Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

TA Kur'anın Alfabesinde Üçüncü Harfin Adıdır - İslami Bilgiler - Osmanlica - 20. Sayfa

TA  Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400'dür.
TA  f. Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri, dek. (mânalarına gelir) Meselâ :
TÂ BEKEY  Ne vakte kadar.
TÂ BE KIYAMET  Kıyamete kadar.
TÂ HAŞRE DEK  Haşre kadar.
TA' (TAE)  Alçak, iniş yer. * Başı aşağı etmek.
TAA  Muti olmak. İtaat etmek.
TAAB  Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
TAAB-I DİMAĞÎ  Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu.
TAAB-ÂVER  f. Yorgunluk veren.
TAABBÜD  İbadet etmek. Kulluk etmek.(Ey insan! Kur'ânın desâtirindendir ki, Cenab-ı Hakk'ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, ma'budiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler. L.)
TAABBÜDÎ  İbadete ait olup emrolunduğu için yapılan. Sebeb ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine bağlı olmayan. İbâdete âit ve müteallik.(Mesâil-i şeriattan bir kısmına "Taabbüdî" denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.Bir kısmına "Mâkul-ül mâna" tâbir edilir. Yâni: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü: Hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhidir.Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de: "Şeairin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir." denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: "Ezanın hikmeti, müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir. "Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nevi beşerin netice-i hilkatı olan ilân-ı Tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle "Yaşasın Cehennem!" der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister. M.)
TAABBÜS  (C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.
TAABBÜS  Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.
TAACCÜB  şaşma, hayret etme. Tahayyür."Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) rivayet olunuyor ki: "Taaccüb bütün taaccüb ona ki: Cenab-ı Hakk'ın halkını görüp dururken Allah'da şek eder. Şuna taaccüb olunur ki: Neş'et-i ulâyı tanır da neş'et-i uhrâyı inkâr eder. Şuna da taaccüb olunur ki: Her gün her gece ölüp dirilip dururken ba's-ü nüşuru inkâr eder. şuna da taaccüb olunur ki: Cennet'e ve naim-i Cennet'e iman eder de yine dâr-ül gurur için çalışır. Şuna da taaccüb olunur ki: Evvelinin bulaşık bir nutfe, âhirinin mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefâhur eder." (E.T.)
TAACCÜC  Şamata, gürültü, patırtı.
TAACCÜL  Acelecilik. Acele etmek.
TAACCÜLAT  (Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler.
TAACCÜN  (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.
TAACİB  Acayib şeyler. Tuhaf şeyler.
TAAC'UC  Çeşitli seslerin birbirine karışması.
TAADDİ  Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.
TAADDÜD  Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme.
TAADDÜD-Ü EZVAC  (Bak: Taaddüd-ü zevcat)
TAADDÜD-Ü ZEVCAT  Bir kaç kadınla evlilik hali. (Bak: Aile)(Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa, taaddüt bilâkis olmalı. Halbuki, hatta bütün hayvânatın şehâdetiyle ve izdivac eden nebâtatın tasdikıyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyyedir. Madem, hikmeten, hakikaten, izdivaç, nesil içindir, nev'in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul etmeye mecburdur. S.) (İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.İkincisi: Şeriat muaddildir. Yâni; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki, birden tabiat-ı beşerde umumen hüküm-ferma olan bir emri birden ref'etme, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, Şeriat, vâzı-ı esâret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiç bir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adâlet-i izâfiyedir... Münâzarat)
TAADİ  Düşmanlık etmek.
TAADÜL  Beraberlik, eşitlik.
TAAFFÜF  İffetli olma. İffetli görünme. * Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma. * İstemekten uzak durma.
TAAFFÜN  (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular.
TAAFFÜN-İ NEFES  Nefesin kokması.
TAAFFÜNAT  (Taaffün. C.) Fena ve pis kokular.
TAAHHÜD  (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.
TAAHHÜDÂT  (Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler.
TAAHHÜDNÂME  f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika.
TAAKKUD  (Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme.
TAAKKUL  Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ) 
TAALA  (Bak: Teâlâ)
TAALLUK  Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. * Sevme.
TAALLUKAT  Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
TAALLÜL  (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret.
TAALLÜLÂT  (Taallül. C.) Ağır davranma.
TAALLÜM  (İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme.
TAALLÜN  Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.
TAAM  Yemek. Yenilen şey.
TAAMİYE  Yemeklik. Yemek parası.
TAAMMİ  Kör olma. Görmez hale gelme.
TAAMMUK  (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma.
TAAMMUKAT  (Taammuk. C.) Derinleşmeler.
TAAMMÜD  (Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme, bilerek ve isteyerek bir iş yapma.
TAAMMÜDÂT  (Taammüd. C.) İsteyerek ve bilerek yapılan işler.
TAAMMÜDEN  Evvelden hazırlanarak. Kastederek. Bile bile.
TAAMMÜDÎ  (Teammüdiyye) Kasıt ve niyet ile olan, taammüdle alâkalı.
TAAMMÜL  Amel etme. Çalışma. Vazife yapma.
TAAMMÜM  Umumileşme. Umumi olma. * (İmame. den) Sarık sarma. * (Amm. den) Amca olma. Birisini "amca" diye çağırma.
TA'AN(E)  (Ta'n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren.
TAANNÜD  (İnad. dan) İnad etme. Ayak direme.
TAANNÜDÂT  (Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler.
TAANNÜF  Azarlama. Darılma.
TAANNÜT  Herkesin yanlışını arama.
TAARR  Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.
TAARRUK  (Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak.
TAARRÜB  Araplaşma. Arap kılığına girme.
TAARRUS  (C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.
TAARRUZ  Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme.
TAARRÜF  Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini hünerleriyle tanıttırma.
TAARRÜM  Kemikten et soymak.
TAARÜC  Aksaklanmak.
TAARÜF  Birbirini bilmek, tanımak.
TAARÜZ  Muaraza edişmek, çekişmek. 
TAASSUB  (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli. (Bak: Dimağ)(... Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir... Münâzarat)
TAASSUBKÂR  f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
TAASSÜF  Sapmak, doğru yoldan çıkmak.
TAASSÜFÂT  (Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar.
TAASSÜR  (Usur. dan) Güçleşme. Güç olma.
TAASÜR  Güç yapmak, zor yapmak.
TAAŞŞUK  Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
TAAT  İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
TAATGÂH  f. İbadet yeri. İbadetgâh.
TAATTUF  (Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme. * Verme. * Esirgeme.
TAATTUFÂT  (Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.
TAATTUL  (Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma.
TAATTUR  (Itr. dan) Güzel kokular sürünme.
TAAVVUK  (Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek.
TAAVVUZ  (İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak. * Bir şey karşılığı olarak alınmak.
TAAVVUZ-I TAMS  Kadınların âdet görmesi.
TAAVVÜC  (C.: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma.
TAAVVÜD  (Âdet. den) Âdet edinmek. * Geri dönmek.
TAAVVÜZ  Allah'a (C.C.) sığınırak "Euzubillâh" demek, yani Allah'a sığındığını ifade etmek.
TAAYYÜN  Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.
TAAYYÜNAT  Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.
TAAYYÜŞ  (Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek.
TAAZİ (TAAZZİ)  Musibet vaktinde" İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek.
TAAZUM  Gözünde büyümek. Büyük görünmek.
TAAZZİ  Uzuv peydâ etme. Şekillenme.
TAAZZUM  (Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. * Kemikleşmek.
TAAZZUMÂT  (Taazzum. C.) Kibirlenmeler. * Kemikleşmeler.
TAAZZÜB  Evlenmeyip bekâr kalmak.
TAAZZÜR  Özür bildirmek. * Güçleşmek Güç olmak.
TAAZZÜR  Tâzim etmek. Hürmet etmek.
TAAZZÜZ  Aziz saymak. Tenezzül etmeme. * Çekinme.
TAB  f. Parıltı. Parlayıcı. * Güç. Kuvvet. Takat. * Hararet.
TAB'  Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.
TAB  f. "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran.
TA'B  Latife etmek, şaka yapmak.
TAB'A  Bir kere basılma.
TAB'A-İ ÛLÂ  Birinci baskı.
TABA'  Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması.
TABABET  Hekimlik. Doktorluk.
TABAH  Kuvvet.
TABAHAT  Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
TABAHECE  Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
TABAK  (C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile.
TABAK  (Bak: Debbag)
TABAKA  Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA-İ HAYAT  Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET  Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT  Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKA'  Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKAT  Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TABAK-ÇE  f. Küçük tabak.
TABAKHANE  Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TAB'AN  Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.
TABAN  f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
TABANÇE  f. El ayası, avuç içi.
TABANKEŞ  f. Yaya yürüyen piyade.
TABASBUS  Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
TABASBUSÂT  (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
TABASSUR  (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
TABAŞİR  "Hind hıyarı" denilen bir deva.
TABAVER  (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
TABAYİ'  Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar.
TABAYİ'-İ ESASİYE  Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.
TABAYİ'-İ ZİRUH  Ruhlu mahlukatın yaratılışları.
TABB  Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim.
TABBAĞ  Kılıç yapan kimse.
TABBAH  (C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı.
TABBAHÎN  (Tabbah. C.) Aşçılar.
TABBAL  Davulcu.
TABDADE  f. Parlatılmış, yandırılmış.
TABDAR  f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı.
TABDARÎ  f. Parlaklık.
TABDİH  f. Işık veren. * İplik bükücü.
TABE  f. Tava.
TABE-İ ZER  Altun tava. * Mc: Güneş.
TABE  Hurma. * Hamr.
TA-BE  f. "... e kadar" mânasına gelir ve kelimelerin başlarına eklenir.
TÂ-BE-KEY  Ne vakte kadar.
TÂ-BE-SABAH  Sabaha kadar.
TABE  (Tayyib. den) " İyi ve temiz olsun" mânasınadır.
TABEL  (Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.
TABEN  (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık. 
TABENDE  f. Işık veren, parlayan.
TABERÎ  (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır.
TABERZED  Bir cins şeker.
TABESEHER  Sabaha kadar.
TABH  Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma.
TAB'HANE  f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer.
TABH-HANE  Lokanta, mutfak.
TABHÎ  Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili.
TABIK  Büyük kiremit.
TABİ'  Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan.
TABİ'  Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
TABİAT  (Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Herşey Allah'ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah'ın emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim (su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır. Bunu değiştiremez. Çünkü Allah'ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte. O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi bunları yaratabilir. O da Allah'dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah'ın emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz. Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur, herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır, matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil, bir kanundur, kanun koyucu değil."Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor" deyip Allah'ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen; basirâne, hakimâne olan san'at ve icad, Şems-i Ezelî'nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi... Aynen bu misâl gibi; mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat'ın san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san'at-ı İlâhiyedir, Sani' olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. L.)(S - Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?C - Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika' eden İlâhi bir şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur." diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa : Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir. İ.İ.)
TABİAT-I MA'SİYET  f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak.
TABİATI TAKLİD  Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
TABİATPEREST  f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden.
TABİB  (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
TABİBÂN  (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
TA'BİD  Mükerrem etmek. * Katran bulaştırmak. * Hizmet etmek. * Zelil etmek. * Zelil etmek, kepaze yapmak.
TA'BİE  Karıştırmak. * Beslemek, terbiye etmek. * Hazırlamak.
TABİH  (Tabh. dan) Pişiren, aşçı.
TABİH  Suda pişmiş et yahnisi.
TABİHA  Öğle sıcağı.
TABİÎ  Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah" yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et... M.)
TABİÎ  Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
TABİİYYET  Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından olma.
TABİİYYUN  Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
TABİL  (C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne.
TA'BİR  (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. * Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.
TA'BİR-İ SAMEDANÎ  Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.
TA'BİRAT  (Ta'bir. C.) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar.
TABİSTAN  f. Yaz mevsimi.
TABİŞ  f. Parlayış, parıldayış.
TABİŞ-GEH  f. Parıltı yeri.
TABİÛN  (Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî)
TA'BİYE  Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme. * Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası. * Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır)
TABL  Davul. * Kulak zarı.
TABL-BAZ  f. Davulcu.
TABLDOT  Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek.
TABLE  Dirhem.
TABLEK  Dünbelek.
TABL-HANE  f. Büyük davul.
TABL-ZEN  f. Davulcu. 
TABN  Defnetmek, gömmek. * Tanbur.
TABNAK  f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver.
TABS  İnsan.
TABTABA  Su çağıltısı. * Tıpırtı.
TABU  (Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey.
TABUT  (C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık. * Su kovası.
TABV (TABY)  Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek.
TABY (TIBY)  At, katır, eşek ve geyik memesi.
TAC  Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin ortalarındaki renkli parlak kısım.
TAC-I SER  Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem, aziz.
TACBEYT  Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit.
TACDAR  f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar.
TACDARANE  f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TACDARÎ  f. Padişahlık, hükümdarlık.
TACEN  Tava. * Büyük kiremit.
TACGAH  f. Hükümet merkezi.
TA'CİB  Hayrete düşürme, şaşırtma.
TA'CİF  Arkalamak. * Doymaya yakın olana kadar yemek.
TA'CİL  Acele ettirme, hızlandırma.
TA'CİLÂT  (Ta'cil. C.) Çabuklaştırmalar. Acele ettirmeler. Hızlandırmalar.
TA'CİM  Noktalama, noktalatma.
TA'CİN  (Acn. dan) Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme.
TACİR  Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
TA'CİZ  (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak. * Eğlendirmek. * Âciz etmek. * Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.
TA'CİZÂT  (Ta'ciz. C.) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler.
TACSER  (Bak: Tâc-ı ser)
TAC Ü SERİR  Taç ve (üzerine oturulan) taht.
TACVER  f. Hükümdar, pâdişâh.
TADABBÜB  Besililik. Semizlik.
TADABBÜR  Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
TADACCU'  Üşenme, gevşek davranma.
TADACCUR  (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
TADACÜM  İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
TA'DAD  Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.
TADADD  Birbirine düşmanlık etmek.
TADA'DU  Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme.
TADAFÜR  Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek.
TADAGUN  Birbirini istemeyip garaz edişmek.
TADAHDUH  şarap dökülmek.
TADAHHUM  Ağızla tutmak.
TADAHUK  Gülüşmek.
TADALLU'  Dolmak. * Suya kanmak.
TADALLÜL  Gedik olmak.
TADAMM  Bir yere cem'olmak, toplanmak.
TADAMMUH  Bulaşmak.
TADAMMUN  (Bak: Tazammun)
TADAMMÜD  Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.
TADARR  Birbirine zarar etmek.
TADARRU'  İnlemek.
TADARRUS  Diş kamaşması.
TADARUG  Sıkılmak.
TADARUT  Yellenmek.
TADAUF  Kat kat olmak.
TADAVVU'  Kokmak.
TADAVVÜC  Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak.
TADAVVÜR  Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık.
TADBAS  Sabun.
TADBİB  Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak.
TADBİR  Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak.
TADBİS  Sabun.
TADCİ'  Süstlük etmek, zayıflamak.
TADCİR  Can sıkma, yürek daraltma.
TADFİR  Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak.
TADHİK  Güldürmek.
TADHİYE  Kurban kesmek.
TADÎ  Âdet.
TA'DİD  Sayma. * Hazırlanma, hazırlanılma.
TA'DİD  Mübâlağa ile ısırmak.
TAD'İF  İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak.
TA'DİL  (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.* Hafifletmek. * Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak.
TA'DİL-İ ERKÂN  Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
TA'DİL  Darlık vermek. * Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak.
TA'DİLAT  Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
TA'DİYE  Tecavüz ettirmek, geçirmek. * Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi.
TA'DİYE  Dağılmak. * Koyunun yününü kırkmak.
TADLİ'  Kavunu dilim dilim kesmek.
TADLİL  Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
TADLİL-İ GAYR  Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.
TADMİD  Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.
TADMİR  Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli yapmak.
TADRİ'  Yakın etmek, yaklaştırmak.
TADRİB  Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna "tadrib-i fi-s-savt" denir).
TADRİC  Kanatmak.
TADRİM  Ateş yakmak.
TADRİS  Tecrübe görmüş olma.
TADRİYE  Kandırmak. * Çok hırslı olmak.
TA'DUD  Çok tatlı kara hurma.
TADYİ'  Zâyi etmek, kaybetmek.
TADYİF  Konuk almak.TAF' : Ateşin sönmesi.
TAFA  İnce bulut.
TAFADDUL  Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
TAFADUL  Fazilet göstermek.
TAFAF  Dolu olmak.
TAFA'FU'  Evmek, acele etmek.
TAFASSİ  Halâs olmak, kurtulmak.
TAFATTUN  (Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme.
TAFATTUR  Yarılma, ayrılma, açılma.
TAFAZZU'  Kesilmek.
TAFAZZUH  Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık.
TAFAZZUL  (Fazl. dan) Üstünlük taslama.
TAFDİH  (Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme.
TAFDİL  Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. * Gr: Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyük), ahsen; (en güzel, daha güzel) gibi. Türkçede; kelimenin başına daha, en, pek, pek çok gibi kelimeler getirilerek yapılır. Farsçada ise; kelimenin sonuna "ter, terin" gibi ekler getirilir. Bed. den; bedter, bedterin (daha kötü, en kötü) gibi.
TAFE  Yağmur. * Karanlık. * Güneşin, batmaya yaklaşması.
TAFES  Kir, necis.
TAFF  Tamam alıp eksik vermek.
TAFH  Kaldırmak. * Dolu olmak.
TAFİ  Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış.
TAFİF  Az, kalil.
TAFİH  Dolu, mümteli.
TA'FİR  Tozlu ve topraklı yapmak. * Ağartmak, beyazlatmak. * Kirletmek. Mülevves etmek. * Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi. * Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.)
TAFK  (Tafak) Bir işe başlamak, mülâzemet etmek, başlayıp devamda sebat etmek.
TAFN  Ölüm, mevt. * Haps.
TAFR (TUFUR)  Yukarı sıçramak. Kalkmak.
TAFRA  Yukarıya sıçrama atlama. * Yukarıdan atıp tutma. * İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.
TAFS (TUFUS)  Ölüm, mevt.
TAFSİL  Etraflı olarak bildirmek. * Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek.
TAFSİLÂT  (Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar.
TAFSİLEN  Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak.
TAFSİYE  Halâs etmek, kurtarmak.
TAFŞELE  Kaygana aşı. * Baklava.
TAFTAF  Yumuşak taze ot. * Ağacın çevresi.
TAFTAFE  (C.: Tavâtıf) Böğür, hâsıra.
TAFTHANE  f. Matbaa. Basımevi.
TAFTİN  (Fatanet. den) Anlatma, akıl erdirtme.
TAFTİR  Orucunu açmak.
TAFV  Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması. * Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi. * Bir işe girmek. * Hayvanın tepe üzerine çıkması. * Ceylânın koşması.
TAFZİH  (C.: Tafzihât) Rezil etme.
TAFZİZ  Gümüş kaplama, gümüşleme.
TAGADDİ  (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği.
TAGADDİYÂT  (Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler.
TAGALLÜB  Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. * Üstün gelmek.
TAGALLÜBÂT  (Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler.
TAGAME  (C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar.
TAGAMGUM  Anlaşılmaz söz.
TAGANNİ  (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
TAGANNÜM  (Bak: Tegannüm)
TAGAŞŞİ  (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.
TAGAVVÜL  Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek.
TAGAYYÜB  (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.
TAGAYYÜR  Değişmek. Başkalaşmak. * Bozulmak. Renk değiştirmek. * Kokmak.(Tagayyür ve tebeddül; hudûsten ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddilikten ve imkândan ileri geliyor. Zât-ı Akdes ise; hem kadîm, hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden mücerred; hem Vâcib-ül-Vücud olduğundan; elbette tagayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün değildir. L.)
TAGAYYÜRAT  (Tagayyür. C.) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.
TAGAYYÜZ  Gayzlanma, kin besleme. * Kızma, hiddete gelme.
TAGAYYÜZAT  Hiddetlenmeler. Kızmalar.
TAGAZZİ  (C.: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme.
TAGBİR  (C.: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma. * Gücendirme, muğber etme.
TAGDİYE  Sabah yemeği yedirmek. * Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek.
TAGFİL  (C.: Tagfilât) (Gaflet. den) Gafil avlama veya gafil avlanma.
TAGIYE  Salak, kibirli ve inatçı adam. * Yıldırım.
TAGİ  (Tagy) (Tuğyan. dan) Azgın. Azmış. Asi. Mütekebbir ve ahmak olan. * Dindar olmayan padişah.
TAGLİB  Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya "Ebeveyn" denilmesi gibi.
TAGLİF  (Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma. * İyi kokulu nesneler yapmak.
TAGLİF-İ SÜYUF  Kılıçları kılıfa koyma. * Mc: Sulh yapma, barışma.
TAGLİK  (C.: Taglikat) (Galak. dan) Kapama, kapanılma. * Kilitleme. * Edb: Muğlak ve kapalı söz söyleme.
TAGLİS  Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir) * Bir işi üzerine almak. * Sabah karanlığında sefer etmek.
TAGLİT  (Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. * Karıştırma.
TAGLİYE  Pahalanma. * Kaynatma.
TAGLİZ  (Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma. * Kaba söyleme. * Pahalanma.
TAGMİD  Kınına koyma.
TAGMİS  Batırma, daldırma.
TAGMİYE  Evin üstüne direk yapmak. * Yüzü bir şeyle örtmek.
TAGMİZ  Sıkmak. * Gövdesini sıktırıp ovdurmak.
TAGMİZ  Göz yummak. * Sözü müşkil söylemek.
TAGNİYE  (Gınâ. dan) Birini zengin etmek.
TAGR  (C.: Tagrân) Bir küçük kuş.
TAGRİB  (Gurbet. den) Birini gurbete gönderme. * Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma. * Kovma.
TAGRİD  Çağırmak. * Kuş ötmek.
TAGRİK  (Gark. dan) Suda boğma.
TAGRİM  Ödetme. Ödenme.
TAGRİM-İ DÜYUN  Borçların ödenmesi.
TAGRİR  (C.: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma. * Tehlikeli yerlere düşürmek.
TAGRİS  (Gars. dan) Yere dikme.
TAGRİS  Aç etmek.
TAGRİZ  Batırmak. * Çekirgenin kuyruğunu yere batırması.
TAGŞİŞ  (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak. * Aklı gidermek. * Hayran etmek.
TAGŞİYE  (Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek. * (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek.
TAGTİYE  Örtme, örtülme.
TAGUN  Azgın kimseler. * Cenab-ı Hakk'ın emir ve kanunlarından gaflet edip haksızlık edenler, zulüm edenler.
TAGUT  İnsanları Allah'a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. * Her bâtıl mâbud. * Şeytan. * İslâmiyetten önce Kâbe'deki putlardan birinin ismi.
TAGVA  Tuğyan. Azgınlık.
TAGVİR  Sonuna yetişmek. * Çukur yapmak. * Öğle vaktinde uyumak.
TAGVİS  Medet istemek, yardım istemek.
TAGVİYE  Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma.
TAGYİB  Kaybetmek.
TAGYİM  (Hava) bulutlu olmak.
TAGYİR  Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme.
TAGYİRÂT  (Tagyir. C.) Değiştirmeler, başkalaştırmalar; bozmalar.
TAGYİZ  (Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.
TAGZİN  Hışım etmek, kızmak. * Buruşturmak.
TAGZİT  Çok sıkı bağlama. Tazyik etme, basınç yapma.
TAGZİYE  Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma.
TAGZİZ  Gümüşle süslemek.
TAH  Hamur.
TAH  Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek.
TAHA  ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek. * Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.
TÂHÂ  Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır.
TÂHÂ SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekkîdir.
TAHA  Bulut.
TAHA'  Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi.
TAHA'  Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder.
TAHAB  Birbiriyle sevişmek.
TAHABBUT  Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek.
TAHABBÜB  Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.)
TAHABBÜŞ  Cem'olmak, toplanmak.
TAHACC  Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak.
TAHACCÜM  (Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek.
TAHACCÜR  Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
TAHACCÜRAT  (Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.
TAHACİ'  Eğlenmek. * Tenbellik etmek.
TAHACU  Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.
TAHACÜC  Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.
TAHACÜZ  Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.
TAHADD  Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.
TAHADDİ  Meydan okuma.
TAHADDİ MU'CİZESİ  Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması.
TAHADDU'  (Hud'a. dan) Bilerek aldanma.
TAHADDÜB  (C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
TAHADDÜR  (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma.
TAHADDÜR  (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme.
TAHADDÜR-İ MİYÂH  Suların akıp gitmesi.
TAHADDÜS  Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber vermek, sezgi.
TAHADDÜS  Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek.
TAHADDÜŞ  Tırmalanma. * Üzüntü duyma.
TAHADU'  Aldanmış gibi görünme.
TAHADÜS  Haberleşmek.
TAHAF  İnce ve şeffaf bulut.
TAHAF  Yüksek bulut.
TAHAFFUZ  Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak.
TAHAFFUZÎ  Korunma ile ilgili.
TAHAFFUZKÂR  f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
TAHAFFÜF  (Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey giymek.
TAHAİ  Birbiriyle kardeş olmak.
TAHAKKUD  Kin tutma, kin gütme.
TAHAKKUK  Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
TAHAKKÜK  Kaşınmak. Ovunmak.
TAHAKKÜM  (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.)
TAHAKKÜMÂT  (Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar.
TAHAKKÜMÎ  Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva.
TAHAKÜM  Hükmedişmek.
TAHALHUL  Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek.
TAHALHUL  (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması.
TAHALLİ  (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.
TAHALLİ  (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.
TAHALLUK  Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.
TAHALLUT  (Halt. dan) Karışma. Karışık olma.
TAHALLÜB  Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.
TAHALLÜD  (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.
TAHALLÜF  Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama.
TAHALLÜL  (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak.
TAHALLÜL  (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib olamaz, her şey O'na nisbeten birdir. H.)
TAHALLÜM  Bâliğ olmak.
TAHALLÜS  Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak.
TAHALÜS  Sövüşmek.
TAHAMHUM  Atın yulaf görünce kişnemesi.
TAHAMİ  İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.
TAHAMMİ  (Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme.
TAHAMMUK  Ahmaklaşma.
TAHAMMUS  Büzülme. Büzülüp buruşma.
TAHAMMUZ  Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek.
TAHAMMÜC  Dikkatle bakmak.
TAHAMMÜD  Ateşin sönmeğe yüz tutması.
TAHAMMÜL  Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.
TAHAMMÜLGEZÂ  f. Dayanılmaz, tahammül edilmez.
TAHAMMÜLGÜDÂZ  f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen.
TAHAMMÜLSUZ  f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren.
TAHAMMÜR  Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek.
TAHAMMÜRÂT  (Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar.
TAHAMMÜS  Sağlamlık, muhkemlik.
TAHAMUK  Ahmaklaşmak.
TAHAMÜL  Başkasının zahmetini yüklenmek.
TAHAMÜR  Uyuşturmak. * şarap yapmak.
TAHAN  Kendini deli olarak göstermek.
TAHAN  Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.
TAHANET  Değirmencilik.
TAHANNİ  (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak.
TAHANNÜF  Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.
TAHANNÜK  Tülbendi çenesi altından dolamak.
TAHANNÜN  Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet.
TAHANNÜS  Tehir etmek, sonraya bırakmak.
TAHANNÜS  İbadet etmek. * Andını bozmak.
TAHANNÜS  Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak.
TAHANNÜT  Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.
TAHARET  Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ  Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA  Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHARRİ  (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
TAHARRİ-İ HAKİKAT  Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAHARRİYÂT  Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
TAHARRUK  Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.
TAHARRÜC  Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek.
TAHARRÜC  Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.
TAHARRÜF  Sapmak. İnhiraf etmek.
TAHARRÜK  (Bak: Teharrük)
TAHARRÜM  (Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme.
TAHARRÜM  Yarılmak.
TAHARRÜS  Sakınmak, korunmak.
TAHARRÜS  Ekin ekmek.
TAHARRÜŞ  (C.: Taharrüşât) Tırmalanma.
TAHARRÜZ  Sakınma, çekinme, korunma.
TAHARÜC  Tevzi etmek, dağıtmak.
TAHARÜS  Ekin ekmek, tahıl ekmek.
TAHASSUL  Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.
TAHASSUN  Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.
TAHASSUNGÂH  f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak.
TAHASSUS  (Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.
TAHASSUR  Eli böğüre koymak.
TAHASSÜN  (Bak: Tahassun)
TAHASSÜR  Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR-İ DEM  Kanın pıhtılaşması.
TAHASSÜR  (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek.
TAHASSÜRÂT  Tahassürler. Hasret çekmeler.
TAHASSÜR  Dili tutulup konuşamamak.
TAHASSÜS  İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak.
TAHASSÜSÂT  (Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler.
TAHASÜB  Hesaplaşmak.
TAHASÜD  Hased edişmek, düşmanlık etmek.
TAHASÜM  Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
TAHASÜR  Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak.
TAHAŞHUŞ  Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses.
TAHAŞHUŞ  Deprenmek, harekete geçmek.
TAHAŞİ  Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
TAHAŞŞİ  (Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek.
TAHAŞŞU'  (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
TAHAŞŞÜD  Birikme, yığılma. Toplanma.
TAHAŞŞÜN  (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme.
TAHAŞŞÜN  Kin tutmak. * Kokup yemek.
TAHAT  Ufak etmek. Ufalamak.
TAHATIH  Karanlık. * Bulutluluk.
TAHATTİ  (Bak: Tahaddi)
TAHATTİ  (Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış.
TAHATTİAT  (Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler.
TAHATTUM  Kin, hiddet ve öfke içinde olmak.
TAHATTUR  Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.
TAHATTÜM  (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret.
TAHATTÜM  (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma.
TAHATTÜM  Kırmak.
TAHATTÜR  Tembel tembel yürümek.
TAHATÜL  Birbirini aldatmak.
TAHAVUS  Göz ucuyla bakmak.
TAHAVVU'  Eksilmek, noksanlaşmak.
TAHAVVÜB  Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak.
TAHAVVÜF  Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek.
TAHAVVÜL  (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
TAHAVVÜLÂT  (Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler.
TAHAVVÜLÂT-I KÜLLİYE  Büyük değişiklikler.
TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT  Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde "Bismillah" der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi... Hem vazifesinin hitamında "Elhamdülillah" der. Çünkü: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.)
TAHAVVÜN  Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek.
TAHAVVÜR  Tezlik, acelecilik.
TAHAVVÜS  Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.
TAHAVÜZ  Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.
TAHAYYÜL  (C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak. (Bak: Dimağ)
TAHAYYÜLÂT  (Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.
TAHAYYÜR  Beğenip seçmek, muhayyer olmak.
TAHAYYÜR  Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak.
TAHAYYÜRÂT  (Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar.
TAHAYYÜZ  (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.
TAHAZ  Birbirini kandırmak, aldatmak.
TAHAZHUZ  Suyun deprenmesi, hareket etmesi.
TAHAZÜL  Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek.
TAHAZZU'  (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.
TAHAZZUR  (Hıdr. dan) Yeşillenme.
TAHAZZUR  (Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma.
TAHAZZÜB  (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.
TAHAZZÜN  Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak.
TAHAZZÜN  Hazineye girmek. * Yığılmak.
TAHAZZÜR  (Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme.
TAHBİB  Fâsid etmek, bozmak.
TAHBİE  Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.
TAHBİR  (Haber. den) Haber etme. Haber verme.
TAHBİR  Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek.
TAHBİYE  Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men'etmek.
TAHCİL  (C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma.
TAHCİL  Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık.
TAHCİR  Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak.
TAHDİ'  Aldatmak.
TAHDİB  Kamburlaştırma. Kubbelendirme.
TAHDİC  Dikkatle bakmak. * Atmak.
TAHDİD  Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek. * Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek.
TAHDİD-İ SİNN  Yaş haddi. Emeklilik.
TAHDİDÂT  Tahditler. Sınırlamalar.
TAHDİK  (Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma.
TAHDİM  Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.
TAHDİR  (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak.
TAHDİR  Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek.
TAHDİS  (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak.
TAHDİS-İ NİMET  Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek. (Bak: Küfran-ı ni'met)(Bâzan tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor, belki küfran-ı ni'met olur. Bâzan da tahdis-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakiki'nin eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin. "Eğer sen tevazu'kârâne desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir; nerede güzellik?" O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz... "O vakit, mağrurane bir fahirdir.İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir; benim değildir." M.)
TAHDİSÂT  Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis anlatmalar.
TAHDİŞ  (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak.
TAHDİŞ-İ EZHAN  Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
TAHDİŞAT  (Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar.
TAHE  Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil).
TAHF  Gam, tasa.
TAHFE  Mekân, mevzi.
TAHFE  Bakla otunun yukarı ucu. 
TAHFİF  (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak.
TAHFİFÂT  (Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar.
TAHFİL  Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TAHFİR  (C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma.
TAHFİR  Utandırmak. * Aman vermek.
TAHFİZ  Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak.
TAHH  Ekşi hamur. * Susam posası.
TAHH  Kırmak.
TAHHAN  (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.
TAHHANE  Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
TAHIL  Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.
TAHILLE  Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.
TAHILLET-ÜL KASEM  Yemin keffareti.
TAHINE  (C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi.
TAHİ  Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk.
TAHİN  Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.
TAHİNE  (C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi.
TAHİR  Yüksek nefes.
TAHİR(E)  Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte: Makam ismi.
TAHİRAT  Pâk ve temiz olanlar.
TAHİYYAT  Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü)
TAHİYYE  Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet.
TAHİYYET-ÜL MESCİD  Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan evvel kılınan namaz.
TAHKİK  Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: Her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, ızhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır.
TAHKİKAN  İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
TAHKİKAT  Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.
TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE  Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma.
TAHKİKÎ (TAHKİKİYE)  Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait.
TAHKİKÎ İMAN  (Bak: İman-ı tahkikî)
TAHKİM  Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek. * Birisini fesattan men'eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.
TAHKİMÂT  Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.
TAHKİR  Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.
TAHKİR-ÂMİZ  f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici.
TAHKİRÂT  (Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler.
TAHKİYE  Anlatmak. Hikâye etmek.
TAHL  Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek.
TAHL  Durmakla değişen su.
TAHLEE  Bulut.
TAHLİ'  (Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek.
TAHLİD  (Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma.
TAHLİF  (Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak.
TAHLİF  (Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek.
TAHLİK  (C.: Tahlikat) Tıraş etme.
TAHLİK  Yaratmak. * Eskitmek.
TAHLİL  (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. * Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. * Açmak.
TAHLİL  Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek.
TAHLİL-İ HURDEBİNÎ  Mikroskopla tahlil.
TAHLİLAT  (Tahlil. C.) Tahliller, analizler.
TAHLİM  (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.
TAHLİS  Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.
TAHLİS-İ GİRİBAN  Yakayı kurtarma, kurtarılma.
TAHLİSEN  Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.
TAHLİSİYYE  Can kurtaran.
TAHLİT  (Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme.
TAHLİYE  (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. * Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak.
TAHLİYE  (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak. * Tathir etmek. Temizlemek.
TAHLİYE-İ SEBİL  Bir suçluyu bırakma, salıverme.
TAHLİZ  Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak.
TAHMA  Bir ot cinsi.
TAHME  İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel.
TAHMEL(E)  (C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse.
TAHMER  Sıçramak. * Doldurmak.
TAHMİC  Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak.
TAHMİD  (Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh" kelâmının mânasını ifade etmek.
TAHMİDÂT  Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd)
TAHMİDİYE  Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir.
TAHMİK  (Humk. dan) Ahmak demek, ahmak olduğunu söylemek.
TAHMİL  Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak.
TAHMİL-İ MİNNET  Birini minnet altında bırakma.
TAHMİL-İ ZAHMET  Zor bir işi birine yükletme.
TAHMİLÂT  (Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler.
TAHMİM  Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.
TAHMİN  (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
TAHMİNEN  Takriben, aşağı yukarı.
TAHMİNÎ  Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı.
TAHMİR  (Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma.
TAHMİR  Kızartmak. * Birine "eşek" demek.
TAHMİRE  Bulut.
TAHMİS  (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak.
TAHMİS  Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve satılan yer.
TAHMİS-HÂNE  f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
TAHMİŞ  Tırmalamak. * Hiddetlendirmek.
TAHMİZ  Azaltmak.
TAHN  (C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme.
TAHNİB  Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.
TAHNİK  (Hunk. dan) Boğmak.
TAHNİK  (Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek.
TAHNİT  Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.
TAHNİYE  Kınaya boyamak.
TAHR  Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak. * Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay.
TAHREBE  Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi.
TAHRİB  (C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma.
TAHRİBÂT  (Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler.
TAHRİBKÂR  Tahrib eden, yıkan.
TAHRİC  (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.
TAHRİC  Darlık ve zahmet vermek, tazyik.
TAHRİF  (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. * Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. * Başka tarafa meylettirmek.
TAHRİFÂT  (Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.
TAHRİF  Genç bir adama bunaklık isnad etme.
TAHRİK  Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. * Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma. * Uyandırma.
TAHRİK  Yarma, yarılma. * Yırtma, yırtılma.
TAHRİK  Yakma. Yakılma. * Susatma. Susatılma.
TAHRİK-AMİZ  f. Kışkırtıcı. Tahrik edici.
TAHRİKAT  Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.
TAHRİM  Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme.
TAHRİM SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da denir. Medine'de nâzil olmuştur.
TAHRİM  Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.
TAHRİME  Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri.
TAHRİMEN  Haram olarak. Harama yakın olarak.
TAHRİMEN MEKRUH  (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
TAHRİMÎ  (Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait.
TAHRİM TEKBİRİ  İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri)
TAHRİR  Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak.
TAHRİR-İ RAKABE  Köle veya cariye azad etme.
TAHRİRÂT  Tahrirler. Yazı. Resmî mektup.
TAHRİREN  Yazmak suretiyle, yazı ile.
TAHRİS  (C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma.
TAHRİS  Elbisenin eteğine konulan parça.
TAHRİS  Kendini hıfzetmek, kendini korumak.
TAHRİŞ  (C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek.
TAHRİŞ  Aldatıp kandırmak. * Koparmak.
TAHRİZ  (C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak. * Koparmak.
TAHS  Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak.
TAHS  İfsad etmek, bozmak.
TAHSA'  Toprak saçmak.
TAHSİB  Ölüyü taş altına gömmek.
TAHSİB  Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek.
TAHSİF  Nâlin yaptırmak.
TAHSİL  Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. * Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek.
TAHSİLÂT  Devlet gelirlerinin toplanması.
TAHSİLDÂR  f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur.
TAHSİM  Kestirmek. * Dağılmak.
TAHSİN  (Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma.
TAHSİN  Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak.
TAHSİN-İ KELÂM  Bir sözü beğendiğini ifade etmek. Sözü güzelleştirmek.
TAHSİN-İ LÂFZ  Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme.
TAHSİNAT  Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.(Bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni'de san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsi bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuât içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri mâşâallâh deyip istihsan eden bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, O olacaktır. S.)
TAHSİNHÂN  f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan.
TAHSİNKERDE  f. Beğenilmiş.
TAHSİR  Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi.
TAHSİR  (Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma.
TAHSİR  İnce belli etmek.
TAHSİS  Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek.
TAHSİS  (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat.
TAHSİSAT  Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal.
TAHSİSAT-I MESTURE  (Bak: Mesture)
TAHSİSEN  Tahsis suretiyle. * Hele, en çok.
TAHŞİD  Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.
TAHŞİDÂT  Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde durma.
TAHŞİM  Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma.
TAHŞİN  İri ve kaba etmek.
TAHŞİR  Noksan etmek, eksiltmek.
TAHŞİYE  Derkenar, haşiye yazma veya yazılma.
TAHŞİYE  (Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme.
TAHT  f. Yağma, talan, soygun, çapul.
TAHT  Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir.
TAHT-EL ARZ  Yer altı. Toprak altı.
TAHT-EL BAHİR  Denizaltı. Denizaltı gemisi.
TAHT-EŞ ŞUUR  Şuur altı. Şuur haricinde olarak açılıp yayılan zihnî faaliyet.(Taht-eş şuur, gayr-ı meş'urdan vâzıhan farklıdır. Hâfızada teraküm etmiş, fakat bu anda kendisini düşünmediğimiz hâtıralar, gayr-i meş'ur ve kaimdirler. Fakat taht-eş şuur değildirler. L.R.)
TAHT-I ESARET  Esaret altı.
TAHT-I HÜKÜM  Hüküm altına.
TAHT-I MÜZAKERE  Konuşulmakta olan.
TAHT  f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı.
TAHT-I BELKIS  Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)
TAHT-I HÜMÂYUN  Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir.
TAHT-I REVAN  Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası.
TAHTAH  Arslan.
TAHTAHA  Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak.
TAHTAHA  Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.
TAHTANÎ  Alt kat. Alt katla alâkalı.
TAHTANİYE  Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
TAHTE  f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş.
TAHTE  Alt, altta, altında.
TAHTE  f. Tahta.
TAHTELHIFZ  (Taht-el hıfz) Muhafaza altında.
TAHTESSERA  (Taht-es serâ) Toprak altı. 
TAHTGÂH  f. Başşehir, başkent. * Taht yeri.
TAHTİB  Odun toplamak.
TAHTİE  Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak. "Bu hatadır" diye iddia etmek. * Ist: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimal var" diyenler ki, bu hatalı anlayışa izafeten "Tahtie" denmiştir.
TAHTİM  Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama.
TAHTİT  (Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi.
TAHTİT  Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak.
TAHTİYE  Hatâya düşürmek, yanıltmak.
TAHT-NİŞİN  Taht'a oturan. Hükümdar. Padişah.
TAHUN(E)  (C.: Tavâhin) Su değirmeni.
TAHUR  Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz.
TAHV  Düşmek. * Çekip uzatmak.
TAHVE  Eti pişirmek.
TAHVİD  Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
TAHVİF  Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak.
TAHVİFÂT  (Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.
TAHVİFEN  Korkutarak.
TAHVİL  Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. * Faizli borç senedi.
TAHVİLÂT  Tahviller. * Borç senetleri.
TAHVİN  (C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme.
TAHVİR  Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.
TAHVİT  (Havt. dan) Duvar çekme.
TAHVİYE  Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.
TAHVİZ  Suya dalmak.
TAHYA  Karanlık gece.
TAHYE  Bulut parçası.
TAHYİB  (Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma.
TAHYİL  (C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.
TAHYİR  (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.
TAHYİS  Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek.
TAHZİ'  Yarma, kesme. * Ameliyat.
TAHZİ'  Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak.
TAHZİB  (Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak.
TAHZİB  (Hizab. dan) Saç, sakal boyama.
TAHZİF  Saçını düzüp bezemek, süslemek.
TAHZİL  Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.
TAHZİM  Kesmek.
TAHZİN  (Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur'an-ı Kerim okuma.
TAHZİN  Hazinede saklama.
TAHZİR  Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama.
TAHZİR  (C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR : Korkutmak.
TAHZİZ  İsteklendirme, rağbet ettirme.
TAÎ  Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan.
TAİB  Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
TAİF  Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra, yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır.
TAİFE  Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
TAİFE-İ EFRENC  Frenk, Avrupalı, Fransız.
TAİFE-İ NİSÂİYE  (Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu.
TAİH  Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.
TAİL  Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat.
TAİN  Süngü ile vurulmuş.
TAİR  (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş.
TAİS  Hafif başlı.
TÂK  Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.
TÂK-I MUALLÂ  Yüksek şerefe. Yüksek kubbe. * Yüksek haysiyet ve şeref sahibi.
TÂKA  Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar.
TAKA  İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.
TAKA  Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak.
TAKABBUH  Çirkinlik.
TAKABBUZ  (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
TAKABBÜB  Binaya kubbe yapmak.
TAKABBÜL  (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
TAKABUZ  Kabz edişmek.
TAKADDES  Mukaddes olsun (mânasında).
TAKADDÜM  (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
TAKADDÜS  Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
TAKADİ  Birbirine hakkını vermek.
TAKADU'  Birbirine süngü ile vurmak.
TAKADÜM  Üzerinden zaman geçmek.
TAKAFFÜL  Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği.
TAKAFKUF  Titremek.
TAKAHHUM  Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
TAKAHHUR  Kahrolmak.
TAKAHHÜL  şikâyet etmek.
TAKA'KU'  Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek.
TAKALİ  Birbirini düşman kabul etmek.
TAKALKUL  Deprenmek, hareket etmek.
TAKALLU'  Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
TAKALLUS  Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak.
TAKALLÜB  Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
TAKALLÜD  (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
TAKALLÜL  (Kıllet. den) Azalma, az olma.
TAKALLÜS  Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
TAKAMMÜL  Bitlenme. Bitli olma.
TAKAMMÜM  Evin süprüntüsünü ayırmak.
TAKAMMÜS  Gömlek giymek.
TAKAMÜR  Kumar oynamak.
TAKANNU'  Başına örtü örtmek.
TAKANNÜN  Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.
TAKARR  Birbiriyle kararlaşmak.
TAKARRUH  (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
TAKARRÜB  Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
TAKARRÜM  Tatlı tatlı yeme.
TAKARRÜR  Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
TAKARRÜŞ  Kesbetmek, almak, kazanmak.
TAKARU'  Kur'a atışmak.
TAKARÜB  Birbirine yakın olmak.
TAKAS  Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
TAKASSİ  Bir şeyin aslını esasını araştırma.
TAKASSU'  Dühul etmek, girmek.
TAKASSUF  Kırılmak.
TAKASUR  (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
TAKASÜM  Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
TAKAŞKUŞ  Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
TAKAŞŞU'  Havanın açılması.
TAKAŞŞUR  (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
TAKAŞŞÜF  Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
TÂKAT  Güç, kuvvet. İktidar.
TÂKAT-I BEŞER  Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
TÂKATFERSÂ  f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
TÂKATGÜDAZ  f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden.
TÂKATŞİKEN  f. Tâkati tüketen.
TAKATTUB  Kaşların çatılması. * Buruşma.
TAKATTUF  Yüz ekşitmek.
TAKATTUR  Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)
TAKATU'  Kesilmek. Kesişmek.
TAKATÜL  Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.
TAKAUD  Oturmak.
TAKA'UR  (Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması.
TAKAUS  Durdurmak. Sonraya bırakmak.
TAKAVİM  (Takvim. C.) Takvimler.
TAKAVÜL  Birbiriyle söyleşmek.
TAKA'VÜS  Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması.
TAKAVÜM  Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.
TAKAVVİ  (Kuvvet. den) Kuvvetlenme.
TAKAVVUZ  Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak.
TAKAVVÜB  Bir şeyin kabuğu soyulmak.
TAKAVVÜL  Haber vermek. * Yalan söylemek.
TAKAYYUZ  Kırılmak. * Benzetmek.
TAKAYYÜ'  Kusar gibi olup kusamama.
TAKAYYÜD  Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak.
TAKAYYÜL  Uymak, iktida etmek.
TAKAZA  Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
TAKAZİC  Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.
TAKAZÜF  Birbirine iftira edip atışmak.
TAKAZZUB  Kesilmek.
TAKAZZÜR  İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.
TAKAZZÜR  Çirkin şeylerden uzak olmak.
TAKBİB  Kubbe gibi yapma.
TAKBİH  Çirkin görmek. Beğenmemek. * Kabahatli bulmak. * Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
TAKBİHÂT  (Takbih. C.) Ayıplamalar, çirkin görmeler.
TAKBİL  Öpmek.
TAKBİR  Defnetmek, gömmek.
TAKBİZ  Toplayıp bir yere getirmek.
TAKDANE  f. Üzüm çekirdeği.
TAKDİD  Eti kurutmak. * Uzunlamasına yırtmak veya kesmek.
TAKDİH  Beğenmeme, zemmetme. * Atın belini inceltmek.
TAKDİM  (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak. * Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak. * Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak. * Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek.
TAKDİMÂT  Takdim edilenler. Büyüklere verilen şeyler.
TAKDİME  (C.: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye. * Takdim.
TAKDİMEN  Takdim ederek, öne geçirerek.
TAKDİM-TE'HİR  Öne geçirmek, sonraya bırakmak.
