Kaynak - İslami Bilgiler - 100 Soruda Tasavvuf - 1. Sayfa
Kaynak: 100 soruda Tasavvuf - Abdülbaki Gölpınarlı, Gerçek Yayınevi, 2.Baskı,
- Senelerce çöllerde dolaşıp hastalanan kaba zahidler (S.26-27)
Bu kaba zahitler Tanrıya dayanmada ileri gidiyor-lar, yalnız başlarına, yanlarına azık almadan çöllere dalıyorlar, evlenmiyorlar, tedavi edilmiyorlar, uyku uyumamaya, boyuna ibadete, Tanrı'yı zikre koyuluyorlar, ruh hastalıklarına tutuluyorlar, bilgiye düşman kesiliyorlar, herkese bir gözle bakmayı buyurdukları halde kendilerinden olmayanları aşağı görüyorlardı. Buna karşılık şeriatçılar da, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, haklı olarak bunları hoş görmüyorlar, kınamaktan, tuttukları yolun bâtıl olduğunu söylemekten çekinmiyorlardı. Burada, «her ümmetin bir siyâhatı var; benim ümmetimin si-yâhati de Tanrı yolunda savaş. Her ümmetin bir rahipliği var; benim ümmetimin rahipliği de düşman karşısında nöbet beklemek» (Cami', l, s. 80), «sakının dinde, yeniden yeniye uydurulan şeylerden; gerçekten de her sonradan icat edilen şey uydurmadır, her uydurma da sapıklık» (s. 86 - 87), «halktan kesilip yapayalnız bir yerde oturan kişi bizden değildir» (Künûz, II, s. 167), «gerçekten de Allah size çalışmayı buyurdu; çalışın» (aynı, s. 60), «Ulu Allah, kuluna verdiği nimetin eserini, onda görmek ister» (aynı, s. 63) gibi hadislerle evlenmemeyi, birini hadım etmeyi nehyeden hadisleri yazarsak (aynı, II, s. 176 ve 188) şeriat bilginlerinin bu kaba zahitlere neden karşı durdukları daha ziyade belirir sanırız.
- Ku’ran Kerimde sırasıyla yedi nefis yoktur. (S.35)
Mutmainne, Râdıyye ve Mardıyye adları uydurulmuş-tur. XCI. sûrede, 9. âyet, «ve andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir» meâlindedir; aynı zamanda XVIII. sûrenin 74. âyetinde, öldürüldüğü anlatılan çocuk hakkında «tertemiz» denmektedir. Nefs-i Zekiyye de bu âyetlerden alınmıştır. Kur'ân-ı- Kerîm'de böyle sırayla yedi nefis yoktur, hele bunlara uyan yedi addan, bu münasebetle hiç bahsedilmemektedir. Esasen Kur'an-ı Kerîm'de nefis, kişinin kendisi, bedenle beraber can, insan anlamlarına gelmektedir
- Şeyh Bedreddin’e göre “Kainat Allah’tır, onu sonu yoktur.” Şirki (S.48)
Simavna kadısı oğlu Bedreddîn'in (823 H. 1420), muhtelif zamanlarda, muhtelif konulara ait sözlerinin, sorulara verdiği cevapların toplanmasından meydana gelen Varidat’ında, varlık birliği bu tarzdadır ve. ona göre kâinat Allah'tır, önü ve sonu yoktur. Kıyametse ölümden ibarettir (Gölpınarli: Sımavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddîn. İst. Eti yayın 1966, s. 31-33. Varidat tercemesi,s. 55-66 ve 75)
- Mevlana kitabına Kur’an’ın vasıflarına veriyor. (S.49)
Sufilerin, Vahdet-i—Vücûd'a inananları, bu mertebe-de neş'elerine, yaratılışlarına, yetişmelerine, istidatlarına, bilgilerine ve anlayışlarına göre değişik haller alırlar.. Mevlânâ, «Mesnevî» dibacesinde, kitabını «ulaşma ve ya-kıyn sırlarını açmada dinin asıllarının asıllarının asılları...» gibi vasıflarla övdükten sonra onu, Mısır'daki Nil suyuna benzetir ve «Sabredenlere içilecek sudur. Firavun soyuna ve kâfirlere ise hasret; netekim Allah da onunla, çoklarını şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola götürür demiştir» der (Nicholson basımı, l, s. 1. Âyet, II, 26).
