Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - 100 Soruda Tasavvuf - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: 100 soruda Tasavvuf - Abdülbaki Gölpınarlı, Gerçek Yayınevi, 2.Baskı,

 

  1. Senelerce çöllerde dolaşıp hastalanan kaba zahidler (S.26-27)

 

      Bu kaba zahitler Tanrıya dayanmada ileri gidiyor-lar, yalnız başlarına, yanlarına azık almadan çöllere da­lıyorlar, evlenmiyorlar, tedavi edilmiyorlar, uyku uyuma­maya, boyuna ibadete, Tanrı'yı zikre koyuluyorlar, ruh hastalıklarına tutuluyorlar, bilgiye düşman kesiliyorlar, herkese bir gözle bakmayı buyurdukları halde kendile­rinden olmayanları aşağı görüyorlardı. Buna karşılık şe­riatçılar da, hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, haklı olarak bunları hoş görmüyorlar, kınamaktan, tuttukları yolun bâtıl olduğunu söylemekten çekinmiyorlardı. Bura­da, «her ümmetin bir siyâhatı var; benim ümmetimin si-yâhati de Tanrı yolunda savaş. Her ümmetin bir rahipliği var; benim ümmetimin rahipliği de düşman karşısında nöbet beklemek» (Cami', l, s. 80), «sakının dinde, yeni­den yeniye uydurulan şeylerden; gerçekten de her sonra­dan icat edilen şey uydurmadır, her uydurma da sapıklık» (s. 86 - 87), «halktan kesilip yapayalnız bir yerde otu­ran kişi bizden değildir» (Künûz, II, s. 167), «gerçekten de Allah size çalışmayı buyurdu; çalışın» (aynı, s. 60), «Ulu Allah, kuluna verdiği nimetin eserini, onda görmek ister» (aynı, s. 63) gibi hadislerle evlenmemeyi, birini hadım etmeyi nehyeden hadisleri yazarsak (aynı, II, s. 176 ve 188) şeriat bilginlerinin bu kaba zahitlere neden karşı durdukları daha ziyade belirir sanırız.

 

  1. Ku’ran Kerimde sırasıyla yedi nefis yoktur. (S.35)

 

       Mutmainne, Râdıyye ve Mardıyye adları uydurulmuş-tur. XCI. sûrede, 9. âyet, «ve andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir» meâlinde­dir; aynı zamanda XVIII. sûrenin 74. âyetinde, öldürüldüğü anlatılan çocuk hakkında «tertemiz» denmektedir. Nefs-i Zekiyye de bu âyetlerden alınmıştır. Kur'ân-ı- Kerîm'de böy­le sırayla yedi nefis yoktur, hele bunlara uyan yedi addan, bu münasebetle hiç bahsedilmemektedir. Esasen Kur'an-ı Kerîm'de nefis, kişinin kendisi, bedenle beraber can, insan anlamlarına gelmektedir

 

  1. Şeyh Bedreddin’e  göre “Kainat Allah’tır, onu sonu yoktur.” Şirki (S.48)

 

             Simavna kadısı   oğlu     Bedreddîn'in    (823 H. 1420),    muhtelif zamanlarda, muhtelif konulara ait sözlerinin, so­rulara verdiği cevapların toplanmasından meydana gelen   Varidat’ında, varlık birliği    bu tarzdadır    ve. ona göre  kâinat Allah'tır, önü ve sonu   yoktur.   Kıyametse ölümden ibarettir (Gölpınarli: Sımavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddîn. İst. Eti yayın 1966, s. 31-33.   Varidat   tercemesi,s. 55-66 ve 75)

 

  1. Mevlana kitabına Kur’an’ın vasıflarına  veriyor. (S.49)

Sufilerin, Vahdet-i—Vücûd'a inananları, bu mertebe-de neş'elerine, yaratılışlarına, yetişmelerine, istidatlarına, bilgilerine ve anlayışlarına göre değişik haller alırlar.. Mevlânâ, «Mesnevî» dibacesinde, kitabını «ulaşma ve ya-kıyn sırlarını açmada dinin asıllarının asıllarının asıl­ları...» gibi vasıflarla övdükten sonra onu, Mısır'daki Nil suyuna benzetir ve «Sabredenlere içilecek sudur. Firavun soyuna ve kâfirlere ise hasret; netekim Allah da onunla, çoklarını şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola götürür demiştir» der (Nicholson basımı, l, s. 1. Âyet, II, 26).