TAKDİR  Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader. * Düşünmek. * Öyle saymak.
TAKDİR-İ KELÂM  Söze değer vermek. * Sözün kıymeti. Sözden anlaşılan husus.
TAKDİREN  Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek.
TAKDİRÎ  Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan. * İtibarî. * Farazî. * Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime. (Bak: Mukadder)
TAKDİRNAME  f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt.
TAKDİS  Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek.
TAKDİYE  Hâcet bitirmek, ihtiyaç gidermek.
TA KEY  f. Ne vakte kadar?
TAKFİL  (Kufl. dan) Kilitleme veya kilitlenme.
TAKFİYE  Kafiye yapmak. * Bir kimsenin ardınca olmak.
TAKHİM  İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.
TAKHİR  (C.: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme.
TAKIYYE  Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi. * Mümâşât.
TÂKIYYE  Takke.
TÂKIYYE-DUZ  f. Takkeci, takke diken.
TAKİ  Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen.
TA'KİB  Gözlemek. * Yolunda gitmek. * Peşinden yürümek. * Suçlunun suçunu araştırmak. * Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi. * Bir şeyi ciddiyetle istemek.
TA'KİBÂT  Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.
TA'KİBEN  Takip ederek, takip suretiyle.
TA'KİD  Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma. * Düğümlenme, düğümleme.
TA'KİF  Eğriltmek.
TA'KİL  Devenin ayağına ip takıp bağlamak.
TA'KİM  (Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma.
TA'KİR  Suyu bulanık etmek.
TA'KİR  Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme.
TAK'İR  (Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma.
TAKLİ'  (Kal'. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.
TAKLİB  (C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme.
TAKLİD  Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.(Kur'an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkidir. Bu kadar Kur'anı taklid etmeğe müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir. Evet, Kur'an milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur'an ya hepsinin altındadır. Bu ise muhaldir; öyle ise; hepsinin fevkindedir. Öyle ise Allah'ın kelâmıdır. İ.İ.)(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır. Ve millete bir istihzadır. M.N.)
TAKLİD-İ SEYF  Kılıç kuşatma.
TAKLİD-İ TUFEYLÂNE  Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.
TAKLİDEN  Taklid ederek, benzeterek.
TAKLİDGÂH  f. Taklid yeri.
TAKLİDÎ  Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen.
TAKLİDÎ İMAN  (Bak: İman-ı taklidî)
TAKLİH  Dişin sarılığını gidermek.
TAKLİL  Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis.
TAKLİL-İ MASÂRİF  Masrafların azaltılması.
TAKLİM  (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.
TAKLİS  Büzme.
TAKLİS  Def çalıp nağme söylemek.
TAKMİS  (Kamis. den) Gömlek giydirme.
TAKMİŞ  Cem'etmek, toplamak.
TAKNETU  (Bak: Lâtaknetu)
TAKNİ'  Başına örtü örttürmek.
TAKNİN  (Kanun. dan) Kanun koyma.
TAKNİYE  Çok kırmızı yapmak.
TAKRİ'  (C.: Takriât) Tevbih. Azarlama. * Birini telâşa düşürme. * Te'nif. Başa kakma.
TAKRİÂT  (Takri'. C.) Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar.
TAKRİB  Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat'i olmayan şey söyleme. Tahmin. * Yolunu bulma.
TAKRİBEN  Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı.
TAKRİBÎ  İhtimale göre olan. Takribe ait.
TAKRİD  Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek. * Hor ve zelil etmek.
TAKRİN  (Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma.
TAKRİR  İyi ifade etmek. Bildirmek. * Ağzından anlatmak. * Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. * Resmî olarak yazı ile bildirmek. * Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek. * Siyasî nota.
TAKRİR-İ KELÂM  Söylemek. İfadede bulunmak.
TAKRİRÂT  (Takrir. C.) Ağızdan anlatılan şeyler.
TAKRİREN  Ağızdan anlatarak.
TAKRİRÎ SÜNNET  Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları.
TAKRİS  Soğutmak. * Dondurmak.
TAKRİS  Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak.
TAKRİŞ  Birbirine rağbet etmek.
TAKRİT  Kulağına küpe takmak. * Davarın başına yular takmak.
TAKRİZ  (Karz. dan) Ödünç vermek. * Bir şeyi veya bir eseri beğendiğini söylemek. Beğendiğini bildiren yazı yazmak. Bir eserin takdir ve tahsin edildiğini bildiren yazı yazmak.
TAKRİZ  Hayatında bir kimseyi methetmek, övmek.
TAKSİB  Kıvırcık yapmak.
TAKSİF  Çok kırmak.
TAKSİM  (Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma.
TAKSİM-İ A'MÂL  İş bölümü, iş taksimi.(Sani'i-i Zülcelâl'in hilkat-i âlemde câri ve taksim-ül-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamam edilmemiştir. Şöyle: Kaide-i taksim-ül-a'mâli muktazi olan hikmet-i İlâhiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadât ve muyulâtla şeriat-ı hilkatin farz-ül-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken su-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meylü't-tefevvuk ile zayi edip söndürdük. Elbette isyan eden cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak taksim-ül-a'mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksim-ül-a'mâlin ameli ile cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır. R.N.)
TAKSİM-İ GURAMÂ  Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek. * Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.
TAKSİMÂT  Taksimler. Bölmeler. Cüz cüz ayırmalar.
TAKSİR  (Kasr. dan) Kısaltma, kısma. * Kusur, hata, kabahat, suç. Günah. * Bir işi eksik yapma. * Bir şeyi yapabilir iken yapmama. * Zayıflatmak, süstlük etmek. * Geri kalmak.
TAKSİRAT  (Taksir. C.) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar.
TAKSİS  Kireç ile bina yapmak. * Kireç ile sıvamak.
TAKSİT  (Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para.
TAKŞİR  (Kışr. dan) Kabuğunu soyma.
TAKTAKA  (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
TAKTİ'  Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.
TAKTİB  Kaş çatıp yüz ekşitme.
TAKTİK  Fr. Asker kuvvetlerini harb meydanlarında düşmanı şaşırtarak kullanma. Bu işi tedkik eden ilim. * Mc: Bir işte muvaffakiyet için lüzum eden yolları kullanma.
TAKTİL  (Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek. * Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TAKTİN  Filiz sürme.
TAKTİR  Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek.
TAKTİRAT  Damla damla akıtmalar.
TAKTİR  Eksik etmek. * Güç olmak.
TAKUT  Feryun adı verilen darı cinsi.
TAKVA  Bütün günahlardan kendini korumak. Dinin yasak ettiğinden veya haram olduğunda şüphesi olan şeylerden çekinmek. (Bak: Amel-i-sâlih, İttika, Vicdan)(Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan, def-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. R.N.)(Ey muhatab olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı recâ ederek Rabbinize ibadet ediniz. Bu itibarla insan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır. Reca mânası, sâmi' ve müşahidlere göre olursa şöyle te'vil edilecektir:Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de, insanları ibadet techizatiyle mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz. Ve keza, ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir. Takva, tabakat-ı mezkurenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şamildir. Meselâ: Şirkten takva; kebairden, masivaullahdan kalbini hıfzetmekle takva; ikabdan içtinab etmekle takva; gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder. Ve keza, ibadetin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzat olduğuna; ve ibadetin sevab ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir. İ.İ.)
TAKVİB  Bir şeyi yerinden çekip koparma. * Yeri kazma.
TAKVİD  Çok uzun boyunlu olmak.
TAKVİL  (C.: Takvilât) İftira. Yalan söyleşmek. * Haber vermek.
TAKVİM  Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma. * Ta'dil etme. * Bir şeye kıymet tâyin eylemek. * Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter. * Günlük olaylardan bahseden gazete.
TAKVİM-İ ARABÎ  Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TAKVİMÇE  f. Küçük takvim.
TAKVİR (TAKAVÜR)  Bir cismi yuvarlak kesmek.
TAKVİS  (Kavs. den) Kavislendirme. Yay şekline koyma.
TAKVİT  Besleme. Tagaddi.
TAKVİYE  Kuvvetlendirmek. * Kuvvetlendirilmek.
TAKVİZ  Binayı yıkmak.
TAKYİD  (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. * Harfe nokta ve hareke koyma.
TAKYİH  (Yara) İrinlenmek.
TAKYİN  Tezyin etmek, süslemek.
TAKYİR  Zifte bulaştırmak.
TAKYİZ  Kırılmak. * Takdir etmek. * Sövmek.
TAKZİB  Kesmek.
TAKZİF  Çok iftira atmak.
TAKZİYE  (Kaza. dan) Eksiği yerine getirme. Kaza etme.
TAKZİYE  Gözün çapağı dışarı itmesi.
TAL  f. Bakır veya gümüş tepsi. * (Parmaklara takılan) zil.
TAL'  Tomurcuk. * Miktar. Kadar. * Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.
TAL'A  Görmek. (Bak: Tal'at)
TALA'  (C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu. * Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs.
TALAC  f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale.
TALAH  Salih olmayan. Bozuk.
TALAH  Yorulmak, zayıflamak.
TALÂK  Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı karısını bırakmak.
TALÂK-I BÂYİN  Yeniden evleniyorlarmış gibi kadının rızası ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk. Kadın istemiyorsa erkek zorla alamaz. İddet sırasında kadın, erkeğin evinde kalmaz. Erkek üçüncü defa verdiği bâin talaktan sonra, üzerinden hulle geçmeden karısını bir daha (kadın istese de) alamaz. (Bak: Hulle)
TALÂK SURESİ  Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir.
TALAK  (At) sıçramak ve kalkmak.
TALAKAT  Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TALAK-NAME  f. Boşama kâğıdı.
TALAM  Esrar otunun tohumu.
TALAN  f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
TALANGER  f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ  f. Çapulculuk, yağmacılık.
TALAR  f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
TALASİM  (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TAL'AT  Vecih, yüz. Çehre. * Görünüş. Görüşmek. * Güzellik. * Görmek. * Bir şeye çok rağbet etmek.
TAL'AT-EFRUZ  f. Parıldayan.
TALAVET  Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara.
TALAZZİ  (Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.
TALE  (Tavl. dan) "Uzun olsun" mânâsındadır.
TALEB  İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
TALEB-İ RÜ'YET  Görmeyi istemek. Hz. Musa'nın (A.S.) Cenab-ı Hakk'ı görmek istemesi.
TALEBDÂR  f. Alacaklı.
TALEBE  (Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
TALEBE-İ ULÛM  Yüksek dinî ilimleri okuyan talebe. (Bak: Âlem-i berzah)(İmam-ı Şâfiî (K.S.) gibi büyük zâtlar: "Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır." diye ziyade ehemmiyet vermişler. Ş.)
TALEBKÂR  f. İstekli, talebli, arzulu.
TALEF  Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak.
TALEL  (C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli.
TALH  Muza benzer meyve. Akasya ağacı.
TALH  Necis bulaşmak, pislik bulaşmak. * Havuz dibinde kalan tortu. * Kene böceği.
TALHA BİN UBEYDULLAH  (R.A.) : Aşere-i mübeşşeredendir. Çok muharebelere iştirak etti, fedakârlığı büyüktü. Peygamberimiz (A.S.M.) ile muharebede iken kılıç darbesine karşı kolunu gerer ve onu muhafazaya çalışırdı, kendisinden ziyade Hz. Peygamber'i (A.S.M.) muhafazaya azmederdi. Kolu bu yüzden sakatlandı. Hz. Ali (R.A.) buyuruyor ki: "Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) duydum. Dedi ki: Talha ile Zübeyir, Cennet'te benim komşularımdandır." Hicretin 36'ncı yılında Cemel Vak'asında şehid oldu.
TALİ '  Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
TALİ  Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: "Duman çıkıyorsa ateş vardır" sözünde "Ateş vardır" sözü tâli'dir.
TALİA  Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.
TALİA  Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.
TALİB  (C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci.
TALİBE  (C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.
TALİD  Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.
TALİF  Alınmış şey.
TALİH  Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')
TALİK  Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse.
TA'LİK  Asmak. * Geciktirmek. * Bağlanmak. * Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine bağlanmış olur. Buna ta'liki şart denir. * Muallak kalmak. Bir zamana bıraktırmak. * Kur'an yazısının bir çeşidi. * Tefsir.
TA'LİKAT  Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. * Bediüzzaman Hazretlerinin İlm-i Mantık üzerine te'lif ettiği bir eserinin ismi.
TALİK  Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.
TA'LİL  Sebep göstermek. * İllet. Bahane. * Müessirden esere yapılan istidlâl. (Bak: Bürhaân-ı limmî)
TA'LİL BA'D-EL-VUKU'  Bir şeye sonradan uygun bir sebep uydurma.
TALİL  Hasır.
TA'LİM  Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman.
TA'LİM-İ ESMÂ  İsimleri öğretmek. * Cenab-ı Hak tarafından Hz. Âdem'e (A.S.) Esmâ-i hüsnânın öğretilmesi.(Hazret-i Âdem'in melâikelere karşı kabiliyyet-i hilâfet için bir mu'cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hâdise-i cüz'iyyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki: Nev-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envaına muhit pek çok fünun ve Hâlik'ın şuunat ve evsafına şamil kesretli maârifin talimidir ki; nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki Semâvat ve Arz ve dağlara karşı Emanet-i Kübrayı haml dâvasında bir rüçhaniyet vermiş ve hey'et-i mecmuasiyle Arz'ın bir halife-i mânevisi olduğunu Kur'an ifham ettiği misillü "Melâikelerin Âdem'e secdesiyle beraber, Şeytan'ın secde etmemesi" olan hâdise-i cüz'iye-i gaybiyye, pek geniş bir düstur-u külliyye-i meşhudenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikatı ihsas ediyor. S.)
TA'LİMAT  Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.
TA'LİMAT-NAME  f. Yönetmelik.
TA'LİMGÂH  Tâlim ve öğrenme yeri.
TA'LİMHANE  f. Öğrenme yeri. Ta'lim yeri.
TA'LİN  Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.
TA'LİT  Devenin yularını başından indirmek. * Deve boynuna nişan etmek.
TA'LİYE  Yükseltme.
TA'LİYE-İ NAME  Mektuba başlık koyma.
TALK  Doğum ağrısı.
TALL  Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem. * Helâk etmek, iptal. * Güzel, lâtif şey. * Şiddet.
TALLASE  Kendisiyle levha silinen paçavra.
TALS  Su akmak.
TALS  (C.: Atlâs) Mahvetmek.
TALTİF  İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
TALTİFÂT  (Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.
TALTİFEN  Taltif suretiyle.
TALTİH  Bulaştırma, bulaşık etme.
TALUT  (Bak: Yuşa)
TALVE  Vahşi canavarların yavrusu. * Keçi bağladıkları ip parçası.
TALY  Karışmak.
TALZİYE  (Lezâ. dan) Alevlendirme veya alevlendirilme.
TA'M  Yeme. Tad. Lezzet. Zevk.
TAMA'  Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme. * Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
TAMAEN  Tama' ederek. Hırsla. Cimrilikle.
TAMAH  (Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
TAMA'KÂR  Aç gözlü. Cimri.
TAMAM  Bitme, bitirme, son, nihayet. * Tam, eksiksiz, noksansız. * Ne eksik ne fazla. * Münasib, uygun.
TAMAM-I ITTIRAD-I AHVAL  Bir kimsede var olan huy ve hasletlerin sekteye uğramadan biteviye devam etmesi, her zaman aynı durumu göstermesi.
TAMAMEN  Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde.
TAMAMİYET  Bütünlük, tamamlık, tamlık.
TAM'AN  Tama' suretiyle, tama' ederek.
TAMAR (TIMÂR)  Yüksek mekan, yüce yer.
TAMAT  f. Mânâsız ve uygunsuz söz.
TAMELE (TAMLE)  Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu.
TAMH (TIMÂH)  Gözünü yukarı kaldırıp bakmak.
TA'MİD  Vaftiz etmek.
TA'MİK  (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak. * İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.
TA'MİKAT  (Ta'mik. C.) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.
TA'MİM  Umumileştirme. Herkese bildirme.
TA'MİMEN  Ta'mim suretiyle. Herkese bildirmek suretiyle.
TA'MİR  Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek.
TA'MİRÂT  (Tamir. C.) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler ve tamamlamalar. Ta'mirler.
TAMİR  Sıçrayıcı, sıçrayan.
TAMİR BİN TAMİR  Aslı bilinmeyen kimse. * Pire.
TAMİR  Hurması olan kişi.
TAMİS  Uzak.
TA'MİYE  (Amâ. dan) Körletme. Kör etme. * Kapalı şekilde anlatmak. * Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.
TAMİYE  Dudak kabarmak.
TAMLES (TAMELLES)  Çörek.
TAMM  Saçını kesmek. * Galebe etmek. Galib gelmek. * Yükselmek, yüce olmak. * Defnetmek, gömmek.
TAMMA'  (Tama'. dan) Çok tama' eden.
TAMMAH  Her şeye göz diken pek hırslı kimse.
TAMMAT  Kıyamet.
TAMME  (Tâmmât) Kıyamet vakti. * Belâ. Dâhiye. * Keskin çığlık.
TAMME  Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.
TAMN  Sâkin olmak, sessiz olmak.
TAMS  Yok etme, belirsiz kılma. * Eskimek. * Mahvolmak.
TAMS  Kadının hayız görmesi, aybaşı olması. * Kir, vesah. * Cima etmek. * Yapışmak.
TAMŞ  Halk, nâs, insanlar.
TAMTAME  Pelteklik, kekemelik, tutukluk.
TAMU  (Aslı: Tamuğdur) Cehennem.
TAMUR  Kan. * Nefes.
TAMURE  Kalb gılâfı. * Emzikli bardak. * İbrik.
TAMV  Yüksek olmak. * Dolu olmak.
TA'N  Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek. * Küfretmek. * Muhalifin iddialarını çürütmek. * Vurmak. * Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
TANA  Susuzluktan ciğerin yapışması.
TANAGGUZ  Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.
TANAZZUC  Pişmek. * Olmak.
TANCİR (TANCERE)  (C: Tanâcir) Tencere.
TANDIR  Ufak fırın. * Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük mangal.
TA'NE  Sövme, zemmetme, yerme, çekiştirme.
TANEF  Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar üzerine yapılan saçak.
TA'NE-ZEN  f. Söven, zemmeden, hicveden, yeren, çekiştiren.
TANFESE  (C.: Tanâfis) Uzun saçaklı halı. * Hurma yaprağından yapılan ve eni bir zira' miktarı olan hasır.
TANGİM  Avazlandırmak, seslendirmek.
TANGİS  Dirliğini tatsız etmek.
TANGO  Fr. Züppe giyinişli kadın. * Turuncuya çalar renk. * Bir dans çeşidi.
TANGÜB  Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi.
TANH  Semiz olmak, besili ve şişman olmak. * Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi.
TA'NİF  Şiddetle azarlamak. * Darılmak. * Meşakkat vermek. Melâmet etmek.
TA'NİFÂT  (Ta'nif. C.) Şiddetle azarlamalar, darılmalar.
TA'NİK  (Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak.
TAN'İM  Nimet vermek, nimetlendirmek.
TANİN  Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak.
TANİN-ENDÂZ  f. Çınlayan, tınlayan.
TA'NİS  Büluğdan sonra kızın kendi evlerinde çok durması.
TA'NİYE  İncitmek.
TANKER  ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.
TANNAN  Tınlayan, çınlayan.
TANNAZ  Herkesle eğlenip alay eden. Müstehzi.
TANNE  Balçığı çok olan yer.
TANSİB  Yükseğe kaldırma.
TANSİF  (Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.
TANSİR  Hristiyanlaştırma.
TANSİS  Tetkikten sonra karar vermek. * Bir mes'eleyi ve hükmü, şer'î delillere isnad etmek.
TANSİYON  Fr. Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç.
TANTANA  Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
TANTİF  Kulağına küpe geçirmek.
TANTİK  Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.
TANTİL  Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.
TANZ  Herkesle eğlenme. Alay etmek.
TANZİC  Çok pişirmek. * Yakmak.
TANZİD  Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme.
TANZİF  (Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek.
TANZİFÂT  Temizlik işleri. Temizlemeler.
TANZİM  (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek. * Düzenlemek. Tertiblemek. * Islah etmek. * Manzum veya mensur olarak yazmak.
TANZİMAT-I HAYRİYE  Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876) tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler kurulacaktı. Avrupa-vâri terakki esasları her yerde öğretilecek, Osmanlı Devleti ve İslâm Alemi ilerliyecekti. Fakat ıslaha ferdlerden başlayacakken ve İslâmî çareler düşünülecekken, geniş daireden başlandı. Evvelki dairelerdeki iktisadî, içtimaî fikir hastalıklarımıza zâhirde çâre bulmak için doktor gibi içimize giren yabancılar ve ecnebi zihniyetin meyveleri gittikçe bünyemizi daha ziyade felce uğrattılar...
TANZİR  Tazeleştirme, tazelendirme.
TANZİR  Benzetme. Benzetilme. Nazire yapma. * Bir yazının şekil ve mâna bakımından benzerini yazma.
TANZİREN  Nazire olarak. Benzetme suretiyle.
TÂR  f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik.
TÂR-I ANKEBUT  Örümcek ağı.
TÂR-I ZÜLF  Saç teli.
TARA  f. Yıldız.
TARAB  Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
TARAB-EFSÂ  f. Neşe ve ferahlığı artıran.
TARAB-ENDUZ  Ahenk kazanan.
TARAB-GÂH  f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAB-NÂK  f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
TÂRÂC  f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
TÂRÂC-GER  f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE  f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TARAF  Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt'a. * Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
TARAFDAR  f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran.
TARAFDARÎ  f. Kayırıcılık, taraftarlık.
TARAFEYN  İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf.
TARAFGİR  f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan.
TARAH  Uzak mekân.
TARAH  (C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.
TARAHHUM  (Bak: Terahhum)
TARAİF  (Tarife. C.) Az bulunur şeyler.
TARAİK  (Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler.
TARAK  Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.
TARAN  f. Karanlık.
TARANCİBİN  Kudret helvası.
TARARET  Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARAS  İzdihamlık, çok kalabalık.
TARASRUS  Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
TARASSUD  Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
TARASSUDÂT  (Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
TARAT  f. Çapul, yağma, talan.
TARATUN  Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.
TARAVET  Tazelik. Körpelik.
TARAVET-DÂR  (Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze.
TARAYYUH  Zayıflık, süstlük.
TARAZİ  Hoşnutlaşmak.
TARAZRUZ  (Taş) Parça parça olmak.
TARAZÜM  Üzümü ekmekle yemek.
TARD  Sürme, kovma, uzaklaştırma. * Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma.
TARDETMEK  Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.
TARDİN  Kaftana yen etmek.
TARDİYE  Allah râzı olsun demek. (Bak: Tarziye)
TARDİYE  Red olundurmak.
TARE  Defa, kerre.
TARED  Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek.
TAREK  f. Tepe. Başın tepesi.
TAREM  Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.
TAREŞ  Sağırlık.
TARETEN  Bir kere veya bazı defa.
TÂRETEN UHRÂ  Bir kere daha, başka bir kere daha.
TAREYAN  Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
TARF  Göz, bakış, nazar. Göz ucu. * Soyu temiz kimse. * Her şeyin nihayeti, sonu. * Göz kapaklarını yummak veya oynatmak. * Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak. * Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört yıldızdan ikisi aslan gözüne benzetildiğinden bu menzile de "Tarf" denilmiştir. Bu iki yıldız daha evvel doğarlar.)
TARFA  Ilgın ağacı.
TARFE  Göz kapağının bir defa kapanıp açılması. * Göz kırpmak. * Bir yıldız ismi. * Ayın bir menzili.
TARFET-ÜL AYN  Göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.
TARFES  Kum yığını.
TARH  Uzaklaştırmak. * Vaz' etmek. * İndirmek. * Bırakmak, elinden atmak. * Yerleştirmek. * Temel bırakmak. * Mat: Çıkarma.
TARH-I ESAS  Temel atmak.
TARH-EFGEN  f. Düzenleyen, kuran, tertib eden. * Temel kuran, bina yapan.
TARH-ENDAZ  f. Temel atan. Düzenleyen, tertib eden.
TARHİB  "Merhaba" demek.
TARHUN  (C.: Tarâhin) Tarhun otu.
TÂRIK  Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre)
TÂRIK SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
TARIM (TARİME)  (C.: Tıram) Kara çadır.
TARÎ  (Taravet. den) Taze, taravetli.
TARÎ  Karanlık, meçhul.
TARÎ  (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen.
TA'RİB  Bir kimseden söz nakletmek. * Çirkin etmek. * Arabî olmayan kelimeyi arabi lügatına nakletmek.
TA'RİC  Meyletmek, eğilmek. * Bir nesne üzerinde durmak. * Çıkıntı. Tümsek peyda etme.
TARİD  (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden.
TA'RİD  Kaçmak. * Gitmek.
TARİD  Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu.
TARİDE  Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.
TA'RİF  (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih. * Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak. * Gr: Bir ismi marife etmek. * Arafat'ta vakfe yapmak.
TA'RİFE  Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.
TARİH  Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. * Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan eden kitap.
TARİH-İ KADÎM  Eski zaman tarihi.
TARİH-İ MU'CEM  Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih. * Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.
TARİH-İ UMUMÎ  Umumî tarih.
TARİH  İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.
TARİHNÜVİS  (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih.
TÂRİK  Terkeden, vazgeçen, bırakan.
TÂRİK-İ DÜNYA  Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan.
TÂRİK-ÜS SALÂT  Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TARİK  f. Karanlık.
TARÎK  Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
TARÎK-İ ÂMM  Herkesin geçmesine mahsus yol.
TARÎK-İ BERZAHİYE  Berzaha giden ve ona ait yol.
TARÎK-İ CEHRÎ  Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)
TARÎK-İ NAKŞÎ  Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.) 
TA'RİK  Şaraba biraz su katmak. * Kovayı doldurmak. * Terletmek. * Hastalık veya perhizden dolayı zayıflamak.
TA'RİK  Ovmak.
TARİKAT  Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARİK-BAHT  f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TARİM  Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse.
TA'RİR  Yere dökmek.
TA'RİS  Düğün yapma. Bir kızı gelin etme.
TA'RİS  Et kurutmak.
TARİS  Kavi, kuvvetli.
TA'RİŞ  Üzüm çubuğuna çardak yapmak. * Temel yapmak.
TA'RİYE  Soyma. Çıplaklaştırma.
TARİYE  Ansızın gelen belâ, dâhiye.
TARİZ  Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü.
TA'RİZ  Gizleme, saklama. * Sağlamlaştırma. * Alıp götürme.
TA'RİZ  Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek.
TA'RİZÂT  (Ta'riz. C.) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.
TARK  Vurmak. * Dövmek. * Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak. * Bulanık su. * İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu. * Vücuttaki gevşeklik.
TAR-MAR  (Bak: Tar ü mar)
TARMESE  Münkabız olmak.
TARR  Kesmek. * Keskinletmek. * Yapmak. * (Bıyık) gelmek. * Çolak olmak. * Düşmek.
TARRAKA  Gümbürtü.
TARRAR  Yankesici, hilekâr.
TARRİYAN  Sepet. * Büyük tabak.
TARSİ'  (Göz) yaramaz olmak.
TARSİ'  Bezemek, süslemek. * Sevinç, neşât.
TARSİF  Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
TARSİG  Vüs'at vermek, genişlik vermek.
TARSİN  Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek. * Bilmek. * Metanet ve cesaret vermek.
TARSİNÂT  (Tarsin. C.) Sağlamlaştırmalar.
TARSİS  (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma. * Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.
TARTABE  Keçiyi sağmak için çağırmak.
TAR TAR  Tel tel. İplik iplik. 
TARTİB  Islatma, rutubetlendirme. Islatılma. * Tâzelik verme. * Hoşlandırılma. * Hurmanın rutubetli olması.
TARTİB-İ LİSAN  Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.
TARTİL  Saçı yağlamak.
TAR Ü MAR  f. Dağınık, karmakarışık, perişan.
TARY  Taptaze. Çok taze.
TARZ  Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey'et.
TARZE  şekil, suret.
TARZİM  Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak.
TARZİYE  Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. * "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.
TARZİYE  Cübbe veya zırh giymek.
TAS  (C.: Atvâs) Meşhur bir kabın adı. Tas.
TASABBİ  (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
TASABBU'  Parmak parmak ayırma.
TASABBUH  Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
TASABBUN  Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
TASABBUR  (Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
TASABBÜB  Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
TASABİ  Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TASADDİ  Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
TASADDU'  Yarılıp çatlama. * Dağılma.
TASADDU'  (Demir) Paslanmak ve küflenmek.
TASADDUK  Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
TASADDUKAT  (Tasadduk. C.) Sadakalar. 
TASADDUR  (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
TASADUK  Birbirine inanmak.
TASADÜM  Tokuşmak.
TASAFFİ  Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
TASAFFUH  Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.
TASAFFÜR  Sararmak.
TASAFÜH  Musafaha edişmek.
TASAFÜN  Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.
TASALLİ  Ateşte yanmak.
TASALLUB  Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
TASALLUT  Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
TASALLUTEN  Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
TASALLÜF  Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
TASALLÜFÂT  (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASALSUL  Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
TASA'LÜK  Fakirlik göstermek.
TASAMM  Kendini sağır etmek.
TASAMÜM  Sağırlığa vurmak.
TASANNU'  Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
TASANNUF  Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.
TASARRUF  İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
TASARRUFAN  Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT  (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASARRUH  Şiddetle çağırmak.
TASARRUM  Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
TASARU'  Birbiriyle güreşmek.
TASARUM  Birbirini kesmek.
TASA'SU'  Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak.
TASA'UB  Güçleşme. Güç olma.
TASA'UD  (Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme.
TASAVİR  (Tasvir. C.) Tasvirler, resimler.
TASAVÜL  Karşılıklı hamle etmek.
TASAVÜN  Hıfzetmek, korumak.
TASAVVU'  Ayrılmak, perâkende olmak.
TASAVVUF  Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittiba' noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!" demişler. M.)
TASAVVUFÎ  Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait.
TASAVVUH  Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.
TASAVVUR  Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
TASAVVUR-U ŞAHSÎ  şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TASAVVURÎ  Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.
TASAVVURAT  (Tasavvur. C.) Tasavvurlar.
TASAVVÜN  Kendini sakınmak.
TASAYKUL  Pürüzsüzlük.
TASAYUH  Birbirine çağırmak.
TASAYYUD  (Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma.
TASAYYUF  (Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.
TASBİH  Rüzgârdan dolayı otun kuruması. * Sütü su ile karıştırıp içirmek.
TASDİ'  Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak. * Yarmak. * Perâkende etmek, dağıtmak.
TASDİK  Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ)
TASDİKAN  Tasdik için. Tasdik suretiyle.
TASDİKAT  (Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.
TASDİKGERDE  Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.
TASDİM  Tokuşmak.
TASDİR  İcra etme. Vaz' etme. * Başlama. * Başlangıç yazma. * Örtme. * Başa geçirme, başa koyma. * Yazma. * Çıkarma, çıkartma.
TASDİYE  Alkış. El çırpma. (Sadadan veya saddan me'huz olarak ses çıkartmak veya vazgeçirtmek demektir ki, bu iki itibar ile birini çağırmak veya eğlenip oynamak gibi herhangi bir maksadla el vurmaktır.) (E.T.)
TASE  f. Tasa, keder, kaygı.
TASEL  Serabın uzaktan su gibi görünmesi.
TA'SENE  Ahlâkı yaramaz kadın. * Çok, kesir.
TASFİD  Muhkem ve sağlam bağlamak.
TASFİF  (C.: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme. * Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.
TASFİH  (Safh. dan) (C.: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma. * Yaprak yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASFİK  (C.: Tasfikat) Kanat çırpma.
TASFİK-İ ESNAN  Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.
TASFİR  (C.: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama. * Islık çalma.
TASFİYE  Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. * Hesabı kapatmak.
TASFİYE-İ KALB  Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.
TASGİR  Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek.
TASGİRÂT  (Tasgir. C.) Küçültmeler.
TASHİF  (C.: Tashifât) Yanılarak yanlış kelime yazma. Yazı yazarken kelimeyi yanlış yazma. * Hatâ yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
TASHİH  Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek. * Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.
TASHİHÂT  (Tashih. C.) Düzeltmeler, tashihler.
TASHİN  (Sahn. den) Sahneye koyma.
TASİ' (TÂSİA)  Dokuzuncu.
TASİAN  Dokuzuncu olarak.
TAS'İB  Güçleştirmek.
TAS'İBAT  (Tas'ib. C.) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler.
TA'SİB  İhata edip kaplamak, içine almak. * Bir kimsenin başına taç koymak. * Açlıktan dolayı karnını bağlamak.
TAS'İD  Eritme. * Yukarı çıkma ve çıkarılma. * Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.
TASİG  Gayretsiz kişi.
TA'SİL  (Asel. den) Bal katma, ballandırma.
TA'SİL-İ KELÂM  Sözü ballandırma. Kelâmı tatlılaştırma.
TA'SİR  (C.: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.
TAS'İR  Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.
TA'SİR  (C.: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.
TASİR  Galiz süt.
TASKİL  Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.
TASKİLÂT  (Taskil. C.) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar.
TASLİB  (Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak. * (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.
TASLİM  Kulağı dibinden kesmek.
TASLİT  Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
TASLİYE  "Sallâllahü Aleyhi Vesellem" diyerek dua etmek. * Bir şeyi yakmak için ateşe atmak. (Bak: Sallâllahü Teâlâ)
TASM  Âd taifesinden bir kabile. * Mahvetmek veya mahvolmak.
TASME  f. Kayış halka. Tasma.
TASMİD  Hükmetmek. İçini doldurmak.
TASMİM  Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek. * Muhkem kılmak. * İnkâr etmek. * Endişe edip kaçınmamak.
TASMİT  Susturma.
TASNİ'  Düzme. Uydurma. Yakıştırma. * Bir san'atla meşgul kılma. * Güzel terbiye etme.
TASNİÂT  (Tasni'. C.) Hakiki olmayan yapmacık hareketler.
TASNİF  Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak. * Kitap yazmak. Kitap tertib etmek.
TASNİFÂT  (Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler.
TASRAH  Karınca. * Bit.
TASRE  (Süt) koyu olmak. * Su dibinde olan balçık. * Balçıklı su. * Dirlik, iyi olmak.
TASRİ'  Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma. * Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma. * Yere vurmak. * İki parça etmek.
TASRİD  Azaltmak.
TASRİF  İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak. * Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek. * Gr: Bir kelimenin veya fiilin çeşitli zamanlara göre sıra ile söylenişi. Sarf kaidesi üzere kelimenin şeklini başka kelimelere tebdil eylemek. Meselâ: Türkçe'de bir fiilin tasrifi: Hal sigasına göre: Gelmek fiilinin şekli: Geliyorum, geliyorsun, geliyor, geliyoruz, geliyorsunuz, geliyorlar gibi.
TASRİH  Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.
TASRİHAT  (Tasrih. C.) Açık açık anlatmalar. İzah etmeler.
TASRİHEN  Açık olarak, açıktan bildirerek.
TASRİYE  Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
TASS (TASSE)  (C.: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.
TASS  (Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun.
TASSUC  (C: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane.
TAST  (C.: Tısâs-Tısât) Büyük tas.
TASTİM  Tamamlamak. Tekmil etmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TASTİR  (Satr. dan) Yazı yazma. Satırlar meydana getirme.
TASVİB  Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak. * Aşağı indirmek.
TASVİBÂT  (Tasvib. C.) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.
TASVİBEN  Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.
TASVİBKERDE  f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş.
TASVİG  (C.: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme. * Batırmak. * Kuyumculuk yapmak.
TASVİR  Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde. * Bir şeyi söz veya yazı ile anlatmak. Resim yapmak. * Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim. * Edb: Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize gösterebilecek veya hariçte vücudu olmayan fakat hissedilen şeyleri duyurabilecek meleke.
TASVİRAT  (Tasvir. C.) Tasvirler.
TASVİRÎ  Tasvire dair, tasvirle ilgili.
TASVİT  (Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.
TASY  Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Süst olmak, zayıflamak.
TASYİR  Bir surete koyma. Bir şekle vardırma.
TAŞAŞ  Nezleye benzer bir hastalık.
TA'ŞİR  (C.: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma. * Ona bölme.
TA'ŞİŞ  Hurmanın yaprağının az olması. * Kuşun yuva yapması.
TA'ŞİYE  Akşam yemeğini yemek.
TAŞR  Zayıf yağan yağmur.
TAŞRA  Hariç ve dış taraf. * İstanbul harici olan memleket. * Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.
TAŞRAH  Hurma ağacı.
TAŞŞ (TAŞİŞ)  Yağmur çisintisi.
TAŞT  Lâkin, fakat, amma.
TAŞT  Büyük leğen.
TAŞT-GEN  f. Leğenci. * Leğen yapan.
TATABUK  Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.
TATAHHUR  Temizlenmek. Pâklanmak. * Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.
TATAL  Görmek için yüksek bir yere çıkmak.
TATALLU'  Nazar etmek, bakmak. * Beklemek, gözlemek, muntazır olmak.
TATALLUK  Açılmak.
TATALLÜB  Bir defa daha istemek.
TATALU'  Birbirine bakmak. Gözlemek.
TATAMÜN  Aşağı düşmek. * Meyelân etmek, eğilmek.
TATAR  (Tetar) (Arapçada: Teter) Bu isim, asıl itibariyle Moğol milletlerinden bir kavmin adıdır. Bu kavmin efrâdı, Cengiz Han askerlerinin pişdarları hükmünde olduğundan eski zamanlarda Moğollar mânasında kullanılmıştır.Arap ve Fars tarihlerinde de yukardaki mânada kullanılmıştır. Sonra bu isim bütün Turanî milletlerine verilerek "Akvam-ı Tatariye" diye adlandırılmıştır. Ve bütün bu milletlerin meskenine Tataristan ismi verilmişse de, bu tabirin yersiz olduğu sonra anlaşılmış ve bu mânada kullanılışı terkedilmiştir. Tatar milleti dil, ahlâk ve âdetler bakımından Moğollardan fazla Türklere yakındırlar. * Eskiden, mektup taşıyan postacı.
TATARRUB  şevke gelme, coşma, neşelenme, keyiflenme.
TATARRUF  (Taraf. dan) Bir yana veya bir tarafa çekilme.
TATARRUK  Yol bulma. Yol bulup girme.
TATA'TU'  Başını aşağı eğmek.
TATAVÜL  Uzun olmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek. * Birbirine muhalefet etmek, karşı gelmek.
TATAVVU'  Müstehab ve mendub olan namazlar. * İbadeti sırf kendi isteğiyle yapmak. * Nafile namaz kılmak. * Üzerine lâzım olmayan işler yapmak.
TATAVVÜF  Ziyaret etmek. * Dönmek.
TATAVVÜL  Büyüklenmek, kibirlenmek.
TATAYYUB  Güzel koku sürünme.
TATAYYUR  Teşe'üm addetmek. Uğursuzluk. * Uçmak.
TATBİ'  Doldurmak.
TATBİB  Kırbayı ev direğine asmak. * Tabiblenmek, doktor olmak.
TATBİK  Yakıştırmak. Yerine getirmek. * Karşılaştırmak. * Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek. * Benzetme, uydurma.
TATBİKAN  Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
TATBİKÎ  Tatbike ait. Pratik ile alâkalı. Fiilen işlemek suretiyle.
TATBİL  Davul çalma.
TATBİN  Bir şeye çamur sürme.
TA'TE  Cinli olmak. Delirmek.
TATFİF  Alırken dolgun, verirken eksik ölçmek.
TATFİF SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 83. suresidir. Mekkîdir.
TATFİH  Doldurmak.
TATFİL  Uyuntuluk etmek. * Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.
TATHİM  Gökçek etmek, güzelleştirmek, tahsin.
TATHİN  (C.: Tathinât) (Tahn. dan) Öğütme. Un haline getirme.
TATHİR  Temizlemek. Yıkayıp pâk etmek. Tâhir kılmak.
TATHİRÂT  (Tathir. C.) Temizlikler. 
TA'TİF  Şefkat uyandırmak. Acındırmak.
TA'TİK  Eskitmek.
TA'TİL  Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. * Kesmek. * Muattal bırakmak. * Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. * Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.(İ'lem eyyühel aziz! Enaniyetten neş'et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile, yâni Hâliksızlığa incirar eder. El-iyâzü billah. M.N.)
TA'TİR  Dizmek.
TAT'İR  Sütü yoğurt yapmak.
TA'TİR  (Itr. dan) Güzel koku ile kokulandırma.
TA'TİS  (Atse. den) Aksırtma, aksırtılma.
TA'TİŞ  Susatma, susatılma.
TATLİK  Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
TATLİM  Yüzüne eliyle vurmak.
TATMİ'  Tamâ vermek.
TATMİN  İkna etmek. Kandırmak. * İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.
TATRİB  Zevklendirme, neşelendirme, keyiflendirme.
TATRİD  Reddetmek.
TATRİH  Bırakmak.
TATRİK  Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.
TATRİM  Tamamlamak. * Ata tâlim ettirip hünerli ve iyi huylu yapmak.
TATRİR  Keskin etmek, keskinleştirmek.
TATRİZ  Elbiseye veya kumaşa süs için kenar işleme, oya yapmak.
TATURE  f. Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı.
TATVİ'  Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TATVİF  Tavaf ettirmek.
TATVİK  Boynuna gerdanlık takınmak.
TATVİL  Uzatma. Uzatılma.
TATVİL-İ KELÂM  Uzun konuşma. Sözü uzatma.
TATVİLÂT  (Tatvil. C.) Boş, beyhude ve fazla sözler.
TATVİŞ  Burma, iğdiş etme.
TATYİB  İyi davranma. İyi muâmele etme. Hoş etme. Gönlünü hoş etme.
TATYİB-İ HÂTIR  Gönlünü hoş etme, gönlünü alma.
TATYİBAT  (Tatyib. C.) İyi muâmeleler, gönlü hoş etmeler.
TATYİR  Kötü görme. " Bu, filanın şerrinden oluyor" deme.
TAUN  Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
TAUS-U YEMENÎ  Yemen'li Tâus Ebî Abdurrahman. (Kırk defa hacceden ve kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılan ve Sahabelerle görüşen ve Tâbiînin azîm imamlarından olan zât. (R.A.)
TAV'  İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti' olmak. * Mer'anın genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması.
TAVA  Darı.
TAVADDU'  Abdest almak.
TAVAF  Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak. * Hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları.
TAVAGGUL  Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek.
TAVAGİ  (Tâgut. C.) Putlar. Tâgutlar.
TAVAHİ  Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.
TAVAHİN  (Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler.
TAVAHİN  (Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri.
TAVAİF  (Taife. C.) Gruplar. Milletler, kavimler. Bölükler.
TAVAİF-İ MÜLÛK  Abbasi Devletinin parçalanması ile meydana gelen küçük devletler.
TAVALİ'  (Tâli'. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler.
TAVAMİR  Tomarlar.
TAV'AN  İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
TAV'AN EV KERHEN  İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.
TAVARIK  (Târika. C.) Gece gelen belâlar.
TAVASİM  (Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.
TAVASSUB  Hastalanıp perişan olma.
TAVASSUL  (Bak: Tevessül)
TAVASSUL  (Bak: Tevassul)
TAVASSUT  Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık. * İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.
TAVAŞİ  (C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.
TAVAŞİR  Tebeşir.
TAVATTUN  Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek.
TAVATU'  Muvafık olmak, uygun olmak.
TAVAUD  Sözleşmek.
TAVA'UR  Güçlük, zorluk.
TAVAVİS  (Tavus. C.) Tavus kuşları.
TAVA'VU'  Tilki, çakal, kurt ve köpeğin ürümeleri.
TAVAZZU'  Abdest alma.
TAVAZZUH  Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek. * Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.
TAVB  Kırmızı kiremit.
TAVD  Büyük dağ. Tepe. * Sebât.
TAVDİ'  Atılmış pamuğu kaftana koyup cübbe dikmek.
TAVF (TAVÂF)  Dönmek. * Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.
TAVH  Helâk olmak. * İftira etmek.
TAVIR  (Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet. * Bir kerre, bir defa. * İki şey arasındaki had ve fasıla. * Kader. * Miktar.
TAVR-I BÂTIL  Bâtıl, kötü hal ve vaziyetler.
TAV'Î  Kendiliğinden. İçinden.
TA'VİC  Eğme, eğip bükme. Eğriltme.
TA'VİD  (Deve) çok yaşamak. * Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek.
TAV'İD  Korkutmak.
TA'VİK  İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek. * İşinden alıkoymak.
TAVİL  Uzun. * Çok süren. 
TAVİL-ÜL BÂ'  Uzun kulaçlı. Gücü yeter. * Eli açık, vergili, verimli.
TAVİL-ÜN NİCAD  Kılıç bağı uzun. * Mc: Uzun boylu.
TA'VİL  İtimat etmek. * Sesle ağlamak.
TAVİLE  Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı. * Tavla, ahır. * Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.
TA'VİM  Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak.
TA'VİN  Evde kâhyâ kadın.
TAV'İR  İri ve kaba yapmak.
TA'VİR  Gözsüz etmek. Kör etmek. 
TA'VİS  Güç etmek, zorlaştırmak.
TAVİYYET  İnsanın gönlünde gizli olan istek veya niyet.
TAV'İZ  Korkutmak. * Söz vermek, va'detmek.
TA'VİZ  Nazar veya kötü şeylerden muhafaza için takılan dualı kâğıt, nüsha. Muska.
TA'VİZ  Bedel, bir şey vermek. Karşılık, bedel göstermek. * Değiştirmek.
TA'VİZÂT  (Ta'viz. C.) Karşılık olarak verilen şeyler. Ödünç verilen para.
TA'VİZEN  Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden kesilmek şartıyla.
TAVK  Tâkat. Güç. * Boyuna takılan zinet. Gerdanlık. * Tasma.
TAVK-I BEŞER  Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi.
TAVK  Arzu etmek, istemek.
TAVL  (Bak: Tul)
TAVLA  Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi: "Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.)
TAVME  Tosbağanın dişisi.
TAVR  (Bak: Tavır)
TAVRÎ  Vahşi adam veya kuş. * Ehad, vâhid, bir.
TAVS  Örtmek.
TAVSİB  Tenbellik ve süstlük.
TAVSİF  Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak. * Bilgi, ilim.
TAVSİF-İ Bİ-L-FEZAİL  Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.
TAVSİFÂT  (Tavsif. C.) Tavsifler. Vasıflandırmalar.
TAVSİL  (Vasl. dan.) Ulaştırma, vardırma.
TAVSİM  Azalardan bir uzva zahmet vermek. * Kırmak. * Tenbellik.
TAVSİT  (C.: Tavsitât) (Vasat. dan) Aracı bulma. Aracılık yaptırma.
TAVSİYE  Vasiyet bırakma. * Ismarlama, sipâriş etme. * Birini iyi tanıtma. Öğütleme.
TAVŞ  Akıl hafifliği, akıl azlığı.
TAVTİE  Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme.
TAVTİD  Bir nesneyi yerinde tutmak. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TAVTİN  (Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma. * Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak. * Gönlünü bağlamak.
TAVTİŞ  Karşılıklı olarak reddetmek.
TAVUS  Meşhur bir süslü kuşun adı.
TAVVAF  Kâbe'yi ziyaret ve tavaf eden. * Resmî dairelerde gece bekçisi. * Çok tavaf eden.
TAVVAFİYYE  Resmî dairelerdeki gece bekçilerine verilen ücret.
TAVVAFE  Kedi.
TAVVAS  Tas yapan.
TAVY  Açlık.
TAVZİF  Vazifelendirmek, iş vermek.
TAVZİH  Açıklamak. Açık olarak beyanda bulunmak.
TAYALİS  (Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.
TAYBE  Medine şehri. Yesrib. Medine-i Münevvere.
TAYCAN  (C.: Tâyâcin) Tava.
TAYERAN  (Tayrân) Uçuş. Uçma.