- Mevlana devir nazariyesi inanır. (S.59)
Mevlânâ, bu a'âimî yaratılışı, bu daimî oluşu anlatırken, «cihan, başka bir cihan doğurur; bu mahşer, başka bir mahşer meydana çıkarır. Kıyamete dek bu kıyameti anlatsam gene bitmez» a'er (Mesnevî, II, s. 311, beyit. 1187 -1188); bütün âlemi, yeyen ve yenen olarak vasfeder; toprağın suyu içtiğini, otlar bitirdiğini, otları hayvanların yediğini, hayvanın insana gıda olduğunu, insanı, gene toprağın yediğini, bu âlemin, boyuna değişip durduğunu anlatır (Nicholson basımı; III, 1929, s. 4-5, beyit. 22 - 36);
- Tasavvuf’un hayali ilahları (S.72-74)
Soru 39 : Bundan önceki sorulara verdiğiniz cevapta kemal mertebesine yalnız Hz. Muham-med'in eriştiğini söylemiştiniz ve ondan öncekilerin de, sonrakilerin de ondan feyiz aldıklarını bildirmiştiniz. Bu, pek anlaşılmadı; araya sorular, cevaplar, konular girdi. Lütfen bunu daha belirli, daha etraflı anlatır mısınız?
Mutlak Varlık'ın her şeyden münezzeh olan zâtı, evvelce de anlattığımız gibi Akl-ı Küll'ü (tüm Akl'ı) izhar etmiştir. Sûfîler, bu ilk tecellîye «Vâhidiyyet - Birlik» demişler, «Hakıykat-i Muhammediyye - Muhammed'in gerçek makaamı» olarak bu ilk tecellîyi kabul etmişlerdir. Mutlak Varlık'la âlem arasında bir berzah, bir geçit olan bu makaama her zaman, tek bir kişi mazhardır. Hz. Mu-hammed'den evvel gelip geçen peygamberler, hep bu makaamdan feyiz almışlardır; ondan sonraki erenler de bu makaamdan feyiz almaktadırlar. Bu makaama her zaman, tek bir kişi mazhar olabilir. Ona «Kutb'ul-Aktâb - Kutub-lar Kutbu» denir. Kutb, değirmen taşının mili anlamına gelen Arapça bir sözdür. Değirmen taşı, nasıl o milin çevresinde döner ve nasıl o koca taşı mil çevirir, dön-dürürse bütün âlem de kutb'un iradesiyle döner; herkes ona, o da Tanrı iradesine tâbidir.
İmâmiyye mezhebinde Hz. Peygamber, Allah'ın emriyle Alî'nin vasıy ve imâm olduğunu ümmete bildirmiştir. Hz. Peygamber'den sonra imamet, Alî'nin ve soyundan gelen onbir imâm'ındır. Onikinçi İmâm, Mehdî'dir; sağdır; zuhur edecek, zulümle dolmuş olan âlemi, adaletle dolduracaktır. Bu mezhebi kabul eden sûfîlere göre Kutb, 0n ikinci imamdır; ondan başka Kutb yoktur; ona en yakın olan eren'in vilâyeti de ancak ondan niyabet yoluy-ledir (Mehdî hadislerinin Ehli Sünnet kitaplarında bulunanları için Seyyid Murtaza'l-Fîrûzâbâdî'nin, «Fadâil'ül-Hamse min Sıhâh'ıs-Sitte» adlı kitabına bakınız; c, III, Necef - 1348 H. s. 324 - 343).
Kutbdan sonra manevî bakımdan ona en yakın iki kişi vardır ki bunlara iki imâm anlamına «İmâmeyn» denir ve biri. Kutb'un sağında, öbürü solunda farzedilir. Kalb solda olduğu için Kutb'un tasarrufuna vâris olacak eren, sol yandakidir. Kutb ölünce, sol yanında farzedilen eren, yerine geçer. İmâmeyn ve İmâmân denen bu iki erenden sonra dört eren vardır; bunlara direkler anlamına «Evtâd» denir. Bunlardan sonra yedi eren vardır, bunlara da «Abdal» adı verilir. Bu ad, kötü huylarını iyi huya tebdil ettiklerinden, yahut diledikleri vakit, diledikleri yerlerde kendilerine bedel gösterebildiklerinden, yâni bir anda, birçok yerlerde göründüklerinden, yahut Kutb'un ölümü üzerine sol yandaki kutb eren ölünce, onun yerine evtâddan biri. evtâddan boşalan yere de abdâlden biri geçtiğinden bu adla anıldıkları söylenegelmiştir. Abdâl'in dokuz, yahut kırk kişi olduğunu, daha fazla bulunduğunu söyleyenler de vardır. Abdâl'den sonra yetmiş, yahut yetmişten fazla eren gelir ki onlara da özü, soyu temiz kişiler anlamına «Nücebâ» derler.