 

  1. Mevlana devir nazariyesi inanır. (S.59)

 

       Mevlânâ, bu a'âimî yaratılışı, bu daimî oluşu anlatır­ken, «cihan, başka bir cihan doğurur; bu mahşer, başka bir mahşer meydana çıkarır. Kıyamete dek bu kıyameti an­latsam gene bitmez» a'er (Mesnevî, II, s. 311, beyit. 1187 -1188); bütün âlemi, yeyen ve yenen olarak vasfeder; top­rağın suyu içtiğini, otlar bitirdiğini, otları hayvanların ye­diğini, hayvanın insana gıda olduğunu, insanı, gene top­rağın yediğini, bu âlemin, boyuna değişip durduğunu anla­tır (Nicholson basımı; III, 1929, s. 4-5, beyit. 22 - 36);  

 

  1. Tasavvuf’un hayali ilahları (S.72-74)

       Soru 39 : Bundan önceki sorulara verdiğiniz cevapta kemal mertebesine yalnız Hz. Muham-med'in eriştiğini söylemiştiniz ve ondan öncekilerin de, sonrakilerin de ondan feyiz aldıklarını bildirmiştiniz. Bu, pek anlaşıl­madı; araya sorular, cevaplar, konular girdi. Lütfen bunu daha belirli, daha et­raflı anlatır mısınız?

Mutlak Varlık'ın her şeyden münezzeh olan zâtı, ev­velce de anlattığımız  gibi  Akl-ı  Küll'ü  (tüm Akl'ı)   izhar etmiştir. Sûfîler, bu ilk tecellîye «Vâhidiyyet - Birlik» de­mişler,  «Hakıykat-i  Muhammediyye -  Muhammed'in ger­çek makaamı» olarak    bu ilk tecellîyi kabul etmişlerdir. Mutlak Varlık'la âlem arasında bir berzah, bir geçit olan bu makaama her zaman, tek bir kişi mazhardır. Hz. Mu-hammed'den evvel  gelip  geçen    peygamberler,  hep bu makaamdan feyiz almışlardır; ondan sonraki erenler de bu makaamdan feyiz almaktadırlar. Bu makaama her zaman, tek bir kişi mazhar olabilir. Ona «Kutb'ul-Aktâb - Kutub-lar Kutbu» denir. Kutb, değirmen taşının mili anlamına gelen Arapça bir sözdür. Değirmen taşı, nasıl o milin çevresinde döner ve nasıl o koca taşı mil çevirir, dön-dürürse bütün âlem de kutb'un iradesiyle döner; herkes ona, o da Tanrı iradesine tâbidir.

İmâmiyye mezhebinde Hz. Peygamber, Allah'ın em­riyle Alî'nin vasıy ve imâm olduğunu ümmete bildirmiştir. Hz. Peygamber'den sonra imamet, Alî'nin ve soyundan gelen onbir imâm'ındır. Onikinçi İmâm, Mehdî'dir; sağ­dır; zuhur edecek, zulümle dolmuş olan âlemi, adaletle dolduracaktır. Bu mezhebi kabul eden sûfîlere göre Kutb, 0n ikinci imamdır; ondan başka Kutb yoktur; ona en ya­kın olan eren'in vilâyeti de ancak ondan niyabet yoluy-ledir (Mehdî hadislerinin Ehli Sünnet kitaplarında bulu­nanları için Seyyid Murtaza'l-Fîrûzâbâdî'nin, «Fadâil'ül-Hamse min Sıhâh'ıs-Sitte» adlı kitabına bakınız; c, III, Necef - 1348 H. s. 324 - 343).

 

Kutbdan sonra manevî bakımdan ona en yakın iki kişi vardır ki bunlara iki imâm anlamına «İmâmeyn» de­nir ve biri. Kutb'un sağında, öbürü solunda farzedilir. Kalb solda olduğu için Kutb'un tasarrufuna vâris olacak eren, sol yandakidir. Kutb ölünce, sol yanında farzedilen eren, yerine geçer. İmâmeyn ve İmâmân denen bu iki erenden sonra dört eren vardır; bunlara direkler anla­mına «Evtâd» denir. Bunlardan sonra yedi eren vardır, bunlara da «Abdal» adı verilir. Bu ad, kötü huylarını iyi huya tebdil ettiklerinden, yahut diledikleri vakit, dile­dikleri yerlerde kendilerine bedel gösterebildiklerinden, yâni bir anda, birçok yerlerde göründüklerinden, yahut Kutb'un ölümü üzerine sol yandaki kutb eren ölünce, onun yerine evtâddan biri. evtâddan boşalan yere de abdâlden biri geçtiğinden bu adla anıldıkları söylenegelmiştir. Abdâl'in dokuz, yahut kırk kişi olduğunu, daha fazla bulun­duğunu söyleyenler de vardır. Abdâl'den sonra yetmiş, yahut yetmişten fazla eren gelir ki onlara da özü, soyu te­miz kişiler anlamına «Nücebâ» derler.