TAYF  Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller. * Gül. * Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.
TAYFUR  Bir kuş ismi.
TAYH  Bulaşmak. * Hafiflik.
TAYH  Helâk etmek veya helâk olmak. * Bırakmak.
TAYHAN  Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.
TAYHUC  Turaç kuşu (Bir sülün nevidir.)
TAYİ'  İtaat eden, boyun eğen kimse. * Bir işi kendi isteğiyle yapan.
TAYİAN  İsteyerek.
TA'YİB  Ayıplamak. Kötülüğünü söylemek.
TA'YİBÂT  (Ta'yib. C.) Ayıplamalar.
TA'YİD  Bayram etmek.
TAYİH  Hayran kimse.
TA'YİL  Davarı yürütmek.
TA'YİN  Yerini belli etmek. * Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. * Ayırmak. * Tayın, erzak.
TA'YİN-KERDE  f. Belirtilmiş. Tâyin edilmiş.
TAYİR  (Tayr.) Kuş. * Uçmak. * Çabuk yürümek.
TA'YİR  (C.: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.
TA'YİS  Görmeden bir cismi eliyle aramak.
TA'YİŞ  Diri tutmak.
TAYİŞ  Yeynicek kimse. * Hafiflik.
TAYLASAN  (C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
TAYR  (C.: Atyâr-Tuyur) Kuş. * Uçmak (mânasına mastardır.)
TAYR-I HÜMÂYUN  Talih veya uğur kuşu. Devlet kuşu. (Bak: Hüma)
TAYRURE  Uçmak.
TAYS  Çok adet. * Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü. * Nesli çok olan karınca ve sinek.
TAYSEL  Çok miktar. Fazlaca.
TAYTAN  Yaban sarımsağı.
TAYTAVA  Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)
TAYY  Bükmek, sarmak, dürmek. * Kaldırmak. * Geçmek. * Açmak. * Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak. * Atlama, üzerinden geçme.
TAYY-İ MEKÂN  Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
TAYY-İ MERATİB  Birden üst mertebeye geçmek. Birden mertebeleri aşıp, geçip gitmek.
TAYY-I ZAMAN  Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir. (Bak: Bast-ı zaman)
TAYYAN  Balçık yapan kimse.
TAYYAR  Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan.
TAYYAR  Deniz dalgası.
TAYYAŞ  Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse.
TAYYETMEK  Silmek. Kaldırmak. * Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.
TAYYİB(E)  İyi, hoş. İyi davranış. Temiz. * Hz. Peygamber'e (A.S.M.) Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib denilmiştir. * Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir.
TAYYİBÂT  (Tayyibe. C.) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller. * Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ'nın cilveleri.
TAZ  f. Koşma, koşuş.
TAZ'  Gayretsiz olmak.
TAZACCU'  Gevşek davranma, üşenme.
TAZACCUR  Sıkıntı. İç sıkılma.
TAZAFFÜR  Galip olmak, yenmek.
TAZALLÜL  (Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme.
TAZALLÜM  Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek. * Birinin hakkını veya malını gasbetmek. * Mazlum olmak. * Zulmü kendi nefsine isnad etmek.
TAZALLÜM-İ HÂL  Kendine yapılan bir hâlden, hareketten dolayı sızlanmak. Hâlinden şikâyet etmek.
TAZALLÜMÂT  (Tazallüm. C.) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar.
TAZAMMUD  Yaranın merhemli bezle sarılması.
TAZAMMUN  İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit olmak. * Tazmini kabul etmek. Kefil olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânanın cüz'üne delâlet etmesi.
TAZANNÜN  (Zann. dan) Sanma, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme.
TAZARRU'  Bir şeye gizlice yaklaşmak. * Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
TAZARRU'EN VE HUFYETEN  Gizlenip saklanarak.
TAZARRUF  Zarafet. * Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak.
TAZARRU'KÂRANE  f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TAZARRUR  (Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama.
TAZAVVU'  Bir şeyin güzel kokusunun etrafa yayılması.
TAZAYYUK  (Zîk. den) Sıkışma, daralma.
TAZAYYÜF  Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TAZE  f. Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. * Yeni duyulan, henüz ortaya çıkan. * Kuru olmayan, yeşil. * Genç, körpe.
TAZEGÎ  f. Tazelik, yenilik, körpelik. * Gençlik.
TAZENDE  f. Koşucu.
TAZFİR  Galip etmek. * Tırnaklaşmak.
TAZHİR  (Zahr. dan) Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. İhtimâl.
TAZİ  (C.: Tâziyân) Araplar.
TA'ZİB  Azab verme. Eziyet etme. Men eylemek.
TA'ZİB-İ RUH  Can sıkma.
TA'ZİBÂT  (Ta'zib. C.) Eziyetler, tâzibler, azablar.
TA'ZİB  Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.
TAZ'İF  İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak. * Zayıf addetmek.
TA'ZİL  (C.: Ta'zilat) Ayıplama.
TA'ZİL  Azletme. İşinden çıkarma.
TA'ZİM  Hürmet. Riayet. İkramda bulunmak. Bir zât hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek surette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda bulunmak.
TA'ZİMAT  (Ta'zim. C.) Hürmet ve riayetler. Tazimler.
TA'ZİMEN  Hürmet ve ikram ederek.
TA'ZİR  Kusur ve özür etme. * Aslı olmayan özürler beyan etme. * Necis bulaştırmak.
TA'ZİR  Siyaset. * Tehdit etmek. * Tazim ve tathir. Temizlemek ve hürmet etmek. * Lügatta red, icbar, tahkir, te'dib, hak üzere tevkif mânalarına gelen bu tabir, İslâm hukukunda: Hakkında muayyen bir şer'î ceza olmayan suçlardan dolayı ulülemr (hükümdar, padişah) veya vekili tarafından tatbik edilen cezalar hakkında kullanılır bir ıstılahtır.Ta'zirin meşruiyeti; Kitab ile, Sünnet-i Nebeviye ile ve icma-i ümmet ile sabittir.Ta'zir; dövmekle, hapisle, hattâ katil ile olabileceği gibi azarlama, sert lakırdı veya bakış veya herhangi bir tavır ve vaziyet ile de olabilir. Dövmek suretiyle olan ta'zir, otuzdokuz değnekten fazla olamaz. Bir kavle göre para almak suretiyle de ta'zir câizdir.
TA'ZİR-İ EŞRAF  Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.
TA'ZİR-İ EVSAT  İçtimai mevkileri orta hâlde bulunan kimseler hakkındaki ta'zirdir ki, hem mahkemeye bilcelb ilâm suretiyle, hem de hapis suretiyle yapılabilir.
TA'ZİR-İ TE'DİB  Âkıl bâliğ olduğu halde henüz mükellefiyet çağında bulunmayan bir çocuğun yaptığı bir suçtan dolayı hakkında te'dib ve ta'zib maksadıyla yapılan ta'zirdir.
TA'ZİR-İ UKUBET  Mükellef bir şahıs tarafından irtikâb olunup da şer'an muayyen bir cezası bulunmayan bir suçtan dolayı ukubeten yapılan ta'zirdir. Mücrimin bu hususta müslim ile gayr-i müslim; hür ile âbid; erkek ile kadın olması müsavidir.
TA'ZİRAT  (Ta'zir. C.) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler.
TA'ZİRAT  (Ta'zir. C.) Azarlamalar, ta'zirler, tekdirler.
TA'ZİYANE  f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek.
TAZİYANE  f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
TAZİYANE-İ TA'ZİB  Azab vermek, azablandırmak kamçısı.
TA'ZİYE  Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. "Allah sabr-ı cemil ihsan etsin" diye söylemek.
TA'ZİZ  Bir adamı aziz kılmak. Hürmet ve muhabbetle sevmek.
TAZLİL  (Zıll. den) Gölgelendirme veya gölgelendirilme.
TAZLİM  Zâlim olmak.
TAZMİD  Merhemli bezi yaraya sarıp bağlama.
TAZMİN  Kefil olmak. * Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek. * Edb: Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi şiirine alma san'atı. * Bir şeyi bir şeye dâhil etmek. * Zararı ödetmek.
TAZMİNÂT  (Tazmin. C.) Zarar ve ziyana karşı ödenen bedeller. * Zararların bedellerini ödetme.
TAZR  Eliyle vurup def'etmek. El ile kovmak.
TAZRİR  Zarar vermek. Zarara uğratmak.
TAZYİ'  (C.: Tazyiât) (Ziyâ. dan) Kaybına sebeb olma, bırakıp kaybetme. Boşuna harcama.
TAZYİ-İ EVKAT  Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.
TAZYİK  Daraltmak, sıkıştırmak. * İcbar etmek. * Sıkıntı ve ızdırab vermek. * Zorlama, baskı. * Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; gazlar ise, içinde kapalı oldukları kabın her tarafına basınç yaparlar.
TAZYİKAT  (Tazyik. C.) Tazyikler. Sıkıştırmalar. Baskılar. Zorlamalar. * Basınçlar.
TE  f. Dek, kadar, değin. Meselâ: Ser-te-ser $ : Baştan başa.
TEA  Duâ.
TEAB  (Bak: Taab)
TEABBÜD  (Bak: Taabbüd)
TEABBÜS  Abes yüzlü olmak.
TEADDİ  (Bak: Taaddi)
TEADDÜD-Ü ZEVCAT  (Bak: Taaddüd-ü zevcat) 
TEADİ  (C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık.
TEADUD  (Adud. dan) Kol kola girme. * Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.
TEADÜL  (C.: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik, beraberlik.
TEAFFÜF  (Bak: Taaffüf)
TEAFFÜN  (Bak: Taaffün)
TEAHHUR  Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
TEAHHÜD  Hıfzetmek, korumak. * Uymak, tâbi olmak, riâyet etmek.
TEAHÜD  Sözleşmek. Ahidleşmek.
TEAHÜDÂT  (Teâhüd. C.) Sözleşmeler. Ahidleşmeler.
TEAKK  Dolu olmak.
TEAKKUB  Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.
TEAKKUD  Bağlanmak.
TEAKKUM  Tereddüt etmek, kararsız olmak.
TEAKKÜN  Karın buruşukluğu.
TEAKKÜR  Cem'olmak, toplanmak. * Açlık.
TEAKKÜS  (Aks. den) Tersine dönme.
TEAKUB  Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak. * Bir nesneyi sonradan çoğaltmak.
TEAKUD  (Akd. den) Bağlaşma, akidleşme.
TEALA  "Nâmı büyük" meâlinde olup. Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) kudsiyet ve büyüklüğü için hürmeten söylenir.
TEALALLAH  Allah yükseltsin!
TEALİ  Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.(Bu zamanda İslâmiyetin tealisine en büyük bir sebep, maddeten terakki etmektir. M.)
TEALİPERVER  f. Yükselmeyi isteyen.
TEALLİ  (C.: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme.
TEALLUK  Muhabbet etmek, sevmek. * Alâkalı olmak.
TEALLÜL  (Bak: Taallül)
TEALÜM  (İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi.
TEAMİ  Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme.
TEAMMUK  Batmak, gömülmek.
TEAMMÜC  Eğrilik.
TEAMMÜD  (Bak: Taammüd)
TEAMMÜM  İmame sarmak, sarık sarmak. * Umumileşmek.
TEAMÜS  Gaflet etmek. Câhillik etmek.
TEAMÜL  Olagelen iş. * Birbiriyle alıp vermek. * Yapılagelen muamele ve münasebet. * Usul. * Reaksiyon, tepki.
TEANNİ  Zahmet çekme.
TEANNÜD  Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.
TEANNÜT  Meşakkate düşmek. * Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek.
TEANUK  Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
TEARRİ  (Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.
TEARRÜF  Bir şeyi araştırarak öğrenme.
TEARUZ  Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek.
TEARUZEN  Birbirine zıt olarak, muarız olarak.
TEARÜF  Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak.
TEAS  Sürçüp yüzü üstüne düşmek.
TEASSİ  Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.
TEASSÜF  Müstakim yoldan çıkmak. İ'tisaf.
TEASSÜR  Sıkılmak.
TEASSÜS  Kokmak. * Geceleyin ava gitmek.
TEASÜR  Geçim. Güzel geçinme.
TEASÜR  (Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma.
TEAŞİ  Gafil görünmek.
TEAŞÜK  Sevişmek.
TEAŞÜR  Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.
TEATİ  Karşılıklı alıp vermek. * Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak. * Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.
TEATİ-İ EFKÂR  Birbirlerine fikir verme.
TEATTUF  Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek. * Ulaşmak. İttisal etmek. * Eğilip bükülmek.
TEATTUL  Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda mücevherleri olmaması.
TEATTUS  Aksırma.
TEATTUŞ  Susamak.
TEATUF  Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek. * Birbirine bağlanma.
TEATUFÂT  (Teâtuf. C.) Karşılıklı sevgiler.
TEAVÜN  Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.(Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: "Hâlik-ı Kerim'in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itâatle imtisal edilen düstur-u teavünle; nebatat hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumi kanunun Rahimâne, Kerimâne cilvelerini cidal zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmâkane hükmetmişsin. Acaba bu düstur-u teâvünün cilvesinden olan zerrât-ı taâmiyenin kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları, nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve koşmak, Kerim bir Rabbin emriyle bir teâvündür. M.N.)
TEAVÜNÂT  (Teavün. C.) Yardımlaşmalar.
TEAVÜR  Elden ele gitmek.
TEAYÜŞ  Birbiriyle dirlik etmek.
TEAYYÜB  Ayıplamak.
TEAYYÜN  Bellibaşlı olmak. * Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek. * Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma. (Bak: Taayyün)
TEAZUD  Kol kola tutunma. * Mc: Yardım.
TEAZUM  Gözde büyümek. Azametlenmek. Büyük görünmek.
TEAZZUK  Darlık, tazyik.
TEB  f. Hararet. * Tıb: Sıtma.
TEBA'  Tabi olma. Uyma.
TEBAA  Tâbi olanlar. Birisinin veya bir devletin emri altında olanlar.
TEBAB  Ziyan, zarar, kayıp, hasar.
TEBADÜL  Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa.
TEBADÜLÂT  (Tebadül. C.) Değişmeler. Tebadüller.
TEBADÜR  Ani olarak zihne girmek. * Hâdis olmak. * Barışmak. * Öğretmek. * Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.
TEBAGGUZ  (Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme.
TEBAGİ  Birbirine zulüm etmek.
TEBAGUZ  (C.: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.
TEBAH  f. Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. * Bozuk.
TEBAHBUH  Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak. * Ortada oturmak.
TEBAHHUR  (Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma.
TEBAHHUR  (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak. * Kokmak.
TEBAHHURÂT  Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.
TEBAHİ  Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek.
TEBAH-KÂR  (C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
TEBAHTUR  Dalgalanmak, dalgalanır olma. * Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli yürüme.
TEBAÎ  Hakiki maksat olmayıp dolayısıyla olan. * Başkasına uyarak. * Cüz'î olarak. (Bak: Tebeî)
TEBAİYYET  Uyma, tabi olma. İtaat, inkıyad ve imtisal etme.
TEBAİYYETEN  Tâbi olarak. Uyarak.
TEBAKİ  (Bükâ. dan) Ağlar görünme. Yalandan ağlama.
TEBAKKUR  İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.
TEB'AN  Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak.
TEBANÇE  Tokat.
TEBANE  Zeyreklik, akıllılık.
TEBAR  f. Soy, nesil, neseb.
TEBAR  Helâk, bitme, yok olma.
TEBAREK  Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Bak: Bereket) (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)
TEBAREKÂLLAH  "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEBARİ  Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.
TEBARÜK  Çoğalmak, ziyâde olmak. * Uzamak. * Büyüklük. * Genişlemek. * Zâhir olmak, görünmek.
TEBARÜZ  Belli olma, belirtme. Görünme. * İki hasım cenk için meyadan çıkma.
TEBASSUR  Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş.
TEBA'SUS  Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek.
TEBAŞİR  Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı.
TEBAŞİR  f. Tebeşir.
TEBAŞÜR  Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.
TEBATTUN  Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışma.
TEBATU'  Ağır davranma. Ağır hareket etme.
TEBA'UL  Kadının kocasıyla konuşup görüşmesi.
TEBAUL  Oynamak.
TEBA'UZ  Parçalanma. Kısım kısım ayrılma.
TEBAÜD  Uzaklaşma. Uzağa çekilme. * Uzama.
TEBAÜDÂT  (Tebaüd. C.) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar.
TEBAYİ'  (Bak: Tabayi')
TEBAYÜ'  Bey'edişmek, bir malı diğer bir malla değişmek.
TEBAYÜN  İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.
TEBAYÜN-İ EFKÂR  Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.
TEBAYÜN-İ MESALİK  Mesleklerin farklılığı.
TEBAYÜNÂT  (Tebayün. C.) Tebayünler, iki şey arasındaki farklılıklar.
TEBAZÜL  Birbirine bahşiş etmek.
TEBB  Zarar, ziyan, hasar, kayıp.
TEBBAN  Saman satan, samancı.
TEBCİL  Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta'zim etmek. Hürmetle hareket etmek.
TEBCİLEN  Ağırlıyarak, tâzimen.
TEBDİL  Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
TEBDİL-İ HEVÂ  Hava tebdili. Hava değişikliği.
TEBDİL-İ MEKÂN  Yer değiştirme.
TEBDİLÂT  (Tebdil. C.) Tebdiller, değiştirmeler.
TEBDİLEN  Değiştirerek. Tağyir ederek.
TEBEA  (Tâbi. C.) Tâbi olanlar, uyanlar.
TEBEAN  Tâbi olarak. Uyarak.
TEBECBÜC  Sevinmek.
TEBECCÜS  Suyun açıktan akması.
TEBEDDİ  Sahraya çıkmak, çöle çıkmak.
TEBEDDÜ'  Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme. * Dinini değiştirme. İrtidad. * İyi olan ahlâkını bozup değiştirme.
TEBEDDÜ'  Başlamak.
TEBEDDÜD  Perâkende olmak, dağılmak.
TEBEDDÜL  Başkalaşmak. Değişmek. * Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus)
TEBEDDÜLÂT  (Tebeddül. C.) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler, tahavvülât.
TEBEDDÜLÂT-I CESİME  Büyük değişiklikler.
TEBEH  (Bak: Tebah)
TEBEHHUR  (Bak: Tebahhur)
TEBEHHÜL  Tahsil için sıkıntı ve zahmet çekme.
TEBEHHÜM  şüpheli ve belirsiz olma.
TEBEHHÜR  Tıb: Kısa ve sık nefes alma.
TEBEHKAR  (C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren.
TEBEÎ  Kasdî olmayan. * Tâbi olarak. * Başkasının vücuduyla kaim olan. * Müstakil olmayıp başkasına tâbi olarak. (Bak: Tebaî)
TEBE-İ TABİÎN  Tabiînden olan birisinden (yâni ikinci derecede olarak) hadis nakletmiş olan. Veya Tabiîn olanlardan ders almış, onlara uymuş müslümanlar.
TEBEKKÜL  Karışmak.
TEBEKKÜM  (Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.
TEBELBÜL  Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve Türkçe olmak gibi. * Karışıklık.
TEBELBÜL-Ü AKVAM  Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları. (Bak: Babil)
TEBELBÜL-Ü ELSİNE  Dillerin karmakarışık olup anlaşılmaz hale gelmesi.
TEBELLEŞ  Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış.
TEBELLUH  Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
TEBELLÜC  Sabah yeri ağarmak.
TEBELLÜD  Ağır, tembel olma. * Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı "hay meded" diye ellerini birbirine çarpma. * Yere düşme.
TEBELLÜĞ  Anlayıp alma. Yetişme, erişme. * Tebliği kabul etme.
TEBELLÜH  Ahmak olmak. * Suretâ ahmaklık göstermek. * Kaybolmuş bir şeyi araştırmak. * Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.
TEBELLÜL  (C.: Tebellülât) Nemlenme, ıslanma.
TEBELLÜR  Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak. * Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.
TEBEN  Zeyrek, akıllı kimse.
TEBENNİ  Evlât edinme.
TEBER  f. Balta.
TEBERKU'  Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.
TEBERNÜS  Bürnüs giymek.
TEBERRA  Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.
TEBERRİ  Alâkasız olma. Sevmeyip yüz çevirme. * Temiz olma. 
TEBERRU'  Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.
TEBERRUAN  Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
TEBERRUÂT  (Teberru'. C.) Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.
TEBERRUZ  İktifa etmek, yetinmek.
TEBERRÜ'  Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak.
TEBERRÜC  Açık saçık olmak. * Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)
TEBERRÜD  Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme. * Soğuk suya girme.
TEBERRÜK  Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak. * Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.
TEBERRÜKEN  Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek.
TEBERRÜM  Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.
TEBERRÜR  Allah rızasına çalışma.
TEBERRÜZ  Görünme, meydana çıkma.
TEBERTUM  Büyüklük taslama. * Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.
TEBERZİN  f. Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası.
TEBESSÜL  Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme.
TEBESSÜM  Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.
TEBESSÜMAT  (Tebessüm. C.) Gülümsemeler, tebessümler.
TEBESSÜM-KÜNAN  f. Gülümser tarzda, gülümseyerek.
TEBESSÜR  Sivilce çıkma.
TEBEŞBÜŞ  Küçükten büyüğe güler yüz gösterme.
TEBETTÜL  Halkdan ayrılmak. * Mâsivadan kesilip ihlâs ile Hakka yönelmek ve ubudiyet etmek. * Evlenmekten vaz geçip zâhidlik etmek.
TEBEVVÜ'  Makam tutmak.
TEBEVVÜL  Bevl etmek. İşemek.
TEBEYYÜN  Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
TEBEYYÜT  Geceleyin yağma etme. * Bir işi gece yapmak.
TEBEZZUH  Tekebbürlenmek, gururlanmak.
TEBEZZUK  (Büzâk. dan) Tükürme.
TEBEZZÜL  Yarılma. Şakk.
TEBEZZÜL  Terk-i hıfz etmek; yâni ne olursa sakınmayıp her yerde kullanmak.
TEBHAL  (Tebhâle) Dudak kabartısı.
TEBHİC  (Behic. den) Güzelleştirme.
TEBHİH  Sıcaklığın az olması.
TEBHİL  (Bahal ve Buhl. den) Bir kimse için "pinti, hasis" deme.
TEBHİR  Buharlaştırma. Buhar hâline getirme. * Tütsüleme.
TEBHİT  Ağlatmak.
TEBİ'  Yardımcı, yardak. * Sığır yavrusu.
TEBİA  Zulümle ve zorla alınmış olan kumaş.
TEB'İD  Uzaklaştırma. Bir yerden bir yere sürme, kovma.
TE'BİD  (C.: Te'bidât) (Ebed. den) Ebedileştirme, sonsuzlaştırma.
TE'BİDÂT  (Te'bid. C.) Ebedileştirmeler, sonsuzlaştırmalar, te'bidler.
TE'BİL  Deveyi katarıyla getirmek.
TE'BİN  Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme. * Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.
TE'BİR  (Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma.
TE'BİS  Horlama. Hakaret.
TE'BİYE  Yüksek sesle okumak.
TEB'İZ  Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek.
TEBK  Dolu olmak, dolmak.
TEBKİR  Acele etmek.
TEBKİT  Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak. * Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.
TEBKİYE  (Bükâ. dan) Dokunaklı sözler söyleyip ağlatma.
TEBL  Fesad etmek, çürütmek.
TEBLİĞ  Ulaştırmak. Götürmek. * Bildirmek. * Eriştirmek.
TEBLİĞ-İ ŞERİAT  Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olan, Allah'tan (C.C.) aldıkları emir ve kanunları insanlara aynen bildirmeleri.
TEBLİGAT  (Tebliğ. C.) Tebliğler. İlânlar. Bildirilen şeyler.
TEBLİGAT-I RESMİYE  Resmî tebliğler.
TEBLİL  Islatma. Islatılma.
TEBLİM  Çirkin yapmak, çirkinleştirmek.
TEBLİYE  Eskitme ve çürütme. köhneleştirme.
TEBN  (C.: Etbân) Saman.
TEBNÎ  Saman renkli.
TEBNİYE  Çok bina yapmak.
TEBRİC  Dışarı çıkarmak. * Hâlinden döndürmek.
TEBRİD  (Bürudet. den) Soğutma, soğutulma. * Mc: Ara açılma, soğuma.
TEBRİE  (Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak. * Borçtan kurtarmak. * Nezahet, ismet. * Beraet ettirmek.
TEBRİH  (C.: Tebârih) İncitmek. Eza vermek.
TEBRİK  Gözlerini dike dike bir yere bakmak. * Günaha girmek. * Uzak bir yere sefer etmek. * Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak. * Kadının süslenip püslenmesi. * Evi ziynetleyip süslemek.
TEBRİK  Bir kimseyi eriştiği bir iyilikten dolayı "Bârekellâh" diye sevincini bildirmek. Mübarekliğini, Cenab-ı Hakk'ın onu muvaffak kıldığını söyleyerek ta'ziz etmek.
TEBRİKÂT  (Tebrik. C.) Tebrikler. Tebrik etmeler.
TEBRİYE  (Bak: Tebrie)
TEBRİZ  Dışarı çıkarmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak. * Göstermek, izhâr etmek.
TEBSİR  İnsanın gözünü açacak şekilde tarif ve izah etmek ve kalbine basiret vermek.
TEBŞİR  Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
TEBŞİRÂT  (Tebşir. C.) Müjdelemeler, müjde vermeler.
TEBTIE  (Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.
TEBTİK  Kulak kesmek.
TEBTİL  Tamamen hakka yönelmek. * İyice ve tamamiyle kesmek. * Terbiye etmek. * Yemek. (Bak: Tebettül)
TEBTİT  Kesmek. * Dağıtmak. * Bitirmek.
TEBUK  Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk'te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir.
TEBUK GAZVESİ  Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on gün kadar kaldıktan sonra ne Rumlardan ve ne de müttefikleri olan Araplardan kimse harp için çıkmadığından tekrar Medine-i Münevvere'ye dönülmüştür.
TEBVİB  (Bâb. dan) Kısım kısım ayırma. Bablara ayırma.
TEBVİE  Bir kadını boş bir evde oturtma.
TEBYİN  Belirtme. Açıkça anlatma. * İsbat etme.
TEBYİZ  Temizce yazma. Müsveddeden daha iyice bir kâğıda yazma. * Ağartma, beyazlatma.
TEB-ZEDE  (C.: Teb-zedegân) f. Sıtmaya tutulmuş.
TEBZİL  Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak.
TEBZİR  Boş yere malını sarf etmek. * Serpmek. Dağıtmak. * İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.
TEBZİRÂT  (Tebzir. C.) İsraflar. * Tohum saçmalar.
TECA'CU  Yere düşmek.
TECADU'  Husumet etmek, düşmanlık etmek.
TECAFİ  Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma.
TECAHÜD  Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak.
TECAHÜD  İnkâr etmek.
TECAHÜF  Darbetmek, vurmak. * Üstün gelmek, galebe etmek.
TECAHÜL  Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE  Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TECAHÜLKÂR  f. Bilmezlikten gelen.
TECAHÜM  Yüz pörtürmek.
TECAHÜR  Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.
TECALÜS  Birlikte oturmak.
TECAMU'  Cima etmek. * Toplanmak, cem'olmak.
TECANÜB  Sakınma. Çekinme.
TECANÜF  Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TECANÜN  Delirmek.
TECANÜS  Bir cinsten olma. * Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.
TECARÜB  (Tecarib) (Tecrübe. C.) Tecrübeler. 
TECASÜ  Diz üstüne çökmek.
TECASÜR  Cesaretlenme.
TECA'UD  (Ca'd. dan) Büklüm büklüm olma (saç).
TECAVEZ AN-NA  Bizi affeyle (meâlinde dua).
TECAVİF  (Tecvif. C.) Oyuk yerler, oyuklar.
TECAVÜB  Cevaplaşma. Karşılıklı cevap verme.
TECAVÜL  (C.: Tecâvülât) (Cevelân. dan) Dolaşma. Cevelân etme.
TECAVÜR  Komşu olma.
TECAVÜZ  Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme. * Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
TECAVÜZÂT  (Tecavüz. C.) Tecavüzler. Sataşmalar. Haddi aşmalar.
TECAVÜZKÂR  (C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden.
TECAZÜB  Birbirine karşı duyulan yakınlık. * İncizab etme. Çekme.
TECAZÜM  Kesişmek.
TECAZÜR  Sövüşme.
TECBİB  Ürkmek. Kaçmak. * Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.
TECBİN  Birisine "korkaksın" deme, korkak sayma.
TECBİR  (Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme.
TECBİYE  Rüku eder gibi eğilip durmak.
TECDİ'  Bir kimseye iyileşmesin diye beddua etme. * Vücudun bir tarafını kesme. * Çocuğu zararlı şeylerle besleyip gelişmesini önleme.
TECDİD  Yenileme. Yenilenme. Tazelenme.
TECDİD-İ BİAT  Biatını, bağlılığını, itimadını tekrarlamak, yenilemek.
TECDİD-İ İMAN  İman esaslarını kalben tasdik ettiğini, dil ile de tekrar edip yenilemek.( $ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri, için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünkü: Zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır."Lâilahe illallah" ise, o nuru açar bir anahtardır.Hem insanda mâdem nefs, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imânını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle imân nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bâzı imamlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imâna bir ihtiyaç vardır. M.)
TECDİD-İ NİKÂH  Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
TECDİDÂT  Yenilemeler, tazelemeler.
TECDİDEN  Yenileterek. Yenileyerek.
TECDİL  Yere yıkma, yere atma, yere vurma.
TECEBBÜR  (Cebr. den) (C.: Tecebbürat) Kibirlenme, büyüklenme.
TECEBBÜS  Yürürken sallanmak.
TECEBCÜB  Kurumak.
TECEDDÜD  Tazelenme. Yenilenme. (Bak: Müceddid)TECEFFÜF : Kuruma, kuruyup katılaşma.
TECEHHÜZ  (Cihaz. dan) Hazır bulunma. Cihazlanma, hazırlanma.
TECEHHÜZ-İ ARUS  Gelinin hazırlanması.
TECEHZUM  Ululanmak.
TECELBÜB  Gömlek giymek.
TECELCÜL  Deprenmek, harekete geçmek.
TECELLİ (TECELLÂ)  Görünme. Bilinme. * Kader. * Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.(Fıtrat yalan söylemez. Meselâ : Bir çekirdekteki meyelân-ı nümüvv der ki: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım" Biiznillâh olur, doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimad ile meyelân-ı inbisatı der: "Fazla yer tutacağım. "Metin demir onu yalan çıkaramaz, sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelânlar irade-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.N.)
TECELLİ-İ TİMSAL  Suretlerin tecellisi.
TECELLİDÂR  f. İlâhî kudret ve lütuf ile meydana gelen.
TECELLİGÂH  f. Tecelli yeri. İlâhi kudretin, İlâhi sırrın meydana çıktığı, göründüğü yer.
TECELLİYAT  (Tecelli. C.) Tecelliler.
TECELLÜD  Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak. * Serkeşâne inad etmek.
TECELLÜL  Ululanmak, büyüklenmek.
TECEMCÜM  Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.
TECEMMU'  Toplanma. Birikme.
TECEMMUÂT  (Tecemmu'. C.) Birikmeler, toplanmalar, yığılmalar.
TECEMMÜD  Donma. Sertleşme. Katılaşma.
TECEMMÜDÂT  (Tecemmüd. C.) Sertleşmeler, katılaşıp donmuş şeyler.
TECEMMÜL  Ziynetlenmek. Süslenmek. * Ululuk göstermek. * Âletler. Sebepler.
TECEMMÜLÂT  (Tecemmül. C.) Eşya, levâzım. Tetümmat.
TECEMMÜLÂT-I BEYTİYE  Evde bulunan eşya. Evin nizamını tamamlayan eşya.
TECEMMÜM  (Bitki) büyüme, çoğalma. 
TECEMMÜŞ  Tekellüf etmek, özenmek.
TECENNİ  Meyve devşirme. * Bir kişiye işlemediği günahı işledi diye isnad etmek.
TECENNÜB  Sakınma. Çekinme.
TECENNÜD  Bir yere toplanıp asker olmak.
TECENNÜN  Cinnet getirme. Delirme. Çıldırma.
TECERRU'  (Cur'a. dan) Yudum yudum ve süzerek içmek. * Hışmını ve gadabını yutup def'etmek. Hiddetini yenmek.
TECERRU'  Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.
TECERRÜB  Tecrübe sâhibi olma.
TECERRÜD  Soyunma, çıplak olma. * Evli olmama. * Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. * İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme. * Herşeyden boş olma. (Bak: Mücahede)
TECERRÜM  Gitmek. * Etmediği günahı ettim demek. * Eksilmek.
TECESSÜD  Ceset şekline girmek. Vücud peyda etmek. Cesedlenmek.
TECESSÜM  Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.
TECESSÜM-İ HAYÂL  Hayâl görme.
TECESSÜS  Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak. * İç yüzünü araştırmak. * İç yüzünü araştırma merakı.
TECESSÜSÂT  (Tecessüs. C.) Tecessüsler, araştırmalar. Gözetlemeler.
TECESSÜSKÂR  f. Gizliden araştıran, meraklı.
TECEŞŞU'  Haris olmak, hırslı olmak.
TECEŞŞU'  Çok yemekten midenin dolması. * Genirmek.
TECEŞŞÜM  İncinmek. * Zahmetli şeyleri seçmek.
TECEVVU'  (Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.
TECEVVÜF  İçi boş olma, kovuk olma. * İçine işleme. Nüfuz eyleme.
TECEVVÜZ  (C.: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme. * Caiz olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme.
TECEVVÜZEN  Mecaz yoluyla.
TECEYYÜF  Dost edinmek.
TECEYYÜR  Teftiş etmek, kontrol etmek.
TECEZZİ  Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
TECEZZÜV  (Cüz. den) Kısım kısım bölünme. Doğranma, ufalanma.
TECFİF  (Ceff. den) Kurutma veya kurutulma. * Cübbe giydirme.
TECHİL  Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma.
TECHİL  Atın ayaklarını beyazlatmak.
TECHİR  Büyütmek. * Genişletmek.
TECHİYE  Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Ondan yana sürmek.
TECHİZ  Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma. * Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
TECHİZ-İ MEYYİT  Ölünün yıkanıp, temizlenip, kefen ve sair ihtiyaçları tedarik edilerek hazırlanması.
TECHİZÂT  (Techiz. C.) Donatım.
TECHİZÂT-I ASKERİYE  Askerî teçhizat, askerî donatım.
TE'CİC  Tutuşturup alevlendirme.
TEC'İD  (Ca'd. den) Saç kıvırtma.
TE'CİL  Başka zamana bırakma. * Acele etmeme. (Zıddı: Ta'cil)
TECLİC  Çok gayret ve ikdâm etmek.
TECLİD  Ciltleme. * (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme.
TECLİL  (Cüll. den) Hayvana çul örtme, hayvanı çulla örtme.
TECLİYE  (Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme. * Aşikâre etmek, açıklamak. * Ruşen etmek, parlatmak.
TECLİZ  Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TECMİ'  Bir yere toplamak, * Cuma namazına gelmek.
TECMİD  Dondurma, dondurulma.
TECMİL  (C.: Tecmilât) Süs, tezyin.
TECMİR  Buhur etmek. * Taş atmak. * Hapsetmek. * Aşağı sarkıtmamak. * Kadının saçını toplayıp bağlaması.
TECNİB  Irak etmek, uzaklaştırmak. * Atın ayağının eğri olması.
TECNİD  Askerleri sıraya koyma, sıralama.
TECNİS  İki şeyi birbirine benzer şekle sokma. * Edb: Cinas yapma. İki mânalı söz söyleme.
TECNİZ  Ölüyü tabuta koyma.
TECR  Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.
TECRÎ  (Cereyan. dan) Cereyan ediyor, akıyor, gidiyor.
TECRİ'  (Cer. den) Yudum yudum içirme.
TECRİB  Tecrübe etme, deneme.
TECRİBE  (Bak: Tecrübe)
TECRİD  Açıkta bırakmak. * Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek. * Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah'a (C.C.) yönelmek. * Edb: Bir şairin kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir adam farzederek ona hitabetmesi. * Soyma, soyulma.
TECRİDEN  Tecrid ederek. Tek olarak. * Mücerred (soyut) olarak. Tekliyerek.
TECRİH  Yaralama.
TECRİM  Suçlandırma. Cezalandırma. Cürüm isnad etme. * Bir taifeden ayrılıp gitme.
TECRİR  Çekmek.
TECRİS  Sağlam fikirli etmek.
TECRÜBE  (Tecribe) Deneme, sınama. * Görmüş, geçirmişlik. * Anlamak için yapılan iş. İmtihan. * İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.
TECRÜBÎ  Tecrübeye ait. Tecrübeyle ilgili.
TECSİM  Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.
TECSİM  (Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme.
TECSİMÂT  (Tecsim. C.) Vücutlu göstermeler, cisimlendirmeler.
TECSİS  Kireç karıştırmak. * Kireçle sıvamak. * Binayı kireçle yapmak.
TECŞİM  İncitmek. * Teklif etmek.
TECVİ'  (Cu. dan) Acıktırma.
TECVİD  (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme. * Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.
TECVİD-İ HURUF  Seslerin mahreçlendirilmesi. Harflerin düzgün olarak telâffuz edilmesi.
TECVİD İLMİ  Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'i hatasız okumayı öğreten bir ilimdir.
TECVİF  (C.: Tecvifât) (Cevf. den) Oyma. Oyuk yapma. * Oyuk yer.
TECVİL  Seyahat etmek, gezmek.
TECVİR  (Cevr. den) Zora, sıkıya koyma, cevretme.
TECVİZ  Câiz görme. İzin verme, cevaz verme.
TECYİF  Korkma, korkutulma. * Vurmak. * Murdar etmek, pisletmek.
TECYİŞ  Askerleri dizmek.
TECZİE  (Cüz'. den) Kısım kısım ayırma, doğrama, ufaltma, bölme.
TECZİM  (Kol, kanat gibi şeyleri) kesme.
TECZİR  (Cezr. den) Mat: Kare kökünü alma.
TECZİYE  Cezalandırma. * Parça parça ayırmak.
TEDABİR  (Tedbir. C.) Tedbirler, çareler.
TEDABÜR  Kesişmek.
TEDAFÜ'  Birbirini def etme. * Müdafaa etme. * İtişme kakışma.
TEDAFÜÎ  Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.
TEDAHRUC  Yuvarlanma.
TEDAHÜK  Karşılıklı gülüşme.
TEDAHÜL  İç içe olmak. Birbiri içine girmek. * Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak. * Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
TEDAÎ  Birbirini bir iş için davet etmek. * Yıkılıp harap olmak. * Bir şeyi hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
TEDAÎ-İ EFKÂR  Bir fikrin veya şeyin başka bir fikri veya şeyi hatıra getirmesi.
TEDARRU'  Cübbe veya zırh giymek.
TEDARUB  (Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.
TEDARÜ'  Def'edişmek, birbirini kovmak.
TEDARÜK  (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak. * Araştırıp bulmak. * Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.
TEDARÜS  Okuma, yazma.
TEDAÜL  Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma. * Küçülme. Büzülme.
TEDAÜM  Kalabalık, izdiham.
TEDAVİ  İlâç verme. İyileşmesi için bakma. * Hastalığı iyi etme tarzı.
TEDAVİR  (Tedvir. C.) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar.
TEDAVÜL  Elden ele dolaşma. * Kullanma. * Sürüm. * Geçerlilik.
TEDAVÜR  Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak.
TEDAYÜN  Borç edişmek.
TEDBİB  Yumuşak etmek. * Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
TEDBİC  Rükuda başı çok eğme.
TEDBİH  Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
TEDBİH  Rükuda başını çok aşağı eğmek.
TEDBİR  Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol. * Cenab-ı Hakk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet. * Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.
TEDCİC  Gökyüzünün bulutlu olması. * Silâh kuşandırmak.
TEDEBBÜR  Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek.
TEDECCÜC  Silâhlanmak.
TEDEFFUK  Suyun fışkırması. Atılmak. * Dökülmek.
TEDEFFÜN  (Defn. den) Gömülme, defnolunma.
TEDEHDÜH  Dönmek.
TEDEHHİ  Dâhileşme. Dehâ eseri gösterme.
TEDEHHÜN  (Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.
TEDEHHÜŞ  Dehşete düşme. Korkma. Yılma. Ürperme.
TEDEHRÜC  Yuvarlanmak.
TEDEKDÜK  Taşlıkta ve kum arasında olmak. * Dağ, yerinden ayrılıp pâre pâre olmak. * Zelzele olup yerin deprenmesi.
TEDEKKÜL  Kendini büyük görmek, tekebbürlenmek.
TEDELDÜL  Kımıldamak.
TEDELLİ  (C.: Tedelliyât) Tevazu gösterme. * Nazlanma. * Aşağıya inme. * Eğilme.
TEDELLİYÂT  (Tedelli. C.) Nazlanmalar. * Eğilmeler. * Tevâzu göstermeler.
TEDELLÜK  Sürtme. Oğma.
TEDELLÜL  Nazlanma.
TEDELLÜS  Gizlenme, ihtifâ etme.
TEDE'LÜB  Kimse görmeden gitmek.
TEDEMDÜM  Helâk olmak.
TEDEMMU'  (Dem.' den) Gözün yaşarması.
TEDEMMÜL  Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme.
TEDENNİ  Aşağı düşme. Aşağı inme. * Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.
TEDENNİYÂT  (Tedenni. C.) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.
TEDENNÜ'  Yakın olmak.
TEDENNÜK  Dikkatle bakmak. * Ayırtmak. * Su dökülmek.
TEDENNÜS  Pislenme, kirlenme.
TEDENNÜS-İ CÂME  Elbisenin kirlenmesi.
TEDERDÜR  Katı deprenmek. * Gamdan ve korkudan dolayı kendinden geçmek.
TEDERRU'  Zırhlanma. Zırh giyme.
TEDERRÜ'  Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek.
TEDERRÜB  Alışma, ülfet peydâ etmek.
TEDERRÜC  (Derece. den) Derece derece, adım adım ilerleme. * Dürrâce benzer bir kuş.
TEDERRÜN  Bir organın, bir uzvun şişmesi.
TEDERRÜS  (C.: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
TEDERRÜSÂT  (Tederrüs. C.) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.
TEDESSÜR  Elbise giyme. Elbiseye bürünme. * Erkek hayvanın dişisine binmesi. * Kişinin sıçrayıp atına binmesi.
TEDEYYÜM  Yağmurun sert yağması.
TEDEYYÜN  Dinini sakınmak. * (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme.
TEDFİK  Dökmek.
TEDFİN  (Defn. den) Gömme, defnetme. * Örtme, gizleme.
TEDHİN  (Duhan. dan) Dumanlama, tütsüleme.
TEDHİN  (Dühn. den) Güzel kokulu yağ sürme. Yağlamak.
TEDHİŞ  Korkutma. Dehşete düşürme. Ürkütme.
TEDHİŞ-İ EZHÂN  Zihinlerde heyecan meydana getirme.
TE'DİB  Edeblendirme. Terbiye verme. * Haddini bildirme.
TE'DİBAT  (Te'dib. C.) Edeplendirmeler, terbiye etmeler.
TE'DİBEN  Te'dib suretiyle, te'dib için. Haddini bildirmek için.
TEDİRGİN  Huzursuz, rahatsız.
TE'DİYAT  (Te'diye. C.) Ödemeler.
TE'DİYE  (C.: Te'diyat) Eda etmek. * Ödenmiş para. Verilmiş borç. * Borcunu vermek.
TE'DİYE-İ DEYN  Borç ödeme. Borcunu verme.
TEDKİK  Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
TEDKİKAT  (Tedkik. C.) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler.
TEDKİKAT-I AMİKA  Çok inceden ve derinden yapılan tetkik.
TEDLİK  Sürme.
TEDLİS  Sattığı şeyin ayıbını müşteriden gizlemek. * Fık: Hadisi ilk nakledenin ismini gizlemek. Hadisi başkasına isnâd eylemek.
TEDLİS  Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak. * İnciyi şeffaf etmek.
TEDLİYE  Sarkıtmak. Yukarıdan aşağıya bırakma. * Şaşırma, dehşete düşme. * Delil ve vesika hazırlama. * (Akıl) gitmek. * Ahmak etmek, salaklaştırmak.
TEDMİ'  Göz yaşı dökmek.
TEDMİC  Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme. * Arkasını eğmek. 
TEDMİN  Yığıp toplamak. * İhâta edip kaplamak. * Lâzım olmak, icab etmek.
TEDMİR  Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek.
TEDMİS  Örtmek, gizlemek.
TEDMİS  Yumuşak etmek, yumuşatmak.
TEDMİYE  Vurup kanatmak.
TEDNİH  Zayıf görüş. * Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.
TEDNİK  Yakın olmak.
TEDNİR  Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.
TEDNİS  (C.: Tednisât) Kirletme, kirletilme.
TEDRİ'  Zırh giydirme.
TEDRİ-İ CÜYUŞ  Askerlere zırh giydirme.
TEDRİC  Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak. * Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak. * Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması. (Bak: Tensik)
TEDRİC-İ HÂBİT  Edb: İfadenin alçalması. Bir şeyi tarif ederken vasıf bakımından yukarıdan başlayıp aşağıya inmek. Bunun aksini yapmağa da Tedric-i sâid denir.
TEDRİCÂT  (Tedric. C.) Tedricler.
TEDRİCEN  Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
TEDRİCÎ  (Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan.
TEDRİS  Okutmak. Öğretmek. Ders vermek.
TEDRİSÂT  (Tedris. C.) Tedrisler. Ders vermeler.
TEDRİSÂT-I ÂLİYE  Yüksek öğretim.
TEDRİSÂT-I İBTİDÂİYE  İlk öğretim.
TEDSİM  Yağlı ve uyuz etmek.
TEDSİR  Kuşun yuvasını düzenlemesi veya düzeltmesi.
TEDSİYE  Baştan çıkarma, azdırma. * Gizlemek.
TEDVİH  Şehirler gezmek.
TEDVİM  Teskin etmek, sâkinleştirmek. * Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi. * Dili ağızda döndürmek. * Tatmak.
TEDVİN  Bir araya toplayarak tertipleme. * Edb: Aynı mevzuya ait bahisleri, çalışmaları bir araya getirip kitap hâline getirme.
TEDVİR  Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek. * İdare etmek, yönetmek. * Daire şekline sokmak. * Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır. * Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru mübalâğayı bırakıp orta yolu tercih ederek okumaktır.
TEDVİR-ÜL MENZİL  Menzilleri çevirmek, döndürmek, idare etmek. * Ev idaresi.
TEDVİYE  (Devâ. dan) İlâç verme. * Kuş kanadının fısıltısı.
TEEBBEL  İmtina' etmek, yapmamak, çekinmek.
TEEBBİ  İnkâr etmek. * (Ebb. den) Bir kimseyi baba kabul etme. Baba edinme.
TEEBBÜD  Ürküp çekinme. * Evlenmeme, bekâr kalma.
TEEBBÜH  Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma. * Alicenaplık ve göztokluğu ile bir şeyden vazgeçme.
TEEBBÜN  İzine uyma. Tâbi olma, birinin yolundan gitme.
TEEBBÜS  Mütegayyer olmak, rengi değişmek.
TEEBBÜT  Koltuklamak.
TEECCÜC  Tutuşma, alevlenme.
TEECCÜL  Belli bir vakte kadar müddet isteme. * Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.
TEECCÜM  Öfkelenme.
TEEDDİ  Yetiştirmek.
TEEDDÜB  Edebli olma. Utanma. Çekinme. Edebini takınma.
TEEDDÜBÂT  (Teeddüb. C.) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar.
TEEDDÜBEN  Edebli davranarak. Edeb ve terbiye kaidelerine uyarak. Edebi icabı olarak.
TEEFFÜF  (C.: Teeffüfât) Oflama. Of çekme.
TEEHHİ  Birini kardeş edinme.
TEEHHÜB  Hazırlanmak.