Nücebâ'dan sonra üç yüz altmış tane temiz kişi vardır. Kutb ölünce aşağı tabakalardan birer kişi, daha üst tabakaya geçirilir. Üç yüz altmış erenden biri, Nücebâ'ya katılır, halktan biri de üç yüz altmış erenden açık kalan yere alınır ve böylece sayı tamamlanır. Halk, kutubla iki imâma «üçler», abdâl'e «yediler, kırklar» der. Bunların her bireri, bir işi tedbir ederler. Hepsine birden «Ricâl'ul-Gayb - Bayb erleri, gizli erenler» adı verilir (Nefehât tere. s. 26 ve devamı; Sefînet'ül-Bihâr, II, s. 438 - 439, Cami', l, s. 102; Tarâık'ul-Hakaaık, l/s. 503 - 533).
Oğlan şeyh İbrahim, «Ve dahi kutb-ı zaman meşrebi üzere üç kimse bulunursa Üçler, yedi bulunursa Yediler, kırk bulunursa Kırklar deyû ta'bîr olunur» sözleriyle bütün bunları, kendine göre yorumlamaktadır (SohbetNâme).
- Üçler, Kırklar, Yediler, yalanı (S.75)
Üçler, yediler, kırklar da, yâni bu sayıların kutlu sayılmasında Fisggorîlerin tesirlerini görmeme de imkân yoktur. Esasen Hükemâdan tasavvufa geçen bu inanç- lar, Hükemâ mesleğine de eski Hind - İran, Asur, hattâ Mısır inançlarından, Sabitlikten ve Yunan felsefesinden geçmiştir (Gölpınarlı: Simavna kadisı oğlu Şeyh Bedred-1 din; Eti yayınevi - 1966 Bâtınîlik bölümü.12-29)
- Beyazıd –i Bestamiyi ve inananı kafir yapan sözler (S.83-84)
Soru 48 : Şath
dediğiniz şeyi örnekleriyle biraz daha
açıklar mısınız ?
Şath'a Bâyezıd-i Bıstâmî'nin (261 H. 784) sözleri arasında çok rastlanır. Meselâ, «Ben bir denize daldım ki peygamberler, onun kıyısındaydı» (Nefahat--terc-S; 15) «Cehennem dediğin nedir ki? Onu görürsem, hırkamın ucuyla söndürüveririm; noksan sıfatlardan tenzîh ederim kendimi; ne de büyük bir zuhurum var» (Cemâl-üd-dîn Ebi'l-Ferec Abd'ür-Rahmân ibn'il-Cevzî: Telbîsu İblîs; Mısır - 1928, s. 342), «Ona ulaşmadan Kâ'be'nin çevresini dönerdim; ulaşınca gördüm ki Kâ'be, benim'çevremde dönüyor», «İlk haccımda evi (Kâ'beyi), ikincisinde ev sahibini gördüm; üçüncüsünde ne Kâ'be'yi gördüm, ne sahibini», «Benim Levh-i Mahfuz» (s. 345), «benim bayrağım, Muhammed'in bayrağından a'aha büyüktür» (aynı s.), «Al-lâhım. halkından birisini azaplandırmak, bilginde sabit olduysa, bunu takdir ettiysen, beni o kadar büyüt ki cehenneme benden başka kimse sığmasın» (aynı s. 346) gibi sözleri, şath örnekleridir (aynı kitabın Şath ve dâvalar babına bakınız, s. 341 - 349).