 

Nücebâ'dan sonra üç yüz altmış tane temiz kişi vardır. Kutb ölünce aşağı tabakalardan birer kişi, daha üst tabakaya geçirilir. Üç yüz altmış erenden biri, Nücebâ'ya katılır, halktan biri de üç yüz altmış erenden açık kalan yere alınır ve böy­lece sayı tamamlanır. Halk, kutubla iki imâma «üçler», abdâl'e «yediler, kırklar» der. Bunların her bireri, bir işi tedbir ederler. Hepsine birden «Ricâl'ul-Gayb - Bayb er­leri, gizli erenler» adı verilir (Nefehât tere. s. 26 ve de­vamı; Sefînet'ül-Bihâr, II, s. 438 - 439, Cami', l, s. 102; Tarâık'ul-Hakaaık, l/s. 503 - 533).

Oğlan şeyh İbrahim, «Ve dahi kutb-ı zaman meşrebi üzere üç kimse bulunursa Üçler, yedi bulunursa Yedi­ler, kırk bulunursa Kırklar deyû ta'bîr olunur» sözleriyle bütün bunları, kendine göre yorumlamaktadır (SohbetNâme).      

 

  1. Üçler, Kırklar, Yediler, yalanı (S.75)

 

      Üçler, yediler, kırklar da, yâni bu sayıların kutlu sa­yılmasında Fisggorîlerin tesirlerini görmeme de imkân yoktur. Esasen Hükemâdan tasavvufa geçen bu inanç- lar, Hükemâ mesleğine de eski Hind - İran, Asur, hattâ Mısır inançlarından, Sabitlikten ve Yunan felsefesinden geçmiştir (Gölpınarlı: Simavna kadisı oğlu Şeyh Bedred-1 din; Eti yayınevi - 1966 Bâtınîlik bölümü.12-29)

 

  1. Beyazıd –i Bestamiyi ve inananı kafir yapan sözler (S.83-84)

    Soru 48 : Şath dediğiniz şeyi örnekleriyle biraz daha
          açıklar mısınız ?

 Şath'a Bâyezıd-i Bıstâmî'nin (261 H. 784) sözleri ara­sında çok rastlanır. Meselâ, «Ben bir denize daldım ki peygamberler, onun kıyısındaydı» (Nefahat--terc-S; 15) «Cehennem dediğin nedir ki? Onu görürsem, hırkamın ucuyla söndürüveririm; noksan sıfatlardan tenzîh ederim kendimi; ne de büyük bir zuhurum var» (Cemâl-üd-dîn Ebi'l-Ferec Abd'ür-Rahmân ibn'il-Cevzî: Telbîsu İblîs; Mı­sır - 1928, s. 342), «Ona ulaşmadan Kâ'be'nin çevresini dönerdim; ulaşınca gördüm ki Kâ'be, benim'çevremde dö­nüyor», «İlk haccımda evi (Kâ'beyi), ikincisinde ev sahi­bini gördüm; üçüncüsünde ne Kâ'be'yi gördüm, ne sahi­bini», «Benim Levh-i Mahfuz» (s. 345), «benim bayrağım, Muhammed'in bayrağından a'aha büyüktür» (aynı s.), «Al-lâhım. halkından birisini azaplandırmak, bilginde sabit ol­duysa, bunu takdir ettiysen, beni o kadar büyüt ki ce­henneme benden başka kimse sığmasın» (aynı s. 346) gi­bi sözleri, şath örnekleridir (aynı kitabın Şath ve dâvalar babına bakınız, s. 341 - 349).

