| YA |
Kur'ân alfabesindeki son harfin ismidir. Ebcedî değeri
10'dur. Hecâ harflerinin mahmuse kısmındandır. Şedide ile rihve arasında,
ortadadır. |
| YA |
"Hey, ey!" mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada
başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. "Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu"
da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi
"üstün" meftuh okutur. "Yâ Rabbe-l Âlemîn" de olduğu
gibi."Yâ" üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri olur. Kübrâ
$ Hüsnâ gibi.2- Harf-i inkâr olur.3- Harf-i tezkâr olur. Bu hâlde elifle
olursa "Harf-i nidâ" dır. Bâzen te'kid için kullanılır: "Yâ
Allah, Yâ Rabbi" denildiği gibi. Bazen teessüf, istimdad ve istigase
ifade ettiği de olur. "Yâ meded Allah, Yâ Allah!" gibi. Yâ, terdif
beyan eder. " Ve yahut" manasına: "Ya gelir ya gelmez"
gibi. Taaccüb ve istigrab beyan eder: "Ya öyle mi?" de olduğu
gibi. Tasdik bildirir: "Evet, hay hay" mânasını ifade eder. "Gider
yâ" gibi. |
| YAB |
f. "Yaften: Bulmak" mastarından emir kökü olup, birleşik
kelimeler yapılır. Meselâ: Şifayab $ : Şifa bulan, iyileşen. |
| YABAN |
f. Çöl, sahra. |
| YABANİ |
Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış. |
| YABENDE |
f. Bulan, bulucu. * Keşfeden, kâşif. |
| YABİS |
Kuru. |
| YABNAK |
f. Bulan, bulucu. |
| YA'BUB |
Hızla akan nehir. * Suyu çok olan ark. * Bulut. * Hızla giden at. |
| YÂD |
f. Anma. Hatırda tutma. Zikretme. * Hediye. * Hâtıra. * Hatır,
gönül. * Uyanıklık. |
| YÂD-İ HAZİN |
Hüzünlü hâtıra. |
| YÂD-I ŞEBÂBET |
Gençlik hâtırası. |
| YAD-BUD |
f. Armağan, yâdigâr. |
| YADBÜD |
f. Hâfıza kuvveti. |
| YADDAR |
f. Hatırda tutan, unutmayan. |
| YADDAŞT |
f. Hatırda tutulan şey. Hâtıra. |
| YADE |
f. Hâtıra. |
| YADİGÂR |
Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan. |
| YADKERD |
f. Hazırlama. |
| YA EYYÜHEL HOTO |
Ey vahşi, kaba dağ adamı! |
| YAFE |
f. Saçma ve mânasız söz. |
| YAFES |
Hz. Nuh'un (A.S.) üçüncü oğlu. Tufandan sonra Hazar Denizinin kuzeyinde
yerleşmiştir. |
| YAFTE |
f. "Bulunmuş, bulmuş, bulunan" mânalarına gelir ve birleşik
kelimeler yapılır. Meselâ: Şeref-yafte $ : f. Şeref bulmuş. |
| YAFUF |
Turaç kuşunun yavrusu. |
| YAFUH |
Bıngıldak. Yeni doğan çocukların baş kemiklerinin arasındaki yumuşaklık. |
| YA'FUR |
(C.: Yaâfir) Tüyleri toprak renginde olan ceylân. * Ceylân yavrusu.
* Gecenin beşte veya altıda bir bölümü. * Peygamberimizin merkebinin adı. |
| YAĞFİRULLAH |
Allah mağfiret eyler, eylesin, günahlarını örtsün (meâlinde söylenir). |
| YAĞMA |
f. Zorla mal alma, çapul. * Bir Türk boyu. |
| YAĞMAGER |
(C.: Yağmagerân) f. Çapulcu, yağmacı, zorba. |
| YAĞMAGERÎ |
f. Çapulculuk, yağmacılık. |
| YAH |
f. Buz. |
| YAHAMİM |
(Yahmum. C.) Kara dumanlar. |
| YAH-AVER |
f. Buzlu şerbet, buzlu su. |
| YAHBESTE |
Buz tutmuş, donmuş, buz bağlamış. |
| YAHÇE |
f. Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri. |
| YAHMUM |
(C.: Yahâmîm) Kara duman. * Tütün. * Kara nesne. |
| YAHMUR |
Yaban eşeği. |
| YAHNİ |
f. Et yemeği, yahni. * Azık, zahire. * Pişmiş şey. |
| YAHPARE |
f. Buz parçası. |
| YAHTE |
f. Benzer, misil, eş, nazir. * Oda. * Küçük küp. |
| YAHTEMİL |
İhtimal. |
| YAHUD |
f. İsterseniz, veyâ. İyisi. |
| YAHUDİ |
Hz. Yakub'un (A.S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Benî İsrail.
