbi kara. |
| TİREGÎ |
f. Karalık. Bulanıklık. |
| TİREGUN |
f. Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık. |
| TİRENDAZ |
f. Ok atan, okçu. |
| TİREŞEB |
f. Karanlık gece. |
| TİRERE'Y |
(Tire-re'y) f. Tedbirsiz. |
| TİRHAL |
Yola çıkma, göç etme. |
| TİRKEŞ |
f. Okluk, ok kabı, sadak. |
| TİRMİZÎ |
(Bak: Kütüb-ü Sitte) |
| TİRYAK |
Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan
ilâç. |
| TİRYAKİ |
Afyon kullanmağa alışmış, afyonkeş. * Keyif verici şeyler kullanmağa
alışık olan. * Mc: Huysuz, aksi, titiz. |
| TİS'A |
Dokuz. 9. |
| TİS'A MİE |
Dokuz yüz. 900 |
| TİSHAN |
(C.: Tesâhin) Çizme. |
| TİS'ÛN |
(Tis'în) Doksan, 90. |
| TÎŞ |
şiddet. * Hafiflik. |
| TÎŞE |
f. Muharebede kullanılan başı sivri ve keskin balta, keser. |
| TİŞRAB |
Şarap içmek. |
| TİYAKA |
Cimaa pek ziyade düşkün olmak. * Şehvetin galip olması. |
| TİYATRO |
yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer. * Sahneye
konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.(İşte dans ve tiyatro gibi
o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer câzibedarlık ile
pervane gibi nefisperestleri etrafında toplar, sersem eder. Ş.) (Bak: Roman) |
| TİYESE |
(Teys. C.) Erkek keçiler, tekeler. |
| TİYFAK |
Helâk olmak, mahvolmak. |
| TİYNET |
(Bak: Tıynet) |
| TİZ |
f. Keskin. * Çabuk, tez. * Sık. |
| TİZ-ÂB |
f. Kezzap. |
| TİZ-ÇEŞM |
f. Gözü keskin. |
| TİZ-DEST |
f. Çabuk iş gören, eline çabuk. |
| TİZÎ |
f. Çabukluk, tezlik. * Keskinlik. * Sıklık. |
| TİZNA |
f. Kılıç, bıçak gibi şeylerin keskin olan ağız tarafı. |
| TİZ-PÂ(Y) |
f. Tez, süratli, ayağına çabuk. |
| TİZ-PER |
f. Hızlı ve çabuk uçan. |
| TİZ-REFTÂR |
(Tiz-rev) f. Çabuk yürüyüşlü, acele ile giden. |
| TİZ-REV |
(Bak: Tiz-reftar) |
| TOKAT |
Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer. * Dere arası olan hayvan
mer'ası. * El içiyle vurulan sille. |
| TOLGA |
Başlık, miğfer nevilerinden birinin adıdır. |
| TONAJ |
Bir vasıtanın iç hacmine göre taşıma kapasitesi. |
| TOPUZ |
t. Ucu top şeklinde sopadan ibâret eski silâh. * Top şeklinde toplanmış
saç. * Kısa ve tıknaz kimse. |
| TÖHEM |
(Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatler. |
| TÖHMET |
Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz
olan suç, kabahat. * İtham altında olma. |
| TÖHMETLENDİRMEK |
Suç isnad etmek. |
| TÖVBE |
(Bak: Tevbe) |
| TRAJ |
Fr. Basılan gazete veya mecmuanın baskı sayısı. |
| TRAJEDİ |
yun. Fâcia. Mevzuunu efsanelerden veya tarihî hâdiselerden alan,
seyirciler üzerinde merhamet veya dehşet hissi uyandıran sahne eseri. |
| TU |
f. Sen. |
| TU(Y) |
f. Katmer, kat. |
| TUAM |
(Tu'me. C.) Azıklar, yiyecek şeyler. * Çeşniler, tadlar. |
| TUB |
Kiremit. * Tuğla. |
| TUBA |
Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali. * İyilik, güzellik. Baht. *
Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi. * Çok
berrak ve saf olan. * Saâdet. Hayır. Devlet. |
| TUBA-İ HİLKAT |
Hilkat ağacı, hilkat tubası. Kâinat, teşbih yapılarak tuba ağacına
benzetilmiştir.(Tuba-i hilkatten semavat şıkkına hep kehkeşan ağsanınaBir
Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış pek güzel meyveleriz biz. M.) |
| TUBAHA |
Çömlek. * Ağızdan çıkan köpük. |
| TUBAL |
Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen
parça. |
| TUBALE |
(C.: Tubâlât) Dişi koyun. |
| TUBA LE-KE |
Ne mutlu sana, devlet ve saadet sana. Tuba sana. |
| TUB'AN |
Mühür mumu.TUBERTU : (Tu-ber-tu) Kat kat. |
| TUBU |
Bir nevi kene. |
| TUBUL |
(Tabl. C.) Davullar.TUDE : f. Yığın, küme. |
| TUDE-BE-TUDE |
Yığın yığın. Küme küme. |
| TUF |
f. Yankı. Akseden ses. Aks-i sada. |
| TUFA |
Sihir, efsun. |
| TUFAHE (TAFÂHE) |
Çömlek. * Her ne olursa olsun ağzına alan köpek. * Her nesnenin üzerine
gelen. |
| TUFAN |
Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. * Nuh Peygamber (A.S.)