Türk edebiyatından da buna benzer örnekler verilebilir. Meselâ Eşrefoğlu Abdullâh-ı Rûmî'nin (874 H. 1469-1 1470),
Çürümüş tenlere bir dem eğer dirsem bi İzni kum
Yalın âyâg u baş açık dururlar cümlesi üryan
Samurlar Eşrefoğlu'yam ne Rûmî'yem ne îznîkıy
Benem ol dâim'ül-Bâkıy güründüm sureta inşân
(Dîvan, İst. 1286. s. 33} beyitleri, buna güzel bir örnektir.
- Hakim-i Tirmizi ile Muhyiddin-i Arabi batıl inançları (S.84-85)
Muhammed b. Aliyy'ül-Hakîm'it-Tirmizî ile (255 H. 868 - 869) başlayan İnsân-ı Kâmil ve Hatm-i Vilâyet na-zariyyesi, İbni Arabî'de pek aşırı bir hadde varmıştır. Hz. Muhammed'in son peygamber oluşuna karşılık İbni Ara-bî, zaman itibariyle Mehdî'nin Hâtem'ül-Evliya-erenlerin sonuncusu olduğunu, fakat gerçekte, bütün erenlerin feyiz almaları bakımından hepsini hatmetmek, hepsinin mazhariyetlerini kendinde toplamak bakımından kendisinin Hâtem olduğunu, hattâ Hz. Muhammed'in vilâyetine mazhar olduğundan geçmiş peygamberlerle gelecek erenlerin, hep kendisinden feyiz aldıklarını iddia etmesi, ger çekten de büyük bir cür'ettir. Hz. Peygamber, bir hadîsinde, peygamberliği bir duvara benzetmiş, duvarda bir kerpicin eksik olduğunu, kendisinin peygamberliğiyle o ker\ piçin de yerine konduğunu ve kendisiyle peygamberliğini tamamlandığını bildirmesine karşılık İbni Arabî, rüyasında, bir taşı altın, Bir taşı gümüş bir duvar gördüğünü, altınların erenler, gümüşlerin peygamberler olduğunu, kendisinin de bir altın kerpiç olarak o duvardaki eksik yere girdiğini, böylece duvarın tamamlandığını söylemiş, Vilâyeti nübüvvetten üstün saymıştır» Bütün bunlar-şath sayılabilir, yalnız hüsn-i zanna sahip olamk şartiyle («Mev-lânâ Celâleddin adlı eserimize bakınız, III. basım, ist. İnkılâp K. 1959 s. 234. İbni Arabi'nin bu çeşit dâvaları ve Şems'ie tartışmaları için de aynı eserin 52-53. sayfalarına bakınız).
- Tasavvuf’ta Batıniler’in inançlar (S.87)
Bâtınîlik,
Kur'ân'ın iç anlamına erenlerce dış anlamının
lüzumsuz olduğuna, daha açıkçası, dînî hükümlerin
ve şeriatın, âlemin düzenini korumak için ve anlayışları,
bu dereceye gelmemiş olanları idare yüzünden konmuş
bulunduğuna inanmaktır. Meselâ namazdan maksat.
Tanrıya yaklaşmaktır;
Tanrıya yaklaşanlarca, «Rabbine sana yakıyn
gelinceyedek kulluk et» âyeti (XV, 99) bâtinîlerce,
bunu apaçık bildirmektedir. Oysa ki bu âyette
yakıyn, bütün müfessirlerce ölümdür; şu
halde âyet ölünceye dek kulluk etmeyi
buyurmaktadır; yakıyne erin
ce ibadeti bırakmayı emretmemektedir
(Mecma'ul Beyân;Tehran,
Şirket'ül-Maârif'il-İslâmiyye basımı, c. VI, 1379 H.S. 346-347).