Musevî. (Bak: İsrail)Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine işaret eden
âyetler şunlardır: 2: 60-66 arası. 5: 62-64 arası ve 17: 4.(Yahudilere müteveccih
şu iki hükm-ü Kur'anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle
çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı
zenginlerle çarpıştıran, muzâaf riba yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren
ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları
ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak
için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran
yine o millet olduğunu ifade ediyor. S.) |
| YAHYA (A.S.) |
Zekeriya'nın (A.S.) oğludur. Benî İsrail Peygamberlerinden ve İsa
Aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel edenlerden olmuştu. Hz. İsa'dan (A.S.)
önce Tevrat'a göre hareket ederdi. Kudüs'ün o zamanki reisi, Hz. Yahya'nın,
Hz. Musa şeriatı üzere amel etmediğini ileri sürdüklerinden şehid ettiler. |
| YAHYAH |
"Beri gel" demektir. |
| YAİS |
(Ye's. den) Ümitsiz, kederli, me'yus. |
| YAKAZA |
(Bak: Yakza) |
| YAKAZAN |
Uyanık kimse. * Tozu yükselen toprak. |
| YAKIK |
Katı nesne. |
| YAKITÎ (YAKUTÎ) |
Kırmızı üzüm. |
| YAKIZ |
(C.: Eykâz) Uyanık. |
| YAKÎN |
Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.(Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin
ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i
yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz
ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta
bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Bu
bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek,
ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerliyerek bütün hislerimizle
ateşin varlığını anladık ise; ateşin yakması ve sâir sıfatlarını da bildik
ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de hakk-al yakîn deniyor. (Hakkalyakîn:
Abdin sıfatları, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında fâni olup, kendisi onunla
ilmen ve şuhuden ve hâlen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi) |
| YAKÎNEN |
Hiç şübhesiz olarak, kat'i surette. |
| YAKÎNÎ |
Şüphe edilmeyecek ilmî halde, hiç şeksiz bilinmeğe dair. |
| YAKÎNİYYÂT |
Yakînî bir surette bilinenler. |
| YAKTÎN |
Kabak, kavun ve karpuz gibi dalları yerde yayılan bir nebat adı. |
| YA'KUB (A.S.) |
Kur'an-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerdendir. Yusuf Aleyhisselâm'ın
babası ve İshak Aleyhisselâm'ın oğludur. Bir adı da İsrail olduğundan bu
sülâleden gelenlere İsrail oğulları mânasına, Benî İsrail denilmektedir.
Büyük oğlunun adı Yehud olduğundan sonradan bunlara Yahudi denilmiştir.
(Bak: Yusuf A.S.) |
| YAKUT |
Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı. |
| YAKUT-U MÜZAB |
Erimiş yakut. * Göz yaşı. * Kan. * Kırmızı şarap. |
| YAKUT-U ZERD |
Sarı yakut. * Güneş. |
| YAKZA |
Uyanıklık. Dikkatte olma. |
| YAKZÂN |
Uyanık. |
| YAKZATEN |
Uyanık olarak. Şuurlu ve dikkatli surette. |
| YÂL |
f. Kuvvet, güç. Boyun, gerdan. |
| YÂL Ü BÂL |
Boybos düzgünlüğü. |
| YALAK |
Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin
musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir. |
| YALAN |
(Bak: Kizb) |
| YALDIZ |
t. Cilâ. * Parlatmağa yarıyan şey. |
| YALE |
f. Sığır boynuzu. |
| YA LEYTE |
Keşke, ne olurdu. |
| YALMEND |
f. Aile reisi. Aile başkanı. |
| YA'LUL |
(C.: Yeâlil) Beyaz bulut. * Su üzerinde peydâ olan kabarcık. *
Çift hörgüçlü deve. |
| YALVANE |
f. Kırlangıç kuşu. |
| YAM |
f. Posta beygiri. |
| YAMAK |
Yardımcı, yardak, muavin. |
| YA'MELE |
İşe dayanıklı cins dişi deve. |
| YA'MUR |
(C.: Yeâmir) Bir nevi ağaç. * Oğlak. Kuzu. |
| YAMUR |
Başının ortasında bir sürü boynuzları olan bir cins geyiğin erkeği. |
| YAN |
f. Hastanın sayıklaması. |
| YANESUN |
Anason otu. |
| YANİ' |
Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin. |
| YA'Nİ |
(Yâni) Bundan maksat, demek, demek isteniyor ki. |
| YANKESİCİ |
Biçimine getirerek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız. |
| YÂR |
f. Dost, ahbab, tanıdık. * Yardımcı. * Âşık. Mâşuk, sevgili. |
| YÂR-I BÎVEFÂ |
Vefasız dost. |
| YÂR-I CİHAR |
(Bak: Çar yâr) |
| YÂR-I GAR |