zamanındaki büyük su baskını hâdisesi. (Hz. Nuh'un (A.S.) Cenab-ı Hak'tan
aldığı emri kavmine tebliğ etmesi neticesinde kavminin ekserisi hürmetsizlik
ve dinlememezlik yaptıklarından ve zulme başladıklarından, Cenab-ı Hakk'ın
izni ile devamlı ve şiddetli yağmurla büyük su baskını oluyor ve Nuh
Peygamber (A.S.) bir gemi yaparak, kendisine iman edenlerle ve her sınıf
canlı mahluktan birer çift alarak su üzerine çıkıyor ve zâlimler suya gark
oluyor, Peygambere itimad ile tâbi olanlar da tufandan kurtuluyor. Bu
hâdisenin vukuu Kur'anda sâbittir.) |
| TUFANZEDE |
f. Tufan görmüş. Tufana uğramış. |
| TUFAVE |
Güneş dairesi. * Ay ağılı, hâle. * Kabile. |
| TUFEYLÎ |
(Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte. *
Dalkavuk. Çanak yalayıcı. * Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit.
Fazladan. |
| TUFF |
Tırnak arasında olan kir. * Parmakların üstünde olan kir. |
| TUFFAH(A) |
Elma. |
| TUFU' |
Ateşin sönmesi. |
| TUFUH |
Kap ağız ağıza dolma. * Yukarı kalkma. * Çabuk geçme. |
| TUFUL |
Güneşin batmağa yaklaşması. * (Tıfl. C.) Çocuklar. |
| TUFULÂNE |
f. Çocukçasına. |
| TUFULİYYET |
(Tufulet) Çocukluk. Küçüklük. Yavru oluş. * Ter u tazelik. |
| TUFYE |
Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir. |
| TUGAT |
(Tâgi. C.) Tâgiler. Azmış ve hak yoldan sapmış olanlar. |
| TUGAVE |
Güneş dairesi. * Araptan bir kabile. |
| TUGMUS |
Şeytanın ve cinnin gayet habisi. |
| TUGVAN (TUĞYÂN) |
Haddinden tecavüz etmek, haddini aşmak. |
| TUGVE |
Dağ başı. * Yüksek mekân. |
| TUGYAN |
Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın
mizaçlılık. * Kan galebe etmesi hali. * Resmî devlet kuvvetlerine karşı
durmak. * Su baskını. |
| TUGYE |
Dağ başı. * Yüksek mekân. |
| TUH |
Helâk olmak. * Berbad olmak. (Hakaret için söylenilen bir kelimedir) |
| TUHAF |
(Tuhfe. C.) Hediyeler. * Münâsebetsiz hâl. * Eğlenceli, gülünç. * Garip
iş veya şey. * Hoşa giden ve az bulunur şeyler. |
| TUHAL |
Dalak ağrısı. |
| TUHARE |
Taharet ettikleri suyun bakiyyesi. |
| TUHFE |
Turfanda şey. * Görülmemiş yeni çıkan. Yeni. * Hediye, armağan. |
| TUHFÎ |
İyilik etmek. |
| TUHLA |
Kara ile boz arasındaki renk. |
| TUHLÜB |
(C.: Tahâlib) Soysop, sülâle. |
| TUHM |
(C.: Tühum) Her yerin ve her köyün nihayeti. |
| TUHME |
Mide dolgunluğu. Hazımsızlık. |
| TUHME |
Hayvanın burnunun kara olması. |
| TUHR |
Pâklık, temizlik, taharet. * Kadınların iki âdet görmeleri arasındaki
temizlik hâlleri. (Temizlik hâli uzayan, devam eden kadına "Mümtedet-üt
tuhur" denir). |
| TUHRA |
Yufka bulut. |
| TUHRUBE |
(Tahrebe-Tıhrıbe) Bez parçası. * Bulut parçası. |
| TUHRURE |
(C.: Tahârir) Bulut parçası. |
| TUHTUH |
Kötü ahlâk. |
| TUHUHA |
Hamurun ekşimesi. |
| TUHUR |
(C.: Tahârir) Bulut parçası. |
| TUHUR |
Arınıp pâk olmak, temizlenmek. |
| TUHUT |
Hor ve hakir kimse. |
| TUHVE |
Yufka bulut. |
| TUHYAN |
Karlık gibi su soğutacak kap. Buzluk, buzdolabı. |
| TUHYE |
Benî Temim kabilesinden bir cemaat. |
| TUKA |
Takva. Allah'tan korkmak. Havfullah. |
| TUKAT |
Nefsini haramdan ve şüpheli nesnelerden saklamak. |
| TUKUS |
Yaban havucu. |
| TUKYE |
Sakınma. |
| TUL |
Boy. * Uzunluk. * Ömür ve hayat. * Uzamak. * Zaman çokluğu. * Çokluk,
bolluk. |
| TUL-U EMEL |
Bitmeyen istek. * Hiç ölmeyecek gibi dünyaya dalmak ve düşünmek. (Ey
gafil Said! Bil ki: Galat-ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve
daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve
müstemir gördüğünden, fani nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden,
yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına
kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve
hususi dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu galat-ı
hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir adam elinde olan âyinesini bir
hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa; misali bir hâne, bir
şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir hareket ve küçük bir tegayyür
âyinenin başına gelse, o hayalî hâne ve şehir ve bahçede hercü merc ve
karışıklık düşer. Hariçteki hakiki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekası
sana faide vermez. Çünkü senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve
bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve
ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve
hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap
olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin
kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Mâdem öyledir; sen bu hayatına ve
dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme! L.) |
| TUL-U ÖMÜR |
Ömrün uzunluğu. Uzun ömür. |
| TULEN |
Uzunlukça. Uzunluk cihetinden. Boyca. |
| TULA |
Boynun ön tarafı. |
| TULA |
Çok uzun. Pek uzun. |
| TULAN |
(Tul. den) Uzunluğuna, boyuna. |
| TULATILE |
(Talâtıla) (C.: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı. * Zahmet. |
| TULGA |
Kusmak. |
| TULHA |
Boz renk. |
| TULHE |
Azıcık su. * Azıcık ot. * İyi nesne. |
| TULHUM |
Lezzeti değişmiş olan su. |
| TULK |
Mutlak. Bağlı ve kayıtlı olmayan. |
| TULL |
Süt. |
| TULLAB |
(Talebe. C.) Talebeler. |
| TULLAB-I NUR |
Nur talebeleri, Kur'an şakirtleri. |
| TULLEB |
(Tâlib. C.) İstekliler, tâlibler, isteyenler. |
| TULME |
(C.: Tulum) Ekmek. * Havuz dibinde kalan su. |
| TULU' |
Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. * Hücum etme. * Bir şeye vâkıf olup
bilme. |
| TULUAT |
(Tulu'. C.) Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar.
Doğuşlar. |
| TULUK |
(Tuluka) Açık yüzlü ve hâli iyi olmak. * Cömert olmak. |
| TULYE |
(C.: Tulâ) Boyun önü. * Göğüs önü. |
| TU'M |
(Tu'me) Azık, yiyinti, yiyecek şey. * Tad, çeşni. |
| TUMA'NİNE |
İtminan. Emin olma, inanma, gönlü rahat olma. |
| TUMAR |
(C.: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar. |
| TUME |
Kadınlar topluluğu. Avretler cemaati. |
| TU'ME |
(Bak: Tu'm) |
| TUMEA' |
(Tâmi'. C.) Tamahkârlar. |
| TUMRUK |
Yarasa kuşu. |
| TUMRUS |
Sıcak külde pişmiş ekmek. |
| TUMTUMAN |
Peltek. |
| TUMTURAK |
Söylenişi ahenkli ve parlak olan ibare. * Gösteriş, debdebe. |
| TUMUH |
Yüksekteki bir şeye göz dikme, yüksek bir şeye göz dikerek bakma. |
| TUMUM |
Su baskını. * Saçını kırkıp tıraş etmek. |
| TUMUR |
Aşağı sıçramak. * Doldurmak. * Seyahat edip gitmek. * Defnetmek,
gömmek. |
| TUMUS |
Bir şeyin mahvolması. |
| TUNB |
Nâhiye, cânip, taraf, yön. |
| TUNBURANİ |
(Tunburâni) Tanbur çalan. |
| TUNİ |
f. Sefih, alçak, rezil. * Külhanbeyi. * Hırsız. |
| TUNUB |
(C.: Etnâb) Ağaç kökleri. * Gövdenin siniri. * Süngü eğriliği. * Çadır
ipleri. |
| TUR |
Dağ. * Had ve mikdar. |
| TUR-U SİNA |
(Bak: Sina) |
| TUR SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 52. Suresidir. Mekkîdir. |
| TURA |
(Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti.
Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak. * Kamçı, örme
kırbaç. * Demet, bağ, paket. (Bak: Turra) |
| TU-RA |
f. Seni, sana, senin. |
| TURAB |
Toprak, toz. |
| TURAME |
Dişte olan kamaşma. |
| TURAN |
Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen
isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. "Türk" ile
"Tur" kelimeleri arasındaki benzerlik de bu iki ismin bir asıldan ibaret
olduğunu gösteriyor. |
| TURBUŞ |
Takke, külah. Başa giyilen örtü. Fes. |
| TURFANDA |
Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze. |
| TURFE |
(C.: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık. * Nimet. * Güzel yemek. * Zarif, iyi
nesne. * Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye
"etref" derler. |
| TURFE |
Görülmemiş, tuhaf, yeni şey. Şaşılacak şey. |
| TURFE-KÂR |
f. Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan. |
| TURGUL |
Çil kuşuna benzer bir kuş. |
| TURHAN |
Rum subaylarından beş bin neferin zâbiti (On bin olsa "patrik" derler.) |
| TURKA |
Bir kere. |
| TURMUK |
Yarasa kuşu. |
| TURMUS |
Zayıf. * Kül içinde pişen ekmek. |
| TURRA |
(Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası. * Kumaşın etrafındaki
nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar. * Herşeyin ucu ve kenarı. *
Alındaki saç. Tura. |
| TURS |
Kuvvet. |
| TURSUS (TURSUN) |
(C.: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot. |
| TURŞ |
f. Ekşi, hâmız. |
| TURTUBE |
Akçe. |
| TURTUR |
Uzun boylu ince adam. |
| TURU' |
Bir yerden bir yere gitmek. * Sonradan olmak. |
| TURUH |
Uzun. |
| TURUK |
(Tarîk. C.) Yollar, tarikler. Meslekler. Usuller. * Aygırlanmak. |
| TURUK-U HAFİYYE |
Gizli tarikler, yollar, tarikatlar. Gizli zikir yapan tarikatlar. |
| TURUK |
Geceleyin eve gelmek. |
| TURUR |
Düşürmek. |
| TURUŞ |
f. Ekşi. |
| TUS |
Tabiat. * Asıl. |
| TUSEN |
f. Serkeş ve sert at. |
| TUSU' |
Dokuz bölükte bir bölük. |
| TUŞE |
f. Azık. Ölmeyecek kadar yenecek şey. |
| TUŞE-İ RÂH |
Yol azığı, yol yiyeceği. |
| TUT |
f. Dut. |
| TUTANAK |
(Bak: Zabıt) |
| TUTİ |
Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini
yapan ve söyleyen bir kuş. |
| TUTİYA |
Çinko. |
| TU'TU |
Söylerken duraklamak. |
| TUTU |
Çinko. |
| TUTUK |
Örtü, perde, peçe. |
| TUUM |
(Taam. C.) Taamlar, yemekler. * Lezzetler, tadlar, zevkler. |
| TUVA |
Övünmüş, senâ edilmiş şey. * Tur-i Sina dağı eteğinde bir vâdinin adı.