- Hallac Müslüman görünerek Allah’la alay ediyor. (S.92-93)
Soru 51 : Huseyn b. Mansûr'il-Hallâc hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Bu zatın, Nişabur'lu, Rey'li, Talkan'lı, Merv'll olduğu rivayet edilmiştir. Halka kendisini sûfî gösterir, iktidara Şîa'dan görünürdü. Kendisine uyanlar, onun Allah olduğuna inanırlardı. On ikinci İmâm'ın babı (kapısı, naibi) olduğunu iddia ederdi. İmâm, bir yazısıyle (tevkıy') ona lanet etmiş, onunla hiç bir ilişiği, ilgisi olmadığını bildirmişti. «Kitab'ut-Tavâsîn» adlı kitabında noktalara, harflere dair anlaşılması güç, esası saçma şeyler bulunduğu gibi, «dâvalarda bulunmak, şeytanla Ahmed'ten (Hz. Muhammed) başkasına düşmez; çünkü İblîs'e, secde et dendi, etmedi. Ahmed'e, bak dendi, ne sağına baktı, ne soluna» gibi İblîs'i yücelten sözler (Louis Massignon basımı; Librairie Paul Geuthner - 1913; s. 41 - 43), «Ben Hakk'ım, çünkü ebedî olarak Hak'layım, ondan hiç ayrılmadım» gibi gözleri (aynı, s. 52), Arapça şiirlerinden meydana gelen Dîvân'ında «Ey dileyen kişinin dilediği, senin yüzünden de şaşırmışım, kendime de şaşmadayım. Beni kendine öylesine yanaştırdın ki seni, ben sandım; vecidde öylesine kendimi yitirdim ki beni, kendinde yok ettin» (L. Massignon basımı; Journal Asiatique, Janvier - Mars, 1931, s. 30), «Tenzih ederim maddî âlemi izhâr edeni, Tanrılığını bu suretle göstereni, sonra da halkı meydana getirip kendini yeyen, içen şeklinde göstereni» gibi şerîa-te uymayan sözleri (aynı, s. 41), baz şathiyeleri vardır. (s. 33). Yaşayışına, öldürülüşüne dâir en sağlam bilgiler, «Ahbâr al-Hallaj» dadır. (L. Massignon basımı, Paris -1957). Hallâc'a uyanların yollarına, «Hallâciyye» adı verilmişti. İnançları ve sözleri yüzünden 309 zilkadesinin 24. günü (922) Bağdad'da öldürülmüş, cesedi yakılmıştır. (Sefînet'ül-Bıhâr'a; l. Hiç mad. s. 296 - 297; İbni Nedim'in «EI-Fihrist» ine, Mısır - 1348, s. 296 - 272; ve Tenkıyh'ul-Makaal'e b. l, s. 346 - 347).
- Tasavvuf’ta uyduruk keramet yalanları (S.106-107)
Sûfîlerin birçoğundan,olağanüstü şeyler rivayet edii-miştir. Bu rivayetler, adetâ müşterektir; yâni bir keramet, birçok sûfîlere atfedilmiştir. Meselâ Lokmân-ı Serahsî uçar Hacı Bektaş, güvercin şekline bürünür; Abdal Musa bir geyik olur; Budha da bir fil şeklinde görünür, bir masal olur. Hayvanlara iş gördürmek, yırtıcı bir hayvana binmek, Ebû-Yezîd-ı Bıstâmî'ye, Ebû'l-Hasan-ı Harrakaanî'ye, Hacı Bek-tâş'a atfedilmiştir. Az ekmekle çok kişiyi doyurmak, «Ahd-ı Cedîd» de olduğu gibi birçok erene de isnat edilmiştir. Ahmed-i Câmî, Ebû'l-Hasan-ı Harrakaanî, Ahmed Sârban, kadın derdi çekmiş erenlerdir. Olağanüstü şeyler, masallarımıza kadar girmiştir (tarafımızdan bugünün diline çevri len «Vilâyet-Nâme Manâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Veli»nin «Açık lamasına bakınız; İst. İnkılâp K. 1958, s. 105 - 120).
«Kuşeyrî Risâlesi»nde, Nefahat'ta, bir gemideki gence hırsızlık isnadı üzerine gencin dua etmesi, denizden, ağızlarında birer inci bulunan balıkların baş göstermesi (Kuşeyrî, s. 215; Nefahât tere. s. 89), «Mesnevi» de, bir başka tarzda İbrâhîm b. Edhem'e atfedilerek naklolunmak-taa'ır (II, s. 427 - 429). Bir sûfîye atfedilen, birinden naklolunan kerametin, birçok sûfîlere atfedildiğini, zamanımıza-dek sürdüğünü, fıkralarımızda, hikâyelerimizde olduğu gib çağ değiştikçe, yer değiştikçe, onlarda da değişiklikler yapıldığını ve bütün bunların, daha eski dinlerde, geleneklerde bulunduğunu. bildirmemiz gerektir
İslami Okul Okulların En Önemlisi