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en sâdık sahabesi
Hazret-i Ebubekir Radıyallahü Anh'ın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli
bir zamanda mağaraya girdiklerinde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a
sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır. (Bak: Sıddık) |
| YÂR-I KADÎM |
Eski dost. |
| YARA |
f. Güç, kuvvet, kudret, takat. |
| YÂRÂN |
f. Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer. |
| YÂRÂN-I AŞK |
Âşıklar, aşk dostları. |
| YÂRÂN-I SAFÂ |
Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları. |
| YARANE |
f. Dostça. |
| YÂRE |
f. Bilezik. |
| YÂRE |
Yara. |
| YÂRE-İ HİCRAN |
Ayrılık yarası. |
| YAREK |
f. Dölyatağı. Meşime. |
| YARI ÜMMİ |
Yazıyı tam yazamayan. * İlmi daha ziyade ilhama istinad eden. |
| YÂRÎ |
f. Yardım. * Dostluk. |
| YARMEND |
f. Dost, muin, yardımcı. |
| YARRES |
f. İmdada yetişen. |
| YASEMİN |
f. Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden
bir ağaç. |
| YASIB |
Yeşim taşı. |
| YASIF |
Yeşim taşı. |
| YASİN |
Yâ Seyyid yâ insan gibi muhtelif manalar rivayet edilir. Şifredir
Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahlâken en
yüksek olduğu herkesçe bilindiğinden bu isim kendisine verilmiştir. (Bak:
Huruf-ı mukattaa) |
| YASİN SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 36. suresinin ismidir. Mekkîdir. |
| YASİR |
Sol tarafa giden. |
| YA'SUB |
Arı beyi. * Emir, bey, reis. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
bir atının ismi. * Atın alnındaki beyazlık. * Bir nevi kuş.(Karıncayı emirsiz,
arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.
M.) |
| YÂVE |
f. Hezeyan. Yalan. Yaygara. Saçma sapan söz. * Sahipsiz hayvan. |
| YÂVE-GÛ |
(C.: Yâve-guyân) f. Saçmasapan konuşan, saçmalayan. |
| YÂVER |
f. Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. * En yakın memur. * Devlet büyüklerinin
yanında bulunan en yakın memur. |
| YÂVER-İ EKREM |
Cenab-ı Hakk'ın emrinde çalışan en makbul yâver, en kerim olan
Hazret-i Muhammed. (A.S.M.) |
| YÂVERÂN |
(Yâver. C.) f. Yâverler. Yardımcılar. |
| YÂVERÎ |
f. Yâverlik, yardımcılık. |
| YAVUZ |
şiddetli yanan. * A'lâ, fevkalâde. * Pek sert. |
| YAVUZ SULTAN SELİM |
(Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman
Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket
mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran
seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın
çadırına kurşun atacak kadar işi ileri götürdüler. Yavuz Selim hemen çadırından
dışarı fırladı; atına atladığı gibi toplu bir halde duran Yeniçerilerin
arasına atını sürdü, öfkeli nazarlarla sert sert baktıktan sonra:"
-Bre asker kıyafetli korkak herifler! Askerî itaat, emre muhalefetten mi
ibarettir? Zahmete katlanmadan zafer kazanmak kande görülmüştür? Şecaat
ve erliğinden şüphe edenler, rahatını düşünenler geri dönüp karılarının
yanlarına gitsinler. Ben buraya kadar zahmetler ihtiyar edip, kemal-i zelilâne
bir surette geri dönmek için gelmedim. Şemşir-i celâletim altında hamaset
ve şecaat göstermek isteyenler benimle beraber gelsinler. Siz gelmezseniz,
ben yalnız da giderim...' diyerek atını Çaldıran'a doğru sürmüştür. Neticede
Şah İsmail'e galip geldi. Şiiliğin Anadolu'ya yayılmasına mani oldu. Daha
sonra Tebriz ve Mısır'ı aldı. Hutbelerde "Haremeyn-i Şerifeyn'in Hâdimi"
diye ismini okuttu ve ilk Osmanlı Hâlifesi oldu. Osmanlı Devletinin topraklarını
iki misline çıkardı. Büyük bir İslâm ittihadı için gayret gösteriyordu.
Şirpençe denilen bir çıban vesilesi ile Rahmet-i Rahman'a kavuştu. Türbesi,
İstanbul'da yaptırdığı Sultan Selim Camii avlusundadır. (R. Aleyh) |
| YAZDEH |
f. Onbir. |
| YAZDEHÜM |
f. Onbirinci. |
| YA'ZİD |
Acı marul. |
| YEAKİB |
(Ya'kub. C.) Erkek keklikler. |
| YEALİL |
(Ya'lul. C.) Suları berrak ve saf akan göller. * Beyaz bulutlar.
* Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar. * Çift hörgüçlü develer. |
| YEASİB |
(Ya'sub. C.) Reisler, başkanlar, başlar. * Arıbeyleri. |
| YEBAB |
f. Yıkık, bozuk, harap, virâne. |
| YEBAN |
f. Sahra, çöl. * Issız ve tenha yer. |
| YEBANİ |
f. Görgüsüz, kaba. * Yabâni, kırlarda biten. * Sıkılgan, ürkek.
