Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kaynak - İslami Bilgiler - Alternatif - 1. Sayfa

Okuyucuya not: Bu eser tasavvuf ve tarikatları tanıtmaktadır; aktarılan görüşlerin bir kısmı Kitap ve Sünnet ölçüsüyle bağdaşmaz. Akîde meselelerinde Kur'an, sahih sünnet ve Selef âlimlerinin açıklamaları esas alınmalıdır.

Kaynak: Alternatif Düşünceler Sözlüğü - İnsan Yayınları, İst-2001

 

  1. Hallac-ı Mansur kendisini tanrılaştırıyor (S.292-293)

Tanrı'nın Varlığına Ahlâki Kanıt (Moral Argument For The Existence Of God)

En iyi şekliyle Kant tarafından yapılmış olan, insanoğlunun özellik­le ahlâki (moral) deneyiminde teizm (theism) için yeterli temeller bul­maya yönelik formülasyonda yeralmış olan bir argüman. Söz konusu argümanın Kantçı biçimine göre en yüksek iyilik, mutluluğun tam ola­rak ahlâki erdeme dağıtıldığı bir durumdur. Bu en yüksek iyiliği sürdür­me zorunluluğumuz ancak, dünyayı yaratılmış olan ve kontrol edilen, dolayısıyla onu (en yüksek iyiliği) ilke olarak gerçekleştirilebilir olarak gördüğümüz, bu nedenle de ancak Tanrı'yı (teistin algılamasına benzer bir biçimde) zorunlu olarak kabul ettiğimiz (onun varlığını şart koştu­ğumuz) takdirde kolaylıkla anlaşılabilir. Bu argüman genel olarak teizmin diğer savunucularına göre daha başarılı kabul edilmiş değildir.

Tanrılaştırma (Deification)

Bazı Hint  ve uzakdoğu dinleri Tanrı ile insan arasındaki ayrımı or­tadan kaldırmaya yönelmişler; Yakın Doğu'dan fışkıran Judaizm (Yahu­dilik), Hıristiyanlık ve islâm gibi dinler ise aksine bu ayrım üzerinde ıs­rarla durmuşlardır. Dolayısıyla mistisizm Hindistan ve Uzak Doğu'nun kalıplarına kolaylıkla uyabilmektedir, zira bunlar mistik deneyimi insan ile Allah arasındaki özde birliğin yeniden kurulması olarak görmekte­dirler. Batılı dillerde bu düşünce paradoksal ve şaşırtıcı bulunabilir. Yi­ne de benzer ifade biçimine bunlarda da rastlanır. Yunan Hıristiyan pe­derleri arasında, örneğin Ahanasius'da "O insan haline geldi, biz de Tanrı olabilirdik" türünden ifadeler sürekli karşımıza çıkar. Bu noktada muhtemelen sadece paradoksal bir söyleyiş tarzı var; "O ölümlü hale geldi, biz de ölümsüzleşebilirdik." Hıristiyan mistiklerin hemen tümü Tanrı ile ruhun evliliğinden sözederler. Ancak bazıları işi Tanrılaştırma­ya vardırırlar, bu kutsal kitaba ait bir şekilde (17, 21 "Hepsi bir olsun­lar; senin benim içimde olduğun, benin de senin içinde olduğum gibi, onlar da bizim içimizde olsunlar" diyen John ile Paul ve özellikle de (l, 4 'ilâhî doğanın ortağı olmaya gelebilirsiniz) diyen 2. Peder'e dayanır, Nis'li Gregory'de bu, komünyon hizmeti ile ilişkilendirilir. Bununla be­raber Ortodoks Kilisesi ilâhiyatçıları bir olma olayında insanın, Tan­rı'nın Zâtı ile değil nurlarıyla bir hale geldiği üzerinde ısrar ederler.

Tanrılaş(tır)ma felsefesi kötü şöhretli Ene'1-Hakk ("Ben Tanrıyım" ya da "Ben Yaratıcı Hakikatim") iddiasında bulunan El-Hallac'ın hika­yesinde gayet iyi görülmektedir. O açıkça insanın özünde ilâhî olduğu­nu ileri sürüyordu. Tanrı Âdem'i kendi ebedi aşkının görüntüsünde ya­rattı; kendi insanlığında ışık saçan yüceliğini bahşetti. Yalnız, Tann'nın yüceliği Tann'nın insanlığı (beşerliği) ile birleşmez, bir inkarnasyon dolayımıyla olması hariç. Hallaç der ki:

Senin ruhun karışır benimkisiyle,

Şarabın su ile karışması misali.

Sana dokunan, dokunur bana da.

 Herşeyde aslında Sen bensin.

 

Yada:

 

Ben benim Sevgilimim, Sevgilim ben,

Biz bir bedende iki ruhuz.

Eğer beni görüyorsan, Onu görüyorsundur.

Eğer Onu görüyorsan, ikimizi de görüyorsun.

Hallaç'ı küfür ithamlarına karşı savunma gayretleri görülmüştür; vecd halinde ilâhî sıfatlar ile ilâhî Özü (Zât-ı ilâhîyi) ayırd edemediği, ya da bunun, Hallaç'ın kendisinin değil, onun ağzından konuşan Tanrı'nın sesi olduğunu söyleyerek. Genelde Hallaç'ın öğretisi, bir ilâhî Ru­ha karışma inancı olan hulul öğretilerinden birisi olarak görünmekte­dir; daha sonra bu inanca sahip olanlar Hululcüler (Hululis) olarak ad­landırılmışlardır.

 

  1. Taoculuk (Taoizm) (S.296-297)

Çin'in eski dinî. Felsefe olarak efsanevi Lao-Tzu'ya ve onun büyük klasiği Tao-Te-Ching'e kadar geri gider. Dinî bir kütle hareketi gibi bir-şey bahis mevzu olunca bunun aslı, bin yıllık devreye ait kehanet vaad-leriyle ve Taocu bir devlet kurma ümidiyle desteklenmiş (sükunet esa sıyla uyuşmasının pek güç göründüğü) Taoist ilhamlı ve Taoist rehber­li bir ayaklanmanın mevcut bulunduğu M. S. II. yüzyılda aranabilir. Ta-ocu gelenekler M. Ö. 11. yüzyılın başlarında ölümsüzlük arayışında olan Çang Liang'a kadar gider. Yedi nesil sonra onun torunlarından biri Batı Çin'de bir kitle hareketini başlatmıştır.

Taoculuk teessüs etmiş bir dinî cemiyet ve silsilesiyle bir necat di­nî olmuştur. Sıradan bağlıları için hediyeler yoluyla (beş çeyrek okka pirinç esası) itiraf ve kefaret ve dindarane ameller arzetmiş olup fal ve büyüyle dolu, yolun bilinmesi ve kortrol edilmesi için ihdas edilmiş­tir. Diğerleri için perhiz, sadaka ve hizmet tariki arzetmiştir. Bütün bunlar ölümün ötesindeki saadete ulaştırabilir. Doğru mübtedi, fâni taraflarım oruç ve perhizle, soluma egzersizleriyle, cinsi riyazet ve benzerleriyle tasfiye ederek ölümden kaçmayı aramıştır. Üç ana usul "Hayat esasını besleme", "Ruhları besleme" ve 'Biri bozmadan tutma' diye bilinir. Daha üst merhalelerde bunlar, tefekkür, vecd, keşif tecrü­beleri yoluyla ölümsüzlüğe götürürler. Fakat bunlardan da yüksek ga­ye, Tao'yla vahdet-i vücut ve Tao'da fâni olmak için ölümsüzlükten da­hi feragat etmektir.