TEEHHÜL  Evlenme. * Ülfet ve ünsiyet eyleme. Ehlileşme.
TEEHHÜR  Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
TEEKK  Çukur kazmak.
TEEKKÜD  (Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma.
TEEKKÜL  (Ekl. den) Yaranın, oyulup açılması. * Yenme, eklolunma.
TEELLİ  Yemin etmek.
TEELLUK  Yıldıramak, parlamak.
TEELLÜB  Cem'olmak, toplanmak. * Dağ keçisinin erkeği.
TEELLÜF  Alışma. Hoş geçinme. * Barışma. * Huylanma. * Birikme.
TEELLÜFÂT  (Teellüf. C.) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar.
TEELLÜH  Kulluk ve ibadet etmek. * Tazarru' etmek, yalvarmak.
TEELLÜM  Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma.
TEELLÜMÂT  Elemler, kederler, tasalanmalar.
TEEMMEL  Düşün, dikkat et, incele (mânasına emirdir).
TEEMMİ  (Emet. den) Cariye edinme. * Dadı satın almak.
TEEMMÜL  İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.(Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ: Bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallukatiyle beraber yazan ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemine mahsus bir hâtemdir. M.N.)
TEEMMÜLÎ  Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik. (Bak: Tefekkür)
TEEMMÜM  Kasdetmek. * (Ümm. den) Ana edinme. Birini anne kabul etme.
TEEMMÜR  (Emr. den) Amirlik taslama.
TEENNİ  İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)
TEENNİ-İ HİKMET  Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.(Nasılki bir ekmeğin vücudu; tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet var. Hırs sebebiyle teenniyle hareket etmediği için o tertib-i eşyadaki manevi basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer ve yahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz. M.)
TEENNUK  Nazarında ve fikrinde dikkatli olmak. İttikan. Eşyanın hikmetli, kusursuz ve pürüzsüz yapılışı.
TEENNÜS  (Üns. den) Müennes olma. * Kadınlaşma. Kadın gibi hareketlerde bulunma.
TEERRÜB  Ululanmak, büyülenmek. * Kendini zeki göstermeğe çalışmak.
TEESSİ  Sabır gösterme. Teselli bulup sabretme. Avutma.
TEESSÜF  Eseflenmek. Kederlenmek. * Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.
TEESSÜL  Sermaye edinmek. * Cem'etmek, toplamak.
TEESSÜM  (İsm. den) Günahtan sakınma.
TEESSÜN  Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
TEESSÜR  İşten alıkoyma. Oyalandırma.
TEESSÜR  Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek. * Te'sir altında kalmak. * Kederlenmek.
TEESSÜRÂT  Üzüntüler. Teessürler.
TEESSÜR-BAHŞ  f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren.
TEESSÜS  Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül.
TEETTİ  Asan olmak, kolaylaşmak. * Beklemek, gözlemek.
TEEVVİ  (İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme.
TEEVVÜD  Eğrilme, bükülme. İki kat olma.
TEEVVÜH  (C.: Teevvühât) İnleme, figân etme.
TEEVVÜL  Mânâsı başka olma. Başka anlama gelme.
TEEYYÜD  Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma.
TEEZZİ  İncitme.
TEEZZÜB  Her yönden rüzgârın esmesi.
TEEZZÜR  Örtünme, bürünme. Tesettür.
TEF  f. Buhar. * Sıcaklık, hararet.
TEFA'  Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.
TEFADDUL  Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
TEFADİ  Bir kimseye "Sana ben feda olayım" demek. * Feda etmek.
TEFAFİH  (Tuffâh. C.) Elmalar.
TEFAHE  Horluk, hakirlik. * Tatsızlık.
TEFAHHUC  Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.
TEFAHHUL  Aygırlanmak.
TEFAHHUM  Kömürleşme. Kömür hâline gelme.
TEFAHHUR  (C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme.
TEFAHHUS  Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.
TEFAHHUSÂT  (Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar.
TEFAHHUŞ  Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek.
TEFAHUR  Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
TEFAHUŞ  Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEFAKKUD  (C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma.
TEFAKKUH  Gül gibi açılma.
TEFAKKUR  (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.
TEFAKUM  İş büyüyüp güçleşme.
TEFAKÜH  (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma. * Mc: Şakalaşma.
TEFANİ  Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
TEFARİC  (Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
TEFARİK  Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ  Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEFARÜT  Müsabaka etmek, yarışmak.
TEFASİL  (Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
TEFASİL  (Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar.
TEFASSUM  Kırılma. Kesilme.
TEFASUH  Fasahatle söyleme.
TEFATTUN  Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme. * Ufalanma.
TEFATTUR  Yarılma.
TEFATUH  Muhakeme olmak. * Bir nesneye başlamak.
TEFATÜ'  Muhakeme etmek.
TEFAÜL  Fal tutmak.
TEFAVÜD  Birbirinden faydalanma, yararlanma.
TEFAVÜT  Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.
TEFAZUL  (C.: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark. * Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.
TEFAZZUL  Üstünlük taslama, fazilet satma. * Bağışlama, iyilik.
TEFCİ'  (C.: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma.
TEFCİR  Yerden su kaynatıp akıtma. * Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi. * Yarmak.
TEFCİYE  Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere "ebazir" derler.)
TEFDİM  İbrik ağzına süzgeç koymak.
TEFDİYE  Canını başkası uğruna feda etme.
TEFEB  Helâk olmak, mahvolmak.
TEFECCU'  Canı yanma, acıma. Kaygılı olma, dertli olma. * Belâ ânında hüzünlü olma.
TEFECCÜR  (Fecr. den) (C.: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma.
TEFECİ  t. El altından yüksek faizle para veren kimse.
TEFEHHUZ  Tâzim, hürmet.
TEFEHHÜM  Farkına varmak. İdrâk eylemek. * Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.
TEFEHHÜMÂT  (Tefehhüm. C.) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar.
TEFEKKU'  Yarılmak.
TEFEKKUH  Fıkıh ilmini tahsil etmek. (Bak: Fıkıh)
TEFEKKÜH  Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek. * Pişman olmak. * Pek hoşlanıp hayrette kalmak.
TEFEKKÜK  Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.
TEFEKKÜN  Pişman olmak. * Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
TEFEKKÜR  Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.(Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususi ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat afâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor; sahili yoktur. İçine dalma boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsal eden kesret yolu budur. M.N.)"Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibadetten hayırlıdır" (Hadis-i şerif meâli) (Bak: Ülfet)
TEFEL  Guslü ve temizliği terk etmekle vücudun kokması.
TEFELLUK  Yarılma, çatlama.
TEFELLÜC  Felç olma, felce uğrama. * Yarılıp çatlama.
TEFELLÜL  (Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak.
TEFELLÜS  İflâs etme.
TEFELLÜT  Halâs olmak, kurtulmak. * Aniden bağından boşanmak.
TEFELSÜF  Feylesoflaşmak.
TEFENNÜN  Fen öğrenmek. * Çok şeyler bilmek. * Türlü türlü olmak. * Bir fende maharet sahibi olmak.
TEFENNÜN-İ Fİ-L İBÂRE  Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san'atı.
TEFERKU'  Parmak öttürmek.
TEFERRU'  Bir çok kollara ayrılmak. * Bir kimse halkın üzerine havale olmak. * Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek. * Çatallanıp dal dal olmak.
TEFERRUÂT  Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları.
TEFERRUG  (Ferâg. dan) Vaz geçme, fârig olma. * Bir işi bitirip kurtulma. * Satın alınan bir mülkün tapusunu kendi üzerine çevirme.
TEFERRUH  (Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma.
TEFERRUK  (Fark. dan) Dağılma, ayrılma.
TEFERRUC  (Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak. * Gezintiye çıkmak. Seyr.
TEFERRÜD  (Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma. * Eşsiz, emsâlsiz ve benzersiz olma. * Kendi başına olma.
TEFERRÜS  Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek isabetli olarak idrak etmek, anlamak. * Zannetmek.
TEFERRÜŞ  (Ferş. den) Yayılma, serilme.
TEFERRÜZ  (İfrâz. dan) Ayrılma.
TEFER'UN  Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma. * Çok fazla kibirlenme.
TEFES  Kir, pislik. * Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş yolmak.
TEFESSUD  Akmak.
TEFESSUH  Fasih olma. Anlaşılması kolay olma.
TEFESSÜH  Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak. * Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.
TEFESSÜH  Alçaklaşmak. Bozulmak. * Çürümek. Kokup dağılmak. * Tâkattan düşmek.
TEFEŞŞİ  İntişar etmek, dağılmak. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad harflerine mütefeşşi harfleri denir.
TEFEŞŞU'  Galip olmak, yenmek. * Çoğalmak, çok olmak.
TEFEŞŞÜ'  Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek.
TEFETTÜ'  Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek.
TEFETTÜN  Bir kimseyi zorla fitneye atma.
TEFETTÜT  (Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma.
TEFE'ÜL  Fal açmak. * Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi. * Olacak şeyi tahmin etmek. (Zıddı: Teşe'üm)(Kur'an ile tefe'üle ve rü'yaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller. Çünki: Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü, kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. M.)(Beşer idrakinin akibetini kestiremediği mühim işlerde İslâm dini istihare ile tefe'ülü tâlim etmiştir... S.B.M. C: 11 sh: 113)(Ebu Hüreyre'den (R. A.) Resülullah'ın (S.A.M.) : "İslâm'da teşe'üm yoktur, en hayırlısı tefe'üldür" buyurduğunu işittim, dediği rivayet olunmuştur. Mecliste bulunanlar: Tefe'ül nedir Ya Resülallâh! diye sordular. Resül-i Ekrem: Sizden birinizin duyduğu güzel sözdür buyurdu.Teşe'üm, şom tutmak ve hayırsız saymak demektir. Tefe'ül de uğurlu ve hayırlı saymaktır ki dilimizde yom tutmak diye ifade ederiz. Güzel sözle tefe'ül hakkında en güzel misal, Resül-i Ekrem'in Hudeybiyye seferinde Süheyl bin Amr'ın adiyle tefe'ül buyurmasıdır...Hudeybiyye'de Kureyş, müslümanları müşkil bir vaziyete soktuğu sırada Kureyş tarafından muahede akdine mezun bir hey'etin Süheyl bin Amr'ın riyaseti altında gelmekte olduğu duyulunca Resül-i Ekrem uysallık ve yumuşaklık ifade eden (Süheyl) adiyle tefe'ül ederek ashabına: "Artık işiniz kolaylaştı!" buyurmuştur.Güzel sözle tefe'üle dair güzel bir misâl de Arab edip ve şâiri Asmaî, İbn-i Avn'den hikâye ederek vermiştir ve doktora gitmek üzere evinden çıkan bir hastanın: (Sâlim) diye birisinin çağrıldığını duyarak hastalığından kurtulacağına yom tutmasıdır, demiştir. S.B.M. C: 12 Hadis no: 1936)
TEFEVVUK  Üstünlük. Fâik ve daha büyük olma. Üstün gelme.
TEFEVVÜH  (C.: Tefevvühât) (Fevh. den) Söyleme, ağza alma. * Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme.
TEFEVVÜT  Birbirinden eksik olmak.
TEFEVVÜZ  Bir işi üzerine alma.
TEFEYHUK  Geniş, bol olmak. * Çok konuşmak.
TEFEYYÜZ  Feyizlenmek. * İlerlemek. * Bollaşmak.
TEFEZZÜR  Kaftan giymek.
TEFHİM  Anlatmak. Bildirmek.
TEFHİM-İ MERÂM  Merâmını anlatma.
TEFHİM  Ta'zim. * Bir şeyi kalınlaştırmak. * Tecvidde: Harfi kalın okumaktır. Harflerinin adına Müfahhim denir. Şunlardır: Hı, sad, dad, tı, zı, gayın, kaf, lem, rı, vav, elif. Huruf-u isti'lâda tefhim vâcibdir.
TEFHİM  Kömürleştirme.
TEFHİR  Fahirlendirmek, gururlandırmak. * Gâlip olmakla hükmetmek.
TEFİE  Eğilmek. * Rücu etmek, geri dönmek.
TEFİH  Hakir, zelil. * Lezzeti olmayan.
TE'FİK  (C.: Te'fikât) Yalan söyleme. * Yalan ve iftirâ etme.
TEF'İL  Fal açtırmak. Tefe'ül etmek.
TEFİLE  Gövdesi kokan kadın.
TEFİRE  Üst dudağın ortasında olan çukur.
TEFKIYE  Yarmak. * Göz çıkarmak.
TEFKİ'  Parmak öttürmek.
TEFKİH  (Fıkh. dan) Öğretme, anlatma. * Fıkıh öğretme.
TEFKİH  Hayrete düşürme. * Hoşlandırma. * Yemiş yedirme.
TEFKİK  Birbirinden ayırmak. * Halâs etmek, kurtarmak.
TEFKİR  Düşündürme veya düşündürülme. * Endişe etmek.
TEFKİR  Muhtaç etmek. * Yüksek yeri ağaç dikmek için düzlemek.
TEFL  Tükürmek.
TEFLİC  Açmak.
TEFLİK  Yarmak.
TEFLİL  Gedik açmak, yarmak.
TEFNİD  Tekzib etmek, yalanlamak. * Zayıflatmak. * Aciz etmek. * Korkutmak.
TEFNİK  Nimetlendirmek. * Naz. * Beslemek.
TEFNİN  Karıştırmak. * Çeşitli yapmak.
TEFRİ'  Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma. Fer'lendirme.
TEFRİC  Gönül açmak. Gam ve tasa gidermek.
TEFRİCE  (C: Tefâric) Aralık, yırtmaç.
TEFRİD  Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul olma.
TEFRİG  (Feragat. dan) Boşaltma. * Azade etme. * Dökme. * Kurtarma. * Zâil ve hâlî eyleme. * Vazgeçirme.
TEFRİGÂT  Boşaltmalar.
TEFRİH  Ferahlandırma, gönül açma.
TEFRİH  Korkusuz kalmak. * Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak.
TEFRİK  Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak. * Korkutmak.
TEFRİK  Ovdurmak.
TEFRİKA  Nifak. Ayrılık. Bozuşma. * Bir gazete veya dergide parça parça, bir önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı. * Fırka fırka olmak.
TEFRİR  Ürkütmek. Kaçırmak.
TEFRİS  Acıktırmak.
TEFRİS  Yırtmak. * Parçalamak.
TEFRİŞ  Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme. * Ev eşyasını düzenleme.
TEFRİT  Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)
TEFRİZ  Farzetmek.
TEFSA'  Kesmek. * Eskimek.
TEFSİD  Fâsid etmek, bozmak. 
TEFSİDE  f. Hararetli, kızgın.
TEFSİE  Çekmek. Uzatmak.
TEFSİK  (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.
TEFSİL  Yaramaz ve kem nesne.
TEFSİR  Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur'ân-ı Kerim'in mânâsını anlatan kitab. * Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir denilir. (Bak: İctihad)(Tefsir iki kısımdır: Birisi, malûm tefsirlerdir ki, Kur'anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve isbat ederler.İkinci kısım tefsir ise: Kur'anın imanî olan hakikatlerini, kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir mâlum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat, Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir. Ş.)(Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip Kur'anın bir icaz-ı mânevisiyle her şeyde bir pencere-i mârifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş. M.N.)(Kur'an-ı Azimüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev'-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı Alâdan irad edilen İlâhî ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmidir.Bu itibarla; zamanca, mekânca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'an-ı Azimüşşan'a tefsir olamaz... Çünkü, Kur'anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur'aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin? Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dâva, kendisine has olup, başkası o dâvanın kabulüne davat edilemez... Meğer ki bir nevi icmanın tasdikine mazhar ola.Binaenaleyh, Kur'anın ince mânalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasinin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatiyle, tahkikatiyle bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniyye husule gelsin; ve icma-i millet, hücceti elde edebilsin.Evet, Kur'an-ı Azimüşşan'ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada malik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar, ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdiyle ve o heyetin telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte, Kur'anı, ancak böyle bir şahs-ı mânevi tefsir edebilir. Çünkü, "Cüzde bulunmayan, küllde bulunur." kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. İ.İ.) (Bak: Müfessir)
TEFSİRE  Hastaların bevlini koyacak şişe. Sidik kabı.
TEFTE  f. Hararetli, kızgın, kızmış.
TEFTİH  (C.: Teftihât) (Feth. den) Açmak. * Bırakmak. * Yarmak, yardırmak. * Geğirmek.
TEFTİH  Hor ve zelil etmek. * Kahretmek.
TEFTİK  (Fetk. den) Yarma, yarılma.
TEFTİK  (Fetk. den) Yün, pamuk gibi şeyleri ditmek, tarayıp açmak.
TEFTİL  (Fetl. den) Fitil yapma. Bükme, eğirme.
TEFTİN  (Fitne. den) Fitneye düşürme. * Meftun verme. Ayartma.
TEFTİR  (C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma. * Zayıf etmek, zayıflatmak. * Naksetmek, eksiltmek.
TEFTİS  Ufak ufak parçalama.
TEFTİŞ  Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve tamam yapılmasına çalışmak. * Sormak. * Ayırmak.
TEFTİŞÂT  (Teftiş. C.) Teftişler.
TEFTİT  Parça parça etme, ufalama.
TEFTİYE  Lâğımcılık yapmak. * Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..
TEFVİF  Bezi alacalı dokutmak.
TEFVİH  Korkutmak.
TEFVİK  Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması. * Okun gezini yayın kirişine koymak.
TEFVİM  Ekmek pişirmek.
TEFVİT  (Fevt. den) Geçirme, kaçırma.
TEFVİT-İ SALÂT  Namaz vaktini geçirme veya kaçırma.
TEFVİYE  Konuşkan olmak.
TEFVİZ  Birisine bırakma. * İşini Allah'a (C.C.) havâle etme. * Sipariş ve ihâle etme.
TEFYİL  Bir kimsenin bir kimseye "fikrin zayıf" demesi.
TEFYİM  Genişletmek.
TEFZİ'  Ürkütme. Korkutma. * Hayretle baktırma.
TEGABBİ  Birisini geri zekâlı sayma.
TEGABBÜR  (Gubâr. dan) Tozlanma.
TEGABİ  Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.
TEGABÜN  (Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru.
TEGABÜN SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 64. suresidir. Medenîdir.
TEGADDİ  (Bak: Tagaddi)
TEGADDÜB  (Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma.
TEGAFÜL  Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil göstermek.(Farazâ, bazılarının altında büyük fenâlıklar varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegafül edildikçe mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sâhibi de perde-i hicab ve hayâ altında kendisinin ıslahına çalşır. Lâkin vaktâ ki, perde yırtılsa, hayâ atılır. Hücum gösterilse, fenalık fena tevessü' eder. Münazarât)
TEGALGUL  Hoş kokulu şeyler sürünmek. * Zorluk, çetinlik, güçlük. * Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.
TEGALLÜB  (Bak: Tagallüb)
TEGALLÜF  (Gılaf. dan) Kılıflanma.
TEGALLÜT  (C.: Tegallütât) (Galat. dan) Yanılma. Yanlışa düşme.
TEGALÜB  Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.
TEGAMGUM  Sözü düz söylememek.
TEGAMMÜD  Günahı örtmek.
TEGAMMÜR  Suyu az içmek.
TEGAMÜZ  (Gamze. den) (C: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme.
TEGANNUS  Tatsız olmak.
TEGANNUC  (C.: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma.
TEGANNÜM  Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.
TEGARBÜL  (Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.
TEGARGUR  Gargara etmek.
TEGARRÜB  (Gurbet. den) Gurbete çıkma.
TEGARRÜD  (C.: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi.
TEGARRÜR  Gururlanma, kibirlenme. * Kaynamak. * Galeyan.
TEGASSUN  (Gusn. dan) Dalbudak peydâ etme. Dallanma.
TEGASSÜL  (Gasl. den) Gusletme, yıkanma.
TEGAŞMÜR  Kahra uğratmak.
TEGAŞŞİ  (Gışâe. den) Örtünme, bürünme. * (Gaşy. den) Kendinden geçme.
TEGAT  Birbirini suya daldırmak.
TEGAVÜN  Cem'olmak, toplanmak. * Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak.
TEGAVÜR  Birbirini yağmalamak.
TEGAVVUT  Kazâ-i hâcet etmek.
TEGAVVÜL  Renk değiştirme. Renkten renge girme.
TEGAVVÜR  (Gavr. dan) Derine dalma. * Bir şeyin esâsını arama.
TEGAYÜB  Birkaç kişinin topluca kaybolması.
TEGAYÜR  Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak.
TEGAYÜZ  (C.: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme.
TEGAYYÜM  (C.: Tegayyümât) (Gayb. dan) Bulutlanma.
TEGAYYÜR  Hâlden hâle geçmek, değişmek. * Bozulmak. * Zıt olmak. (Bak: Hâdis)
TEGAYYÜT  Büyük def-i hâcet.
TEGAYYÜZ  (C.: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma.
TEGAYYÜZ  Meşeliğe otlaması için davar salmak. * Meşelik içinde yerleşmek.
TEGAZGUZ  Eksik olmak.
TEGAZÜN  Hışmetmek, kızmak.
TEGAZZÜB  (Gazâb. dan) Öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, kızma.
TEGAZZÜL  (C.: Tegazzülât) (Gazel. den) Gazel tarzında şiir yazma. * Gazel söyleme.
TEGERG  f. Dolu.
BÂRÂN Ü TEGERG  Yağmur ve dolu.
TEGİL  f. Sakalları yeni çıkmağa başlayan genç.
TEH  f. Dip. * Mertebe, kat.
TEH-İ ÇÂH  Kuyunun dibi.
TEHABB  Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.
TEHABBÜB  (Bak: Tahabbüb)
TEHABBÜR  (Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.
TEHABBÜS  (Habs. den) Kendini bir yere kapama. Hapsetme.
TEHABBÜT  (Bak: Tahabbut)
TEHACCUR  (Bak: Tahaccür) 
TEHACİ  (Hecâ. dan) Hicivleşme. * Hicvetme, yerme.
TEHACÜM  Birbirine hücum etme. * Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.
TEHACÜR  Birbirinden ayrılmak. * Kesilmek.
TEHADDİ  (Bak: Tahaddi)
TEHADDÜS  (Bak: Tahaddüs)
TEHADU'  Aldanmış gibi görünme.
TEHADÜB  Kamburlaşma.
TEHADÜM  Yıkılmak.
TEHADÜR  Kaynamak. Galeyan.
TEHAFÜT  Sözü gizlice söyleşmek.
TEHAFÜT  Düşürmek, düşmek. * Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca olmak.
TEHAKKÜM  (Bak: Tahakküm)
TEHALLÜF  Uygunsuzluk. * Kafileden geri kalma. * Geride bırakma.
TEHALLÜL  (Bak: Tahallül)
TEHALÜF  (Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi.
TEHALÜF  Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
TEHALÜK  (C.: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.
TEHAMİ  (C.: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma. * Avukatlık etme.
TEHAMUK  (Humk. dan) Kendini ahmak gösterme.
TEHANNÜN  Çok arzu ve istek göstermek. * Göreceği gelmek. Özlemek.
TEHARRUB  Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması.
TEHARRÜK  Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.
TEHARÜC  Çıkışmak. * Tevzi etmek, dağıtmak. * Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.
TEHARÜM  (Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.
TEHARÜŞ  Hırıldaşıp dalaşma.
TEHASSÜB  Yastığa dayanma.
TEHASSÜR  (Bak: Tahassür)
TEHASSÜS  (Bak: Tahassüs)
TEHASÜD  (Hased. den) Hasetleşme.
TEHASÜM  Muhâsama etme, düşmanlık etme.
TEHAŞİ  (Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma.
TEHAŞÜN  Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.
TEHATİH  Bâtıl, boş ve abes sözler. * Tamamlanmamış söz.
TEHATTUF  Kapmak.
TEHATTÜM  Pek lüzumlu ve vâcib olmak. Vücub derecesinde bulunmak.
TEHATU'  Hatâ etmek, kabahat işlemek.
TEHATUB  (Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme.
TEHAVİL  Muhtelif renkler, çeşitli renkler.
TEHAVÜN  Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek. * İstihkar, horlama, hakir görme.
TEHAVVÜL  (Bak: Tahavvül)
TEHAYÜC  Kandırmak.
TEHAYÜT  Toplanıp gelmek.
TEHAYYÜZ  (Bak: Tahayyüz)
TE'HAZ  Tekrar almak.
TEHAZÜL  Muhârebeden kaçıp geri dönme.
TEHBİL  : "Baban seni ölmüş diye ağladı" demek.
TEHCİD  Uyutmak.
TEHCİN  Dedikodu yapma. * Müstehcen ve edeb dışı sayma.
TEHCİR  Yurdundan çıkarma, hicret ettirme, sürme. * Öğle vakti bir yere gitme.
TEHCİYE  Heceleme.
TEHDİB  Saçak yapmak.
TEHDİD  Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma.
TEHDİD-ÂMİZ  f. Tehditle karışık, tehdit eder surette.
TEHDİDÂT  (Tehdid. C.) Korkutmalar, göz dağı vermeler.
TEHDİDEN  Korkutarak, tehdit ederek. 
TEHDİDKÂRÂNE  f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEHDİL  (Budak) aşağı eğilmek. * (Dudak) aşağı sarkmak.
TEHDİM  (Hedm. den) Yıkma.
TEHDİN  Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme. * Teskin etmek.
TEHDİR  Hastalıklı devenin bağırması. * Sözü boğaz içinden söylemek.
TEHDİYE  Hediye verme, bağışlama.
TEHECCİ  (Hecâ. dan) Heceleme.
TEHECCÜD  Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı. (Bu namaz, nâfile namazların en çok sevablısıdır.)
TEHECCÜM  Hücum etme. Saldırma. * Acele gitme.
TEHECCÜR  Ayrılmak. * Zuhr vaktinde seyretmek.
TEHECHÜC  Uzaklaşmak. Irak olmak.
TEHEDDİ  Doğru yola girme. Hidayetlenme.
TEHEDDÜB  Saçaklanmak.
TEHEDDÜL  Sarkma, sölpüme.
TEHEDDÜM  (C.: Teheddümât) Yıkılma.
TEHEKKU'  Teveccüh etmek, yönelmek.
TEHEKKÜM  İstihza. * Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta alaydan ibaret olan eğlenme. * Edb: Tarizin tesirli olan kısmı.
TEHEKKÜMÂT  (Tehekküm. C.) Ciddi tavır takınarak eğlenmeler.
TEHEKKÜMEN  Alay için, tehekküm suretiyle.
TEHEKKÜR  Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
TEHELHÜL  Fileli olmak. Bir elbisenin delikli delikli olması.
TEHELLU'  Haris olmak, hırslı olmak.
TEHELLÜL  Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.
TEHELLÜS  Zayıflamak.
TEHEMMU'  Seyelân etmek, akmak.
TEHEMTEN  f. İri vücutlu, boylu boslu yiğit.
TEHENDÜM  Kapanmak.
TEHENNÜ'  Sinmek. * Alışmak.
TEHESHÜS  Gizli ses.
TEHESSÜM  Kesilmek.
TEHEŞŞÜM  Münkesir olmak, kırılmak.
TEHETTÜK  (C.: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma. * Utanmazlık ve hayâsızlıkta aşırı derecede olma.
TEHEVVU'  Kusma. İstifrağ etme.
TEHEVVÜD  Tevbe. Sâlih amel. * Yahudi olmak.
TEHEVVÜK  Tenbel olmak.
TEHEVVÜL  Korkunç hâle gelme. * Birisinin malına göz koyma.
TEHEVVÜM  Hafif uyku.
TEHEVVÜN  Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma.
TEHEVVÜR  Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek. * Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.
TEHEVVÜS  Heveslenmek. * Yumuşak yerde ağır ağır yürümek.
TEHEYYÜ  Hazırlanma, nizamlanma.
TEHEYYÜB  (Heybet. den) Korkma. Korkutma.
TEHEYYÜC  Heyecanlanma. Coşma. Deprenme. Harekete gelme.
TEHEYYÜCÂT  (Teheyyüc. C.) Coşup heyecanlanmalar.
TEHEYYÜF  İnceltmek.
TEHEYYÜL  Lânet etmek.
TEHEYYÜM  Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma. * Susuz olma.
TEHEYYÜN  Asan olmak, kolay olmak.
TEHEYYÜZ  Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi.
TEHEYYÜZ  Perâkende olmak, dağılmak.
TEHEZZUK  Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.
TEHEZZUM  Zulmetmek.
TEHEZZÜ'  Maskaraya almak.
TEHEZZÜC  Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.
TEHEZZÜL  Bıkkın olmak.
TEHEZZÜM  Eliyle bir nesneyi kırmak.
TEHEZZÜZ  Hafif titreme, deprenme, ihtizâz.
TE'HIYE  Hayvana yatacak ahır yapmak. * Birbirine kardeş olmak.
TEHİ  Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.
TEHİDEST  Eli boş. Züğürt.
TE'HİL  Misafire "hoş geldiniz" demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek. * Ehliyetli kılmak. * Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Lâyık ve müstehak görmek.
TEHİM  (Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı.
TEHİMİYAN  f. İçi boş.
TE'HİR  Geciktirme. Sonraya bırakma.
TE'HİRÂT  (Te'hir. C.) Tehirler, geciktirmeler, sonraya bırakmalar.
TEHİYYE  (Tahiyye) Selâm vermek. Hayır duâ etmek. * Hazır ve âmâde kılmak. (Bak: Tahiyye)
TEHLİB  Atın kuyruğunun kılını kesmek.
TEHLİK  Öldürme. Helâkete düşürme.
TEHLİKE  (Tehlüke) (Helâk. den) Helâkete sebep olacak hâl. Felâket.
TEHLİL  İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden "Lâilâhe illâllâh" sözünü tekrar etmek. (Bak: Tevhid)
TEHN  Kâim olmak, var ve mevcud olmak.
TEHNİD  Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.
TEHNİE  Tebrik etmek.
TEHNİYET  Tebrik etme, kutlama.
TEHRİB  Kaçırma. Kaçırılma. Firar ettirme.
TEHRİM  Kocaltma.
TEHŞİM  Zaaf vermek. * Kırmak.
TEHTAN  Yağmurun ulaştırı yağması.
TEHTEHE  Ağır söylemek, sert konuşmak.
TEHTİK  Yırtma. * Nâmusa halel getirme.
TEHVİ'  Kusturma veya kusturulma.
TEHVİD  Yahudileşme. Yahudi edilme.
TEHVİL  Dehşet göstermek. Korkutma.
TEHVİM  (C.: Tehvimât) Hafif uyku.
TEHVİN  (Hevn. den) Kolaylaştırma. * Ucuzlatma. Ucuzlatılma. * Alçaltma. Alçaltılma. * Cevr ve hakaret eylemek. Saymamak. Hakir görmek.
TEHVİR  Suyu veya diğer sıvıları döktürmek.
TEHVİS  Yedirmek, yemek yedirmek.
TEHVİŞ  Karma karışık etme. * Bir yere toplama.
TEHVİYE  (Hevâ. dan) Havalandırma.
TEHYİ'  (Tehyie - Tehiyye) (C.: Tehiyyât) Hazırlama, hazırlanma.
TEHYİB  (C.: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme.
TEHYİC  Heyecanlandırma. Coşturma. * Ayağa kaldırma.
TEHYİCÂT  (Tehyic. C.) Coşturmalar, heyecanlandırmalar.
TEHYİE  (C.: Tehyiât) Hazırlama, hazırlanma.
TEHYİR  Suyu döktürmek.
TEHZİ'  Kırmak.
TEHZİB  Islâh etme. * Temizleme. Fazlalığını, pisliğini giderme.
TEHZİB-İ AHLÂK  Temiz ahlâk sâhibi olmağa çalışmak. Ahlâkını düzeltmek.
TEHZİB-İ RUH  Ruhunu yükseltmeğe, temizlemeğe çalışmak.
TEHZİC  (C.: Tehzicât) Makamla şarkı söyleme.
TEHZİL  (C.: Tehzilât) Zayıflatma. * Alaya alma. Alay şekline sokma.
TEHZİZ  (C.: Tehzizât) Hafif titreme, hareket ettirme. Deprendirme.
TEK  f. Koşma, seğirtme.
TEKABBEL  "Kabul etsin" mânasında söylenir.
TEKABBELALLAH  Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKABBUH  (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.
TEKABBÜL  Kabul etmek.
TEKABKUB  Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.
TEKABÜL  Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama. * Tezat.
TEKADDÜM  Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir zararın def'i için evvelceden iş'ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman olmak. Zamanı geçmiş bulunmak.
TEKADİM  (Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
TEKADİR  (Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
TEKADÜM  Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma.
TEKÂFİ  (Tekâfü') Birbirinin dengi olma.
TEKÂFÜ'  Beraberlik, eşitlik, müsâvilik.
TEKAHHUL  (Bak: Tekehhül)
TEKÂHÜL  Dikkatsizlik, ihmal.
TEKA'KU'  Yaramaz gönüllü olmak. * Geri durmak.
TEKALİB  (Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
TEKÂLİF  Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
TEKALKUL  Deprenme, hareketlenme, sarsılma.
TEKALLÜD  Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
TEKÂLÜB  (Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
TEKAMMUS  Giyinme, gömlek giyme.
TEKÂMÜL  Kemâl bulma. Olgunlaşma.
TEKÂMÜLÂT  (Tekâmül. C.) Olgunlaşmalar, tekâmüller.
TEKAMÜR  (Kımâr. dan) Kumar oynama.
TEKÂPU  f. Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. * Dalkavukluk.
TEKÂRİ  Kira almak.
TEKARİR  (Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
TEKARRÜR  (Bak: Takarrür)
TEKARÜB  Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme.
TEKÂRÜM  Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma.
TEKARÜN  (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.
TEKAS  (Bak: Takas)
TEKASİT  (Taksit. C.) Taksitler.
TEKÂSÜF  Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
TEKÂSÜL  Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
TEKÂSÜLÂT  (Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.
TEKÂSÜLÎ  Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet)
TEKASÜM  (Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme.
TEKÂSÜR  (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
TEKÂSÜR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir.
TEKAŞŞU'  (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.
TEKATİR  (Taktir. C.) Damlamalar.
TEKATTU'  Tıb: Sıtma nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması. 
TEKATTÜL  Birbirini kesme, kesişme.
TEKATU'  Kesme. Kesişme. * Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi.
TEKATUR  Damlama. Damla damla dökülme.
TEKATÜB  Yazışmak.
TEKATÜL  (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.
TEKATÜM  Birbirinden sır saklama.
TEKAÜD  Oturma. Fârig olma. * Karşılıklı oturma. * Emeklilik.
TEKAÜDEN  Emekliye ayrılarak.
TEKAÜDİYE  Tekaüde mahsus olan aylık.
TEKÂVER  f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at.
TEKAVİM  Takvimler.
TEKAVÜL  (Kavl. den) Sözleşme.
TEKÂVÜS  Bir yere cem'olmak, yığılmak, toplanmak. * Sıkışmak.
TEKAVVÜL  Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme.
TEKAVVÜLAT  (Tekavvül. C.) Yalan sözler.
TEKAVVÜM  Eğri iken doğrulma.
TEKAVVÜT  (Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.
TEKAVVÜS  Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme.
TEKÂYA  (Tekye. C.) Tekyeler. (Türkçede bazan "tekke" şeklinde de kullanılır.)
TEKÂYÜD  (C.: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma.
TEKAYYÜD  (Bak: Takayyüd)
TEKAZ  Birbiriyle ödeşme. * Karşılaştırma. 
TEKAZA  (Bak: Takaza)
TEKÂZÜB  (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.
TEKAZZU'  Çıbanın irinlenmesi.
TEKBİB  Kebap yapmak.
TEKBİL  Bendetmek.
TEKBİR  "Allahü ekber" demek. Allah'ın her hususta en yüksek ve en büyük olduğu ifâde etmek.(Bu sırr-ı ittihad ile kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.Evet eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında bir anda "Allahuekber" diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima' etse, küre-i arz tamamiyle büyük bir insan olup azametine nisbeten büyük bir sada ile söylediği "Allahuekber"e müsavi geldiğinden o muvahhidînin ittihadiyle bir anda, Allahuekber demeleri, Küre-i Arz'ın büyük bir "Allahuekber"i hükmüne geçiyor... Adetâ bayram namazlarında Âlem-i İslâmın zikir ve tesbihi ile zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktar-ı etrafiyle "Allahuekber" deyip kıblesi olan Ka'be-i Mükerreme'nin samimi kalbiyle niyet edip, Mekke ağziyle, Cebel-i Arefe diliyle "Allahuekber" diyerek o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü'minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek "Allahuekber" kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz "Allahuekber" vuku bulduğu gibi o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sada veriyor. İşte bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zat-ı Zülcelâl'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudat adedince hamdediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş. L.)
TEKBİRÂT  (Tekbir. C.) Tekbirler. Tekbir getirmeler.
TEKBİRHÂN  f. Tekbir getiren. 
TEKBİT  (Cihaz) Az olmak. * Asan olmak, kolay olmak.
TEKDİH  Kuvvetle kaşımak.
TEKDİM  Çok ısırmak.
TEKDİR  Azarlamak. * Kederlenme. * Bulanık etme. * Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir.
TEKDİRÂT  (Tekdir. C.) Tekdirler, azarlamalar.
TEKDİS  Harman etmek.
TEKE  f. Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. * Bir cilt defter. * Tezek.
TEKEBBÜD  (Kebed. den) Sertleşme, katılaşma.
TEKEBBÜR  Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek. (Bak: Taabbüd, Tevazu')(İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve dâvaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun. S.)
TEKEDDUH  Kuvvetle kaşımak.
TEKEDDÜN  Eğlenmek.
TEKEDDÜR  Bulanık olma. * Kederlenme.
TEKEFFÜ'  Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek.
TEKEFFÜF  (Keff. den) El uzatarak dilencilik etme. Avuç açma. Dilenme. * Avuçla tutmak.
TEKEFFÜL  Boynuna almak. * Birine kefil olmak. Kefâlet etmek veya vermek.
TEKEHHUL  Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.
TEKEHHÜF  (Kehf. den) Mağara biçiminde oyulup kazılma.
TEKEHHÜN  Kâhinlik yapma, falcılık etme.
TEKE'KÜ'  Cem'olmak, birikmek, toplanmak. * Korkak olmak.
TEKELLÜF  Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. * Gösterişe kapılmak. Özenmek. * Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.(Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzâde olmalarını emreder. Ve buyururlar ki, "Tekellüf şer'an ve hikmeten fenâdır. Çünkü, tekellüf sevdası, insanı hadd-i ma'rufu tecâvüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazan hodbinâne bir tezâhür ve tefâhür tavrı ve muvakkat soğuk bir riyâkâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki, bunların ikisi de ihlâsı zedeler." R.N.)
TEKELLÜFÂT  (Tekellüf. C.) Tekellüfler.
TEKELLÜL  Götürü gelmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
TEKELLÜM  (C.: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek.
TEKELLÜM-İ SÂMİT  Sessiz konuşma.
TEKELLÜMÂT-I TESBİHİYE  Cenab-ı Hakk'ı tesbih eden kelâmlar, konuşmalar.(Demek faaliyetten gelen harekât ve zeval bir tekellümât-ı tesbihiyedir ve kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve envâının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır. M.)
TEKELLÜS  (C.: Tekellüsât) (Kils. den) Kireçleşme.
TEKEMKÜM  Başına külâh giymek.
TEKEMMÜ'  Mantar koparmak.
TEKEMMÜL  Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.(İnsanda olan hadsiz istidadât-ı maneviyye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül bir kemâlin vücudunu gösterir. Ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'i olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanın mahiyet-i hakikiyyesini teşkil eden o esaslı maneviyat, o ulvi âmâl, hikmetli mevcudatın hilâfına olarak israf ve abes olur, kurur, hebâen gider. S.)
TEKEMMÜL-Ü MEBÂDÎ  Bir şeyi netice veren ilk unsur ve sebeblerin ibtidailikten mükemmelliğe doğru gitmesi.
TEKEMMÜM  (Kümm. den) Örtünüp bürünme.
TEKEMMÜN  Pusuya yatma, gizlenme.
TEKEMMÜŞ  Acele etme.
TEKENNİ  (Künye. den) Künye alma. Ad alma.
TEKENNÜF  Bir yere toplanmak.
TEKENNÜS  Gizlenmek. * Örtünmek.
TEKERFU'  Mürtefi olmak, yükselmek.
TEKERRU'  Paça yemek.
TEKERRÜC  Fâsid olmak, bozulmak. * Kirlenmek. Paslanmak.
TEKERRÜH  (Kerh. den) İğrenme, kerih görme.
TEKERRÜM  Saygı görmek. Keremli olmak.
TEKERRÜR  Tekrarlanmak. (Bak: Tekrârat)
TEKERRÜRÂT  (Tekerrür. C.) Tekerrürler, tekrarlanmalar.
TEKERRÜŞ  Buruşma.
TEKESSÜB  Kazanmak.
TEKESSÜL  Durmak. * Üşenmek. Gevşek davranmak.
TEKESSÜR  Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak.
TEKESSÜR  Kırılmak.
TEKEŞŞÜF  Açılmak, görünmek, sıyrılmak, meydana çıkmak. * Rüsvay olmak. Sırları açığa çıkmak.
TEKETTÜL  Bir yürüme çeşiti.
TEKEVVÜK  Baş yarmak. * Basmak.
TEKEVVÜN  (C.: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak.
TEKEVVÜNÎ  Tekevvüne ait. Oluşla, hâdisatla alâkalı.
TEKEVVÜR  Damlamak.
TEKEYMÜS  Yemeklerin midede ezilmesi.
TEKEYYÜF  Bir keyfiyet kabul etmek. Eksiltmek veya noksan etmek. Keyfiyetlenmek. * Keyiflenmek.
TEKEYYÜS  (Kiyâset. den) Kiyâsetli ve zeki görünme. * Zariflik gösterme.
TEKFİL  Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme. * Boynuna aldırmak.
TEKFİN  Kefenlenmek veya kefenlemek.
TEKFİR  Birisine "kâfir" deme, kâfirliğine hükmetme. * Ortadan kaldırma, yok etme. * Setretme, örtme. * Keffaret verme. * Elini göğsüne koyup tevazu yapma.
TEKFİR-İ YEMİN  Yeminin keffaretini vermek. Yemin bozan bir kimsenin ceza olarak ödediği para, tuttuğu oruç. (Bak: Keffaret)
TEKFİR-İ ZÜNUB  Günahları örtme, affetme.
TEKFUR  Tar: Bizans İmparatorluğunun valilik derecesindeki idarî hizmetlerinde bulunan kimseler.
TEKHİL  (Kuhl. dan) Göze sürme çekme.
TE'KİD  Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. * Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.
TE'KİD-İ MANEVÎ  Söylenişi başka, manası müşterek olan.
TE'KİDEN  Tekrarlama ile. * Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle. * Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.
TE'KİL  Yedirme veya yedirilme.
TEKLÎ  Hapsetmek.
TEKLİB  Köpeğe av öğretmek.
TEKLİC  Yüzünü ekşitmek.
TEKLİF  Zor birşey istemek. Bir vazife ileri sürmek. * Sıkılgan ve resmi davranış. İçli dışlı olmayan çekingen muâmele. * Vergi yüklemek. * Vazife vermek. * Cenab-ı Hakk'ın, insanları, emir ve nehiyleri üzerine hareket etmeğe vazifelendirmesi. * Fık: Şeriat-ı İslâmiyenin, ehliyet ve salâhiyet sahibi olan insanlara bir takım vazifeler yapmalarını ve bir kısım şeyleri de terketmelerini emir ve ilzam buyurmasıdır. Bunlar ile öylece dinen me'mur ve vazifeli olan bir insana mükellef denir. Çoğulu: Mükellefîn'dir. (Bak: Ahlâk-ı hasene)(Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervah-i âliye ile ervah-ı sâfile müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. S.)(S - Diyorsun ki: "Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebeb, teklifdir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?"C - Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyarî ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenahi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve eterakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebeb olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlâhiyyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevi'lerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevi'lerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir. İ.İ.)
TEKLİF-İ İLÂHÎ  Allah'ın teklifi, yani emirleri.
TEKLİF-İ MÂLÂ-YUTAK  Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.
TEKLİFÂT  Teklifler.
TEKLİL  (İklil. den) Taç giydirme.
TEKLİM  Söyletmek. * Yaralamak, mecruh etmek.
TEKLİS  (Kils. den) Kireç hâline getirme. Kireçleştirme.
TEKMİD  Soğuk veya ılık su ile yapılan pansuman.
TEKMİL  Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek. * Tam, bütün, eksiksiz.
TEKMİLE  (Kemâl. den) Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve.
TEKMİM  Ağaç çiçek verecek vaktinde gılafıyla tomurcuğunu çıkarıp izhâr etmek.
TEKMİN  (Kemin. den) Pusuya yatırma, sipere yerleştirme.
TEKNİK  Fr. Fizik, Kimya ve Matematikten elde edilen bilgilerin tatbik edilmesi.
TEKNİSYEN  Fr. Bir işin, ilim tarafından daha çok tatbikatiyle uğraşan. Tatbikatla uğraşan kimse.
TEKNİYE  (Künye. den) Künyeleme, künye koyma.
TEKNOLOJİ  Fr. Teknik bilgiler. Matematik, Kimya ve Fizik ilminden elde edilen bilgiler.
TEKRAR  (Kerr. den) Bir şeyi iki veya daha fazla yapma. * Bir daha, yine, yeniden.
TEKRARAT  Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.
TEKRARAT-I KUR'ANİYE  Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
TEKRAREN  Defalarca, tekrarlanarak.
TEKRİH  Nefret ettirmek. Çirkin göstermek.
TEKRİM  Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
TEKRİMEN  Hürmet göstererek, tazim ederek.
TEKRİR  Tekrar etme, bir daha yapma, söyleme, tekrarlama. * Edb: Sözün tesirini kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme san'atı. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin sürçmesine denir. Râ harfine âid olan bir sıfattır. Buna mükerrir harfi de denir.
TEKRİYE  Düşman yapmak.
TEKSİB  (Kesb. den) Kazandırma.
TEKSİF  (Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama.
TEKSİF  Parça parça etmek.
TEKSİR  (C.: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.
TEKSİR  (Kesr. den) Çok kırma. Parçalama.
TEKSTİL  Fr. Dokuma. * Dokumacılık.
TEKŞİF  (Keşf. den) İyice açma.
TEKTİB  Askeri bölük bölük etmek, bölüklere ayırmak. * (Ketebe. den) Yazdırma.
TEKTİM  Örtmek.
TEKVİF  Kûfe'ye varmak.
TEKVİN  Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı Hakk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir.
TEKVİNÂT  (Tekvin. C.) Tekvinler, var etmeler, yaratmalar.
TEKVİNİYE  Yaratmağa, tekvine ait. Tekvinle alâkalı.(Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir. Sebatın mükâfatı galebedir. M.)
TEKVİR  Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak. * Toplamak. Cemolmak. * Başa sarık sarmak.
TEKVİR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 81. Suresidir. Küvvirat Suresi adı da verilir.
TEKVİS  Yüz üstüne düşürmek.
TEKVİYE  Ovmak, ovalamak.
TEKYE  f. Zikir veya ders için toplanılan yer. * Dervişlerin meskeni ve mâbedi. * Yaslanılacak, dayanılacak şey. * İtimâd etmek, dayanmak.(İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem'in (A.S.M.) kudsi medresesi ve tekkesi olan Suffe'nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için dua-i Nebeviyeye mazhar olan Hz. Ebu Hüreyre; gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsda vukuunu haber verdiği şu mu'cize-i bereket, manen bir ordu sözü kadar kat'i ve kuvvetli olmak gerektir. M.)
TEKYENİŞİN  f. Tekkede oturan, derviş.
TEKYEZEN  f. İstinad eden, dayanan.
TEKYİL  (Kile. den) Kile ile ölçme.