(Bak: Yabani) |
| YEBES |
Sonradan kuruyan yaş mevzi. |
| YEBREM |
"Gelberi" ismiyle bilinen bir cins demir kürek. |
| YEBS |
Islak şeyin kuruması. |
| YEBUSET |
Kuruluk, nemsizlik, rutubetsizlik. |
| YE'CÜC VE ME'CÜC |
Kısa boylu olacakları söylenen ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen
ve ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin ismi.(Ye'cüc ve Me'cüc
hâdisatının icmâli Kur'anda olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var.
Ve o tafsilât ise, Kur'anın muhkemâtından olan icmâli gibi muhkem değil,
belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin
içtihadları karışmasıyla tâbir isterler. Evet $ Bunun bir te'vili şudur
ki: Kur'an'ın lisan-ı semavîsinde "Ye'cüc ve Me'cüc" nâmı verilen
Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım başka
kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri
gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zir-ü zeber edeceklerine işaret ve
kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdı
onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyet-perverlik tohumuyla ve
aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir
kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare Bolşevikliğe
inkılâb etti. Ve Bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkıye ve kalbiye ve
insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet
tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve
merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar
hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam
yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan
çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise; Çin-i Maçin'de
kırk günlük bir mesafede yapılan ve acâib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan
Sedd-i Çinî'nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız
kabileleridir ki, Kur'an'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü
Vesselâm) mu'cizane ve muhakkikane haber vermiş. Ş.) (Bak: Mürted) |
| YED |
El. * Mc: Kuvvet, kudret, güç. * Yardım. * Vasıta. * Mülk. |
| YED-İ BEYZÂ |
Musa Aleyhisselâm'ın mu'cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak
eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında
kullanılır. |
| YED-İ EMİN |
Kanunen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs. * Mahkemece kendisine
bir şey emanet olunan kimse. * Emniyetli, tehlikesiz ve korkusuz yer. *
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir lâkabı. |
| YED-İ KUDRET |
Allah'ın kudreti ve kudretinin tasarrufu. |
| YED-İ RAHMET |
Rahmet eli, Rahmetle ihsan edilmesi. |
| YED-İ TASARRUF |
Sahibolma, sâhiblik. |
| YED-İ TULÂ |
En uzun el. * Geniş nüfuz. * Tam, çok geniş ilim ve ihtisas. *
Büyük kudret. |
| YEDAN |
Eller. İki el. |
| YEDEYN |
İki el. |
| YEDİYY |
El ile dokunmuş. |
| YEDULLAH |
Cenab-ı Hakk'ın kudreti, yardımı. |
| YEFA' |
Yüksek yer. |
| YEFEN |
Bunak adam. |
| YEFTENC |
Sevgililerin zülüfü kendisine benzetilen siyah renkli büyük bir
yılan. |
| YEGÂN |
f. (Yek. C.) Birler. Tekler. Teker teker. |
| YEGÂNE |
Tek, bir. |
| YEGÂNE-GÎ |
f. Teklik, yegâne ve tek oluş. |
| YEGÂN YEGÂN |
f. Ayrı ayrı. Birer birer. |
| YEGDEN |
f. Birden, birdenbire. |
| YEGUS |
Nuh Aleyhisselâm'ın kavmine ait bir put. |
| YEHHİR |
Katı ve sert taş. * Serap. |
| YEHMA |
Sahra, çöl. |
| YEHMUM |
Kömür gibi simsiyah olan şey. * Zifir ve kara duman. * Cehennem