Türk edebiyatından da buna benzer örnekler verile­bilir. Meselâ Eşrefoğlu Abdullâh-ı Rûmî'nin (874 H. 1469-1 1470),

Çürümüş tenlere bir dem eğer dirsem bi İzni kum

Yalın âyâg u baş açık dururlar cümlesi üryan

Samurlar Eşrefoğlu'yam ne Rûmî'yem ne îznîkıy

Benem ol dâim'ül-Bâkıy güründüm sureta inşân

(Dîvan, İst. 1286. s. 33} beyitleri, buna güzel bir ör­nektir.

 

  1. Hakim-i Tirmizi ile Muhyiddin-i Arabi batıl inançları (S.84-85)

 

          Muhammed b. Aliyy'ül-Hakîm'it-Tirmizî ile (255 H. 868 - 869) başlayan İnsân-ı Kâmil ve Hatm-i Vilâyet na-zariyyesi, İbni Arabî'de pek aşırı bir hadde varmıştır. Hz. Muhammed'in son peygamber oluşuna karşılık İbni Ara-bî, zaman itibariyle Mehdî'nin Hâtem'ül-Evliya-erenlerin sonuncusu olduğunu, fakat gerçekte, bütün erenlerin fe­yiz almaları bakımından hepsini hatmetmek, hepsinin mazhariyetlerini kendinde toplamak bakımından kendisi­nin Hâtem olduğunu, hattâ Hz. Muhammed'in vilâyetine mazhar olduğundan geçmiş peygamberlerle gelecek eren­lerin, hep kendisinden feyiz aldıklarını iddia etmesi, ger çekten de büyük bir cür'ettir. Hz. Peygamber, bir hadîsin­de, peygamberliği bir duvara benzetmiş, duvarda bir ker­picin eksik olduğunu, kendisinin peygamberliğiyle o ker\ piçin de yerine konduğunu ve kendisiyle peygamberliğini tamamlandığını bildirmesine karşılık İbni Arabî, rüyasın­da, bir taşı altın, Bir taşı gümüş bir duvar gördüğünü, altınların erenler, gümüşlerin peygamberler olduğunu, kendisinin de bir altın kerpiç olarak o duvardaki eksik yere girdiğini, böylece duvarın tamamlandığını söylemiş, Vilâyeti nübüvvetten üstün saymıştır» Bütün bunlar-şath sayılabilir, yalnız hüsn-i zanna sahip olamk şartiyle («Mev-lânâ Celâleddin adlı eserimize bakınız, III. basım, ist. İn­kılâp K. 1959 s. 234. İbni Arabi'nin bu çeşit dâvaları ve Şems'ie tartışmaları için de aynı eserin 52-53. sayfalarına bakınız).

 

  1. Tasavvuf’ta Batıniler’in inançlar (S.87)

 

        Bâtınîlik, Kur'ân'ın iç anlamına erenlerce dış anlamının lüzumsuz olduğuna, daha açıkçası, dînî hükümle­rin ve şeriatın, âlemin düzenini korumak için ve anlayış­ları, bu dereceye gelmemiş olanları idare yüzünden kon­muş bulunduğuna inanmaktır. Meselâ namazdan maksat.
Tanrıya yaklaşmaktır; Tanrıya yaklaşanlarca, «Rabbine sana yakıyn gelinceyedek kulluk et» âyeti (XV, 99) bâtinîlerce, bunu apaçık bildirmektedir. Oysa ki bu âyette  yakıyn, bütün müfessirlerce ölümdür; şu halde âyet ölünceye dek kulluk etmeyi buyurmaktadır; yakıyne erin­
ce ibadeti bırakmayı emretmemektedir (Mecma'ul Beyân;Tehran, Şirket'ül-Maârif'il-İslâmiyye basımı, c. VI, 1379 H.S. 346-347).

 

  1. Hallac Müslüman görünerek Allah’la alay ediyor. (S.92-93)

 

Soru 51 : Huseyn b.  Mansûr'il-Hallâc    hakkında bi­raz bilgi verir misiniz?