TEKZİB  Yalanlamak. Bir işe inanmayıp inkâr etmek. Yalan olduğunu söylemek.
TELA  (Tülüv. den) Ondan sonra geldi, ardınca gitti (mânasında fiil).
TEL'A  (C.: Tilâ) Su yolu, su mecrası. * Sel yolu. * Yerin alçağı ve yükseği. Çukurluk ve tepe.
TEL'ABE  Oynamak.
TELAFFUZ  Söyleyiş, söyleniş. * Ağızdan çıkan lâfız.
TELAFİ  Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. * Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
TELAFİF  Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar. * Büklümler, kıvrımlar. * Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma.
TELAFİF-İ DİMAĞİYE  Dimağın lif lif olmuş hâli.
TELAGGUM  Dürtülmek.
TELAH  Birbirine inatçılık etmek.
TELAHHİ  Tülbendi çenesi altından sarmak.
TELAHHUM  (Lahm. dan) Semirme, etlenme.
TELAHHUZ  İmrenerek ağız sulanma.
TELAHİ  Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.
TELAHİ  Birbirine sövmek.
TELAHUK  Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.
TELAHUK-U EFKÂR  Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
TELAHUZ  Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.
TELAİYE  İstikmet, doğruluk.
TELAK  Ulaşmak, varmak.
TELAKİ  Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma.
TELAKİGÂH  f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri.
TELAKKİ  Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş.
TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL  Kabul ile karşılamak, kabul etmek.
TELAKKİYÂT  (Telakki. C.) Şahsî anlayış ve görüşler. * Kabul etmeler. Telakkiler.
TELAKKUB  (Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma.
TELAKKUF  Ağızdan söz kapmak. * İşitmek. * Yutmak. * Sür'atle almak.
TELAKKUH  Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.
TELAKKUM  Parçalayıp lokma yapıp yutma. * Karın gurultusu.
TELAKKUT  Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
TELAKÜM  Yumruklaşma. Boks.
TELALE  Dalâlet.
TELA'LU'  Açlıktan zayıflamak. * Küçük olmak.
TELAM  Hizmetçi talebe.
TELAMİZ  (Tilmiz. C.) Talebeler, çıraklar.
TELASİM  (Tılsım. C.) Tılsımlar.
TELASSUS  Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.
TELASUK  (Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.
TELA'SÜM  Dil dolaşma, şaşırma. * Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme. * Saçmasapan cevap verme.
TELAŞİ  Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş.
TELATİL  Zorluklar.
TELATTUF  (C.: Telattufât) (Lutf. den) Lütuf ve nezaketle davranma. Nâzikâne muamelede bulunma.
TELATTUFÂT  (Telattuf. C.) Nâzikâne muameleler.
TELATTUFEN  Nezaketle, lütuf ile.
TELATTUFKÂR  f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden.
TELATTUH  Bulaşma, bulaşık olma.
TELATUF  (C.: Telâtufât) Nezaket ve lütufla hareket etme, nâzikâne muamelede bulunma.
TELATUM  Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi) * Birbirine şamar vurmak.
TELATUMGÂH  f. Dalgalı yer. Dalgası çok olan yer.
TELAUB  (La'b. dan) Oynama. Oynaşma.
TELAUM  Muntazır olmak, gözlemek, beklemek.
TELAUN  Birbirine karşılıklı lânet okuma. (Bak: Lian)
TELAVÜM  (Levm. den) Birbirine levmetme. Birbirini çekiştirme.
TELAZUM  Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak.
TELAZZİ  (Ateş) alevlenmek.
TELBİB  (C.: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek. * Boyun.
TELBİD  Bir yere toplayıp yığmak. * İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye başına sakız yapıştırması.
TELBİE  "Lebbeyk" demek.
TELBİK  Teridi yağlı yapmak.
TELBİN  Kerpiç kesmek.
TELBİNE  Sütlü bulamaç aşı. * Arpa suyu.
TELBİS  (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek. * Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak. * Hile. Oyun.
TELBİSÂT  Telbisler. Hileler, oyunlar.
TELBİYE  Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek. (Bak: Lebbeyk)
TELCİE  İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.
TELCİM  (Licâm. dan) Gem vurma, gemleme. Gemlenme.
TELCİN  Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak. * Kalınlaştırmak.
TELE  Tuzak. * Ağıl.
TE'LEB  Bir ağaç adı.
TELEBBÜB  Silâh takınmak.
TELEBBÜD  Birbiri üstüne yığılmak. * Bir yere gizlenip av gözlemek.
TELEBBÜK  Mide dolgunluğuna uğrama.
TELEBBÜN  (Leben. den) Durma, eğlenme. * Memeden sütün damla damla akması.
TELEBBÜS  Giymek. Giyinmek. * İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek. * Örtülü olmak.
TELEBBÜT  Muztarib olmak, acı çekmek. * Dönmek.
TELECCÜC  Geminin denizin derin yerine varması.
TELECCÜM  Dizgin vurmak.
TELECCÜN  Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek.
TELECLÜC  Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek. * Kımıldatmak. Hareket etmek. * Tereddüt.
TELEDDÜD  Sağına ve soluna iltifat etmek.
TELEDDÜM  Kaftan eskitmek. * Yama vurmak.
TELEDDÜN  Eğlenmek.
TELEF  Yok olmak. Ölmek. Zâyi olmak. * Boş yere harcamak.
TELEFÂT  (Telef. C.) Ölüm sebebiyle olan kayıplar.
TELEFFÜM  Yüzüne ve ağzına yaşmak bağlamak.
TELEFFÜT  Etrâfına bakınma.
TELEHCÜM  Haris olmak, hırslı olmak.
TELEHHİ  Oynama. Oyun ile vakit geçirme.
TELEHHÜB  (Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma. * İltihap.
TELEHHÜF  Mahzun olmak. Hasret ve kederle yanıp yıkılmak. Ah çekmek.
TELEHHÜM  Yutmak.
TELEHVUK  Huyu olmadan cömertlik göstermek.
TELEHVÜC  Biri işi gevşek yapmak.
TELEKKÜ'  Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak. * Bir işe dolaşmak.
TELE'LÜ'  (Lü'lü'. den) Parıldama.
TELEMLÜM  Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
TELEMMÜC  Yemek artığını dil ile ağızda aramak. * Tatmak. * Yemek.
TELEMMÜK  Tatmak. * Yemek.
TELEMMU'  Parıldama. Işıldama.
TELEMMÜS  (Lems. den) El ile dokunma.
TELEMMÜZ  Talebelik etmek. Çömezlik etmek. (Bak: Tilmiz)
TELEMMÜZ  Tatmak. * Yemek. * Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak.
TELEPATİ  yun. Gelecekte veya uzakta olan bir hâdiseyi o anda duyma hâli.
TELESKOP  Fr. Gök cisimlerini görmek için kuvvetli dürbün.
TELESLÜS  Tereddüt etmek, karar verememek.
TELESSÜM  Yaşmaklanma.
TELE'ÜV  Parıldama, parlama.
TELEVİZYON  Fr. Elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla hareketli veya hareketsiz şekillerin resmini uzaklara nakletme usulü. * Bunun alıcı cihazı. (Bak: Celb-i suret, Radyo)
TELEVVÜM  Muntazır olmak, beklemek, gözlemek. * Kabul etmemek.
TELEVVÜN  (Levn. den) (C.: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme. * Döneklik, kararsızlık.
TELEVVÜS  Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak.
TELEYYÜN  (Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak.
TELEYYÜS  Arslan yürekli olma, arslan yürüyüşlü olma.
TELEZZÜC  (Lüzucet. den) Yapışkan olma. * Çekilip uzanmak.
TELEZZÜZ  Tat ve zevk almak. Zevklenmek.
TELFİ'  Başını örtmek.
TELFİF  Bürünme, sarma, örtme.
TELFİK  Birleştirme, ekleme. İstif. * Bir yere getirip ulaştırmak.
TELFİK-İ MEZAHİB  Dinî bir mes'elede, hak mezheblerin aynı o mes'ele hakkındaki zıd görüşleri cem'etmekle bir mezheb yapmak. Bu zıd görüşlerle amel etmeyi caiz görür. Fukaha ise bu tarzı caiz görmemişlerdir.Tevhid-i mezahib ise: Hak mezheblerin mes'eleleri arasında, tercih yoluyla bazı mes'elelerini alıp bir mezheb yapmaktır. (Sadreddin Yüksel)
TELH  f. Acı.
TELHBÂR  f. Acı olan meyve. Meyvesi acı olan.
TELHGÛ  f. Acı söyleyen.
TELHGÜFTAR  f. Acı sözlü.
TELHÎ  Acılık.
TELHİB  (C.: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma.
TELHİD  (Lahd. dan) Mezar çukuru kazma. Kabire lâhid yapma. * Gömme.
TELHİF  (C.: Telhifât) Acınma, acıklanma.
TELHİH  Kavuşturmak.
TELHİM  (Lâhm. dan) Etlendirme, semirtme.
TELHİN  (C: Telhinât) Okurken kelime veya harf değiştirme. * Yanlışını çıkarma.
TELHİS  Kısaltma. Hülâsasını alma.
TELHİSÂT  (Telhis. C.) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.
TELHİSEN  Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.
TELHİYE  Gâfil olmak, gaflette bulunmak. * Meşgul olmak.
TELH-KÂM  f. "Damağı acı": Kederli, dertli.
TELH-NAK  f. Lezzeti acı olan, lezzeti hoş olmayan.
TEL'İB  Oynatma, raksettirme.
TE'LİB  Kandırmak.
TELİD  (Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul etmiş olan kişi.
TE'LİF  Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek. * Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak. * Eser yazmak. * Noksan bir adedi bine çıkarmak.(Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün esbab-ı tabiiyye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile i'caza karşı secde ederek $ diyeceklerdir. M.)
TE'LİF-İ BEYN  Ara bulma, barıştırma, uzlaştırma.
TE'LİFÂT  Yazılmış eserler, kitaplar.
TE'LİL  Tez etmek, çabuklaştırmak.
TELİL  Boğaz.
TEL'İN  Lânetlemek. Lânet etmek.
TE'LİS  Durdurmak, ikâmet. * Yağmurun devamlı yağması.
TE'LİYE  İbadet ettirmek.
TELİYYE  Borç bakiyyesi. * Tâbi olmak, uymak.
TELKIYE  Ulaşmak, varmak. * Bir nesneyi yüze getirmek.
TELKİB  Lâkab vermek, isim takmak.
TELKİF  Telkin etmek.
TELKİH  İlkah etmek. Aşılamak. * Aşı. * Cinsinin üremesini sağlamak.
TELKİM  Lokma lokma yedirme. Lokma verme.
TELKİN  (C.: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce. * Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak. * Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz.(Telkini fenden almış,Medeniyetten taklid,Hürriyet tenkid vermiş,Gururdan dalâlet çıkmış.) (Lemeât)
TELL  (C.: Tilâl) Tepe, yığın, küme. * Düz yer üstüne yatırmak.
TELL-İ REFİ'  Yüksek tepe.
TELLAL  (Bak: Dellâl)
TELMİ'  (Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma. * Parıldama, parıldatılma. * Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka dillerde olan manzume yapma.
TELMİH  (C.: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek. * Bir şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade etmek. * Edb: İbârede bahsi geçmeyen bir kıssaya, fıkraya, ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek.
TELMİHEN  Telmih suretiyle. Telmih için. İmâlı olarak.
TELMİZ  Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek. * Tattırmak. * Yedirmek.
TELSİN  Bir nesneye dil etmek.
TELTELE  Hareket ettirmek.
TELTİM  Kuvvetle sille vurmak.
TELVİ'  (C.: Telviât) İçini yakıp dertlendirme.
TELVİH  Açıklamak. * Zâhir ve aşikâre kılmak. * Susuzluktan insanın çehresi bozulmak. * Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek. * Posa hâline getirmek. * Kocamak. Saç ağarması. * Almak. * İşaret etmek. * Edb: Lüzumlu şeylerden bahsetmek suretiyle olan kinâye. Meselâ: Filâncanın mutfağında çok odun sarf olunur denildiği zaman, bundan, mutfakta çok yemek pişirildiğine, ev sahibinin cömertliğine ve misafirin çokluğuna intikal edilir.
TELVİHÂT  Telvihler. Kinaye halindeki işaretler.
TELVİK  Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.
TELVİM  (C.: Telvimât) (Levm. den) Azarlama, paylama.
TELVİN  (Levn. den) Renk verme. Boyama. Boyanma.
TELVİS  (C.: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek. * Mc: Bozmak, berbat etmek.
TELVİYE  Bükme, burma, çevirme, kıvırma.
TELYİN  (Leyyin. den) Yumuşatmak. Eritmek. * İçi yumuşatmak, kabızlıktan kurtarmak.
TELYİN-İ HADİD  Demirin yumuşatılması.
TELZİE  Davarı iyi gütmek.
TELZİZ  Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme.
TEMACÜD  (Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma.
TEMADİ  Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak.
TEMA'DÜN  (Ma'den. den) Maden haline geçme.
TEMAHHUH  Kemikten ilik çıkarmak.
TEMAHHUL  Hile etmek.
TEMAHHUT  Sümkürme.
TEMAHHUZ  (Temahhud) Doğum sancısı çekmek. * Hayvanın gebe oluşu. * Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi. * Fitne çıkarma.
TEMAHUK  İnat etmek.
TEMAHÜL  Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.
TEMAÎ  Genişlemek.
TEMAKKUK  Dinlene dinlene içmek.
TEMALÜ'  Arkadaş olmak.
TEMALÜK  Nefsini zaptetme. Kendine hâkim olma.
TEMANÜ'  Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard. (Bak: Bürhan-üt temanü')
TEMARİ  Şek şüphe etmek. Mücadele etmek.
TEMARUZ  Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.
TEMAS  (Bak: Temass)
TEMASİH  (Timsah. C.) Timsahlar.
TEMASİL  Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
TEMASS  (Mess. den) Yan yana bulunma. * Birbirine değme. * Münasebette bulunma.
TEMASSUR  Davarın memesinde kalan sütü sağmak.
TEMASSUS  Emmek.
TEMASÜL  Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak. * Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak. * Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.(Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır, zaaf gururun madenidir. Acz, muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır. M.)
TEMAŞA  f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak.
TEMAŞAGÂH  f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGER  (Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
TEMAŞAGERÂN  (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE  f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TEMAŞİ  Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.
TEMATTİ  (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme. * Yürürken sallanmak.
TEMATTUK  Bir nesnenin lezzetinden ağzını şapırdatmak.
TEMATTUR  (Matar. dan) Yağmur yağma. * Hız. Sür'at.
TEMA'UK  Yuvarlanmak.
TEMA'UR  Mütegayyer olmak, değişmek. * Rengi donuk olmak. * Saç dökülmek.
TEMA'UT  Saç dökülmek.
TEMAVÜT  Kendini ölmüş gibi gösterme.
TEMAYÜC  Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TEMAYÜL  (C.: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa eğilmek. * Bir yana çarpılmak. * Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık ve sevgi göstermek.
TEMAYÜLÂT  (Temayül. C.) Meyiller, sevgiler, muhabbetler.
TEMAYÜN  Yalan olmak.
TEMAYÜT  Birbirinden ayırmak.
TEMAYÜZ  Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
TEMAYÜZAT  (Temayüz. C.) Üstün olmalar, temayüzler, yükselmeler.
TEMAZMUZ  (Mazmaza. C.) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama.
TEMAZUH  şakalaşmak.
TEMAZUK  Münafıklık etmek.
TEMAZÜC  Birbiriyle karışmak. * Şakalaşma.
TEMCİD  Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek. * Ağırlamak. * Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.
TEMCİD PİLAVI  Mc: Tekrar tekrar bahsedilen şey, daima öne sürülen madde. Mükerreren ortaya sürülen bahis, yahut söylenilen söz. (Menşei: "Erkeğini sahura bekleyen kadının, pilavı yanmasın diye kaldırması ve soğumasın diye tekrar koyması" diye söylenir.)
TEMCİŞ  Oynatmak veya oynamak.
TEMDİD  Devam ettirmek. Uzatmak. Uzatılmak. Sürdürmek. * Çekip uzatmak. * Tecvidde: Bir harfi uzun okumak, çekmek.
TEMDİH  Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.
TEMDİHÂT  (Temdih. C.) Mübalâğa ile medhetmeler.
TEMECCÜD  şeref sahibi olma. Ululanma.
TEMECCÜS  Mecusi olmak.
TEMEDDÜD  Çekilmek. * Uzamak. * Gerinmek.
TEMEDDÜH  Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. böbürlenmek.
TEMEDDÜHÂT  (Temeddüh. C.) Temeddühler, böbürlenmeler.
TEMEDDÜN  Medenileşmek. şehirlileşmek. Medeni olmak.
TEMEDRU'  Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek.
TEMEH  Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
TEMEHDİ  Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.
TEMEHHUZ  Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi)
TEMEHHUZ-U TECARÜB  Çeşitli tecrübelerle bir şeyin safileşip kemale gelmesi.
TEMEHHÜD  (Mehd. den) Yayılıp döşenme.
TEMEHHÜL  Takdim etmek. Hayırda takaddüm etmek. İşinde acele etmemek. Teenni.
TEMEHHÜR  (Maharet. den) Mâhir olma.
TEMEKKÜK  Karışmak.
TEMEKKÜN  Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak. * Vakar ve temkin sahibi olmak. * Sultan yanında rütbe sahibi olmak.
TEMELLUK  Yaltaklanmak. * Tevâzu ve yumuşaklık göstermek. * Dalkavukluk.
TEMELLUS  Halâs olmak, kurtulmak.
TEMELLÜK  Mülk edinmek. Kendine mal edinmek. Sâhib olmak. * Kadir ve muktedir olmak.
TEMELLÜL  (Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme. * Bir dine bağlı olma. * (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp, kımıldanıp durma.
TEMELMÜL  Yatak veya döşekte rahat olmama.
TEMENDÜL  Elini mendil ile silmek.
TEMENNA  Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. * Minnettar olma.
TEMENNİ  Dilek. İstek. Duâ. Rica etmek.
TEMENNİYÂT  (Temenni. C.) Temenniler, dilekler, istekler.
TEMENNU'  Kavi olmak. Kuvvetlenmek.
TEMERKÜZ  Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. * Yığılma. Birikme.
TEMERMÜR  Titremek.
TEMERRUH  Kendini yağla ovmak.
TEMERRUK  Çorba içmek.
TEMERRUT  Saç dökülmek.
TEMERRÜD  İnad, direnme. * Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme.
TEMERRÜN  Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yapma.
TEMERRÜŞ  Az miktar su.
TEMESHUR  (C.: Temeshurât) Maskaralık yapma.
TEMESKÜN  Miskin olma. Miskinleşme.
TEMESSUH  Şekil değiştirme.
TEMESSUH  Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek. * Bir şeye sürünmek.
TEMESSÜK  Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma. * Hüccet ve delil izhar etme. * Borç senedi.
TEMESSÜL  Benzeşmek. Cisimlenmek. * Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. * Bir kıssa veya atasözü söylemek.(Temessülün çok envaından şu mes'eleye medar olacak üç nev'ine işaret ederiz:Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zihayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hassaları onlarda yoktur.İkincisi: Maddi nuraninin akisleridir. Şu akis ayn değil. Fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor. Fakat o nuraninin ekser hasiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, Güneş'in hassaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb'a bulunuyor. Eğer, faraza, Güneş zişuur olsa idi, (harareti, ayn-ı kudreti; ziyası, ayn-ı ilmi; elvan-ı seb'ası, sıfat-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vasıtasiyle görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem haydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsül-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde Huzur-u Nebevide bulunduğu bir anda Huzur-u İlâhide haşmetli kanatlariyle Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Evamir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nuraniyet kesbeden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misâlin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ve seyahat suretine geçerler ve o ruhaniler, hayal sür'atiyle o merâya-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhani gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu'lar, nuraniyet sırriyle bir yerde iken, pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat, O'nun envar-ı kudsiye-i esmasının bir keşif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misâl, nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhita; ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet, külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? S.)
TEMEŞMÜŞ  Zerdali yemek.
TEMEŞŞİ  Yürüme (Mâneviyatta daha çok kullanılır.)
TEMEŞŞUT  (Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama.
TEMETTU'  (C.: Temettuât) Kazanma, kâr etme. * Kâr, fayda, menfaat. * Toplamak, cem'etmek. * Mühlet vermek. * Yoldaş olmak.
TEMETTUÂT  (Temettu'. C.) Kârlar, kazançlar, faydalar.
TEMEVLÎ  Kendini mevlâ kılmak.
TEMEVVÜC  (C.: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.
TEMEVVÜCÂT  (Temevvüc. C.) Dalgalanmalar.
TEMEVVÜL  (Mâl. dan) Zenginleşme, mal edinme.
TEMEYYÜ'  Sulanma, sulu hâle gelme. Akma. Cıvıklaşma, sıvı hâle gelme.
TEMEYYÜH  Sulanma.
TEMEYYÜH-İ DEM  Kanın sulanması.
TEMEYYÜZ  Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
TEMEZZUK  Parça parça olma. Yırtılma.
TEMEZZÜZ  Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek.
TEMHİD  (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme. * İskân etme. * Bir maddede özür, bahane beyan eylemek. * Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek. * Serd etme, izah etme, arz etme. * Mukaddeme yapma. Hazırlama.
TEMHİK  İptal etme.
TEMHİL  Sonraya bırakma. Mühlet verme.
TEMHİR  Mühürleme.
TEMHİS  İmtihan ve tecrübe etme. * Halâs etme.
TEMHİSÂT  (Temhis. C.) Tecrübeler, imtihan etmeler.
TEMHİZ  Doğum ağrısı çekmek. (Bak: Temahhuz)
TEM'İK  Yuvarlamak.
TEMİM  Katı, şiddetli, şedid.
TE'MİM  Kasdetmek.
TEMİME  (C.: Temâyim) Heykel.
TE'MİN  Güvenlik, emniyet hissi vermek. * Sağlamlaştırma, şüphe bırakmama. * Sağlamak. Kat'i vaadde bulunmak. Emn ve emân vermek. * Elde etme.
TE'MİNÂT  (Te'min. C.) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil.
TE'MİNEN  Te'min suretiyle.
TE'MİR  Emretmek.
TE'MİT  Zihnen tahmin etme.
TE'MİYE  Öpmek.
TEMK  Uzamak. * Yükselmek, yüce olmak.
TEMKİN  Ağır başlılık, usluluk. * Ölçülü hareket sâhibi. * Vakar, izzet. İktidar, kudret. * Birini bir şeye muktedir kılmak. * Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak. * Tedbir, ihtiyat.
TEMLİE  (Mel'. den) Ağız ağıza doldurma.
TEMLİH  Tuzlamak. Tuza yatırmak. * Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli, cinaslı ve güzel) söz söylemek.
TEMLİH  (Süryânice) El-Kayyum mânasında (Esmâ-i İlâhiyedendir).
TEMLİK  Mal sahibi etmek. Birine mülkü kazandırmak, sahib etmek. * Mülk olarak vermek.
TEMLİKEN  Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında.
TEMLİS  (Melis. den) Pürüzlerini giderme. Düzleme.
TEMLİYE  Doldurma veya doldurulma.
TEMMAR  Hurmacı. Hurma satan.
TEMME  Tamam oldu, bitti (mânasına fiil).
TEMNİ'  (Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.
TEMR  Hurma.
TEMRE  Bir tek hurma.
TEMREN  Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da "soya" adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.
TEMRİ  Hurmayı seven.
TEMRİD  Binayı yüksek yapmak.
TEMRİG  Yuvarlamak.
TEMRİH  Hafifçe sürme. Uğuşturma. * Bulaştırmak.
TEMRİN  Yumuşak etme. İdman ettirme. * Tekrarlatarak çalıştırma. Egzersiz.
TEMRİR  Acılık verme.
TEMRİZ  (Maraz. dan) Zayıf gösterme.
TEMSİK  Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak. * Bir kimseye deri vermek. * Deriye renk vermek.
TEMSİL  Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz. (Bak: Kıyas-ı temsilî)
TEMSİLÂT  (Temsil. C.) Temsiller, örnekler.
TEMSİLÎ  Temsile dair ve müteallik. Bir şeyi göz önünde canlandıran.
TEMSİR  (Mısır. dan) Bir yeri şehir haline getirme. * Taklil. Azaltma.
TEMSİR  Birşeye göz dikip beklemek.
TEMSİYE  Akşamlık. * Akşamleyin bir nesne getirmek.
TEMŞİK  Kırmızı balçıkla renk etmek.
TEMŞİR  Sevinmek. * İzhâr etmek, göstermek.
TEMŞİT  (Muşt. dan) Tarama veya taranma.
TEMŞİYE(T)  (Meşy. den) Yürütme, ilerleme. * Meydana gelmesini kolaylaştırma.
TEMTİ'  Faydalandırma, kâr ettirme.
TEMTİT  "Ekber" derken bir elif fazlalaştırıp "ekbâr" demek. * Med edip çekmek.
TEMUÇİN  (Bak: Cengiz)
TEMVİH  (C.: Temvihât) Sulandırma, su katma. * Haksız bir şeyi haklı gösterme.
TEMVİL  (Mâl. den) Mal sâhibi etme.
TEMYİ'  (Mey'. den) Sıvılaştırma. Sıvı hale getirme.
TEMYİL  İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.
TEMYİS  Yumuşak yapmak, yumuşatmak.
TEMYİZ  Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak. * Yargıtay. * Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
TEMYİZEN  Temyiz suretiyle. Temyiz yoluyla. Seçerek.
TEMZİC  Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek. * Bir kimseye bir şey vermek.
TEMZİG  Ayırmak. * Dağıtmak.
TEMZİK  (C.: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek.
TEN  f. Gövde, beden, vücut. * İnsan bedeninin dış yüzü.
TEN'AB  Karga sesi.
TENABÜZ  Birbirine lâkap takıp çağırmak.
TENABÜZ  Ahidlerini bozmak, sözlerinde durmamak.
TENACİ  Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.
TENACÜŞ  Satın almak.
TENAD  Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.
TENADD  (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma. * Birbirinden ürkme.
TENADİ  Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma.
TENADÜM  (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.
TENADÜR  Azalma, nâdirleşme.
TENADÜS  Birbirine lâkap koyup bağırışmak.
TENAFFUH  şişmek. " Uf, tüf, ah ve oh" demek.
TENAFFUT  Çok kızma, hiddetlenme.
TENAFİ  Birbirine zıt ve muhâlif olma.
TENAFÜR  Birbirinden kaçmak. Ürkmek. * Uzağa çekilmek. * Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak. * Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.
TENAFÜR-Ü KULÛB  Kalblerin birbirinden nefret etmesi.
TENAFÜS  (C.: Tenâfüsât) Hased etme. Çekememe.
TENAGGUM  Şarkı söylemek.
TENAGGUŞ  Hareket etmek.
TENAHHİ  Bir yana çekilme, alarga durma. * Irak olma.
TENAHHUM  Tükürmek. * Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.
TENAHİ  Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak.
TENAHNUH  Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek. * Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.
TENAHÜD  Tevzi etmek, dağıtmak. * Hediye vermek, atâ etmek.
TENAİ  Uzaklık.
TENAKKİ  Muhayyer olmak.
TENAKKUB  Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek.
TENAKKUL  (Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme. * Nakletme. * Bir makamdan başka makama intikal etme.
TENAKKUR  Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.
TENAKKUS  Eksilmek.
TENAKKUT  (Nokta. dan) Benek benek olma. Nokta nokta olma.
TENAKKUZ  Halâs olmak, kurtulmak.
TENAKKUZ  Kırılmak. * Bozulmak.
TENAKUS  Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
TENAKUSÂT  (Tenakus. C.) Eksilmeler, azalmalar.
TENAKUZ  Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması. * Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.
TENAKUZÂT  (Tenakuz. C.) Tenakuzlar.
TENAKÜH  Nikâhlanmak.
TENAKÜR  Bilmezlikten gelmek. Tecâhül etmek. * Birbirine adâvet etmek.
TENANİR  (Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları.
TENA'NU'  Uzak olmak, uzaklaşmak.
TEN-ASAN  f. Rahatını düşünen adam.
TENASİ  Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan)
TENASİ  Birbirinin nâsıyesine yapışmak. * Birbiri karşısına düşmek.
TENASSÜB  Dikilip durma.
TENASSUH  Nasihat almak, aklı başına gelmek. * Başkası hakkında iyilik istemek.
TENASSUK  Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.
TENASSUR  Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme.
TENASUF  Yarıya bölmek.
TENASUH  Birbirine nasihat etme.
TENASUK  Nizam üzere dizilme.
TENASUR  Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme. * Haberler birbirini tasdik eylemek.
TENASÜB  Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. * Nisbet, kıyas. * İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü. * Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.
TENASÜH  İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları. * Miras sahibinin ölümü ile malının vârisine geçmesi. (Bak: Mumya)
TENASÜH-VÂRİ  f. Tenasühe benzer bir surette.
TENASÜL  Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.
TENASÜLÂT  (Tenasül. C.) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler.
TENASÜR  Saçılma, serpilme, püskürme.
TENAŞİR  Acemi yazısı, çocuk yazısı.
TENAŞÜD  Birbirine şiir okuma.
TENAŞÜR  Dağılmak.
TENATTU'  Çok arıtmak. * Ayırmak.
TENATTUF  Küpe takma.
TENATTUS  Dikkatle tecessüs etmek, araştırmak. * Ayırmak.
TENATUH  (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si). * Birbirine başla vurmak.
TENATÜC  Neticelenme. Birbirini netice vermek.
TENATÜL  Birbirine muhâlif olmak, ters olmak.
TENA'UL  Nâlin giymek.
TENA'UM  Nimetlenme, bolluk içinde yaşama.
TEN-AVER  (C.: Ten-âverân) f. Vücutlu, etine dolgun.
TENAVÜB  Nöbetleşme. Nöbet ile çalışma. Münâvebe.
TENAVÜL  Bir şeyi alma. * Yemek yeme. * Bahşiş ve ihsanda bulunma.
TENAVÜM  Yalandan uyur gibi görünme.
TENAVÜR  İri vücutlu kişi, iri yarı kimse.
TENAVÜŞ  (Tenâvül mânasındadır) El atmak, el sürmek.
TENAVÜŞ  Aşağı tutmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Alıp yemek.
TENAYÜB  Nöbetleşmek.
TENAZU'  Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek.
TENAZUK  Birbirine öğretmek.
TENAZUL  Birbiri ile oklaşmak.
TENAZUR  Birbirine karşı olmak. Simetri hâli. * Bakışmak. Bir iş hususunda birbirine bakmak.
TENAZURÎ  Simetrik.
TENAZÜK  Birbirine süngü ile vurmak.
TENAZÜL  Yayan olarak vuruşmak.
TENAZZÜF  Pâklanma, temizlenme.
TENAZZUH  Bulaşmak.
TENAZZUR  Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma.
TENBAL  Kısa boylu, bodur adam.
TENBAN  f. Don, iç donu.
TENBEL  (Tembel) f. Üşenen, üşengeç. * İşte ağır, davranan ağır yürüyen, ağır hareketli.
TENBEL-HÂNE  f. Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası.
TENBELİT  f. Hayvan yükü. Küçük yük.
TENBİE  Haber vermek.
TENBİH  (C.: Tenbihât) Göz açtırmak. * Gafletten ikaz etmek. Faaliyetini arttırmak. * Sıkı emir vermek. * Bir işin yapılacağı hakkında yapılan nasihat. 
TENBİHÂT  (Tenbih. C.) Tenbihler. İkaz etmeler.
TENBİK  Ağaçları aynı hizâda dikmek.
TENCİC  Şâd etmek. Sevindirmek.
TENCİD  Evin içini nakışlı bezlerle süslemek. * Kahraman yapmak.
TENCİM  Yıldız ilmi ile uğraşmak. Yıldızların hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak.
TENCİR  Korkutmak.
TENCİS  (Necâset. den) Pisleme, murdarlaştırma, pis etme.
TENCİYE  (Necât. dan) Kurtarma.
TENCİZ  Sona erdirme. Sonuçlandırma, neticelendirme. * Sözünü yerine getirme.
TENDİD  Meşhur etmek.
TENDİF  Yün ve pamuk atmak.
TENDİYE  Islatma, nemleme.
TEN-DÜRÜST  f. Sağlam vücutlu, kuvvetli. Vücudu sağlam olan.
TENE  f. Gövde, beden, cüsse, vücut. * Örümcek ağı.
TENEBBİ  (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma, peygamberlik dâvasında bulunma.
TENEBBU'  Az az işlemek. * Yerden kaynama. Nebean etme.
TENEBBÜ'  (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma.
TENEBBÜH  Uyanmak. Kendine gelmek. Aklını başına getirmek.
TENEBBÜT  Büyümek. Yerden çıkıp biten nebat gibi yetişmek.
TENECCÜC  Çok olmak. * Zayıflamak, süst olmak. * Aşağı gelmek. * Geniş yer tutmak.
TENEDDİ  Gamkin ve üzüntülü olmak.
TENEDDUH  Koyunun otlamaktan semiz ve besili olması.
TENEDDUS  Çıkmak, huruç etmek.
TENEDDÜB  (Nedbe. den) (Yara) kapanma.
TENEDDÜD  Halk içinde meşhur olmak.
TENEDDÜM  (Nedâmet. den) Pişman olma, pişmanlık duyma, nedâmet etme.
TENEDDÜS  Toprağa gömülmek.
TENEFFU'  (C.: Teneffuât) Faydalanma, menfaatlenme.
TENEFFUH  (Nefh. den) Kabarma, şişme. * Urlanma. * Üflenerek şişme.
TENEFFUH  Boş lâflarla gururlanma.
TENEFFUT  (El) Kabarmak.
TENEFFÜL  Nâfile namaz kılma veya oruç tutma.
TENEFFÜR  Çekinme. Kaçınma. Nefret etme. İğrenme.
TENEFFÜS  (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme. * Tan yeri ağarma. * Deniz suyunun sahile vurması. * Üfürmek. * Okullarda ders araları verilen dinlenme.
TENEFFÜSÂT  (Teneffüs. C.) Teneffüsler.
TENEFFÜZ  (Nefz. den) Nüfuz sahibi ve sözü geçer olma.
TENEHHUS  Kadınların kaşlarını ve yüzlerindeki kılları yolmaları.
TENEHNÜH  Nefsini menetmek. Nefsinin isteklerine engel olmak.
TENEKKUB  Nikab örtmek. Nikablanmak, peçelenmek.
TENEKKÜR  (Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme.
TENEKKUS  Rücu' etmek, geri dönmek.
TENEKKÜS  (Nüks. den) Başaşağı olma.
TENEMMUS  Cınbızla yüzden kıl yolmak.
TENEMMÜL  (Neml. den) Karınca gibi kaynama. * Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.
TENEMMÜR  Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak. * Uzun uzun bağırmak. * Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.
TENEMMÜV  (Nümüvv. den) Gelişip büyüme.
TENESSUH  Eşsiz, çok güzel ve çok az bulunur olma.
TENESSÜK  İbadet etmek.
TENESSÜM  (Nesim. den) Havayı teneffüs etme. * Güzel kokular kokutmak. * Haber erişmek.
TENESSÜR  Dağılma, saçılma, yayılma, serpilme.
TENEŞŞİ  Neşvelenme, sarhoş olma.
TENEŞŞUT  (Neşat. dan) Ferahlanma, keyiflenme.
TENEŞŞÜB  Bir şeye ilişip tutulma.
TENEŞŞÜD  Bir haberi veya bir şeyi öğrenmek için insanların farkına varamıyacağı şekilde nezâketle soruşturma.
TENEŞŞÜF  (Suyu veya rutubeti) çekme, emme.
TENEVVUK  Tabiat, huy. * Hâtır. * Bir işte mübalağa etmek.
TENEVVÜ'  (C.: Tenevvüât) Çeşitlenmek, çeşit çeşit olmak.
TENEVVÜB  Katran ağacı.
TENEVVÜH  (Nevha. dan) Ölüye feryad ederek ağlamak. * Sarkıp sallanıp öteberi hareket etmek.
TENEVVÜM  Uyuklama, pinekleme.
TENEVVÜME  (C.: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç.
TENEVVÜR  Parlama, ışıldama. * Bir şey hakkında bilgi sahibi olma. * Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
TENEVVÜS  Tereddüt etmek, karar verememek.
TENEVVÜŞ  Evmek, acele etmek, sür'at.
TENEZZEHE  Noksan sıfatlardan uzak (meâlinde Allah C.C. için söylenen duâdandır.)
TENEZZİ  Evmek, sür'at, acele etmek.
TENEZZÜH  Uzaklaşmak. * Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izale için çıkmak. * Kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak.
TENEZZÜH-Ü ZÂTÎ  Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.(Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine ve gınâ-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. M.)
TENEZZÜL  (C.: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama. * Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak. * Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.
TENEZZÜL-Ü EMTAR  Yağmur yağması. Yağmur katrelerinin inişi.
TENEZZÜLÂT-I İLÂHİYE  Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.
TENEZZÜLEN  Alçak gönüllülükle, tevâzu ve mahviyet içinde, kibirsizlikle.
TENEZZÜL  Hasis ve cimri olmak. * Asılsız olmak.
TENEZZÜR  Korkmak. * Adak adamak, nezretmek.
TENFİH  (C.: Tenfihât) (Nefh. den) Üfleyip şişirme. * Çok üfleme.
TENFİH  Yorma, güçsüz bırakma.
TENFİL  Ziyade etmek, çoğaltmak. * Kandırmak.
TENFİR  (Nefret. den) Ürkütme, korkutma. * Nefret ettirme. * Mekruh ve müstehcen isim takma. * Galibiyetle hükmetme. * (Nefir. den) Asker toplama.
TENFİS  (C.: Tenfisât) (Nefes. den) Nefeslendirme, soluklandırma, ferahlandırma.
TENFİŞ  (C.: Tenfişât) Pamuk gibi atma. Yün ditme.
TENFİT  Çok kaynatmak. * Neftlemek.
TENFİZ  Sıçratma. Sıçramaya zorlama.
TENFİZ  İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek. * İçinden geçirmek ve öteye çıkarmak.
TENFİZ-İ AHKÂM  Hükümleri yürütmek, kanunları tatbik etmek.
TENFİZ  Silkmek. * Saçmak, dağıtmak.
TENG  f. Dar, sıkıntılı, melul, kederli. * Kıtlık.
TENGÇEŞM  f. Açgözlü.
TENGDİL  (C.: Tengdilân) f. Yüreği dar. İçi sıkıntılı.
TENGÎ  f. Darlık. * Züğürtlük.
TENGİS  (Nags. dan) Hayatını tasalı, kederli kılmak.
TENGİZ  Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma.
TENGNA  f. Dar yer. Geçit, boğaz. Sıkıntılı yer. * Mezar.
TENHA  f. Boş yer. Kimsesiz yer. * Yalnız, tek.
TENHANİŞİN  f. Tek başına oturan. Yalnız oturan.
TENHAREV  f. Yalnız giden.
TENHAYÎ  f. Yalnızlık, ıssızlık, tenhalık.
TENHIYE  Irak etmek, uzaklaştırmak. * Gidermek. * Silkmek. * Çıkarmak.
TENHİB  Suya gayet yakın olmak.
TENHİL  Elek ile eleme.
TENHİYE  İçinde suyu az olan çukur.
TE'NİB  Ayıplamak. * İncitmek.
TENİDE  f. Örümcek ağı. * Örülmüş, dokunmuş.
TEN'İL  Nallama, nallanma.
TEN'İM  Nimetlendirmek. Bolluk içinde olmak. Rahat ve refah kılmak. * "Neam" diye cevap vermek.
TE'NİS  Bir kelimenin sonuna te'nis alâmeti olan ( ) ilâve ederek müennes yapmak.
TE'NİS  Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Bir hayvanı terbiye ederek işe yarar hale getirmek.
TE'NİS-İ EZHAN  Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.
TEN'İŞ  Yukarı kaldırma.
TENİZE  Uç, etek.
TENİZE-İ KÛH  Dağ eteği.
TENKIYE  Tıb: Şırınga âleti. * Temizleme, tathir.
TENKİB  Dolaşıp gezmek. * Ticaret yapmak. Tefahhus etmek. * İnceden inceye araştırmak.
TENKİB  Dönmek veya döndürmek.
TENKİD  Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate ulaştıracak yolun ve imkânların gösterilmesidir. Sadece yanlışı söylemek, doğruyu göstermemek yıkıcı bir tenkiddir. Tenkid edenin, tenkid edeceği mesele hakkında bilgili olması gerekir. Tenkide his, ihtiras, menfaat, peşin hüküm araya girmemeli, tenkid konusunda Hz. Ali'nin (R.A.) şu sözünü unutmamalıdır: "Sen hakikatı insanla bilemezsin, önce hakikatı tanı, sonra ehlini de tanırsın." (Bak: Gıybet)
TENKİH  Nikâh etmek, nikâhlanmak.
TENKİH  Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek. * Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek. * Temizlemek. * Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.
TENKİH-ÜL MENAT  Menatın, yani illetin ayıklanması. Usul-ü Fıkhın kıyas bahsine ait bir ıstılahtır. Kıyasın dört rüknünden biri olan illetin, diğer benzeri hususiyetlerden ayıklanmasıdır. Şöyle ki: Şâri (Allah C.C.) bir hükmü bir sebebe bina eder. Fakat o illetle beraber hükme te'siri olmayan birçok özellikler de bulunur. Bu yabancı özellikleri ayıklamak ve esas sebebi meydana çıkarmak gerektir. İşte bu, bir tenkih-ül menat çalışmasıdır.
TENKİL  Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. * Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek. * Zincire vurmak.
TENKİLÂT  (Tenkil. C.) Örnek olacak biçimde cezâlandırmalar. * Düşmanları tepelemeler. * Uzaklaştırmalar.
TENKİL  Mübâlağa ile nakletmek.
TENKİR  Tanınmayacak bir hale koymak. * Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak.
TENKİR  Sıçratmak. * Ok çevirmek.
TENKİS  Noksanlaştırmak. Azaltmak. İndirmek.
TENKİSÂT  (Tenkis. C.) Tenkisler, eksiltmeler, indirmeler, azaltmalar.
TENKİS  Başaşağı etme. Sernigun etme. * Boşaltma.
TENKİS  Divite mürekkep koymak.
TENKİS  Evmek, acele etmek, sür'at.
TENKİŞ  (C.: Tenkişât) (Nakş. dan) Nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma.
TENKİT  Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak.
TENKİT  Temizleme, fenasını atma.
TENKİZ  İnkaz etmek, kurtarmak. Kurtarılmak.
TENMİK  (Nemk. den) Yazma. Yazılma. * Güzel yazı ile yazma.
TENMİYE  (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek. * Fesad veren haber yetiştirmek. * Ateş içine odun atmak.
TENNUB  Katran ağacı.
TENNUR  (C.: Tenânir) Tandır. * Fırın.
TENPERVER  f. Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan.
TENSİB  Uygun görmek. Münasib kılmak.
TENSİF  İkiye bölmek.
TENSİK  Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak. * Edb: Bir ibârede zikredilecek birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir.
TENSİKAT  (Tensik. C.) Islahat. Düzen ve nizama koymalar.
TENSİL  Halâs olmak, kurtulmak.
TENSİL  (Kuş ve diğer hayvan) tüylerini yeleklerini, yününü ve kılını döküp kavlamak.
TENSİR  Serpme, saçma.
TENSİS  (C.: Tensisât) Tedkik ederek karar verme.
TENSİYE  Unutturma.
TENŞİB  Saplama, sokma. * Rüzgâr esme.
TENŞİF  (C.: Tenşifât) Suyu veya rutubeti emdirme. Sünger veya bez ile suyu alıp kurulama. * Ter kurulama.
TENŞİM  Bir işe başlama. * (Et) bozulup kokma.
TENŞİR  Açıp yayma. Serpme.
TENŞİT  (C.: Tenşitât) (Neşât. dan) Keyiflendirme, şenlendirme.
TENŞİYE  Beslemek, terbiye etmek. * Uzatmak.
TENŞÛY  f. Ölü yıkayıcı. * Teneşir.
TENTE  f. Örümcek ağı.
TENTENE  İplik gibi şeylerle örülmüş delikli bez, perde v.s. Dantela.
TENTİF  Mübâlağa ile yolmak.
TENUFE (TENUFİYE)  (C: Tenânif) Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı.
TENUK  (Tenuka, Tenukıye) : Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı.
TENU-MEND  f. Gövdeli, iriyarı, vücutlu kimse.
TENÜK  f. Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. * İnce, rakik, nârin. * Az, hafif. * Yumuşak.
TENÜK-HAVSALA  f. Sabırsız adam, tahammülsüz kimse.
TENÜK-RU  f. Yüzü yumuşak olan kimse, yüzü yumuşak adam.
TENVAT  Atın yanına asılan şeyler.
TENVİ'  (C.: Tenviât) (Nev'. den) Çeşitlendirme, nevilendirme, türlü türlü etme.
TENVİC  Borç edinmek.
TENVİH  Sulandırma. * Yaldızlama. * Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme. * Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma. * Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.
TENVİK  (Deve) Zayıflamak.
TENVİL  Atâ, bahşiş, hediye.
TENVİM  Uyutmak. Hipnotize etmek. Birisini uyur bulmak.
TENVİMÂT  (Tenvim. C.) Uyutmalar veya uyutulmalar.
TENVİN  Gr: Kelimenin sonunu "en, in, ün" diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.
TENVİN-İ TENKİR  Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.
TENVİR  (C.: Tenvirât) Aydınlatma. * Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.
TENVİRÂT  (Tenvir. C.) Aydınlatmalar, ışıklandırmalar. Tenvir etmeler.
TENVİŞ  Ziyafete davet etmek.
TENVİT  Niyet etmek.
TENVİYE  Niyet etmek.
TENYİR  Beze ve kumaşa işaret koymak.
TENZEDE  f. Sessiz, sâkin, susmuş.
TENZİH  Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek. * Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
TENZİHEN  Tenzih ederek. Tenzih etmekle.
TENZİHEN MEKRUH  Nehyine dair şer'î bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş. (Helâle yakın iş)
TENZİK  (At) ayaklarını yukarı kaldırmak.
TENZİL  Bir şeyin bir miktarını çıkarmak. * İndirmek, indirilmek, indirilen. Aşağı indirmek. * Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. (Birden indirmeye inzal, parça parça indirmeye de tenzil denir.)
TENZİLÂT  (Tenzil. C.) Fiat indirme. İskonto.
TENZİR  (İnzâr. dan) Olacak bir hâdiseyi haber vererek korkutma. (Müjdenin zıddı)
TENZİYE  Sıçramak. * Üstüne binmek.
TEOKRASİ  (Fr: Theocratie) Din hükümlerine göre idare edilen ve dinî esaslara bağlı olan idare şekli. Allah namına papazlar idaresi.(Bu kelime, İslâm memleketlerinde: Şeriat hükümleriyle devleti idare etmek mânasında kullanılır. Avrupa memleketlerinde ise, "Allah nâmına papazlar idaresi" mânasına gelir. Hatta 1304'de basılan Kamus-u Fransavî'de: "Kanun-u İlâhî ile ve sıfat-ı ruhaniyetle icra olunan hükümet" şeklindeki ifadesiyle, bu iki mânaya işaret edilmiştir. Fakat İslâm ve İsevî milletlerinde teokrasinin ifade ettiği mânada ilmî ve ehemmiyetli bir fark vardır. Şöyle ki:Hristiyanlıkta velediyet akidesi ekseriyetçe kabul edildiğinden papaz, Allah'ın mutlak vekili ve İlâhî kudsiyete sahip addedilmiştir. Buna göre papaz; murakabe edilmez ve kimseye karşı da mes'ul değildir.İslâmiyette ise: İdareci, şer'î kanunlara karşı mes'ul olduğu gibi; halkın idareciye itaat etmesi de, idarecinin Allah'ın kanunlarına bağlılığı nisbetindedir.Bütün milletlerde kelimenin ifade ettiği müşterek mâna ise; şahıslar tarafından İlâhî ve dinî hâkimiyeti icra etmektir.)