ahalisini ihata eden perde. |
| YEHMUR |
Çok sözlü, çok konuşan adam. * Çok çalışkan ve işe cür'etli olan
kişi. * Yeri götüren balık. |
| YEHR |
İnat etmek. |
| YEHUD |
Yakub (A.S.) ın büyük oğlunun adıdır. (Bak: Ya'kub) |
| YEİS |
(Ye's) Ümitsizlik. (Bak: Ye's, Himmet) |
| YEK |
f. Bir, münferid. * Bir oluş, birlik. |
| YEK-ÂVÂZ |
f. Tek sesli, bir sesli. * Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. *
Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume. |
| YEKÂYEK |
f. Birer birer. Tek tek. * Ansızın. |
| YEKBAR |
(Yekbâre) f. Bir defa, bir kere. Bir defada. |
| YEKCİNS |
f. Aynı cinsten. |
| YEKÇEŞM |
Tek gözlü. * Âhir zamanda gelecek olan Deccal'ın bir ismi. "Sadece
dünya hayatını şiddetle isteyip âhireti unutan ve inkâr eden" meâlinde
mecazen söylenilmiştir. * Güneş. (Bak: Deccal) |
| YEKDANE |
f. Eşi, benzeri olmayan. Tek. |
| YEKDEM |
f. Bir nefes, çok az, çok kısa. |
| YEKDEST |
f. Bir elli, tek elli. * Bir çeşit, bir cins. * Eskiden yapılmış
bir çeşit rende. |
| YEKDİĞER |
Bir başkası. |
| YEK-DÜ-SE |
f. Bir-iki-üç. |
| YEKE |
f. Yalnız, bir, tek. |
| YEKNESAK |
Devamlı aynı halde olan. Biteviye. Değişmez bir hal.(Yeknesak istirahat
döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade şerr-i mahz olan ademe
yakındır ve ona gider. L.) |
| YEKPA |
f. Tek ayaklı. Topal. |
| YEKPARE |
Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız. |
| YEKREH |
f. Riyasız, doğru. |
| YEKRİŞTE |
f. Uygun, muvafık, yaraşır. * Şefkatli. |
| YEKRU(Y) |
f. İki yüzlülük yapmayan, riyasız. * Hâlis ve itimad edilir dost. |
| YEKRUZ |
f. Bir günlük. Geçici, muvakkat. |
| YEKSAL |
f. Bir yıllık. Bir yaşında. |
| YEKSAN |
Beraber. Bir. * Düz. * Her zaman. |
| YEKSER |
f. Baştan başa. * Ansızın. * Yalnız başına. |
| YEKSÜVARE |
(C.: Yeksüvârân) Yalnız başına ata binen. * Mc: Arkadaşı olmayan
kimse. |
| YEKŞEBE |
f. Bir gecelik. |
| YEKTA |
Tek, yalnız, eşsiz. * Bir kat. |
| YEKTENE |
f. Tenha, yalnız başına. |
| YEKÛN |
Toptan, hepsi. Netice. Toplam. (Arapçada; olur-oluyor mânâsınadır) |
| YEKVÜCUD |
Tek kişi gibi. Hep birden. |
| YEKZEBAN |
Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik. * Aynı dili konuşan.
Bir dilde. |
| YEL |
(C.: Yelân) Pehlivan. şampiyon. |
| YELAN |
(Yel. C.) f. şampiyonlar, pehlivanlar. |
| YELDA |
f. Uzun. |
| YELE |
f. Kuvvetle saldıran. * Otlağa salınmış hayvan sürüsü. * Koşan,
koşucu, seğirten. * Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. |
| YELEB |
Beyaz deve. * Polat demir. * Toplamak, cem'etmek. * Deriden yapılmış
cübbe, zırh ve gömlek. * Kalkan. |
| YELEK(A) |
Her nesnenin beyazı. * Beyaz keçi. |
| YELEL |
Üst dişlerin kısa olması. |
| YELEM |
Aslâ yemişi olmayan sert ve katı ağaç. |
| YELENDED |
Etli, semiz kimse. |
| YELMA' |
Yalancı. * Serap. |
| YELMEK |
(C.: Yelâmık) Kalın kaftan. |
| YELEMLEM |
Deri. * Bir yerin adı. (Yemenliler ihramı orada giyerler.) |
| YELPEZ |
Yelpaze. * Serinletmek için el ile havalandırma âleti. |
| YELTENMEK |
t. Bir şeye başlamağa niyet etmek. Teşebbüse kalkışmak. Özenmek.
Taklide çalışmak. |
| YEMAME |
Ehlî güvercin. |
| YEMEN |
Arap diyarında bir vilayet ismi. |
| YEMHUR |
Uzun boylu adam. * İt sineği. |
| YEMİN |
Sözü Allah'ı (C.C.) zikrederek kuvvetlendirmek. Kasem. * El tutuşarak,
Allah'a bağlılıklarını bildirerek, Allah'a ve birbirlerine söz vererek ahitleşmek.