Bu zatın, Nişabur'lu, Rey'li, Talkan'lı, Merv'll oldu­ğu rivayet edilmiştir. Halka kendisini sûfî gösterir, ikti­dara Şîa'dan görünürdü. Kendisine uyanlar, onun Allah olduğuna inanırlardı. On ikinci İmâm'ın babı (kapısı, na­ibi) olduğunu iddia ederdi. İmâm, bir yazısıyle (tevkıy') ona lanet etmiş, onunla hiç bir ilişiği, ilgisi olmadığını bildirmişti. «Kitab'ut-Tavâsîn» adlı kitabında noktalara, harflere dair anlaşılması güç, esası saçma şeyler bulun­duğu gibi, «dâvalarda bulunmak, şeytanla Ahmed'ten (Hz. Muhammed) başkasına düşmez; çünkü İblîs'e, secde et dendi, etmedi. Ahmed'e, bak dendi, ne sağına baktı, ne soluna» gibi İblîs'i yücelten sözler (Louis Massignon ba­sımı; Librairie Paul Geuthner - 1913; s. 41 - 43), «Ben Hakk'ım, çünkü ebedî olarak Hak'layım, ondan hiç ayrıl­madım» gibi gözleri (aynı, s. 52), Arapça şiirlerinden mey­dana gelen Dîvân'ında «Ey dileyen kişinin dilediği, senin yüzünden de şaşırmışım, kendime de şaşmadayım. Beni kendine öylesine yanaştırdın ki seni, ben sandım; vecidde öylesine kendimi yitirdim ki beni, kendinde yok ettin» (L. Massignon basımı; Journal Asiatique, Janvier - Mars, 1931, s. 30), «Tenzih ederim maddî âlemi izhâr edeni, Tanrılığını bu suretle göstereni, sonra da halkı meydana getirip kendini yeyen, içen şeklinde göstereni» gibi şerîa-te uymayan sözleri (aynı, s. 41), baz  şathiyeleri vardır. (s. 33). Yaşayışına, öldürülüşüne dâir en sağlam bilgiler, «Ahbâr al-Hallaj» dadır. (L. Massignon basımı, Paris -1957). Hallâc'a uyanların yollarına, «Hallâciyye» adı verilmişti. İnançları ve sözleri yüzünden 309 zilkadesinin 24. günü (922) Bağdad'da öldürülmüş, cesedi yakılmıştır. (Sefînet'ül-Bıhâr'a; l. Hiç mad. s. 296 - 297; İbni Nedim'in «EI-Fihrist» ine, Mısır - 1348, s. 296 - 272; ve Tenkıyh'ul-Makaal'e b. l, s. 346 - 347).

 

  1. Tasavvuf’ta uyduruk keramet yalanları (S.106-107)

 

    Sûfîlerin birçoğundan,olağanüstü şeyler rivayet edii-miştir. Bu rivayetler, adetâ müşterektir; yâni bir keramet, birçok sûfîlere atfedilmiştir. Meselâ Lokmân-ı Serahsî uçar Hacı Bektaş, güvercin şekline bürünür; Abdal Musa bir ge­yik olur; Budha da bir fil şeklinde görünür, bir masal olur. Hayvanlara iş gördürmek, yırtıcı bir hayvana binmek, Ebû-Yezîd-ı Bıstâmî'ye, Ebû'l-Hasan-ı Harrakaanî'ye, Hacı Bek-tâş'a atfedilmiştir. Az ekmekle çok kişiyi doyurmak, «Ahd-ı Cedîd» de olduğu gibi birçok erene de isnat edilmiştir. Ahmed-i Câmî, Ebû'l-Hasan-ı Harrakaanî, Ahmed Sârban, kadın derdi çekmiş erenlerdir. Olağanüstü şeyler, masalla­rımıza kadar girmiştir (tarafımızdan bugünün diline çevri len «Vilâyet-Nâme Manâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Veli»nin «Açık lamasına bakınız; İst. İnkılâp K. 1958, s. 105 - 120).

«Kuşeyrî Risâlesi»nde, Nefahat'ta, bir gemideki gen­ce hırsızlık isnadı üzerine gencin dua etmesi, denizden, ağızlarında birer inci bulunan balıkların baş göstermesi (Kuşeyrî, s. 215; Nefahât tere. s. 89), «Mesnevi» de, bir başka tarzda İbrâhîm b. Edhem'e atfedilerek naklolunmak-taa'ır (II, s. 427 - 429). Bir sûfîye atfedilen, birinden naklo­lunan kerametin, birçok sûfîlere atfedildiğini, zamanımıza-dek sürdüğünü, fıkralarımızda, hikâyelerimizde olduğu gib çağ değiştikçe, yer değiştikçe, onlarda da değişiklikler ya­pıldığını ve bütün bunların, daha eski dinlerde, gelenek­lerde bulunduğunu. bildirmemiz gerektir