TEOKRAT  Fr. Dinî, İlâhî. Teokrasi taraftarı olan.
TEOKRATİK  Fr. Teokrasi sistemi. (Bak: Teokrasi)
TEOLOJİ  Fr. Fls: Cenab-ı Hakk'ın varlığı, birliği, sıfat ve isimleri ve hususiyetleri hakkındaki ilim. İlâhiyat.
TEPİDE  f. Rahatsız, sıkıntıda.
TER  f. Rutubetli, ıslak, yaş. * Taze.
TERABBU'  Bağdaş kurarak rahatça oturma.
TERABBUS  (Tarabbus) Durup bekleme.
TERA'BUZ  Noksan etmek. * Zayıflatmak.
TERACİM  (Teracüm) (Tercüme. C.) Tercüme edilmiş olanlar. Tercümeler.
TERACU'  (Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme. * Birinden ayrılma. * Dönme, vazgeçme.
TERACÜM  Taşla atışmak.
TERAD  Birbirini reddetmek.
TERADÜF  Birbiri peşinden gitmek. * Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
TERAFU'  (Ref'. den) Duruşmaya girme.
TERAFUK  Arkadaş olma. * Yardımlaşma, yardım etme.
TERAFÜD  Birbirine yardım etme. Yardımlaşma.
TERAGGUM  Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
TERAH  Gam, keder, acı.
TERAHHUL  (C.: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme. * Yola çıkma. * Menzile konma.
TERAHHUM  Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.
TERAHHUMÂT  (Terahhum. C.) Acımalar, merhamet etmeler.
TERAHHUMEN  Acıyarak, merhamet ederek.
TERAHHUS  İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma. * Ucuzlama.
TERAHİ  İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. * Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme.
TERAHÜN  Karşılıklı olarak rehin vermek.
TERAÎ  Aynaya bakma. * Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek. * Hurmanın kuruyup renginin belli olması.
TERAÎ  Çayıra çıkma. Otlama.
TERAİB  (Teribe. C.) Tıb: Göğüs kemikleri. Kaburga kemikleri. Gerdanlık yeri.
TERAK  f. Yarık, çatlak. * Gürültü, çatırdı.
TERAKİB  (Terkib. C.) Terkibler. * Gr: İki veya daha çok kelimeden meydana gelen birleşik kelimeler. Tamlamalar.
TERAKKİ  İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. * Artma, çoğalma. * Bilgi ve medeniyetçe yükseliş.(Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)
TERAKKİCU  f. Terakki isteyen, terakki taraftarı.
TERAKKİPERVER  f. Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven.
TERAKKİŞİKEN  f. Terakkiyi kıran, ilerlemeyi önleyen, terakkinin aleyhinde bulunan.
TERAKKİYÂT  (Terakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.( $ Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, talim-i esmâdır" diyor. İşte sair enbiyanın mu'cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fatihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi umum kemâlât ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret ediyor. Cenab-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: "Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvasında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi, mâdem O'nun evlâdı ve vâris-i istidadısınız. Bütün esmayı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlukata karşı, rüçhaniyetinize liyâkatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin, gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismine yapışınız, çıkınız!... Fakat sizin pederiniz, bir def'a şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan ruy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup Hikmet-i İlâhiyyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek için fünunuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız...Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehemm şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi "Tâlim-i Esmâ" unvaniyle ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvi var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at; kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir...Meselâ: Hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenab-ı Hakk'ın "İsm-i Adl ve Mukaddir" ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin Hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.Meselâ: Tıbb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak'ın "Şâfi" ismine dayanıp, eczahane-i kübrası olan ruy-i zeminde Rahimane cilvelerini, edviyelerde görmekle, tıbb kemâlâtını bulur, hakikat olur.Mesela: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmetü'l-Eşyâ, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celâluhu) İsm-i Hakîm'inin tecelliyat-ı kübrasını, müdebbirane, mürebbiyane eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve malâyaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.İşte sana üç misal!... Sâir kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et. İşte Kur'an-ı Hakîm şu âyette beşeri şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: "Haydi arş ileri" diyor. S.) (Bak: Medeniyet)
TERAKKU'  Sıkıntı ve emek ile kazanma.
TERAKKUB  Bekleme, gözetleme, yol gözleme. * Ümit etme. * Muntazır olma.
TERAKKUBÂT  (Terakkub. C.) Gözetlemeler, beklemeler.
TERAKKUD  Acele etmek.
TERAKKUK  Merhamete gelme, acıma.
TERAKKUS  Raksetme, dansetme. * Devamlı aşağı inip yukarı çıkma.
TERAKRUK  Parlama. Işıklı olma.
TERAKUS  Karşılıklı olarak oynaşıp raksetme.
TERAKÜB  Birbirine bağlanıp kenetlenme. * Birbirinin üzerine binme.
TERAKÜL  Vuruşmak, döğüşmek.
TERAKÜM  Birikme, yığılma. * Birbiri üzerine sıkışma.
TERAKÜMÂT  (Teraküm. C.) Toplanmalar, yığılmalar, birikmeler.
TERAMİ  Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak.
TERANE  Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
TERANEKÂR  f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TERANEPERDÂZ  f. Makamla şarkı söyliyen.
TERANESÂZ  f. Öten, ötücü.
TERANEZÂR  f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
TERANEZEN  f. Şarkı söyleyen.
TERANİ  (Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil).
TERARİH  (Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler.
TERA'RU'  Deprenmek. * Büyümek. * Çocuğun hareket etmesi.
TERASET  Kalkancılık.
TERASUF  (Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma. 
TERASÜL  (C.: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.
TERATİR  Büyük işler.
TERA'UD  (Ra'd. dan) Titreme.
TERAVET  Tazelik. (Bak: Taravet)
TERAVİH  Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.
TERAVUH  Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol ayak üzerine durmak.
TERAZİ  (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.
TERAZU  f. Terazi.
TERB  Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak.
TERBA  Toprak. Yer, arz.
TERBAB  Toprak.
TERBİ'  Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba (dörtlük) şekline koyma. * Dörde bölme. * Dört köşe etme.
TERBİAN  Dört köşeli olarak. * Murabba (kare) olarak.
TERBİL  Ayırmak.
TERBİŞ  (Ok) yeleklemek.
TERBİT  Zeytinyağı vermek.
TERBİYE  Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.
TERBİYEGÂH  f. Terbiye yeri. Öğrenme ve yetişme yeri.
TERBİYEGERDE  f. Terbiye edilmiş. Yetiştirilmiş.
TERBİYET  "Terbiye" kelimesinin Arabi okunuşudur.
TERBİYEVÎ  Terbiyeli. Terbiye ile alâkalı.
TERBUB  İşe vurulmamış davar.
TERCEMAN  (Tercüman) Terceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Birisinin veya bir şeyin maksadını anlatmaya, bir şeyi tasvir ve ifadeye vasıta olan.
TERCEME  (Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer bilinen lügata çevirerek anlatmak.("Elhamdülillah" bir Cümle-i Kur'aniyyedir. Bunun en kısa mânası, ilm-i Nahiv ve Beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur: $Yâni: "Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hasdır ve lâyıktır O zât-ı Vâcib-ül-Vücuda ki, ALLAH denilir. " İşte, "Ne kadar hamd varsa", "El-i istigrak" tan çıkıyor. "Her kimden gelse" kaydı ise, "Hamd" masdar olup, fâili terkedildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. Hem mef'ulün terkinde, yine makam-ı hitabide külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, "Her kime karşı olsa" kaydını ifade ediyor. "Ezelden ebede kadar" kaydı ise; fi'lî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânayı ifade ediyor. "Has ve müstehak" mânasını "Lillâh" daki "Lâm-ı cer" ifade ediyor. Çünkü: o "Lâm", ihtisas ve istihkak içindir. "Zat-ı Vacib-ül Vücud" kaydı ise; vücub-u vücud, Uluhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zat-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, "Lafzullah" sair esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve ism-i Azam olduğu itibariyle, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud ünvanına dahi, o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.İşte, "Elhamdülillah" cümlesinin en kısa ve Ulemâ-yı Arabiyyece müttefekun-aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisana o icaz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir? M.)(Ehl-i ilhada kapılan ulemâ-üs-su', milleti aldatmak için diyorlar ki: İmam-ı A'zam, sâir imamlara muhalif olarak demiş ki: "İhtiyaç olsa, diyar-ı baidede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevazı var. "Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?.."Elcevab: İmam-ı A'zam'ın bu fetvasına karşı, başta a'zamî imamların en mühimleri ve sair oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvanın aksine fetva veriyorlar. Âlem-i İslâm'ın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususi ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmam-ı A'zam'ın fetvası, beş cihette hususidir:Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âherde bulunanlara aittir.İkincisi: İhtiyac-ı hakikiye binaendir.Üçüncüsü: Bir rivayette, lisan-ı ehl-i Cennet'ten sayılan Fârisî lisaniyle tercümeye mahsustur.Dördüncüsü: Fâtiha'ya mahsus olarak cevaz verilmiş, tâ Fâtiha'yı bilmeyen namazı terketmesin.Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maâni-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için cevaz gösterilmiş. Halbuki, za'f-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-i Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imândan tevellüd eden meyl-i tahrip sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir! M.)(Terceme: Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir tâbir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde, san'atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir terceme değil, eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisanlar beyninde hutut-i müştereke ne kadar çok olursa olsun, herbirini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır.Onun için lisanî hususiyeti olmayıp sırf akl u mantıka hitab eden kuru ve fennî eserlerin kabiliyet-i ilmiyesi terakki etmiş olan lisanlara hakkıyla tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da hem akla, hem kalbe yahut yalnız zevk ü hissiyata hitab eden ve lisan nokta-i nazarından edebi kıymeti ve zevk-i san'atı haiz bulunan canlı ve bediî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir. (Elmalılı Tefsiri)
TERCEME-İ HÂL  Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.
TERCİ'  (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme. * Sesini yükseltmek.
TERCİ'-İ BEND  f. Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L.)
TERCİÂT  (Terci'. C.) Döndürmeler, geri çevirmeler.
TERCİB  (C.: Tercibât) Ululama, tazim. * Meyvesi çok olan ağacın dalları altına destek koyma.
TERCİH  Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek.
TERCİHÂT  (Tercih. C.) Üstün tutmalar, tercihler.
TERCİH BİLÂ MÜRECCİH  Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.
TERCİL  Arıtmak. * Saçını tarayıp düzeltmek.
TERCİM  (Recm. den) Taşlama. Taşlayarak öldürme. Recmetme.
TERCİYE  Ümitli olma, umma.
TERDAD  Tekrar.
TERDEST  (C.: Terdestân) f. Eli işe yatkın, usta, mâhir.
TERDESTÎ  f. Ustalık, el yatkınlığı, mahâret.
TERDİD  Geri çevirmek, geriletmek. * Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek. * İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek.
TERDİF  (C.: Terdifât) (Redf. den) Peşinden ardı sıra yürütme.
TERDİFEN  Arkasından yürüterek. Katarak.
TERDİYE  (Ridâ. dan) Örtme. Örtü ile kapatma.
TERE'  Dolu nesne. * Kötülüğe ve şerre koşan kimse.
TEREB  Fakir olmak, fakirleşmek.
TEREBBU'  Bağdaş kurup oturmak. * Dört bacaklı olmak.
TEREBBUH  Sarkmak, sülpük olmak.
TEREBBÜB  Fakirlik.
TEREBBÜL  İkdam. *Cür'et.
TEREBBÜT  Eğlenmek.
TERECCİ  (Recâ. dan) Rica etme, yalvarma. * Ümidetme, umma.
TERECCUH  Üstün olmak. Bir tarafa meyletme.
TERECCUH BİLÂ MÜRECCİH  Bir şeyin kendi zâtında diğer şeye karşı bir üstünlük vasfı olmadığı hâlde, hiç sebebsiz üstün bulunması ki; böyle bir hal imkânsızdır, muhaldir.
TERECCÜF  Deprenmek, hareket etmek.
TERECCÜL  Paklanmak, temizlenmek. * Süslenmek, ziynetlenmek. * Saç ve sakal taramak. * Yayan yürümek. * Kuyu içine girmek.
TEREDDİ  Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek. * Şal ve örtü örtünmek.
TEREDDÜD  Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak.
TEREDDÜDÂT  (Tereddüd. C.) Tereddüdler.
TEREF  İyi ve güzel yemek. * Yumuşaklık. * İnce, güzel şey.
TEREFFU'  Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak. * Fazlalaşmak.
TEREFFUÂT  (Tereffu'. C.) Yukarı kalkmalar, yükselmeler.
TEREFFUK  (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.
TEREFFÜH  Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak.
TEREFRÜF  Titremek. * şefkat göstermek.
TEREHHUS  Müsaade, ruhsat bulma. * Ucuzlama.
TEREHHÜB  Korku içinde olarak Allah'a sağlam kulluk etmek.
TEREHHÜM  (Bak: Terahhum)
TEREK  Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus bölmeli raflara da terek denilir.
TEREKAT  (Tereke. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler, terekeler.
TEREKE  (Terike) Ölen bir kimsenin bıraktığı malların hepsi.
TEREKKÜB  Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. * Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.
TEREKKÜN  (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma. * Mânen kuvvet bulma.
TEREMMU'  Deprenmek.
TEREMMÜD  Yanıp kül olmak.
TEREMMÜL  Dul kalma. (Kadının) kocası ölme.
TEREMRÜM  Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, söylemeyip kalma.
TERENNÜH  (C.: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sendeliyerek yürüme.
TERENNÜM  Güzel güzel anlatma. * Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. * Ötmek. Musikîleşmek.
TERENNÜMÂT  (Terennüm. C.) Terennümler. Güzel güzel anlatmalar. * Şarkı söylemeler. Ötmeler, musikîler.
TERENNÜMSÂZ  f. Terennüm eden, şarkı söyleyen.
TERES  t. Pezevenk manâsına gelen bir hakaret sözüdür. Hakaret için kullanılır.
TERESSÜB  Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.
TERESSÜL  Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak. * Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.
TERESSÜM  Resmedilme, resimlenme. * Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine bakma. * Tedkik ve teemmül eylemek.
TEREŞŞUH  (C.: Tereşşuhât) Terlemek, sızmak. Sızıntı. Sızıntı meydana çıkmak.
TEREŞŞUHÂT  (Tereşşuh. C.) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar. * Kulaktan gelme haberler.
TEREŞŞÜF  Suyu emme.
TEREŞŞÜŞ  Su saçılmak. * Islanmak.
TERETTÜB  Sıralanmak. * Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. * Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak. * Zuhura gelmek. * Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.
TERETTÜL  Zâhir olmak, görünmek.
TERETTÜM  Bir şeyi unutturmamak için parmağa iplik bağlama.
TEREVVİ  Tefekkür etmek, düşünmek.
TEREVVU'  Korkma.
TEREVVUH  Bir şeyden koku alma. * Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
TEREYY  Açık olmak.
TEREYYÜB  Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
TEREZZÜN  Vakar gösterme.
TERFEND  (Terfende) f. Turfanda. Mevsiminden önce yetiştirilmiş meyve veya sebze.
TERFİ'  Yükselme. Yukarı kaldırma. İ'lâ etme. * Talebenin sınıf geçmesi. * Rütbe alma. Rütbe verme.
TERFİAN  Rütbesi yükseltilerek, rütbe alarak, terfi ederek.
TERFİÂT  (Terfi'. C.) Terfiler. Rütbe vermeler. Rütbe almalar. * Yukarı kaldırmalar, yükseltmeler.
TERFİE  Dirlik düzenlik temennisinde bulunma. * Sevindirme.
TERFİH  Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.
TERFİH  Evlenen kimseye "Allah hüsn-ü imtizac eylemek nasibetsin" diye duâ etmek.
TERFİK  (Refik. den) Birinin yanına katma. Arkadaş etme.
TERFİKAN  Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.
TERFİL  Ta'zim. * Uzatma.
TERFİŞ  Görmek.
TERFİYE  Sevindirmek. * Rahat etmek.
TERGİB  Şevklendirme, ümidlendirme. Rağbet verdirme. İsteklendirme.
TERGİM  Yere sürtme. * Zelil etmek, hor ve hakir etmek. Rezil, kepaze etmek.
TERGİM-İ ENF  Burnunu yere sürtme.
TERGİS  Mal çoğaltmak.
TER-HANE  f. Tarhana.
TERHİB  (C.: Terhibât) Hal hatır sorma.
TERHİB  Korkutmak. Fazla korkutmak.
TERHİBÂT  (Tehrib. C.) Çok korkutmalar.
TERHİBAT  (Terhib. C.) Hal ve hatır sormalar.
TERHİBEN  Korkutmak suretiyle, korkutarak.
TERHİK  Misafiri çoğaltmak.
TERHİL  Göç ettirme, göçtürme, nakletme.
TERHİM  Yumuşatmak.
TERHİM  Atmak. * Kolaylaştırmak, âsân etmek. * Deveyi sebepsiz kesmek. * Yumuşak ve ince etmek. * Bir ismi kısaltma.
TERHİN  Rehin verme. Emanet bırakma.
TERHİNE  f. Tarhana.
TERHİS  Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.
TERHİSÂT  (Terhis. C.) Terhisler.
TERHUK  Yıldıramak, parıldamak. * Sallanmak. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
TERİ'  Garip kişi.
TER'İB  Çok korkutma.
TE'RİB  Kuvvet verme, sağlamlaştırma. * Çoğaltma.
TER'İB  Kavum dilimi. * Ekmek dilimi.
TERİBE  (C.: Terâyib) Göğüs.
TERİBE  Parmak ucu. * Bir ot cinsi.
TERİD  Yağla ıslanmış ekmek.
TER'İF  Burnundan kan almak.
TE'RİK  Gece uykusuz bırakma.
TERİK  Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer.
TERİKE  (C.: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız. * Deve kuşunun yabana bıraktığı yumurta.
TERİM  Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.
TE'RİS  Kandırma. * Ateş yakma. * Fitne düşürme.
TER'İS  Titremek.
TER'İŞ  Titretme. Titretilme.
TE'RİŞ  Bozmak. Fitne çıkarmak.
TERK  Bırakma, salıverme, vazgeçme. * Boşama. Bakmama. İhmal etme.
TERK-İ EDEB  Saygısızlık, edebsizlik, hürmetsizlik.
TERK-İ EVTAN  Vatanlarından ayrılma, vatanlarını terk etme.
TERK-İ HAYAT  Ölme. * Ölüm, vefât.
TERK-İ MÂSİVÂ  Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak.
TERK-İ TERK  Ucbe ve fahre girmemek için terkettiklerini de düşünmemek.(Der tarîk-i Nakşbendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk. M.)
TERKEND(E)  f. Yalan, hile, kizb.
TERKEŞ  f. Ok mahfazası, ok kuburu, sadak.
TERKIYE  Yüce etmek. Yükseltmek.
TERKİ'  (Rık'a. dan) Yamama. Yama yapma. Yama vurma.
TERKİB  Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler. * Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirine eklenen kelimelere terkib denir. Bunlar bir ismin veya sıfatın benzerleri arasında belirtilmesi için başına getirilen isim veya sıfatla birlikte meydana gelir. Meselâ: Bahçenin duvarı. Kırmızı çiçek... Bu cümleden birincisine "isim terkibi" veya "terkib-i izâfi" denir. İkincisine "Sıfat terkibi" veya "terkib-i tavsifî" denir. (Bak: Muzaf)
TERKİB-İ BEND  Edb: Birkaç bendden meydana getirilmiş manzumenin hususan gazel şekli olup müteaddit manzumeler birer beytle birbirine bağlanmıştır. (Bak: Terci'-i bend)
TERKİB-İ KIYAS  Bir davayı isbat için delil arayıp bulma usulü.
TERKİB-İ MEZCÎ  İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi.
TERKİBAT  (Terkib. C.) Terkipler. Birkaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen şeyler.
TERKİBAT-I NİSBET-İ HAFİYE  Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler.
TERKİH  İşi salâha getirmek.
TERKİK  İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma. * Tecvidde: Harfi ince okumak. * Bir kimseyi köle veya cariye etme. * Yumuşatma. * İnceltme. (Bak: Murakkik)
TERKİK  Zayıflatma. Lisanı veya ibareyi kusurlu ve bozuk kullanma.
TERKİL  Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.
TERKİM  Rakamlamak, rakam koymak. * Nişan eylemek. * Yazma. * Yarma.
TERKİN  Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme.
TERKİN  Boyama, yazma. * Bozulma, bozma. Çizme, silme.
TERKİN-İ KAYD  Kaydını silme, defterden çıkarma.
TERKİS  (Raks. dan) Oynatma, raksettirme. * Döndürmek.
TERKİŞ  (C.: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme. * Nakışlama, süsleme.
TERKİZ  (Rekz. den) Dikme. Mıhlama, saplama.
TERLİYE  Akılsız yapmak. 
TERMİD  Gül renkli olmak. * Gül etmek. * Bir nesneyi gül içinde bırakmak.
TERMİK  Fr. Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili.
TERMİL  Kana boyamak. * Kan gibi kırmızı yapmak.
TERMİM  (C.: Termimât) Onarma, tamir etme. * Kırık kemikleri iyi etme.
TERMOS  yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.
TERNİK  Bir nesneye bakıp durmak. * Gözün zayıflaması.
TERNİN  Öttürmek.
TERÖR  Fr. Yıldırma, tedhiş, korkutma. Anarşi.
TERR  Vurmak. * Kesmek. * Uzak olmak.
TERRAS  Kalkan kullanan. Kalkancı.
TERS  f. Korku.
TERSA  (C.: Tersâyâ) Hristiyan. İsevi.
TERSABEÇE  (C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu.
TERSAN  f. Korkak, korkan.
TERSANE  f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer.
TERSAYAN  (Tersâ. C.) Hristiyanlar. İseviler.
TERSENGİZ  (Ters-engiz) f. Korkutan, korku veren.
TERSİ'  Oymacılık. * Mücevherler takarak süslemek. * Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer câlib-i te'cil-i fenadır.İbka-yı eser mucib-i tahsil-i bekadır. beyti tersi'ye misaldir.
TERSİB  Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.
TERSİL  Secisiz nesir yapmak. (Bak: Tertil)
TERSİM  Resmini çizmek. Resmedilmek. Resmini yapmak.
TERSİMÎ  Resimle alâkalı ve resme dair. Grafik.
TERSİN  Süzmek.
TERSNAK  f. Korkak, korkan.
TERŞİF  Yudumlama. Yudum yudum içme.
TERŞİH  (C.: Terşihât) Süzme, sızdırma. * Besleyip eğitme, terbiye etme. * Edb: Sözü özlü söyleme. * Tezyin etmek, süslemek.
TERŞİŞ  (Reşş. den) Saçma, serpme.
TERTERE  Depretmek, harekete getirmek, tahrik etmek.
TERTİB  (C.: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak. * Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak. * Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak. * Mertebelere göre davranmak. * Hile ile aldatma.
TERTİB-İ MUKADDEMÂT  Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.
TERTİBÂT  (Tertib. C.) Düzen, düzenleme. * Karşılayıcı hazırlıklar.
TERTİBÂT-I MUKADDEME  Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.
TERTİBKERDE  f. Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş.
TERTİBSÂZ  f. Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden.
TERTİL  Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak. * Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak. * Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
TERTİL  Saçı yağlamak. * Tartmak, ölçmek.
TER Ü TAZE  f. Çok körpe, çok taze. Pek lâtif.
TERVİB  Sütü yoğurt yapmak. * Sütün yoğurt olması.
TERVİC  Revaç vermek. Değerini arttırmak. * Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.
TERVİE  Evmeyip tefekkür etmek. Acele etmeyip düşünmek.
TERVİH  (C.: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma.
TERVİHA  (C.: Teravih) Teravih namazının her dört rekatı. * Teravih namazının her dördünden sonra oturmak.
TERVİK  Durultma, süzme, saflaştırma.
TERVİL  Yağlı ekmek. * Ekmeği yağ ile ovmak.
TERVİYE  Su verme, sulama, suya kandırma. * İyiden iyiye ve derin derin düşünme.
TERVİZ  Bir yeri çayır çimen yapmak.
TERYE  Az gizli. * Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve bulantıdan gördüğü nesneler.
TER-ZEBAN  f. "Yaş dilli". Hazırcevap. * Kalem.
TERZİK  Rızık verme, besleme. Rızık için verip yedirme. Nasibdâr kılmak.
TERZİL  Rezil etme. İtibarını kırma.
TERZİZ  Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.
TESABUK  Yarış etme. Müsabaka.
TESABÜR  Bir şeyi sürekli olarak yapmak. Bir şeye devam üzere çalışma.
TESACÜL  Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.
TESADÜF  Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme. (Bak: Delil-i inayet)
TESADÜFEN  Tesadüf olarak, rastgele.
TESADÜFÎ  Rastgele. Tesadüf olarak. Tedbirsiz meydana gelmek suretiyle.
TESADÜM  Vuruşma. Şiddetle çarpışma.
TESADÜM-Ü EFKÂR  Fikirlerin çarpışması. Münazara.(Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise: Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan "bârika-i hakikat" değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkisi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir. M.)
TESAFFUH  Safha safha nazar etme. Bir bir bakma, teemmül etme.
TESAFUH  Elele tutuşma.
TESAFÜN  Lâzım olmak, icab etmek.
TESAGUR  Küçük görünme, küçülme.
TESAHHUB  Nazlanmak.
TESAHHUN  (C.: Tesahhunât) Isınma, kızma.
TESAHHUR  (C.: Tesahhurât) Zevklenip alay etme. * Aleme gülünç olma. Maskara olma.
TESAHHUR  Seher vaktinde kalkmak. * Sahur yemek.
TESAHSU'  Döndürmek.
TESAHUB  Sahip çıkma, benimseme. * Koruma. * Arkadaşlık etme.
TESABUHÂT  (Tesâhub. C.) Korumalar, sâhib olmalar. * Arkadaşlıklar.
TESAHÜL  Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme. * Gaflet ve ihmal etme.
TESAKKU'  Bir bâtıl nesneyi çekişmek.
TESAKKUB  (C.: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme. * Zâhir olmak, görünmek. * Parlamak, ruşen olmak.
TESAKKUF  Zafer bulmak.
TESAKUL  Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme.
TESAKUT  Birbiri ardınca düşmek. Birbirini düşürmek. Düşüşmek.
TESAKUTAN  Ardı ardına düşerek. Karşılıklı düşürmek suretiyle.
TESAKÜR  Sarhoş olmak.
TESALLÜB  (Bak: Tasallüb)
TESALUH  Sağır gibi görünme.
TESALÜF  (Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak olma.
TESALÜM  Sulh edişmek, barışmak.
TESAMU'  İşitmek. Bir sözü birbirinden duymak.
TESAMUH  Hoş görme. Hoş görürlük. Birbirine kolaylık gösterme. Kayıtsız olma. Gaflet etmek. * İhmal etmek.
TESAMUHAT  (Tesâmuh. C.) Hoş görmeler, müsâmahalar. * Dikkatsiz ve kayıtsız davranmalar.
TESAMUM  Sağır görünme. * Sağırlaşma.
TESANİF  (Tasnif. C.) Eserler, kitaplar.
TESANÜD  Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.
TESARU'  Güreşme. Birbiriyle güreş etme.
TESARUF  Emir ve hükmetme.
TESA'SU  Çok yaşlanmak. * Artık gün geçirmek. * Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.
TESATÜL  Ulaşmak, varmak.
TESAUD  (C.: Tesâudât) (Suud. dan) Yukarı çıkma.
TESAUF  Muvâfakat etmek, uymak, anlaşmak.
TESAÜB  Esneme. * Gaflette bulunma. Boş bulunma.
TESAÜL  Birbirine sual etme, soru sormak.
TESAVİ  İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki taraf da aynı ve bir derecede bulunmak (Tesâvi-i tarafeyn de denir.)
TESAVİ-İ KUVÂ  Kuvvetlerin müsaviliği, eşitliği.
TESAVİR  (Tasvir. C.) Tasvirler.
TESAVÜB  Esnemek. * Gafil olmak, gaflette bulunmak.
TESAVÜB  Sövmek, sövüşmek.
TESAVÜK  Yürek zayıflığından eğilip sendelemek.
TESAVÜM  Alış-verişte birbirine mukavele yapmak, anlaşmak.
TESAVÜT  (Ot) katı olmak.
TESAYÜF  (Seyf. den) Kılıçla vuruşma.
TESAYÜL  Suyun revân olup akması.
TESAYÜR  Bir uğurdan gitmek.
TESBİ'  (Seb'. den) Yediye çıkarma, yedileme. * Bir şeyi yedi parça yapma.
TESBİAN  Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak.
TESBİD  Kıl yolmak. * Yağlanmayı terk etmek.
TESBİH  Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah'ın zâtında, sıfâtında ve ef'âlinde cemi' nekaisten münezzeh olduğunu ifade etmektir. (Bak: Sübhan)
TESBİH  Tahfif etmek, hafifletmek. * Derin uyumak.
TESBİH  Dâim olmak, süreklilik. * Bir kimseyi hayatında sena edip övmek.
TESBİHAT  (Tesbih. C.) Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler.
TESBİHFEŞAN  f. Çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden.
TESBİHHAN  f. Tesbih eden, tesbih okuyan.
TESBİK  (C.: Tesbikat) (Sebk. den) Eritip kalıba dökme.
TESBİL  (Sebil. den) Bir şeyi Allah rızası için vakfetme, Allah yoluna bağlama. * Yolcu etme, yola çıkarma. * Yol gösterme. * Kesme.
TESBİT  Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme. * Bir şeyin aslını kat'i olarak bulma.
TESCİ'  Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek.
TESCİF  Bir şeyi örtme.
TESCİH  (Eşek) dişiyle bir yerini tutup ısırmak.
TESCİL  Sicile geçirme, deftere kaydetme. * Sağlamlaştırma.
TESCİLÂT  (Tescil. C.) Kütüğe geçirmeler, sicile geçirmeler.
TESCİN  (Sicn. den) Hapsetme, zindana koyma.
TESCİR  Tennur yakmak. * Denizi kurutmak. * Boşaltmak ve doldurmak. * Ağlayarak çağırmak.
TESCİYE  (Seciye. den) Üstün ahlâk kazandırma. * Bir nesneyi örtmek.
TESDİD  (Sedd. den) Hayırlı işe doğru yöneltme. * Doğrultma, doğrultulma.
TESDİS  (C.: Tesdisât) (Süds. den) Gazelin her beytine dörder mısra ilâve ile onu müseddes (altı mısralı) hâline getirmek.
TESDİYE  Çulhaların bez çözmeleri.
TESEBBÜB  (Sebeb. den) Sebeb olmak.
TESEBBÜBEN  Sebep olma suretiyle.
TESEBBÜT  (Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme. * Bir nesneye yapışmak. Tevakkuf.
TESEBBÜT  Eğlenmek, oyalanmak. Geç gelmek.
TESEBBÜT  Rahatlık. * Sâkin olmak.
TESECCU'  Kuşların cıvıltıları. * Seci' yapmalar.
TESECCÜD  (Secde. den) (C.: Teseccüdât) Secde etme, secdeye kapanma.
TESEFFÜH  Sefihleşme. * Mütegayyer olmak, değişmek. * Akılsızlık etmek.
TESEFFÜL  Örtme. * Aşağı sarkma. * Bayağılaşma, aşağılaşma.
TESEFSÜF  Yaramaz olmak.
TESEHHUB  Bulutlanma.
TESEHHUR  Sahur yemeği yeme. (Bak: Sahur)
TESEHHUR  Alay etme, maskaraya alma.
TESEHHURKÂR  Maskara.
TESEHHÜD  Uyanıklık.
TESEHHÜR  (Sehr. den) Gece uyumayıp uyanık kalma.
TESEKKÜN  (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma. * Miskin ve fakir olma.
TESEKKÜN-İ DERYA  Denizin sâkinleşmesi.
TESEKKÜN-İ NİZA'  Kavganın yatışması.TESEKKÜR : Sarhoş olma. * Şeker hastalığı. * Şeker hastalığına tutulma.
TESELLİ  Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
TESELLİ-ÂMİZ  Teselli verici, avutucu, avundurucu.
TESELLİ-PEZİR  f. Avutulabilir, avundurulabilir.
TESELLİ-YÂB  f. Avunan, avutulan, teselli bulan.
TESELLU'  Ahmak olmak.
TESELLUH  (Silâh. dan) Silâhlanma, silâh kuşanma.
TESELLUK  Yüksek yere, duvar üstüne çıkma. * Sırt üstü uyuma.
TESELLÜB  Soyunma. * Kocası ölen kadının, zinetli elbisesini çıkarıp, matem elbisesini giymesi. (Bu iyi bir âdet değildir.)
TESELLÜL  İnsanlar içinden sıyrılıp çıkma. * Verem hastalığına yakalanma.
TESELLÜM  Teslim edilen şeyi tekrar teslim alma. * Verilen bir şeyi alıp kaydetme. * Teslim olma. * İslâm olma.
TESELLÜM  Çentik çentik olma, diş diş olma. Gedik olma. * Ağzını yaşmaklama.
TESELSÜL  Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda etme. * Ulaştırma. * Man: (Bak: Delil-i ihtira)
TESELSÜL-Ü İLEL  İlletlerin zincirleme devam etmesi. Sebeblerin teselsülü.
TESELSÜLÂT  (Teselsül. C.) Zincirlemeler. Zincirleme gitmeler.
TESEMMİ  Bir şahsa veya kabileye müntesib olma. * Bir isimle isimlenme.
TESEMMUH  Cömertlik etmek.
TESEMMÜM  Zehirlenmek.
TESEMMÜMÂT  (Tesemmüm. C.) Zehirlenmeler.
TESEMMÜN  (Semen. den) şişmanlama, semirme.
TESENBÜL  Sümbülleşme, sümbül verme.
TESENNİ  İki kat olma, eğilip bükülme.
TESENNÜH  Küflenme.
TESENNÜM  Ufak olmak. * Yerden iki üç karış yüksek olmak. * Hörgüç üstüne binmek.
TESENNÜN  Halinden dönmek. * Üzerinden yıl geçmek. * Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak. * (Sinn. den) Diş çıkarma.
TESERBÜL  Gömlek giymek.
TESERRİ  Cariye alma, odalık edinme.
TESERRU'  (Sür'at. den) Koşma. Çabuk davranma.
TESERRUT  Yutmak.
TESERVÜL  Don giymek.
TESE'SÜ'  Korkmak.
TESETTÜR  Kapanıp gizlenme. Örtünme. * Fık: Kadınların ve erkeklerin başkasına, nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri.(Kur'an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için haya perdesini takmasını emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Alet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki aile hayatı, kadın - erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık - saçıklık, samimi hürmet ve muhabbeti izale edip ailevi hayatı zehirlemiştir. Hususan suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasılki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de: Ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder. S.)(Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve seri'-üt teessür olduğundan; maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta iştiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-ı nazardan sıkılarak "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur'ân'ın tesettür emri fıtri olmakla beraber; o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediyye olabilen kadınları tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevi esaretten ve sefâletten kurtarıyor. L.)(Her müslüman için avret mahallerini örtecek, kendisini sıcaktan, soğuktan koruyacak miktar elbise giymek farzdır. Bu elbisenin etekleri, erkeklerde bacakların yarısına kadar; kadınlarda ayakların yüzlerine kadar uzamalıdır. Kolları da parmak uçlarına kadar uzun bulunmalıdır. B.İ.İ.)(İhticab ve mesturiyetin "yani, perdelenme ve örtünmenin" nev'i ikidir. Biri: hane içinde ihticabdır ki, kadın kısmı evi içinde zevcinin ve mahremlerinin gayriye muhalit (Yani beraber ve birarada) olmamak ve görünmemektir. Diğeri: Hane dışında ihticabdır ki, kimseye görünmemek üzere yüzünü ve başdan aşağıya kadar bütün endamını (vücudunu) ve hatta libasını (yani: Evde giydiği elbisesini) örtmek ve gizlemektir. Bunun zıddına tekeşşüf (açılma) ve bunun da ifratına tebezzül (yani, ayak altına düşmüş ve herkesin oyuncağı olmuş derecede kıymetsiz ve mübtezel olmak) tabir olunur.Kadınlar tekeşşüfden ve tebezzülden ve ricalin (erkeklerin) iştahlı gözlerine, dar örtülerle arz-ı endam etmekten memnu'durlar. Yüzlerini ve ellerini hatta ayaklarını, namazda açık bulundurabilirler. Velâkin zaruret olmadıkça mahrem olmayana bunları (yani; yüzlerini, ellerini ve ayaklarını) dahi gösteremezler. Sokakta yüz açmak ve libasın (yani, evde giydiği elbisenin) kolunu veya eteğini örtüden (yani cilbabdan ve çarşaftan) çıkarmak, şeriatın emrine muhaliftir. İhticab (tam örtünmek) emr-i Kur'anîdir. Onda (örtünmede) tehavünün (yani, örtünmede lâkaydlık ile hassasiyet göstermemenin) vebali büyüktür. Yüz mahrem değildir tâbiri, salât (namaz) hakkında olmaktan gayride galattır. (yani: Yüz, namaz dışında mahremdir, örtülmelidir.)Sure-i Celile-i Ahzab ile inen hicab (örtünme) âyetinde: Açık-saçıklık, nehiy (haram) ve kadınlar erkekle ihtilattan (karışık bulunmaktan) men' olunarak örtü altında siyanet kılındılar. (yani, muhafaza altına alındılar.) Ziynetlerinden mâdud olan libasları (yani, süs eşyası kabul edilen evde giydikleri elbiseleri) dahi erkeklerden örtünmeye mecbur olarak (yani: Kadınlara emredilerek) bürgü ve çarşaf içinde bulundular ve yüzlerine peçe çekip yalnız gözlerini açık bulundurdular.) (Ni'met-ül İslâm'dan)(Kızlar ve kadınlar baştan aşağıya kadar örtündükten başka, yürürken de edeb-i vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sun'î veya hılkî zinetleri bilinsin diye bacak oynatıp, ayak çalmasınlar. Çapkın yürüyüşle nazar-ı dikkati celbetmesinler.) (Elmalılı Tefsiri, Sure: 24, Ayet : 31)(Tesettür etmeyip de bütün güzellik ve süspüsleriyle kendini yabancı gözlere vaz' ve teşhir eden bir kadın tabiîdir ki; istiklâl ve hürriyetini ve vakar ve izzetini muhafaza edemez. O.S.) (Bak: Avret)
TESETTÜR-Ü NİSVAN  Kadınların örtünmesi.
TESE'ÜL  (Sual. den) Dilenme, dilencilik etme.
TESEVVİ  Düzeltme, tesviye etme, düzleme.
TESEVVÜB  (Sevâb. dan) Sevap kazanma, sevaplanma. * Farz olan namazdan sonra nâfile namaz kılma.
TESEVVÜK  Misvak yapmak.
TESEVVÜL  Galip olmak, yenmek.
TESEVVÜR  Kadının çok doğurucu olması.
TESEVVÜR  Yüksekten aşağı inmek.
TESEYYÜB  (Seyyib. den) (Kadın) dul kalma.
TESEYYÜB  Üşenme, kayıtsızlık, tembellik.
TESEYYÜD  Yükseltme. * Sağlam olma.
TESFİ'  Sıcağın, insanın yüzünü yakması.
TESFİD  Kebap yapmak için eti şişe dizme.
TESFİF  Dövüp ezme, toz haline getirme.
TESFİH  (Sefahet. den) Sefih görme, sefih sayma. Akılsız, müsrif ve eğlenceye düşkün addetmek.
TESFİL  (C.: Tesfilât) (Süfl. den). Aşağılaştırma, sefilleştirme, bayağılaştırma.
TESFİR  (Sefer. den) Yolcu etme, yola çıkarma, sefere gönderme.
TESHİK  Ezme, dövme, döğerek ezme.
TESHİL  Öksürtme.
TESHİL  (C.: Teshilât) Kolaylaştırma. Zorluğa âit şeyleri kaldırma.
TESHİLAT  (Teshil. C.) Kolaylıklar.
TESHİLEN  Kolay olmak üzere.
TESHİM  Nakışlı etmek, nakışlamak.
TESHİM  Yüzüne kara vurmak.
TESHİN  Isıtmak, soğukluğunu gidermek.
TESHİNÂT  (Teshin. C.) Isıtmalar, kızdırmalar.
TESHİR  Büyüleme, sihir yapma, aldatma. * Yemek ve içmeğe muhtaç etme.
TESHİR  Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme. * İtaat ettirme. * Hakir ve zelil etmek.
TES'İD  Tebrik etme, saadetlendirme. * Sevinç ve sürur ile bayram yapma.
TE'SİF  Sacayak üstüne çömlek koymak.
TE'SİL  Tez etmek. Sür'atli yapmak.
TE'SİL  Sermaye vermek. * Asıl etmek.
TE'SİM  Günah işledin demek. Bir kimsenin günahkâr olduğunu söylemek.
TE'SİN  Tağyir etmek, değiştirmek.
TE'SİR  Bir şeyde eser ve nişane bırakma. * Vasıfları ve halleri değiştirme. * İşleme, dokuma, iz bırakma. * İçe işleme. * Kederlenme.(Esbaba te'sir-i hakiki verilmemiş. Vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur. İzzet ve azamet öyle ister. Tâ, nazar-ı zâhirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin. M.)(Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür'atle anlar ki: Te'sir ve fâiliyet lâtif, nurani, mücerred olan şeylerin şe'ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddi, kesif, cismani şeylerin hassasıdır. Evet misal olarak semadaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyâsiyle yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.Ve keza, eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey lâtif, nurani ise, sebep ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yakışıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zâhiriyenin Hâlikıyla, müsebbebatın mucidi, ancak ve ancak Nur-ül-Envar, Sâni-i Ezelî'dir. M.N.)
TES'İR  (Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme. * Kıymet ve değer koyma. Narh koyma.
TE'SİRAT  (Te'sir. C.) Te'sirler.
TE'SİS  Kurma, temelleştirme, esaslar koyma. * Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.
TE'SİSAT  (Te'sis. C.) Te'sisler, kuruluşlar. Kurulup temelleştirilen şeyler.
TE'SİYE  Teselli verme, avutma.
TESKIYE  (Saky. dan) Su verme. * Sulama.
TESKİB  (Sakb. dan) Delik açma, delme.
TESKİF  Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek.
TESKİF  Evin üstünü örtmek.
TESKİL  (Sakl. dan) Ağırlaştırma. Ağırlığını artırma.
TESKİM  (Sakm. dan) Hasta etme. * Bozuk ve yanlış sayma.
TESKİN  Rahatlandırma. Yatıştırma. Sükunet verme. Şiddet, hiddet ve ıztırabını izale etme. * Gr: Bir harfi sâkin okuma.
TESKİR  (Sekr. den) Sarhoş etme. * Gözü kamaştırıp görmesini zayıflatmak.
TESKİT  (Sükût. dan) Susturma. Sükût ettirme.
TESLİ'  Yarmak.
TESLİB  Soyunmak. * Gammazlık. * Erkeği ölen kadının, keder esvâbı giymesi.
TESLİF  Kahvaltı etme. * Takdim etmek. * Bir nesnenin fiyatını evvelden vermek.
TESLİH  (Selh. den) Derisini yüzüp çıkarma.
TESLİH  Silâhlandırma. Silâh ile donatma.
TESLİHÂT-I ASKERİYE  Askerin silâhlandırılması.
TESLİL  (Sell. den) Sıyırıp çekme. * Verem etme.
TESLİM  Bir emâneti verme. * Kabul etme. * Doğru ve haklı bulma. * Selâmetle dua etme. * Karşısındakinin hükmü altına girme. * Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme. * Belâ ve âfetten korunur olma. * Bir şeyi, yeni sâhibine verme. * Dayanamayıp pes deme. * Hakikat olduğunu söyleyip i'tiraf etme.
TESLİM-İ CAN  Ölme.
TESLİM-İ RUH  Ölme. Ruhu teslim etme.
TESLİM  Diş diş etme. Merdiven haline getirme, ayak ayak düzme.
TESLİMAT  (Teslim. C.) Bir hesap üzerine yapılan ödemeler.
TESLİMİYET  Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.
TESLİM-KERDE  f. Teslim edilmiş olan.
TESLİS  Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenab-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenab-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)
TESLİT  Havâle etmek. (Bak: Taslit)
TESLİYE  Avutma, teselli etme.
TESLİYE-İ HÂTIR  Gönül alınma.
TESLİYET  Avutma, teselli verme.
TESLİYET-BAHŞ  f. Avutucu, teselli verici.
TESLİYET-KÂR  f. Avutucu, teselli verici.
TESMİ'  (C.: Tesmiât) (Sem'. den) İşittirme, duyurma.
TESMİA  Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma.
TESMİAT  (Tesmi. C.) İşittirmeler, duyurmalar.
TESMİD  Yere ters ve kül dökmek.
TESMİH  Yab yab gitmek. * Süngü ağacını yontup düzeltmek.
TESMİM  Zehirleme.
TESMİMEN  Zehirleyerek.
TESMİN  (Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma. * Bir şeye kıymet biçme.
TESMİN  (Semen. den) Semirtme, yağlatma.
TESMİR  Çivileme, mıhlama.
TESMİR  (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması. * Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.
TESMİR  Koyu nesneye su katıp duru etmek. * İksir ile sağlamlaştırmak.
TESMİT  Edb: Gazel yahut kasideyi "müsemmat" tarzında tanzim etme.
TESMİT  Aksıran kimselere: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" demek.
TESMİYE  İsimlendirme. Ad verme. * Besmele çekme.
TESNİD  Dayak vurmak.
TESNİM  Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Cennet meşrubatının en yükseğidir. (E.T.)
TESNİYE  Vasıflandırma. * Gr: Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli, kelimeyi iki şeye delâlet ettiren siga. Bu şekil kelimenin sonuna "elif-nun" veya "ye-nun" getirilerek yapılır. Meselâ: Recul: Adam. İki adam demek için: Reculân () veya Reculeyn () denir.
TESNİYE  Bir şeyi kolaylaştırma.
TESRİ'  Hızlandırma. Sür'atlendirme. Acele ettirme.
TESRİAN  Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için.
TESRİÂT  (Tesri'. C.) Çabuklaştırmalar, hızlandırmalar.
TESRİB  Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır. * Darılma. Ayıplama. * Başa kakma.
TESRİB  (Sürub. dan) (Asker) gönderme, yollama. * Atı ve deveyi bölük bölük edip yollamak.
TESRİC  Kandil yakmak. * Güzelleştirmek. * Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer vurma.
TESRİD  Davar boğazlandığında daha soğumadan bir yerini kesmek veya kırmak.
TESRİD  Sahtiyan dikmek. * Kırba dikmek.
TESRİH  Talâk. Boşanma, ayrılma. * Halâs etme, kurtarma. * Bırakma, salıverme. * Kıl tarama. * Asan etme, kolaylaştırma.
TESRİH-İ LİHYE  Sakal bırakma.
TESRİK  (Sirkat. den) (C.: Tesrikat) Bir kimseye hırsız deme.
TESRİR  (C.: Tesrirât) (Sürur. dan) Sevindirme.
TESRİYE  Gam ve kederi bırakma. Kederi yok etme.
TESTİH  Yassı ve düz yapmak. * Eşit yapmak, beraber etmek.
TESTİH  Yün ve pamuk tepmek.
TESTİR  Gizleme, saklama, setretme, örtme.
TESVİB  Sevab vermek demektir. Sevab da ceza gibi, hayır veya şer herhangi bir şeyin karşılığıdır. Sevab, hayırda meşhur olmuştur. Lisanımızda da ceza, şerde kullanılmıştır. (E.T.)