* Mübarek. * Sağ taraf, sağ el. |
| YEMİN-İ LÂĞV |
Alışkanlıkla veya dil sürçmesiyle veya sehven yapılan yemindir
(ki; şer'an kefâret lâzım gelmez). |
| YEMM |
Deniz, bahir, derya, umman. * Güvercin kuşu. |
| YEN' |
Yemişin olgunlaşması. |
| YENABİ' |
(Yenbu'. C.) Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler. * Kedi yavruları. |
| YENABİ'-İ ULÛM |
İlim kaynakları, çeşmeleri. |
| YENARIK |
Yassı bilezik. |
| YENBAGİ |
Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir. |
| YENBU' |
(C.: Yenâbi) Pınar, kaynak. * Kedi yavrusu. |
| YENBUB |
Dikenli bir ağaç. |
| YENGEÇ |
t. Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı
olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. |
| YENHUB |
Korkak. |
| YENME |
(C.: Yünem) Bir nevi ot. |
| YERA |
(Yerâa. C.) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar. * Ateşböcekleri. |
| YERA' |
Sığır buzağısı. |
| YERAA |
(C.: Yerâ) Kamış düdük. * Yontulmamış kalem. |
| YERABİ' |
(Yerbu'. C.) Tarla fareleri. |
| YERBU' |
(C.: Yerabi') Arap tavşanı adı verilen yaban faresi. |
| YEREKAN |
Sarılık hastalığı. * Ekin âfetlerinden bir âfet. |
| YERER |
Katı ve sert nesne. |
| YERHAMÜKÜMULLAH |
"Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin" meâlinde
dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir. (Bak: Teşmiyet) |
| YERHUM |
Erkek kartal. |
| YERKU' |
Şiddetli açlık. |
| YERMA' |
(C.: Yerâmi) Alçı taşı. |
| YERUN |
Ağu, zehir. * Aygır suyu. |
| YE'S |
Emelinden kesilmek. Ümidsizlik. Nevmid olmak. Matlubunun hâsıl
olmasına ümidini kesmek.(Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olmayan azaptan
korka, ye'se düşer. Böyle me'yusun gözüne, dinî mes'elelere münafi edna
ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde
eder etmez; diğer emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden
çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. M.N.) (Bak: Ucb) |
| YESAG |
f. Kanun, nizam. * Yasak. |
| YESAR |
Sol, sol el. * Varlık, zenginlik. * Gençlik. * Bolluk. * Kolaylık. |
| YESARET |
Zenginlik. * Kolaylık. |
| YESARÎ |
Sola ait. Sol ile alâkalı. |
| YE'S-AVER |
f. Ümitsizlik veren. Me'yus eden. |
| YESBEHUN |
Yüzerler. (manasında) |
| YE'S-EFZA |
Kederi, ye'si ve elemi artıran. |
| YESER |
Kolaylık, sühulet. * Birinin sağ tarafından gelme. * Yün, ip gibi
şeyleri bükme. |
| YESİR |
Az şey, az, kalil. * Kumarbaz. * Kolay. |
| YESR |
Öldürmek. |
| YESRİB |
Medine-i Münevvere'nin müslümanlıktan evvelki ismi. (Bak: Medine) |
| YESSİR |
Kolaylaştır (meâlinde duâ). |
| YESTEUR |
Medine yakınında bir yer. * Deve sağrısına yapılan palas. * Belâ.
* Bâtıl. * Misvak ağacı. |
| YESUR |
Kumarbaz. |
| YEŞB (YEŞF-YEŞM) |
Yeşim denilen taş. |
| YEŞK |
f. Köpek dişi adı verilen sivri diş. |
| YETAMA |
(Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar. |
| YETEM |
(Bak: Yütm) |
| YETİM |
Babası ölmüş olan çocuk. * Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan
sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.) |
| YETİM-ÜT TARAFEYN |
Anası ve babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk. |
| YETİME |
Yetim kız. * Eşsiz. |
| YETİM-HÂNE |
f. Yetim çocukların bakılıp beslendiği yer. |
| YETN |
Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması. |
| YETU' |
Sütleğen otu. |
| YEUK |
Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin putlarından bir putun ismi. |
| YEUS |
(Ye's. den) Ümitsiz, ümidi kesilmiş, me'yus. |
| YEVM |
Gün. Yirmidört saatlik zaman. * Sene. * Asır. Devir. * Devre. |
| YEVM-İD DİN |
Din günü, ceza günü, mâneviyat günü.(...Nasıl dünya; maddiyat ve
maddî harekâtın ve amellerin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve
o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semeratlarını, belki o fâniyat
ve zailâtın bâki ve dâimî eserlerini ve âlem-i misal sinemasıyla ve fotoğrafıyla
alınan umum o fâniyat ve zaillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek
bir gün gelecektir, diye ifade ediliyor. E.L.) |
| YEVM-İ FASL |
İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet
günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki isimler de verilir: Yevm-ül
cem', yevm-ül cevab, yevm-ül cezâ, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül feza-ul
ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisâb, yevm-ül ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül
karia, yevm-ül kıyam, yevm-ül kıyame, yevm-ül mev'ud, yevm-ül miâd, yevm-ül
misak, yevm-ül mizan, yevm-ül va'd, yevm-ül vâkıa, yevm-üs suâl, yevm-ül
arz. |
| YEVM-İ MİSAK |
Sözleşilen gün. * Kıyâmet Günü. |
| YEVM-İ NÜŞUR |
Kıyamet günü, mahşer günü. Herkesin amel defterinin açılıp neşredilip
gösterileceği gün. |
| YEVM-İ ŞEVK |
Şaban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak
hilâl görülmedikçe oruç tutulması münasib olmayan gün. |
| YEVM-İ TENAD |
Kıyamet günü. |
| YEVM-ÜL FETİH |
Fetih günü. * Mekke-i Mükerreme'nin fethi. |
| YEVM-ÜL HAMİS |
Perşembe günü. Beşinci gün. |
| YEVM-ÜL HULUD |
Kıyamet günü. |
| YEVM-ÜL HURUC |
Kıyamet günü. |
| YEVM-ÜN NAHR |
Zilhiccenin onuncu günü. |
| YEVM-ÜT TELÂKİ |
Kıyamet günü. Ruz-u mahşer. |
| YEVMEN FE YEVMEN |
Günden güne, gittikçe. |
| YEVMÎ |
Günlük. Güne ait. |
| YEVMİYE |
Gündelik. Bir günlük çalışmanın neticesi alınan ücret. * Günlük
hadiseleri günü gününe kaydetmeğe yarıyan defter, gazete. |
| YEZ |
f. Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli
çalı. Çit. |
| YEZDAN |
f. Cenab-ı Hak. * (Mecusilerce) : Hayırları yaratan hayır ilâhı
dedikleri mevhum mâbud. |
| YEZDANÎ |
İlâhî. Yezdan'a ait ve müteallik. |
| YEZEK |
f. Bekçi, gece bekçisi. |
| YEZİD |
(Hi: 26-64) Hz. Muaviye'nin (R.A.) oğlu ve Emeviye Devletinin ikinci
halifesi. Şam'da doğdu. Zamanında Kerbelâ hâdise-i elîmesi meydana geldi. |
| YEZİD BİN EBİ SÜFYAN |
Ebu Süfyan'ın oğlu. Hz. Muaviye'nin büyük kardeşi idi. Ashab-ı
kiramdan ve çok sâlih bir zât olup, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde müslüman
oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallâhü anh'ın Şam'a gönderdiği orduda
bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin valisi olmuştu.