* Örülmüş kuyu. |
| TUVAL |
Uzun. |
| TUVAN |
f. Güç, kuvvet. |
| TUVAR |
Evin çevre yanı. |
| TUVEYRAT |
Kuşçuklar, küçük kuşlar. |
| TUVEYS |
Küçük tavus kuşu. |
| TUVMAR |
(C.: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne. |
| TUVT |
Lüle ağzına takılan pamuk parçası. * Pamuk. * Uzun. |
| TUVVEL |
Ayakları uzun olan bir cins su kuşu. |
| TUYUF |
(Tayf. C.) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller. * Uykuda iken
görünen hayâller. |
| TUYUR |
(Tayr. C.) Kuşlar. |
| TUYUR |
Birbiri ardınca iade etmek, peşpeşe geri çevirmek. Tekrarlamak. |
| TÜBBA' |
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setten evvel geleceğini haber veren ve
şiiri ile imanını ilân eden bir Yemen Meliki. * Câhiliyetten evvel Yemen
Padişahlarının nâmı. * Bir kuş cinsi. |
| TÜBBAN |
Güreşçilerin donu. |
| TÜBBET |
Bir yerin adı. (İyi miskler ona nisbet olunup "Misk-i Tübbetî" derler) |
| TÜCAH |
(Tecâh-Ticâh) Karşı taraf, karşı yön. |
| TÜCCAR |
(Tâcir. C.) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar. |
| TÜEDE |
Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak. * Mühlet vermek. |
| TÜFE |
Yırtıcı bir canavar. * Karakulak denilen canavar. * Örtünmüş kadın. |
| TÜFENG |
f. Tüfek. |
| TÜFENG-ENDÂZ |
f. Tüfek kullanan. |
| TÜFENG-HÂNE |
f. Silâh deposu. |
| TÜFFAH |
Elma. |
| TÜFL |
Köpük. * Kir, pas. * Tükürmek. |
| TÜHEM |
(Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatlar. |
| TÜKÂH |
Tekyegâh. |
| TÜKLAN |
Tevekkül etmek. |
| TÜKLE |
İtimat etmek, güvenmek. * İşinde âciz olan kimse. |
| TÜKME |
f. Düğme. |
| TÜKYE |
Dayanmak, itimad etmek. |
| TÜLAVE |
Borç bakiyyesi. * Havâle etmek, başkasına bırakmak. |
| TÜLÜNNE |
Hâcet, ihtiyaç. |
| TÜLÜV |
Tilâvet. * Bir kimseye uyup ardınca gitmek. |
| TÜNBAN |
f. Don, iç donu. |
| TÜNBEK |
f. Darbuka. Dümbelek. |
| TÜND |
f. Sert, şiddetli, haşin. |
| TÜNDBÂD |
f. Sert rüzgâr, kasırga. |
| TÜNDÇİHRE |
f. Asık suratlı. |
| TÜNDÎ |
f. Sertlik, katılık. Hiddet ve şiddet. |
| TÜNDMEŞREB |
f. Titiz, sert tabiatlı. |
| TÜNDMİZAC |
f. Sert huylu. |
| TÜNDREFTAR |
f. Çabuk giden, sert ve süratli giden. |
| TÜNDZEBAN |
f. Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen. |
| TÜNTE |
f. Eşek arısı. |
| TÜNU' |
Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak. |
| TÜRA' |
(Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler. |
| TÜR'A |
(C.: Türa') Kapı. Derece. * Bağ ve bostan. * Kanal. * Suyun taştığı
yer. Su arkının ağzı. |
| TÜRAS |
Miras mal. |
| TÜR'A |
(C.: Türa' - Türüât) Kanal. * Suyun taştığı yer. |
| TÜRBAN |
(Türâb. C.) Topraklar. |
| TÜRBE |
Mezar üzerine yapılan yapı. Mezar. Ölmüş büyük zâta mahsus mezar. |
| TÜRBEDÂR |
f. Türbe muhafız ve hizmetkârı. |
| TÜRK |
Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan
milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı
taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak
Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden
beri iki şubeye ayrılmış olup; Türkistan'ın doğu tarafında bulunanlar;
Uygur; batı tarafındakiler de: Türk ve Türkmen isimleriyle
bilinirlerdi.Peygamberimizin (A.S.M.) hicretinden 350 sene sonra Tağ Han
neslinden olduğu rivayet edilen Türkmen Hükümdarlarından Salur Han, İslâm
dinini kabul ederek Kara Han ismini almış ve kavminin de ekserisine İslâm
dinini kabul ettirmişti. O sıralarda Türk ve Türkmen kavimleri İslâm hilâfet
merkezi olan Bağdat'a gidip gelmeğe başlamışlardı. Fıtrî cesaret ve
kahramanlıkları hasebiyle Abbasi Halifeleri, bunları askerlik hizmetlerine
almışlardı. Bu sebeple Türkler, Azerbeycan ve Erzurum taraflarına
dolmuşlardı. Türkler, zamanla kumandanlık ve ümeralığa geçmişler, hükümet
işlerini de ellerini almışlardı. Bu cihetle bütün İslâm memleketlerinde
Türkler büyük bir nüfuz ve iktidara sahip olmuşlardı.Türkler, müslümanlığı
kabul ettikten sonra lisanlarını Arap hattıyla yazmağa başlamışlardı. Şark
Türkçesinde, yani Uygur lisanında hayli edebiyat vücuda gelmiş, bir takım
şair ve edipler yetişmişti. İran'da kurulan Türk Devletleri Farisîyi resmî
ve edebî lisan olarak kabul ettikleri halde; Anadolu'da kurulan Selçuklular
devrinde resmî lisan Türkçe kabul edilmişti. Daha sonraları Osmanlı
Devletinin kuruluşundan sonra bu lisan günden güne kesb-i Türkî etmeğe
başlamış, hatta Sultan Mehmed Han, Sultan Selim ve Süleyman devirlerinde
mükemmel bir Osmanlı Edebiyatı meydana gelmiş ve birçok edip ve şairler
yetişmişti.(Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en
kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır.
Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam
etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan
veya Müslüman olmıyan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi.)
Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.Ey
Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç
etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin
mâzideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir; zemin yüzünde
hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle,
desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!... R.N.)(İşte ey Ehl-i Kur'ân olan
şu vatanın evlâdları; Altıyüz sene değil, belki, Abbasiler zamanından beri
bin senedir, Kur'ân-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan
okuyup, Kur'ânı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'âna ve İslâmiyet'e kal'a
yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümâtı def'ettiniz. Tâ
$âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşreb
münâfıkların desiselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak
olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!..M.)(...Evvelâ Araplar, kavimden
kavime bu hizmeti yapmışlar, daha sonra Emeviye'nin son zamanlarında olduğu
gibi bu hizmeti, Arap'tan Acem'e doğru geçmiş; hadis-i şerifin de delâlet
ettiği üzere Fars milleti manen ve maddeten İslâmiyete pek büyük hizmetler
yapmış, sonra bunlar da aynı hale gelmiş; bu defa da Allah Türkleri
göndermiş. Arapların, Farslıların, kıymetini bilemeyip zâyi' ettikleri İslâm
devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan dünyanın her tarafına yaymışlar.
Demek ki onlar da bu nimetin kıymetini bilmez, küfr ü küfrâna giderlerse
mevkilerini, Allah'ın göndereceği diğer bir kavme terketmeğe mecbur
olacaklardır. Ve kim bilir vâsi ve alim olan Allah Teâla, kıyamete kadar
daha ne kavimler gönderecektir. Binaenaleyh, ey mü'minler! Dininizin
kıymetini biliniz, hiç bir kavme inhisar kabul etmeyen bu vâsi' feyz-i
hakkı, bu fazl-ı İlâhîyi, bu yüksek hürriyeti bırakıp da başkalarının
muvalâtı arkasına düşmeyiniz. E.T.) |
| TÜRKÂN |
(Türk. C.) Türkler. |
| TÜRKCUŞ |
f. Yarı pişmiş et. |
| TÜRKİSTAN |
f. Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant
ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de,
Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise
Rusya'da kalmaktadır. |
| TÜRKİYYAT |
Türklerin dil, edebiyat, tarih ve ırki hususiyetlerini tedkik eden
ilim. |
| TÜRKTAZ |
f. Koşup saldırarak yağma etme. * Çapul, çapulcu. |
| TÜRKÜ |
(Aslı: Türkî) Türk halk musikîsi. |
| TÜRNUK |
Sel yolunda arta kalan balçık. |
| TÜRR |
Yapı üstüne çekilen ip. |
| TÜRRA' |
Kapıcı. |
| TÜRRAS |
Kalkancı. |
| TÜRRE |
(C.: Terârih) Bâtıl, herze söz. |
| TÜRREHAT |
(Türrehe. C.) Saçma sapan sözler. |
| TÜRREHE |
(C.: Terârih-Türrehat) Saçma sapan ve mânasız söz. |
| TÜRS |
(C.: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan. |
| TÜRŞÎ |
Ekşilik. * Turşu. |
| TÜRÜAT |
(Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler. |
| TÜRÜŞ |
f. Ekşi, hâmız. |
| TÜRÜŞ-RU(Y) |
(C.: Türüşruyan) Asık suratlı, ekşi yüzlü. |
| TÜS' |
Dokuzda bir. (1/9) |
| TÜTUK |
Örtü, perde. Çadır. |