TESVİD  Karartma. Yazı ile karalama. Yazmak, müsvedde yapmak.
TESVİF  (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
TESVİG  Cevaz verme. * Kolaylaştırma. * Tecavüz etmek, haddini aşmak.
TESVİK  (Sevk. den) Sürme, ileri gütme.
TESVİK  (Misvak. dan) Dişleri misvaklama.
TESVİL  (C.: Tesvilât) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma. * Tezyin etmek, süslemek.
TESVİM  Davarı otlamaya salmak. * İşaretlemek, nişan etmek. * Dağlamak.
TESVİR  Büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme. * Koluna bilezik yapma.
TESVİR  Toz kaldırma. * Derin ve gizli mânayı araştırma.
TESVİS  Buğdaya bit düşmek.
TESVİT  Karıştırmak.
TESVİYE  Seviyelendirme. Düzleme. Beraber etme. İki şeyi müsavi etme. * Bir neticeye bağlama.
TESVİYE-İ DEYN  Borç ödeme.
TESVİYE-İ UMÛR  İşlerin görülüp neticelendirilmesi.
TESYAR  Gönderme, gönderilme. (Eşya hakkında) (Tisyâr şekli yanlıştır)
TESYİL  Akıtma. Akıtılma. Sel gibi akıtılma.
TESYİR  (Seyr. den) (C: Tesyirât) Gönderme, yollama. Seyrettirme. * Sürmek. * Bezi yol yol alaca edip dokumak.
TEŞABÜH  Benzeşme. Birbirine benzeme.
TEŞABÜK  Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.
TEŞABÜR  Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.
TEŞACÜR  (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.
TEŞAFF  Kap içinde olan suyu içmek.
TEŞAHH  Bahillik edişmek.
TEŞAHHUB  Akmak, seyelan etmek.
TEŞAHHUM  (Şahm. dan) Yağlanma, semirme, şişmanlama.
TEŞAHHUS  (C.: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme.
TEŞAHUS  Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak.
TEŞAHÜD  Hazır olmak.
TEŞAKİ  (Şekvâ. dan) Birbirinden şikâyet etme. * Dertleşme.
TEŞAKK  Muhalefet edişmek, uyuşamamak. * Zor ve meşakkatli olmak.
TEŞAKKUK  (Şakk. dan) Yarılma, ikiye ayrılma.
TEŞAKÜL  (şekl. den) şekil ve suretçe bir olma. Birbirine uyma.
TEŞAKÜS  Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
TEŞAM  Yılışmak, gülüşmek. * Koklaşmak.
TEŞAMUH  (şemh. den) Yüce, büyük, yüksek olmak. Yükselmek.
TEŞANÜ'  Buğz edişmek, kin gütmek.
TEŞARÜK  Ortaklık etme. Birbirine ortak olma.
TEŞA'ŞU'  Şaşaalanma, parıldama.
TEŞATÜM  (şetm. den) Sövüşme.
TEŞA'U'  Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması.
TEŞAUB  Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma.
TEŞA'UB  Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma. * Bozuk bir şeyin düzelmesi. * Iraklaşmak.
TEŞA'UB-U AKVAM  Kavimlerin kısım kısım, şube şube olması.
TEŞA'UBÂT  (Teşa'ub. C.) Şubeler. Bölük bölük, kısım kısım olmalar.
TEŞA'UL  (şu'l. den) Parlama, tutuşma.
TEŞAUR  şâirlik taslamak. Kendini şâir gibi göstermek.
TEŞA'UR  (Şa'r. dan) Kıllanma, tüylenme.
TEŞA'US  Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak.
TEŞAÜM  şom tutmak.
TEŞAÜN  Eskimek.
TEŞAVÜR  (Şurâ. dan) Danışma, müşâvere etme.
TEŞAVÜS  Gururlanıp gözücuyla bakmak.
TEŞAYU'  Birbiriyle yâr olmak.
TEŞBİ'  Karnını doyurma.
TEŞBİB  Saç ve sakal ağarmak. * Ateş yakma. * Kasidede mahbubdan bahsetme.
TEŞBİH  (C.: Teşbihât) Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek. (Bak: Müşebbihe) *Edb: Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek san'atı. Erkân-ı teşbih: (Teşbihin rükünleri) : 1- Müşebbeh (Benzetilen), 2 - Müşebbehün bih (Kendisine benzetilen), 3 - Vech-i şebeh (benzetme ciheti), 4 - Edât-ı teşbih (Teşbih edatı) Birinci ve ikinciye (Yâni, müşebbeh ve müşebbehün bih) "tarafeyn : İki taraf" denir. Meselâ: "Nuri şecâatte Hazret-i Ali gibidir" denildiğinde: "Nuri" müşebbeh, "şecâatte" vech-i şebeh, "Hazret-i Ali" kelimesi ise müşebbehün bih'dir. "Gibi" kelimesi ise edat-ı teşbihtir. Edât-ı teşbih olanlar: "gibi, meselâ, misâl, sanki, meğerki, mesel, mânend, andırır, âdetâ, çü, çün, tek, benzer, zannolunur, veş" (gibi kelimelerdir.)(Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: "Sevr" ve "Hut" isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hut timsâlinde berri ve bahri hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismani bir balık zannedilerek Hadise ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevide derin bir ses işitildi. Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp ta ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür. " İşte bu Hadisi işiten, hakikata vâsıl olmıyan inkâra sapar. Halbuki, yirmi dakika o Hadisten sonra kat'iyyen sabittir ki: Biri geldi. Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki: "Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü. " Yetmiş yaşına giren o münafık cehennemin bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide esfel-i sâfiline küfre sukuttan ibaret olduğunu gayet beligane bir surette Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir. S.)(Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. R.N.)
TEŞBİHÂT  (Teşbih. C.) Benzetmeler, teşbihler, benzetilmeler.
TEŞBİH-PERESTLİK  Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek.
TEŞBİH  Yassı ve enli yapmak.
TEŞBİK  (Şebeke. den) Şebekeleştirme, ağ biçimine koyma.
TEŞBİR  Karışlama. * Ölçme.
TEŞBİT  Bir kimseyi işinden geciktirme, mani olma.
TEŞBİT  Dağıtmak, perâkende etmek.
TEŞCİ'  Şecâatlandırma, cesaret verme. Bahadırlık etme.
TEŞCİR  (Şecer. den) Ağaçlandırma.
TEŞDİB  Arıtmak, temizlemek. * Tımar etmek.
TEŞDİD  Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme. * Gr: Harfi iki defa okuma. Harfi şeddeli okumak.
TEŞDİH  Baş yarmak.
TEŞEBBU'  Tok değilken kendini tok göstermek.
TEŞEBBÜB  şap haline gelme, şaplaşma.
TEŞEBBÜH  Benzemek, müşâbehet etmek. Zorla benzemeğe çalışmak.
TEŞEBBÜH-Ü Bİ-L VÂCİB  (Bak: Aristo)
TEŞEBBÜK  (Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme. * Parmaklarını birbirine giriştirmek.
TEŞEBBÜS  Bir işe girişmek. Bir işi ilk olarak teklif etmek. * Sağlam bir niyetle bir şeye başlamak. * El ile yapışıp bırakmamak.
TEŞECCU'  Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.
TEŞECCÜR  Ağaçlanma, ağaçlaşma.
TEŞEDDUK  Ağzın köşesiyle konuşmak.
TEŞEDDÜD  Sertleşme. Kuvvet ve dayanıklık kesbetme. Şiddetlenme. Çok şiddetli olma. * Keskinleşme.
TEŞEFFİ  Rahatlamak. Şifâ bulmak. * Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.(Tenkidin sâiki ya nefretin teşeffisidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi...R.N.)
TEŞEFFİ-İ GAYZ  Öfkesinin öcünü alarak rahatlamak. İntikam alarak yüreğini soğutmak.
TEŞEFFU'  şafiî mezhebine geçmek. şafiî olmak.
TEŞEHHİ  Hırsla istemek. İştahlanmak.
TEŞEHHUT  Maktulün kan içinde yuvarlanması.
TEŞEHHÜD  Şehadet getirmek. * Namazdaki şehadet miktarı oturmak ve "Et-tahiyyât" okumak.
TEŞEKKİ  (C.: Teşekkiyât) Şekvada bulunma. Kötü ahvalini ihbar ile şikâyet etme.
TEŞEKKÜK  şek ve şüphe etme.
TEŞEKKÜL  şekillenme. şekil alma. * Meydana gelme.
TEŞEKKÜLÂT  (Teşekkül. C.) Teşekküller. şekillenmeler. * Kuruluşlar.
TEŞEKKÜLÂT-I ARZİYE  Dünyanın ilk yaratılışı.( $Ey Arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder ve $ $ âyeti de semavatın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir. Ve $ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır; sonra mâyi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava-i nesimiden bir sema hasıl olmuştur; sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir; ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat, in'ikad etmiş, vücuda gelmiştir.Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi-i nâri hasıl olmuştur; sonra o mâyi-i nâri, bürudet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçalarını fırlatmıştır, o parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $ nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i Esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i Esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i Esiriyeye işarettir ki: Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu Esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Esiri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. İşte arzın, hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlıyarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı, semavattan sonra başlarsa da, bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâen alâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder. İ.İ.)
TEŞEKKÜR  Yapılan iyilikten memnun kalındığını bildirmek için söylenen şükür ifadesi. * Şükür etmek. * Birisine karşı "Sağ ol, var ol, ömrüne bereket" gibi söylenen minnet sözleri.
TEŞEKKÜRÂT  (Teşekkür. C.) Teşekkürler.
TEŞELŞÜL  (C.: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması. * Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.
TEŞEMMÜL  İhrama bürünme.
TEŞEMMÜM  (şemm. den) Koklama.
TEŞEMMÜR  İşe hazırlanma.
TEŞEMMÜS  (Şems. den) Güneşleme, güneşe çıkma. * Güneş çarpması.
TEŞEMMÜT  Hayırla ve bereketle duâ etmek.
TEŞENNÜC  (Şenc. den) (C.: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma. * Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması. * Korkmak. * Titremek.
TEŞENNÜF  Küpe takınma. * Süslenme.
TEŞENNÜN  Adamın ihtiyarlıktan dolayı derisinin buruşup kuruması. * Eskimek.
TEŞERRU'  şeriata uygun davranma.
TEŞERRUK  Güneşte oturmak.
TEŞERRÜB  Suyu kendine çekme, içme. * Meşreb sahibi olma.
TEŞERRÜF  şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme.
TEŞERRÜFÂT  (Teşerrüf. C.) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.
TEŞETTİ  (Şitâ. dan) Kışlama. Kış mevsimi boyunca bir yerde oturma. Kışı geçirme.
TEŞETTÜT  Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
TEŞE'UB  Budaklanmak. * Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak.
TEŞE'ÜM  Kötüye yorma. Uğursuz sayma. Bu anlayış dinimizde men edilmiştir. * Sola dönme. * Sola yatma.
TEŞEVVUK  şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme.
TEŞEVVÜH  Çirkinlik.
TEŞEVVÜŞ  Karma karışık olma. * Bulanıklık, karışıklık.
TEŞEYTUN  Yaramazlık etmek.
TEŞEYYU'  Şiilik taslamak. Şii olma. (Bak: Şia) * Vedalaşmak. * Ardınca ve peşinden gitmek.
TEŞEYYUH  Şeyh olduğunu iddia etmek. Şeyhlik taslama. * İhtiyarlama, yaşlanma.
TEŞEYYÜB  (C.: Teşeyyübât) İhmalcilik, kayıtsızlık.
TEŞEYYÜD  Yükseltme. Sağlamlaştırma.
TEŞEYYÜH  (Şeyh. den) İhtiyarlama. * Şeyhlik iddiasında bulunma.
TEŞEZZİ  Pâre pâre olmak. Pârelenmek.
TEŞEZZÜB  Dağılma, dağınık olma.
TEŞEZZÜN  Yoğun ve katı olmak.
TEŞEZZÜR  Ayrılmak. * Korkmak. * Hazırlanmak. * Davara binmek.
TEŞFİ'  Şefaat etmek, affı için sebep olmak.
TEŞFİYE  (Şifâ. dan) İyileştirme, şifalandırma.
TEŞHİR  Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme. * Meşhur ve nâmdâr kılmak. * Kılıç sıyırma.
TEŞHİR-İ SİLÂH  Silâh çekme.
TEŞHİRGÂH  f. Sergi yeri, herkese gösterme yeri.
TEŞHİRGÂH-I ENÂM  f. Mahlukatın herkese gösterildiği yer, dünyâ.
TEŞHİS  Şahıslandırma. Şekil ve suret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama. Tanıma. * Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek. * Edb: Canlılandırmak, suretlendirmek. * Eşyaya şahsiyet vermek.
TEŞHİT  Kana bulaştırmak.
TEŞHİYE  "Gönlün ne isterse sana vereyim" demek.
TEŞHİZ  (C.: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme. * Bileme. * Gücünü, kuvvetini artırma. *Uyandırma.
TEŞ'İB  (C: Teş'ibât) Şubelere ayırma, dallandırma.
TE'ŞİB  Kandırmak.
TEŞ'İL  (Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme.
TE'ŞİR  Gedik etmek.
TEŞKİH  Hurma koruğu renklenmeye başlamak.
TEŞKİK  (Şakk. dan) Parça parça yarma. İkiye ayırma. Yarmak.
TEŞKİK  Şüphede bırakmak. Şüpheye atmak.
TEŞKİKÂT  Şek ve şüpheler. Şüphede bırakmalar.
TEŞKİL  Vücud vermek. Suretlendirmek. Şekil vermek. Meydana getirmek. * Atın iki önayağı ve art ayağının birisinin beyaz olması.
TEŞKİLÂT  Tertipli ve düzenli çalışan birlik.
TEŞKİLÂT-I ESASİYE  Anayasa. Kanun-u esasî. Devletin temel kuruluş şeklini tayin eden ve teşrinin yani meclisin, hükümetin ve mahkemelerin salâhiyetleri nasıl kullanılacağını; vatandaşların umumi hak ve hürriyetlerini gösteren temel kanunlardır.
TEŞMİ'  (Şem'. den) Mumlama, bal mumuna batırma.
TEŞMİL  Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle yürümek.
TEŞMİM  (Şemm. den) Koklatma. Koklatılma.
TEŞMİR  (Şemr. den) Sıvama veya sıvanma.
TEŞMİR-İ SÂİD  Kolları sıvama. * Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme.
TEŞMİS  (Şems. den) Güneşe tutma, güneşe serme. * Güneşe tutup hasta etme.
TEŞMİT  Aksıran kimseye: "Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin" deme.
TEŞMİYET  Aksırana karşı hayır ve bereketle duâ etmek.(Yerhamükümullâh: Allah size merhamet ve rahmet ihsan etsin) meâlinde dua etmek.
TEŞNE  f. Susamış. * Mc: İstekli, çok arzulayan, heveskâr.
TEŞNEDİL  (C.: Teşnedilân) Candan ve yürekten isteyen.
TEŞNEGÂN  (Teşne. C.) f. İstekliler. * Susamışlar.
TEŞNEGÎ  f. Susama.
TEŞNELEB  f. Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz.
TEŞNİ'  Başa kakmak. * Davara binmek. * Silâh takınmak. * Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak. * Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.
TEŞNİÂT  (Teşni'. C.) Ayıplamalar, çirkin bulmalar.
TEŞNİF  Küpe takma. Küpe takınma. * Süslenme. Küpe ile süsleme.
TEŞNİR  Ayıp vermek.
TEŞRİ'  Yolu açık ve vâzıh kılma. * Şeriata isnad ve nisbet eylemek. * Kanun vaz' ve tenfiz eylemek. * Peygamberimizin (A.S.M.) şeriata dair emretmesi. * Havuza su getirmek.
TEŞRİ'-İ EVAMİR  Emirleri, işleri şeriata göre yürütme, idare etme, işleri şeriata uygun kılma.
TEŞRİ' EYLEMEK  Dinî emir ve yasakları bildirmek. Kanun bildirmek. Bir emrin kanun gibi tatbikini istemek.
TEŞRİC  Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak. * Kerpiçi yerinden ayırmak.
TEŞRİD  Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek. * Nefyetme, kovalama. * Belâya atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme. * Birisinin ayıbını teşhir eylemek.
TEŞRİF  Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek. * Bir yere buyurmak.
TEŞRİFAT  (Teşrif. C.) Resmî kabul ve ziyaretlerdeki kabul merasimi. Protokol.
TEŞRİH  Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak. * Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.
TEŞRİHAT  Açıklamak, tafsilât vermek, inceden inceye araştırmak.
TEŞRİHAT-I HİKEMİYE  Hikmet ve felsefe nazarıyla yapılan araştırma, açıklama.
TEŞRİÎ  (Teşriiye) Şeriatla, kanun ile, kanun yapma ile alâkalı, şeriata müteallik, kanuna dair.
TEŞRİÎ MASUNİYYET  (Masuniyyet-i teşriiye) Milletvekillerinin Meclis'te izhar ettikleri fikir ve verdikleri reylerden, mes'uliyete tâbi olmamaları.
TEŞRİK  Güneşlendirme. Güneşte kurutma. * Eti parçalayıp güneşte kurutma. * Doğu tarafına gitme.
TEŞRİK  Ortak etme. İştirak ettirme.
TEŞRİK-İ MESAÎ  Birlikte çalışmak. İşbirliği etmek. Bir işi beraber yapmak.
TEŞRİK TEKBİRLERİ  Zilhiccenin dokuzuncu günü, yani Kurban Bayramının arefe günü, sabah namazından başlayarak, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar olan, her farz namazın selâmından sonraki alınan tekbirler.
TEŞRİM  Yarmak. * Yırtmak.
TEŞRİN  Eskiden yılın on ve onbirinci aylarına verilen ortak isim.
TEŞRİN-İ EVVEL  Ekim ayı.
TEŞRİN-İ SÂNİ  Kasım ayı.
TEŞRİR  Güneşte bez serip kurutmak.
TEŞT  Tekne, teşin, leğen, kap.
TEŞTİR  Edb: Bir gazeli teşkil eden beyitlerin beher mısraı arasına ikişer mısra ilâve etmek.
TEŞTİR  Bir nesneye ayıp vermek, noksanlık vermek.
TEŞTİT  Dağıtma, dağıtılma. Perişan etme.
TEŞTİYE  Kışın uyuyan hayvanların uykusu.
TEŞVİF  Tezyin etmek, süslemek.* Haberli olmak, anlamak, muttali olmak. * Bakmak, nazar etmek.
TEŞVİH  Çirkin yapmak.
TEŞVİK  Şevklendirme. Şevke getirme. Kışkırtma. Kaldırma. Cesaret verme.
TEŞVİK  Diken bitmek. * Ağacın dikenli olması.
TEŞVİKAT  (Teşvik. C.) İsteklendirmeler, şevke getirmeler. Kışkırtmalar.
TEŞVİR  İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme. * Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.
TEŞVİŞ  Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma.
TEŞVİŞİYYET  Karışıklık, bozukluk.
TEŞVİT  Tüyü ve kılı gitsin diye ateşe tutmak.
TEŞVİYE  Kebap yapmak. Kebap vermek.
TEŞYİ'  Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek. * Cesaretlendirmek.
TEŞYİD  Müşeyyed etmek. Binayı yükseltip sağlamlaştırmak.
TEŞYİE  Dilemek, istemek.
TEŞZİB  Ağaç budamak.
TETABBUB  (Tıbb. dan) Hekim olmadığı hâlde hekimlik yapma.
TETABU'  Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.
TETABU-U İZAFAT  Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.)
TETABUK  Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
TETAFFUL  (Tufl. dan) Dalkavukluk.
TETAHHUL  Tıb: Dalak şişmesi.
TETAHHUR  Temizlenme. * Günah işlemekten uzaklaşma.
TETAHHURÂT  (Tetahhur. C.) Temizlenmeler.
TETALLU'  Boynunu uzatarak başını kaldırma.
TETA'UM  (Ta'm. dan) Tatma, tadına bakma.
TETAVÜL  Uzun olma, uzama. * Zulüm etme. * Birbirine muhalefet, kibir ve taazzum etme. * Musallat olma. * Mugayeret eylemek.
TETAVVU'  (Bak: Tatavvu') 
TETAVVUAN  Nafile olarak, nafile tarzında.
TETAVVUF  Tavaf etme. Ziyaret maksadıyla bir şeyin veya bir yerin etrafını dolanma.
TETAVVUK  Boyuna gerdanlık gibi şeyler takma.
TETAVVUS  Tavus gibi renk renk elbise giyme.
TETAYÜR  (Tayeran. dan) Uçuşma. Uçuşup dağılma.
TETBİ'  Peşini bırakmayıp iyice araştırma. * Uyma, tâbi olma.
TETBİN  Fikrinde ve görüşünde dikkat etmek.
TETBİR  Helâk etmek, mahvetmek.
TETBİT  Zarar ve ziyan yapma.
TE'TE  Tekebbürlenmek, gururlanmak. Ululanmak.
TETEBBU'  Araştırıp tetkik etme. Derinliğine inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek için okuma.
TETEBBUÂT  Araştırıp incelemeler. Arayıp öğrenmeler.
TE'TEE  Söylerken dilini, "tâ" lâfzına döndürmek.
TETELLU'  Kalkmak için boynunu uzatmak.
TETERRÜB  Toz toprak içinde kalma.
TETERRÜS  Kalkanla siper yapmak.
TETEVVÜC  Tac giyme.
TETFÜL  Tilki eniği.
TETİM  Aşkla söylemek.
TETİMME  (Tetümme) (C.: Tetümmat) Tamam etme. Tamamlama. * Ek. Noksanını tamamlamak için ilâve edilen.
TE'TİYE  Su yolunu vermek.
TETKİK  (Bak: Tedkik)
TETLİYE  Nezretme. Adağı yerine getirme. * Farzdan sonra nafile namaz kılma.
TETMİM  Tamamlama, bitirme. * Edb: Bir şiiri tamam etmek.
TETNİH  Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
TETRA  Birbiri ardınca olmak. Birbirinin peşinden gelmek.
TETRE'  (Tarae. den) Ârız olur, meydana gelir (meâlinde).
TETRİB  Toza toprağa bulaştırma.
TETRİH  Tasalandırmak. Hüzünlendirmek, üzmek.
TETRİS  Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
TETVİBE  Tevbe etmek.
TETVİC  (C.: Tetvicât) Tac giydirme.
TETYİB  Helâk etmek, mahvetmek.
TEVA  Mâlın helâkı. Mülkün helâk olması.
TEVABİ'  (Tabi'. C.) Maiyyet. Bir kimseye tâbi olanlar. İman ve İslâmiyet veya herhangi bir hususta birisine bağlı bulunanlar. * Uşaklar. * Bir merkeze bağlı olan yerler. * Gr: Evvelki kelimeye göre hareke alan kelimeler.
TEVABİL  (Tâbel ve Tâbil. C.) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.
TEVABİT  (Tâbut. C.) Tabutlar, sandıklar.
TEVACÜD  Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi.
TEVACÜH  (Vech. den) Yüz yüze olma. Karşı karşıya gelme.
TEVADD  Muhabbet etmek, sevmek.
TEVADU'  (İki taraf düşmanlıktan vazgeçip) barışma.
TEVAFFUK  (Vefk. den) Muvaffak olma, başarma.
TEVAFİ  Tamam olmak, tamamlanmak.
TEVAFUK  Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
TEVAFUKAT  (Tevâfuk. C.) Uygunluklar. Tevafuklar.
TEVAFUKAT-I GAYBİYE  Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.(Elbette böyle mübarek bir cemaatte ve tevafukat-ı gaybiyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiye var ve ben görüyorum fakat herkese ve umuma gösteremiyorum. M.)
TEVAFÜR  (C.: Tevafürât) Artma, çoğalma.
TEVAFÜRÂT  (Tevafür. C.) Artmalar, çoğalmalar.
TEVAGGUL  Çok uğraşma, meşgul olma. Bir işin çok ilerisine varmak.
TEVAGGULÂT  (Tevaggul. C.) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar.
TEVAGGUN  Cenk içinde ikdam etmek. Savaşta sebat edip ilerlemek.
TEVAGGUZ  Çok sıcak olmak.
TEVAHHİ  Daha çabuk, acele, sür'atli.
TEVAHHİ  Talep etmek, istemek.
TEVAHHUD  Vahid, tek olmak.
TEVAHHUŞ  Korkmak. Ürkmek. Kaçmak. * Hâli, tenhâ ve ıssız olmak.
TEVAHUK  Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.
TEVAİF  (Bak: Tavaif)
TEVAK  İstekli kimse.
TEVAKİ'  (Tevki'. C.) Fermanlar.
TEVAKKİ  Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma.
TEVAKKU'  (C.: Tevakkuât) (Vuku. dan) Bekleme, umma, ümid etme. İsteme, arzu etme.
TEVAKKUD  Tutuşup yanma.
TEVAKKUF  Durma. Eğlenip kalma. Duraklama.
TEVAKKUFÂT  (Tevakkuf. C.) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler.
TEVAKKUL  Dağ üstüne çıkmak.
TEVAKKUR  (Vekar. dan) Vakar peydâ etme. Vakarlanma.
TEVAKKUS  Şiddetle basmak. * Atın seyri.
TEVAKUN  Noksan etmek, eksiltmek.
TEVAKÜL  (Vekl. den) Birbirini vekil etme.
TEVALİ  Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
TEVALİYEN  Tevali etmek suretiyle.
TEVALÜD  Doğma, doğurma.
TEVAMÜR  Danışmak, istişare etmek.
TEVANA  (Tüvânâ) f. Güçlü, kuvvetli, iktidarlı.
TEVANİ  f. İşde tembellik etmek. * Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek.
TEVARİ  Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.
TEVARİ-İ KAMER  Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TEVARİH  (Târih. C.) Tarihler. Hâdiselerin zuhur zamanını kaydeden kitaplar.
TEVARÜD  Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma. * Arka arkaya gelmek. * Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.
TEVARÜS  Mirasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Miras yemek.
TEVARÜSÂT  (Tevarüs. C.) Tevarüsler, mirasa konmalar. * İrsen geçmeler, irsî olarak geçmeler.
TEVASİ  (Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme.
TEVASSUL  Ulaşma, kavuşma, bitişme. * Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.
TEVASUK  (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.
TEVASÜL  Birbirine ulaşma.
TEVATÜR  Kuvvetli haber. * Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak. * Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia. * Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.(Mâlumdur ki; üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakini ifâde eden tevâtür derecesinde o hadisenin kat'i vukuuna delâlet eder.İşte, meşrebce ve meslekce ve isti'dâdca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikinin muhtelif tabakatından ve evliyânın muhtelif turuklarından ve asfiyanın muhtelif mesleklerinden ve hükema-i hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki: kâinat mezâhirinde ve mevcudat âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, bir tek Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un tecelliyat-ı kemalidir ve cilve-i cemal-i esmasıdır. S.)(...Sahabeler, Kur'anın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyade, Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) ef'al ve akvalinin muhafazasında, bâhusus ahkâma ve mu'cizata dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehadet ediyor. Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) ait en küçük bir hareketi, bir sireti, bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehadisiyye şehâdet ediyor. Hem asr-ı saâdette, mu'cizatı ve medar-ı ahkâm ehadisi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb'a kitabetle kaydettiler. Hususan Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-i As, bahusus otuz kırk sene sonra, Tabiînin binler muhakkikleri, ehadisi ve mu'cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler, yazı ile muhafaza ettiler. Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule, vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp; bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehadisi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) temessül edip, yakaza halinde Onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadis-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler. İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler; böyle elden ele (kuvvetli, emin, müteaddit ve çok, belki hadsiz ellerden) sağlam olarak bize gelmiş.İşte buna binaen; "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen, şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış ve sâfidir?" hatıra gelmemelidir. M.)(Naklolunan haberler eğer tevatür suretinde olsa, kat'idir. Tevatür iki kısımdır. Biri: "Sarih Tevatür" biri: "Manevî Tevatür" dür. Manevî tevatür de iki kısımdır. Biri: "Sükûtî" dir. Yâni, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemaat onu tekzib etmezse, sükût ile mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan haber verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatâyı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sukûtu o hâdisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder. İkinci kısım tevatür-ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş." denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette haber veriyor... biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyaân eder.. fakat umumen, aynı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukuu; mütevatir-i bilmânadır, kat'idir. İhtilâf-ı suret ise, zarar vermez. M.)
TEVATÜRÂT  (Tevatür. C.) Tevatürler, ağızdan ağıza dolaşıp yayılan haberler.
TEVATÜREN  Ağızdan ağıza yayılarak. Tevatür suretiyle.
TEVA'UL  Yüksek yere çıkmak.
TEVA'UN  Davarın, beslenip semizlemek hususunda nihayet hududu bulması.
TEVAÜD  (Va'd. den) Birbirine söz verme. Va'dleşme.
TEVAZİ  (Vezy. den) İki çizginin birbirine değmeden sonsuza kadar yanyana uzaması, paralellik.
TEVAZU'  Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli. (Bak: Küfran-ı nimet)(Her adam için, hey'et-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek. Tâ, o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası, küçüklüktür; yani, tevâzudur. Küçüklüğün mizânı büyüklüktür; yani, tekebbürdür. M.)
TEVAZU'KÂR  f. Tevazulu, alçak gönüllü.
TEVAZÜF  Birbiriyle sallanıp yürümek.
TEVAZÜN  Denklik. Müvâzene hâsıl olmak. Aynı tartıda olmak. Karşılıklı iki taraf da vezinde müsâvi olmak. Denkleşmek.
TEVAZZU'  Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu.
TEVAZZUH  (Bak: Tavazzuh)
TEVBE  (Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. Allah'dan afv dilemek. Bir daha işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak. (Bak: Afv)
TEVBE-İ NASUH  Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak.
TEVBEKÂR  f. Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan.
TEVBE SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 9. suresidir. Berae Suresi de denir. Medenîdir.
TEVBEŞİKEN  f. Tevbesini bozan.
TEVBİH  Azarlama. Levm etme.
TEVBİHAT  (Tevbih. C.) Azarlamalar, tekdirler.
TEVBİHAT-I ŞEDİDE  Şiddetli tekdir ve azarlamalar.
TEVBİS  Köpek yavrusunun gözlerini açması.
TEVCİB  (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek. * Bir iş için vakit belirlemek.
TEVCİH  Döndürmek, yöneltmek. * Tefsir etmek. * Birisini bir tarafa göndermek. * Rütbe vermek. * Bir kimseye söz atmak. * Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.
TEVCİH-İ KELÂM  Sözle işarette bulunmak. * Birbirinin zıddı muhtelif mânaya gelebilen kelimeyi sözde kullanmak.
TEVCİHÂT  (Tevcih. C.) Verilmiş rütbeler. Tevcihler. * İşaret eden mânalar.
TEVDİ'  Emanet vermek, bırakmak. * Misafirin veda etmesi. Giderken kalanlara: Allah'a ısmarladık gibi veda etmesi, bolluk hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi. * Mutlaka terkedip bırakmak.
TEVDİAN  Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.
TEVDİÂT  Emânetler. Emânet bırakmalar. Emniyetli bir yere kıymetli bir şeyi teslim etmek.
TEV'EBAN  Davar memesinin iki yanı.
TEVECCU'  (C.: Teveccuât) Ağrıma, vecâlanma. Acımak.
TEVECCÜD  (Vecd. den) Coşma, vecde gelme.
TEVECCÜH  Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme. * Mânen üzerine düşme. * Ait olmak. * Hoşlanmak. * Sevgi, alâka.
TEVECCÜH-Ü NÂS  İnsanların, bir kimseyi beğenip, ona teveccüh etmeleri ve medh ü senâ etmeleri.(Teveccüh-ü nâs istenilmez; belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusiyle teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şân ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın. L.)
TEVECCÜHÂT  (Teveccüh. C.) Teveccühler.
TEVECCÜS  Karnını boşaltmak.
TEVEDDÜD  Tedricen kendini sevdirmek. Dostluk etmek. * Cenab-ı Hakk'ın çeşitli ve lezzetli nimetler vererek insanlara kendisini sevdirmesi.
TEVEFFİ  Ölme, vefat. * Bütününü aldırma.
TEVEFFUK  Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket edebilmek.
TEVEFFÜR  Çok olmak, artmak.
TEVEHHUK  Boynuna kement bağlamak.
TEVEHHÜC  Deprenmek, hareket etmek.
TEVEHHÜL  (Vehle. den) Yanıltmağa çalışma.
TEVEHHÜM  Evhamlanmak. Az tehlike ihtimâli olsa çok korkmak. Yok olanı var zannetmekle ye'se ve korkuya düşmek.
TEVEHHÜM-İ EBEDİYET  Ebedî yaşayacağını zannedip Allah'ın emirlerinden ve âhiret için hazırlanmaktan gaflet etmek. Hiç ölmeyecekmiş gibi evhâm ile sâdece bu dünyayı ve dünya menfaatlerini düşünmek.(Dünyada, tevehhüm-ü ebediyet hükmünce gaflet veya dalâlet neticesinde; mevti adem ve firakı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet ve dalâlet cihetiyle, Erhamürrâhimîn'in Cennet-i Rahmetini ve Firdevs-i Nimetini düşünmediğinden ne kadar me'yusane bir hüzün ve elem çektiğini kıyas edebilirsin. M.)
TEVEHHÜN  Gevşeme. Kuvvetsiz hale gelme.
TEVEHHÜS  Bir işe dikkat ve itina ile koyulma.
TEVEKAN  İstekli olma.
TEVEKÂN  Sormamak.
TEVEKKELNA  Tevekkül ettik (meâlinde fiil).
TEVEKKELTÜ ALALLAH  Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir).
TEVEKKUH  şiddetli ve haşin olmak.
TEVEKKÜ'  Dayanmak.
TEVEKKÜL  İşi başkasına ısmarlamak. * Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah'dan istemek. Kadere razı olmak. Hakka güvenmek. * Yeis ve kederden uzak olmak. * Âcizlik göstermek.(İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı, bütün bütün reddetmek değildir; belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telâkki ederek; müsebbebatı, yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan ibarettir.Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmıyacağım. Belki zâyi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremiyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divânedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor" denildikten sonra o biçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!... Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum" dedi.İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyyeden ve tazyikat-ı dünyeviyye hapsinden kurtulasın... S.)
TEVEKKÜL-İ İMANÎ  İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi olan tevekkül.
TEVEKKÜN  Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.
TEVELLA  (Tevelli) Birisini dost edinme. * Bir işi üzerine alma. * Dönme, yönelme, i'raz etme. * Ehl-i Beyt'e tam sevgi. * Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.
TEVELLU'  Sevme. Alâka ve aşk peydâ etme.
TEVELLÜC  Dühul etmek, dâhil olmak, girmek. * Vahşi canavarların yatağı.
TEVELLÜD  Doğma. Doğum.
TEVELLÜDAT  (Tevellüd. C.) Belli bir zaman içinde doğum. Umumi doğumlar.
TEVELLÜH  (C.: Tevellühât) (Veleh. den) Şaşakalma. Şaşırıp sersemleşme. * Hayran etme. * Kadını çocuğunden ayırma.
TEVELVÜL  (C.: Tevelvülât) (Velvele. den) Gürültü patırdı etme.
TEV'EM  İkiz. Çift doğan çocuklar. * Mc: Benzer, eş, mümasil.
TEV'EME  İki kız.
TEV'EMÎ  İkizlik.
TEVENNUK  Dikkatle bakmak.
TEVERRİ  Gizlenmek. * Belirsiz etmek.
TEVERRU'  Haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmak.
TEVERRUK  (C.: Teverrukat) (Varak. dan) Yapraklanma.
TEVERRUT  Zor bir işe rastlama. Vartaya düşme.
TEVERRÜD  Vâridolma, gelme. * Gül gibi kızarma.
TEVERRÜK  Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak.
TEVERRÜS  (Veraset. den) Mirasçı olma. Vâris olma.
TEVESSU'  (Bak: Tevessü')
TEVESSUH  (Vesah. dan) Paslanma, kirlenme.
TEVESSUK  (Vüsuk. dan) İnanıp güvenerek ve itimad ederek dayanma.
TEVESSUL  (Bak: Tevassul)
TEVESSÜ'  (C.: Tevessüât) Genişleme, yayılma. Vüs'at bulma. * Zahmetsiz herkese yer bulunma.
TEVESSÜÂT  (Tevessü'. C.) Genişlemeler.
TEVESSÜB  (Vesb. den) Atlama, sıçrama.
TEVESSÜD  Dayanma, istinad. * Yastığa dayanma.
TEVESSÜEN  Genişleme suretiyle. Tevessü ederek.
TEVESSÜL  Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek. * Sarılmak. * Baş vurmak. * İnanmak. * Sebeb tutmak. * Hırsızlık.
TEVESSÜLEN  Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak.
TEVESSÜM  Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak.
TEVEŞŞİ  Saç ve sakalı kır olmak, alacalanmak.
TEVEŞŞUH  (C.: Teveşşuhât) Süslenme, takıp takıştırma. * Kadın gerdanlığını takma.
TEVETTÜR  Gerginleşme, gerilme.
TEVETTÜR-Ü A'SAB  Sinirlerin gerilmesi, sinirlenme. (Bak: Tevtir)
TEVETTÜR-Ü HABL  İpin gerilmesi.
TEVE'UR  Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması. * Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak. * Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.
TEVEYYÜL  (C.: Teveyyülât) Vâveylâ etme. Çığlık koparma.
TEVEZZUG  Hareket etmek.
TEVEZZÜ'  Yer tutma. * Dağılma. Bölünme, taksim olunma.
TEVEZZÜF  Kabuğunu soymak.
TEVEZZÜF  Sallanmak. * Evmek, acele etmek.
TEVEZZÜL  Kesilmek.
TEVFİK  Uygun düşürme. * Uydurma. Muvafık kılma. * Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi.
TEVFİK-İ HAREKET  Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket.
TEVFİK-İ İLÂHÎ  Cenab-ı Hakk'ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi.(Ey evliyâ-i umur! Tevfik isterseniz kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. H.)
TEVFİKAN  Uygun olarak. Uyarak.
TEVFİR  Artırma, çoğaltma. * Bir kimsenin hakkını tam olarak verme.
TEVFİYE  Tamam vermek.
TEVFİZ  Evdirmek, acele ettirmek.
TEVGİR  (Mübalağa ile) Sıcaklatmak.
TEVHİD  Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah sözünü tekrarlama. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak. * Edb: Allah'ın varlığına ve birliğine dair yazılan manzume.İnsanlar, Allah'ın birliğine inananlar ve birliğine inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. Allah'a inanmayanlar sözü, aslında Allah'ın birliğine ve sıfatlarına inanmayanlar sözünün kısaltılmış şeklidir. Çünkü insanı ve kâinatı kim yaratmıştır? Sorusuna inananlar da inanmıyanlar da cevap vermektedir. İnanmayanların verdikleri cevaplardan "kendi kendine olmuştur" sözü hem mantıksızlık, hem de varlığı bir ilâh gibi tasavvur ettiklerinden kâinatta mevcut varlıklar kadar ilâh edinmiş olurlar. "Muhtelif sebepler ve şartların bir araya gelmesiyle yaratılmıştır" diyenler, sebepleri ilâh olarak kabul etmiş ve kendisine kâinattaki sebeplerin sayısı kadar ilâhlar edinmiş olur. "Tabiat yaratmıştır" diyenlere gelince: Tabiattaki varlıklar atomlardan meydana geldiğinden hem atomu bir ilâh yerine koymuş olur ve atomlar sayısınca ilâh edinmiş olur. Demek ki Allah'ın birliğine inanmayan inkârcılar, kendi düşüncelerinin ürünü olan ilâhlara tapan putperestlerden başka birşey değildir.(Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, tevhid ve ferdiyeti pek çok tekrar ile, kuvvetli bir hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi, bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ en büyük zevklerini ve saadetlerini kelime-i tevhid olan Lâ ilahe illallah'da buluyorlar. L.)(Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur: Birisi âmiyâne tevhiddir ki, -Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür - der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır. İkincisi hakiki tevhiddir ki, -Allah birdir, mülk onundur, vücud onundur. Her şey Onundur der. Lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sâyede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. M.N.)(Tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki İlm-i Mantık'ta, tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mâni olmaz. Ş.)
TEVHİD-İ KIBLE  Sadece bir yere müteveccih olmak. Bir kıbleden başka kıble kabul etmemek. * Mc: Sadece bir üstad kabul etmek.
TEVHİD-İ ŞUHUD  Her nereye bakılırsa Allah'ın birliğini anlamak, hissetmek. * Görüş birliği. 
TEVHİDEN  Birleştirerek, tevhid olarak.
TEVHİD SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 112. Suresidir. İhlâs Suresi gibi çok isimleri de vardır. (Bak: İhlâs Suresi)
TEVHİF  Sopa ile vurmak.
TEVHİM  (C.: Tevhimât) (Vehm. den) Vehme düşürme. Vehimlendirme.
TEVHİM  Bir nesneye gönül vermek. * Hâmile olmak ricâsını etmek.
TEVHİN  (Vehn. den) Zayıf kılmak, zâfiyete duçâr eylemek veya edilmek. * Zayıfa nisbet etmek veya edilmek.
TEVHİŞ  Ürkütme, kaçırma, korkutma.
TEVHİŞÂT  (Tevhiş. C.) Ürküp kaçmasına sebep olmalar, ürkütmeler.
TEVHİYE  Acele etmek.
TE'VİB  Tesbih etmek. * Sabahtan akşama kadar seyretmek.
TE'VİD  Eğriltme.
TEV'İD  (C.: Tev'idât) Sözle korkutma.
TE'VİL  (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sarf ve irca' eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyaset mânasına olan (İyalet: ) den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve fikrini kelâmdaki sırrın tetebbuuna taslit etmekten ibarettir ki, kelimeden maksud olan mâna zâhir ve söyleyenin muradı aşikâr ola. Tefsir ve te'vil beynindeki fark ise: Tefsir: Nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve lügat cihetinden kelâmın mevzuuna müteallik maddeye mübâşerettir. Te'vil ise: Âyetlerin sırlarını ve istar-ı kelimatı (kelimeler perdesini ve zarını) inceden inceye araştırmak ve âyetin mâna ihtimâllerinin birini tâyin etmekten ibarettir ki, muhtelif vecihlere muhtemel olan âyetler olur. Kur'anın anlaşılmasında birinci mertebe tenzil, ikinci mertebe te'vildir.Te'vil, bundan başka "rüya tâbir etmek" mânasına gelir ve "hoş kokulu bir nebat" adıdır. (Kamus Tercemesi)
TE'VİLÂT  (Te'vil. C.) Te'viller. Zâhiren yakın mâna ve delil nakletmek sebebiyle başka mâna vermeler.
TE'VİM  Tâzim etmek, hürmet etmek.
TE'VİYE  Haz duyup "oh" demek.
TEVKÂF  (Ev) damlamak.
TEVKIYE  Çok sakınmak.
TEVKİ'  Alâmet, işaret, belirti, nişan. * Sultan. * Kılıca nakış yapmak.
TEVKİD  Ateş tutuşturma.
TEVKİD  Sağlamlaştırma.
TEVKİF  Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme. * Arafatta mevkaf olan yerde durdurmak. * Bir kimsenin koluna bilezik takmak.
TEVKİFHÂNE  Hapishane.
TEVKİL  Kendine birisini vekil etmek. Vekil tâyin etmek.
TEVKİM  Zelil etmek. * Katletmek, öldürmek. * Hıfzetmek, korumak.
TEVKİT  Vakit tayin etmek. Vakitlendirmek.
TEVKİR  Tazim. Hürmetle anmak. İhtiram etmek. 
TEVKİR  Bina için yemek pişirip yedirmek. Ziyafet vermek.
TEVKİS  Küçük odun parçalarını ateşe atmak.
TEVKİŞ  Tahrik etmek.
TEVKİT  Hurmanın kararmaya başlaması.
TEVLA'  Eğrilik.
TEVLE  Sihir, efsun.
TEVLİ'  Bir nesneye beyaz noktalar yapmak.
TEVLİD  Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak. * Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek. * Beslemek. Terbiye etmek.
TEVLİDÂT  (Tevlid. C.) Meydana getirmeler, sebep olmalar. * Doğurmalar, doğurulmalar; doğurtmalar.
TEVLİH  Şaşırtma. Sersemleştirme.
TEVLİYET  Bir vakfın işlerine bakma vazifesi. Mütevellilik. * Yüz çevirme, yüz döndürme. * Fık: Sâhib olunan malı peşin değeri ile başkasına tevcih etme.
TEVR  (C.: Etvâr) Ağzı büyük gönden olan bardak. * Su bardağı. Abdest ibriği.
TEVRAT  Hz. Musâ Aleyhisselâm'a nâzil olan kitab-ı mukaddesin nâm-ı celili. (Hakiki Tevrat, Kur'an-ı Kerim ile barışıktır. Şimdiki ise, çok yerleri değiştirilmiş, tahrif edilmiştir. Bu kitabın aslından az bir şey kalmıştır. Aklı başında ve İslâmiyeti, Kur'an-ı Kerim'i tetkik eden Yahudiler de hidayeti seçmişler ve müslüman olmuşlardır.)
TEVREB (TEVÂRİB)  Toprak.
TEVRİB  Bir nesnenin uzunluğuyla eni arası.
TEVRİD  Gülgün etmek. * Ağacın çiçek vermesi.
TEVRİH  Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek.
TEVRİK  Davarın üstüne oturmak.
TEVRİK  Ağacın yapraklanması.
TEVRİM  Gazaba getirme, öfkelendirme. * Verem etme, verem edilme. * Bedenin azâsını şişirip kabartmak.
TEVRİS  Vâris kılmak, mirâs bırakmak. Malının faydasını birisine âid kılmak. * Ateşi yakmak, alevlendirmek için tahrik etmek. (L.R.)
TEVRİS  Zaferana benzer bir ot.
TEVRİŞ  Kandırmak.
TEVRİT  Tehlikeye düşürme, vartaya düşürme.
TEVRİYE  Örtüp gizlemek. * Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek. * Edb: Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek.
TEVSEN  f. Azgın, başı sert at. * Mc: Dikbaşlı adam.
TEVSİ'  Genişletme. Bollaştırma.
TEVSİB  Sıçratmak. * Yastık dikmek.
TEVSİD  Yastığa dayandırma. * Dayatma, dayandırma.
TEVSİH  (Vesah. dan) Kirletme, murdarlama, pisletme. * Paslandırma.
TEVSİK  Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak. * Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.
TEVSİM  Hacıların hac zamanı toplanmaları. * Dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, döğme yapma. * İsimlendirme, ad verme.
TEVSİR  Yumuşak etmek, yumuşatmak.
TEVSİT  Birini araya koyma. Ortaya koyma. Vâsıta etme.
TEVŞİ'  Süsleme.
TEVŞİH  (Vişah. dan) (C.: Tevşihât) Süslü elbise giydirme. Süsleme veya süslendirme. * Kur'ân-ı Kerimi usul ve kaidelerine göre okuma. * Bir kimseye mücevher gerdanlık takmak. * Ist: Bir eseri, büyük bir adamın adıyla süsleme. Eski ilim adamları, bazı kimselerin adına kitap yazarlar, kitabın baş tarafında onların adını zikrederler, bunu yapmakla da eseri süslemiş olurlardı. * Boyun bağı. * Urgan ve sicim asmak.
TEVŞİM  (C.: Tevşimât) (Veşm. den) Bedene döğme yapma. İğne ile yazı yazma veya şekil yapma.
TEVŞİYE  Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.
TEVTİD  Kazık kakma.
TEVTİNE  Yumuşak etmek, yumuşatmak.
TEVTİR  Yay gibi germek. Yaya kiriş germe.
TEVV  Tek.
TEVVAB  (Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.). * Çok tevbe eden.
TEVZİ'  Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak.