Taundan vefat eyledi. (R.A.) |
| YOGA |
Bâtıl Hind felsefe sistemi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik
ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar. |
| YOGİ |
Hindistan'da çilecilere (yogalara) verilen isim. |
| YOL-DAŞ |
Yol arkadaşı. |
| YORDAM |
t. Edâ. * Alâyiş, tantana, debdebe. * Meleke, çalım, çeviklik,
alışkanlık, yatkınlık. Çabukluk. |
| YORUM |
Uydurma bir kelimedir. (Bak: Tefsir) |
| YORUMLAMAK |
(Bak: Tefsir etmek) |
| YUCE |
f. Damla, katre. |
| YUDA |
Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir ve onu ihbar edip ihanet etmiştir.
Yehuda veya Yuda Şem'un da denir. (Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa.
Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda. E.L.) |
| YÛDLÛN |
Tarhun otu. |
| YUG |
f. Boyunduruk. |
| YUH |
(Yuhâ) Güneşin isimlerindendir. * Türkçede, birisine karşı hakaret
için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna
"yuha çekmek" denir. |
| YUHANNA |
Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerinden birisidir. İncillerden birisini
yazmıştır. İbranicede Yahya mânasına gelir. Yuhannes, Ohannes, Con (Fr.:
Jan) denir. |
| YUNUS (A.S.) |
Benî İsrail peygamberlerinden ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçenlerdendir.
Elyesa (A.S.) dan sonra Ninova şehrine gönderildi. Şehir ahalisi kendisine
itaat etmediği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve oradan denize
atılmış. Cenab-ı Haktan emir almadan şehri terk ettiğinden bu hâl başına
gelmişti. Büyük bir balık onu yuttu. Hz. Yunus tam bir iltica ile Allah'a
dua etti ve balık onu gece, bir sahil kenarına bırakıverdi. Sıhhat bularak
tekrar Ninova şehrinde ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğe devam etti.(İşte Hz. Yunus
Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz.
Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece
daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz şu sergerdan küre-i zeminimizdir.
Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor. Onun denizinden bin derece
daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz hutumuz (balığımız) dur. Hayat-ı
ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha
muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder, bizim hutumuz
ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz
budur biz de Hazret-i Yunus'a (A.S.) iktidâen umum esbabdan yüzümüzü çevirip,
doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip "Lâ ilâhe
illâ ente sübhaneke innî küntü minezzâlimîn" demeliyiz. L.) |
| YUNUS SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 10. suresidir. Mekkîdir. |
| YUNUS EMRE |
(Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın
Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan
Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir
çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da
Mevlâna ile görüştü. Risalet-in Nasuhiye isminde Mesnevî tarzında bir eser
yazdı. Şiirleri daha sonra "Divan" adlı bir kitapta toplandı.Mevcudattaki
her zerrede Cenab-ı Hakk'ın varlık ve birliğini okutturan Bediüzzaman Said
Nursî Hazretleri, bir eserinde, sinek kanadının hârika san'atından, tevhide
delil ve alâmet olduğundan bahsederken şöyle der:"- Bir sineğin kanadı,
vücudu ne kadar hârika bir san'at-ı Rabbaniye olduğuna lâtifâne bir işaret
olarak meşhur Yunus Emre'nin bu fıkrası ne güzel bildirir:Bir sineğin kanadın,
kırk kağnıya yüklettim. Kırkı da çekemedi, şöyle kaldı yazılı..." |
| YUSUF (A.S.) |
Hz. Yakub'un (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendisini
çok severdi. Gördüğü bir rüyayı babası tabir ederek peygamber olacağını
ve bütün kardeşlerinin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri
kendisini kıskandıkları için bir hile ile izini kaybetmek istediler ve bir
kuyuya attılar. Oradan Mısır'a giden kervancılar aldılar. Mısır'da köle