TEVZİÂT  (Tevzi'. C.) Tevziler, dağıtmalar. * Herkese payını vermeler.
TEVZİG  Depretmek, hareket ettirmek.
TEVZİN  Tartmak. Ölçülü hâle koymak. * Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.*
TEY'  Kusmak. * Yere akmak.
TEYAKKUN  İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek. * Tam yakınlık hâsıl etmek.
TEYEKKUNÂT  (Teyekkun. C.) Tam olarak ve iyice bilmeler.
TEYAKKUZ  Uyanık olma. * Uykudan kalkma. * Göz açıklığı.
TEYAMÜN  Her nesneyi sağından tutmak ve sağından başlamak.
TEYASÜR  Bir nesneyi solundan tutmak.
TEYBİS  Kurutma, kurulama.
TE'YE  Eğlenmek, durmak, oyalanmak.
TEYEBBÜS  (C.: Teyebbüsât) Kuruma, kuru olma.
TEYEFFU'  Yüce olmak, yükselmek.
TEYEFFÜN  Çok yaşamak.
TEYEMMÜM  Kasd. * Fık: Su bulunmadığı veya su bulunup da kullanılması mümkün olmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden bir şey ile, abdestsizliği veya gusülsüzlüğü -hadesi- gidermek maksadiyle yapılan bir ameliyedir.
TEYEMMÜN  Uğur sayma. Bir şeyle teberrük eylemek. Bir şeyi mesut ve uğurlu saymak. * Ölüyü kabirde sağ yanına yatırmak. * "Ben Yemenliyim" demek.
TEYEMMÜNEN  Uğur sayarak. Teyemmün ederek.
TEYETTÜM  Kulluk etmek. * Aşkın insanı hor ve zelil etmesi.
TEYETTÜN  İncir yemek.
TEYESSÜR  Kolaylıkla husule gelme. * Muvaffakiyet ve başarı ile bitme.
TEYH  (Teyhâ) Şaşkınlık. * Hayran olmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak.
TEYHA'  Issız yer.
TEYHÜR  Yar gibi çöküp yığılmış kumluk.
TE'YİD  (C.: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme. * Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme.
TE'YİS  (Ye's. den) Me'yus etme, ye'se düşürme. Umutsuzlaştırma.
TEYKAN  Çok sıçrayan kişi. Çok sıçrayan kimse.
TEYKİN  (C.: Teykinât) Tam olarak ve iyice bildirme.
TEYMA'  Sahra, çöl, yaban.
TEYMİM  Teyemmüm ettirme.
TEYS  (C.: Tüyüs-Tiyese-Etyâs) Erkek keçi, teke.
TEYSİR  (Yüsr. den) Kolaylaştırma. Kolaylaştırılma.
TEYYAR  Hazırlanmış. * Dalga.
TEYYAS  Teke besleyen ve teke tutan kişi.
TE'Z  Yara. * Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.
TEZABÜH  Bir karış miktarı yeri yarmak. * Birbirini boğazlamak.
TEZACÜR  Birbirini kandırıp bir iş üzerine ümitlendirme.
TEZAD  İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
TEZADD-I TÂBİ'  Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.
TEZA'FUR  Elbiseye ve gövdesine za'ferân sürmek.
TEZAFÜR  Birbirine yardımcı olma. * Bir yere toplanma.
TEZAGGUM  Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
TEZAHHUL  Irak olmak, uzaklaşmak.
TEZAHHÜR  Arkalanmak.
TEZAHÜF  Muharebede iki taraf askerlerinin karşılaşıp çatışması.
TEZAHÜM  Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.
TEZAHÜR  Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.
TEZAHÜRÂT  (Tezahür. C.) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.
TEZAHZUH  Uzak olmak.
TEZAKİR  (Tezkire. C.) Tezkereler.
TEZAKKUF  Bir şeyi sür'atle alıp yemek.
TEZAKKUM  Lokma lokma etmek. * Kaymak ile hurmayı karıştırıp yemek. (O taama "zekkum" derler.)
TEZAKÜR  Birbirini zikretmek.
TEZALLÜM  Birisinin zulmünden şikâyet etme. (Bak: Tazallüm)
TEZALÜM  Zulm edişmek.
TEZAMÜR  Birbirini kandırmak.
TEZARÜF  Zarif olmak isteme.
TEZAUF  (Zı'f. dan) Kat kat olmak, bir misli artmak. İki kat olmak.
TEZA'UM  Yalan olmak.
TEZAVÜL  Bir şeyi ortaya çıkarma, bir şeyi meydana getirme.
TEZAVÜR  (C.: Tezâvürat) Birbirini ziyâret etme, gidip görme. * Vazgeçme, yoldan çıkma, udul etmek. * Eğilip meyletme.
TEZAYUG  Meyledişmek, haktan dönmek.
TEZAYUK  Sıkışma.
TEZAYÜD  (Ziyadet. den) Ziyadeleşme, artma, çoğalma. * Söz ve sair şeyleri tekellüfle çoğaltma.
TEZAYÜDÂT  (Tezayüd. C.) Artmalar, ziyadeleşmeler, çoğalmalar.
TEZAYÜL  Ayrılmak.
TEZA'ZU'  Mâni olma, önleme, engel olma.
TEZBİB  Bir şeyin içine kuru üzüm koyma. * Yaş meyveyi kurutma.
TEZBİH  Çok boğazlatmak.
TEZBİL  (Toprağı) gübreleme.
TEZBİR  (C.: Tezbirât) (Zebr. den) Yazma veya yazılma. * Bez kenarına saçak yapmak.
TEZCİYE  Az nesne.
TEZEBBU'  Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak.
TEZEBBÜD  Köpürme, köpüklenme. Kaymaklanma, kaymak bağlama.
TEZEBZÜB  Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık.
TEZECCÜC  (Kaş) İnce olmak.
TEZEHHUK  Bâtıl olmak. * Helâk olmak, mahvolmak.
TEZEHHUR  Denizin köpürüp taşması.
TEZEHHÜD  Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak. * Dünyevî ve nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek.
TEZEHHÜR  (C.: Tezehhürat) Çiçeklenme. * Yıldıramak, parlamak.
TEZEKKİ  Mânevi temizlenme. Ahlâken yükselme. * Zekât verme.
TEZEKKÜR  Unuttuktan sonra hatıra getirmek. Zikretmek. * Bir şeyi ders gibi tekrar ile ezbere almak. * Birkaç kişi toplanıp iş üzerine görüşmek.
TEZEKKÜRÂT  (Tezekkür. C.) Tezekkürler.
TEZELLUK  Kayma, sürçme.
TEZELLUK  Dayanmak.
TEZELLÜL  Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.
TEZELLÜLÂT  (Tezellül. C.) Alçalmalar, küçülmeler, zillete katlanmalar.
TEZELZÜL  Sarsıntı. * Sarsılma, deprenme.
TEZELZÜLÎ  Sarsıntı ile alâkalı. Sarsıntı nev'inhden.
TEZEMMÜL  Bürünmek. Sarılmak. Örtünmek. (Bak: Müzzemmil)
TEZEMMÜM  Kişi kendi üzerine hak lâzım kılmak. * Ahd ü eman etmek. * Arlanmak. Utanıp çekinmek.
TEZEMMÜN  Sür'atle gitmek.
TEZEMMÜR  Savaşmak.
TEZEMRÜM  Çağrışmak.
TEZENBÜR  Kibirlenme.
TEZENDUK  Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.
TEZENNÜB  Kuyruk sallandırmak.
TEZENNÜR  Zünnar kuşanmak.
TEZERRİ  Üstüne binmek.
TEZERRU'  Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak. * Yemeği çok yemek. * Çok konuşmak.
TEZERRUK  Ayrılmak, dağılmak.
TEZEVVUK  (C.: Tezevvukat) (Zevk. den) Tad alma, zevk alma. Tatma.
TEZEVVÜC  (C.: Tezevvücât) (Zevc. den) Evlenme, kadın eş alma, zevce edinme.
TEZEVVÜCÂT  (Tezevvüc. C.) Evlenmeler, zevce edinmeler.
TEZEVVÜD  Azıklanma. Yanına yiyecek alma.
TEZEYYUG  Haktan ayrılmak. * Kadının süslenip dışarı çıkması.
TEZEYYÜB  Ağzının köpüğü kenarına yığılmak. * Yaş üzümün kuruması.
TEZEYYÜD  Ziyadeleşme, çoğalma, artma. * Tekellüfle sözü uzatma.
TEZEYYÜN  Süslenme. Bezenme.
TEZEYYÜN-ÜL EZHÂR  Çiçeklerin tezeyyünü, ziynetlenmeleri.
TEZEYYÜNÂT  (Tezeyyün. C.) Süslenmeler, ziynetlenmeler.
TEZE'ZÜ'  Kendini hor göstermek.
TEZFİF  Hazırlamak. * Katli sür'atlendirmek.
TEZFİT  Ziftleme, zift sürme.
TEZGÂH  f. Dokuma âleti. * Ticaret masası. İş yeri.
TEZHİB  (Zeheb. den) (C.: Tezhibât) Yaldızlama işi, yaldızlama sanatı. * Süsleme. * Altın sürme. * Dişlere altın dolgu yapma, çürümüş dişleri altınla doldurma.
TE'ZİN  Ezan okutma. * Bağırıp ilân etme.
TE'ZİYE  Eziyet etme, cefa çektirme.
TEZKÂR  (Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma.
TEZKERE  (Tezkire) Pusula. * Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmî vesika. * Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. Biyografi.
TEZKİK  Davarın derisini hilâf-ı âdet üzerine başı tarafından yüzmek.
TEZKİN  Teşbih etmek, benzetmek.
TEZKİR  Hatırlatma. * Vazifeyi veya Cenab-ı Hakk'ın emirlerini hatırlatma. Vaaz ve nasihat etme. Tenbih ve ikaz etme. * Gr: Bir kelimeyi müzekker kılmak.
TEZKİR-İ MÜSELLEMÂT  Müsellematı, hakikat olduğu aşikâr bilinen şeyleri, hususları hatırlatmak, tekrar etmek.(Talim-i nazariyattan ziyade tezkir-i müsellemâta ihtiyaç var. S.)
TEZKİRE  (Bak: Tezkere)
TEZKİT  Doldurmak.
TEZKİYE  Tamam etmek. * Boğazlamak. * İhtiyarlamak. * Ref'etmek. (Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına "zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir. Kezâlik fehme "zekâ" denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek olduğundan zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve esası budur.) (E.T.)
TEZKİYE  Doğruluğuna şehadet etmek. * Zekât vermek. * Zekât almak. * Pak ve temiz etmek. * Övmek, medhetmek. * Birisinin durumu hakkında soruşturmak.
TEZKİYE-İ NEFS  Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek. * Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.
TEZLİK  (C.: Tezlikât) Sürçtürme, kaydırma. * Başın saçını yolmak.
TEZLİK  Keskin yapmak. * Dayandırmak.
TEZLİL  Birisini tahkir etme, aşağılatma. Zelil ve hakir bulma.
TEZLİM  Beraber etmek. * Yumuşatmak. * Değirmen döndürmek.
TEZMİL  Gizlemek. Bir şeyi elbiseye sarmak. Esvaba sarınıp bürünmek. * Örtü.
TEZMİM  Yular takma.
TEZMİM  Zemmetmek.
TEZNİB  Bir şeye ilâve, ek, zeyl takma, yazmak. Zeyl ve ilâve. Kuyruk takmak.
TEZNİBÂT  (Teznib. C.) İlâveler, eklemeler. Ekler.
TEZNİD  Çakmakla ateş yakma. * Başını devamlı önüne eğdirmek.
TEZNİE  Darılmak.
TEZNİM  Nişan ettirmek, işaretlendirmek.
TEZNİYE  Zinaya mensup etmek.
TEZNUB  Kuyruğu tarafından olmaya başlayan hurma salkımı. * Tülbendin aşağı sarkan tarafı.
TEZRİ'  Öksürme. * Genirmek.
TEZRİB  Keskinletmek.
TEZRİCE  (C.: Tüzrüc-Tezâric) Sülün kuşu.
TEZRİF  Çoğaltmak.
TEZRİYE  Savurmak. * Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak. * Zelil etmek, kepâze yapmak.
TEZVİ'  Korkutmak.
TEZVİB  (C.: Tezvibât) Eritme, eritilme.
TEZVİC  Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek.
TEZVİD  Yol azığı hazırlama.
TEZVİD  Sürmek. * Reddetmek.
TEZVİK  (Zevk. den) Tattırma, zevk aldırma.
TEZVİK  Süslemek, tezyin etmek.
TEZVİR  Söze yalan karıştırma. Yalan söze ziynet verme. * Şahidin şehadetini iptal etme. * Kendini ziyaret edene ikram etme. 
TEZVİREN  Tezvir yoluyla.
TEZYİD  Artırma, çoğaltma, fazlalaştırma.
TEZYİD-İ GAYRET  Gayreti artırma.
TEZYİDÂT  (Tezyid. C.) Artırmalar, çoğaltmalar, ziyadeleştirmeler.
TEZYİF  Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak. * Bir şeyin dışını tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek. * Tahkir etmek.
TEZYİL  Eklemek. Uzatmak. Altına ilâve etmek. Zeyl yapmak.
TEZYİL  Ayırmak.
TEZYİN  Süslemek. Bezemek. Donatmak.
TEZYİNÂT  Süsler. Ziynetler.
TEZYİNÂT-I LAFZİYYE  (Muhassınat-ı lafziyye de denir. İlm-i Bediin iki bölümünden ikinci bölümüdür. ) Kelâmın lafzında olan ve göze hitab eden edebî san'atlar. Cinas, seci' gibi.
TI  Arabçada "" harfi. (Tâ) da denir.
TIB  (Bak: Tıbb)
TIB'  Gölge.
TIB'  (C.: Atbâ) Nehir.
TIBA'  Tabiat. Yaradılış. * Tabiatlar. Yaradılışlar.
TIBAA(T)  Kitap ve saire basma işi. * Kılıç yapma san'atı.
TIBAK  Uyma, uygunluk. * Tabakalar. Katlar. * Birbirine uygun olan şey. * Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.
TIBALE  Deve boynuna asılan büyük çan. * Davulculuk.
TIBB  Tabiblik, doktorluk. * Her şeyi gereği gibi bilmek. * Rıfk. Suhulet. * İrade. * Hastayı ilâçlarla tedaviye çalışmak. * Şan. * Şehvet.( $Kur'an, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbaniye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: "En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Adem! Me'yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür. " Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen diyor ki: "Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, mânevi dertlerin dermanı; biri de, maddi dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O'nun nefesiyle ve ilâciyle şifa buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun." İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor. S.)
TIBBEN  Tıp cihetiyle. Doktorlukça.
TIBBÎ  Hekimliğe ait. Doktorlukla alâkalı. * Hekimce.
TIBBİYE  Tıp mektebi. Tıp fakültesi.
TIBBE  (C.: Tıbeb) Bir parça uzun bez.
TIBK  Aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi.
TIBL (TABL)  (C.: Tubul-Atbal) Davul.
TIBS  Kurt, zi'b.
TIFL  Küçük çocuk. * Her şeyin cüz ve parçası. * Batmaya yakın güneş. * Kıvılcım.
TIFL-I NEV-RESİDE  f. Yeni yetişmiş çocuk.
TIFL-I NEV-ZÂD  Yeni doğmuş çocuk.
TIFLÂNE  f. Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette.
TIFLİYYET  Çocukluk. Çocuk hâli.
TIGA  Yüksek sesle gülme.
TIHAL  Dalak.
TIHANE  At değirmeni.
TIHL  Hiddetli adam. * Dalağı büyük adam.
TIHMAR  Doldurmak.
TIHN  Un.
TIHS  Asıl. * Göz karanlığı.
TIKDE  Asmacık adı verilen ufacık taneler.
TIKNAZ  Kısa boylu ve şişman, toplu.
TIKNEFES  Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.
TIKSAR  Halka biçiminde taç. * Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ.
TIKTIKA  (Bak: Taktaka)
TILA'  Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç. * Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız. * Cilâ verecek boya. * Diş sarılığı. * Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.
TILA'  Üzerinde güneş doğan yer.
TILA  (C.: Talyân) Küçük kuzu ve oğlak. * Mahpus kimse. * Diş sarılığı.
TILAB  Talep etmek, istemek.
TILBE  Talep olunmuş, istenmiş, matlub.
TILH (TALİH)  (C.: Tılâh-Talâyıh) Zayıf. * Yorulmuş. * Geç gelmek.
TILHAM  Fil.
TILK  Helâl nesne. * Bükülmüş ip.
TILMESA  Yol bulunmaz otsuz ve susuz korkunç yer. * Çok karanlık gece.
TILS  (C.: Atlâs) Sahife. * Mahvolmuş nesne. * Tüyü dökülmüş olan deve uyluğunun derisi. * Elbisenin eskimesi.
TILSIM  Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te'siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.
TILSIM-I KÂİNAT  Kâinatın tılsımı, kâinattaki anlaşılması zor olup herkesin yalnız kendi akliyle bilemeyeceği gizli ve ince hakikatlar.
TILSIM-I MUĞLAK  Anlaşılması zor, kapalı gizli şey. * Açılması müşkül olan tılsım, kapalı ve gizli haber.
TILSIM-I MÜŞKİLKÜŞÂ  Açılması ve anlaşılması zor olan İlâhî gizli mânaları, hakikatları açan tılsım.
TILV  Kurt, zi'b.
TIM  Deniz. * Deve kuşunun erkeği. * Çok mal.
TIMAH  (Tumah - Matmuh) Bir şeye göz dikerek bakmak. Haris olmak. Hırsla onu istemek.
TIMIRR  Ürkek at. * Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at. * Seri, çabuk.
TIML  Hırsız.
TIMLE  Zayıf kadın.
TIMR  (C.: Etmâr) Eski kaftan. * şakrak kuşu.
TIMRES  (Tımrus) Yalancı, kezzab. * Leim, alçak kimse.
TIMTIM  Kalın etli, cüsseli adam. * Dilinde pelteklik olan, kekeme.
TINAB  (C.: Tunub) Kazığa bağlanan çadır ipi.
TINBAR  (Tunbur) Tanbur adı verilen çalgı âleti.
TINİN  (Bak: Tanin)
TINNET  Çınlama.
TIP  (Bak: Tıbb)
TIRAD  Kısa mızrak.
TIRAF  Gönden veya sahtiyandan yapılan ev. * Cild.
TIRAK  Gitmek.
TIRAZ  Elbiselere nakışla yapılan süs. * Sırma ve ipekle işleme. * Zinet, süs. * Üslup, tarz, tutulan yol. * Döviz.
TIRAZ  f. " Süsleyen, donatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şükufe-tıraz $ : Çiçek süsleyen.
TIRAZENDE  f. Süsleyen, donatan, süsleyici.
TIRBAL  (C.: Tarâbil) Büyük taş.
TIRF  Atın iyisi.
TIRK  Kuvvet. * Besililik, semizlik.
TIRM  Yağ.
TIRMESA  Karanlık, zulmet.
TIRRAK  Tiryak, ilâç. * Afyon.
TIRRİH  Tuzlu balık, sardalya.
TIRS  (C.: Etrâs) Kâğıt, sahife.
TISYAR  Arslan. * Sivri sinek.
TIŞE  Ufak çocuk.
TIVAL  Uzun olanlar.
TIVAL-I MUFASSAL  Kur'an-ı Kerim'de 49'uncudan 85'inciye kadar olan sureler.
TIYBE  Helâl. * Güzel, temiz.
TIYERE  şom ve yaramaz görmek.
TIYN  Çamur. Balçık.
TIYNET  Huy. Yaradılış.
TIYRE  Darılma, gücenme. * Darılan, gücenen.
TIYSAR  Sivrisinek. * Arslan.
TIYYE  Niyet, kast.
TÎ'  Kırk baş koyun.
TÎB  (C.: Etyâb) Güzel koku. Güzel kokusu için sürülen şey.
TİBA'  Birbiri ardınca olmak. Peşpeşe bulunmak.
TİBN (TEBN)  Kuru ekin sapı. Saman. * Yirmi kişiyi doyuran büyük kap.
TİBNÎ  Saman renkli.
TİBR  Altın parçası. Altın ve gümüş tozu.
TİBRAK  Bıçak.
TİBYAN  Açık ifade ile beyan etme. Açıklama. * Meşhur bir Kur'ân tefsirinin adı.
TÎC  (Tâc. C.) Taçlar.
TÎCAN  (Tâc. C.) Taçlar.
TİCANÎ  Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.
TİCARET  Alım-Satım.
TİCARETGÂH  f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
TİCARETHÂNE  f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
TİCARÎ  (Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait.
TİCFAF  (C.: Tecâfif) Zırh.
TİCVAL  Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.
TİFFAN  Her nesnenin vakti.
TÎG  f. Kılıç, seyf.
TÎG-İ BÜRRAN  Keskin kılıç.
TÎG-İ GUŞTİN  Etten kılıç. * Mc: Dil.
TÎGBEND  f. Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan.
TÎGDÂR  f. Kılıç taşıyan, kılıçlı.
TÎGZEBAN  f. Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen.
TÎGZEN  f. Güzel kılıç kullanan.
TÎH  (C.: Etyâh) Çöl. Susuz sahra. Sina yarımadasındaki çöl. (Musâ (A.S.) Mısır'dan çıktıktan sonra, kavmiyle beraber kırk sene bu çölde dolaşmıştır.)
TİH  Gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses.
TİL'  Etrafına çok iltifat eden kişi. Etrafdakilerle şakalaşan kimse.
TİL'ABE  Oynaşmak.
TİLAD  Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler. * Kendi yanında eskiden beri mevcud olan ve yeni olmuş olan şey.
TİLAL  (Tell. C.) Kümeler, yığınlar. Tepeler.
TİLAMİZ(E)  (Bak: Telâmiz)
TİLAVET  Okumak. Takib etmek, arkasına düşmek.
TİLAVET-İ KUR'ÂN  Kur'an-ı Kerim'i usulüne göre okumak, mânâsını tefekkür etmek.
TİLHAH  Devamlı olarak bir yerde durmak.
TİLKA'  Taraf, yön, cihet. * Hiza. * Mülâkat. Görüşmek ve buluşmak.
TİLKA-İ NEFİS  Nefis tarafından. Nefis cihetinden.
TİLLE  Basamak. * Sıradağ.
TİLLE  f. İşlenmemiş altın.
TİLMİZ  Çırak. Talebe. Kalfa.
TİLMİZÂNE  f. Talebe gibi. Tilmize yakışır surette.
TİLMİZİYET  Talebelik, tilmizlik, öğrencilik.
TİLTAL  Hareket ettirmek.
TİLTİLE  Sabırsız olmak. * İşi güç olmak. * Hurma çöpünden yapılan bardak.
TİLV  Tâbi.
TİMAR  f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. * Sipâhiye verilen öşrü alınacak arazi. (Bak: Zeâmet)
TİMAR-HÂNE  f. Akıl hastahanesi, tımarhâne.
TİMLAK  Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek. * Tereddüt etmek, karar verememek.
TİMRAD  (C.: Temârid). Güvercin yuvası.
TİMSAL  Resim, suret, sembol, nümune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek. Heykel.(Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesâire gibi, tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânilerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu, ziyasiyle şuurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur. M.N.)
TİMŞEK  İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.
TİMTAM  Dilini "te" harfine alıştırmış olan kimse.
TÎN  İncir.
TÎN SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 95. suresinin ismidir. Mekkîdir. Vettîni Suresi de denir.
TÎN  (C.: Etyân) Balçık. * Mektup gibi şeyleri mühürlemek.
TİNAE  Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.
TİNAVE  Müzakereyi terketmek. Görüşmeyi bırakmak.
TİNBAL  Kısa, bodur kimse.
TÎNE  (Tıynet) Balçık. * Hilkat, yaratılış.
TİNNÎN  Büyük yılan, ejder, ejderha. * Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık. * Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.
TİNNÎN-İ FELEK  Saman yolu, hacılar yolu. Gökteki husuf ve küsuf mevkileri olan iki düğüm.
TİNNÎNEYN  İki yılan. Mc: İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.(Derecât-ı şemsiye medarı olan "mıntıkat-ül büruc" tabir ettikleri daire-yi azime, menazil-i Kameriyenin medarı bulunan mâil-i Kamer dairesi, birbiri üstüne geçmekle o iki daire, her birisi iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise Felekiyyun uleması lâtif bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan tinnîneyn namını vermişler. L.)
TİNNÜ  Beraberlik, eşitlik.
TİP  t. Benzerlerinin ana vasıfları kendinde görülen ideal örnek, misal.
TİPİK  t. Nümune, örnek olarak. Benzer.
TİR  f. Ok.
TİR'ABE  Deve hörgücünün bir miktarı.
TİR'ABE  Deve hörgücü.
TİRAMOLA  İtl. Halat çekme.
TİRASE  (Türs. C.) Ask: Kalkanlar.
TİRAŞ  f. Tıraş. * Üst taraftan yontarak düzelten. * Üst taraftan düz olarak yontma.
TİRAŞİDE  f. Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. * Yontulmuş, düzleştirilmiş.
TİRB  (C.: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan. * Yaşta diğerine eşit olan nesne. * Lezzet.
TİRBAN  (Türâb. C.) Topraklar.
TİRDAN  f. Ok mahfazası, sadak.
TİRE  f. Karanlık. Bulanık.
TİREDİL  f. Fena kalbli, kalbi kara.
TİREGÎ  f. Karalık. Bulanıklık.
TİREGUN  f. Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık.
TİRENDAZ  f. Ok atan, okçu.
TİREŞEB  f. Karanlık gece.
TİRERE'Y  (Tire-re'y) f. Tedbirsiz.
TİRHAL  Yola çıkma, göç etme.
TİRKEŞ  f. Okluk, ok kabı, sadak.
TİRMİZÎ  (Bak: Kütüb-ü Sitte)
TİRYAK  Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.
TİRYAKİ  Afyon kullanmağa alışmış, afyonkeş. * Keyif verici şeyler kullanmağa alışık olan. * Mc: Huysuz, aksi, titiz.
TİS'A  Dokuz. 9.
TİS'A MİE  Dokuz yüz. 900
TİSHAN  (C.: Tesâhin) Çizme.
TİS'ÛN  (Tis'în) Doksan, 90.
TÎŞ  şiddet. * Hafiflik.
TÎŞE  f. Muharebede kullanılan başı sivri ve keskin balta, keser.
TİŞRAB  Şarap içmek.
TİYAKA  Cimaa pek ziyade düşkün olmak. * Şehvetin galip olması.
TİYATRO  yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer. * Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.(İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafında toplar, sersem eder. Ş.) (Bak: Roman)
TİYESE  (Teys. C.) Erkek keçiler, tekeler.
TİYFAK  Helâk olmak, mahvolmak.
TİYNET  (Bak: Tıynet)
TİZ  f. Keskin. * Çabuk, tez. * Sık.
TİZ-ÂB  f. Kezzap.
TİZ-ÇEŞM  f. Gözü keskin.
TİZ-DEST  f. Çabuk iş gören, eline çabuk.
TİZÎ  f. Çabukluk, tezlik. * Keskinlik. * Sıklık.
TİZNA  f. Kılıç, bıçak gibi şeylerin keskin olan ağız tarafı.
TİZ-PÂ(Y)  f. Tez, süratli, ayağına çabuk.
TİZ-PER  f. Hızlı ve çabuk uçan.
TİZ-REFTÂR  (Tiz-rev) f. Çabuk yürüyüşlü, acele ile giden.
TİZ-REV  (Bak: Tiz-reftar)
TOKAT  Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer. * Dere arası olan hayvan mer'ası. * El içiyle vurulan sille.
TOLGA  Başlık, miğfer nevilerinden birinin adıdır.
TONAJ  Bir vasıtanın iç hacmine göre taşıma kapasitesi.
TOPUZ  t. Ucu top şeklinde sopadan ibâret eski silâh. * Top şeklinde toplanmış saç. * Kısa ve tıknaz kimse.
TÖHEM  (Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatler.
TÖHMET  Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat. * İtham altında olma.
TÖHMETLENDİRMEK  Suç isnad etmek.
TÖVBE  (Bak: Tevbe)
TRAJ  Fr. Basılan gazete veya mecmuanın baskı sayısı.
TRAJEDİ  yun. Fâcia. Mevzuunu efsanelerden veya tarihî hâdiselerden alan, seyirciler üzerinde merhamet veya dehşet hissi uyandıran sahne eseri.
TU  f. Sen.
TU(Y)  f. Katmer, kat.
TUAM  (Tu'me. C.) Azıklar, yiyecek şeyler. * Çeşniler, tadlar.
TUB  Kiremit. * Tuğla.
TUBA  Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali. * İyilik, güzellik. Baht. * Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi. * Çok berrak ve saf olan. * Saâdet. Hayır. Devlet.
TUBA-İ HİLKAT  Hilkat ağacı, hilkat tubası. Kâinat, teşbih yapılarak tuba ağacına benzetilmiştir.(Tuba-i hilkatten semavat şıkkına hep kehkeşan ağsanınaBir Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış pek güzel meyveleriz biz. M.)
TUBAHA  Çömlek. * Ağızdan çıkan köpük.
TUBAL  Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.
TUBALE  (C.: Tubâlât) Dişi koyun.
TUBA LE-KE  Ne mutlu sana, devlet ve saadet sana. Tuba sana.
TUB'AN  Mühür mumu.TUBERTU : (Tu-ber-tu) Kat kat.
TUBU  Bir nevi kene.
TUBUL  (Tabl. C.) Davullar.TUDE : f. Yığın, küme.
TUDE-BE-TUDE  Yığın yığın. Küme küme.
TUF  f. Yankı. Akseden ses. Aks-i sada.
TUFA  Sihir, efsun.
TUFAHE (TAFÂHE)  Çömlek. * Her ne olursa olsun ağzına alan köpek. * Her nesnenin üzerine gelen.
TUFAN  Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. * Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi. (Hz. Nuh'un (A.S.) Cenab-ı Hak'tan aldığı emri kavmine tebliğ etmesi neticesinde kavminin ekserisi hürmetsizlik ve dinlememezlik yaptıklarından ve zulme başladıklarından, Cenab-ı Hakk'ın izni ile devamlı ve şiddetli yağmurla büyük su baskını oluyor ve Nuh Peygamber (A.S.) bir gemi yaparak, kendisine iman edenlerle ve her sınıf canlı mahluktan birer çift alarak su üzerine çıkıyor ve zâlimler suya gark oluyor, Peygambere itimad ile tâbi olanlar da tufandan kurtuluyor. Bu hâdisenin vukuu Kur'anda sâbittir.)
TUFANZEDE  f. Tufan görmüş. Tufana uğramış.
TUFAVE  Güneş dairesi. * Ay ağılı, hâle. * Kabile.
TUFEYLÎ  (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte. * Dalkavuk. Çanak yalayıcı. * Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.
TUFF  Tırnak arasında olan kir. * Parmakların üstünde olan kir.
TUFFAH(A)  Elma.
TUFU'  Ateşin sönmesi.
TUFUH  Kap ağız ağıza dolma. * Yukarı kalkma. * Çabuk geçme.
TUFUL  Güneşin batmağa yaklaşması. * (Tıfl. C.) Çocuklar.
TUFULÂNE  f. Çocukçasına.
TUFULİYYET  (Tufulet) Çocukluk. Küçüklük. Yavru oluş. * Ter u tazelik.
TUFYE  Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.
TUGAT  (Tâgi. C.) Tâgiler. Azmış ve hak yoldan sapmış olanlar.
TUGAVE  Güneş dairesi. * Araptan bir kabile.
TUGMUS  Şeytanın ve cinnin gayet habisi.
TUGVAN (TUĞYÂN)  Haddinden tecavüz etmek, haddini aşmak.
TUGVE  Dağ başı. * Yüksek mekân.
TUGYAN  Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık. * Kan galebe etmesi hali. * Resmî devlet kuvvetlerine karşı durmak. * Su baskını.
TUGYE  Dağ başı. * Yüksek mekân.
TUH  Helâk olmak. * Berbad olmak. (Hakaret için söylenilen bir kelimedir)
TUHAF  (Tuhfe. C.) Hediyeler. * Münâsebetsiz hâl. * Eğlenceli, gülünç. * Garip iş veya şey. * Hoşa giden ve az bulunur şeyler.
TUHAL  Dalak ağrısı.
TUHARE  Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.
TUHFE  Turfanda şey. * Görülmemiş yeni çıkan. Yeni. * Hediye, armağan.
TUHFÎ  İyilik etmek.
TUHLA  Kara ile boz arasındaki renk.
TUHLÜB  (C.: Tahâlib) Soysop, sülâle.
TUHM  (C.: Tühum) Her yerin ve her köyün nihayeti.
TUHME  Mide dolgunluğu. Hazımsızlık.
TUHME  Hayvanın burnunun kara olması.
TUHR  Pâklık, temizlik, taharet. * Kadınların iki âdet görmeleri arasındaki temizlik hâlleri. (Temizlik hâli uzayan, devam eden kadına "Mümtedet-üt tuhur" denir).
TUHRA  Yufka bulut.
TUHRUBE  (Tahrebe-Tıhrıbe) Bez parçası. * Bulut parçası.
TUHRURE  (C.: Tahârir) Bulut parçası.
TUHTUH  Kötü ahlâk.
TUHUHA  Hamurun ekşimesi.
TUHUR  (C.: Tahârir) Bulut parçası.
TUHUR  Arınıp pâk olmak, temizlenmek.
TUHUT  Hor ve hakir kimse.
TUHVE  Yufka bulut.
TUHYAN  Karlık gibi su soğutacak kap. Buzluk, buzdolabı.
TUHYE  Benî Temim kabilesinden bir cemaat.
TUKA  Takva. Allah'tan korkmak. Havfullah.
TUKAT  Nefsini haramdan ve şüpheli nesnelerden saklamak.
TUKUS  Yaban havucu.
TUKYE  Sakınma.
TUL  Boy. * Uzunluk. * Ömür ve hayat. * Uzamak. * Zaman çokluğu. * Çokluk, bolluk.
TUL-U EMEL  Bitmeyen istek. * Hiç ölmeyecek gibi dünyaya dalmak ve düşünmek. (Ey gafil Said! Bil ki: Galat-ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fani nefsini de o nazar ile sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve hususi dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki: Bir adam elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa; misali bir hâne, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir hareket ve küçük bir tegayyür âyinenin başına gelse, o hayalî hâne ve şehir ve bahçede hercü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakiki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekası sana faide vermez. Çünkü senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Mâdem öyledir; sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme! L.)
TUL-U ÖMÜR  Ömrün uzunluğu. Uzun ömür.
TULEN  Uzunlukça. Uzunluk cihetinden. Boyca.
TULA  Boynun ön tarafı.
TULA  Çok uzun. Pek uzun.
TULAN  (Tul. den) Uzunluğuna, boyuna.
TULATILE  (Talâtıla) (C.: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı. * Zahmet.
TULGA  Kusmak.
TULHA  Boz renk.
TULHE  Azıcık su. * Azıcık ot. * İyi nesne.
TULHUM  Lezzeti değişmiş olan su.
TULK  Mutlak. Bağlı ve kayıtlı olmayan.
TULL  Süt.
TULLAB  (Talebe. C.) Talebeler.
TULLAB-I NUR  Nur talebeleri, Kur'an şakirtleri.
TULLEB  (Tâlib. C.) İstekliler, tâlibler, isteyenler.
TULME  (C.: Tulum) Ekmek. * Havuz dibinde kalan su.
TULU'  Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. * Hücum etme. * Bir şeye vâkıf olup bilme.
TULUAT  (Tulu'. C.) Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar. Doğuşlar.
TULUK  (Tuluka) Açık yüzlü ve hâli iyi olmak. * Cömert olmak. 
TULYE  (C.: Tulâ) Boyun önü. * Göğüs önü.
TU'M  (Tu'me) Azık, yiyinti, yiyecek şey. * Tad, çeşni.
TUMA'NİNE  İtminan. Emin olma, inanma, gönlü rahat olma.
TUMAR  (C.: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar.
TUME  Kadınlar topluluğu. Avretler cemaati.
TU'ME  (Bak: Tu'm)
TUMEA'  (Tâmi'. C.) Tamahkârlar.
TUMRUK  Yarasa kuşu.
TUMRUS  Sıcak külde pişmiş ekmek.
TUMTUMAN  Peltek.
TUMTURAK  Söylenişi ahenkli ve parlak olan ibare. * Gösteriş, debdebe.
TUMUH  Yüksekteki bir şeye göz dikme, yüksek bir şeye göz dikerek bakma.
TUMUM  Su baskını. * Saçını kırkıp tıraş etmek.
TUMUR  Aşağı sıçramak. * Doldurmak. * Seyahat edip gitmek. * Defnetmek, gömmek.
TUMUS  Bir şeyin mahvolması.
TUNB  Nâhiye, cânip, taraf, yön.
TUNBURANİ  (Tunburâni) Tanbur çalan.
TUNİ  f. Sefih, alçak, rezil. * Külhanbeyi. * Hırsız.
TUNUB  (C.: Etnâb) Ağaç kökleri. * Gövdenin siniri. * Süngü eğriliği. * Çadır ipleri.
TUR  Dağ. * Had ve mikdar.
TUR-U SİNA  (Bak: Sina)
TUR SURESİ  Kur'an-ı Kerim'in 52. Suresidir. Mekkîdir.
TURA  (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak. * Kamçı, örme kırbaç. * Demet, bağ, paket. (Bak: Turra)
TU-RA  f. Seni, sana, senin.
TURAB  Toprak, toz.
TURAME  Dişte olan kamaşma.
TURAN  Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. "Türk" ile "Tur" kelimeleri arasındaki benzerlik de bu iki ismin bir asıldan ibaret olduğunu gösteriyor.
TURBUŞ  Takke, külah. Başa giyilen örtü. Fes.
TURFANDA  Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze.
TURFE  (C.: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık. * Nimet. * Güzel yemek. * Zarif, iyi nesne. * Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye "etref" derler.
TURFE  Görülmemiş, tuhaf, yeni şey. Şaşılacak şey.
TURFE-KÂR  f. Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan.
TURGUL  Çil kuşuna benzer bir kuş.
TURHAN  Rum subaylarından beş bin neferin zâbiti (On bin olsa "patrik" derler.)
TURKA  Bir kere.
TURMUK  Yarasa kuşu.
TURMUS  Zayıf. * Kül içinde pişen ekmek.
TURRA  (Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası. * Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar. * Herşeyin ucu ve kenarı. * Alındaki saç. Tura.
TURS  Kuvvet.
TURSUS (TURSUN)  (C.: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot.
TURŞ  f. Ekşi, hâmız.
TURTUBE  Akçe.
TURTUR  Uzun boylu ince adam.
TURU'  Bir yerden bir yere gitmek. * Sonradan olmak.
TURUH  Uzun.
TURUK  (Tarîk. C.) Yollar, tarikler. Meslekler. Usuller. * Aygırlanmak.
TURUK-U HAFİYYE  Gizli tarikler, yollar, tarikatlar. Gizli zikir yapan tarikatlar.
TURUK  Geceleyin eve gelmek.
TURUR  Düşürmek.
TURUŞ  f. Ekşi.
TUS  Tabiat. * Asıl.
TUSEN  f. Serkeş ve sert at.
TUSU'  Dokuz bölükte bir bölük.
TUŞE  f. Azık. Ölmeyecek kadar yenecek şey.
TUŞE-İ RÂH  Yol azığı, yol yiyeceği.
TUT  f. Dut.
TUTANAK  (Bak: Zabıt)
TUTİ  Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.
TUTİYA  Çinko.
TU'TU  Söylerken duraklamak.
TUTU  Çinko.
TUTUK  Örtü, perde, peçe.
TUUM  (Taam. C.) Taamlar, yemekler. * Lezzetler, tadlar, zevkler.
TUVA  Övünmüş, senâ edilmiş şey. * Tur-i Sina dağı eteğinde bir vâdinin adı. * Örülmüş kuyu.
TUVAL  Uzun.
TUVAN  f. Güç, kuvvet.
TUVAR  Evin çevre yanı.
TUVEYRAT  Kuşçuklar, küçük kuşlar.
TUVEYS  Küçük tavus kuşu.
TUVMAR  (C.: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.
TUVT  Lüle ağzına takılan pamuk parçası. * Pamuk. * Uzun.
TUVVEL  Ayakları uzun olan bir cins su kuşu.
TUYUF  (Tayf. C.) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller. * Uykuda iken görünen hayâller.
TUYUR  (Tayr. C.) Kuşlar.
TUYUR  Birbiri ardınca iade etmek, peşpeşe geri çevirmek. Tekrarlamak.
TÜBBA'  Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setten evvel geleceğini haber veren ve şiiri ile imanını ilân eden bir Yemen Meliki. * Câhiliyetten evvel Yemen Padişahlarının nâmı. * Bir kuş cinsi.
TÜBBAN  Güreşçilerin donu.
TÜBBET  Bir yerin adı. (İyi miskler ona nisbet olunup "Misk-i Tübbetî" derler)
TÜCAH  (Tecâh-Ticâh) Karşı taraf, karşı yön.
TÜCCAR  (Tâcir. C.) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.
TÜEDE  Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak. * Mühlet vermek.
TÜFE  Yırtıcı bir canavar. * Karakulak denilen canavar. * Örtünmüş kadın.
TÜFENG  f. Tüfek.
TÜFENG-ENDÂZ  f. Tüfek kullanan.
TÜFENG-HÂNE  f. Silâh deposu.
TÜFFAH  Elma.
TÜFL  Köpük. * Kir, pas. * Tükürmek.
TÜHEM  (Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatlar.
TÜKÂH  Tekyegâh.
TÜKLAN  Tevekkül etmek.
TÜKLE  İtimat etmek, güvenmek. * İşinde âciz olan kimse.
TÜKME  f. Düğme.
TÜKYE  Dayanmak, itimad etmek.
TÜLAVE  Borç bakiyyesi. * Havâle etmek, başkasına bırakmak.
TÜLÜNNE  Hâcet, ihtiyaç.
TÜLÜV  Tilâvet. * Bir kimseye uyup ardınca gitmek.
TÜNBAN  f. Don, iç donu.
TÜNBEK  f. Darbuka. Dümbelek.
TÜND  f. Sert, şiddetli, haşin.
TÜNDBÂD  f. Sert rüzgâr, kasırga.
TÜNDÇİHRE  f. Asık suratlı.
TÜNDÎ  f. Sertlik, katılık. Hiddet ve şiddet.
TÜNDMEŞREB  f. Titiz, sert tabiatlı.
TÜNDMİZAC  f. Sert huylu.
TÜNDREFTAR  f. Çabuk giden, sert ve süratli giden.
TÜNDZEBAN  f. Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen.
TÜNTE  f. Eşek arısı.
TÜNU'  Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.
TÜRA'  (Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler.
TÜR'A  (C.: Türa') Kapı. Derece. * Bağ ve bostan. * Kanal. * Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.
TÜRAS  Miras mal.
TÜR'A  (C.: Türa' - Türüât) Kanal. * Suyun taştığı yer.
TÜRBAN  (Türâb. C.) Topraklar.
TÜRBE  Mezar üzerine yapılan yapı. Mezar. Ölmüş büyük zâta mahsus mezar.
TÜRBEDÂR  f. Türbe muhafız ve hizmetkârı.
TÜRK  Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden beri iki şubeye ayrılmış olup; Türkistan'ın doğu tarafında bulunanlar; Uygur; batı tarafındakiler de: Türk ve Türkmen isimleriyle bilinirlerdi.Peygamberimizin (A.S.M.) hicretinden 350 sene sonra Tağ Han neslinden olduğu rivayet edilen Türkmen Hükümdarlarından Salur Han, İslâm dinini kabul ederek Kara Han ismini almış ve kavminin de ekserisine İslâm dinini kabul ettirmişti. O sıralarda Türk ve Türkmen kavimleri İslâm hilâfet merkezi olan Bağdat'a gidip gelmeğe başlamışlardı. Fıtrî cesaret ve kahramanlıkları hasebiyle Abbasi Halifeleri, bunları askerlik hizmetlerine almışlardı. Bu sebeple Türkler, Azerbeycan ve Erzurum taraflarına dolmuşlardı. Türkler, zamanla kumandanlık ve ümeralığa geçmişler, hükümet işlerini de ellerini almışlardı. Bu cihetle bütün İslâm memleketlerinde Türkler büyük bir nüfuz ve iktidara sahip olmuşlardı.Türkler, müslümanlığı kabul ettikten sonra lisanlarını Arap hattıyla yazmağa başlamışlardı. Şark Türkçesinde, yani Uygur lisanında hayli edebiyat vücuda gelmiş, bir takım şair ve edipler yetişmişti. İran'da kurulan Türk Devletleri Farisîyi resmî ve edebî lisan olarak kabul ettikleri halde; Anadolu'da kurulan Selçuklular devrinde resmî lisan Türkçe kabul edilmişti. Daha sonraları Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra bu lisan günden güne kesb-i Türkî etmeğe başlamış, hatta Sultan Mehmed Han, Sultan Selim ve Süleyman devirlerinde mükemmel bir Osmanlı Edebiyatı meydana gelmiş ve birçok edip ve şairler yetişmişti.(Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmıyan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi.) Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir; zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!... R.N.)(İşte ey Ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâdları; Altıyüz sene değil, belki, Abbasiler zamanından beri bin senedir, Kur'ân-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'ânı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'âna ve İslâmiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümâtı def'ettiniz. Tâ $âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşreb münâfıkların desiselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!..M.)(...Evvelâ Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, daha sonra Emeviye'nin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmeti, Arap'tan Acem'e doğru geçmiş; hadis-i şerifin de delâlet ettiği üzere Fars milleti manen ve maddeten İslâmiyete pek büyük hizmetler yapmış, sonra bunlar da aynı hale gelmiş; bu defa da Allah Türkleri göndermiş. Arapların, Farslıların, kıymetini bilemeyip zâyi' ettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan dünyanın her tarafına yaymışlar. Demek ki onlar da bu nimetin kıymetini bilmez, küfr ü küfrâna giderlerse mevkilerini, Allah'ın göndereceği diğer bir kavme terketmeğe mecbur olacaklardır. Ve kim bilir vâsi ve alim olan Allah Teâla, kıyamete kadar daha ne kavimler gönderecektir. Binaenaleyh, ey mü'minler! Dininizin kıymetini biliniz, hiç bir kavme inhisar kabul etmeyen bu vâsi' feyz-i hakkı, bu fazl-ı İlâhîyi, bu yüksek hürriyeti bırakıp da başkalarının muvalâtı arkasına düşmeyiniz. E.T.)
TÜRKÂN  (Türk. C.) Türkler.
TÜRKCUŞ  f. Yarı pişmiş et.
TÜRKİSTAN  f. Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır.
TÜRKİYYAT  Türklerin dil, edebiyat, tarih ve ırki hususiyetlerini tedkik eden ilim.
TÜRKTAZ  f. Koşup saldırarak yağma etme. * Çapul, çapulcu.
TÜRKÜ  (Aslı: Türkî) Türk halk musikîsi.
TÜRNUK  Sel yolunda arta kalan balçık.
TÜRR  Yapı üstüne çekilen ip.
TÜRRA'  Kapıcı.
TÜRRAS  Kalkancı.
TÜRRE  (C.: Terârih) Bâtıl, herze söz.
TÜRREHAT  (Türrehe. C.) Saçma sapan sözler.
TÜRREHE  (C.: Terârih-Türrehat) Saçma sapan ve mânasız söz.
TÜRS  (C.: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.
TÜRŞÎ  Ekşilik. * Turşu.
TÜRÜAT  (Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler.
TÜRÜŞ  f. Ekşi, hâmız.
TÜRÜŞ-RU(Y)  (C.: Türüşruyan) Asık suratlı, ekşi yüzlü.
TÜS'  Dokuzda bir. (1/9)
TÜTUK  Örtü, perde. Çadır.