diye sattılar. Sarayda Mısır Maliye Nâzırı'nın yanında hizmet ederdi. Güzelliği,
temizliği dillere destan oldu. Mısır Azizi'nin karısı Zeliha'nın iftirasına
uğrayarak bir müddet hapiste, zindanda kaldı. Orada peygamberlikle müşerref
oldu. Mısır Meliki'nin gördüğü rüyayı en sahih olarak Hz. Yusuf (A.S.) tabir
ederek bir müddet sonra hapisten çıktı. Rüyadaki tabir gibi yedi sene bolluk
oldu. Ve ondan sonra da yedi sene kıtlık başlamıştı. Hz. Yusuf da Hazine
Nâzırı tayin edildi. Her taraftan mahsul, yiyecek almağa gelirlerdi. Kenan
illerinde hasta ve Yusufuna ağlamakla gözleri görmez olan Hz. Yakub'un evlâdları
da mahsul almak için geldiler. Hz. Yusuf evvelâ onları tanımazdan geldi,
sonra onlara iyilik etti ve babalarını da Mısır'a davet etti. Yusuf'un gömleğini
gözüne sürmekle Hz. Yakub'un gözleri de açılmıştı. Yusuf (A.S.) Mısır'a
aziz oldu, Zeliha ile evlendi. Kardeşleri, babası da Mısır'a davet edildi
ve mes'udane bir hayata kavuştular. Kısas-ı Enbiya)(Hz. Yusuf (kendisi)
Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti. O saadete mazhar oldu. Demek
o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet,
kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbîn
bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi,
tâ öteki saadete mazhar olsun...İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına bak
ki, Kıssa-i Yusuf'un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere
elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad
ediyor ki; kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır...
Hem Hz. Yusuf'un âlî sıddıkiyyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak
ve en sürurlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine
âhireti istiyor. M.) |
| YUSUF SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 12. suresidir. Mekkîdir. |
| YUŞA (A.S.) |
Hz. Musa'dan (A.S.) sonra peygamber olmuş ve Benî İsrail'i çöllerden
kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin idaresinde bulundu,
bazan da hâkimsiz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tâ bir müddet sonra İsmail
(A.S.) hâkim oldu. Onbir sene Benî İsrail'i idare etti. Sonra içlerinden
bir melik olmasını istediler. İsmail (A.S.) Tâlut'u intihab eyledi. Benî
İsrail meliklerinin birincisi Tâlut oldu. Tâlut saltanata geçtikten sonra
Hz. İsmail'in (A.S.) tedbiri üzere Benî İsrail'den bir ordu tertib etti
ve Filistin üzerine yürüdü. Düşmanları Amelika ordusu karşı geldi. Reisleri
Câlut meydana çıkıp er istedi. Tâlut tarafından Hz. Dâvut çıktı ve Câlut'u
öldürdü. Bir müddet sonra devlete, Benî İsrail'e Hz. Dâvut (A.S.) hâkim
oldu. Amelika ile sonradan bir muharebede Tâlut öldü. Dâvut (A.S.) nübüvvetle
saltanatı cem' eyledi. Kudüs'ü pay-i taht eyledi. Kırk sene idareyi Musa'nın
(A.S.) şeriatı üzerine Benî İsrail'i idare eyledi. |
| YUZ |
f. Kaplanı andırır yırtıcı bir hayvan, pars. |
| YUZE |
f. El açan, dilenci. |
| YÜBS |
Kuruluk. |
| YÜBUSET |
Kuruluk. |
| YÜDİ |
(Yed. C.) Eller. |
| YÜMKİN |
Olabilir, mümkün olur. |
| YÜMN |
(Yümün) Kuvvetli, uğur, bereket. |
| YÜMN-İ İMAN |
Kuvvetli imandan gelen bereket ve kuvvet, saadet. |
| YÜMNA |
Sağ taraf, sağ el. |
| YÜMNE |
Yemen alacalarından bir alaca kumaş. |
| YÜMNÎ |
Uğura, berekete ait. Uğurlu. |
| YÜMUM |
(Yemm. C.) Denizler. |
| YÜRNA |
Kına. |
| YÜSCAN |
Yeşil taylasanlar. |
| YÜSR (YÜSÜR) |
Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah. |
| YÜSRA |
Sol taraf. Sol el. (Eyser'in müennes) |
| YÜSRET |
Kolaylık, sühulet. Rahat. |
| YÜSRUG |
Ot arasında olan kırmızı bir böcek. |
| YÜSUR |
Ekşi yüzlü olmak. |
| YÜSÜR |
Kolaylık, sühulet, yüsr. |
| YÜTM |
(Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat
etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta
ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir. (L.R.) |
| YÜUS |
(Ye's. C.) Yeisler, ümitsizlikler, kederler. |